Etiket arşivi: Oral Çalışlar

PKK DOSYASI /// Oral Çalışlar : Öcalan’ı itibarsızlaştırma projesi

Oral Çalışlar: Kimler bunlar acaba? Öcalan’ın 15 yıl önceki sorgusunun kasetlerini elde etme yeteneğine kimler sahip olabilir? Size bir tahminde bulunayım: Ergenekon soruşturmasını kim yürüttüyse JİTEM’cileri kim sorgulayıp evraklarına el koyduysa onlar.

Oral Çalışlar’ın Radikal gazetesindeki "Öcalan’ı itibarsızlaştırma projesi" başlıklı (7 Şubat 2014) yazısı şöyle:

Son dönemde, ‘Kürtlerin hakkını hukukunu savunan’ bazı çevreler, Kürtlerin barışa yönelmesinden hoşnut değiller.

Öcalan’ın hedefe oturtulacağı belliydi. Çok profesyonelce monte edildiği anlaşılan kasetin hedefi; Öcalan’ı, Kürtlerin, Türklerin gözünden düşürmek. Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan getirildiği günlerde, JİTEM’ci Atilla Uğur tarafından sorgulanırken çekilmiş görüntüleri, keyfi şekilde montajlanarak, 15 sene sonra yeniden devreye sokuluyor.

Tabloyu daha net bir şekilde görebilmek için 17 Aralık’a uzanalım: 17 Aralık operasyonu, istenilen sonucu vermedi. Darbe girişimi amacına ulaşamadı. ‘Devirmeci topluluğun’, ‘hamle’ beklediği kesimlerden biri de Kürtlerdi, Öcalan’dı, BDP’ydi. ‘İşin bir ucundan da onlar tutsaydı’, Tayyip Erdoğan bitirilebilirdi. Barışı bozmaları ve ‘krizin derinleşmesine katkıda bulunmaları’ beklendi. Ancak, Öcalan, ‘paralel yapı’ya ve ‘darbeci’lere karşı olduğunu açıkça ifade etmekten geri durmuyor. Kandil ve BDP de bu tavrın arkasında olduklarını gösteriyorlar.

“Öcalan sattı” iftirası

“Öcalan satıyor” iftirası, yeni değil. Öcalan’ın ilk yakalandığı günden bugüne, soldaki bazı çevreler, onun ‘devlete satıldığı’ fikriyatını ‘servise sokabilmek’ için, ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak Kürtler onlara değil Öcalan’a inanıyorlar. Abdullah Öcalan, Kürtlerin ‘barış eğilimi’ni doğru okuyup, bir silahsızlanma çağrısında bulundu. Bir yıl önceki Newroz’da Diyarbakır’da okunan mesajı milyonlarca Kürt’ün duygularına tercüman oldu. PKK’nın silahlı mücadeleyi sona erdirdiğini ilan eden bu çağrı, barışçı müzakereler dönemini de başlatmış oldu. O günden beri, neredeyse 15 aya yakın bir zamandır, dağlarda çocuklarımız ölmüyor.

Barış sürecinin iki önemli aktörü var: Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan. İkisi de kendi hitap ettikleri kitleyi çatışmasızlığa ve çözüme ikna etmek için, riski göze aldılar, ellerini taşın altına koydular. Onca kargaşaya, değişik torpillemelere rağmen, başlattıkları yoldan dönmediler.

17 Aralık sonrası

Son dönemde, ‘Kürtlerin hakkını hukukunu savunan’ bazı çevreler, Kürtlerin barışa yönelmesinden hoşnut değiller. Öcalan’ın tavrına olan kızgınlıklarını gizlemiyorlar. Onun bir ‘satış’ içinde olduğunu yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Birkaç ay önce, ‘kullanılan adam’ ifadeleri piyasaya sürülmüştü. Bunun yetmediği anlaşılıyor. Artık ‘satan adam’ aşamasına geçiliyor.

Bu tür yazıların son dönemde yaygınlık kazanmasıyla Öcalan kasetinin devreye sokulması, belli ki bir planın ürünü. ‘Birileri, Öcalan’ı devreden çıkarmak, Kürtler üzerindeki etkisini kırmak ve/veya Kürt hareketini parçalamak’ şeklinde bir stratejiyi uygulamaya koymuş bulunuyor.

Kimler bunlar acaba? Öcalan’ın 15 yıl önceki sorgusunun kasetlerini elde etme yeteneğine kimler sahip olabilir? Size bir tahminde bulunayım: Ergenekon soruşturmasını kim yürüttüyse JİTEM’cileri kim sorgulayıp evraklarına el koyduysa onlar. Hükümet ve MİT’in, ‘Öcalan’ın itibarsızlaştırılmasını’ istemeyeceğini de hesaba kattığımızda, fotoğraf netlik kazanıyor.

Buradan da görülüyor ki ‘17 Aralık darbe girişimcileri’nin en çok canlarını sıkan şeylerden biri, ‘barış ve çatışmasızlık’ kararının sürüyor olması. ‘Çözüm süreci’nin başladığı ilk günden beri, memnuniyetsizliklerini açıklamaktan geri durmuyorlar.

Geçen yıl nisan ayında çözüm sürecine destek amacıyla ‘Âkil İnsanlar’ gezisindeyken, bir ‘darbe’yle Taraf gazetesinden tasfiye edilmemiz bir tesadüf değildi. O zaman, bunun ‘barış karşıtı bir operasyon’ olduğunu, kamuoyu ile paylaşmıştık. Öcalan, ‘barış karşıtı operasyoncular’ın en önemli hedeflerinden birisi. Operasyoncular, ondan istediklerini bir türlü alamadılar. Oslo’yu sızdırıp eline kolunu bağlamak istediler. ‘Öcalan kaseti’, bir tesadüf değil. Son olacağını da sanmıyorum. Operasyoncular, ellerindeki malzemeleri devreye sokmayı sürdürecekler. Öcalan için ‘satıldı’ fikriyatını işlemeye devam edecekler.

HRANT DİNK DAVASI /// ORAL ÇALIŞLAR : Hrant Dink’i Charles Aznavour’la anmak

ORAL ÇALIŞLAR

oralcalislar

Yedi yıl geçti aradan, yüreğimiz yaralı, ellerimiz boşta kalmış durumda. Hrant’ın karşısında boynumuz bükük.

‘Sarı Gelin’ türküsünü, Hrant ve Rakel, birlikte çok güzel söylerlerdi. 19 Ocak 2007’de onu yitirdiğimizden bu yana, acılarımızı, bu türküyle dile getiriyoruz.

‘Paralel yapı’, ‘derin devlet’, ‘Ergenekon’… Adını ne koyarsak koyalım, Hrant Dink cinayetinin arkasındaki güç ortaya çıkarılamadı.

2007’den bu yana, devlet içindeki ‘iktidar kompozisyonu’ birçok yönde ve boyutta değişimlerden, kırılmalardan geçti. Hesap sorulamayacak sanılanlardan hesap soruldu. Bazı karanlık noktalar aydınlandı. İş Hrant Dink cinayetine gelince, ‘iktidar kavgası’ içindeki güçlerin, açık ya da kapalı işbirliğine tanık olduk. Devlete egemen ‘İttihatçı zihniyet’in aldığı ağır darbelere rağmen; Hrant Dink cinayetinin sorumlularını ortaya çıkarma çabalarımız, adliye koridorlarında etkisiz hale getirildi.

Yedi yıl geçti aradan, yüreğimiz yaralı, ellerimiz boşta kalmış durumda. Hrant’ın karşısında boynumuz bükük.

Hrant’ın en büyük ideali, Türkiye ile Ermeni toplumunun barışmasıydı. Türkiye’nin ‘İttihatçı soykırım’la yüzleşmesiydi. 2015 geliyor. ‘Tehcir’in, ‘soykırım’ın 100. yılı. Dünyanın çok önemli bir çoğunluğu, yaşananın bir ‘soykırım’ olduğu konusunda hemfikir. Türkiye ise kendi iç kavgalarını aşamamanın krizlerini yaşıyor.

“Hrant’ın ölüm yıldönümünde onu en çok ne mutlu ederdi” diye düşündüğümde, “1915’te yok edilen Ermenilerden, onların çocuklarından, Türkiye’nin özür dilemesi” diyorum kendime. Bu konuda, bir süreden beri, bir de önerim var: 1915’e Türkiye sahip çıksın.

İttihatçı dar bir kliğin kararıyla 1915 yılında yerinden yurdundan edilip, yollarda, dağlarda, tepelerde öldürülen, açlık ve hastalıklarla kırılan yüz binlerce Ermeni, bu ülkenin yurttaşıydı. Bu ülkenin aydınları, sanatkârları vardı içlerinde. Çoğunluğu yaşlı, çocuk ve kadındı. Erkeklerin çoğu daha önceden ‘halledilmişti’. O insanlar, bizim insanlarımızdı.

Dünyanın en büyük etnomüzik uzmanlarından, Anadolu’nun dört bir yanından topladığı ezgiler hâlâ büyük bir müzik zenginliği olarak yaşayan Gomidas da İstanbul’dan sürgüne gönderilenler arasındaydı. “Gomidas’ın Paris’e heykeli dikildi” diye milliyetçiler yeri yerinden oynattılar. Gomidas, Anadolu’nun bir değeri ve Anadolu topraklarında da onun heykelinin olmasından daha doğal bir şey yok.

2015 yaklaşıyor. Yani, ‘tehcir’in 100. yılı. Gelin, bu acıya Türkiye sahip çıksın. O tarihte kaybettiğimiz yurttaşlarımızı analım. Anılarına sahip çıkalım. Şöyle bir ‘anma programı’ da düzenlenebilir: 24 Nisan 1915’te İstanbul’daki evlerinden alınıp öldürülen 7 Osmanlı Meclisi Mebusan üyesi milletvekilini TBMM anabilir, acısına sahip çıkabilir.

Barolar, yok edilen avukatları; Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları, kendi meslektaşlarını; Tabipler Odası, doktorları; hatırlatabilir; onların anısına toplantılar düzenleyebilir. Liste daha da geliştirilebilir. Hayal gibi görünse de ‘normali’ bu, olması gereken bu.

Yürekteki diken

Hrant gibi bir ‘Anadolu Ermenisi’ ve bir ‘Tehcir çocuğu’ olan ünlü şarkıcı Charles Aznavour, kendi geçmişini anlatırken şunları söylemiş: “Gelecek önümde uzanıyor olsa da ailemin geçmişini tümden silmedim, belleğimin bir köşesinde sakladım ve bugün, umulmadık bir yaşa erişmiş olarak, yapacak belirli bir işim olmadığı zaman hayal kuruyorum. Mübadelenin hemen ardından Selanik’te doğmuştum. Zavallı annem düşük yapıp beni çölün kumlarına bırakabilirdi ben bu dünyadan göçerken o da bacakları kan içinde, ölüme doğru yavaş ve çetin yürüyüşüne devam edebilirdi…”

Aznavour, ailesinden dinlediği acı öykülere rağmen hep Türklerle dostluğu savunmayı sürdürmüş.

‘Ayağına diken batmış / Kardeşim / Benim de yüreğimde var bir tane /(…) Gülün dikenleri var / Dikkat edilmezse / Bir damla kan belirir / Parmak ucunda /Ama / Dikkat edilirse eğer / Güzelliğini sunar gül (…)/ Tatlılığıyla hoşluğuyla / Gülü severim / Dikeni var / Elden ne gelir / Kardeşim… / Çıkarmaya karar verseydin / Yüreğimdeki dikeni / Senin ayağındaki de / Yok olur giderdi / Sen de ben de / Özgür olurduk / Ve kardeş.’

Hrant’ı acı ve çaresizlikle anarken onun en büyük idealinin ‘Türkiye’nin 24 Nisan 1915 soykırımıyla yüzleşmesi’ olduğunu hatırlatmak istedim. Yüreklerdeki dikeni çıkarmak için…

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// ORAL ÇALIŞLAR : Özdil bir yanda, Çölaşan öte yanda

ORAL ÇALIŞLAR

oralcalislar

Perinçek, Feyzioğlu’nu destekleyip karşı çıkanlara ‘F Cephesi’ diyor, özellikle Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi eleştiriyor.

Hükümet-cemaat gerilimi, yalnızca İslami cephede değil, ‘Laik Kemalist/Modernist’ kesimlerde ve ‘liberal’ diye adlandırabileceğimiz cephede de derin yarılmalara neden oluyor.

Bu tablo, son olarak, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun ‘yeniden yargılama’ konusundaki önerileriyle, kendini daha çok hissettirdi.

En dikkat çekici polemik, bugüne kadar aynı dilden konuşan Hürriyet’ten Yılmaz Özdil ile Sözcü’den Emin Çölaşan arasında yaşandı. Özdil, dünkü yazısında, Feyzioğlu’nun girişimlerine destek veriyor ve onlara tutum alan Çölaşan gibi isimleri eleştiriyor: ‘Vay sen misin, zifiri karanlıkta umut ışığını yakan… Chp ağız burun kıvırıyor, Mhp ayak diretiyor.Barolar birliği başkanı’nın başka hesabı var, cumhurbaşkanı olmak istiyor, chp’nin başına geçmek istiyor diye makale döşenen arkadaş mesela… (…) Velev ki, ABD Başkanı olup Beyaz Saray’a yerleşmek istiyor… Haksız yere yatanları çıkarmaya çalışması yanlış mı birader?(…) Başbakan aslında dümen yapıyormuş da, kimseyi bırakmaya niyeti yokmuş falan… Hiç denemeyelim o zaman, (…) kılımızı kıpırdatmayalım, bırakalım yatan yatmaya devam etsin değil mi?’

Emin Çölaşan

Çölaşan, ‘Hükümet-Cemaat gerginliği’nde tarafsız olduğunu söylese de asıl hedefinin hükümet olduğu anlaşılıyor. ‘Bizim yapamadığımızı cemaat yaptı’ diyerek ‘operasyon’ konusundaki mutluluğunu dile getiren Çölaşan, Feyzioğlu’nun girişimlerini ‘gündemi değiştirmek’ olarak yorumluyor ve karşı çıkıyor: ‘Feyzioğlu son girişimleriyle gündemi değiştirdi, konuyu dikkatlerden düşürdü.Bunu belki bilerek, belki bilmeyerek yaptı ama iktidarın rezilliği ne yazık ki ikinci plana atılmış oldu.AKP böylece rahatladı. ‘Elbette, Balyoz ve Ergenekon sanıkları için yeni ve olumlu şeyler düşünürüz, çare buluruz’ demeye başlayan iktidar, gündem değişsin diye topu Hoca’nın kucağına attı. (…)Bu konuda hiçbir olumlu gelişme olmayacağını, yeniden yargılama falan yapılmayacağını yaşadıkça göreceğiz. Zamanlaması biraz erken bile olsa, Feyzioğlu’nun seçim yatırımı için kendi açısından olumlu girişimlerde bulunduğunu kabul etmek gerekir!

(…)Tayyipgillerle Fethullahgiller arasında sürüp giden bu kavgada tamamen tarafsızım! İki tarafın da ne olduğunu iyi bilirim.”

Doğu Perinçek ise Feyzioğlu’nun girişimlerini destekliyor ve bu girişimlere karşı çıkanları ‘F Cephesi’ olarak tanımlarken, özellikle Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi eleştiriyor.

CHP’ye, MHP’ye yakın kalemlerin büyük bir bölümü, solun bazı kesimleri, bazı ‘liberal’ olarak bilinen isimler; Ergenekon, Balyoz ve Kafes davalarının yeniden görülmesi konusunda atılan adımlara, militan bir dille, Cemaat’le aynı tondan ve aynı safta tepki verirken; bazı isimler de ‘yeni cepheleşme’ konusunda değişik bir yerde durduklarını ilan ediyorlar.

Soner Yalçın

İlginç bir çizgi izleyen isimlerden biri, Odatv’nin kurucusu ve Sözcü yazarı Soner Yalçın. Yalçın, kriz ilk patladığı andan itibaren, ‘asıl tehdidin cemaatten geldiğini’ belirtiyor: ‘Cemaat, dün AKP ile birlikte, muhalifleri hapishanelere doldurdu. Bugün kavga ettiler; cemaat yine polisi-savcısıyla bu kez AKP’lileri cezaevine doldurmak istiyor. Buradan bir adalet beklenir mi? Buradan bir adalet çıkar mı? Sahiden… Bir polis/ ‘Gestapo’ darbesi yaşandığı görülmüyor mu?

Sırf AKP’den intikam almak için bu darbeye göz yumulur mu? Asker darbesine hayır polis darbesine evet mi?! Yapmayınız: Legal siyasetin/Meclis’in mi yanında duracağız?

Yoksa illegal ‘paralel devletin’/derin devletin mi?’

Listeyi genişletmek mümkün. Düne kadar cemaatle ters kutuplarda yer alan bazı isimler; AK Parti karşıtlığı temelinde, Erdoğan karşıtlığı temelinde, cemaate destek veriyor. Bununla birlikte, düne kadar ‘yeminli AK Parti düşmanı’ kategorisinde yer alanların da bugün, gelişmeleri farklı bir gözle yorumladığına tanık oluyoruz.

Türkiye’deki bölünme ve cepheleşmeler daha da ilginç boyutlar kazanmaya başladı. Önümüzde yeni yollar, yeni konseptler, yeni sorular, yeni arayışlar, yeni perspektifler, yeni bilançolar, yeni stratejiler var.

Cepheleşmenin yeniden şekillenmesi, herkesin önüne şu soruyu koyacak: AK Parti’ye olan öfke ve eleştirilerden yola çıkarak, gayri meşru vesayet girişimlerine destek mi vereceğiz, yoksa meşruiyeti mi savunacağız?

İşte bütün mesele…

HRANT DİNK DAVASI /// ORAL ÇALIŞLAR : PARALEL DEVLET DİNK CİNAYETİNİ GÖRDÜ MÜ ???

MİT, elindeki bilgi ve belgeleri saklamadan bir an önce göndermeli. Bugün bunun koşulları oluşmuş durumda.

Polis içindeki ‘paralel devlet’ operasyonunun ilk gününde görev yeri değiştirilenlerin başında, Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanı Ramazan Akyürek’in ismi yer aldı. İstanbul Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ali Fuat Yılmazer ise daha önceki bir operasyonda görevinden alınmıştı.

Ramazan Akyürek, Trabzon’da Hrant Dink’e yönelik cinayet planlarının yapıldığı tarihte ilin emniyet müdürüydü. Erhan Tuncel’in cinayet hazırlıklarına ilişkin bilgileri verdiği kişi de oydu. Akyürek, daha sonra terfi etti ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’na getirildi.

Hrant Dink öldürüldüğünde, Ankara’da, İstihbarat Daire Başkanı, Akyürek’ti. İstanbul’da ise cinayet öncesi Azınlıklardan Sorumlu Daire’nin başında bulunan Ali Fuat Yılmazer, cinayetten sonra İstihbarat Daire’nin başına getirilmişti. İki istihbaratçının da ‘paralel yapı’nın parçası olduğu iddiaları hiç bitmedi… Akyürek’in, Dink cinayetinin hazırlıklarından emniyet muhbiri Erhan Tuncel yoluyla haberdar olduğu belgeleriyle ve tanıklıklarla ortaya çıktı. Dink cinayetiyle ilgili son duruşmada, Tuncel, Akyürek’le ilgili önemli bir suçlamada bulundu: “Bu yapıyı sadece o kurabilir. Kendilerine ulaşılmaması için kayıtları sildirdi. Jandarmayla irtibatlı olduğum yalanını ortaya atıp polisle ilişkimi gizlemeye çalıştı.”

Bu soruyu Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin’e sordum, değerlendirmesi şöyle oldu: “Samast’ın Dink cinayetini işlerken saptanmış kamera kayıtları vardı. Bu kayıtlar, İstanbul ve Ankara Emniyeti’ne gitti ve yok oldu. Tuncel’in değerlendirmesinden yola çıkarsak, şu soru aklımıza geliyor: “Neden, o görüntüler emniyette yok oldu?” Acaba, cinayeti başından beri bilen ve izleyen bir yapının elemanları, yani polis istihbaratçıları da bu görüntüler içinde miydi? O görüntüler bu nedenle yok edilmiş olabilir.

Bilgiler mahkemeden gizlendi

Dava süreci boyunca tanık olduk ki, jandarmada planlandığı anlaşılan cinayetten, Trabzon Emniyeti, başından beri haberdardı. Erhan Tuncel, hazırlıkları yakından izliyor ve bağlı olduğu Emniyet Müdürü Akyürek’e sürekli bilgi veriyordu. Bu bilgilerin bir kısmı, İstanbul Emniyeti’ne ulaştırılıyordu.

Şimdi ‘paralel devlet’ konusu gündemin merkezine oturdu. Bu yapının birçok mahkemeyi yolundan saptırdığı, son günlerde dile getiriliyor. Söz konusu yapının Hrant Dink cinayetinde nasıl bir rolü olduğunu yeniden sorgulamak, bugüne kadar yerine getirilmeyen taleplerden yola çıkarak yeni bir değerlendirmeye gitmek zorundayız. Mahkemeyi bu müdahaleler ne ölçüde saptırdı?

MİT, elindeki bilgi ve belgeleri saklamadan bir an önce göndermeli. Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı, İstanbul İstihbarat Daire Başkanlığı ve Trabzon Emniyeti, birçoğunun gizlendiğini tahmin ettiğimiz belgeleri, ‘paralel devlet’i aşarak gönderebilir. Bugün bunun koşulları oluşmuş durumda.

‘Paralel devlet’in de paralel olmayan devletin de polis içindeki istihbarat gücü, belli ki başından beri cinayeti biliyor ve izliyordu. Bilgileri belli bir amaçla biriktirip, dosyalayıp, ihtiyaç halinde kullanabilecek, yeni davalara temel oluşturabileceklerdi. Ancak, Erhan Tuncel’in yakalanması ve ilişkilerinin ortaya çıkması, bunun yanı sıra da muhtemelen cinayet sırasında olayı izleyen bazı ‘elemanlar’ın görüntülerinin mobese kameralarına takılmış olması, durumu karıştırdı.

‘Örtbas etme’ yolunu tercih ettiklerini düşünmek mümkün. Yargıdaki ‘paralel yapı’ bu bağlamda nasıl bir rol oynadı, onu da henüz bilemiyoruz. Biz ancak akıl yürütebiliriz. Gerçekleri ortaya çıkarma görevi, asıl olarak, istihbarat örgütlerinin ve tabii ki savcılığın, mahkemenin.

Bilebildiğimiz ise şu: Asıl suçluların ortaya çıkması engellendi. Şimdi, yeni bir durumla yüz yüzeyiz, birçok şeyin aydınlığa çıkması mümkün. Mahkemeden belgeleri talep etmesini, davayı bu yönüyle derinleştirmesini bekliyoruz.

YOLSUZLUK DOSYASI /// Radikal yazarı Oral Çalışlar, Habertürk TV’de Ece Üner’e konuk oldu : Bu bir dar be girişimidir !

Radikal yazarı Oral Çalışlar, Habertürk TV’de Ece Üner’e konuk oldu, operasyonun bir darbe operasyonu olduğu yönündeki görüşlere katıldığını belirtti.

Habertürk TV’de Ece Üner’e konuk olan Radikal Gazetesi Yazarı Oral Çalışlar bugün yaşananları değerlendirirken operasyon hakkında önemli uyarılarda bulundu.

Çalışlar, "bu işin şakası yok" dedi ve, bunun aslında halkın iradesine ipotek koyma, halkın seçtiklerinin değil, başkalarının seçtiklerinin iş başına getirilmesi için tertiplenmiş bir operasyon olduğunu altını çizdi.

İşte Oral Çalışlar’ın açıklamalarından bir bölüm:

BÜYÜK BİR SALDIRI VAR!

Büyük bir saldırı var. Biz bilmiyoruz tabi saldırının ne kadar büyük bir saldırı olduğunu. Ama şimdi yavaş yavaş görmeye başladık. Amerika’nın tutumu, büyükelçiliğin tavrı, İdris Naim Şahin’in istifası… Muhtemelen yeni istifalar da gelecektir.

BU BİR DARBE!

Hükümet tarafında bir darbe algısı var. Çok da yanlış olmadığını düşünüyorum ben bu algının. Ortaya çıkan tablodan, adım adım geliştirilen operasyonların, operasyonların arkasındaki güçlerin hareket kabiliyetlerine baktığımız zaman Türkiye ne yazık ki, iktidarların seçim yoluyla gelip gittiği bir ülke olması yolunda yeni bir sınavla yüz yüze geldi.

Erdoğan’sız bir siyaset dizayn edilmek istendiği yönündeki iddialarla uzun zamandır yüz yüzeyiz. Başbakan Erdoğan’ın olmadığı, Başbakan Erdoğan’ın tasfiye edildiği, yeni bir siyaset dizaynının yapıldığı iddialarıyla yüz yüzeydik.

İKİ SEÇENEK VAR: YA SEÇİLMİŞLER, YA ATANMIŞLAR YÖNETECEK

Bunun ben, rejim meselesi olduğunu, tercih meselesi olduğunu düşünüyorum. Ya Türkiye’yi halk idare edecek, halkın seçtiği iktidarlar idare edecek, ya da her zaman bunu kuvvet ve kumanda altında tutacak bürokrasi, polis, asker, yargı yollarıyla halkın tercihleri ipotek altına alınacak.

ŞAKASI YOK BU İŞİN!

Böyle bir noktaya geldik. Şakası yok bu işin. Tayyip Erdoğan’ın kim olduğu önemli değil. Sandık kurulmasına fırsat vermeyecek, sandığı başka türlü belirleyecek bir müdahale planlandı.

TEREDDÜT GÖSTERMENİN ZAMANI DEĞİL

Burada bence tereddüt göstermenin zamanı değil. 28 Şubat’ta bu kadar net değildim. Başından itibaren 28 Şubat’a karşı çıktım. Ama burada çok netim.

OPERASYON YASA DIŞI HALE DÖNÜŞTÜ

Seçilmiş iradenin çeşitli illegal yollarla ipotek altına alınmak istendiği bir dönemden geçiyoruz. Ben artık bu operasyon işinin yasadışı hale dönüştüğüne inanıyorum.

Kanunlara uygun olabilir veya kanunlar çerçevesinde yapılabilir ama gayri meşru olduğunu düşünüyorum. Yani siyasi iradenin ipotek altına alınması ve yeni baştan, bizim seçtiklerimizin değil, başkalarının seçtiklerinin yöneteceği bir Türkiye kurma projesi diyorum ben buna. Bu proje uygulamaya konulmak isteniyor.

HALK BUNA NASIL CEVAP VERECEK?

Buna bakalım Türkiye nasıl cevap verecek? AK Parti, Başbakan, toplum buna nasıl cevap verecek? Ama ciddi bir altüst oluşa girdiğimiz ve burada her türlü yöntemin kullanılacağı görülüyor. Ben önümüzdeki günlerin çok daha sert geçeceğini düşünüyorum

ORAL ÇALIŞLAR : ‘Operasyoncular’ın seyir defteri…

oralcalislar

‘Operasyoncular’ın iktidar mücadelesine girdiklerini 2 yıl önce dile getirdim: Bu operasyonlar ve operasyoncular nerede duracaklar?

Polis ve yargı içinde oluşan ‘operasyoncu’ çekirdek; Ergenekon davalarından kazandığı meşruiyet ve elde ettiği güçle, birkaç yıldan beri demokrasiyi ve barışı hedef alıyor. Bu ‘işleri’ yeni fark edenlerden değilim.

Söz konusu zihniyetin, ‘çözüm süreci’ni baltalama isteğini teşhir eden yazılar yazıyorum. Taraf gazetesinden Nisan 2013’te bir ‘operasyon’la tasfiye edildiğimizde, değerlendirmemiz ‘barışa karşı bir operasyon’ şeklinde olmuştu.

Büşra Ersanlı tutuklaması

Etkilerini adım adım genişleten ve devlet içindeki eski alışkanlıkları büyük ölçüde devralan operasyoncular siyaset alanında ‘linç’ ağırlıklı kampanyalar ürettiler.

Bu çekirdek, 2011 Kasım’ında Büşra Ersanlı’yı ve KCK tutuklamasındaki isimleri hedef alan yayınlar için yasadışı itibarsızlaştırma faaliyetlerinde bulundu. Polisten servis edilen malzemeler birçok gazeteciyi de hedef aldı. Bütün bunlar, operasyoncuların medyadaki ‘desteği’ sayesinde mümkün oldu. O günlerde, özellikle Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’na yönelik itibarsızlık kampanyalarına köşemde defalarca değindim.

2011 Aralık’ında, ‘ekibin’ hedefi, Cüppeli Ahmet Hoca’ydı. O zaman şunları yazmışım: “Polis bize neyi kanıtlamak istiyor? Cüppeli Hoca’nın lüks içinde yaşadığını mı? Bunun yürütülen hukuki soruşturmayla ne ilgisi var? Gözaltına alınan insanın özel yaşamına ilişkin görüntüleri polisin servis etmesi bir insanlık suçudur, özel yaşamın hoyratça kamuoyu önünde sergilenmesidir. Polis de savcılık da hukuku uyguladıkları gerekçesiyle yaptıkları operasyonda, hukukun en temel ilkelerini ihlal etmiş bulunuyorlar.”

Bu ihlaller, benzer biçimde Ergenekon davalarında da görüldü ve davaların inandırıcılığını zedeledi.

Fenerbahçe İki buçuk yıl önce, Temmuz 2011’de, Fenerbahçe’ye yönelik yürütülen ‘operasyon’ için şunları yazdım: “Cemaate yakınlığı ile bilinen bazı kalemlerin operasyon sırasındaki militan tutumları, tepkisel psikolojiyi şiddetlendirdi. Ergenekon, Balyoz, Kafes davalarındaki ‘militan habercilik’lerinden elde ettikleri enerji ile Fenerbahçe’ye de yüklendiler. Fenerbahçe’ye de darbecilere karşı kullanılan dil kullanıldı, operasyonun müdürü tarzında bir üslup sergilendi.”

Hedef yükseltme: 7 Şubat

MİT Başkanı Hakan Fidan, 7 Şubat 2012’de hedef alındığında, ‘ekip’in hedefi iyice tırmandırarak kendine biçtiği rolü genişlettiğini gördük: “Operasyonculuk’u ana metot olarak değerlendiren, ‘operasyonlar’ üzerinden bir nüfuz alanı ve dinamizm geliştiren yargı-polis ittifakı, düne kadar hükümeti de ‘operasyoncu’ uygulamalara ikna etmiş görünüyordu. (…) yetkisi ve gücü artan ‘operasyoncular’ın Oslo görüşmelerini de fırsat bilerek MİT’i de hizaya getirmeye yönelik yeni bir hamle yapmalarıyla birlikte, bir sıçrama yaşandı.”

‘Nerede duracaklar?

‘Operasyoncular’ın bir iktidar mücadelesinin içine girdiklerini, iki yıl önce şöyle dile getirdim: “Bu ‘operasyonlar’ ve ‘operasyoncular’ nerede duracaklar? Ellerindeki ‘olağanüstü’ yetkilerle, birçok konuya, birçok kuruma, birçok yerleşik yapıya tam anlamıyla baltalarla giriyorlar ve sistemi kendine gelemeyecek ölçüde tahrip ediyorlar. (…) İnsan haklarına, kişilerin özel yaşamına saygı göstermeyen bir ‘operasyon’ anlayışıyla sağlıklı bir demokratik yapılanma gerçekleştirilemez.”

Üç yıla yakın bir süredir, bu gibi yazılarımla ‘sürecin’ nereye doğru gittiğine dikkat çekiyorum… Devlet içinde yuvalanan ve ‘otoriter devlet’ anlayışını sürdürmek isteyen bir zihniyetle, örgütlenmeyle yüz yüzeyiz. Son günlerde yaşadıklarımızın, yalnızca bir ‘yolsuzluk’ operasyonu olarak sunulmasını ahlaki bulmam mümkün değil.

‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’

“Parlamenter rejim nasıl normalleşebilir?” noktasında, yeni bir kırılma yaşanıyor.

‘Operasyoncular’ı en çok kim alkışlıyor? Ergenekoncuların savunucuları, askeri darbeleri düne kadar meşru görenler… Onlar, çok yakın bir geçmişte ‘başdüşman’ gördükleri ekibe, şimdi ‘temenna’lar çakıyorlar. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” diyebiliyorlar.

Hükümeti, Başbakan’ı eleştirmek, onların demokratik olmayan siyasetlerine, ‘muhafazakâr toplum mühendisliği’ne karşı çıkmak, dış politikada farklı yollar önermek, ‘yolsuzluklar’a karşı tavır almak başka şey; ‘gayrimeşru yollarla hükümet yıkma ve barışı sabote etme projesi’ başka şey…

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Oral Çalışlar’dan Gülen’e

Fethullah Gülen geçtiğimiz günlerdeki bir vaazında bir kişiyi şantaj tuzağından nasıl kurtardığını anlatmıştı. Gülen o zatın büyük bir makamda olduğunu iddia etmişti.

Gülen’nin tuzaktan kurtardım diyerek bir çok insanı zan altında bırakması ve söyle imalarda bulunması ‘Gülen kime şantaj yapıyor’ sorusunu akla getirmişti.

Radikal yazarı Oral Çalışlar, Gülen’in iddialarını bugün köşesine taşıdı ve Gülen’in ve Cemaat’in cevap vermekte zorlanacağı sorular sordu.

İşte Çalışlar’ın soruları:

"Akla gelmesi kaçınılmaz olan bazı sorular ve bazı gözlemler…

1- "Ben bugüne kadar o meseleyi kimseye açmadım" diyen Fethullah Hoca, o ‘büyük zat’a bir şeyleri hatırlatmış ve bir anlamda ona bir mesaj göndermiş olmuyor mu? Bu sözlerden "Elimde belgeler var, ona göre" diyenler, bu sonucu çıkaranlar kaçınılmaz şekilde olacaktır.

2- Amerika’da yaşayan bir din adamına, ‘bir büyük zat’ın bir kadınla buluşmaya gitmesi haberini gece yarısı kim veriyor, vermek gereğini duyuyor? Bu ‘haberleşme’, anlatılan buluşmadan çok daha ilginç değil mi?

3-Hoca, "Bu mevzuda belki on tane hadise sayabilirim" derken neyi ima ediyor?

4-Tabii, konuşmaları yorumlayanlar, işi daha da genişletiyor, Deniz Baykal’ın ve MHP’li milletvekillerinin siyaset dışına itilmesine neden olan kasetleri gündeme getirerek imalarda bulunuyorlar. "Hoca keşke Deniz Bay-kal’ı da kurtarsaydı" yazıları yazılıyor.

5-Kaset tartışmalarının sosyal medyada tavan yaptığı günlerde, ‘hükümet-cemaat gerilimi’nin tırmandığı koşullarda, Fethullah Hoca’nın bu öyküleri anlatmasının, ‘AK Parti’nin üst düzey yönetimine mesaj’ olarak algılanması kaçınılmaz değil mi?

6-Fethullah Hoca’nın açıklamalarını kendi sesinden dinlerken insan üzülüyor. İki taraf arasındaki gerginlik, bizim beklediğimizden daha sert, çatışmalı, garip, hatta akıl ötesi boyutlara geçiyor sanki… Herkesin elindekini masaya koyduğu ve oyunun kuralsızlaştığı, hatta alıştığımız mantık normlarının terk edildiği bir zemindeyiz."

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: