Etiket arşivi: MEDYA DOSYASI

MEDYA DOSYASI /// KEREM ALTAN : Haydi Yıldıray, daha yüksek sesle: ‘Ordu göreve’

Yok, henüz “ordu göreve” diye ortaya çıkmadı ama yakındır. Yaşadığı düşüşün arkasından böyle bir çığlık atması da muhtemeldir.

Başbakanı’nın hukuksuzluklarını kapatmak için dört elle sarıldığı Kemal Kerinçsizler’le birlikte yakında görürüz kendisini meydanlarda.

Yıllarca çalıştığı Taraf Gazetesi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunanlara “cephane” sağlayan yazılar yazdıktan, “o belgeyi yayınlamak suçtur” diye yol gösterdikten sonra artık her şey mümkün.

PKK itirafçılarını hatırlarsınız…

Ergenekon terör örgütünün tetikçiliğini yaptılar yıllarca. Kendileri de Kürt olmalarına rağmen “aldatıldık, kandırıldık” diyerek Ergenekon’un emrine girip yüzlerce Kürdün canına kıydılar, faili meçhul cinayetlerin tetikçiliğini üstlendiler.

Yıldıray Oğur da sonunda onlara benzedi. “Kandırıldım, kullanıldım” diyerek “milli orduya kumpas” yalanının arkasına takıldı. Bir zamanlar “askeri vesayete” birlikte karşı çıktıklarına pusu kurmaya uğraşıyor şimdilerde.

“Milli ordunun” tertemiz olduğuna inanmamızı bekliyor. Darbe planlarını, darbeleri, faili meçhulleri, öldürülen vatandaşlarımızı, suikastları unutmamızı istiyor “kullanışlı aptal”.

Kendisine “kullanışlı aptal” dememin sebebi yukarıda saydığım anlaşılmaz beklentisi değil tabii ki.

“Kullanışlı bir aptal” olduğunu kendisi yazdı. Gazete yazısından ziyade “kullanışlı eleman” arayanlar için yayınlanmış bir ilan metni gibiydi yazdıkları.

“Bir insanın, göğsünü gere gere kullanışlı olduğunu itiraf edebilmesi için acaba ne kadar kullanışlı olması gerekir?” sorusunu şimdilik bir kenara bırakıp devam edelim.

Yıldıray “kullanışlı bir aptal” olduğunu öyle durup dururken keşfetmedi.

Yaşam koçu, akıl hocası, hatta belki de işvereni olan Başbakan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın, yolsuzlukların üstünü örtmek ve iktidarın kaybettiği önemli bir ortaklığın yerini kirli bir ittifakla doldurmak adına “milli orduya kumpas” lafını ortaya atmasından sonra, “Hakikaten amma da kullanışlı aptalmışız” diye ani bir aydınlanma yaşadı.

Galiba zamanlama bu defa gerçekten manidar oldu.

Akdoğan bu sinsi yola sapar sapmaz Yıldıray bir anda “kullanışlılığını” ilan etme ihtiyacı duydu.

Akdoğan’ın o manevrası Yıldıray’ın birdenbire kendisiyle ilgili “gerçeği” keşfetmesini sağladı.

Akdoğan’ın gücünü de takdir etmek gerekir, bir insanı bir cümleyle değiştirebilecek bir kudrete sahip adam.

Eğer hükümeti çok zor duruma düşüren yolsuzluk skandalı patlamasaydı Yıldıray’ın “vicdanının” o kurnaz mı kurnaz sesini belki de hiç duyamayacaktık.

Siyasi iktidarın çıkarlarına endekslenmiş böyle bir vicdanın, siyasi iktidarın her söylediğinin doğruluğuna iman eden böyle bir kullanışlılığın ve siyasi iktidarla birlikte bir yandan bir yana savruluşun tek nedeninin “vicdan” olduğuna insanların inanmasını bekleyen böyle bir aptallığın pek kolay bulunmayacağını da söylemeliyim.

Şimdilerde kendisi “Kafes ve Askeri Casusluk davaları için pişmanlığımı dile getirdim” dese de Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas” saçmalığını ilk dillendirdiği günlerde, Balçiçek Pamir’in programına çıktığında, özellikle herhangi bir dava ismi söylemeden, “Artık bundan önceki davalara da şüpheyle bakıyorum” dediğini kendi kulaklarımla duydum.

Ergenekoncular ve darbeciler için açılmış bütün davaları bir şüphe bulutunun içine gömdüğüne bizzat şahit oldum.

Belki de sonradan abilerinin uyarısıyla, tüm cephaneyi bir anda bitirmemek adına davalardan dava beğendi.

Ama yine de Yıldıray’ın kurnazlığının altını çizecek bazı soruları kısaca sormakta da yarar var tabii.

Örneğin hazır vicdanının sesini dinlemeye başlamışken, neden Başbakanı’nın hapishanede olmasından sık sık yakındığı “milli ordu”nun eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a mahkumiyet yolunu açan “internet andıcı” haberi hakkındaki düşüncelerini hala açıklamadığını merak ediyor insan.

O haber de yalan mıydı? Bir kullanışlılığın sonucunda mı ortaya çıkmıştı? “Milli orduya” kurulmuş bir kumpas mıydı?

Yoksa gerçek miydi? Eğer gerçekse, “milli orduya kumpas kuruldu” lafının bir yalan olduğunu düşünmek mi gerekir? Akdoğan yalan mı söyledi?

Niye bu konuya hiç değinmiyor Yıldıray?

Belki de şimdilik o konuyla ilgili bir komut gelmedi kendisine. Başbakanı’nın ileride çıkması muhtemel bir başka hukuksuzluğunu kapatmak için her ihtimale karşı cebinde tutuyor sanırım bu “pişmanlığını”.

Şimdi bir de “ben özeleştirimi yaptım, başkaları da yapmalı, hesabını veremezler” diyor.

Hesap verme konusuna girebilecek kadar cesur olması şaşırtıcı tabii.

Gezi’de ölenleri Başbakanı uğruna görmezden gelmenin, ayakkabı kutularından fışkıran dolarlardan Başbakanı’nın hayrı için hiç söz etmemenin, Roboski’de öldürülen 34 insanın felaketine hiç değinmemenin, iktidar olmanın gücünün kullanıp mahkeme emirlerini dinlemeyerek açıkça hukuku katledenleri savunmanın, bu korkunç suçları işleyenlerin “kullanışlı” neferi olmanın hesabını kendisi nasıl verecek?

Siyasi iktidar değiştikten sonra bir başka “ben o zaman kullanışlı aptaldım” açıklamasıyla bunları da geride bırakacağını mı düşünüyor acaba?

Bu, tam da onun “kullanışlı” kurnazlığına uygun olur aslında.

Bu arada hazır konu “kullanışlı” olmaktan açılmışken…

Yıldıray gibi geçmişlerine ihanet edip koşa koşa yolsuzluklarla kirlenmiş bir iktidarın yanında saf tutan Markar (kendisinden yakında “Ermeni soykırımı büyük bir yalandır” konulu bir yazı gelirse hiç şaşırmam), Melih ve Kurtuluş’tan hala aptallıklarıyla ilgili bir itiraf gelmemesi de düşündürücü.

Yoksa onlar Yıldıray kadar aptal değil mi?

MEDYA DOSYASI : Hükümet ve patron baskısından arınmış bir gazetecilik

Türk basınında yeni bir oluşum çıkıyor meydana: Punto 24 (P24) Derneği. Nasıl bir yapı diye meraklandıysanız, hemen onursal başkanını belirtelim: Hasan Cemal.

Yavuz Baydar, Yasemin Çongar, Murat Sabuncu, Doğan Akın, Hazal Özvarış ve Andrew Finkel ise kurucu üyelerden birkaçı. Genelinin ortak özelliği, son bir iki yıl zarfında çalıştıkları gazetelerden ayrılmak zorunda bırakılmaları. Peki ne yapacaklar ve bu derneğe niçin ihtiyaç duyuldu? Baydar’ın, Cihan Haber Ajansı’na açıklamalarından anlıyoruz ki, söz konusu gazetecilik platformunun birincil niteliği ve önceliği ‘bağımsızlık’. “Bir çeşit cezai tedbir olarak hükümetin hoşlanmadığı meslektaşlarımız kendilerini kapıda buldular. Pek çoğumuz bu kaderi paylaşmış durumdayız. Amacımız, birkaç farklı şey yapmak. Biri, rasathane gibi gözlemevi oluşturmak.

İnternetiyle, radyosuyla, televizyonuyla, gazetesiyle medya sektörünün performansını denetim ve mercek altına alacağız.” diyor, Baydar. Yalan ve karartma haberler ile hükümet ve patron baskılarına ilişkin nabız tutulacağını belirtiyor. 30 Mart’a dek P24 seçim otobüsüyle il il gezeceklermiş. Şu ifadeleri çok mühim: “Bu platform sadece özgür gazeteciliği değil, editöryal bağımsızlığın neredeyse sıfır olduğu bir ortamda, bağımsız gazeteciliği cesaretlendirici, teşvik edici ve onun alanını genişletici bir faaliyetin odak noktası olacak.” Bahçeşehir Üniversitesi’yle anlaşmaya varılmış. Gazeteci adaylarına özgür ve bağımsız gazetecilik ilkesi kaygısıyla savunma dersleri verilecekmiş.

MEDYA DOSYASI /// BİR AKP MUHAFIZI OLARAK YILDIRAY OĞUR !

Türkiye Gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’un Ergenekon ve Balyoz darbe planlarını yazan gazeteciler için kullandığı "Kullanışlı aptallar" sözü medyanın önemli gündem maddelerinden biri oldu. Yolsuzluk soruşturmalarının gündemden düşmesi için ulusalcı kesimlere hedef göstererek Ergenekon ve Balyoz davalarına kumpas diyen ekibin ön safına yerleşen Yıldıray Oğur, ‘Gezi Parkı imar rantına kurban edilmesin’ diye protesto eden eylemciler için ise "Kemalistlerin AKP’ye karşı devrim girişimi!" demişti. Kendisini darbe girşimi tanımlama uzmanı ilan eden Yıldıray Oğur’un, Gezi protestoları için yaftası buydu. Artık kılıcı keskin bir AKP muhafızı olan Yıldıray Oğur için Gezi olayları İslamofobik Kemalistlerin AKP’ye darbe girişimi, yolsuzluk operasyonları Cemaatin AKP’ye darbe planı ve sıkınşınca da Ergenekon ve Balyoz davaları koskoca bir kumpas!

KULLANIŞLI APTALLAR SERAMONİSİ

Tarihin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalını gölgelemek için büyük çaba sarfeden AKP’li gazetecilerin gayretleri yolsuzlukları gibi gerçekten tarihe geçecek cinsten. Yolsuzluklar konuşulmasın diye denenmedik taktik bırakmıyor AKP’li gazeteciler. Kimisi canlı yayında yolsuzlukların herkes tarafından bilindiğini anlatan başka bir gazeteci daha fazla konuşmasın diye kaşlarını yırtarcasına yukarı kaldırarak uyarırken kameralara takılıyor, kimisi Reza Zerrab’ın para transferlerinin haberi ilk kendi gazetesinde yayınlandığı söylenince canlı yayını terkediyor kimisi de trafikte birilerinin peşine takılıp kırmızı ışıkta durup durmadığını kontrol ediyor… Hakkını yemeyelim, en akıllı taktiği ise Türkiye Gazetesi "kullanışlı aptal" yazarı Yıldıray Oğur uyguluyor. Yanlış anlamayın bu ifade bize ait değil. Oğur bizzat kendisini böyle tanımlıyor. Yoksa PM olarak bizim insanlara hakaret etme ve aşağılama zaafımızın olmadığını bilirsiniz.

HANGİ APTAL KENDİSİNİ YÜZLERCE KEZ KULLANDIRIR

Sizce Yıldıray Oğur, 10 yıl sonra hatırlansa nasıl ve hangi sözüyle hatırlanır? Evet doğru tahmin ettiniz, kendisinin de dahil olduğu, Ergenekon ve Balyoz darbe planlarını yazan gazeteciler için kullandığı "Kullanışlı aptallar" sözüyle elbette… Ulusalcı kesimlere Cemaat’i hedef gösterip AKP’nin yolsuzluklarını örtebilmek için bir maziyi yok etti tek sözüyle Yıldıray Oğur. Halbuki Taraf gazetesinde Ergenekon, Balyoz, Kafes, Ayışığı, Sarkız ve Yakamoz darbe planları ile ilgili yazdığı yüzlerce yazısı ve yayına hazırladığı haber var Oğur’un. Bir insan ‘aptal’ hatta dünyanın en geri zekalı adamı olsa bile, tam 6 yıl boyunca hem de yüzlerce kez kendisini bir örgüte kullandırır mı? Oğur’un kendi tanımlamasından anlaşıldığına göre kullandırabiliyormuş.

ZAMANLAMASI EN MANİDAR KUMPAS

Peki, Yıldıray Oğur "kullanışlı aptal" olduğunu ne zaman farketmiş? Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalının ortaya çıkarılıp AKP’nin kirli çamaşırları ortaya serilince! Ne garip zamanlama değil mi? Tıpkı Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın olduğu gibi Yıldıray Oğur’un beynindeki ampul de, yolsuzluk skandalı patlayınca yanıvermiş. Hani son zamanların moda tabiri var ya, "Zamanlaması manidar" diye, işte yakın tarihin zamanlaması en manidar çıkışı bu! Yıllarca halktan "Çetelerle mücadele ettik. Darbecilere hak ettikleri cezaları verdik" deyip oy isteyeceksin, yolsuzlukların ortaya çıkınca da hedef saptırmak için "Darbe davaları kumpastı" diyeceksin.

Yemezler Yıldıray Oğur, yemezler… Anadolu insanı saftır, temizdir ancak sandığınız gibi aptal da değildir. Hele "kullanışlı aptal" hiç değildir.

SİZİ GİDİ DARBECİ GEZİCİLER SİZİ…

Söz darbe girişimlerinden açılmışken, Yıldıray Oğur’un darbe algısına bakalım biraz. Ulusalcı kesimlere Cemaat’i hedef gösterip AKP’nin yolsuzluklarını örtebilmek için Ergenekon ve Balyoz’u darbe girişimi olmaktan çıkardı. Peki, Yıldıray Oğur kriterlerine göre ‘darbe’ nedir? Hangi özellikleri taşırsa bir girişim darbe olarak tanımlanır? Evet, Yıldıray Oğur’a göre 17 Aralık’ta yapılan ve 25 Aralık’ta yapılması engellenen yolsuzluk soruşturmaları, Cemaat’in AKP’ye yönelik darbe planı! Ergenekon ve Balyoz davaları kumpas; yolsuzluk operasyonları ise darbe girişimi! Oğur kriterlerine uyan başka bir darbe girişimi var mı? Evet var! ‘Gezi Parkı imar rantına kurban edilmesin’ diye protesto eden eylemciler de darbeci. Hem de öyle az uz değil! Gezi eylemcileri, AKP’yi devirmek için ayaklanan İslamofobik Kemalistler! İşte AKP muhafızı Yıldıray Oğur’un kriterlerine göre Gezi eylemcileri de "Ağaçlar kesilmesin, Gezi Parkı AVM için talan edilmesin" diyen eylemciler değil, AKP’nin sessiz devrimle yıktığı Birinci Cumhuriyet’in direnişçileri…

GEZİ EYLEMLERİ, KEMALİSTLERİN AKP’YE KARŞI DEVRİM GİRİŞİMİ

Yıldıray Oğur’un Ergenekon ve Balyoz’u darbe girişimi olmaktan çıkaran sözlerini göz önüne alınca yazdıklarımız size garip gelebilir. Haklısınız, defalarca yapılan darbeleri ve darbe girişimlerini, provokasyonları, suikastleri ve kan gölüne dönen toplumsal olayları aklama pahasına darbe davalarını bir anda kumpas olarak tanımlayan birinin, kendisini "Akil İnsan" ilan eden Başbakan’ı gibi, Gezi Parkı’na çadır kuran birkaç yüz genci darbeci olarak nitelemesi inanılır gibi değil. Bakın, Gezi olaylarının en sıcak günlerinde, 8 Haziran’da, Star Gazetesi’nin Açık Görüş sayfasına yazdığı "#direndemokrasi" başlıklı yazısında neler diyor Yıldıray Oğur: "Gezi Parkı ayaklanması, dindarlar ve Kürtler tarafından sessiz bir devrimle yıkılmakta olan Birinci Cumhuriyet’e siyaseten veya sosyolojik olarak bağlı Kemalistlerin, solcuların, liberallerin (hatta bir grup dindarın) kurduğu yeni ittifakın soft bir karşı devrim girişimidir. Aslında direnen Gezi değil, Birinci Cumhuriyet’tir… O halde bize de şöyle demek düşer: #direndemokrasi." Oğur, dershanelerin kapatılması tartışmalarının başladığı günlerde 27 Kasım 2013’te yazdığı "Başbakan’ın hakkı Başbakan’a, Hocaefendi’nin hakkı Hocaefendi’ye…" başlıklı yazısında da ise, "Gezi Parkı ayaklanmasında tekrar nükseden İslamofobik, oryantalist dilin dost zannedilen laik demokratların bile hâlâ resmî dili olduğunu hatırlatmakta fayda var" ifadelerini kullanıyor. (http://haber.stargazete.com/acikgorus/direndemokrasi/haber-760923) (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yildiray-ogur/576958.aspx)

Ergenekon ve Balyoz davalarına kumpas diyen Yıldıray Oğur, Gezi olayları için ne diyor? "Kemalistlerin AKP’ye karşı devrim girişimi!"

Evet, Taraf Gazetesi’nde 15 Mart 2012’de yazdığı "Eyvah, İslamcı ulusalcılar" başlıklı yazısında İslamcı yazarlardaki komplocu yaklaşımı eleştiriyor ve ‘başörtülü İslamcı bir yazar’ olarak ifade ettiği Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca’yı, Türk Solu’ndan Gökçe Fırat ve Akşam Gazetesi’nden Oray Eğin’le aynı kalemi kullanmakla suçlayıp "Şimdilerde Kemalistlerin açtığı bu kutlu komploculuk yoluna girmiş bazı İslamcı arkadaşları o yüzden şimdiden uyarmak isterim" diyordu ancak daha üst perdeden bir komplocu yaklaşımla, Gezi protestocuları için darbeci yaftasına sarılıyordu Yıldıray Oğur!

Hasılı, Gezi olayları İslamofobik Kemalistlerin AKP’ye karşı devrim girişimi, yolsuzluk operasyonları Cemaat’in AKP’ye darbe planı ve sıkışınca da Ergenekon ve Balyoz davaları koskoca bir kumpas!

Keşke Ergekon ve Balyoz davaları için ‘kumpas’ dediği için kendisini canlı yayına çağıran gazeteciler, Ergenekon ve Balyoz’un neden darbe girişimi olmadığını sormadan önce, Gezi darbecilerinin karanlık darbe planlarını anlattırsalar Yıldıray Oğur’a.

Ne dersiniz, biz de Yıldıray Oğur’un AKP’nin yolsuzluklarını örtme adına yaşadığı bu savrulma için Ahmet Kaya gibi, "Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan ahmakça" diyelim mi?

Tutarsızlık diyelim ama ahmakça olup olmadığının takdirini size bırakalım.

YILDIRAY OĞUR’DAN KOMPLOCU AKP’LİLERE SERT ÇIKIŞ

GENELKURMAY’IN YAPAMADIĞINI AKP’YE YAPTIRIYORLAR

YILDIRAY OĞUR’DAN KASET KOMPLOLARINA VERYANSIN

MEDYA DOSYASI : Paralel yayın Hürriyet’i

Aydın Doğan’ın sahibi olduğu gazete ve televizyonlar, Gülen örgütüyle paralel yayın yapıyor. Gülen’in AK Parti’yi bitirme ve Türkiye’yi kan gölüne çevirme senaryolarına ise yer verilmiyor

Yargı ve polisin içine sızan adamlarıyla hükümeti devirme girişiminde bulunan Fethullah Gülen örgütünün gerçek yüzünü ortaya koyan yeni skandallar, medyanın bir bölümü tarafından hâlâ görmezden geliniyor. Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Hürriyet, Posta ve Radikal gazeteleri ile Kanal D televizyonu ise kirli ilişkiler ağını ya görmezden geliyor ya da Gülen örgütünün gazete ve televizyonlarına paralel yayın yapmayı sürdürüyor. Doğan medyası Gülen örgütünün polis ve yargı içindeki mensuplarının yaptığı kirli operasyonları, paralel yapının bakış açısıyla kamuoyuna duyurarak tepki toplamıştı.

Ardından, ABD’de yaşayan Gülen’in, Pensilvanya’daki malikânesinde, Türkiye’deki örgüt elemanlarıyla yaptığı telefon konuşmaları ortalığa döküldü. Gülen, iki parti halinde internete düşen telefon konuşmalarında, AK Parti hükümetinden milletvekillerinin ayrılması için örgütüne talimatlar veriyor, hangi ihalenin hangi işadamına verileceğini belirliyordu. Telefon kayıtlarında, örgütün AK Parti hükümetini dağıtarak yeni bir parti kurma hazırlığı içine girdiği, barış sürecini bitirerek Türkiye’yi kan gölüne dönüştürmenin hesaplarını yaptığı anlaşılıyordu. Hürriyet ve Doğan Grubu’nun diğer yayın organları Gülen ve örgütünün, Türkiye’yi dizayn etmek için kurdukları komplolar karşısında sessizliğe gömüldü. Gezi olaylarında, küçük korsan gösterileri provokatif bir üslupla kamuoyuna duyurmaktan çekinmeyen Hürriyet, 17 Aralık darbe girişiminde paralel yapının servis ettiği sahte delilleri ve ses kayıtlarını hiçbir çekince koymadan yayımladı. Hürriyet ve internet sitesi, birçok haber sitesinde ve sosyal medyada kıyamet koparan Gülen ve örgütünün komplolarına tek satır yer vermedi. SABAH

GÜLEN KASETİNİ GÖRMEDİLER

17 Aralık darbe girişiminden sonra illegal dinlemeler ve sahte delilleri hoyratça yayımlayan Zaman ve Hürriyet’in paralel yayın anlayışı hâlâ sürüyor. Türkiye’yi sarsan Fethullah Gülen konuşmalarına bu iki gazete de tek satır yer vermedi.

MEDYA DOSYASI : O gazeteci Erdoğan’ın karşısına geçti ve.

Ergenekon davasında 10 buçuk yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkında yakalama kararı çıkartılan Ulusal Kanal eski Genel Yayın Yönetmeni Adnan Türkkan Almanya’da bir yandan sürgün hayatını yaşarken diğer yandan gazetecilik…

Ergenekon davasında 10 buçuk yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkında yakalama kararı çıkartılan Ulusal Kanal eski Genel Yayın YönetmeniAdnan Türkkan Almanya’da bir yandan sürgün hayatını yaşarken diğer yandan gazetecilik mesleğine devam ediyor.

“Ergenekon davasının savcısıyım” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Başbakan’ı Angela Merkel ile yaptığı basın toplantısında sürgündeki gazeteci Adnan Türkkan’la yüz yüze geldi.

Erdoğan’ın, Merkel ile yaptığı basın toplantısından önce sosyal medya hesabı Twitter’dan göndermede bulunan Türkkan, “Komplo davadan 10,5 yil hapis cezasi alsanız ve o davanın savcısıyım diyen başbakanla yüze gelseniz ne sorardınız?” dedi.

İşte o tweet:

Erdoğan toplantıda tutuklu gazetecilerle ilgili gelen sorulara şöyle yanıt verdi:

“Yani başbakanına her türlü hakareti yapabilen medya Türkiye’de var. Ailesine her türlü hakareti yapabilen medya Türkiye’de var. Şu anda en çok içerde dediğiniz Türkiye’de, normal basın mensubu parmak sayılarını geçmez. Diğerleri, büyük bir çoğunluğu terör örgütleriyle, ya silah yakalatmıştır, ya eylem hareketindedir. Bunlar hep sizlere dezenformasyonla aktarılan bilgilerdir. Geçen işte Brüksel’de rakamlarıyla hepsini açıkladım. Normal sarı basın kartı olanların sayısı 5 veya 10 sayısında. Yani AB ülkelerinde, gerçek manada basın mensuplarının çok çok üstünde şu anda tutuklu olduğunu biliyoruz. Bu noktalarda kaynağından incelersek çok daha isabetli olur diye düşünüyorum.”

Adnan Türkkan, toplantının ardından, Erdoğan’a tepki gösterildiğini şu mesajlarıyla takipçilerine duyurdu:

Odatv.com

MEDYA DOSYASI : Taraf’tan ‘kullanışlı aptallar’

Taraf gazetesi bugünkü sürmanşetinde çok ses getirecek bir yazı yayımladı.

Taraf bugüne kadar Balyoz Davası, Ergenekon gibi davalara destek veren bir gazeteydi. Hükümet- cemaat tartışmasında hükümeti seçti ve Erdoğan’ın yanında durdu. Gazete bugünkü sürmanşetinde ‘biz kullanışlı aptallardık’ başlığıyla bir haber yayınladı. Haberde Fehmi Koru’ya ve eski Taraf yazarı Yıldıray Oğur’a ağır eleştirilerde bulundu.

İşte o yazı…

Bu ağır hakaret sözlerini söyleyen biz değiliz. Bizzat kendileri, bu tanımlamayı kendilerine yakıştırdılar.

“Biz kullanışlı aptallardık” diye yazdılar.

Siyasi iktidar, yolsuzluk işlerinin tam ortasında kuş gibi yakalanınca, hukuktan kurtulabilmek için kendine bir sığınak aradı. O sığınağı da, askerin kışlasında buldu.

Şimdi darbeci askerlerle kader ortaklığı sesleri çıkarıyorlar. “Milli orduya ve kendilerine aynı güç tarafından kumpas” kurulduğunu söylüyorlar.

Çünkü “hırsızlık suçlamasından kurtulmaları için, askerlerin de darbecilik suçlarından” kurtulması gerekiyor.

Oysa bir zamanlar, ordunun “vesayetinden” şikayet ediyor, sayfa sayfa darbe planlarını yazıyorlardı. Şimdi ise hükümete yaranabilmek için, “Biz o zaman aldatıldık, kafeslendik. Biz kullanışlı aptallar olduk” diyorlar.

Zekaları, yıllarca kandırılmaya müsait olacak kadar kıt… Karakterleri de, her isteyenin kullanacağı kadar zayıf olunca… “Kullanışlı aptal” olmak, onlar için kaçınılmaz bir alın yazısı oluyor tabii.

Yıldıray Oğur, beş yıl boyunca Taraf’ta, askeri vesayeti, darbelerive internet andıçı haberlerini yazdı. Şimdi, “Beni kafeslediler” diyor. Beş yıl boyunca kafeslenmiş çocuk… Kafeslenmeye ne kadar yatkın bir yapısı varmış.

Suratına çarpılacak onlarca, yüzlerce yazı yazmış biri, eğer bugün hükümetin gözüne girebilmek için “kafeslendiğini ve kullanışlı bir aptal” olduğunu söylemekten çekinmiyorsa, şu soruyu da cevaplamak ona düşüyor:

Sen, belki de bugün kafesleniyorsun. Kullanışlı bir aptal olarak bugün kullanılıyorsun! Olayları kavrayacak bir zekaya sahip olmadığın anlaşıldığına göre, bugün kandırılmadığını sen nasıl anlayabileceksin ki?

Başbakanın başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın, “Milli orduya kumpas kurdular” yazısını bir işaret fişeği kabul ederek, “kullanışlı aptallar” sınıfına girmeye koşan sadece Yıldıray Oğur değil tabii.

Tek aptalla bahar gelmediği için, daha tecrübeli olanları da göreve çağırdılar. Fehmi Koru da koşarak saflara katıldı. Şimdi “Taraf, Balyoz konusunda ne düşünüyor?” diye soru yöneltiyor bize.

Onun yazılarını okuyan da, garibanın Balyoz’u ilk defa duyduğunu ve duyduklarına çok şaştığını düşünecek…

Başbakanın başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın, “Milli orduya kumpas kurdular” yazısını bir işaret fişeği kabul ederek, “kullanışlı aptallar” sınıfına girmeye koşan sadece Yıldıray Oğur değil tabii.

Tek aptalla bahar gelmediği için, daha tecrübeli olanları da göreve çağırdılar. Fehmi Koru da koşarak saflara katıldı. Şimdi “Taraf, Balyoz konusunda ne düşünüyor?” diye soru yöneltiyor bize.

Onun yazılarını okuyan da, garibanın Balyoz’u ilk defa duyduğunu ve duyduklarına çok şaştığını düşünecek.

O dönemde Genelkurmay açıklaması hakkında, “Yalnız bir dakika! Açıklamada, ‘dış tehdide ilişkin bir plan’ denildiği halde, yayımlanan senaryo ve hemen ardından seminere katılan subayların yaptığı değerlendirmelerin deşifresinde ‘iç düşman’ kavramı sıkça geçiyor. Hazırlığı yaptıran komutan da, ekranda kendisini savunurken, yapılan çalışmanın ‘iç düşman’ algılamasıyla ilgili olduğunu söylemişti” diye yazan da aynı Fehmi Koru… Bugün Balyoz’a çok şaşan “kullanışlı” da aynı Fehmi Koru.

Hatta, “İç veya dış düşmana karşı yapılan askeri hazırlıklar, ne zamandan beri bir bakanlar kurulu listesi ve hükümet programı da içeriyor?” sorusunu soran da aynı adam.

Hükümet yolsuzluk yaparken yakalanıp askere sığınmadan önce, Koru doğru soruları sorabiliyormuş. Anlaşılan, durum değişince sorular da değişiyor.

Kullanışlı olmak böyle bir şey işte.

Hep rüzgara göre döner bunlar… O yana da döner, bu yana da döner… Bir zamanlar, “Askeri vesayet var, darbeciler var, faili meçhuller var” diye yazılar yazarken, başbakanın danışmanından işareti alınca, “yokmuş öyle darbe falan” der şimdi bunlar.

Kalıptan kalıba böyle rahatça giren bir cıvıklık karşısında, insanın içi kalkıyor.

Şimdi bütün kullanışlı aptallar dinlesin.

Balyoz darbe planı, çok ciddi ve çok rezil bir darbe planıydı.

Kullanışlı aptallar, generallerin yaptığı konuşmalara bir daha baksınlar. Binlerce “gerçek” insanın niye “fişlendiğini” bir daha düşünsünler. Stadyumları hapishane yapma hazırlıklarının ne olduğunu bir daha kavramaya çalışsınlar.

O zamanki Genelkurmay Başkanı’nın, Balyoz komutanına “Darbe mi hazırlıyorsun?” diye niye sorduğunu bir daha değerlendirsinler.

Taraf’ın yayınladığı planların aynısının, Donanma İstihbarat Komutanlığı’ndan çıktığını unutmasınlar.

Eğer bu planların “bazı bölümleri sahteyse… O “sahte” kısımları hazırlayanları, ordunun yıllardır niye ortaya çıkarmadığını gidip hükümetin sevgili paşalarına sorsunlar.

Tartışılan CD’ler sahte mi, değil mi bunun hesabını verecek olan, o CD’leri kendi istihbaratının “zulasında” saklayan ordudur.

CD’lerin tartışılmayan kısımları ise, bir darbe hazırlığı yapıldığını zaten açıkça gösteriyor.

Kullanışlı aptallar şunu bilsinler. Biz o dönemde de askeri vesayete karşıydık, bugün de karşıyız. Biz o zaman da darbelere karşıydık, bugün de karşıyız.

Durduğumuz yerden milim kımıldamadık biz.

Kim demokrasiye kast ediyorsa, asker ve sivil ayrımı yapmadan karşısında oluruz biz.

Hiçbir çıkar, hiç bir hesap… Hiçbir maaş çeki, hiçbir banka kredisi, demokrasiyi, özgürlükleri ve hukuku savunmaktan vazgeçiremez bizi.

Kullanışlı olan zavallılardan bizim farkımız da budur zaten.

MEDYA DOSYASI : Kadir Çetinçalı’nın işine son verildi

Kadir Çetinçalı, resmi twitter hesabından Başbakan Erdoğan için skandal sözleri yüzünden çıkarıldı.

Vatan Gazetesi Spor yazarı ve DHA muhabiri Kadir Çetinçalı, resmi twitter hesabından Başbakan Erdoğan için skandal sözleri yüzünden çıkarıldı.

Vatan Gazetesi Spor yazarı ve Doğan Haber Ajansı Galatasaray muhabiri Kadir Çetinçalı, bugün tam anlamıyla bir skandala imza attı. Çetinçalı, Başbakan Erdoğan’ın canlı yayında AK Parti’nin Ankara ilçe belediye başkan adaylarını tanıttığı esnada Twitter hesabından, "Öfke, hiddet, tehdit yalan gırla. Bıktık artık. Defol git. Allah belanı versin. Geber inşallah" yazdı. Çetinçalı’nın hakaretleri çok sayıda Twitter kullanıcısı tarafından tepki çekince, Çetinçalı söz konusu tweetini sildi.

Vatan Gazetesi bu twitten sonra Çetinçalı’nın işine son verdi.

İşte o Açıklama

Kadir Çetinçalı artık Vatan’da yazmayacak

Gazetemize zaman zaman spor yazıları yazan Kadir Çetinçalı dün kişisel twitter hesabından isim vermeden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef aldığı düşünülen, hakaret içeren bir tweet attı. Daha sonra aldığı tepkiler nedeniyle bu tweeti sildi, hedefinin Başbakan olmadığını ileri sürdü. Ancak kimi hedef alırsa alsın, hiçbir ahlaki değerle bağdaşmayan bu davranışı nedeniyle şu andan itibaren gazetemizle ilişkisi kesilmiştir. Okuyucularımıza duyurulur…

MEDYA DOSYASI : AK GENÇLİK BU SEFER DE MİLLİYET YAZARI ASLI AYDINTAŞBAŞ’A SALDIRDI /// BUYRUN HABERE ///

Aslı Aydıntaşbaş’tan skandal sözler

Milliyet gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş, Suriye’deki Esed katliamlarını gözler önüne seren ve dünyayı ayağa kaldıran belgeler için "Erdoğan şansı" dedi. Twitter’dan binlerce tepki yağdı.

Esed’i uluslararası mahkemelerde savaş suçlusu yapacak, fotoğrafları yorumlayan Aslı Aydıntaşbaş, skandal bir yorumda bulundu…

Sosyal medya Twitter’da konuşan Aydıntaşbaş, son günlerde MİT tırlarının durdurulmasına göndermede bulunarak, "Bu arada artık TIR, MIR geçmiş olsun. Arada kaynar gider. Kimse umursamaz. Yine Erdoğan şansı işte…" yorumunu yaptı.

Milliyet yazarının bu skandal sözleri büyük tepki çekti. Çok sayıda twitter kullanıcısı Aslı Aydıntaşbaş’ı eleştiren yorumlar yazdı.

MEDYA DOSYASI : Taraf’a gizli soruşturma

MGK ve MİT’in fişleme belgeleri nedeniyle Taraf’a başlatılan soruşturma için gizlilik kararı verildi.

AYSUN YAZICI – TARAF – Taraf’a gizli soruşturma MGK ve MİT’in fişleme belgeleri nedeniyle Taraf’a başlatılan soruşturma için gizlilik kararı verildi

Gülen cemaatini bitirme amaçlı kararların alındığı 2004 tarihli MGK toplantısına ilişkin belgeleri yayımlayan Taraf gazetesi hakkında, Başbakanlık, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve Milli Güvenlik Kurulu’nun yaptığı suç duyurusunun akıbeti netleşti. Yetkisizlik kararıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İstanbul’a gönderdiği dosya, TMK 10 Madde’yle Yetkili savcı Abdullah Mirza Coşkun’a devredildi.

İNCELENMESİNDE SAKINCA VAR

Savcı Coşkun, dosyayı almasının ardından, soruşturma dosyasına "gizlilik kararı" konmasını talep etti. Savcılık talep yazısında, "Dosyada bulunan evrakların şüpheliler ve vekilleri tarafından incelenmesinde sakınca bulunması gerekçesiyle soruşturma dosyasında bulunan evrakın, müdafi ve suçtan zarar gören vekili tarafından incelenmesi ve suret alınması hakkının kısıtlanmasına karar verilmesi talep edilir" dendi.

TMK 3 No’lu hâkimlik, bu talebe olumlu yanıt verdi ve dosyaya gizlilik kararı koydu. Mahkemenin kararında şu ifadeler yer aldı: "Şüpheliler hakkında devam eden soruşturma kapsamında, soruşturmanın özelliği, örnek alınması halinde, soruşturmanın amacının tehlikeye düşebileceği kanaati oluştuğundan, soruşturma dosyasında bulunan ve yukarıda belirtilen evrakın soruşturma süresince müdafii, suçtan zarar görev vekili, şüpheliler tarafından incelenmesini ve suret alınması hakkının kısıtlanmasına karar verildi."

Savunma hakkına darbe

TARAF Gazetesi Avukatı Veysel Ok gizlilik kararıyla ilgili şu noktaları belirtti: Taraf gazetesi yazarları ve sorumlu yazı işleri müdürüne karşı açılan bu soruşturmada verilen kısıtlılık kararı hem Anayasa’ya hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıdır. Gazetecilerin yaptıkları haberlerden yargılanması ifade özgürlüğüne büyük bir darbeyken soruşturmanın gizli yürütülmesi ise adil yargılanma hakkına ve savunma hakkına darbedir. Bu soruşturma bu sebeple birçok hakkı ihlal etmektedir. Anayasa’nın 36. Maddesi’nde "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir" denilmek suretiyle savunma hakkının Anayasal bir hak olduğu belirtilmektedir. Ancak bu dosyada verilen kısıtlılık kararı bu hakkın kullanılmasına engel olmaktadır…

Konuya bu açıdan bakıldığında kısıtlılık kararı ile kişi hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığı, kişinin en doğal hakkının "ne ile suçlandığını bilmesi” olmasına rağmen kısıtlama kararı ile Savcılığın buna engel olduğu ortaya çıkmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılama hakkını düzenleyen 6. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi hükmü "sanık müdafaasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklarına sahip olmak” hakkına sahiptir. Silahların eşitliği ilkesi olarak adlandırılan bu kuralın nasıl uygulanacağı gerek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun ve gerekse de daha sonra oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları ile ortaya konmuştur. Kendisini ve haberini savunmak isteyen bir gazeteciye soruşturma dosyasına erişiminin engellendiği ve dosyada bulunan evrakın birer nüshasının yargılanan gazeteci alınmasına izin verilmediği haller md. 6/3 ile birlikte okunduğunda silahların eşitliği ilkesinin ihlali anlamını taşır. Bu kısıtlılık kararı ile müvekkillerimin savunma hakkı ve adil yargılanma hakkı engellenmiştir.

MEDYA DOSYASI : Medya mensupları hâlâ parti üyesi devlet memuru gibi

Ülkelerin en önemli yumuşak güç unsurları olan sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya uluslararası ilişkilerin yeni aktörleri. Prof. Dr. Vedat Demir’e göre, bu fonksiyonu kavrayamayan medya mensupları, hâlâ devlet veya iktidar bağımlılığından kurtulamadı.

Uluslararası ilişkilerde, devlet merkezli diplomasi ve dış politika artık ülkeleri hedefine taşıyamıyor. Bugün pek çok devlet ikili ilişkilerini ve imajını güçlendirmek için kamu diplomasisi faaliyetleri yürütüyor. Devletin en önemli yumuşak güç unsurları olan sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya dış politikadaki en önemli aktörlerden. Yeni milletlerarası münasebetlerde ehemmiyeti giderek artan kamu diplomasisi Türkiye’de yeni yeni konuşuluyor. 2010 yılında Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nün kurulmasıyla bir devlet politikası hâline geldi. Fakat, bir yandan da devlet en etkili kamu diplomasisi güçleriyle karşı karşıya geliyor, onları zayıflatıp baskı altına almaya çalışıyor.

Son yıllarda devletin giderek otoriterleştiği iddiası sık dile getirilir oldu. Devletin kendi dışındakilere karşı geliştirdiği bu çatışmacı tavrı yumuşak gücünü pasifleştirmez mi? Soruyu İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vedat Demir’e sorduk.

Demir, ‘Kamu Diplomasisi ve Yumuşak Güç’, ‘Türkiye’de Medya Siyaset İlişkisi’ ve ‘Medya Etiği’ kitaplarının da yazarı. 2012’den beri Amerika’da misafir öğretim üyesi olarak kamu diplomasisi ve siyasi iletişim sahasında çalışmalar yapıyor. Türkiye’de çok önemli potansiyel yumuşak güç unsurları bulunmasına rağmen demokratik hukuk devletine yakışmayan uygulamaların bu gücü zayıflatacağını ifade eden Demir, “Politikacıların ortaya koyduğu otoriter ifadeler, basın hürriyetine matuf baskılar ve demokratikleşmeden geriye atılan adımlar, ülkenin mevcut olumlu imaj ve itibarını zedeler.” diyor.

-Türkiye yumuşak güç unsurlarını dış politikada etkin şekilde kullanabiliyor mu?

Sivil toplum teşekkülleri son on senede olduğu gibi kendilerini gösterme imkânı bulabildiğinde yumuşak güç unsurları olarak dış politika, milletlerarası münasebetler ve kamu diplomasisine muazzam katkılar sunuyor.

Dünyanın her tarafında Türkiye’nin kamu kuruluşları, sivil toplum teşekkülleri, eğitim, sağlık ve ilk yardım konuları faaliyet gösteriyor. Türk okulları, hem oralarda vasıflı, kaliteli insan yetişmesine, hem de Türkçeyi ve Türkiye’yi sevdirerek istikbale büyük yatırım yapıyor. Türk filmleri, dizileri, ihracat ve turizm vasıtasıyla Türk ekonomisine katma değer sunuyor. Daha önemlisi o ülkelerde sempati duyan insanların çoğalmasını temin ederek, Türkiye’nin yumuşak gücüne katkıda bulunuyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türkiye’nin kültürüne, tarihine sahip çıkarak, bunlardan tevarüs eden değerleri özümseyerek dış politikasına aksettirdiği ve demokratikleşme süreciyle harekete geçen toplumsal dinamiklerinin yurtdışında gerçekleştirdiği faaliyetleriyle önemli nispette itibarını artırdığını gösteriyor. Mesela, International Herald Tibune gazetesi 4 Ocak 2010 tarihli haberinde Türkiye’nin Irak’taki tesirini anlatırken, “ABD Irak’ı 4 bin 400 asker kaybederek işgal etti. Türkiye ise daha kalıcı bir şekilde ve yumuşak güçle, yani kültür, eğitim ve ticaretle Irak’ta var oluyor” ifadeleri kullandı.

-Bugünlerde Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Hukuk, medya, siyaset gibi alanlarda adalet, güven, özgürlük konuları tartışılıyor. Bu tartışmalar, Türkiye’nin kamu diplomasisine nasıl yansır?

Türkiye’nin dünyada ve bölgesinde daha tesirli bir ülke hâline gelmeye başlamasında, askerî ve sivil bürokratik vesayetin kalkması ve demokratikleşme çabalarının büyük etkisi var. Halka ve topluma istinat eden, paranoyalarından, komplekslerinden kurtulmuş daha özgüvenli dış politika anlayışı ve tatbikatları Türkiye’nin potansiyel yumuşak güç unsurlarının ortaya çıkmasında rol oynuyor. Ancak imaj ve itibar çok uzun ve zorlu çalışmalar sürecinde kazanıldığı gibi, kaybedilmeleri ve olumsuza tahvil edilmeleri çok kolay. Demokratik hukuk devletine yakışmayan uygulamalar, politikacıların otoriter ifadeleri, iletişim ve basın hürriyetine matuf baskılar, demokratikleşmede atılan geri adımlar mevcut olumlu imaj ve itibarı anında olumsuza çevirecektir. Politikacı ve liderlerin iç politikaya matuf mesajları veya iktidar mücadelesi için kullandığı argümanlar artık sadece iç zeminde kalmamakta, dış politikaya ve Türkiye’nin itibarına etki eden neticeler husule getirmektedir. Bilhassa ülkeyi yönetenlerin kullandıkları politik dil konusunda çok dikkatli olmaları lâzım. Dikkatsizce sarf edilen bir söz, küreselleşmiş bir dünyada AB sürecindeki bir Türkiye’de anında dış politikanın konusu hâline gelebilir.

-Türkiye’nin yumuşak güç unsurları iç ve dış politikadan etkileniyor mu?

İç ve dış politikada ortaya koyduğu uygulamalar o ülkenin yumuşak gücünü etkileyen en önemli unsurlardandır. Mesela, 2000’li yıllarda Türkiye’nin siyasî, sosyal ve iktisadî gelişimi ve değişen dış politikası dünyada ve komşularında Türkiye algısının olumlu bir şekilde yükselmesine vesile olmuştur. Bu gelişmeler arasında AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesi, TBMM’nin Mart 2003’te ABD ile Irak savaşı için işbirliği yapmayı reddetmesi, Türkiye-Avrupa Birliği (AB) münasebetlerindeki gelişmeler ve bilhassa Aralık 2004’te AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması, Türkiye’nin İsrail’in Gazze saldırısına verdiği güçlü reaksiyon ve 2009’da Davos’ta yaşanan ‘one minute’ hadisesi ile yine İsrail’in Gazze’ye yardım götüren ‘Mavi Marmara’ gemisine saldırı sonrası İsrail’e matuf politikaları sayılabilir. Bu politikalar neticesi pek çok ülkeyle vizeler kalkmış, Suriye, Irak, Mısır ve diğer İslam ülkeleriyle münasebetlerimiz pek çok ülkeyi kıskandırır hâle gelmiştir. Yapılan araştırmalar Ortadoğu’daki halklarda Türkiye’nin itibarının son dönemde oldukça iyi olduğunu ortaya koyuyor. Çevremizdeki iç savaş ve kargaşaya rağmen durum hâlâ çok fazla değişmemiştir.

Türkiye’nin bu çerçevedeki, komşularıyla sıfır problem politikası, demokratik değerlere ve halkın iradesine saygı gibi genel ilkeleri doğru olmakla birlikte, uygulamada birtakım hatalar da yapılmış olabilir. Ayrıca Mısır ve Suriye’deki son durum Türkiye’nin politikalarından ziyade, küresel güçlerin bölgedeki menfaat çatışmalarından kaynaklanmaktadır.

-Milletlerarası alanda çeşitli lisanlarda yayın yapan ve geniş kitlelere ulaşan ülkeler, kendilerini ve politikalarını anlatma ve imajlarını geliştirme açısından büyük mesafe katediyor. Bu konuda Türkiye’nin zayıf olduğunu söylemek mümkün mü?

Türkiye hâlâ kamu diplomasisi çalışmaları ve yumuşak gücünü kullanmada çok geride. Dünyadaki itibarını artırmak ve hak ettiği yeri alabilmek için öncelikle demokratik ve modern bir hukuk devleti olduğunu herkese göstermeli. Bunu temin etmek için mesela geçmişte siyasî iktidarların özellikle gayrimüslim azınlığa ve diğer etnik yapılara yönelik hatalarını kabul etmeli ve telafisi istikametinde icap eden hukukî, idarî ve sosyal düzenlemeleri yapmalıdır. Bunun için Türkiye’deki bütün farklı etnik yapıların, inançların, fikirlerin bir arada barış içinde yaşayabilmesini teminat altına alan, üzerinde mutabık kalacakları yeni demokratik anayasanın yapılması gerekir.

Ülke, aktörler değişmesine rağmen hâlâ eski Türkiye’nin kurumlarıyla yönetilmekte ve en ufak krizde bu devlet bütün dehşetiyle ortaya çıkmaktadır. 1925’ten sonra ülkede hâkim olan tek parti devleti ve anayasasıyla Türkiye’nin içerideki problemleri çözmesi ve dış politikada kalıcı başarılar elde etmesi mümkün değildir.

-Sosyal medyayı en çok kullanan ülkeler arasındayız. Bu gücümüzü kamu diplomasisinde de başarılı şekilde kullanabiliyor muyuz?

Kamu diplomasisindeki başarı sadece iletişim araçları gibi vasıtalara bağlı değildir. Önemli olan sosyal medyada kullanacağınız malzemedir. Sosyal medya sadece imaj sağlar. İmaj ise kalıcı değil, geçicidir. Kamu diplomasisinde önemli olan itibarın kazanılmasıdır. İmaj kısa va’dede elde edilebilirken, itibar uzun va’dede ve daha kalıcı olarak kazanılır. Sosyal medya imajınızı kısa süreliğine olumlu veya olumsuz kılabilir. Ama itibar, ülkenin demokratik yapısı, hukuk devleti uygulamaları, insan haklarına saygı, kültürel ve etnik çoğulculuğu, müsamaha ve hoşgörü kültürünü yaşatarak elde edilir.

-Kamu diplomasisini en başarılı ve zayıf yürüten ülkeler hangileri? Başarılı ülkelerde en çok hangi yumuşak güç unsurları kullanılıyor?

En başarılı olanlar Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İsveç, Norveç gibi ülkeler. Zayıf olanlar ise Çin, İran, Kuzey Kore gibi ülkeler. Başarılı ülkeler demokratik sistemleri, liberal ekonomileri, popüler kültürü, sinema ve televizyon prodüksiyonları ile ülke markalarını, kültür ve eğitim sahalarındaki yumuşak güç unsurlarını kullanıyor. Mesela ABD’nin en önemli yumuşak güç unsuru eğitim mübadelesi yoluyla ülkesine getirdiği yabancı öğrenciler, popüler kültürü ve Hollywood’dur.

-Sadece yumuşak güce sahip olmanın yeterli olmadığını söylüyorsunuz kitabınızda. Bu yumuşak gücü markalaştırmak ve bunu yönetebilmenin de ehemmiyetli olduğundan bahsediyorsunuz. Türkiye markalaşmada başarılı mı?

Türkiye maalesef markalaşma konusunda çok başarılı değil. Bu durum tabii ki hem siyasi sisteminiz hem de ekonomik durumunuzla çok yakından alakalı. Ama Türkiye, tarihi, coğrafyası ve kültürüyle aslında pek çok şeyi markalaştıracak potansiyele sahip. Mesela İstanbul, İzmir, Bursa, Edirne, Konya, Kayseri, Mardin, Adıyaman, Ağrı, Antakya, Urfa gibi kentler dünya çapında marka hâline getirilebilir, buralar milyonlarca turistin ağırlanacağı şekilde dizayn edilebilir. Bunun için Türkiye’deki medeniyetlerden Hitit, Mezopotamya, Yunan, Pers, Roma, Selçuklu ve Osmanlı eserleri hak ettiği himayeyi görmeli, bu eserlerin muhafazası ve ihyâsı hususunda gerekli itina gösterilmelidir.

Bilhassa İstanbul, Roma ve Osmanlı imparatorluklarının başkentleri olarak ön plana çıkarılmalı, İstanbul’un tarihî yarımada ve çevresi bu konsept dâhilinde yeniden düzenlenmelidir. Tarihî hususiyeti haiz, otoriter idareler tarafından daha önce değiştirilmiş isimler Anadolu coğrafyasındaki mekân ve yerlere yeniden iade edilmelidir. Maalesef dünya markası olabilecek İstanbul’a çok hor davranıyoruz. İstanbul’u rant ve imara kurban ediyoruz. İstanbul’un tarihî siluetini bozan gökdelen ve yüksek binaları yapan ve buna müsade edenleri tarih ve gelecek nesiller affetmeyecektir. İstanbul, başka ülkelerde olsa senede 50 milyon turist çeken dünyanın en önemli marka şehri olurdu. Bunların yanında Türkiye’nin yurtdışındaki tanıtımı için sade, anlaşılabilir, net bir konsept ve mesaj oluşturulmasına itina gösterilmelidir.

-Devletin giderek otoriterleştiği ileri sürülüyor. Böyle bir devletin, sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya gibi yumuşak güç unsurlarıyla ilişkisi sağlıklı olabilir mi?

Demokrasi statik, durağan bir sistem değildir. Siz bu konuda ne kadar mesafe alırsanız alın, demokratikleşmeyi durdurduğunuz an otoriterleşirsiniz. Mesela geçen asrın başında temsilî demokrasi çok önemli bir kavramdı. Asrın sonunda yerini katılımcı demokrasiye bıraktı. Yeni asrın başında da ‘müzakereci demokrasi’ dediğimiz, toplumun bütün kesimlerinin yönetime sürekli müdahil olduğu, yönetenleri her an murakabe ettiği bir demokrasi anlayışı hâkim olmaya başladı. Müzakereci demokrasi, sivil toplum teşekkülleri, iş dünyası, hür medya ve tartışma olmadan gerçekleşemez. Çünkü devlet ontolojisi icabı daima otoriterleşme temayülündedir. Onun otoriterleşmesini önleyecek serbestçe teşekkül eden bir kamuoyu, sivil toplum teşekkülleri, hür medya ve hukuktur.

-Devletin Gezi olayları, ardından Hizmet Hareketi’yle devam eden çatışmacı tavrı, bu grup ya da kişileri medya ve siyasette hedef hâline getirdi. “Çapulcu, paralel devlet, çete, örgüt” gibi ifadeler kullanılarak toplumun önemli bir kesiminin ötekileştirilmesi, sivil toplumu pasifleştirmez mi?

Toplumun çeşitli kesimleriyle yaşanan bu çatışmaların kesinlikle Türkiye’nin yumuşak gücüne, imaj ve itibarına zarar verdiğini düşünüyorum. Bilhassa Gezi hadiseleri sonrası Türkiye yurtdışındaki olumlu imajını, kaybetti. Daha önce bölgesinde bir demokrasi ve barış adası olarak görülen Türkiye bir anda, çevresindeki ülkelerle aynı ligde anılır oldu. Burada hangi tarafın haklı olduğunun önemi yok. Zira hadiseler öncelikle Türkiye’nin imaj ve itibarına zarar veriyor. Ayrıca çatışma bir iktidar mücadelesi hâline geldiği için, hiçbir ahlaki kaygı tanımadan karşısındakini tamamen sindirme ve yok etme amaçlı yapılıyor. Bu da ülkenin demokratik çoğulcu imajını ciddi mânâda zedeliyor. Bir ülkede herkes düşman ilân ediliyorsa, orada demokrasiyi yaşatamazsınız. Bu çerçevede sivil toplum teşekküllerinin hem yurtiçinde hem de yurtdışında yapmış olduğu faaliyetler, dolayısıyla Türkiye’nin yumuşak güç unsurları da bu çatışmada çok büyük zarar görüyor. Mesela Gülen Cemaati’yle anılan yurtdışındaki Türk okulları şu anda Türkiye’nin en büyük yumuşak güç unsurlarından birini teşkil etmektedir. Bu okulların bir sivil toplum hareketi olarak devletle irtibatının bulunmaması da bu yumuşak güç unsurunun tesirini artırmaktadır. Çünkü kamu diplomasisi geleneksel diplomasinin aksine devletin en az müdahil olduğu diplomasidir. Bu okullar mübadele diplomasisi çerçevesinde Türkiye’de okullar kurup, buralara dünyanın çeşitli ülkelerinden insanları çekmek yerine, bizâtihi o insanların ülkelerine gidip okul kurarak ve eğitim faaliyetlerinde bulunarak farklı bir mübadele diplomasisi faaliyeti icrâ etmektedir.

-Yurtdışındaki Türk okulları için ‘yumuşak güç unsuru’ diyebilir miyiz?

Yurtdışındaki Türk okulları tam manasıyla bir kamu diplomasisi faaliyeti ve yumuşak güç unsurudur. Türkiye açısından, bu özel okullar söz konusu ülkelerin elitlerini ve müstakbel karar vericilerini yetiştirmekte, onları Türkçeyi bilen, Türkiye’ye sempati besleyen insanlar hâline getirmektedir. Ev sahibi ülkeler açısından ise bu kuruluşlarda idareleri açısından o kadar ihtiyaç hissettikleri, birçok lisan bilen yeni kadrolar yetiştirmektedir. Diğer yandan bu okullar devlet tekelinin kendini her sahada hissettirdiği bir ekonomiden çıkmaya çalışan bu ülkelere rekabet ve piyasa ruhunun da sokulmasına yardım etmektedir. Öğrenciler ve aileleri de ülkelerindeki ve kimi zaman da yurtdışındaki iyi üniversiteler için bir sıçrama tahtası teşkil eden bu okulları takdir etmektedir.

-Böyle bir unsurun zarar görmesi ülke açısından kötü olmaz mı?

Yurtdışındaki Türk okulları orta ve uzun va’dede Türk kamu diplomasisi açısından çok büyük neticeler elde edecek faaliyetler ifa etmektedir. Ayrıca bahsettiğiniz hareketi, toplumdan ayırmak ve koparmak da mümkün değildir. Çünkü bu yapı halkla iç içe, halkın her kesiminin içinde yer aldığı bir sivil toplum hareketidir. Son hadiseler ve camiaya cemaate yönelik ithamlar, bu açıdan, Türk demokrasisine, toplumsal dayanışma ve kardeşlik ruhuna, toplumsal çoğulculuğa da çok büyük zarar verecektir. Bütün Türkiye halkı gibi ben de bunun böyle sürmesinden endişe duyuyorum. Ama en çok da Türkiye’nin yurtdışındaki yumuşak gücüne büyük darbe vurmaktadır. Çünkü bu hizmetleri yapan camianın Türkiye’de bu kadar aşırı ithamlara maruz bırakılması, hatta hükümete darbe yapmakla suçlanması okulların bulunduğu diğer ülkelerdeki Türkiye ve Türk okullarına husumet duyanların eline büyük koz vermektedir.

-Medya-siyaset ilişkisi açısından bugün medyanın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Geçmişi de göz önüne alırsak medyanın devlet eksenli yayın çizgisi neden değişemiyor?

Türkiye’de nasıl devletin diğer kurum ve müesseseleri değişmediyse, medya da genel olarak aynı kalmıştır. Türkiye medyasının ortaya çıkışından itibaren, devletçi, iktidar yanlısı pozisyonu değişmemiştir. Değişen sadece medyadaki mülkiyet yapısı. Medyanın devletçi ve iktidar yanlısı, elitist, halktan ve Türkiye gerçeklerinden kopuk zihniyeti hâlâ devam ediyor. Hâlâ medya mensupları, gazeteci ve yazarlar devlet memuru, parti üyesi, hükümet sözcüsü gibi davranıyor. Çok mâkul çizgide tenkit ve eleştiri yapan, sağduyu ve sükûnet telkininde bulunan gazeteci, yazarların bile işine son verilebiliyor. Kullanılan ‘vatan haini, komplo, kumpas, casus, ajan, devlet, dış mihrak, düşman’ ifadeleri tamamen eski Türkiye’nin ve eski medyanın dilidir. Bu durum son hadiselerle iyice tebarüz etti. Bunun kısa zamanda değişeceğine dâir bir emâre de gözükmüyor. Zihinlerin demokratikleşmesi çok uzun bir süre alır. Hangi ideoloji ve fikirden olursa olsun, herkes Türkiye’de resmî tek parti ideolojisinden şu veya bu nispette etkilenmiştir.

-Siyaset-ticaret-medya arasındaki bağ gittikçe kemikleşiyor mu?

Siyaset-ticaret-medya meselesi 1980’lerde Türkiye’nin gündemine giren ve 90’larda kangren hâlini alan bir problemdi. Bu problem 2000’li yıllarda önceki mülkiyet yapısı ve patronajın değişmesi, medyanın başka siyasi aktörlerin emrine girmesi şeklinde tecelli etti. İhale ilişkileri, banka kredileri, hükümet desteği, siyasetin medya mülkiyetine müdahalesi muhteva olarak 90’lardan çok farklı değil. İletişim hürriyetinde de kanunlar açısından olmasa da, mülkiyet yapısı ve medya-siyaset-ticaret münasebetlerinden neşet eden ciddi problemler var. En ufak farklı kanaat ve düşünceyi dillendiren, siyasi iktidarı tenkit eden gazeteci ve yazarın işine son verilebiliyor olması, durumun değişmediğinin en bariz örneği.

Bunun sebeplerinden biri de, Türkiye’de iktidar mücadelesinin ‘savaş psikolojisi’ ile yapılması. Meseleyi ‘savaş’, muhataplarınızı da ‘düşman’ olarak gördüğünüz zaman, artık bütün prensip ve ilkeler bir kenara konulup yapılan her şey meşrulaştırılır. Bu da medyanın yayınlarına ‘yalan haber, dezenformasyon, iftira, kişilik haklarına saldırı, mahremiyeti ihlal, suçlama, mahkûm ve infaz etme, komplo teorisi gazeteciliği’ şeklinde tezahür eder.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: