Etiket arşivi: Paralel Devlet

/// ERGENEKON OPERASYONU VE PARALEL DEVLET DOSYASI /// MİT’in Erdoğan’a verdiği Ergenekon raporunda ne y azıyor ?? ///

Yurt yazarı Ayşenur Arslan bugünkü yazısında Başbakan Erdoğan’ın "suikast korkusu"yla manipüle edildiğini yazdı. Arslan eski MİT Müsteşarı Emre Taner’le arasında geçen bir konuşmayı da Taner’den özür dileyerek okuyucularıyla paylaştı. Taner’in Arslan’a aktardığına göre MİT, Başbakan’a Ergenekon’un bir masal olduğunu anlatmış. Ancak Erdoğan’ı çevresindeki cemaat yanlısı bir grup aksine ikna etmiş.

İşte Arslan’ın o yazısı:

Evet, yazıyı böyle bitireceğim: Başbakan Erdoğan suikaste uğramaktan korkuyor. Daha doğrusu KORKUTULUYOR. Üstelik bu korkusu yeni değil. Yıllardır Cemaat Erdoğan’ı“Ergenekon size suikast düzenleyecek” diye korkutmuştu. Devran döndü. Ancak Erdoğan yine suikast iddiasıyla korkutuluyor. Yeni olan, cümledeki “yeni şüpheli”: Cemaat.

Şimdi başa dönelim. Yani, AKP’nin iktidara “yerleşmeye” başladığı yıllara..

Ergenekon ve Balyoz furyası henüz başlamamıştı. Ancak “bir şeyler olacağı” anlaşılıyordu. Kokusunu alabiliyorduk. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde, gerilim neredeyse elle tutulur hale gelmişti.

O sıradaki tartışmalar.. Sonrasında Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “ben yazdım” diye itiraf ettiği (ama nedense AKP’lilerin hiç SORUN etmediği) e-muhtıra.. Ve haber merkezlerine yağmaya başlayan kaynağı belirsiz / delili olmayan iddialar.. Korkunç iddialar..

Derken Ergenekon operasyonu patladı. Ve adım adım yayılarak, daha önce öngörülemeyen yerlere uzanarak, yakın tarihin en büyük tasfiyesi başladı.

MİT’TE DUYDUKLARIM

İşte o günlerde, neler olup bittiğini anlamak için iki önemli isimle görüştüm. Dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner ve Emniyet İstihbaratı’ndan Hanefi Avcı.

Şimdi yazacaklarım için Emre Taner’den izin almadım. Bu nedenle peşin peşin özür diliyorum kendisinden. Ancak, hem tarihe, hem de mesleğime karşı sorumluluğum var. Bu nedenle bugün (off the record sınırlarını çok zorlamadan) bilgilerimi paylaşacağım.

MİT Müsteşarı Emre Taner’den, o sırada çalıştığım Kanal D Haber’in Ankara bürosu vasıtasıyla, randevu aldım. Uygun dozda (yani abartılmamış, yine de çok titiz) bir güvenlik çemberinden geçerek MİT’e gittim.

Tabii ki cep telefonunun dışarda bırakıldığı, not tutulmayan bir görüşmeydi. Doğrusu not tutmaya da ihtiyaç yoktu. Çünkü sorum da, aldığım yanıtlar da kısa ve netti.

“BAŞBAKAN BİLİYOR AMA…”

SORU: Ergenekon denilen oluşum hakkında ne düşünüyorsunuz? Sahiden söylendiği gibi devleti eline geçirmiş bir yapıdan mı söz ediyoruz?

YANIT: Kesinlikle hayır. Aslı şu: Vaktiyle “memleket için” bazı kirli işler yapmışlar, hatta cinayetlerde kullanılmışlar. Sonra emekli ya da tasfiye edilmişler. Ne yapar o insanlar? Yıllardır alıştıkları düzeni sürdürmeye çalışıyorlar. Ufak tefek çete işlerine giriyorlar. Sayıları da zaten 10’u bile aşmaz.

SORU: Peki Başbakan bunu bilmiyor mu? Söylemiyor, rapor vermiyor musunuz?

YANIT: Elbette rapor verdik, veriyoruz. Ancak etrafındaki bir grup Başbakan’ı inandırmış. Halen Türk Silahlı Kuvvetleri içinde varlığını sürdüren, muazzam bir yapı olduğuna ikna etmiş. “Bunlar size suikast düzenleyecek” diye gözünü korkutmuş.

SORU: Gülen Cemaati’nden mi söz ediyorsunuz?

MİT Müsteşarı Taner’in bu soruya yanıtını “net” biçimde hatırlamıyorum. Yani, kendi sözcükleri ve tonlamasıyla aktaramayacağım. Bu yüzden yanıtı boş geçtim. Ancak şu kadarını söyleyebilirim. “Ne münasebet, nereden çıkartıyorsunuz Cemaati” demedi. Bundan eminim!

“CEMAAT KORKUTTU”

Zannediyorum üç beş ay sonraydı. Hanefi Avcı, Mehmet Ali Birand’ı ziyaret için Kanal D Haber’e gelmişti. Kendisiyle daha önce, bir arkadaşımın aracılığı ile tanışmış ve bir akşam yemeğinde sohbet imkanı bulmuştum.

Aynı soruyu Hanefi Avcı’ya da sordum. O da aynı netlikle “Ergenekon denilen şey üç beş serdengeçtiden ibaret” dedi. Hatta güldü. Tam bu kelimelerle olmasa da “saçmalığın daniskası” yorumu yaptı.

MİT Müsteşarı Taner, Gülen Cemaati hakkında pek konuşmak istememişti. Ancak Hanefi Avcı, Cemaat soruma uzun uzun yanıt verdi. Daha sonra kitabında.. Ve bugün de “hükümete yakın gazetelerde” paylaştıklarını anlattı. Artık bu konuda herkes her şeyi bildiği için tekrarlamayacağım.

Anlatmam, paylaşmam gereken şey, “Başbakan bunları göremiyor mu” sorusuna verdiği yanıttı. Emre Taner ile neredeyse aynı tesbiti yapmış, aynı sonuca varmıştı. Hanefi Avcı, farklı olarak “sorumlunun Cemaat olduğunu” açık açık söylemişti:

“Bu Cemaatçiler Başbakan’ı öyle bir kıskaca almış, öyle bir korkutmuş ki.. ‘Yok, sizi zehirleyecekler.. Yok, size silahlı saldırı düzenleyecekler..’ Erdoğan korktukça bunlara daha sıkı sarılıyor. Onların sözüne daha çok güveniyor.”

SIRA YENİ MASALDA

Bugün artık, vaktiyle söylenenlere kulak asmayanlar da görüyor / biliyor / anlıyor: Son yıllarda yaşananlarda Cemaat’in ciddi payı var.

Ama elbette tek sorumlu Cemaat değil. Bu ülkeyi yönetenler, Cemaat ile elele Cumhuriyet kurumlarının üzerinden silindirle geçti. Kullandıkları “tank” değil de “silindir” yani “sivil bir araç” olunca mesele yoktu herhalde!!

Hasan Cemal’in ve “müritlerinin” kulakları çınlasın! Olan biteni “darbecileri temizlemek” zannetmişlerdi. Daha doğrusu öyle zannetmek istemişlerdi.

Başta Arınç abileri, AKP’liler de öyle zannetmiş-mişlerdi. Şimdi “meğer ne kadar masum ve safmışız, anlayamamışız” diyorlar. Külliyen yalan!

MİT zamanında uyarmıştı. Raporlarıyla durumu anlatmıştı. Biliyorlardı. Zaten BİLMEK ZORUNDAYDILAR. BİLMEKLE YÜKÜMLÜ VE SORUMLUYDULAR. Buna rağmen ya işlerine öyle geldi.. Ya da Başbakan o kadar korktu ki, inandı.

“Biz bu yola kefenimizle çıktık” demelerine bakmayın. Kendi canlarından endişe ettikleri için pek çok masumun canına kıydılar. Kıyılmasına seyirci kaldılar, göz yumdular. Üstelik bunlardan “mağduriyet” çıkartıp oy devşirdiler. Bugün yapmaya çalıştıkları gibi. Seçim arifesinde gündeme yeni bir SUİKAST MASALI sürdüler.

Masalcı da, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek. Dış mihraklar ve “Paralel Çete” yolsuzluk soruşturmaları yoluyla Erdoğan’ı hedef almış. O hamle başarılı olamayınca şimdi “Bir suikast zinciri başlatacaklar”mış.

Erdoğan, hem korkusundan hem de “mağduriyet ile oy devşirme” ihtiyacından bu masalı yeniden dinleyebilir. Türkiye’nin büyük çoğunluğu da böyle düşünebilir.

Ama en azından sizler, bu satırları okuyanlar, gerçeği bilin istedim.

MASAL MASAL MATİTAS

Hükümete hükümetten de yakın Yeni Akit gazetesinden Mehtap Yılmaz “Gülen emretti.. Cemaat’in suikast timleri harekete geçti. Artık can alacaklar” diye yazdı.

Hükümetin “Suriye’ye uzanan elleri” diye tanımlayabileceğimiz İHH’nın Başkanı Bülent Yıldırım da “suikast timlerinden” söz etti.

Bu “gündem yaratma operasyonu” tırmanırken Emre Uslu da,devreye girdi. “Bana öyle geliyor ki, seçime kahraman imajıyla gitmek için Erdoğan’a yönelik bir çakma suikast icra edilecek” dedi.

Cemaat’in, geçmişte polis içinde.. Bugün de medya ayağındaki en önemli isimlerden Taraf yazarı Emre Uslu söylüyor bunu. Dahası, (mesajını iyi okumak lâzım) olayın geçmişte olduğu gibi “girişimden ibaret kalmayacağını”.. Erdoğan’ın “belki çok hafif yaralarla veya mucize kabilinden yaralanmadan kurtulacağı” bir ÇAKMA SUİKAST GERÇEKLEŞTİRİLECEĞİNİ iddia ediyor.

Bu yöntemleri ondan iyi bilecek halimiz yok herhalde. O nedenle katkılarına teşekkür edin! Ve AKP medyasından bir kalemin yazdıklarını bu gözle okuyun:

ABD VE İNGİLTERE…

“ABD ve İngiltere, Başbakan’ın devletin içine çöreklenen örgütü, yani paralel devleti tüm diğer müttefikleriyle beraber tamamen tasfiye edeceğini çok iyi biliyorlar. Böyle bir durum Batı’nın bölge üzerinde kurduğu hegemonyanın sonu olacaktır. ABD ve İngiltere bunu engellemek için Başbakanın bir şekilde fiziksel tasfiyesini içeren tertibin ikinci aşamasına geçmekten çekinmeyeceklerdir.

Başbakan bugün hayatında hiç olmadığı kadar ciddi tehdit altındadır. Evet, şimdiye kadar birçok suikast girişiminde bulunuldu ama hiçbiri şimdiki kadar ciddi değildi. Yıpratma sürecinden istedikleri sonucu alamazlarsa, ABD, işbirlikçisi mevcut derin yapı ile son çare olarak gördüğü Başbakan’ın fiziksel olarak tasfiye edilmesi seçeneğini devreye sokmaktan çekinmeyecektir.

Bu bir uçak kazası, kalp krizi, enjekte edilen bir hastalık ya da klasik bir silahlı suikast olabilir. Ömer TURAN – HABER 7”

Odatv.com

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Paraleller sahte belgeyle öğretmen oldular !

Malatya’da Fethullah Gülen grubuna bağlı Özel Rahime Batu Koleji’nde yaşanan eğitim skandalına bir yenisi daha eklendi.

İngilizce derslerine giren öğretmenlerin beyan ettiği denklik belgelerinin sahte olduğu ortaya çıktı. Okul, YÖK’ün ‘denklik için başvuruları bile yok’ yazısına rağmen yeni sözleşme yaptı, öğretmenler 8 ay derse girdi.

Yurtdışındaki üniversitelerden mezun olarak Türkiye’ye gelen kişilerin sahte denklik belgeleriyle cemaat okullarında öğretmenlik yaptığı ortaya çıktı. Malatya’da faaliyet gösteren Özel Rahime Batu Koleji ve Özel Turgut Özal İlköğretim Okulu’nda İngilizce derslerine giren öğretmenlerin sahte denklik belgeleriyle okulda eğitim verdiği belirlendi. Öğretmenler ‘YÖK’teki ilgili birimden bizzat elden teslim aldık’ dedikleri denklik belgeleriyle yıllarca derse girdi. Kolej, skandal ortaya çıkmasına rağmen öğretmenlerle sözleşme yaptı ve 8 ay daha çalıştırmaya devam etti. Müfettişlerin hazırladıkları raporlar sahte denklik belgesi düzenleyen bir yapının varlığını ortaya koydu.

GÖREVLİDEN BİZZAT ALDIK

Şikayet üzerine inceleme başlatan müfettişler, Özel Rahime Batu Koleji’nde sahte denklik belgesiyle görev yapan İngilizce Öğretmenleri Mehmet Demir ve Ömer Yıldırım’ın ifadelerine başvurdu. Kırgızistan’ın Osh Devlet Üniversitesi’nden lisans diplomasına sahip olan iki öğretmen ifadelerinde YÖK’e denklik için dilekçe verip vermediklerini hatırlamadıklarını söyledi. Müfettişlere ‘YÖK’e giderek 05.06.2009 tarihinde onaylanan denklik belgesini Kırgızistan masasına bakan görevlinin elinden aldıklarını’ beyan eden iki öğretmen soğuk damgalı denklik belgesiyle ilgili sorumluluğun da YÖK’e ait olduğunu beyan etti. Özel Turgut Özal İlköğretim Okulu’nda görev yapan Kürşat Gödekmerdan da müfettişlere aynı ifadeleri tekrar etti ve ‘Kamu Personeli Dil Sınavına ve Öğretmenlik Meslek Bilgisi Sınavı’na girmedim’ dedi.

BAŞVURU YAPILMADI

Sahte denklik belgesiyle öğretmenlik yaptığı belirtilen Mehmet Demir ve Kürşat Gödekmerdan’ın YÖK Başkanlığı’na hiç denklik başvurusunda bulunmadığı da YÖK’ün Malatya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yazdığı yazıda ortaya çıktı. Yazıda sadece Yıldırım’ın YÖK’e başvurduğu, ancak kendisine denklik belgesi verilmediğini belirtildi.

SAHTE İMZAYI TESPİT ETTİ

Bahsi geçen öğretmenler hakkında hiçbir zaman diploma denklik belgesi düzenlenmediğini belirten YÖK, sözü edilen belgede bulunan imzanın da sahte olduğunu tespit ettiklerini belirtti. Mahkemeye intikal eden olayda Gökmerdan hakkında kısa sürede 2 yıl hapis cezası verildi. Diğer öğretmenle ilgili hukuki sürecin tamamlanamaması ise dikkat çekti.

Okulda eğitim veren ingilizce öğretmenleri hakkında hiçbir zaman diploma denklik belgesi düzenlenmediğini belirten YÖK, Genel Sekreter Turgut Kılıç imzalı yazısında, sözü edilen belgede bulunan imzanın da sahte olduğunu tespit ettiklerini belirtti.

/// YANDAŞ MEDYA STAR GAZETESİNDEN PARALEL DEVLET VE YARGI ANALİZİ /// Tam 17 kez hukuku çiğnediler ///

Seçim ayarlı 17 ve 25 Aralık operasyonlarını gerçekleştiren eski Başsavcıvekili Zekeriya Öz ve Savcı Muammer Akkaş ile diğer savcılar hukuku çiğnemekten geri durmadı.

17 Aralık soruşturma ve operasyonları ile 25 Aralık soruşturmalarında savcı ve polislerin en az 13 kez Anayasa, yasalar, genelge ve yönetmelikleri çiğnediği belirlendi.

Hukukçuların yaptığı incelemelerde, görevden alınan eski İstanbul Başsavcıvekili Zekeriya Öz ile soruşturmayı yürüten diğer savcıların hukuka aykırı karar ve uygulamaları tek tek ortaya çıkarıldı.

İşte o ‘hukukçuların’ yaptığı hukuksuzluklar:

1- Birbiriyle bağlantısız soruşturmalar aynı anda operasyona dönüştürüldü:

Fatih Belediyesi’ne ilişkin soruşturma ile Rıza Sarraf’a ilişkin iki ayrı soruşturmada aynı anda gözaltı operasyonu kararı verilerek ‘ortak bir büyük yolsuzluk olayı’ olarak gösterildi. Soruşturmanın birleştirilmesi usulüne ilişkin kanun, Anayasa’nın 38’inci maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesindeki ‘masumiyet karinesi’ ve ‘lekelenmeme’ hakkı ihlal edildi.

2- Soruşturma dosyası UYAP’a kaydedilmedi:

Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, soruşturmaya ilişkin tüm verilerin ‘gecikmeden, eksiksiz, doğru ve istisnasız olarak’ Ulusal Yargı Ağı’na kaydedilmesi gerekirken, kaydedilmedi veya şüpheliler anlaşılmasın diye takma isimlerle kaydedilerek dosya gizlendi.

3- Sarraf soruşturması yetkisiz şekilde yapıldı:

Rıza Sarraf’a yönelik ‘kara paranın aklanması’ soruşturmasının Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. Maddesi ile görevli birimler tarafından yapılması gerekirken, Kaçakçılık, Organize Suçlarla Mücadele ve Memur Suçları Bürosu’nca yapılarak suç işlendi. Bu durum, ‘soruşturma ve operasyonda yetkisi olup olmadığına bakılmaksızın ‘grup aidiyeti’ olan kişilerin seçildiği’ kanaatini güçlendiriyor.

4- Soruşturmanın gizliliği ilkesi ihlal edildi:

Soruşturmada adı geçenlere ait olduğu iddia edilen ses ve görüntü kayıtları, aramalarda el konulan bilgi ve belgeler bazı medya organlarında yayınlanarak soruşturmanın gizliliğini ihlal, adil yargılanma, kişilerin lekelenmeme, damgalanmama haklarını ihlal suçları işlendi.

5- Gözaltı operasyonlarında ‘ölçülülük’ ilkesi ihlal edildi:

CMK’ya göre ‘ifadeye çağırma’ ve ‘zorla getirilme’ aşamaları atlanarak sabahın karanlığında basın eşliğinde ev basarak gözaltı operasyonları yapılmasıyla; telefon dinlemelerinde ilgisiz kişilerin kimlik bilgilerinin de kayda geçirilmesiyle; operasyonları yapan polislerin uygunsuz davranışlarıyla ‘ölçülülük’ ilkesini düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesi çiğnendi.

6- Dinleme ve izleme ‘gerekçesiz’ olarak yapıldı:

Kanuna göre, telefon dinleme ve takibin ancak ‘kuvvetli şüphe’ olması ve ‘başka yolla delil elde edilememesi’ halinde yapılması, bir delil bulunamaması halinde derhal vazgeçilmesi gerekirken, dinleme ve takipler ‘isimsiz ihbar’la yapılarak ve 15 ay sürdürülerek suç işlendi.

7- Polis ‘suç işlenmesini önleme’ görevini yapmadı:

Adli Kolluk Yönetmeliği ve Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’na göre, polis, telefon dinlemelerinde suç işleme kastını öğrenmesine rağmen müdahale etmeyerek görevini yapmadı. Ayrıca, savcılığın iddia ettiği gibi bazı sanıklara ’28 defa’ rüşvet verildi ise bu suçun işlenmesine fazladan 27 kez göz yumulduğu ortaya çıkıyor. Böylece savcı ve polislerin ‘suçu önleme’ görevlerini de yerine getirmediği anlaşılıyor.

8- Savcı Celal Kara, Başsavcı Çolakkadı’ya bilgi vermedi:

Kanun ve HSYK yönetmeliklerinde ‘savcılar başsavcılar adına soruşturma yapar, kamuyu ilgilendiren konularda başsavcıya bilgi verir’ denilmesine rağmen, savcılar soruşturmayı başsavcıdan gizleyerek suç işledi.

9- Başsavcı vekili Zekeriya Öz, yetkisiz müdahale etti:

İstanbul Başsavcı vekili Zekeriya Öz, soruşturmada yetkili olmadığı halde Emniyet’e giderek tehditle polislerden şüphelilere sorulacak soruları aldı. Böylece Türk Ceza Kanunu’nun 285. maddesindeki ‘gizliliği ihlal’ suçunu işledi.

10- Telefon dinlemelerinde kanunlar çiğnendi:

Ceza Muhakemeleri Kanunu’ndaki ‘şüphelinin, tanıklıktan çekinebilecek kişilerle iletişimi kayda alınamaz. Alındıysa derhâl yok edilir’ hükmüne rağmen, bu telefon görüşmeleri kayda alındı ve imha da edilmedi.

25 ARALIK USULSÜZLÜKLERİ

1. Yasaya aykırı olarak herkesin tüm mal varlığına el konuldu:

Suç işlediği iddia edilenlerin para ve malvarlığı hareketleri izlenmemesine, iddia edilen suçtan ne kazandıkları belirlenmeden tüm mal varlıklarına tedbir konuldu.

2. Dosyaların mührü açılmadan el koyma kararı verildi:

Polisten gelen dosyaların bulunduğu çuvalların mühürleri açılmadan gözaltı, yakalama ve el koyma kararları verildi. Daha sonra dosyaları inceleyen savcılar kararları kaldırdı.

3. Savcılar kanunsuz bildiri dağıttı:

Savcı basın bildirisi dağıtarak HSYK’nın 33 numaralı ‘soruşturmanın gizliliği ve basının bilgilendirilmesi’ genelgesini çiğnedi.

Kaynak: Star Gazetesi

AK PARTİ DOSYASI /// FARUK AKSOY : ‘Çekirdek devleti olanın paralel devleti olmaz’

Faruk AKSOY
Rotahaber

Batı demokrasisini ve medeniyetini ‘ulaşılması gereken muasır nokta’ olarak gösteren de o’ değil miydi? Atatürk’ün konuşmalarının tamamı, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, WSJ’a verdiği mülakatta özetlenmedi mi? Geldiğimiz nokta buysa, açıkça söylüyorum, bu ülke, Atatürk’ün izini takip etsin.

Sivil ulusalcılarla, üniformalı ulusalcıların on yıl öncesine kadar ayrıldıkları nokta şu idi;

Siviller, İslam’ın Sosyalizm kanalıyla Anadolu coğrafyasından söküleceğine inanırken, üniformalılar ise Kapitalist Batı’yı taklit etmenin daha etkili olacağını düşünüyorlardı.

Daha sonra,

Derin devlet, ya da paralel devlet, Ulusalcıların elinden alınınca, Ulusalcılar “NATO’dan çıkmalıyız” demişlerdi.

Yani,

Emekliye ayrılmış üniformalı ulusalcılar da bir anda sivil Sosyalist ulusalcıların siperlerine yatıvermişlerdi.

Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanmış askerlerden bir tanesi bile 2007’den önce NATO’dan çıkmayı teklif etmiş miydi?

Elbette ki etmemişti.

Çünkü devlet adına “hükümet atama” ya da “tayin etme” gücü, öyle ya da böyle ellerindeydi.

Başbakan Erdoğan’ın şikayet ettiği “devlet içinde devlet, paralel yapılanma” Cemaatten önce, Ergenekon’un görev ve sorumlulukları arasındaydı.

Ak Parti’nin seçim afişlerinde de yer verdiği, Menderes-Özal-Erdoğan çizgisi, en başından beri “Ergenekon paralel devleti” tarafından rahatsız edildi.

Menderes ya da Özal dönemlerinde, paralel yapılanmanın sahibi Ergenekon değil de Cemaat olsaydı, yaşanması muhtemel anlaşmazlıklarda yine aynı manzarayı görecektik.

Onun için diyorum ki,

Hükümet ve Cemaat arasında yaşanan büyük kavganın sebebi, Ergenekon ve Cemaat arasında yaşanan kavganın sebebiyle aynı değildir.

Hatta Ergenekon’un ve Cemaat’in “devleti hükümet yönetmez” noktasında aynı yöntemi temsil eden iki farklı görüş olduklarını bile söyleyebilirim.

Erdoğan’ın, Ergenekon’u saf dışı bırakmak için Cemaatin desteğini almasının gerçek anlamını, bugün kavramış olması, devlet yönetimi konusunda yaşadığı en büyük tecrübedir.

Soruyorum ve devam ediyorum;

“Türkiye’de, önce Ak Parti mi, yoksa Cemaat mi iktidara gelmiştir?”

Bu soru, her şeyin tartışıldı, konuşulduğu şu güzel ülkede henüz sorulmamış bir sorudur.

Şimdi dönelim ayrıntı tahliline…

Başbakan’ın, Silivri sürecini kastederek, suçsuz insanların içeride olabileceğine dair endişelerini anlayabiliyorum.

Fakat bu durum, yukarıda söylediğim “devlet tecrübesi edinmiştir” tezini de çürütüyor doğrusu.

Sayın Başbakan, kendisini hapse yollayan “paralel yapılanma” ile Ergenekon’un tasfiye sürecini başlatan “paralel yapılanmanın” aynı enstitüler tarafından üretildiğini bilmiyor mu?

Bu ülkede yapılan son operasyonlara karşı verilen mücadelenin “bağımsızlık mücadelesi” olduğunu, ROTAHABER aracılığıyla toplumla paylaşan ilk yazar benim.

Yine soruyorum ve devam ediyorum;

Daha önce yaşanan “Ergenekon- Cemaat” savaşını da ‘bağımsızlık mücadelesi’ olarak değerlendirebilir miyiz peki?

Hayır, kesinlikle böyle değerlendiremeyiz.

Bu savaşa, Türkiye’yi yönetmek için ‘egemenlerden izin alma’ savaşı diyebiliriz sadece.

Amacım, Cemaate ya da diğer aday oluşumlara bir suçlama yöneltmek değil.

Ama siz de işleyen küresel sistemin içinde bir parça olduğunuzu kabul edin lütfen.

“Oyunun kuralı böyle ve kurala hatasız olarak riayet eden, demokrasiyi ve hukuku(!) en iyi yorumlayan, Türkiye’nin gizli gücü olarak atanır” deyin yani.

Bakın,

Fransızların kontrolündeki Afrika ülkelerinde bile, Hıristiyan zencilerle Müslüman zenciler arasında, o mükemmel(!) insan hakları manifestosu nasıl uygulanıyor?

Sanırım Garaudy’den etkilenmiş olmalılar ki, Müslüman zencilerin sokaklarda yakılmasına müsaade ediyorlar, demokratik Fransız subayları!

Anlayacağınız,

Bu kavga Ahmet ile Mehmet’in kavgası değildir.

“Bu kavga, Ahmet ile Mehmet’in kendi akılsızlıkları yüzünden kavga etmediklerini ispatlama kavgasıdır.”

Başından beri söylüyorum, Türk halkı, 1950 yılından beri, neredeyse aynı hükümetlere oy veriyor.

Ve 1950’den beri, aynı “paralel yapı” bu halkın oylarını çöpe atıyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, madem bunlar oluyor, Başbakan, tam da bu restleşmelerin yaşandığı günlerde Brüksel’de kime ne anlatıyor?

Madem Türkiye, şikayet ettiğiniz Batı medeniyetine karşı bağımsızlık savaşı veriyor, Başbakan, Brüksel’de, kimi muhatap kabul ediyor da görüşmeler yapıyor?

Parçaları birleştirdiğinizde, bu ülkede son bir yılda yapılan tartışmaların amacını da anlamış oluyorsunuz böylece.

Mümtaz’er Türköne, ‘İslamcılık bitti’ dediğinde, siyasi İslamcıların Batı nazarındaki kıymetinden bahsediyordu demek.

İslam’ın, dinler tarihindeki yerini Ariusçuluk olarak anlayan Batı, İslam’ın siyasi düşünce üzerindeki etkisini de bu şekilde zayıflatmayı planlıyordu demek.

Madem İslamcılık bitti, o zaman sormak lazım;

“Bu memlekete gelmiş en Batılı, en çağdaş, en modern, devlet adamı Atatürk değil miydi?”

Aynı Atatürk, 1924’te yaptığı laik devrimle ‘İslamcılık bitti’ dememiş miydi?

Ve hatta bu memlekete, Batı demokrasisini ve medeniyetini ‘ulaşılması gereken muasır nokta’ olarak gösteren de o’ değil miydi?

Atatürk’ün konuşmalarının tamamı, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, WSJ’a verdiği mülakatta özetlenmedi mi?

Geldiğimiz nokta buysa, açıkça söylüyorum, bu ülke, Atatürk’ün izini takip etsin, Batı’nın üstün hukuk ve demokratik devlet anlayışına çabucak ulaşabilir.

Kemalist devrimin bütün amacı da buydu zaten.

Ne gerek vardı o zaman evler açmaya, yurtlar kurmaya, sohbetler etmeye, CHP’yi endişelendirmeye?

Madem en ulvi yol ‘Batı hukuku’ idi, Atatürk hakkında neden bu kadar kötü söz sarf edildi?

Sözün özü,

Olmadı yapamadık, kendi “çekirdek devlet anlayışımıza” karar veremediğimiz için “paralel yapıların” imitasyon mutluluklarını gerçek sandık.

Son olarak,

Cemaatin her fırsatta dile getirdiği “Şia ve Pers” meselesiyle ilgili endişesine de hiç gerek olmadığını düşünüyorum.

Kimse merak etmesin, o’ büyük şeytan, ne Sünnilerin ne de Şiilerin bu bölgede tak başına hakimiyet kurup rahat rahat etrafa damar salmasına müsaade etmez.

O büyük şeytan, o kadar adildir ki(!) acıyı bile eşit dağıtır.

Faruk AKSOY / Rotahaber
farukaksoy2010@hotmail.com

http://haber.rotahaber.com/cekirdek-devleti-olanin-paralel-devleti-olmaz_431794.html#ixzz2rFqogg6N

PARALEL DEVLET DOSYASI /// İdris Bal : Aleviler ve Gayrimüslimler paralel devlet mi ?

Bağımsız Kütahya Milletvekili İdris Bal, neredeyse her kesimin ve grubun ‘paralel devlet’ olarak ilan edildiğini savundu

AKP’den istifa eden Bağımsız Kütahya Milletvekili Prof. İdris Bal, “Hükümet yolsuzlukların üzerini örtmek için elinden geleni yapıyor” dedi. Neredeyse her kesimin ve grubun ‘paralel devlet’ olarak ilan edildiğini savunan Bal, “Aleviler, Gayrimüslimler, Atatürkçü Düşünce Derneği, Menzilciler, Ülkücüler, Yeni Asya Grubu, ‘paralel devlet’ mi?” diye sordu. “Bu bakış tarzı Türkiye’yi Lübnanlaştırır” diyen Bal’a göre, “Saymaya kalksak 8 tane paralel devlet çıkar.”

Hükümetin, emniyet ve yargı operasyonlarında çelişkiye düştüğünü vurgulayan İdris Bal, “Zekeriya Öz, Ergenekon savcısıyken iyiydi. Ama, AK Partililer’in yolsuzluklarını soruşturmaya başlayınca kötü adam oldu. Ergenekon’da ‘paralel devlet’ üyesi değildi. Yolsuzlukları soruşturunca ‘paralel devlet’in üyesi yapıldı. Bu ne yaman bir çelişki” ifadesini kullandı.

“Generaller yargılanırken vesayete karşı mücadele, konu yolsuzluklar olunca ‘paralel devlet’ yaftası oluyor” diyen Bal, “Yuvarlak iddialarla, sevmediğimiz insanları irticacı, komünist gibi damgalayamayız. Bu demokrasi olmaz” diye konuştu. Bal’ın diğer değerlendirmeleri şöyle:

“Hükümet de, İspanya gibi birçok ülkenin yolsuzluk ortaya çıkınca takındığı tutumu izleyebilir. Ama, bunu yapmıyor. Demokratik ülkelerde yolsuzluk soruşturmalarına hükümetler yardımcı oluyor. Çürük elmaların ortaya çıkarılmasına destek veriyor. Bizimkiler de yolsuzlukların üzerine örtmek için elinden geleni yapıyor. Binlerce polisi oradan oraya sürüyor. Savcıları alıyor. Adli Kolluk Yönetmeliği değiştiriyor. Yürütme artı parlamentodaki çoğunlukla, yargıyı kontrol etmek istiyor.”

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : ‘MİT, paralel devletin adını ‘PDY’ olarak koydu’ iddiası

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın imzasıyla tüm teşkilata gönderilen bir yazıda ‘Paralel Devlet Yapılanması’ adı verilen örgüte karşı faaliyete öncelik verilmesinin istendiği öne sürüldü

17 Aralık’taki rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun ardından başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP çevrelerinde dile getirilen Fetullah Gülen cemaatine yönelik, ‘devlet içinde çete’, ‘paralel devlet yapılanması’, ‘darbeci çete’ gibi iddialarına yönelik olarak MİT’in harekete geçtiği belirtiliyor. Buna göre 15 Ocak tarihi itibarıyla, Başbakan’ın talimatı üzerine MİT Müsteşarı Hakan Fidan tüm teşkilat birimlerine bir yazı göndererek ‘Paralel Devlet Yapılanması’na karşı istihbarat faaliyetlerinin öncelikli olduğunu duyurdu. Yazıda, iddia olunan yapının ilk kez "PDY" kısaltmasıyla anılması da dikkat çekti.

Taraf gazetesinin haberine göre, Başbakanlık ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), yolsuzluk operasyonlarının ardından hükümet çevreleri tarafından çok sık dile getirilen ‘Paralel Devlet Yapılanması’ iddiasına karşı harekete geçtiği ve bizzat MİT tarafından ‘PDY’ kısaltmasıyla anılan ‘örgüt’ün 2014 için ‘öncelikli’ hedef olarak tanımlandığı iddia edildi.

Haberde Fidan’ın, MİT’in takip ettiği örgütlere, espiyonaj/kontrespiyonaj faaliyetleri ve diğer organize suç örgütlerine ait çalışmaların sonlandırılmasını emrederken, “2014 yılı Hedef Öncelikleri ve Planlı İstekleri” kapsamında yeni hedef olarak “Paralel Devlet” kapsamında dini fraksiyonları hedef gösterdi. MİT’in “Paralel Devlet Yapılanmaları” kapsamındaki yurt içi ve yurt dışı kaynaklı her türlü dini vs. yapılanmayı hassasiyetle takip etmesi istendi. MİT’in talimatında “Gülen Cemaati”nin ismi geçmezken, “Yurt içi ve yurt dışı kaynaklı tüm dini fraksiyonlar” göndermesi yapıldı.

MİT’in tüm teşkilata gönderdiği yazıda, bu yapıların içinden eleman temini dahil her türlü teknik vb. çalışmaların yürütülmesini, takiplerin yapılmasını, devlet kurumlarına girmiş cemaat mensuplarının tespitini ve bildirilmesi, konunun ‘terör örgütlerinden de öncelikli’ bir konumda ele alınması emredildi.

PDY kısaltması ilk kez kullanıldı

İlgili emir yazısında; “Paralel Devlet Yapılanmaları” “PDY” olarak kısaltmış. MİT’in tüm teşkilata gönderdiği öne sürülen yazıda şöyle denildi:

“2014 yılı hedef Öncelikleri ve Planlı İstekleri kapsamında; Yurtiçi/yurtdışı kaynaklı yapılardan beslenen ve kamu kurum/kuruluşlarında illegal faaliyet yürüten Paralel Devlet yapılanmaları/PDY (Her türlü fraksiyon vb.) birinci derecede hedef önceliğinde izlenecektir.

Yaşanan konjonktürel gelişmeler bağlamında; hedef önceliklerinde yeralan / almayan bir takım grup/oluşumların (yerli /yabancı radikal dini örgütleri ile yerli/yabancı dini akımlar), Yargı ve Güvenlik Güçleri başta olmak üzere devlet içerisinde illegal yapılanma faaliyetlerinde bulundukları görülmüştür. Bundan böyle bu ve benzeri yerli / yabancı mahreçli oluşumların takip ve kontrolü önem taşımaktadır.”

FETULLAH GÜLEN DOSYASI /// Mustafa Balbay : Derin Devletten Paralel Devlete.

xVAVVB.jpg

AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından iktidara gelmesiyle başlayan “devlet” tartışmaları 12 yıldır devam ediyor.

İktidarın ilk aylarında “gizli ajanda” ülke gündemine oturdu. AKP’nin toplumla paylaşmadığı devleti kendince yeniden biçimlendirmeye dönük planlarının olduğu konuşuluyor, hükümet çevreleri bunu ısrarla reddediyordu. O günlerde “AB’ye giriyoruz” söylemleri her adımın anahtarıydı. Özellikle 2005 yılına dek yılda en az iki kez olmak üzere ortalama her mevsim AB’ye girdik

Devletin temel yapısında ciddi değişiklikler yaratabilecek adımlar eleştirildiğinde hükümetten hemen şu karşılık geliyordu:

“Bu yasa AB’ye uyum paketinin en önemli parçasıdır. Yoksa siz AB’ye karşı mısınız?”

Özetle AB şifresi her kapıyı açan bir araç haline gelmişti.

Hükümet siyasal hedefleri açısından AB’nin son kullanma tarihinin dolduğunu düşündüğü 2006’dan sonra tartışmayı başka bir zemine çevirdi. Artık gündemde demokrasiyi ileri götürme, devleti temizleme söylemleri vardı.

***

İleri demokrasinin Türkiye’yi geriye götürdüğü, devleti temizlemenin de neredeyse devleti bitirmeye kadar vardığı son yaşanan olaylarla birlikte biraz daha netlikle ortaya çıktı.

Devletin içinde paralel başka devletlerin olduğu, 2000’li yılların başında bu sütunlarda da sıklıkla dile getirilmişti. Zira hükümet iyi işleyen bir kurumun yönetimini ele geçiremeyince hemen o işlevi yürütecek tamamen kendi kontrolünde başka bir kurum oluşturuyordu. Eski kurum giderek işlevsizleşiyor, deyim yerindeyse “kurum bağlıyordu.” Eğer bu da yapılamazsa mevcut kurumun adında küçük bir değişiklik yapılıyor ve kamuoyuna şu söyleniyordu:

“Biz yeni bir yapı kurduk. Bu yüzden eskisinin hükmü kalmamıştır. Bütün çalışanlar bu kurumdan da çıkarılmıştır.

Acımasızca yapılan bu icraatla birlikte yepyeni kadrolar kuruluyordu.

Kamuoyunun yakından tanıdığı davalarda da “Derin devleti açığa çıkartıyoruz” söylemi birinciliği alıyordu. Hükümet koalisyonunun etrafındaki liberal halka, bu girişimi hükümet üyelerinden daha güçlü ifadelerle destekliyor, “Derin devletin ne kadarı ortaya çıkartılırsa kârdır” diyordu. O günlerde, yapılan operasyonların derin devleti bitirmekle hiç ilgisi olmadığını, tam aksine üzerinin örtüldüğünü söyleyenler de darbeciden çeteciye kadar her türlü suçlamanın hedefi oluyordu.

***

Bugünkü paralel devlet tartışmaları gösteriyor ki, yıllarca mevcut devlet çarkının içinde, etrafında bir dizi paralel devletçikler kurulmuş. Hükümet cemaat ayrımının yanında alt devletçikler de kurulmuş.

İktidar gücünü paylaşmak üzere kurulan koalisyon içindeki çatlağın açığa çıkmasını sağladığı bu yapılanmalar yeni bir barış havasıyla bir araya gelme noktasını aştı. Karşılıklı suçlamaların boyutu insana şunu söyletiyor: Türkiye çıkar amaçlı bir hükümet örgütü tarafından yönetiliyor!

Bu tabloda haklı-haksız, doğru-yanlış ayrımları ikincildir. Önümüzdeki üç seçimin birbirini tamamlayarak yeni bir iktidarın kurulması, aynı zamanda Türkiye’nin yeniden kurulması anlamına gelecektir.

Paralel devlet tartışmalarının önemli bir ayağını oluşturan yolsuzluk soruşturmaları da toplum katında şu sorunun daha yüksek sesle sorulmakta olduğunu göstermektedir:

Bu ülkeyi yönetecek başka bir parti yok mu?

Cumhuriyet

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: