Etiket arşivi: Süleyman ÖZIŞIK

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// Süleyman özışık : Cemaat söyleyince i yi, Erdoğan söyleyince kötü !

23514.jpg

Cemaat söyleyince iyi, Erdoğan söyleyince kötü!

2013 yılının ortalarına kadar ben de müzmin muhalifler gibi Erdoğan’ın üslubundan son derece rahatsızlık duyuyor ve zaman zaman dert yanıyordum. Her işi takip etme sevdası, her konuda mutlaka bir iki açıklama yapması herkes gibi bana da tuhaf geliyordu.

Hatta 19 Nisan 2013 tarihinde kaleme aldığım, "T.C tartışması ve Erdoğan’ın yaralayıcı dili" başlıklı yazımda, "Siz bu üslupla devam ederseniz önümüzdeki dönemlerde ne olacağını söyleyeyim. İlkbahar bitti bitiyor. Yaz ayındayız artık. Sonbahar yaklaşıyor ve hepimiz sonbaharı neyin takip ettiğini iyi biliyoruz" diyerek bir felakete gittiğini söylemiştim.

Bu sözlerden 10 gün sonra Gezi olayları patlak verdi. Şehir iblisleri öyle öyle bir dil kullandılar ki, daha eylemlerin birinci haftasında Erdoğan’ın üslubu hemen herkese ninni gibi gelmeye başladı.

O gün Erdoğan’ın dilini bahane ederek diliyle adeta terör estirenlerin yerini bugün cemaatin medyası aldı. Gazetelerinden birini alıp okumanız veya TV’lerinden birini 10 dakika izlemeniz bile yeterli bu gerçeği görmeniz için…

Tam bir akıl tutulması, tam bir çıldırmışlık hali var hemen hepsinde. Öyle bir çıldırmışlık hali ki, üslubunu birazcık yumuşak tutan Hüseyin Gülerce bile bir anda ayaklar altına alınabiliyor.

Bir yandan, "Erdoğan nefret dili kullanıyor" diyenler, diğer yandan nefret tohumlarının filizlenmesi için adeta seferber oluyor.

Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, İhsan Dağı, Şahin Alpay, Ekrem Dumanlı, İbrahim Öztürk, Mahir Zeylanov, Bülent Keneş ve daha onlarcası… Kendileri yetmezmiş gibi ekrana çıkardıkları konuklar da bir o kadar nefret saçıyor.

Zaten kala kala bu kadar kaldılar!

Nazlı Ilıcak’ı gece yatağından aldıran, parti kapatmalarla, 367 garabetiyle ünlenen yargı mensuplarını can simidi olarak görecek hale geldiler.

İkide bir atılan "Yargı ve siyaset dünyası ayakta" manşetlerinden ve TV’lerdeki alt yazılardan gına geldi artık.

Milletin siyaset sahnesinden defettiği eski bir siyasetçi ile hukuk tanımamazlığı ile nam salmış eski bir yargı mensubu AK Parti aleyhine konuştu mu?

Hemmen çek bir altyazı: "Yargı ve siyaset dünyası ayakta!"

Zekeriya Öz, Muammer Akkaş, Özcan Şişman ve Celal Kara’yı eski görevlerine geri getirin. Görev yerleri değiştirilen birkaç önemli polis müdürüne de eski görevlerini iade edin. Geride kalan savcı, hakim ve polisleri isterseniz fizana sürün.

İnanın tek kelime etmezler!

Çünkü yargı dedikleri, kendi elemanlarından oluşan kitle. O elemanları sabaha karşı insanları evlerinden aldıkça, Türkiye’nin dev projelerine imza atan işadamları hakkında tutuklama kararları çıkardıkça yargı kusursuz işlemiş olacak onlar için…

Yardım tırlarını basan, MİT mensuplarına siper alıp namlu doğrultan, yerlerde sürükleyenler oldukça, Erdoğan’ı dünyanın gözünde "Teröristlere yardım ve yataklık eden adam" konumuna düşürecek elemanlar oldukça yargıda problem yok!

Tamamen gizli kalması gereken telefon tapelerini yayınlamak onlara hak! Ama onlarla ilgili bir telefon kaydı mı yayınladın mı…

Başlık hazır:

"Hukuk ayaklar altına alındı, yargı ayakta"

En büyük hakaretleri, en korkunç tehditleri ardı ardına köşe yazılarında sıralamak serbest. "Yezit, Ebu Cehil, Münafık. Firavun" demekte bir sıkıntı yok.

Ama, "İnlerinize gireceğiz" dedin mi, "Haşhaşiler gibi" dedin mi, "Ananas" dedin mi.

Altyazı devreye girer: "Yargı ayakta!"

Dünyaya, "Erdoğan ve Türkiye El Kaide’ye yardım yapıyor. Terörist ülke ilan edin bunları" diye mesaj geçmek de serbest. BBC’ye savcı ve hakim edasında söyleşi verip, "Yolsuzluk yapılmış bu kesin ve net" diye konuşmak, hükümeti şikayet etmek pek güzel. Ama büyükelçilere, "Gidin bu paralel yapıyı dünyaya anlatın" dedin mi, manşet devrede:

"Bu nefret dilidir. Yargı ayakta…"

AK Parti’yi ihale yolsuzlukları ile, rüşvetle ile suçlamak tamamen hak. Ama Cemaat’in bazı ihaleleri birilerine sponsorluk karşılığında peşkeş çektiğini söyledin mi suç!

Erdoğan’ın ölmüş annesine, karısına küfür edenleri, "Alın bu paraları Erdoğan’ın annesine küfredin" diyen vekilleri "Gezi haklıydı" diyerek desteklemek özgürlük! Fethullah Gülen’e "Emekli vaiz" demek, dershaneler hakkında tek kelime etmek haram!

AK Parti seçmenine, "Makarnayı fazla kaçırmışsın" demekte bir beis yok. Ama o seçmen sana "Maklube’yi fazla kaçırmışsın" dedi mi olmaz!

Sen istersen bedduanın adını mübahale diye değiştirebilirsin ama karşındaki sana cevap verdi mi direk Gayretullah’a dokunur!

AK Parti ile uzaktan yakından alakası olmayan seçmenler ve yazarlar seni eleştirince yalaka, senin emrindeki paralı yazarların seni savunduğunda demokrat!

Sen Hazreti peygamberi rüyalarına alet edip twit attırınca, Türkçe olimpiyatlarına cismen getirip Emel Sayın’ı izletince normal, birileri "Allah sizin oyununuzu bozacak" dediğinde dini kullanan oluyor ve manşet atılıyor:

"Bu bir linç kampanyasıdır. Yargı ayakta!"

Tamam yargı ayakta, anladık da…

İzan, vicdan, iman ve ahlak nerede?

Süleyman özışık

PARALEL DEVLET DOSYASI /// Süleyman Özışık : Peygamber efendimiz cemaate twitter emri verdi mi ?

twitter_pakistanda_yasaklandi_h881968.jpg

Yoğun gündemin arasında kaynayıp gitti o sözler. Oysa toplumun tüm kesimlerine çok, ama çok önemli mesajlar veriyordu Bülent Arınç’ın sözleri…

"Başbakan’ın ciğeri yanıyor. Onun gördüklerini, onun bildiklerini siz bilseniz, çok daha fazlasını söylerdiniz" diyordu.

Her zaman söylerim, burada tekrar etmekte yarar görüyorum. "Siyaset bizim gördüklerimizden değil, görmediklerimizden ibarettir" aslında. Her birimiz, bilmemiz için bize sunulan küçük bilgi kırıntıları üzerinden yorum yapıyoruz.

Oysa ki devlet, elde ettiği istihbaratlar, gelen ihbarlar, eldeki resmi belgeler üzerinden hareket eder. Bu bilgilerin milyonda biri toplumla paylaşılır. Mesela 2012 yılında sadece İstanbul’da 13 canlı bomba yakalanmış ve kargaşa ve paniğe neden olmaması için bu bilgiler kamuoyu ile hiç paylaşılmamıştı.

Bunun gibi yüzlerce örneği sıralayabilirim…

Dershaneler üzerinden başlayan kavga da işte böyle bir şeydi. 2008 yılında başlayan kavga uzun süre gizli tutuldu. Cemaat kanadı "Belki geri adım atılır" umuduyla gizli ikna yöntemlerini tercih etti. Biz bundan hiç haberdar olmadık, çünkü olmamız istenmedi.

Dershanelerin kapanması sürecinde geri adım atılmayacağı, sadece biraz daha zaman tanındığı netleşince, Hakan Fidan’ın gözaltına alınması için düğmeye basıldı. Daha sonra Erdoğan’ın evine ve ofisine böcek diye tabir ettiğimiz dinleme cihazı konulduğu ortaya çıktı. O dinleme cihazını yerleştiren kişi, Erdoğan’ın koruma ekibindeydi ve cemaate yakınlığı biliniyordu.

Duyulan güven o derece büyüktü anlayacağınız.

Oysa o zamana kadar çevresindeki herkes Erdoğan’ı cemaat konusunda uyarıyordu.

Erdoğan’ın cevabı hep aynıydı: "Bugüne kadar ülkesi için her türlü zulme katlanan inançlı insanlardan, alnı secdeye giden bir cemaatten bu ülkeye de, bize de zarar gelmez. Beni bu konuda etkilemeye çalışmanız boşuna çaba"

Önceki iktidarlar tarafından birer vebalı gibi dışlanan cemaatlere mensup kişilerin de devletin kurumlarında görev yapma hakkı olduğuna inanan ve kadrolaşmaya göz yuman Erdoğan, ilk kez o zaman tehlikenin farkına vardı.

Düğmeye basıldı ve bizim halen bilmediğimiz bilgi ve belgelere ulaşılınca harekete geçildi. Biz meseleyi sadece dershanelerin kapatılması meselesi olarak duyduk.

Şunu kabul etmemiz gerekiyor ki hiçbir siyasi iktidar, kendi tabanını da oluşturan bir camiaya karşı, hem de seçimlere 4 ay kala operasyon başlatmaz. Erdoğan istese, bu herkesi rahatsız eden durumu önümüzdeki kritik seçimlerden sonraya bırakabilirdi.

Seçimi kaybetme pahasına, 17 Aralık ve benzeri operasyonların yapılacağını bile bile bu yapıyı çökertme kararı alması, aslında hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir durum.

Dedim ya…

Elimizdeki küçük bilgi kırıntıları üzerinden yorum yapıyorduk bir süre öncesine kadar. Artık biraz daha fazlasını biliyoruz yayınlanan ses kayıtları sayesinde…

Önce Fethullah Gülen’in ananas içerikli birinci kaseti yayınlandı. Gezi’yi başlatan hükümet karşıtı işadamlarına çeşitli ihale jestleri yapılması, bunun karşılığında sponsorluklar alınması ve yazarların yazılarına sansür uygulanması gibi şeyler bizzat birinci ağızdan duyuldu.

Şimdi ise ikinci kaset yayında…

Dün dikkat ettim de…

Yıllardır yapılan yasadışı dinlemelere ilişkin tek kelime etmeyen… Erdoğan’ın evinde ve ofisinde bulunan dinleme cihazları ile ilgili üç maymunu oynayan… "Ahan da Bilal’in adının geçtiği konuşma kaydı" diyerek illegal ses kayıtlarını aralarında paylaşan… Numan Kurtulmuş ve Rasim Ozan Kütahyalı’ya ait olmayan sahte seks kasetlerinin onlara aitmiş gibi yayılması için sosyal medyada seferber olan cemaate mensup arkadaşlar, hep bir ağızdan bu dinlemelerin yasal olmadığını haykırıyordu.

Bazıları kaset işinde uzmanlaşmış olacak ki, "Bu montaj ben anlarım" diyerek hemen teşhisi yapıştırıyordu. Bazıları ise, Kahpe Bizans filminde böğrüne kılıç sokulan Mehmet Ali Erbil’in "Acımadı ki, acımadı ki" repliğinden feyz almış olacak ki "Bunlarda yasa dışı konuşma yok ki" demekle meşguldü…

Doğru!

Ses kaydında yasal olmayan bir konuşma yok!

Mustafa Koç’un gönderilen hediye tesbihle "darbe, darbe, darbe" diyerek zikre dalması istenmediyse sıkıntı yok…

İdris Bal’ın Gezi olayları sırasında mensubu olduğu hükümeti yaylım ateşine tutması için ayartılması da, "Ona yeni vekillerin de dahil edilmesi için çalışmalar yapın" talimatı verilmesi tamamen yasal!

"Zafer Çağlayan’ı boş bırakmayın. Büyük ağaya yakın durmasını engelleyin" denmesi de yasal. Ali Sabancı’nın, "Bu hükümete biri dur demeli" sözünden keyif almanın da suç teşkil eden bir yanı yok!

Yeni parti kurulması çalışmalarıyla ilgili Pensilvanya’dan izin almaya gidenlerin seyahati yasal, "Erdoğan gidecek, PKK geri gelecek" diye sevinçten çıldırmak yasal, "Nisan ayından sonra milletvekillerini biz seçeceğiz" demek yasal. Hatta, "Ergenekon’da olduğu gibi hükümeti zamanla yıkacağız" demek de yasal!..

Biliyorum, biliyorum!

Bu sözleri söyleyen Süleyman Hamit Müftigil sizden biri değil, tanımıyorsunuz!

Hadi bir hükümeti yasal olmayan yollardan devirmeye çalışmak yasal diyelim! Hadi yapılanlara yeni bir siyasi oluşum için yapılan lobi çalışması adı verelim.

Peki günah?

Müslümanın bu tür kumpaslar içinde olması günah değil mi? Ülkeyi yangın yerine çevirenlerle saf tutup devletin ve milletin kasasından milyar dolarların uçup gitmesine neden olmak hiç mi günah değil?

Parayı pulu bir kenara bırakalım.

"Rüyada gördük. Peygamber Efendimiz hükümet karşıtı atılan twitlerin sayısını iki katına çıkarın" yalanıyla Allah’ın elçisine iftira atmak da mı günah değil?

Kurban olduğum Peygamber bir kez olsun, "Sizin güneydeki dostunuz İsrail değil" demedi mi? "Bir kez de Filistin için, Suriye için, Mısır için, Arakan için, dünya üzerinde zulme maruz kalan mazlum din kardeşleriniz için twit atın" demedi de, bir tek hükümeti yıkmak için mi twit önerisinde bulundu?

"Tuzaktan, fitneden, fesattan, iftiradan ve ülkenizi yangın yerine çevirmekten uzak durun" demedi de, "Bol bol twit atın" dedi öyle mi?

Sadece twitter için mi söyledi?

Mesela Facebook da çok yoğun kullanılıyor. Orayla ilgili sinyal gelmedi mi halen? İş dünyası Linkedin kullanıyor ve orası da bayağı etkili bir mecra. Orası için de mi mesaj yok?

Demek ki buralardaki kadrolaşma veya paralel geçiş zamanla sağlanacak.

"Hükümetle savaşta bundan böyle hiçbir meşru sınır tanımayız" demiştiniz. Anlaşılan o ki bu tuhaf rüyalar, gülünç açıklamalar konusunda da bir hududunuz olmayacak.

Oldu olacak ‘ananas’ı ‘Hacerül Esved’ yerine koyun, "twit atma işinde sahabeler de bize yardım ediyor" deyin, tam olsun

MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ /// SÜLEYMAN ÖZIŞIK : MHP seçim ofisi ni basanlar kimler ??

1622268_790732904289083_2128247020_n.png

MHP seçim ofisini basanlar kimler? / Süleyman Özışık

Gezi olayları başladığından beri her fırsatta "Bu oyun bitmeyecek ve seçimler yaklaştıkça daha da şiddetlenecek" diye uyarıyorduk.

Sadece biz mi?

Başbakan eline her mikrofon alışında, "Önümüzdeki 4 ay boyunca plan, proje, vizyon değil; sadece fitne üretecekler. İçeriden ya da dışarıdan ellerine ne geçirirlerse fırlatacak, Türkiye düşmanlarıyla birlikte üzerimize saldıracaklar!" diyor ve yapılan operasyonların çözüm sürecini baltalamayı amaçladığını eklemeden edemiyordu.

Gazeteci dostlarla bir araya geldiğimiz her ortamda, "Bundan sonra neler olabilir, nasıl oyunlar oynanır?" diye tartışıp durduk.

Doğrusunu isterseniz MHP’ye yönelik bir saldırı olacağını neredeyse herkes konuşuyordu. Konuşuyordu çünkü, bu konuda MİT’in de bir süre önce yaptığı provokasyon uyarıları vardı.

Beklenen kanlı oyun dün sahnelendi.

MHP Esenyurt seçim bürosuna dün düzenlenen silahlı saldırıda 7 kişi yaralandı. Partinin basın danışmanı Cengiz Akyıldız, hayatını kaybetti.

Saldırı haberini alır almaz mikroblog sitesi twitter’a baktım. Daha ölü ve yaralı sayısı netleşmemişken, yapılan yorumlar oldukça manidardı.

Belli bir grup önceden sözleşmiş gibi, "Alın size çözüm süreci. Başbakan Kürtleri başımıza çıkardı. Kürtler MHP seçim irtibat bürosuna saldırdı" diyerek algı yönetimi operasyonuna başlamıştı bile…

Bu oyun yeni değil aslında…

Gezi’de "Biz Ege’de, Akdeniz’de ve Batı’da ayaklandık. Siz de Doğu ve Güneydoğu’da ayaklanın da şu hükümeti sivil darbe ile indirelim" diye az iblislik yapmadılar.

Hatırlayın!

"Kürt kardeşlerimizle bu ülkeyi paylaşırız. Yeter ki bu AKP gitsin" twitini onbinlerce kişi paylaşılıyor, sokakları ateşe verme karşılığında Kürt kesimine adeta Türkiye’nin yarısını peşkeş çekme sözü veriliyordu o dönemde…

Umduklarını bulamadılar.

"Biz ülkenin bölünmesini istemiyoruz ki" diye gelen karşı cevap adeta şamar gibi patladı suratlarında…

Bu kez Şırnakta iki BDP’liyi katlettikten sonra kargaşa çıkartamaya çalıştılar. Beklenenin aksine herkes sağduyu mesajları vermek için seferber oldu.

Baktılar ondan da birşey çıkmadı, bu kez mahkemenin verdiği Uludere kararı üzerinden harekete geçtiler. Epey bi zorladılar ama, birkez daha sağduyuyu elden bırakmayan Kürtler’i gördüler.

Son olarak Fransa’daki katliamı MİT’in tertiplediğini iddia ettiler. Sahte belgelerle işe ciddiyet kazandırmaya çalıştılar.

Ama o da fos çıktı…

Şimdi MHP’ye yönelik saldırılardan medet umuyorlar!

Yıllarca bu ülkenin halkını aptal yerine koyarak istedikleri kanlı oyunları sahnelediler ya! Yine başarabileceklerini sanıyorlar.

Terörün en azgın olduğu zamanlarda bile PKK’nın, MHP bürolarına saldırmadığını hesaba dahi katamamış ahmaklar!

Barışın tadını alan bir halkın, çocuklarını iki dağ arasında tekrar kaybetmemek için var gücüyle mücadele ettiğinin farkına varamamış salaklar!

Kimileri MHP’li kılığına bürünerek sosyal medyada, "Bunun hesabı sandıkta sorulacak. Kürtler bunun bedelini ödeyecek" diye nara atıyor, kimi BDP’li kılığında, "Bu daha başlangıç. Çok daha fazla katliamlar yapacağız!" diyerek meydan okuyor.

Kurtlar Vadisi izleye izleye beyin kepçiklemesi yaşayan ergenlerin, "Başbakan yaptırmış" dediğine ve bu salakça söze inanıldığına bile şahit oldum!

Gözümüzün önünde bir tiyatro oynanıyor anlayacağınız.

Göreceksiniz!

Bu saldırının altından ya çok basit bir neden çıkacak, ya da çok korkunç bir siyasi oyun! Bu işin içinde Kürtlerin olmadığını, aksine bir yıldır dağlardan ve karakollardan cenaze gelmiyor diye kahrolanların çıktığını hep beraber görüp izleyeceğiz.

Birileri, "Polislerin görev yerleri değişti. Failleri ortaya çıkaracak polis mi kaldı?" şeklindeki buram buram fitne kokan yorumlarına rağmen…

Faillerin bulunup yargı önüne çıkarılması en önce hükümetin namus borcu olmalı. Tetikçi ve azmettiriciler ortaya çıkarılmadan bu oyun bitmez.

Aksine devamı gelir ki, işte o zaman kötü şeyler olabilir.

twitter.com/slymnoz

facebook.com/slymnoz.

FETULLAH GÜLEN DOSYASI /// Süleyman Özışık : Fethullah Gülen de bunu söylerse

fft5_mf159008.jpg

Fethullah Gülen de bunu söylerse…

Fethullah Gülen The Wall Street Journal’e verdiği mülakatta, "AK Parti son iki yılda demokratikleşme adımlarından vazgeçtiği için kendilerine cephe aldık" demiş.

Eğer partiniz CHP veya MHP ise, eğer Kemal Kılıçdaroğlu veya Devlet Bahçeli adını taşıyorsanız bu sözlerden dolayı fazla ayıplanmazsınız.

Ama eğer bir dini cemaatin lideriyseniz ve adınız Fethullah Gülen ise, bu sözü söylediğiniz an, şahsınıza duyulan itibarı bizzat katletmiş olursunuz.

Elinizdeki tüm medya kuruluşları ve emrinizdeki tüm cemaat mensupları bunu söylese bile, inandırıcı olamazsınız.

17 Aralık’tan beri yapılan operasyonlar ve özellikle Gülen’e ait ses kayıtlarının ortaya saçılmasından sonra, hemen her mecrada yayınlanan okur yorumlarını takip ediyorum.

Neredeyse tamamı farklı cümlelerle ortak duygusunu, "Düne kadar hepimizin Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’siydi. Bugün ise sadece Fethullah Gülen’dir. Düne kadar hepimizin ortak gururu olan cemaat artık oyun kurucuların maşası olan bir camiadır" cümleleriyle dile getiriyor.

Bu sözleri söyleyenlere kızabilirsiniz. Ama söyleyen kadar söyletene de bakmanız gerekir.

Yolsuzluk yaptığı ve rüşvet verdiği şüphesiyle takibe aldırdığı Ali Ağaoğlu’nun parasıyla tatile giden Zekeriya Öz’e sahip çıkıyorsanız…

İkinci dalga operasyonda elindeki 25 torba belgeden bir tanesini bile incelemeden, Türkiye’nin dev projelerine imza atan işadamlarını ve Erdoğan’ın oğlu Bilal’i evinden aldırmak isteyen Muammer Akkaş’a kol kanat geriyorsanız…

Üçüncü dalga operasyonda, "Siz gidip şu işadamlarını ve Bilal’i alın gelin. Belgeleri sonra hazırlarız" diyerek hukuku ve insan haklarını ayaklar altına alan savcıya hak veriyorsanız…

Bunların üzerine kalkıp bir de, "AK Parti son iki yılda demokratikleşme adımlarından vazgeçtiği için kendilerine cephe aldık" diyorsanız, yapılan eleştirilere de da isyan etmeyeceksiniz.

AK Parti hangi demokratikleşme adımlarından geri adım atmış, söyler misiniz?

Size göre Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı getirmek demokratikleşmede geri adım atmak mıdır?

HSYK’nın yapısını tamamen değiştirip, oralara adamlarınızı tıkış tıkış doldurmanıza sebep olmaları mıdır size bunu söyleten?

Eşinin başı kapalı diye, ya da namaz kılıyor diye ordudan ihraç edilen inançlı kesimlerin haklarının iade edilmesi size göre demokraside geri adım atmak öyle mi?

Yoksa okul önlerinde yerlerde sürüklenen öğrencilerin, derslerine giremeyen başörtülü öğretmenlerin gördükleri zulmün sona ermesi mi hoşunuza gitmedi?

Milletin vekillerinin tekrar başörtülü Meclis’e gelmesi, her kökenden her ırktan insana hakaretin nefret suçları kapmasına alınması demokratik adımlardan geri adım atılması oldu öyle mi?

28 Şubat postmodern darbesinin en büyük dayanağı olan Emasya Protokolü’nün kaldırılması AK Parti’yi antidemokratik yaptı?

Özel okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitimin önünün açılması, köy isimlerinin tarihi isimlerine tekrar kavuşturulması, seçimlerde de farklı dil ve lehçelerde propaganda yapılmasına izin verilmesi, oy verme hakkına sahip olan herkese, partilere üye olma hakkı verilmesi size göre çok kötü gelişmeler galiba?

Seçim barajının 3 farklı öneriyle tartışmaya açılması, partilere hazine yardımı yapılmasındaki yüzde 10’luk barajın yüzde 3’lere çekilmesi sizi niye rahatsız etti ki?

Toplumda Çingene denilerek aşağılanan Romanlar’ın kültürlerine ve dillerine sahip çıkılması ülkeyi geriye götürmekmiş öyle mi?

Q, W gibi harflerin kullanımından kaynaklanan cezayı kaldırarak bizi taaa Ortaçağ’ın karanlık dönemine kadar geri götürdü AK Parti he mi?

Galiba sizi, Deniz Baykal’ın koltuğu, MHP’li vekillerin siyasetine bırakmasına… Cübbeli Ahmet Hoca’nın hapse girmesine ve daha pek çok kişinin mağdur olmasına neden olan, kişisel verilerin gizliliğini düzenleyen madde rahatsız etmiş olmalı…

Seks içerikli şantaj kasetlerinin yayınlanmasının suç olması demokratikleşmeye ne büyük darbe indirmiş değil mi?!

Sizin demokratikleşme anlayışınız nedir peki, bize bunu anlatın da bilelim?

HSYK tarafından görev yerleri değişen savcıların, “Şimdilik böyle bir durum olabilir. Gidiyoruz ama geri geleceğiz. AKP yıkıldıktan sonra daha iyi yerlere geleceğiz. O zaman bizlerin gücünü göreceksiniz” diyerek devlete meydan okumaları demokratikleşme midir?

Devletin kaybolan dinleme cihazlarının Emniyet’in çatı katında faal şekilde bulunması, Başbakan’ın yatak odasına ve makamına böcek diye tabir edilen dinleme cihazının konulması demokratikleşme midir?

Maliyenin denetim yapacağı şirketlere önceden haber uçurup, bunun karşılığında sponsorluk koparmak demokratikleşme midir?

Cemaat hakkında yazdığı yazı daha yazı işleri toplantısına girmeden, gazetenin patronuna çıkıp o yazıya sansür uygulatmak demokratikleşme midir?

Uluslararası ihaleleri birilerine peşkeş çekmek demokratikleşme midir?

Suriye’deki mazlumlara yardım götüren MİT’e ait tırlara operasyonlar yapan savcılara omuz vermek demokratikleşme midir?

Söyleyiniz lütfen! Daha fazla demokrasiden kastınız nedir?

Yüzde 50’nin oyuyla gelen bir lidere köşe yazılarında "Diktatör" diyen, "Terazide tartıldın ve günahların ağır bastı. Kellen kesilecek" diyen kalemler sizde…

"Türkiye nükleer bomba üretip Irak gibi başınıza bela olacak ey dünya. Müdahale etsenize!.." diyen yazar da, "Türkiye El Kaide’ye yardım yapıyor. Bu ülkeyi ve bu ülkenin liderini teröristlere destek verenler listesine alsanıza" diyen yazarlar da sizde…

"AK Parti hakkında kapatma davası açılmalı. İktidar meşruiyetini kaybetti" diyen de, "Asker nasıl darbe yapar" diyerek orduyu yönetime el koyması için fişeklemeye çalışan da sizde…

"Yezid" diyen sizde, "Ebu Cehil bunlardan iyiydi" diyen sizde, "Hocaefendi münafıkların ülkesine gelmez" diyen sizde, "Peygamberin kıblesi şaştı" diyen sizde, kadın yazarlara "Sizin de belaltı kasetleriniz var" diyen sizde, "Gezi haklıydı" diyen sizde, "Mavi Marmara’da yaşananlar İsrail’i zor duruma düşürmek için tezgahlanan bir oyundu" diyen sizde, "Bu kavga Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar devam edecek" diyerek adeta itirafta bulunan sizde….

Yargı sizde, polis sizde, hakim sizde, eğitim sizde, medya sizde, BDDK sizde, ananas ikram ettiğiniz işadamları sizde, istifa ederek hükümet düşürmeye çalışan vekiller sizde…

Atatürk’ün Partisi CHP bile sizde… Daha nasıl bir demokratikleşme istiyorsunuz?

Hadi, söyleyin biz de bilelim?

Süleyman Özışık

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// SÜLEYMAN ÖZIŞIK : BU BİR SAVAŞ !

İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan iktidara her zaman ters giden bir hukukçu oldu. Ergenekon ve şike dosyaları konusunda hükümeti adeta topa tuttu.

Bir başka şey daha yaptı Turgut Kazan. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumla birlikte yapısı değiştirilen HSYK ile ilgili çok önemli bir uyarıda bulundu.

Bugün yaşadığımız kabus gibi günleri taa o zaman haber veriyordu.

"Bu sistem sakat. Getirilen sistemde bu hakimler ve savcılar canı istediği zaman Başbakan’ın eline kelepçe takabilecek. Hepimiz yaşayıp göreceğiz ki birgün bu dediklerim gerçekleşecek" diyordu.

Nitekim dediklerinin gerçekleşmesine ramak kalmıştı.

Birinci ve ikinci operasyonun sadece bir yolsuzluk operasyonu olmadığını, işin bir de siyasi boyutu olduğunu bir zerre mantığı olan herkes gördü, anladı.

Ülkenin istikbaline kastedenlerin şimdilik elde ettiği ganimet 120 milyar dolar. Eğer yapılmak istenen ikinci operasyonda gözaltılar olsaydı, bugün çok daha farklı rakamları konuşuyor olacaktık.

Turgut Kazan’ın söyledikleri ise birebir gerçekleşecekti. Önce Erdoğan’ın oğlu, sonra kendisi kelepçelenecekti. Emniyet koridorlarında, "Meslek hayatıma mal olsa da Erdoğan’lara kelepçe takmaya hazırım" diyenlerin istediği buydu. Kanal İstanbul, 3 Köprü, 3. Havaalanı, Nükleer Santral ve barajların ihalelerini alan işadamları şu anda içeride olacaktı.

Bakmayın siz, "Yargıya, emniyete müdahale var" hezeyanlarına. Düne kadar, "Cemaat yargıyı ve emniyeti ele geçirdi. Türkiye elden gidiyor" diye ağlayanlar, bugün aynı cemaat işlerine yaradığı için sahip çıkıyor.

Bir algı üzerinden tartışmaları sürdürüyorlar.

Niyetleri belli.

Yolsuzluğu ana tartışma konusu haline getirerek, gerginliğin dozunu günden güne artırmak. İnsanları yeni bir Gezi eylemi için sokaklara çıkarmak.

Tek amaç var!

Bıktırmak!

İşte görüyoruz.

Dönek sancak beyi olmuş bazı köşe yazarları, o sihirli sözü köşelerinde dillendirmeye başladı. "Sayın Erdoğan! Ülke çok gergin. Siz istifa etmeden rahatlama olmayacak!" demeye başladılar.

Biz bu teklifi daha önce de duymuştuk oysa…

Çiller’i böyle yıkmadılar mı? Erbakan’ı böyle indirmediler mi? Ecevit’i 50 milletvekilini istifa ettirerek bu teklifle bertaraf etmediler mi? Şimdi Erdoğan’ı aynı yöntemle gönderme amacındalar.

Oysa o dönemlerde gelen rahatlamaları çok iyi gördük. Kimlerin rahatladığına hep beraber şahit olduk. Her devirdikleri iktidardan sonra devletin malına konduklarını sefil bir halde, çaresizlik içinde izledik.

Çiller’in gırtlağına çökerek nasıl develüasyon ilan ettirdiklerini, Erbakan’ın tepesine çökerek nasıl vurgun yaptıklarını, Ecevit yatağa mahkum ederek bankalardan 360 milyar doları nasıl boşalttıklarını hep beraber. yaşadık. Ülkeyi dışarıdaki baronlara nasıp peşkeş çektiklerini acz içinde seyrettik.

Ülke yerine hep kendileri ve efendileri rahatladı!

Şimdi bir kez daha Türk halkından, dünleri unutacak kadar aptal olmasını bekliyor leş kargaları. "Erdoğan istifa etmezse bu gerginlik hep sürecek" diyerek milleti bezdirmek amacındalar.

Halk bezdiği için, "Aman bir daha gelirse ülke yine gerilir" diyerek Erbakan’dan vazgeçti ya hani. Amaç, bir kez daha bu hissi uyandırarak önümüzdeki 3 seçimde halkın AK Parti ve Erdoğan’dan vazgeçmesini sağlamak.

"Bu oyuna düşersek ne olur?" diyorsanız.

Çözüm sürecinin sona erdirildiğini göreceksiniz. Doğu diyarından gelen şehit haberleriyle yeniden kavrulacaksınız. Türkiye’yi dünyanın süper gücü haline getiren projelerin yerle yeksan edildiğine şahit olacaksınız. IMF kapılarında yeniden dilenci oldugunuzu göreceksiniz.

Bu bir savaş!

ABD’nin Türkiye’deki en etkili adamı, "Biz Halkbank konusunda uyarmıştık. Şimdi bir imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz" diyorsa…

Müslamanların ebedi düşmanı İsrail, "Erdoğan hükümetinin çökmek üzere olduğunu memnuniyetle izliyoruz" diye seviniyorsa…

İngiltere, ülkenin dört bir yanında yeni ayaklanmalar olsun diye ajanlarını topraklarımıza gönderiyorsa…

Krizdeki bütün avrupa ülkeleri yaşananları büyük bir iştah ve tamahla izliyorsa…

Bunun adı savaş!

Dün askeri darbelerle iktidarları ve halkı ezenler, bugün yargı darbesiyle ülkenin istikbaline tecavüz etmeye çalışıyor. Daha korkunç olanı, bu sadece içeridekilerin yürüttüğü bir savaş değil. Aralarında pek çok ülkenin bulunduğu bir ekonomik çökertme planı.

Herkes bir iki darbe sonunda iktidarın çok rahat çökeceğini düşünüyor. Oysa iktidarın elinde çok büyük bir koz var. Daha doğrusu oyun daha yeni başlıyor.

"Türk ordusuna komplo kuruldu" sözü boş yere edilmiş bir söz değil. Türkiye’de artık herkes, Ergenekon ve Balyoz davalarında komutanları içeri tıkan asıl gücün, devletin içine sızmış çekirdek güç olduğuna inanmaya başladı. Buna KCK tutuklularını bile dahil edebiliriz.

Bu gücün cemaat olduğu da sır değil artık.

Gelen açıklamalara bakılırsa, bu davaların yeniden görülmesi için çalışmalara başlanmış. Devletin içine yerleşmiş bu çekirdek yapının deşifre edilmesi için tarihin en büyük soruşturması başlamak üzere…

AK Parti bir yandan devletin içindeki bu yapılanmayı çökertir, oyunlarını delilleriyle belgelerse… Diğer yandan zulmedenin cemaat olduğunu ortaya çıkarıp, askere sahip çıkarsa, işte o zaman işler tamamen terse döner. Karşısına iktidarı ve askeri almış, aynı zamanda mensuplarının güvenini yitirmiş bir cemaatin varlığını bırakın Türkiye’de, dünyada bile sürdürmesi mümkün görünmüyor.

Bundan sonra iktidar aleyhine açıklanacak hiçbir belge, hiçbir kaset işe yaramaz.

Kavganın daha en başında "Sözden korkmayacak yürekli ve zeki insanlaradır sözümüz. Çünkü ancak onlar, söz ne kadar acıysa, diyenin o kadar dost olduğunu bilir…" diyerek cemaat kanadını dostane sözlerle uyarmıştık.

"Senden akıl isteyen olmadı" diyenler bizi kapı dışarı etti. Yakında, "Erdoğan’a yapılanları içime sindiremiyorum. O savcının yaptığı militanlıktır" diyerek cemaiyı uçurumun kenarından döndürmek isteyen Hüseyin Gülerce’yi de hain ilan ederlerse şaşırmam!

Son olarak…

Yolsuzluk operasyonu üzerinden yürütülen diğer kirli operasyon deşifre oldu. Herkes kendi hesabını bir an önce görmek isterken birbirinin ayağına basarak kendini belli etti.

Meydanlara bakılırsa gazetecilerin, "İstifa et ülke rahatlasın Tayyip bey" çağrıları da kimseyi zerre kadar etkilememiş.

Bu nedenledir ki, 11 yıldır her seçim döneminde "İktidar tepetaklak gidiyor. Kurtulduk" diye sevinenler, 30 Mart’ta bir kez daha AK Parti’nin olduğu yerde ve daha güçlenmiş olarak kaldığını görüp hayal kırıklığı yaşayacak.

twitter.com/slymnoz

facebook.com/slymnoz

YANDAŞ MEDYA /// SÜLEYMAN ÖZIŞIK : Erdoğan ve oğlu derdest edilm eden bitmeyecek

Ads%C4%B1z.jpg

Erdoğan ve oğlu derdest edilmeden bitmeyecek!

Bu günlerin sinyalini 5 ay önce vermişti Abdurrahman Dilipak… Özetle şöyle diyordu Vakit Gazetesi’ndeki köşesinde:

"Cem Uzan’ın basılan çiftliğinde ele geçirilen seks ve yolsuzluk kasetlerinin birer kopyası alındı ve birilerine (Cemaat) teslim edildi. Önümüzdeki dönemde AK Parti içindeki bazı isimlerin kasetleri ortaya dökülecek. 30-40 kadar AK Partili’li bu kasetler üzerinden tehdit edilip istifa ettirilecek. Bu arada AK Parti’yle iş yapan bazı önemli işadamlarının da kasetleri ve belgeleri yayınlanacak. Yolsuzluk üzerinden iktidar köşeye sıkıştırılacak ve devrilmesi sağlanacak!"

Söylenenlerin tamamı bir bir çıkıyor mu?

Çıkıyor!

Peki Başbakan Erdoğan bundan 1 buçuk ay önce tüm ekranlarda canlı yayınlanan konuşmasında ne dedi?

"Önümüzdeki 4 ay boyunca plan, proje, vizyon değil; sadece fitne üretecekler. İçeriden ya da dışarıdan ellerine ne geçirirlerse fırlatacak, Türkiye düşmanlarıyla birlikte üzerimize saldıracaklar!"

Birebir yaşıyor muyuz?

Yaşıyoruz!

Öyle bir fitne ki, AK Parti’den zerre kadar hazzetmeyenlerin, AK Parti döneminde hapse düşenler bile isyan ediyor.

Daha bir süre önce hapisten çıkan Nedim Şener, "Operasyona baktığımızda Başbakan tam 12’de duruyor. Etrafına ateş açılıyor. Amaç O’nu almak. Yasin El Kadı üzerinden, Bilal Erdoğan üzerinden Başbakan’a uzanmaya çalışıyorlar. Yolsuzluk araç, amaç hükümet" diye haykırıyor.

Yine bir süre önce hapisten çıkan Ahmet Şık, başbakanı indirmek isteyenlerin yolsuzlukları amaç olarak kullandığını söylüyor.

Başbakan’ın en çok dava açtığı, adeta Erdoğan’dan nefret eden Taraf’ın eski Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan isyan ediyor. O Ahmet Altan ki, öfkesini hakaretler ederek dizginleyebiliyordu köşe yazılarında. Düne kadar muhalif olan gazeteciler ve seçmenler bile, "Kapı kapı dolaşıp Erdoğan’a oy isteyecek duruma geldim. Bitirin bu çirkin oyunu" diye haykırıyor.

"Çapanoğlu aramaya gerek yok. Savcılar yolsuzlukların üzerine gidiyor" diyenlerin ilk önce halka şu sorunun cevabını vermesi gerekiyor.

Bakanların çocukları gözaltındayken soruşturmanın savcısı Zekeriya Öz’ün 4 Bakan hakkında fezleke hazırladığı, babasının da bu suça bulaştığına dair ciddi deliller olduğu açıklandı değil mi?

Erdoğan Bayraktar bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa etti. Artık bir dokunulmazlık zırhı yok. Sıradan birer vatandaş gibi ifadesi alınabilir.

İstifasının üçüncü gününe girmesine rağmen niye kimse ifade vermeye çağırmıyor? Savcı Zekeriya Öz, yetim malı yemekle suçlanan adamı niye görmezden geliyor? Yoksa Erdoğan Bayraktar AK Parti’den istifa ettiği andan itibaren adalet huzurunda aklanmış mı oldu?

Savcı Öz demişken…

Hakkında birbirinden korkunç iddialar var.

Örneğin, sorguya aldığı bazı isimlere, "Suçu Erdoğan’a atın. Sizi salıverelim" diye baskı kurduğu bazı önemli gazeteciler tarafından televizyon ekranlarında dillendiriliyor.

Egemen Bağış’ın özel kalem müdürü günlerdir twitter’dan ve bazı haber sitelerinden kendisine sesleniyor.

"Sorgusu süren bazı zanlıların ifadesini yarım yamalak alarak saat 16.55’te apar topar birlikte çalıştığın hakimin karşısına çıkardın mı? 17.00’da görevi devralacak nöbetçi hakime güvenmediğin için mi bu oyunu oynadın?" diye soruyor.

"Egemen Bağış’ın Reza Zarrab’ın babasına rüşvet karşılığı vize aldığını iddia ettin. Oysa adamın hayatı boyunca vize almadığı ortaya çıktı. Kamuoyuna bu konudaki belgelerini açıklayacak mısın?" sorusuna cevap arıyor.

Savcı, istese hemen ifadeye çağırabileceği bu iddia sahipleri hakkında "Bunlar bana iftira atıyor" diyerek neden yasal haklarını kullanmıyor?

Halkbank’ın "Devletin mahremi" niteliğindeki data bilgileri ortalıkta yok. Bu bilgilerin yurt dışından birilerine verildiği iddiaları havada uçuşuyor, savcı beyde tık yok!

Devletin kasasından 8 günde 40 milyar dolar uçuyor, borsa çöküyor, dolar şahlanıyor, küçük hissedarlar kaz gibi yolunuyor, yolsuzluğun dik alası yapılıyor ama onun umurunda değil.

***

Gelelim iki gündür yargıda kopan kıyamete…

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş, Terörle Mücadele Kanunu kılıfına sokulmuş operasyon yapmak istiyor. Önce emniyette bir ekip kurmak istiyor. Belirlediği bir ekibi yemekhanede topluyor durumu anlatıyor. Ancak sıkıntılı bir süreç başlıyor. Başsavcı ve üst düzey emniyet müdürlerinin haberi olmadığı için görevlendirilmek istenen bazı polisler görevin yerine getirilmesini isterken, bazıları itiraz ediyor.

Bazı polisler, bu operasyonun derin bir operasyon olduğuna vurgu yaparak isyan bayrağı açıyor. İddialara göre iş öyle bir duruma geliyor ki, yemekhanede silahlar çekiliyor. MHP kökenli bazı polisler, "Biz bu oyunun içinde olmayız" diyerek rest çekiyor.

Çaresiz kalan savcı, baştan yapması gerekeni yapmak zorunda kalıyor, Başsavcı Çolakkadı’ya gidiyor ve dosyayı uzatıyor. Çolakkadı dosyayı inceliyor ve savcının bu soruşturmayı 2 yıl önce başlattığını görüyor.

Savcının, bu dosyayı kanun gereği UYAP sistemine girmesi gerekiyor. UYAP’ta yapılan araştırmada isimlerin farklı olduğu belirleniyor. Çolakkadı 5 ayrı savcıyla birlikte yaptığı araştırmada, dosyadaki suçlamaların hiç birinin Terörle Mücadele Kanunu’na uygun olmadığını farkediyor.

Buna rağmen savcı Muammer Aktaş’a, "Bu dosya üzerinde iyi çalışmamışsın. Apar topar hazırlandığı belli. Bu şekliyle hukuka ve kanunlara aykırı hareket etmiş olursun. Git üzerinde çalış ve yarın bana tekrar getir. Gözden geçirelim ve ona göre operasyona yön verelim" diyor.

Savcı Muammer Aktaş Çalokkadı’nın yanından daha ayrılmamışken inanılmaz birşey oluyor.

Samanyoluhaber, Bugün TV, Kanaltürk, Ulusal Kanal, Zaman gibi yayın organları deprem etkisi yaratacak bir haber geçiyor.

O haber aynen şöyle: "Devlet Demir Yolları Genel Müdürü Süleyman Karaman gözaltına alındı!"

Bazı eli uzun gazeteciler de twitter üzerinden o dehşet verici ayrıntıyı paylaşıyor: "Operasyon Bilal Erdoğan’a uzandı. Yakalama kararı çıkarıldı."

Yani savcı bey operasyonun yapılacağından o kadar emin ki, Çolakkadı’ya çıkmadan gözaltına alınacak kişinin ismini kendine yakın gördüğü medyaya servis ediyor.

Çolakkadı izin vermeyince ve gözaltına alındığı iddia edilen Süleyman Karaman orta yere çıkıp, "Ben gözaltına alınmadım" diye açıklama yapınca, adını saydığım yayın organları bir anda açığa düşüyor ve "Henüz doğrulanmadı" diyerek haberi büyük bir utanç içinde geri çekmek zorunda kalıyor.

Bu gelişme üzerine Savcı Çolakkadı dosyayı sızdırdığı ve usulsüzlükler yaptığı gerekçesiyle soruşturmayı Muammer Aktaş’tan alıyor ve Terörle Mücadele Kanunu soruşturmalarına bakan yeni bir ekibe teslim ediyor.

Muammer Aktaş çıkıp, "Yolsuzluğun üzeri örtülüyor. Dosyayı benden aldılar" diye yaygara koparınca, Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanıyor ve Başsavcı Çolakkadı ekran karşısına geçip, "Amaç temizlik diyorlar, diyenler ülkeyi kaosa sürüklüyor. Bunun yöntemi bu değil, bunların niyeti başka" diyerek yargı cuntasının varlığını itiraf ediyor.

"90 kişiyi sabaha karşı yataklarından alıp, daha sonra ‘Pardon! Sizin suçunuz yokmuş’ diyerek 70 kişiyi serbest bırakıyorsunuz. 19 maçta şike var diyerek insanları zindanlara atıyorsunuz, sonra ‘Yanılmışız. 4 maçta şike varmış’ diyorsunuz. Terör örgütü olmakla suçladığınız zanlıların yüzde 99’u serbest kalıyor. Bu iş böyle gitmez. Bu hukuk cinayetine son verin" diye haykırıyor başsavcı, ama anlamak istemeyen anlamıyor.

HSYK tuhaf bir yöntemle devreye giriyor bu kez. 22 üyeden oluşan HSYK’nın 13 mensubu bir araya geliyor ve oy çokluğuyla bir korsan bildiri yayınlıyor. 22 üyeden 13’ünün yayınlanan korsan bildiriden haberi yok. Bildiriyi yayınlayan efendiler, "15 Ocak tarihine kadar tatile çıkıyoruz" diye açıklama yapıyor ve arkalarını dönüp gidiyor!

***

Cevabı en çok merak edilen soru, bu dosyada kimlerin adının geçtiği…

Bu sorunun cevabını iyi idrak etmeniz için Gezi olaylarının ilk günlerine gitmemiz gerekiyor. Gezi Platormu adına devletin zirvesiyle görüşenler, eylemlerin bitmesi için hangi şartları sunmuştu hatırlıyor musunuz?

1- Kanal İstanbul Projesi’nin durdurulması

2- Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımının durdurulması

3- Yeni Havaalanı projesinin durdurulması

4- HES’lerin durdurulması.

İşte bu dosyada adı geçenlerin neredeyse tamamı bu projeleri yüklenen isimler. Ayrıca bir baraj ve bir santralin yapımını üstlenen firma yöneticileri. Bunların yanına ise Erdoğan’ın oğlunun da yönetim kurulunda bulunduğu TÜRGEV’in adı ekleniyor.

Bilmeyenler için anlatayım. TÜRGEV bir vakıf. Devletle işi olmayan, ihalelere girmeyen ve bankalarla da çalışmayan bir vakıf. Yaptıkları şey, Türkiye’nin çeşitli yerlerine kız yurtları, erkek yurtları ve çaresiz kadınlar için sığınma evleri yapmak. Bu işleri yapabilmek için zaman zaman belediye başkanlarından arazi konusunda yardım isteniyor.

Oysa Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği dahil olmak üzere tüm vakıf ve dernekler bu yardımları yıllardır rica yöntemiyle istiyor. Dershaneler bile zaman zaman bu tür yardımlar istiyor anlayacağınız.

Bilal Erdoğan işte bundan dolayı "Çete kurmak, rüşvet almak ve yolsuzluk yapmakla" suçlanıyor.

Biz bunları tartışırken, Today’s Zaman’ın Mahir Zeynalov isimli yazarı ise twitter’dan yazdığı ingilizce mesajda, "Savcı Elkaide militanlarını yakalamak istedi hükümet önledi" diyerek ABD’li ve İsrailli sahiplerine selam çakıyor.

Eski savcı olan yeni cemaatçi Gültekin Avcı ise "Polis operasyon yapmıyorsa Jandarma göreve" diyerek en büyük şeytanlığa imza atıyor.

Erdoğan’ın oğlu derdest edilsin de nasıl edilirse edilsin mücadelesi veriliyor anlayacağınız. Kabul etseler de etmeseler de tüm bu operasyonların odağı olarak tek merkez görülüyor.

Fethullah Gülen Cemaati!

Bu ülke ne çok şeyler gördü, ne korkunç senaryolar yaşadı. Siyasette niceleri geldi, niceleri gitti.

Ve ne savcılar, ne hakimler gördü bu halk. Menderes’i yok yere suçlayan savcılar, astıran hakimler gördü bu ülkenin insanı.

Erdoğan’ı nasıl bir son beklediği sadece Allah’a ayan! Biz şimdiden kestiremiyoruz bu sonu.

Ama gördüğümüz bir son var!

İş önceden prova edilen faciayla sonuçlanırsa ve yayın organları yayınlarına bu şekilde devam ederse, cemaatin üzerindeki "darbeci lekesi" sonsuza dek kalacak!

Bedduaya amin demedik diye adımız "hırsızları savunan" olarak kalsa da bu gerçek asla değişmeyecek!

YANDAŞ MEDYADA YOLSUZLUK DOSYASI /// SÜLEYMAN ÖZIŞIK : Operasyon da ki kuşkular

Ads%C4%B1z.jpg

Türkiye’deki taraftarlık ve particilik anlayışını oldum olası sakat bulmuşumdur. Adam çıkıp, "Ben yolsuzluk yaptım ve kabul ediyorum" dese bile fayda etmez. Taraftarı, "Sen ne dediğini bilmiyorsun. Bence yapmamışsındır!" demeye devam ediyor.

Karşı taraf için de pek farklı değil durum. Dünyanın tüm mahkemeleri adamı suçsuz bulsa bile karşısındaki kişi, "Yaptı ama hakimi savcıyı satın alınca paçayı kurtardı" diyerek karalamaya devam eder.

Şöyle dönüp etrafına baktığınızda herkesin işine gelmeyen durumlarda karşısındakine duyduğu güvensizliği görürsünüz. Polis operasyonu kendisine yapmışsa kötü, karşısındakine yapmışsa kahraman. Hakim kendi tarafından birini suçlu bulmuşsa satılmış, karşı tarafı hapse göndermişse efsane!

Şu günlerde yine böyle bir durum yaşıyoruz.

Türkiye’yi sallayan yolsuzluk operasyonu toplumu yine orta yerinden ikiye böldü. Gözaltına alınan AK Partili bakanların çocukları ve hükümete yakın işadamları ve bürokratlar mı?

O zaman yüzde yüz yolsuzluk var demektir!

Sunulan belge ve bilgileri bile herkes kendi istediği gibi yorumluyor böyle durumlarda. Ne acıdır ki bu duruma daha çok polisin yaptığı operasyonlar sırasında çektiği bazı görüntüler de neden oluyor.

Bakanların çocuklarına yapılan operasyonun tüm ayrıntılarını polisin çektiği görüntüler üzerinden yorumluyoruz. Bazı belge ve görüntüler var ki, izlediğimiz an, "Tamam yolsuzluğun yapıldığı net" diyoruz. Ancak bazı belge ve görüntüler ise kafalarda soru işareti oluşturmaktan başka işe yaramıyor.

Örnek isterseniz, Muammer Güler ve oğlu Barış Güler arasında geçtiği iddia edilen telefon görüşmelerinin tapelerini okuduğumuzda, suçlu olduklarına kanaat getirebiliyoruz.

Ben şunu hep merak ediyorum.

Bu telefon görüşmelerinin yazılı tapeleri basına servis ediliyor da, neden sesli görüşme kaydı gizli tutuluyor?

Halkbank’ın Genel Müdürü’nün evindeki kamera kayıtları video şeklinde dağıtılıyorsa, bakanla oğlu arasında geçen diyaloğunda aynı şekilde basınla paylaşılması gerekiyor bence.

Basından takip ettiğim kadarıyla Barış Güler’in yatak odasında bulunan deste deste paralar ve hemen yanıbaşındaki para sayma makinesi tartışma konusu.

Kimi "Para sayma makinesini oraya polis koydu" diyor, kimi ise paraların dahi polislerce oraya götürüldüğünü iddia ediyor. Oysa polisin bu tartışmalara zemin hazırlamama görevi de var.

Nasıl mı?

Mesela operasyon yapılırken kamera kesintisiz olarak yayında olsa. Barış Güler kapıyı açtığı andan itibaren, olan biten ne varsa kayıt altına alınsa. Barış Güler polisler nezaretinde arama yapılan odalara götürülse ve o paraların gerçekten yatağın üzerinde mi, yoksa kasalarda mı olduğu belgelense….

Yok eğer para kasalardaysa, Barış Güler’in olduğu ortamda o kasalar tek tek açılsa ve "Bu paralar size mi ait? Burada bu paraların ne işi var?" diye sorulsa bugün bunları tartışır mıydık?

Bir başka tartışma konusu da Halkbank Genel Müdürü’nün evine yapılan baskın. Orada 3 tane ayakkabı kutusuna 4 buçuk milyon dolar konulduğu basına sızdı.

Uzmanlar şu aralar kafayı yiyor!

Yapılan hesaplamalar gösteriyor ki, 4 buçuk milyon dolar tam 450 deste yapıyor. Hadi müdür beyin eşi küçük ayaklıdır diyelim. Müdürün giydiği ayakkabı 50 numara olsa dahi 450 deste parayı büyük kutulara sığdırmanın mümkünatı yok!

Dediğim gibi…

Kapı açılır açılmaz kamera kayıtta olsa ve o kutulara daha ulaşılırken görüntüsü alınsa bugün bu konuyu tartışmamış olacağız.

Bir başka kafa karıştıran durum var ki, bence bu durum davanın seyrini değiştirebilecek nitelikte.

Savcılık, teknik takibin 14 ay önce başladığını açıklıyor. Dava dosyalarının 2011/….. 2012/… tarihli olması da bu durumu doğruluyor. Ancak gelin görün ki, yayınlanan fotoğrafların üzerinde 2009 yılı yazıyor. Saat 21.55’i gösteriyor ama ortalık güllük güneşlik ve fotoğraftakiler güneş gözlüğüyle dolaşıyor! Bir başka 2009 tarihli fotoğrafta 2010 yılında piyasaya sürülen bir Opel Astra otomobil görünüyor!

Diğer kuşku uyandıran fotoğrafların detaylarına girmeyeceğim. Dileyen bu linki tıklayarak okuyabilir.

http://www.internethaber.com/fotograflarda-kusku-yaratan-detaylar-620606h.htm

***

Kamuoyuna yapılan açıklamada, "Zanlılar, dinlendiklerini anlayıp delilleri karartınca operasyonu öne aldık" deniliyor.

Kendinizi bir an yolsuzluk yapanların yerine koyun. Polisin teknik takibine yakalandığınızı hissedip, delilleri karartma yoluna gittiğinizi düşünün.

Yolsuzluğun en önemli göstergesi ne?

Para…

Yapacağınız ilk iş ortadan kaldırmak olmalıyken, o paraları ya yatağın üzerine seriyor, ya da ayakkabı kutularına yerleştirip polisin baskın yapacağı evinizde saklıyorsunuz!

Ortada tuhaf bir durum yok mu?

Yukarıda söylediğim gibi. Operasyonu sulandırmak gibi bir gaye gütmüyorum.

Ancak bu yazıda tartıştığımız şey başka. Polisin yolsuzluğu net olarak belgeleme şansı olduğu halde, olayı böyle muallakta bırakmasını ve iki tarafı birbirine kırdırmasını tartışıyoruz.

14 ay süren bir teknik takibi en ince ayrıntısına kadar hesaplayarak kusursuz şekilde yürütüyorsun. İşin sonunda ise toplumun zihnini ve midesini bulandıran bir sürü açıklar veriyorsun.

Hal böyle olunca kimileri sana "Gülen’in polisi" diyor, kimileri ise hükümeti yıkmakla suçluyor.

Bunları söyletmeye gerek var mı?

YANDAŞ MEDYADA TAYYİP NASIL DEVRİLİR GEYİKLERİ /// SÜLEYMAN ÖZ IŞIK : Erdoğan ancak böyle devrilir

125_b.png

Ben şu Çapul TV’nin, konunun uzmanı isimleri anında ekrana çıkarmasına bayılıyorum. Gezi ayaklanması başladığından beri konuk seçimleri müthiş!

Mesela Taksim’de çiçek gibi çocuklar TOMA’lar tarafından sulanırken hemen Kamer Genç’i yayına bağlayıp, "Bu konuda ne düşünüyorsunuz?" diye sormuşlardı.

Gezi eylemcilerine ince taktikler vermesi için Muharrem İnce’yi ekrana çıkarmaları da çok ince bir davranıştı!

Yabancı ülkelere darbe yardımı için el açılırken İhsan Eliaçık ekrandaydı. Beyaz önlük giyinmiş sahte doktorlar Gezi’deki çapulculara el altından malzeme yardımı yaparken, Zekeriya Beyaz, "Caizdir" yorumu yapıyordu.

Önceki gece yine muazzam bir seçim yaptılar!

Ayşenur Arslan’ın sunduğu ‘Medya Mahallesi’ isimli programın konusu "AK Parti nasıl devrilir?" idi. Konuk ise Abdullatif Şener’di.

"Abdullatif Şener de kimdi?" demeyin şimdi!

Hani şu 367 garabeti yaşandığı günlerde darbe söylentisi üzerine pılısını pırtısını toplayıp kaçan adamdan bahsediyorum.

Hani şu parti kurup Meclis’e girme hayali kuran.. Sonra kendi köyünden topu topu 10 oy çıkınca kurduğu partisi üzerine devrilen adamdan bahsediyorum.

Devrilen adamdan, devirme taktikleri aldılar anlayacağınız!

Bugüne kadar ortaya konulanlarla hükümetin devrilmiş olması gerektiğini ifade ediyordu Şener. Anlatırken kendini öyle bir kaptırmıştı ki, "Ben de yıkmak için istifa edip kaçtım, ama fayda etmedi" dercesine hayıflanıyordu adeta…

Programın konuklarından biri de Uğur Dündar’dı. Programda esen o beyin fırtınasını kelimelerle anlatmak mümkün değil. Devrilenlerin devirme planı izleyenlerde Cem Yılmaz etkisi bırakıyordu resmen!

İzlerken onların yerine ben utandım!

Biri bir zamanlar yaptığı haberlerle Türkiye’yi titretirdi. Diğeri devletin para musluğunun başındaydı. Ayşenur Arslan deseniz Kanal D ve CNN Türk’te kelimelerin kraliçesi ünvanının tek sahibiydi.

Halkın tekmesiyle yuvarlana yuvarlana taaa Çapul TV’ye kadar düştüler. Orada bile halkın derdini, kederini paylaşmaktansa hükümeti nasıl devireceklerinin planını yapmakla meşguller.

Alışmışlar işlerine gelmediğinde hükümet devirmeye ya. 70’lik rakı şişesi devirir gibi iktidar deviriyorlardı. "Bu iktidar nasıl devrilmez, niye devrilmez" diye zillet içinde kafa patlatmaları bundan…

Abdullatif Şener beyefendi haklı!

Bugüne kadar ortaya konulanlarla hükümetin şimdiye kadar devrilmiş olması gerekiyordu normalde.

Sokak iblisleri ülkenin 80 ilini yangın yerine çevirdi. Tek yaptıkları, dış güçlerin önlerine koyduklarını birer sığırcık edasıyla tırtıklayan para babaları servetlerini ortaya koydu. Ana Muhalefet Partisi’nin mensupları bile sokak çeteleriyle birlikte polisle, askerle savaştı.

PKK geldi olmadı, DHKP-C geldi olmadı.

Dış ülkelerden yardımlar istendi, dünya medyası bile kesintisiz yayınlar yaptı, yine olmadı.

Sanatçı diye bugüne evlerimize aldığımız provokatörler halkı galeyana getirdi. Cemaat bile türlü oyunlarla devreye sokulmaya çalışıldı, ama olmadı. Çünkü aradıkları Sisi kılıklı bir Genelkurmay başkanı bulunamadı.

Çünkü Menderes’i, Özal’ı, Eşref Bitlis’i, Vali Yazıcıoğlu’nu ve hatta Muhsin Yazıcıoğlu’nu kirli emellerin sahiplerine içleri kan ağlayarak kurban veren halk "Dik dur eğilme, Türkiye seninle" feryadıyla liderine sahip çıktı.

İrtica, kapatma davası, türban, Balyoz, Ergenekon, Sarıkız, Ayışığı, PKK bombaları birer birer ellerinde patladı. Devirmek istedikçe AK Parti birer çığ gibi üzerlerine devrildi.

Elbette ki iktidarın yaptığı herşey doğru değildi. Elbette ki toplumun tüm kesimlerini yaralayan hatalar yapıldı. Zannetmeyin ki oy verenlerin tamamı koşulsuz şartsız AK Parti’yi destekliyor.

Olan şey şu…

Bu ülkede kaç yanlışın, kaç doğruyu götüreceğinin kararını artık halkın ta kendisi hesaplıyor, ona göre sandık başına gidiyor.

Hep söylediğim gibi…

Bu ülkenin en büyük sorunu iktidar değil, muhalefet… Vatan için neler yapalım diyeceklerine, "Düzeni nasıl yıkar, darbeyi nasıl gerçekleştiririz?" derdindeler.

Plan, proje yok. Halkı ikna edecek icraat yok. "En iyisi bu" dedikleri lider, oy vereceği ilçenin adını bilmiyor, gidip kendine oy dahi veremiyor. İşi gücü yurtdışına gidip yabancı ülke başkanlarına, "Gelin bizim ülkemizdeki başbakanı devirelim" diye yardım dileniyor.

Hal böyle olunca, "Cihan isimli at kadar olamadık be. O devirdi, biz deviremiyoruz" diye dövünüyorlar. Erdoğan’la değil de, halkın bizzat kendisiyle savaştıklarının farkında bile değiller.

Öyle bir tükenmişlik sendromu ki…

"Kanal İstanbul projesi, 3 Köprü projesi iptal edilsin" diyen gezicilerle aynı safta yer aldıklarının bile farkında değiller.

Allah biliyor ya!

Hani AK Parti devrilse, yapacakları ilk icraat Marmaray başta olmak üzere bu devasa projeleri iptal etmek olacak!

Ülkeye bakın ki, darbe ve ayaklanma planları artık televizyon ekranlarında canlı olarak yayınlanıyor.

Dikkatinizi çekerim!

Bu programlar bir "zalim diktatör"ün ülkesinde yapılıyor. Dikkatinizi çekerim ki, bu diktatör Gezi eylemlerinin finansörü olduğu net bir şekilde ortada olan Ali Koç’a bile barış elini tutuyor.

Yemek için değil, plaket vermek için!

Öyle bir diktatör yani!

Benim bu beyin fırtınasına yakalananlardan biri olan Uğur abiye şu "zalim diktatör"ü devirmesi için naçizane bir önerim olacak.

Malumunuz, Uğur abi geçmişte Kemal Kılıçdaroğlu ile AK Partili Dengir Mir Mehmet Fırat’ı ekrana çıkarmış ve Fırat’ın siyasi hayatını bitirmişti. Benim önerim şu:

Uğur abiciğim.

Siz de gördünüz ki bu iş sokak eylemleriyle, yakıp yıkmayla olmayacak. Hele Abdullatif Şener’le hiç olmayacak. Bence Edirne de yapılan Kırkpınar Güreşleri’ne Erdoğan’ı davet edin. Şöyle yarma gibi sağlam bir güreşçi tutun. 5 dakikada kündeye getirip devirmezse, ben de adam değilim!

Ya da…

Halk vakti zamanı geldiğinde Erdoğan’ı devirdiğini demokratik yollarla dünyaya duyuracak nasılsa..

Sizi de habersiz bırakmazlar, emin olabilirsiniz!

Süleyman ÖZIŞIK

MEDYA DOSYASI /// Süleyman ÖZIŞIK : Taraf Gazetesi bu haberi İng iltere’de yayınlasa ne olurdu ?

125_b.png

Herşey, bir polis memurunun Londra’nın Tottenham bölgesinde yaşayan Mark Duggan adındaki siyah bir genci sokakta vurarak öldürmesiyle başladı.

Bu olayı protesto etmek için bölgede toplanan yaklaşık 500 kişilik bir gruba, emniyet güçlerinin orantısız kuvvet ve fiziksel şiddet uygulayarak müdahale etmesi, ülkede eşi benzeri görülmemiş bir ayaklanmanın önünü açtı.

500 kişiyle başlayan protestolar bir anda ülke geneline yayılan bir harekete dönüştü. Kundaklama ve yağmalamalar ülkenin en önemli iki kentine, yani Liverpool ve Manchester’e sıçrayınca ülkenin başbakanı David Cameron çıkıp şu tarihi konuşmayı yapacaktı:

"Çapulcular. Yaptıklarınızın karşılığında kanunun tüm gücünü hissedeceksiniz. Eğer suç işleyecek yaştaysanız, aynı zamanda cezasını da çekecek yaştasınız demektir."

Bu sözlerden sonra ne oldu dersiniz?

Sokaklarda eylem yapanların yüzde 95’i "Biz çapulcu değiliz" diyerek evlerine çekildi. David Cameron böyle bir genelleme yaptığı için yalnızca, "Kınıyoruz" yorumlarına maruz kaldı.

Olaylardan sonra yapılan sorgulamalarda tam 3 bin kişi tutuklandı, 1000 kişiye çok ağır cezalar verildi. Kimse çıkıp da İngiltere’nin Başbakanı’na, "Diktatör" demeyi aklından geçirmedi.

Peki bizim ülkemizde olaylar nasıl cereyan etti?

Bir avuç insan Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumak için gayet masumane bir eylem yaparken şiddetli bir müdahaleye maruz kalınca olaylar alev aldı ve ülke geneline yayıldı.

Masum başlayan eylemin içinde PKK, DHKP-C, TİKKO, TKPML, TGB gibi illegal örgütler karıştı. Arabalar yakıldı, işyerleri ve evler yağmalandı. Kapılarını açmayan işyerleri adeta harabeye döndürüldü.

Erdoğan çıkıp, "Çapulcular" dediğinde banka müdürleri, AK Parti iktidarı döneminde iyiden iyiye palazlanan işadamları bile "Ben de çapulcuyum" ilanı verdi.

Erdoğan, "Orada üç-beş ayyaş orada pinekliyordu" dedi, bir anda eylemciler "Ayyaşım da ayyaşım" diyerek naralar atmaya başladı.

Erdoğan "Teröristler" dedi, bu bile gururlarına, onurlarına dokunmadı. Bayrak yakanlarla, devletin arabasını yakanlarla tek vücut olurcasına kenetlendiler. Öcalan’ın posterini ve PKK bayrağını Taksim’in orta yerinde dalgalandırmaya başladılar. Yetmedi, o teröristlerle beraber devletin polisini kovalayacak kadar alçaklaştılar.

"Çapulcular" dedi diye kimse Başbakanlığı, Meclis’i işgal etmeye kalkmadı İngiltere’de. Kimse Cameron’un bulunduğu ofisi basıp onu ölü ya da diri ele geçirmeye çalışmadı.

Bizdeki çapulcular ise bu ünvanı sonuna kadar haketmek için ellerinden geleni ardına koymadı. Özel harekat timleri denizden gelen botlarla müdahale etmese, Kaddafi yakalanırken başına gelenleri nasıl izlediysek, Erdoğan’ı benzer bir şekilde izleyecektik.

Bir başka örnek…

Eylemcilere "çapulcular" diyen David Cameron, ülkedeki medyanın tamamı tarafından desteklendi. Bütün gazeteler, "Çeteler ülkeyi yağmalıyor, polis daha sert önlemler almalı" diye yayınlar yaptı.

Bizdeki bir kısım medya ise bu haysiyetsizce harekete "Haysiyet mücadelesi" adını verdi. "Polis orantısız güç kullanıyor" dedi, ayaklanmanın devam etmesi için taraftar grupları ve lise öğrencilerinin bile eylem yapması için çağrıda bulundu.

Adeta darbe çağrıları yapıldı.

İngiltere Parlementosu bu şehir barbarlığının sona ermesi için Cameron’a tam destek verirken, bizdeki siyasiler dolmuş şoförü havasında Taksim’e eşkiya taşıma görevi üstlendi. İngilterede sanatçılar tek yumruk halinde sokaktakileri lanetlerken, bizdekiler bilgisayar başında oturup provokatörlüğün resitalini sundu.

Olmadı!

Tutmadı.

Taksim’i Tahrir’e çeviremeyince, 48 saat direnmelerine rağmen hükümeti düşüremeyince, istifaya çağırdıkları Erdoğan geri adım atmayınca büyük bir gazla çıktıkları evlerine tıpış tıpış dönmek zorunda kaldılar.

Bütün bunları şunun için anlattım.

Ülkedeki ayaklanmalar İngiltere’de suç ve suçlu ile mücadele anlamında bir milat olarak kabul edildi. Bizdeki ayaklanma ise bambaşka bir ilkelliğin, bambaşka bir eşkiyalığın önünü açtı.

Türkiye artık suçun aleni işlendiği, suçu işleyenin göğsünü gere gere gezdiği bir ülke haline geldi. Artık suç işlendiğinde değil, suçluya müdahale edildiğinde bağıranların sesini daha çok işitiyoruz.

Şimdi yazacağım şu satırları lütfen dikkatlice okuyun.

"Yayınlanan belgeler ülke güvenliğini tehdit ediyor. Bu belgeleri elde edenler de, gazetelerinde yayınlayanlar da vatana ihanet ediyor. Bu belgeyi yayınlayan gazete, teröristlerin eline çok iyi bir hediye sunmaktan başka birşey yapmadı…"

Hevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama bu sözlerin sahibi Başbakan Erdoğan değil.

İngiltere Başbakanı David Cameron söylüyor bunları. Edward Snowden adlı Amerikalı genç bilgisayarcının çalıştığı yerdeki ‘gizli’ belgeleri yayınlayan The Guardian gazetesine tepkisini dile getiriyor.

Taha Kıvanç bugünkü yazısında dile getirmiş. Aynı konuşmada Cameron, yasal işlem başlatabileceğini belirterek, "Bunu yapmadan önce bu gazetenin sosyal sorumluluğunu yerine getirmesini bekliyorum" demiş.

Şuraya getireceğim konuyu…

Taraf Gazetesi kaç gündür MGK’da görüşülen gizli ibareli ve yayınlanması suç olan belgeleri çarşaf çarşaf yayınlıyor. Bunları yayınlamak suçtur diye ihtar verildikçe bir başka belge yayınlanıyor.

Savunma çok ilginç:

"Biz daha önce de darbe planlarını yayınladık. O zaman niye tepki vermediniz?"

MGK’da alınan gizli kararlarla, darbecilerin kışlada zeminini oluşturduğu darbe planlarını aynı kefeye koymak aynı şeyse, yorum yapmaya dahi gerek yok.

Sakın yanlış anlaşılmasın.

Ne yapılan fişlemeleri savunuyorum, ne de alınan kararları. Herkes kadar ben de bu durumun karşısındayım. 60 yıldır inançlı kesimi rejime düşman olarak gören, 30 yıldır pek çok iç ve dış terör örgütüyle savaşan bir ülkenin kendince önlemler alması birilerine ne kadar normal görünse de, vicdanları yaralıyor burası bir gerçek.

Mehmet Baransu da benim gerek kişiliğine, gerekse gazeteciliğine büyük saygı duyduğum bir isim. Türkiye’de herkese nasip olmayacak bir iş yapıyor. O’nun belgeleri elde etmesi gazetecilik görevidir ama o belgeleri kanuni ölçülerde yayınlayıp yayınlamamak, gazetenin görevidir. Gazeteler, işlenen bir suçu suç işleyerek duyuramaz.

Hukümetin aldığı kararları yorumla, analizle ve "Böyle kararlar aldınız mı?" diyerek açıklamaya zorlayarak yazmak ayrıdır, gizli ibareli bir belgeyi madde madde, satır satır ve tek tek isimler vererek deşifre etmek ayrıdır.

Dünyanın gelişmiş hangi ülkesine giderseniz gidin bunun adı suçtur ve bir karşılığı vardır.

Demek istediğim şey şu.

Bu belgeleri yayınlayanlar, ülkenin geleceğini ve güvenliğini tehdit edecek belgelerin yayınlanmasının da yolunu açıyor. Yarın bir başka gazetenin, herhangi bir törör örgütüyle veyahut illegal grupla ilgili alınan gizli kararları çarşaf çarşaf yayınlamasının oluşturacağı güvenlik tehdidine zemin hazırlanıyor.

Yine Taha Kıvanç’ın söylediğine göre bu ve benzeri belgeleri (Çoğu gizli ibareli bile değil) yayınladıkları için medeniyetin beşiği İngiltere’de 100 gazeteci yargılanıyor.

O zaman herşeyden önce şu soruya cevap vermemiz gerekiyor.

David Cameron söyleyince iyi de, Erdoğan söyleyince neden bir anda diktatör oluyor?

Süleyman ÖZIŞIK

09 Aralık 2013

CEMAAT – AKP SAVAŞLARI /// Süleyman ÖZIŞIK : Cemaatle kavga AK P arti’ye ne kadar oy kaybettirir ?

125_b.png

suleyman@internethaber.com

Dershanelerle ilgili fikrimi soran herkese aynı şeyi söyledim, buradan da ilan edeyim. Ben dershanelere de, dershanelerin bu dönemde kapatılmasına da karşı olan birisiyim.

Kafanız karışmasın diye şöyle izah edeyim.

Dershanelerin en azından şimdilik kapatılmasına karşıyım. Çünkü; Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardaki sıkıntılara da bizzat şahit olmuş ve olan birisiyim.
Sistemin iki yılda bir değiştiği, öğretmenlerin sıradan birer memur, öğrencilerin birer denek olarak görüldüğü sistemin adına eğitim diyenleri gülünç buluyorum.

Günümüz okulları bu dershanelere ihtiyaç olduğunu bağıra bağıra haykırırken, Öğretmenlerin bile, "Benden bu kadar. Git geri kalanını imkanın varsa, dershanelerde öğren" dediği bir sistem orta yerde dururken, alelacele bir şekilde dershaneleri özel okullara dönüştürmenin o çocukların eğitimine ciddi zararlar vereceği endişesi taşıyorum.
Öte yandan…

Dershanelere karşıyım çünkü; buraların artık birer ticarethaneden ibaret olduğunu bizzat yaşayarak görenlerdenim. İmkanı olanların gittiği, imkanı olmayanların kapısından geçemediği bir yapı eğer Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitim sistemiyle paralel olarak yürüyorsa, burada bir adaletsizlik var demektir.
Yani kısacası karar doğru, yöntem ve zamanlama yanlış!

Bu yanlışın bir kırılmaya neden olacağı belliydi. Ancak kavganın bu kadar seviyesizleşeceğini kimse tahmin edememişti doğrusu.

20 Kasım 2013 tarihinde yazdığım "AK Parti-Cemaat kavgası kime yarar?" başlıklı yazıda yaşanan tartışmanın iki tarafa da ciddi zararlar vereceğini dile getirmiştim.

"Sözden korkmayacak yürekli ve zeki insanlaradır sözümüz. Çünkü ancak onlar, söz ne kadar acıysa, diyenin o kadar dost olduğunu bilir…" diyerek her iki tarafa da sempatiyle bakan biri olduğumu belirtmiş, tarafların saflarındaki vesvesecilere fırsat tanımaması gerektiğini haddim olmayarak tavsiye etmiştim.

Olmadı maalesef…

Çıldırmışlık seviyesindeki küfür ve hakaretlere maruz kalmamdan başka işe yaramadı o yazım. Bir yanda Erdoğan’ın etrafını saran iğrenç ağızlılar… Diğer yanda AK Parti adına sosyal medyada hesaplar açıp necaset saçanlar. Beri yanda cemaate mensup bazı nasipsizler…

Bir taraf, "Sen nasıl bu Yahudi ve Hıristiyan dostu, MOSSAD ve CIA’nın kurduğu cemaati desteklersin" dedi. Diğer taraf "Sen nasıl Müslüman görünümlü bu kafirlerin, bu Yezitlerin yanında olursun" dedi.

Yakası açılmamış, kağıda kaleme gelmez küfürlerle saydırdılar da saydırdılar.

Sorun değil…

6 Haziran 20012 tarihinde yazdığım, "Türkçe Olimpiyatları’na katılan hainler!" başlıklı yazımdan sonra da…

8 Haziran 2012 tarihinde yazdığım "Sahi ne yaptı bu Fethullah Gülen bize?" başlıkla yazımdan sonra da…

15 Haziran 2012 tarihinde yazdığım "İnsanlık elele, gün ola bayram ola…" başlıklı yazımdan sonra da aynı şeyleri, hatta daha kötüsünü yaşamıştım.

Alışkınım anlayacağınız…

Oysa yazdığım da, anlatmak istediğim de çok basitti…

"Hocaefendi size birşeyler anlatmaya çalışıyor. ‘Çok kötü şeyler duyabilirsiniz. Rica ediyorum, aynıyla mukabelede bulunmamak lazım’ diyerek size bir mesaj veriyor. O mesajı dinleyin" demekti niyetim.

Duymadılar bile…

"’Peygamberin bile kıblesi şaştı oğlum’ diyen yazarı susturun" dedim. Onlar o yazarı, edebe davet etmek yerine, "Sen Today’s Zaman’a geç. Orada daha rahat hakaret edersin" diyerek terfi ettirdiler.

"Gezi eylemcileri haklıydı" diyen yazara tam takım arka çıktılar.

"Ebu Cehil Peygamberimize zulmetti ama mert adamdı. Yalan söylemez, iftira atmazdı" diyecek kadar sapkınlaşan yazara tek kelime etmediler.

Daha başka neler dediler?

Sıralayayım…

* Başörtüsü pislikleri kapatmaya yetmedi demek ki? Pislikler kapatmak için dersane kapatmak gerek demek.

* Bir kez daha anlaşılmıştır ki ülkemizde her siyasi hareket bir din, lideri de tanrıdır! Geğirebilen, küfredebilen, gaz ve çiş yapabilen tanrı!

* Öyle ateistler tanıyorum ki bunlardan daha insan ve daha Müslüman!

* Müslümanlar içlerine kaçmış şeytanla camilerde ve Kabe’de dolaşıp duruyorlar!

* Her yer Kerbela her yan Yezit! Yezid de iyi Kuran okurdu vahiy katibinin oğluydu!

* Şükredelim ki normal gapatıyor ya gara çarşafla gapatsaydı!

* Eğer hizmet olmasaydı Müslümanlar İslam öncesine dönmeye devam edeceklerdi!

* İsrail çok zalim ve vahşi olmasına rağmen bunlar gibi belden aşağı vurmuyor ve iftira atmıyor!

* Artık anlaşılmıştır ki Madımakta insanlar yanarken tekbir getirip alkışlayan zihniyetle şuan cemaatin linç edilmesini alkışlayanlar aynıdır!

* Bakanı yalancı, müsteşarı yalancı, müşaviri yalancı ve küfürbaz olanın kendi ne olur?

* Cemaat gibi oy potansiyeli yüksek bir kesime seçim öncesi düşmanlık edenler, seçimleri masa başında almak isteyeceklerdir! Bir siyasetçi oy deposunu yok sayıyorsa bu seçimlerde hile yapılacağının % 500 kanıtıdır! Göreceksiniz bunlar seçim sonuçlarını masa başında alacaklar!

* Lozanın gizli maddeleri içinde "Türk kökenlilerin başbakan yapılmaması" şartının niçin konulduğunu da şimdi anlayabiliyor muyuz?

* Gençler bilmezler Milli Görüş zaten hizmet düşmanlığı üzerine kurulmuş bir projeydi ve her zaman vazifesini yaptı!

Ve daha niceleri…

Yazdıkça insanın midesi kalkıyor.

Eminim ki Fethullah Gülen Hocaefendi de en az bizim kadar bezgin ve çaresizlikle izlemiştir hem bu iğrenç sözleri, hem de cemaate yakışmayan sefilleri.

Anlaşılan o ki bu arkadaşlar, seçim döneminde AK Parti’nin kendi desteklerini almaması durumunda, büyük bir hezimet yaşayacağını düşünüyor.

Kendilerine has hışımlarıyla saldırıp, hınçla vururken geride oluşturdukları tahribattan ise haberleri yok. Yaptıkları hizmet hareketinin üzerine kara bir leke çalmaktan öteye gitmiyor oysa ki…

Günlerdir bu kavgayı uzaktan izleyen biri olarak, görüşlerine başvurduğum tanıdık tanımadık herkes aynı şeyleri söylüyor:

"Gezi olaylarının içinde olduğunu itiraf eden, onbinlerce masum Filistinli’nin katili İsrail’i öven, Peygambere ve İslam’a düşman Ebu Cehil’i bile masumlaştıran bir cemaat olabilir mi?"

Pek muhterem arkadaşlar eminim bunun cevabını verirler!

"Cemaat ve AK Parti arasındaki kavga kimin işine yarar" sorusunun cevabını geçen yazımda kısmen vermiştim ama bu kez detayını da anlatayım.

Kavga maalesef iki kesime de ciddi zararlar verdi. Bu kavganın kazananı yok ve hiçbir zaman olmayacak.

Kimin daha çok kaybettiğini merak ediyorsanız.

Şayet cemaat içindeki bu bozuk ağızlıları susturmaz ve himaye etmeye devam ederse, daha çok kaybeden taraf olmaya devam edecek.

Böyle bir durumda korkarım ki, "CHP veya diğer partilere oy verin, ama AK Parti’ye oy vermeyin" çağrısı nereden gelirse gelsin, bu çağrıya kulak vermeyecek insan sayısı bir hayli fazla…

Umarım böyle bir davette bulunulmaz.

Lakin ortaya çıkan tablo gösteriyor ki, AK Parti yüzde 5 belki kaybedebilir ama cemaatin yüzde 45 kaybedeceği kesin!

Süleyman ÖZIŞIK

06 Aralık 2013

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: