Etiket arşivi: istihbarat

İSTİHBARAT /// WWW (.) HABERDAR (.) COM : Mit’ten skandal talep !

MİT Müsteşarlığı’nın Yargıtay’da görülen ve Başbakan’ın da dinlendiği Erzincan Ergenekonu davasında, sanık üç personelinin soruşturulmaması yönünde rapor hazırladığı ortaya çıktı.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın imzasıyla Başbakanlığa sunulan raporda, Ergenekon Terör Örgütü üyesi oldukları iddia edilen 3 MİT personeli için kovuşturma izni verilmemesi istendi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise rapora karşın MİT’çiler hakkındaki kovuşturmanın devam etmesini istedi.

YARGITAY İZİN İSTEDİ

Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nde görülen, eski 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk ile eski Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in de yargılandığı Erzincan davasında, Başbakan Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin yasa dışı dinlendiği iddia edilmişti. MİT Kanunu’ndaki değişiklik nedeniyle Yargıtay kovuşturmayı Başbakan’dan izin alınması için durdurmuştu. Başbakan’ın izninden sonra devam eden davada, Teftiş Kurulu Raporu dikkat çekti.

‘PRENSİPLERE UYGUN’

MİT’ten Yargıtay’a gönderilen raporda şu ifadeler kullanıldı: “3 MİT mensubumuzun hedef haline getirilmesinin göz ardı edildiği, gizli tanık ifadelerindeki çok ağır suçlamalara karşın deliller yeterince araştırılmayarak personelin 6 ay boyunca tutuklu kaldığının anlaşıldığı, gizli tanığın Mart-Nisan 2009’da 4 e-posta gönderdiği, gizli tanık ile görüşmelerin plan ve prensiplere uygun gerçekleştiği, kovuşturmanın devamı için izin verilmemesi gerektiği.”

İSTİHBARAT /// Çetin AGAŞE : Savaşın adı istihbarat savaşları -1-

Rotahaber

21. yüzyılda, oluşan yeni uluslar arası ortamda bütün ülkeler yarınlarda oluşacak bu yeni dünya düzeninde güçlü yer kapmak adına kendi yeni stratejilerini oluşturmaya başlamışlardır.

Yer yer istihbaratın önemi ve artık dünyada savaşların topla tüfekle değil, strateji savaşlarıyla, istihbarat savaşlarıyla gerçekleştirildiğini, o nedenle istihbarat olgusunun olmazsa olamazına hep dikkat çekmeye çalışmışımdır…

Ülkemde özellikle bunun hala hak ettiği önemi hala göremediğini düşünenlerdenim…

O nedenle yaşanan gerçekleri anlama adına bir kez daha kapsamlı bir şekilde altını kalın kalın çizerek bu alandaki araştırma ve çalışmaları paylaşacağım…

Oldukça önemli istihbarat…

Böylesi kıran kırana bir rekabetin, üstünlük kurma kavgasıyla bir yerlere gelerek en güçlü olma mücadelesinin verildiği bir dünya da istihbarat olgusu dünya devletlerinin olmazsa olmazıdır. Özellikle dünyanın en önde gelen uluslar arası istihbarat teşkilatlarına baktığınızda bağlı bulundukları ülkenin en üst düzeyde devlet bütçesi alan birkaç kurumdan biri olduğunu hemen görürsünüz…

Çünkü artık yaşadığımız yüzyılda savaşlar istihbarat savaşlarına döndü.

Bir ülkenin olmazsa olmazı istihbarat gücü oldu. Ve bu güç teknolojinin son imkânlarıyla da birleşince bambaşka bir güçler savaşına dönüştü.

Bu anlamda 2000 yılı bu savaşların taktik ve strateji, yenileyip yenilenme sürecinin de başlangıcı olmuştur. Uluslar arası ilişkilerde oldukça önemli gelişmelerin yaşandığı, yaşanacağı bir sürecinde başlangıcıdır. Tüm dünyada dengeler bu savaşlarla sağlanmaktadır artık…

ABD ile El Kaide arasındaki savaş 2000 sonrası önemli bir başka sürece girmesi, devamında Rusya’nın kendi küllerinden yeniden doğuşu, ABD’nin bu gelişmeler karşısında ürettiği yeni stratejilerle denge kurmaya uğraşması.

Yani demek istediğim, 21. yüzyılda, oluşan yeni uluslar arası ortamda bütün ülkeler yarınlarda oluşacak bu yeni dünya düzeninde güçlü yer kapmak adına kendi yeni stratejilerini oluşturmaya başlamışlardır.

Önceleri güvenlik dendiğinde yaşadığımız ülke sınırlarının sağlam ve güvenirliliği ve sınır içerisinde güçlü kalabilmek anlayışı, 21. yüz yılda çok daha geniş, sınır ötesini de algılayıp kontrol altında tutabilme kavramına dönüşmüştür.

Oysaki uluslar arası güvenlik oldukça önemli bir unsurdur. Oldukça geniş ve kapsamlı bir yelpazedir. Olası bir savaş halinde zafer kazanmanın olmazsa olmazlarındandır.

Uluslar arası güvenlikle ilgili onlarca tanım var hepsini sıralamaktan öte önemini sizlere aktarmak istiyorum bir parça.

Devlet ve toplumsal değerleri korumaktır düzgün işleyen devletlerin yaptıkları. Dış güç tehditlerine karşı güçlü kalıp daha da güçlenmeye ve açık vermemeye çalışmaktır.Aynı zamanda. Bu nedenle milli hedeflere ulaşmada engel olabilecek her türlü risk durumlarını ortadan kaldırmak durumundadır.

Bu alanda oldukça geniş ve kapsamlı çalışmalar mevcut, o nedenle amacım sadece Güvenlik kavramının önemini birkaç cümleyle vurgulayarak iç ve dış istihbarat kavramlarının güvenli yaşamada önemini aktarıp devamındaki satırları bu algı ve sorumlulukla okumanızı sağlamaktadır.

Yani ülkelerin tüm mücadelesi de budur. Daha güvende olup dışarıya açık vermemek…

Yüzyıllardır insan yaşadığı dünyadaki yerini hep sorgulamıştır. Ve hep parçası oldugu bu dünyayı kontrol altına alıp yönetme, değiştirme çabasında olmuştur, olmaya da devam edecektir.

Ve var olan dünya da ekonomi hakim olmuştur. Bilindiği üzere bugün gelinen noktada Kapitalizmdir. Bunu tetikleyen en önemli unsurda tüketimdir. Varoluşumuzdan bugüne Sosyal ve ekonomik yönden krizler çıkmıştır. Bu da toplumun tüketim yönünden ne derecede olduğunu, kırılgan yapısını tüm çıplaklığıyla bize göstermektedir. Bu çıkarlar üzerine kurulan yapının devam etmesi için buradan nemalanan büyük yöneticiler geçmişte ulus devletlerin yanında uluslararası kuruluşlar ve ulus ötesi şirketler vasıtasıyla var olan sosyal ekonomik ilişkileri koruyup geliştirme yolunu seçmişlerdir.

Bu tüketim merkezli hayat tüketim güçlerini de birbirleriyle karşı karşıya getirmiştir. Böylesi bir dünyada güvenlik kavramı ve bu kavramın önemini kavramak kaçınılmaz olmuştur. Ve güvenlik kavramının önemli olması strateji kavramını da oldukça önemli hale getirirken iki kavramın birbirlerinin kaderini de direkt etkilediklerini vurgulamak istiyorum.

Strateji Taktik’le beraber tanımlanmıştır. Bu tanıma göre strateji, muhabereleri kazandıracak taktiklerin üstünde konumlanarak koruma vazifesi görmektedir.

Strateji savaş öncesinde belirlendikten sonra savaş esnasında da kararlılıkla takip edilip olası şartlarda yaşanan değişimlere göre güncellenmesi gereken bir durumdur.

Günümüzde strateji savaş meydanlarından çıkartılarak devlet ve onun kurumlarından özel şirketlere kadar bir çok yönetici tarafından özel şirketlere kadar bir çok yönetici tarafından uygulanan bir durum halini almıştır. Strateji oluşturmak, en temel seviyede bireysel bir etkinlik olarak görülebileceği gibi uluslararası düzeyde de ele alınabilecektir.

Bu duruma devlet temelinde bakıldığında, geçmişte güç dengesi ya da caydırıcılık gibi askeri yaklaşımlar üzerine kurulu strateji oluşturma çabalarının günümüzde askeri boyutu dışına çıkan süreç ve hususları da dikkate alması gerektiği yönünde görüşlerden beslendiği görülmektedir.

Bir devlet politikasını, herhangi bir sorunu risk-tehdit olarak değerlendirmesi ya da değerlendirmemesi üzerinden eleştiren bir görüş aslında o ülkenin güvenlik stratejisini eleştirmektedir. Bu açıdan her hangi bir yönetici güç, konu özelinde devlet için strateji oluşturmak, hangi ilke ve değerlerin benimsenip hangi hedeflerin seçileceği, bunlara yönelik ne türden güvenlik sorunlarının öne çıkarılacağına dair alınan kararlara karşılık gelmektedir. Ayrıca güvenlik sorunlarıyla ne şekilde mücadele edileceği de strateji’nin bir parçası olduğundan yönetimin alacağı kararlarla şekillenecektir. Tüm bu kararların doğru alınması güvenliğin sağlanacağı koşulların belirlenmesi ise güvenlik kavramının herkes için aynı faydayı sağlayacak şekilde kurgulanmasına ve kullanılmasına bağlıdır. Bu ortak paydayı yaratabilmek içinse öncelikle kavramın muğlaklıktan kurtarılması gerekmektedir..

(Devamı var)

Çetin AGAŞE / Rotahaber
agasecetin

http://haber.rotahaber.com/savasin-adi-istihbarat-savaslari1_435280.html#ixzz2sau0Pyan

İSTİHBARAT /// MAHİR KAYNAK : ‘ÜLKEMİZDE TEMEL İSTİHBARAT YAPILMIYOR !’

"Ülkemizde temel istihbarat yapılmıyor!" Mahir Kaynak, 2 Şubat tarihli Star gazetesindeki köşesinde, istihbaratın önemini vurgulayarak "Eğer istihbarat ülke vatandaşlarına yönelik olarak yapılıyorsa güvenle değil endişe ile karşılanır" diyor, ve ekliyor

‘ÜLKEMİZDE TEMEL İSTİHBARAT YAPILMIYOR!’

"Ülkemizde temel istihbarat yapılmıyor!" Mahir Kaynak, 2 Şubat tarihli Star gazetesindeki köşesinde, istihbaratın önemini vurgulayarak "Eğer istihbarat ülke vatandaşlarına yönelik olarak yapılıyorsa güvenle değil endişe ile karşılanır" diyor, ve ekliyor… Genel olarak ülkenin güvenliğinin asker tarafından sağlandığına inanılır. Askerler güvenlikte en önemli rolü üstlenseler bile yeterli sayılmazlar. Bir insan nasıl çeşitli organlardan oluşuyorsa ve hayatı tehlikeye sokan organ hastalıklarına rastlanıyorsa, gereken tedbirler alınmamışsa tam bir sağlık kazanılamaz. İstihbarat servisleri ülke güvenliğinin en önemli yapılardan biridir. Bazı ülkeler askerin görevi dışındaki her şeyi istihbaratın görevine sığdırırlar. Mesela günümüzde mücadele ekonomik araçlarla yapılıyor ve birçok ülke bunun teşhisini ve alınması gereken tedbirlerin hazırlamasını istihbarattan istiyorlar.

Burada istihbarat alınacak tedbirlerin aracı değildir ancak ne yapılması gerektiğine karar verilirken onun değerlendirmeleri gözardı edilmez. Bugüne kadar ülkemizde temel istihbaratın yapıldığı söylenemez. Yani hangi gücün hangi araçlarla ülkemize yön verdiğinin tespitine çalışılmaz sadece kişisel eğilimlerden olumsuz sayılanların teşhisine uğraşılırdı. Mesela bugün ülkemizi yöneten güçlerle rekabet edecek derecede etkin olan cemaat izlenmemiştir. Çünkü o dini bir eylem sayılmış ve ülkenin yönetimini etkileyeceği düşünülmemiştir. Bu durumu genelleştirebiliriz ve istihbarat görevinde önemli bir eksiklik olduğunu söyleyebiliriz.

Çünkü izlenen ve değerlendirilen şey yabancıların ülkemizdeki operasyonları değil olumsuz sayılan kişilerin izlenmesidir. Bu nedenle istihbarat yabancıların faaliyetleri ve amaçları konusunda isabetli değildir. Bunun birinci sebebi analizin büyükten küçüğe doğru yönlendirilmemesidir. Ayrıca dış müdahalelerin iyi izlenmemesi ve yabancıların ülkemizdeki faaliyetlerinin bilinmemesidir. Mesela dış güçler medyada çok etkindir ama onların yönlendirdiği medyanın yazıları ve haberleri sadece halk değil devlet de bunları önemli sayar ve olayları onlara göre değerlendirir. Buradan şu sonuca varılabilirdi. Eğer istihbarat ülke vatandaşlarına yönelik olarak yapılıyorsa güvenle değil endişe ile karşılanır. Türkiye’de ciddi bir yabancı yapı vardı ve bu nedenle istediklerini yapabiliyorlardı. Mesela darbeler medyada desteklenmiş ve yapılması için ortam hazırlanmıştır. Günümüzde istihbaratın görevini yapan kadrolar tarafından yapılmasına çalışılması çok önemli bir adımdır. Başarılı olmasını dilerim.

TARİH : Sovyet dışişleri, Türklere kötü davranan istihbaratı Lenin”e şikayet etmiş

Sovyetler Birliği Dışişleri Komiseri Georgi Çiçerin’in, Türk diplomatlarına kötü davrandıkları gerekçesiyle VÇK (KGB’in ilk adı) istihbarat görevlilerini, dönemin SSCB lideri Vladimir Lenin’e şikayet ettiği ortaya çıktı.

Sovyetler Birliği Dışişleri Komiseri Georgi Çiçerin’in, Türk diplomatlarına kötü davrandıkları gerekçesiyle VÇK (KGB’in ilk adı) istihbarat görevlilerini, dönemin SSCB lideri Vladimir Lenin’e şikayet ettiği ortaya çıktı.

Rusya’nın sayılı istihbarat yazarı, tarihçi ve belgesel yapımcısı Leonid Mleçin 2011 yılında yazdığı “Dışişleri Bakanları, Rusya’nın Dış Politikası, Lenin ve Troçki’den Putin ve Medvedev’e” adlı kitabında Sovyet dışişlerini araştırdı. Arşiv belgelerine atıfta bulunan Mleçin, 1920’li yıllarda Sovyet istihbarat görevlileri ve dışişleri arasında zaman zaman anlaşmazlık ve tartışmaların yaşandığını yazdı.

Rus yazara göre, SSCB’nin Karadeniz kıyısı bölgelerinde istihbarat görevlilerinin Türk diplomatlarına kötü davrandığı gerekçesiyle Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin, Lenin’e 23 Ekim 1923 tarihli acil koduyla yazı gönderir. Yazıda, “Saygıdeğer Vladimir İliç! Karadeniz bölgesinde istihbarat görevlilerinin bugünkü faaliyetleri devam ettiği sürece Türkiye ile iyi ilişkilerin devam ettirilmesi olumlu anlamda mümkün değil. 3 Ağustos’ta VÇK ajanları, Türk Büyükelçiliği diplomatik kuryesi Feridün beyi gözaltına aldılar, onun diplomatik bavulunu açtılar, üstelik ona kabul edilemez şekilde davrandılar. Daha önce Türk Büyükelçiliği çalışanı İzzet İsmet’e de benzer şekilde davranılmış. Ben VÇK’ya resmi yazı gönderdim, yoldaş Davtyan’la defalarca bu konuyu görüştüm. Fakat henüz hiç bir yanıt alamadım.” şikayette bulundu.

SOVYET AJANLARI, TÜRK TÜCCARLARI DONUNA KADAR SOYUYOR

Türk yetkililerden çok sayıda şikayet aldıklarına dikkat çeken Sovyet Dışişleri Komiseri, “İstihbarat görevlilerinin Tuapse’de yaptığı affedilmez davranışları, askeri gemilerinin aranması, Türk gemilerine silahla ateş edilmesi, Türk görevli şahıslara kabul edilemez şekilde davranılması, özellikle Tuapse’de Türk konsolosuna yapılanlarla ilgili Türk tarafından çok sayıda şikayet alıyorum. Türk elçisi defalarca bana, Anadolu’ya dönen ve istihbarat görevlilerimiz tarafından iç elbisesine kadar soyulan Türk tüccarları, Sovyet Rusyası’nın kötü ününü yayıyor.” dedi.

Yazıya yanıt veren Lenin, “Yoldaş Çiçerin! Sizinle tamamen aynı fikirdeyim… Kötü istihbarat görevlileri tutuklanmalı, suçlular Moskova’ya getirilmeli ve kurşuna dizilmelidir. Konuyu Perşembe günü Politbüro gündemine getiriniz.” talimatını verdi.

İSTİHBARAT /// HAŞMET BABAOĞLU : İstihbarat örgütleri cemaatleri nasıl kullanıyor ?

Haşmet Babaoğlu yazdı: Arkası karanlık!

Ekim 1994’te Kanada’nın tatil yörelerinden Morin Heights’teki orman itfaiyesi bir yangın ihbarı aldı.

Olay yerine gittiklerinde bir villanın kül olduğunu gördüler.

Polis içerde "Order Of The Solar Temple" adındaki dini cemaatin lideri Joseph Di Mambro ve dört kişinin cesedini buldu. Yangından önce bıçaklanarak öldürülmüşlerdi.

Ertesi gün öğle sularında İsviçre’de Freiburg kantonundaki Solar Temple merkez binasında yangın çıktı. İçerde aralarında küçük çocukların da bulunduğu 23 ceset bulundu. Bazılarının silahla vurulduğu, bazılarının başlarında siyah plastik poşetlerle boğuldukları anlaşıldı. İki saat sonra başka evlerde çıkan yangınlarla ölü sayısı 70’i geçti.

İlginçtir, medya bütün şüpheli delillere rağmen bu ölümleri "inanç intiharları" olarak yansıttı.

Polisin ulaştığı kimi bilgiler birkaç gün önce Di Mambro’nun bir "Son akşam yemeği" düzenlediğini ve bağlılarına "deccalı engelleme görevinin kendilerinden alındığı"nı anlattığını gösteriyordu.

***

Hatırlıyorum…

1995’te Yeni Yüzyıl gazetesinin Pazar eki için bu olayı derleyip toparlamaya çalışmıştım.

Okurun ilgisini çekecek gizemli bir hikâye diye düşünüyordum. Fakat yazı işlerindekiler "Tapınak Şövalyeleri’ne özenen delibozuk ve küçük bir inanç grubunu büyütmenin âlemi yok!" deyince vazgeçmiştim.

İşin büyüklüğünü sonra anladık tabii.

2001 yılında Lüksemburg’da patlayan bir para aklama skandalının geçmişe dair izleri son derecede sofu nitelikteki masonik grubun nasıl istihbarat örgütleri tarafından kullanıldığını ortaya çıkarmıştı.

Malum, o tarihlerde Berlin Duvarı henüz yıkılmıştı ve Avrupa karanlık ilişkiler ağıyla örülüyordu. Rusya, Ukrayna ve İran’ın başını çektiği muazzam bir illegal uranyum piyasası oluşmuştu. Ortalık kirli para kaynıyordu.

Di Mambro ise "bizim ışığımız karanlığı ve kiri temizler" diyordu. İsviçre’deki banka hesabından yıllar sonra milyonlarca dolar çıktı.

Ölümlerle ilgili dosyaya gelince, 2006’daki davadan sonra kapatıldı ve bütün yaşananlar sessizliğe gömüldü.

***

Bunları niye anlattım?

Geçen gün bir arkadaşım Moon cemaati için yazdıklarımı okuyup şöyle sormuştu: "Neye inanıyor olurlarsa olsunlar, bir inanç grubu nasıl devasa bir şirket gibi çalışır? Nasıl olur da bağlılar bizim neden dünyanın dört bir yanında yatırımlarımız var diye sorgulamaz?"

Haklıydı arkadaşım. O yüzden, meraklısına bir de çok daha küçük görünen ve başına olmadık işler gelen bir "modern cult"tan örnek vereyim dedim.

Şu notu da koymak zorundayım…

Biz de artık özellikle Batı’da serpilmiş veya yerleşmiş inanç gruplarını sadece geleneksel modellere bakarak anlamaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz.

İSTİHBARAT /// ESKİ MİT DAİRE BAŞKANI MAHİR KAYNAK : İstihbaratın önemi

Mahir KAYNAK

Genel olarak ülkenin güvenliğinin asker tarafından sağlandığına inanılır. Askerler güvenlikte en önemli rolü üstlenseler bile yeterli sayılmazlar. Bir insan nasıl çeşitli organlardan oluşuyorsa ve hayatı tehlikeye sokan organ hastalıklarına rastlanıyorsa, gereken tedbirler alınmamışsa tam bir sağlık kazanılamaz. İstihbarat servisleri ülke güvenliğinin en önemli yapılardan biridir. Bazı ülkeler askerin görevi dışındaki her şeyi istihbaratın görevine sığdırırlar. Mesela günümüzde mücadele ekonomik araçlarla yapılıyor ve birçok ülke bunun teşhisini ve alınması gereken tedbirlerin hazırlamasını istihbarattan istiyorlar. Burada istihbarat alınacak tedbirlerin aracı değildir ancak ne yapılması gerektiğine karar verilirken onun değerlendirmeleri gözardı edilmez.

Bugüne kadar ülkemizde temel istihbaratın yapıldığı söylenemez. Yani hangi gücün hangi araçlarla ülkemize yön verdiğinin tespitine çalışılmaz sadece kişisel eğilimlerden olumsuz sayılanların teşhisine uğraşılırdı. Mesela bugün ülkemizi yöneten güçlerle rekabet edecek derecede etkin olan cemaat izlenmemiştir. Çünkü o dini bir eylem sayılmış ve ülkenin yönetimini etkileyeceği düşünülmemiştir. Bu durumu genelleştirebiliriz ve istihbarat görevinde önemli bir eksiklik olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü izlenen ve değerlendirilen şey yabancıların ülkemizdeki operasyonları değil olumsuz sayılan kişilerin izlenmesidir. Bu nedenle istihbarat yabancıların faaliyetleri ve amaçları konusunda isabetli değildir. Bunun birinci sebebi analizin büyükten küçüğe doğru yönlendirilmemesidir. Ayrıca dış müdahalelerin iyi izlenmemesi ve yabancıların ülkemizdeki faaliyetlerinin bilinmemesidir. Mesela dış güçler medyada çok etkindir ama onların yönlendirdiği medyanın yazıları ve haberleri sadece halk değil devlet de bunları önemli sayar ve olayları onlara göre değerlendirir.

***

Bir görevin tam yapılmadığı düşünülüp tedbir alınması istenebilir. Ancak kurum bilinçli bir biçimde görevini yanlış yapıyorsa ne yapılmalıdır? Geçmişten bir misal vererek ne demek istediğime açıklık getirebilirim. Bir gün Özal’a davet edildim ve Kürt sorunu konusundaki görüşlerimi anlattım. Ancak bulunduğumuz salondaki radyoyu rahmetli Özal yüksek sesle açmıştı yani konuşurken ciddi olarak müzik duyuluyordu. Bunun konuşmaların teybe alınmasını engellemek için yapıldığını anladım ve bu konuda görüş bildirmedim. Bir ülkede Cumhurbaşkanı bile devlet tarafından dinlendiği şüphesi taşıyorsa ve görüşlerinin sorulması yerine böyle bir yol izleniyorsa sorun büyük demektir. Dinlemenin yabancı bir servis tarafından yapıldığını düşünseydi bunun devletin organları tarafından önlenmesini ister ve radyo çalmazdı. Kamuoyunda istihbarat önemli bir devlet görevi sayılmıyor ve kendisinin izleneceğinden endişe ediyordu.

Buradan şu sonuca varılabilirdi. Eğer istihbarat ülke vatandaşlarına yönelik olarak yapılıyorsa güvenle değil endişe ile karşılanır. Türkiye’de ciddi bir yabancı yapı vardı ve bu nedenle istediklerini yapabiliyorlardı. Mesela darbeler medyada desteklenmiş ve yapılması için ortam hazırlanmıştır. Günümüzde istihbaratın görevini yapan kadrolar tarafından yapılmasına çalışılması çok önemli bir adımdır. Başarılı olmasını dilerim.

İSTİHBARAT /// DOÇ. DR. SAİT YILMAZ : Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) nereye koşuyor ?

Doç. Dr. Sait Yılmaz

Bir istihbarat teşkilatı ne bir siyasi düşünce kuruluşu ne de bir kolluk kuvvetidir. Hükümetin istediği verileri teyit etmek her zaman cazip olsa da istihbaratçı doğru olanı söylemek ve yapmakla yükümlüdür. İstihbarat analizcileri değerlendirmelerini her türlü siyasi önyargıdan yapmalıdırlar. İstihbarat teşkilatı, politikacılara ve siyasi çıkarlara değil, ulusal çıkarlara odaklanır. İstihbaratın her işi ve ürünü, siyasi ideolojik tasarruflarının ötesindeki ulusal çıkarlar çerçevesinde oluşturulan politikaları desteklemeye yöneliktir . Ulusal çıkarlar, iktidarı partisinin ötesinde devleti oluşturan tüm kurum ve kuruluşların, kuvvetler dengesinin tüm unsurlarının aktör olarak yer aldığı bir karar verme sisteminde belirlenmiş olmalıdır. Böylece istihbaratçı jargonu ile; istihbarat teşkilatı ıslanmadan yüzebilir.

Hem devlet politikasını destekler hem de tarafsız kalır ama bu kolay bir iş değildir. Öte yandan, demokratik sistemlerde istihbarat servisleri siyasi iktidarların bekçisi değildir. İktidarlar seçimle gelir ve gider, istihbarat servislerinin onların yerini sağlamlaştırmak ya da siyasilerle özel ilişkilere girerek, onların koruyucu meleği olmak gibi bir görevi yoktur. Politikacılara ve siyasi yaklaşımlara karşı istihbaratçı temkinli ve kıvrak olmalı, içerideki mayın tarlalarından uzak durmalıdır. Daha da ötesi istihbarat servisinin, siyasi iktidarların anayasa ve kanunlar aleyhine ideolojik politikalarının aktörü olmak gibi görevi de olamaz.

İstihbaratçının işi ülkenin çıkarları doğrultusunda hazırlanmış politikaların ihtiyacı olan istihbaratı üretmek ve işlevleri yerine getirmektir. Bunun için öncelikle gerçekçi analitik istihbarat ürünleri sunmalı, işlevlerini yasal sınırlar içerisinde gerçekleştirilmelidir. Bir radyologun doktoruna sağladığı röntgen gibi, istihbaratçıda büyük resmi ve bu resim içinde noktalı ve lekeli bölümleri politika üreticilerine vermeli ama değer üretici olmamalıdır. İstihbarat ürünü siyasilere uygulayabilecekleri politika seçenekleri kadar değişmez ulusal çıkarlar konusunda farkındalık da sağlamalı ama onları önyargıya götürmemelidir. Burada asıl sorun ulusal çıkarların nasıl belirleneceğidir. Ulusal çıkarlar demokratik ülkelerde pek çok siyasi, güvenlik ve ekonomik kurumun rekabeti sonucunda belirlenir. Ulusal çıkarlar mutlak değildir, uluslararası ortamın dinamiklerine ve politika tercihlerine göre değişebilir ama bu gene ilgili tüm aktörlerin katılımı ile olur. İstihbarat, bu değişime sağladığı yeni bilgilerle öncülük eder. İstihbarat analizcileri de geleneksel olarak diğer ülkelerdeki gelişmeler ile ilgili raporlarının en son bölümünde ülke çıkarlarına yer verirler. 21. yüzyıl güvenlik ortamındaki hızlı değişimler hem belirli alanlarda daha çok uzmanlaşmayı, hem de ulusal çıkarların belirlenmesi ve önceliklendirilmesini daha acil ve zor hale getirmiştir. İstihbaratçılar bunun için gerekli veri tabanını sağlamak üzere çok daha fazla çalışmalıdır.

Türkiye’deki bugünkü iktidar, “milli irade” kavramı adı altında devletin tüm diğer aktörlerini dışlayarak, parti politikasına, parti içinde de birkaç kişiye dayanan ideolojik politikalarına meşruiyet sağlamaya çalışmaktadır. Ülke çıkarlarını bu işle sorumlu devletin en yüksek organı belirler. Bu kurum da 2004 yılına kadar Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği idi. Bu kurumun yayınladığı Milli Siyaset Belgeleri ise bu çıkarların ve buna uygun politikaların belirlendiği resmi belgelerdi. Bu hükümetin iktidara gelmesi ile sözde Avrupa Birliği ile uyum gerekçesi adı altında önce MGK Genel Sekreterliği’nin içi boşaltıldı sonra da Milli Siyaset Belgeleri yok edildi. Bunların hepsinin amacı hükümetin yaratılan kaos ortamında tek başına kalarak, istediği gibi ülke çıkarlarını tespit etmek ve politika belirlemek merakı idi. Bu da yetmezdi, işlenecek suçlar öyle büyüktü ki MGK içinde ya da basın önünde ses çıkaracak askerlerin de sesi kısılmalı, milli güçler tasfiye edilmelidi idi. 2007 yılına kadar Ergenekon, Balyoz vb. operasyonların kumpası hazırlandı. Darbe komplosu yetmeyince casusluk ve fuhuş operasyonları tezgâhlandı. Bugün Erdoğan’ın biz de aldatıldık şeklindeki sahte masumiyet duruşu aslında o dönemde cemaat ile birlikte kendi deyimi ile ilmek ilmek hazırladıkları ve dış güçlere dayanan bir projenin hayata geçirilmesi idi. Bu çarpık sistem içinde MİT Müsteşarı, hükümetin ideolojik politikaların manivelası olmuş, hükümet ile suç ortaklığında önemli bir rol üstlenmiştir. Hâlbuki2002 yılına kadar, Türkiye’de Milli İstihbarat Teşkilatı, görev sınırları içinde kalarak, saygın bir kurum olma niteliğini korumuştur.

AKP iktidarının dış politikasının geldiği aşama şudur;

– Ülke çıkarlarına göre Sünni mezhepçilik anlayışı çerçevesinde bölgede lider olmayı ve bu yolla Osmanlı ümmetçiliğini hedef alan ideolojik bir temele göre belirlenmektedir.

– Dış politika, bir devlet politikası değil iktidar partisi için de kendine “milli irade” yakıştırması yapan birkaç elitin kendi dünya anlayışlarının bir sonucudur. Bu politikanın arkasında devletin tüm kurumları yoktur.

– Önce sıfır sorun, şimdi de Osmanlıcı dış politika iflas etmiş, tüm komşu ülkelerin kuyusu kazıldığından Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde Barzani ve Öcalan’dan başka dostu kalmamıştır.

– Yabancı ülkelerin güdümünde yürütülen politikalar Ortadoğu’da Türkiye’nin etrafını terör bataklığına çevirirken, Irak’ın kuzeyinde de facto Kürt devletinin kurulmasına ve Türkmenlerin asilime edilmesine göz yumulmuştur.

– Yabancı güçlerin kurguladığı demokratik çözüm maskesi altında PKK’nın Güneydoğu Anadolu bölgesini devletleştirmesine müsaade edilmiş, eylemsizlik adı altında TSK ve diğer kolluk güçlerinin elleri bağlanmıştır.

– Uluslararası hukuka ve Anayasa’ya aykırı olarak Suriye’deki iç savaşın tarafı olunmuş, Suriye’nin bölünmesi sonucu ortaya çıkan Kürt bölgelerinin PKK ve Irak’ın kuzeyi ile bütünleşmesine aracı olunmuştur.

Ben Kürt meselesini Musa Anter’den öğrendim diyen Emre Taner’in başkanlığında MİT, daha 2005 yılında terör örgütü ve Barzani ile müzakere sürecinin manivelası olmaya başladı. Demokratik açılım diye Habur rezaleti ve İngiliz istihbaratının tezgâhladığı Oslo görüşmelerinin de başoyuncusu MİT idi. Büyük Kürdistan’ın omurgası olan içinde pek çok suça karışan MİT mensupları deşifre olunca MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı kurtarmak için Başbakan Temmuz 2012’de çıkardığı bir kanun çıkardı. Başbakanın kara kutusu ve PKK’nın Türkiye’de en çok sevdiği kişi olan Hakan Fidan, sadece 2010 yılında Öcalan ile 56 görüşme yaptı. Suriye’deki iç savaşın içinde aktif olarak yer alan Türkiye’nin elindeki yegâne aktör gene MİT’dir. MİT, hala Suriye’ye silah taşımaya devam ediyor ve Suriye’deki PDK ile çok iyi anlaşıyor.

Yukarıda sayılan tüm icraatlar hem iç ve uluslararası hukuka hem de Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıdır. Yanlış anlaşılmasın tabii ki MİT, yurt içi ve dışında operasyon yapacak, Türkiye’nin çıkarlarını koruyacak. Bizim itirazımız Türkiye’yi her geçen gün bölünmeye ve daha çok bataklığa saplanmaya götüren AKP politikalarının manivelası olması ve yapılanların hukuka aykırı olmasıdır. MİT’in işlediği hukuksuzluklar şu şekilde sıralanabilir;

– Anayasayaya aykırı şekilde terör örgütü ile görüşmeler yapmak, devletin toprak bütünlüğünü tartışmaya açmak.

– KCK teşkilat yapısı içinde Kürdistan’ın kurulmasına yardım etmek ve devlete karşı işlenen şiddet eylemleri dâhil çeşitli kriminal faaliyetlere katılmak.

– Suriye’deki iç savaşın içinde aktif olarak yer almak, terör örgütlerine silah ve malzeme aktarmak, muhalif kanadın lojistik desteğini sağlamak.

– Ergenekon ve Balyoz operasyonlarına katkılı bilgi sağlamak, silahlı kuvvetlerine yönelik komplolarda etkin rol oynamak.

2937 Sayılı MİT Kanunu’nun 4. Maddesine göre MİT’in başlıca görevi; “Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milleti ile bütünlüğüne, varlığına, bağımsızlığına, güvenliğine, anayasal düzenine ve milli gücünü meydana getiren bütün unsurlarına karşı içten ve dıştan yöneltilen mevcut ve muhtemel faaliyetler hakkında milli güvenlik istihbaratını devlet çapında oluşturmak ve bu istihbaratı cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, milli güvenlik kurulu genel sekreteri ile gerekli kuruluşlara ulaştırmak” gelmektedir. 4.b. ile MİT’e “Devletin milli güvenlik siyasetiyle ilgili planların hazırlanması ve yürütülmesinde; … istihbarat istek ve ihtiyaçlarını karşılamak” görevi verilmiştir.4.g’de ise; “Milli İstihbarat Teşkilatına görevleri dışında görev verilemez ve bu teşkilat devletin güvenliği ile ilgili istihbarat hizmetlerinden başka hizmet istikametlerine yöneltilemez” ifadesi yer almaktadır. MİT’in tıpkı Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) gibi başbakanlığa bağlı olması, rejim ile sorunları olan siyasi partilerin iktidara gelmesi halinde bu kurumların sınırlarının zorlanması ve içlerinde paralel yapıların ortaya çıkması sorununu doğurmaktadır. Bu yüzden MİT ve EGM için de tıpkı Silahlı Kuvvetler’de olduğu gibi şura sisteminin getirilmesi ve siyasi istismarların ve hukuki boşlukların örtülmesi için iktidarlara göre değişmeyecek düzenlemeler yapılması gereklidir.

MİT’in bulaştığı ve yukarıda sıralanan tüm faaliyetler TCK Md. 302 (Türkiye’nin toprak bütünlüğünün görüşmeye açılamayacağı) ve Md. 306’ya (başka bir ülkede silahlı çatışmaya destek vermek) göre ağır cezalıktır. Terör örgütü ile yapılan görüşmelerde “Ülkenin bütünlüğünü tartışmıyoruz” demek, “Oslo belgelerinin resmi belge olmadığını savunmak” kimseyi kurtarmayacaktır. Şu haber bile suçun kanıtıdır; “Güney ve Kuzey Kürdistan’ı birbirine yakınlaştırmak amacı ile Barzani, Kandil, PKK ve PDK arasındaki trafiğe Öcalan’ın da katılımı MİT’ingözetiminde yapılıyor ”. Türkiye’ye gerçek bir yargı bağımsızlığı geldiğinde ve bir gözü kör-bir kulağı sağır savcı ve hâkimler gittiğinde bu ülkede çok şey değişecektir. O günler yakındır. Ülkeyi yöneten siyasiler kadar kanunsuzluğa alet olan pek çok kamu görevlisi yanında MİT mensupları da suç işlemektedir. Tabii ki kastettiğimiz tüm teşkilat değil, E ve F tipi olanlar ile onlara katılan ve göz yumanlardır. Birkaç yıl sonra pek çok MİT mensubunun yargı önüne çıktığını göreceğiz. Kendilerini “Biz verilen emirlerin gereğini yaptık” diye savunacaklar ancak görev verilmiş olsa bile suça katılmak ve görmezlikten gelmek de suçtur. MİT Müsteşarı için çıkarılan kanun da başbakan değişince kendisini koruyamayacaktır. Hiçbir kanun başka birine suç işleme yetkisi veremez.

[1][1] Namık Durukan: Öcalan, Barzani’nin talebini kabul etti: PKK ile KDP anlaştı, Milliyet Gazetesi, (28.01.2914), http://gundem.milliyet.com.tr/ocalan-barzani-nin-talebini-kabul/gundem/detay/1828687/default.htm

Doç.Dr.Sait Yılmaz
ulusalkanal.com.tr

İSTİHBARAT /// M. Şevket Eygi : Ajanlar, Arivistler, Geri zekalı lar

1013170_659365040777903_1677840079_n.jpg

Ajanlar, Arivistler, Geri zekalılar

BİR müddetten beri etrafımız casus, ajan, istihbaratçı, provokatör, yönlendirici kaynıyor. Her kılığa giriyorlar, bukalemun gibi her renge boyanıyorlar.

Bilhassa islamî cemaatlerin, tarikatların, derneklerin, vakıfların, sivil kuruluşların, grupların, parçaların içinde cirit atıyorlar.

Bunlar yetmiyormuş gibi dinî hizmet ve faaliyetler dairesi içine müptezel, sefil, rezil arivistler de girmiştir.

Daha bitmedi!.. Hizmet yapıyoruz diye hezimete sebep olan nice holiganlar, militanlar, fanatikler…

Gıybet, nemime, fitne fesat ayyuka çıkmıştır.

Elifi görseler mertek diyecek cahiller ve kültürsüzler ahkam kesip duruyor. Bence bence bence…

Müslümanların şu son derece parçalanmış hali karşısında birleşme konusunu ele alan, ittihad-ı İslam için çareler ve çözümler üreten kaç kişi var?

Ehl-i imanın tek bir Ümmet olması için kimler çalışıyor?

İrak, Suriye ve Mısır’dan ibret aldık mı?

Birleşmeden, tek bir Ümmet olmadan, âdil râşid ve muktedir bir İmama biat ve itaat etmeden toparlanmamız mümkün müdür?

Mısır’da Müslüman İhvan iktidarına karşı yapılan darbeyi bazı öteki Müslümanlar niçin destekledi?

İslamî hizmet ve faaliyetlerin çok büyük kısmı niçin paraya, dünyaya, menfaate endekslidir?

Birileri niçin para karşılığında Allah, Peygamber, din, mukaddesat diye haykırıyor?

Sabah namazlarında İstanbul camileri boş. Bunu niçin dert edinmiyoruz?

Krizler, fitne ve fesatlar, çok önemli meseleler hakkında fetva verecek bir Ulema Şûramız niçin yok?

Cuma ezanları okununca Müslüman esnafa niçin, dükkanlarınızı kapatın, ticarete ara verin ve Allahı zikr etmet için camilere gidin denilmiyor?

Beyinsizlikleri yüzünden yurtları harap olan bir toplum…

(İkinci yazı)

Osmanlı İslam Sisteminde

Peygamber Sevgisi

HAÇLILARIN, Siyonistlerin, İslam düşmanlarının, Münafıkların, Kriptoların en korktuğu şey Osmanlının uygulamış olduğu Ehl-i Sünnet Müslümanlığıdır. Bir müddetten beri var güçleriyle bu Ehl-i Sünnet İslamlığını kaldırıp, yerine birbirinden kopuk bin parçadan oluşan bir İslamcılık Protestanlığı getirmek istiyorlar.

Bu maksatla tarihe karışmış olan Mutezile mezhebini, birtakım ilahiyatçılar vasıtasıyla hortlatmışlardır.

Osmanlının uygulamış olduğu Ehl-i Sünnet İslamlığı uygulamasının ana ilkeleri nelerdi?

Birincisi: Din ü devlet birliğiydi. Osmanlı, Tanzimata kadar bir din devletiydi, Tanzimattan sonra İslam devlet dini olmuştur.

İkincisi: Osmanlı inanç konularında Ehl-i Sünnetin iki imamı olan İmamı Eş’arîye ve İmamı Mâtüridîye bağlıydı.

Üçüncüsü: Amelî meselelerde Osmanlı Ehl-i Sünnetin dört mezhebini kabul ediyordu. Hanefî fıkhı devletin resmî hukukuydu ama öteki hak mezheplere bağlı olan Müslümanlar ve bölgeler, kendi fıkıhlarına göre amel edebiliyordu.

Dördüncüsü: Osmanlı sistemi, Şeriata bağlı olmaları şartıyla tasavvuf tarikatlarını kabul ediyordu.

Osmanlı ulusal bir devlet değildi, bir cihan devletiydi, bir pax idi.

Dünyanın her yerindeki Müslümanlar Osmanlı ülkesine pasaportsuz girebilirlerdi, din ve iman kardeşi olmaları hasebiyle kendilerine ayrı muamele edilmezdi.

Yavuz Sultan Selim’den itibaren Osmanlı Sultanları aynı zamanda Halife oldukları için bütün Ehl-i Sünnet Müslümanları onları severdi.

İslam düşmanları işte bu islamî sistemden, bu islamî uygulamadan nefret ederler ve onu kaldırmak için açık veya sinsi her yolu denerler, her çareye başvururlar.

Bugün gördüğümüz İslam Protestanlığı Osmanlı Sünnî İslam sisteminin zıddıdır.

Ehl-i Sünnette Halifeye ve Müslüman ülü’l-emre itaat etmek vardır. İslam Protestanlığı ise isyan ve bağy ahlakı üzerine kuruludur.

Ehl-i Sünnet Müslümanlığında Resulullah Efendimizi (Salat ve selam olsun ona) canından çok sevmek vardır. Protestanlar, bid’atçiler Peygamberin çok sevilmesinden hoşlanmazlar, sevgiyi ilahlaştırmak, rableştirmek, şirk olarak göstermeye çalışırlar.

Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulühü diyen Sünnî Müslümanları şirkle, Peygamberi rableştirmekle suçlamak muhakkak ki, iftiradır, hezeyandır, bühtandır.

Müslüman, tanrılaştırmamak şartıyla Peygamberi her şeyden, canından, ehl ü iyalinden daha çok sevecektir.

Bir kimse Peygamberi canından ve öteki her şeyden fazla sevmezse, o kamil ve gerçek Müslüman olamaz.

Peygamber sevgisinin ölçüsü ve sınırı şudur: Onu tanrılaştırmamak, onu Allahın kulu olarak kabul etmek şartıyla alabildiğine sevmek ve övmek.

İlk Müslümanlar onu böyle sevdikleri, onun yolunda Allah rızası için canlarını feda etmekten çekinmedikleri için pek kısa bir zamanda Çin sınırından Atlas Okyanusuna kadar nice ülkeleri fethettiler. Hem de karada hayvan sırtında veya yürüyerek, denizde yelkenli gemilerle seyr ederek.

Bin parçalı İslam Protestanlığı ve diğer bid’at ve dalalet fırkaları Ehl-i Sünnete ve Osmanlı sistemine galebe ederse, Türkiye Müslümanları büsbütün zillete ve esarete düşer.

Şu adamlara bakınız: Peygamber sevgisini törpülemeye çalışırken, Allah gerçek bir Janus diyen zındığı baş tacı ediyorlar. (Janus iki çehreli bir Roma putudur.)

M. Şevket Eygi

TERÖR /// CHP’li Sezgin Tanrıkulu : ‘Paris benzeri cinayetler işleneceğine ilişkin bir istihbarat var mı ?’

CHP’li Sezgin Tanrıkulu, Paris’te öldürülen 3 PKK’lı kadının cinayet zanlısı Ömer Güney’in MİT ile bağlantısını işaret eden ses kaydını Meclis gündemine taşıdı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Paris cinayetinde Ömer Güney muammasını Meclis gündemine taşıdı. Başbakan Tayyip Erdoğan‘a, "Benzer cinayetlerin işleneceğine dair Hükümetin edindiği herhangi bir istihbarat var mıdır?" diye sordu Tanrıkulu, "Ömer Güney’in MİT’le herhangi bir irtibatı olmuş mudur? Olmuşsa, bu ilişki ne zaman ve nerede başlamıştır?" dedi. Tanrıkulu’nn soru önregesi ve gerekçesi şöyle:

9 Ocak 2013 tarihinde Fransa’nın başkenti Paris’te öldürülen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katil zanlısı olarak yakalanan Ömer Güney’e ait olduğu ileri sürülen bir ses kaydı çeşitli internet sitelerinde yayınlanmıştır. Söz konusu ses kaydında Ömer Güney’in suikast planını MİT mensubu olduğu ileri sürülen kişilerle tartıştığı anlaşılmaktadır. Her ne kadar sesin Ömer Güney’e ait olup olmadığı henüz netlik kazanmamışsa da, böylesi bir kaydın, mevcut koşullarda ortaya çıkması dikkat çekmektedir. Kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla Ömer Güney, görüştüğü kişilerden silah temini için destek vaadi alıyor ve öldürülecek kişiler konusunda bir sıralama yapıyor.

– Söz konusu ses kaydındaki kişiler MİT mensubu mudur?

– Ömer Güney’in MİT’le herhangi bir irtibatı olmuş mudur? Olmuşsa, bu ilişki ne zaman ve nerede başlamıştır?

– Ömer Güney’in cinayetlerden önce Ankara’ya geldiği ortaya çıkmıştır. Güney, Ankara’da kimlerle görüşmüştür?

– Güney’le konuşan kişilerin MİT mensubu olup olmadığına dair herhangi bir inceleme başlatılmış mıdır? Başlatılmışsa, bu kişilerin söz konusu cinayetleri kimlerin talimatıyla organize ettiği ortaya çıkarılacak mıdır?

– Fransa’da devam etmekte olan cinayet davasında Türkiye, elindeki tüm bilgileri mahkemeye iletmiş midir? İletmemişse, bunun sebebi nedir?

– Benzer cinayetlerin işleneceğine dair Hükümetin edindiği herhangi bir istihbarat var mıdır?

ESKİ EMNİYET İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANI HANEFİ AVCI’DAN FETULLAH CEMAATİ ANALİZİ

Hanefi Avcı’dan bomba açıklamalar

Paralel devleti anlattığı kitabı Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet Bugün Cemaat, yüzünden mahkum olan eski emniyet Müdürü Hanefi Avcı son günlerde yapılmak istenen darbeyle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Avcı, cemaatin yönetici kadrolarının emniyet ve yargıyı koordine ettiğini ve söz konusu yapının devletin tüm gizli bilgilerine sahip olduğunu ileri sürdü.

Emniyet ve yargıdaki cemaat yapılanmasını anlattığı kitabı yüzünden tutuklanan Hanefi Avcı cezaevinde Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu’na çarpıcı açıklamalarda bulundu. Avcı, "Cemaat tüm bilgilere hakim. MİT’in, Emniyet’in, Maliye’nin bilgileri ellerinde. Polisle adliyeyi cemaatin yönetici kadroları koordine ediyor." dedi.

Hükümet-cemaat kavgası, özellikle cemaatin yargı üzerinden yaptığı salvolar pek çok adli süreçle ilgili soru ve kuşkuları tekrar akla getirdi.

Cemaatin emniyet ve yargı içinde keyfi ve kendi hesabına girişimleriyle ilgili pek çok ciddi kanıt, şüphe var ve bu işin pek çok mağduru var.

Şüphe yok ki Hanefi Avcı bunların başında geliyor. 2010’da yayınladığı ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet, Bugün Cemaat’ başlıklı, cemaati sorguladığı, pek çok yönüyle teşhir ettiği kitabı onu bir anda cemaatin ‘hedef’i yapmıştı.

Fethullah Gülen, Avcı için o günlerde, ‘Son günlerde emniyet teşkilatından birisinin ‘falan yerde kadrolaşma’ gibi çok yakışıksız iddiaları oldu. Allah taksirâtını affetsin, Allah insanları cehenneme gitme yoluna düşürmesin…’ diyordu.

Tutuklandı Avcı. Solcu ve Ergenekoncu ilan edildi. Kitabı delil oldu.

Avcı tutuklandığı zaman bu köşede şunları söylemiştim:

‘Bir emniyet müdürü ‘teşkilat içinde, özellikle istihbaratta cemaat örgütlenmesi var, beni bile dinliyorlar’ diyen bir kitap yazmakta, bir süre sonra, ‘bir kadınla ilişkisi olduğuna ve bu yüzden izlendiğine dair bilgiler gazetelere servis edilmekte’, ardından ‘silahlı bir sol örgütle dolaylı teması olduğu iddiasıyla tutuklanmakta’… Avcı’nın tutuklanması her yönüyle izaha muhtaçtır…’

Kimi basın organlarında uğradığı itibarsızlaştırma ve kişilik katli girişimlerine, ‘solculara işkence yaptığı günlerle özdeş kılınma’ çalışmalarına rağmen Avcı, bu tarihten itibaren cemaatin adli imkanları kendi hesabına kullanmasını ve bunun mağduriyetini simgelemeye başladı.

Susurluk döneminde çeteler düzenini ifşa eden, TBMM Araştırma Komisyonu’nda, PKK’nın ve destekçilerinin imhası için yasadışı operasyon birimlerinin Emniyet, MİT ve ordu içerisinde aynı kollardan kurulduğunu ortaya koyan adam, emniyet içinde yeni kuşak için idol haline gelmiş, doğruculuğuyla bilenen muhafazakar bir polis, Hanefi Avcı, 2013 Temmuz’unda Devrimci Karargah davasından, solculuktan 15 yıla mahkum edildi.

O ceza bana şu satırları yazdırmıştı:

‘Susurluk devletinin egemen olduğu o dönemde bile bugün olduğu gibi ‘ödüllendirilme’ye yeltenilmedi Avcı. Kendi ifadesiyle ‘devlet dönemi’nde dahi bu türlü cezalandırılmadı. Devletle cemaat arasındaki usül ve güç farkı mı diyelim?’

Geçen hafta salı günü, Adalet Bakanı’nın verdiği izinle, Silivri’ye Hanefi Avcı’yı görmeye gittim. Konuşmak, son olayları değerlendirmek, duygu ve kanaatlarını aktarmak için… Aşağıda okuyacağınız satırlar onunla yaptığım görüşme ve daha sonra onun bana yolladığı kimi notlarla ortaya çıktı.

Açık görüş yaptık Avcı’yla. İki ayrı koridorda iki ayrı kapısı olan, dar camekanlı bir odada, odayı ikiye kesecek şekilde monte edilmiş ince bir masaya benzeyen sabit bir rafta karşı karşıya oturduk. Kapılar üzerimize kitlendikten sonra 1 saatimiz vardı. Benim geldiğimi 10 dakika önce öğrenmişti, kaptığı kimi dosyalarla gelmişti görüşe. Anlatacağı, anlatmak istediği çok şey vardı doğal olarak, kendi davası üzerinden haksızlık ve hukuksuzluklar görülsün istiyordu. Anlatıyor, anlatıyordu. Olaylar, kişiler, dosyalar, kanun maddeleri…

Bir ara durdurdum Hanefi Avcı’yı… ‘Şu an yaşananlar karşısında ne hissediyorsunuz, haklı çıktınız, haklı çıktığınızı hükümet de gördü’ dedim. Şöyle cevapladı beni:

Haklı çıktım diye gram kadar sevindiğim yok. Bilinen, görünen bir şeydi. Bugün yaşananlar ülke için, insanlar için sıkıntılı bir durum. Bundan herkes zarar görecek. Hükümet de cemaat de, özellikle cemaat. Ama olumlu düşünecek olursak, bunun sayesinde belki bazı şeyler yerli yerine oturur. İnsanlar zamanla başka gerçekleri görüyor. Eskiden ben ve çevrem cemaatin verdiği eğitim hizmetini her şeyden değerli, her şeyden önemli görürdük.. İstihbarat için, telefon dinlemeler için de aynı şey oldu. Ben bunları suç takip için çok önemli görürdüm. Ancak yeri geldiği zaman bunun ne kadar sorun yaratabileceğini, nasıl kötüye kullanabileceğini, nasıl haksızlığa yol açabileceğini de gördüm…

HİÇ KİMSE MÜSAADE ETMEZ

Yaşanan büyük gerilimi nasıl değerlendirdiğini sordum Avcı’ya. Yanıtı şu oldu:

Bu olayın adı ne, nasıl tanımlamak lazım ve kim haklı? Bu sorulara cevap vermek için önce şu anki durum ne, onu bir tam tespit etmek gerek. Geçmişime bakıldığında her iki tarafa da en yakın kişiyim, samimi, içten, onlarla gönül bağı olan, aynı değerlere inanan, özel dünyamda aynı yaşam biçimini arzulayan biriyim. Bu yetiştiğim çevremden, özel yaşamımdan, yakınlarımdan bilinen, anlaşılan bir halimdir. Bugün ise her ikisinden de ağır cezalar gördüm. Cemaat uydurma iddialar, iftiralar ile bana ceza davaları açılmasında etkin oldu, hükümet ise haksız yere birkaç defa meslekten, memuriyetten ihraç ve onlarca disiplin cezası verdi. Ama bugün durum şu: Hiçbir ülkede hiçbir iktidar kendi kurumlarının dışarıdan birilerince yönetilmesine ve kendi menfaatleri için kullanmasına müsaade edemez. Hatta cemaatin kendi elemanlarının kurduğu bir iktidar bile olsa, kendi kurumlarını ve memurlarını kendisi yönetmek ister. Dışarıdan kendi cemaatinden birilerinin karışmasına razı olmaz. Hangi iktidar olursa olsun bu mücadeleyi yapmak zorunda.

YORUM FARKI YOK HEPSİ DE AYNI

Bugünkü noktaya gelineceğini bekliyor muydu Hanefi Avcı?

Üç yıldır hapisteyim. Uzaktan bakmak bazen iyi olabiliyor. Az bilgiyi iyi kullanabiliyorsunuz mesela. Bazı gelişmeleri baştan gördüm. Özel Yetkili Mahkemelerin buraya kadar geleceğini görüyordum. 2012’ye kadar tüm önemli soruşturmaların tüm tutuklama kararları aynı mahkemenin nöbetçi olduğu gün veriliyor. O gün başlıyor süreç. Hep aynı mahkeme, 10. Ağır Ceza Mahkemesi. Böyle bir tesadüf olabilir mi? Bunu görüyordum. Mahkeme heyetlerinde yargıçlar arası yorum farkları olur. Ama Özel Mahkemelere bakıyorsun, hiç yok. Hep aynı görüş, hepsi aynı fikirde. Böyle bir şey olamaz. Bunu görüyordum. Her soruşturmaya gizlilik kararı veriyor ve sonuna kadar kaldırılmıyor. Örneğin bir kez kaldırılması için başvurdum. Bir hakim, ‘mevzuatta yoktur, gizlilik kararı kaldırılamaz’ kararı verdi. Daha sonra itiraz edince mahkeme heyeti, bu kararın yanlış olduğunu söyledi ama, o kararı veren hakim, Ömer Diken, 10. Ağır Ceza Reisi yapıldı…

İPLERİ TUTAN EL DIŞARIDA

Bu ‘organizasyon’, bu ‘mekanizma’ nasıl işliyor? ‘Polisle adliye birlikte çalışmıyor. Her ikisini de dışarıda cemaatin yönetici kadroları koordine ediyor, her ikisi de dışarıda cemaat yöneticilerinin emir ve talimatıyla iş yapıyor’ diyor Avcı. Şöyle devam ediyor:

Kamu kurumunda çalışan her kişi kendi elde ettiği bilgileri, cemaate aktarıyor. Bu yukarıda birleştiriliyor. Büyük bir havuz oluşturuyorlar. Sonra kime dava açılacak, kim tutuklanacak yukarıda karar veriyorlar. Önce olayı kendileri yakın medya üzerinden sızdırıyorlar. Sonra polis savcının işini yapıyor. Tespit tutanağı fezlekeye geçiyor. Fezleke iddianayeme dönüyor. Örneğin bir dilekçe veriyorsun ya da soruşturma başlıyor. Öne arkaya kaydırarak belli kişi ve makama denk getiriliyor. Savcılar şikayet dilekçilerini dikkate almıyor. Tanık üretiliyor. Bu adamların çalışma biçiminin gösterilmesi lazım. Binlerce insan dinlenmiş kimsenin haberi yok.

HSYK’DA İŞLEM YOK!

Şu örnekle bugün tartışılan HSYK’da gönderme yapıyordu:

Ben bir şikayetimi HSYK’ya gönderdim. Gülersin, cevap iki sene sonra geldi. Bir yargıca havale etmişler, o da reddetmiş başvurumu. Ama vahim olan şu: Yargıcın verdiği dosya numarası benimki değil, bir başka numara. Dosyaya bile bakmadan reddetmiş talebi… Polis-savcının ve hakimin yaptığı hukuka aykırılıklar HSYK’ya şikayet ediliyor ama aylar yıllar geçiyor hiçbir işlem yapılmıyor. Suç olduğu sabit belgeli hususlarda bile iki yıldan önce HSYK cevap vermiyor.

ONLARI BEN YETİŞTİRDİM GÖRÜR GÖRMEZ ANLARIM

Aslında nereden nereye gelindi. Silivri’ye gitmeden önce fikrini almak istediğim Ruşen Çakır, ‘Beşir Atalay’ın İçişleri Bakanlığı zamanında Avcı’nın Emniyet Genel Müdür Yardımcısı yapılacağı söyleniyordu’ diye bir hatırlatma yaptı. Sordum bunu Avcı’ya.

Bakan Eskişehir’den beni Ankara’ya almak istedi. Daire başkanlığı önerdiler ama o zaman bu uygun olmazdı. Bakanın yanında olmam için bir formül aranıyordu. Bulunamadı. Ama o esnada cemaat haber gönderdi. Ankara dışına çıksın da nereye giderse gitsin diye…

Bakanla konuşmalarını anlatırken aslında cemaatle ilgili derinlik meselesini de anlatıyordu.

Bakana anlattım o zaman, ‘cemaat yapılanması sizin tahmininizden çok derin’ diye. Cemaat tüm bilgilere hakim. MİT’in, Emniyet’in, Maliyenin bilgileri ellerinde. Bu, büyük bir güçtür dedim. Bunun üzerine gidilmesini, denetim yapılmasını, yoksa büyük sorunlar doğabileceğini söyledim. Temelde istihbarat dairesi vardır. Sizin haberiniz olmadan, dinleyen kim adına dinliyor. Buna kim karar vermiş. Şube müdürü olabilir mi? Olmaz. Dışarıdan birileri talimat veriyor. İşte bunlardan birisi Kozanlı Ömer…

Hükümetin sorumluluğunu her fırsatta hissettiriyordu Avcı…

Bir hüsn-ü niyet var bunlara karşı. O yüzden ‘her şeyi yapabiliriz’ havasına girdiler. Hükümetin hoşgörüsüyle, görmezden gelmesiyle, bir iki ihlale göz yummasıyla iyi cesaretlendiler, ciddi hukuksuzluklar üretmeye kadar gittiler. Sahte delil üretmeye başladılar.

En iyi bildiği konuyu emniyet istihbaratın altını özellikle çiziyordu:

İşin çapı büyük. Cemaat kendi parasıyla dinleme cihazı alıp bunları Emniyet İstihbarat’ta tutup kullanıyor, TİB’de kendi kanallarıyla dinleme yapıyorlar. Sahtecilik operasyonunu onlar yapıyor. İzmir (casusluk) süreci bir rezilliktir. Cemaatin istihbarattaki adamları, istihbaratın kendi fişleri, kendileri için hazırladıkları fişleri seçip subayların bilgisayarına koymuşlar. Bir istihbaratçı olarak, bu adamları yetiştirmiş biri olarak, bunu görür görmez anlarım.

Ne yapmalı?

Siz dışarıda olsanız ve işin başına getirilseniz, nasıl temizlerdiniz bu işi?

İşin yüzde 90’lık kısmı tehlikeyi görmektir. Hükümet zamanında bunu görmedi ve büyük hata yaptı. Epey süredir Türkiye, resmi kurumları dışarıdan yönlendirilerek yapılan vahim olaylar yaşıyor. Polis-yargı bu sahada en hayati kurumlar. Kasıtlı hukuk ihlalleri yapıyorlar; insanlar, bu anormalliği normalleştirmeye, kanıksamaya, kabullenmeye itiliyor. Sanki polisi-yargıyı dışarıdan yönetmek, sahte deliller uydurmak, keyfi kararlar normalleştiriliyor. Bugün en önemli safha, olayın boyutunun yönetimce iyi algılanmasıdır; bunun da gerçekleştiği kanaatindeyim. Keşke kitabı yazdığım zaman müdahil olunsa idi, o zamandan bu yana bu yapı çok genişledi, emniyette tüm istihbaratta, KOM’da (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele) nerdeyse ‘ful’ denecek hale geldi, hemen hemen tüm istihbarat ve KOM şubelerinde cemaat kadroları hakim oldu, tahribat arttı, cemaatin tayin terfi vs etkisini gören çok kişi de menfaati için o tarafa kaydı…

GÖRMESEM İNANMAZDIM

Tehlikenin görüldüğü artık açık, şimdi ne yapmalı?

Evet, şimdi olayın halka anlatılması gerekir. Ben yaşamasam inanmazdım devletin kendi insanını sahte delil yaratarak suçlayacağına… Göstermek lazım, karşımızda görevini yapmaya çalışan bir polis-yargı düzeni yok. Hukuku tanımayan, ülkeyi ve devleti nereye getireceğini göremeyen, devleti devlet olmaktan çıkaran, devlete, yargıya-polise güveni yok eden bir çalışma biçimi ve yapı var. Gerçek yaşanan hukuksuzlukları halk tam bilmiyor, onun için öncelikle bu konuda yapılan hukuksuzlukların ortaya konması gerekiyor. Bunu özellikle cemaatin tabanının görmesini sağlamak lazım. Cemaat polisleri, savcıları yaptıklarını devlet için yapmıyorlarsa, ‘kimin için yapıyorlar’, ‘neden yapıyorlar’ sorusuyla anlatmak çok önemli. Özellikle cemaat tabanının bunları görmesi, soru sorması sağlanmalı.

TEŞHİR EDİLMELİLER

Yöntemi ne olacak bunun?

Bence yöntem, sahtecileri ve sahtekarlıkları ortaya çıkarmaktır. Onları kendi evraklarıyla, işlemleriyle kıstırmaktır ve teşhir etmektir. Bu mümkün. Oda TV davası bende olsa, davayı ters çevirsek, ben bizi suçlayanların hepsinin sahtekar olduklarını ispat ederim, mahkum olmalarını sağlarım. İzmir soruşturması, casusluk davası bir rezilliktir. Cemaat polisi kendi topladığı istihbarat bilgilerini almış, askerlerin bilgisayarlarına koymuş… Bunu teşhir etmek lazım…

Temizlemem

‘Bu sorunu çözmek için işin başına getirilseniz’ dediğim zaman Avcı’nın girizgahı ruh halini göstermesi bakımından önemliydi. Bunca ağır siyasi mesele içinde bir ayrıntı gibi görünse de, bu ruh hali, haklılığı tescil edilmiş bir kamu görevlisinin iç dünyasına ve beklentilerine işaret ediyordu. Avcı böyle bir görevi neden almayacağını anlatırken, hapisteki bir tutukluyla değil, görev başındaki ya da göreve kısa ara vermiş bir emniyet müdürüyle koşuyor gibi hissediyordunuz kendinizi…

Böyle bir olayda birkaç sebepten görev almak istemem. Birincisi ben açıktan bu işe karşı biliniyorum, her yaptığım önyargıyla taraflı anlaşılır halbuki bu mücadele herkesçe adil kabul edilecek şekilde olmalı. İkincisi bu işte karşıya çıkacak insanların çoğunu tanıyorum bir kısmı yanımda çalışmış kişilerdir ben eskide bir kişiyi dost kabul etmiş isem bu gün o bana kötülük de yapsa ben ona karşı hiçbir zaman zarar verecek işte bulunmak istemem. Üçüncüsü benim birikimim, görev anlayışım hep devleti açıkça hedef alan terör gruplarına karşı olmuş; bu tür gruplara karşı personel tahkikatları konusunda uzmanlaşmış insanlara ihtiyaç vardır.

Vatanını seven Başbakan’a destek versin

Gülen cemaatiyle ilgili fiilleri nedeniyle Devrimci Karargah Örgütü’ne üye olmakla suçlanarak cezaevine konulan Emniyet eski Müdürü Hanefi Avcı, Silivri Cezaevi’nde Sevilay Yükselir’e konuştu.

Aralık operasyonlarının perde arkasını değerlendiren Avcı yaşananları şu sözlerle anlattı: Eskiden dindarları fişliyorlar diye onlara kucak açtım. İşinden gücünden başka bir şey düşünmeyen insanların görevlerini başka amaçlar için kullanacakları aklıma gelmezdi. Devlet içinde bir devlet kurmaya çalışan bir örgütle karşı karşıya olduğumuzu anladım ve ‘eyvah’ dedim; Biz kimlere el vermişiz? Kimlerin önünü açmışız!

BU İŞİN ŞAKASI YOK

‘Emniyette Ergenekon yapılanması yok dedi’ diye Mustafa Gülcü’nün fişini çektiler… Hükümet fotoğrafı net olarak gördü artık. Şu anda herkes, iktidarı muhalefeti, Türk’ü Kürt’ü dindarı dinsizi… Bu ülkeye aidiyet duygusu hisseden herkes Tayyip Erdoğan’ın yanında tavır almak zorundadır. Bu bir fırsattır ve bu fırsat değerlendirilmelidir. Balyoz ve Ergenekon Davaları’ndan yargılananlar bile şu anda hükümetin yanında tavır alınması gerektiğine inanıyorlar ve muhalefetin tavrına da çok kızıyorlar. Çünkü biz hepimiz onların mağduruyuz. MİT bir şey sevk ediyorsa savcı buna bakamaz. Bu işin şaka kaldırır yanı yok. Bu bir devlet politikasıdır. Ben hükümetin iki adımını destekliyorum. Birincisi 17 Aralık operasyonu üzerine hükümetin başlattığı çalışmalar. İkincisi çözüm süreci. Çözüm süreci bu ülke için çok hayati, çok önemli..

Hizmet ağı

Emniyetin eski patronu Hanefi Avcı, paralel yapının nasıl işlediğini anlattı.

Bakan Mehmet Ali Şahin’in de açıklamalarıyla fikir verdiği hizmet ağını TAKVİM adım adım ve kademe kademe tablolaştırdı

1) Yapı bünyesinde özellikle kamuda çalışan doktor, öğretmen, memur, belediye elemanı gibi isimler topladıkları bilgileri ortak havuza aktarıyor. Bu havuz TİB, MİT, Emniyet gibi kritik görevlerde bulunanlardan akan bilgilerle de besleniyor.

2) Veri havuzundaki bilgiler ayıklanıp Konsey’e sunuluyor. Konsey ise kendilerine tehdit oluşturacak isimleri belirliyor. Bu isimler Emniyet Abisi’ne veriliyor. Kozanlı Ömer lakaplı Osman Hilmi Özdil’in talimatıyla isimler hakkında dosya açılıyor.

3) Paralel yapının emniyet birimlerindeki elemanları gerekli hazırlığı yaparken, bilgiler paralel yapının medya uzantılarına sızdırılıyor. Paralel medya hedef kişiler hakkında haberler yaparak, itibarsızlaştırma operasyonunu gerçekleştiriyor.

4) Şube müdürü, emniyet amiri gibi yapının polisteki rütbeli elemanları, aldıkları görev üzerine gizlice dinleme ve takipler yapıyor. Gerektiğinde sahte deliller titizlikle üretiliyor ve soruşturmada paralel yapı adına konuşacak gizli tanıklar bulunuyor.

5) Emniyetteki isimler bu süreçte dinleme ve takip yapmak için cep telefonlarının IMEI numaraları üzerinden yetkililerden talepte bulunuyor. Ya da sahte isimler kullanılarak, dinleme ve takibin yapıldığı şahıslar gizli tutuluyor. Bu bilgiler ışığında toplanan verilerle polisin tespit tutanakları adeta bir fezleke gibi detaylı hazırlanıyor.

6) Gizlice yürütülüp ince ince işlenen tutanaklar dosya haline getirilerek paralel yapının temasta olduğu savcılara gönderiliyor. Dosyalar o kadar ayrıntılı hazırlanıyor ki savcılar suç duyurusunda bulunur bulunmaz, yüzlerce sayfalık iddianameleri saatler içinde kolayca hazırlayabiliyor.

7) Yargı içindeki yapılanma, kritik bulduğu bazı isimler hakkında karar almakta zorlanınca, dosyayı Pensilvanya’ya gönderiyor. Polis ve yargıdaki yapının benzeri Adli Tıp’ta da işliyor. Delillerle ilgili itirazlar raporla çürütülüyor.

8) Savcılar ellerindeki dosyaları kendi adamlarının bulunduğu mahkemelere götürüyor. Böylelikle gözaltı ve tutuklama kararları rahatlıkla çıkıyor. Gerektiğinde bu mahkemelerin nöbetçi olduğu günler özellikle bekleniyor.

9) Soruşturma ve yargılama aşamasında paralel yapının yargı içindeki isimleri tutuklu sanıkların her türlü itirazını yok sayıyor. Hatta yargıçlar hemen gizlilik kararı alarak delillerin tanık avukatlarıyla paylaşılmasını bile önlüyor.

‘Başbakan’ı aldattılar’

Sabah Gazetesi, yazdığı kitapta paralel yapıyı deşifre ettiği için cemaat polisinin ve yargısının hedefine oturan, sahte belge ve komplolarla tutuklanıp cezaevine konulan Hanefi Avcı ile röportajın bugün ikinci bölümünü yayınladı.

Hanefi Avcı: Binlerce insanı dinleyip evrak biriktirdiler ve şantaj malzemesi yaptılar. Baykal ve MHP’lilerin kaset olayı da en net örnek. Emniyet ve istihbarat istese bunları çözerdi. Polis eğer bir olayı çözmek istemiyorsa, o işte parmağı vardır.

Bu derin yapıyla mücadelede HSYK yasa değişikliğinin çok kritik bir hamle olduğu söyleniyor.

Kesinlikle doğru! Klasik bir hukuk düzeni yok orada. Bunu halkın görmesi lazım. Ben bizzat yaşadığım hikâyelerden biliyorum. 3 günde işleme konulması gereken evrak 1 ayda işleme konmuyor. Bir hâkimin önüne gitmemesi gereken evrak bir şekilde ayarlanarak onun önüne gidiyor. Dosyadaki evrakla onun önündeki evrakın numaraları birbirinden farklı, tutmuyor. Mesela bir davamda hakim Ömer Diken aynı gün hem mahkeme üyesi hem de mahkeme başkanı görünüyordu. Şikâyet ettim. Hâkim inceledi, "Ben suç görmedim" dedi. Sonra onu (Ali Alçık) Yargıtay üyeliğine terfi ettirdiler. Benim yaptığım başvuru ile başvuru sonucunda verilen ret kararındaki evrak numaraları birbiri ile örtüşmüyor. Bu durum yapılan başvuruların esasına hiç girilmediği ve sonucun önceden belli olduğunu göstermektedir.

‘YENİ SPONSORLARA BAKIN’

Bazı işadamlarına bağış için baskı yapıldığı iddiaları da var.

Fethullah Gülen’in internete düşen ses kayıtlarından -ki bende basından takip ettim – iş adamları ile anormal bir ilişki kurduğu anlaşılıyor. Bu ilişkilerin ortaya çıkması için kayda gerek yok aslında. Türkçe olimpiyatlarının sponsorlarına bakmak yeterli. Ben de birkaç kez gittim o organizasyonlara. O zamanlar sadece cemaat gönüllüsü esnaf ve işadamlarından destek alırlardı. Son dönemlerindeki sponsorlar ise Türkiye’nin devler liginde olan patronlar. Daha önceki sponsorlarına bakın, bir de şimdiki sponsorlarına bakın. Baskı yapılıp yapılmadığını anlarsınız.

Özel hayat ve iletişim özgürlüğü de elden gitti!

O çoktan gitmişti zaten. Binlerce insanı dinleyip, izleyip kaydetti bunlar. Evrak biriktirdiler. Ve sonra bunları şantaj malzemesi yaptılar. Baykal ve MHP’lilerin kaset olayı bu işin bariz bir örneğidir.

‘BAŞBAKAN’I ALDATTILAR’

7 Şubat olmasaydı Başbakan bu yapının farkına varamaz mıydı?

Orda bir yanılgı var. Herkes Başbakan’ın bu örgütün farkına 7 Şubat’ta vardığını düşünüyor ama değil. Ondan daha önce oldu bu. Oda TV davasında. Zekeriya Öz’ün niyeti sahte delil üreterek Oda TV davasını Malatya’daki Zirve davasıyla birleştirip sansasyon yaratmaktı. 100 klasör evrak hazırlanmıştı. Bu sayede ayrı bir toplama operasyonu yapılacak ve Diyanet İşleri Başkanlığı ile başka kurumlardan, üniversitelerden ve medyadan onlarca insan tutuklanacaktı. Bu olacak şey değildi. Operasyonu genişletecek, büyük dalgalarla gözaltı operasyonları yapılacaktı. Ancak bunun bilgisi gitti Başbakan’a. Sanırım bu bilgiyi MİT verdi.

Başbakan işte orda anladı olayın vehametini ve hemen harekete geçti. Önce İstanbul Emniyeti’nden bu yapının en önemli ismi olarak bilinen Ali Fuat Yılmazer’i aldı görevden sonra Zekeriya Öz’ü. Dananın kuyruğu orada koptu tabii. Bu son sansasyonel operasyonları engellenince hem MİT hem de Başbakan bitti onlar için. Sonrasını biliyorsunuz zaten.7 Şubat darbesi devreye sokuldu ki bana göre korkunç bir saldırıydı. Aslında bu yapıyı bitirmek için 7 Şubat bir şanstı ama Başbakan ile hükümet bu şansı kullanamadı. Orada alenen devletin politikalarına kafa tutan bir suikast söz konusuydu. O gün bugünkü gibi kararlı bir tavır göstermiş olsaydı yine çok daha avantajlı olacaktı devlet. Sanırım cemaate yakın bazı çalışma arkadaşları olayın 7 Şubat’la dondurulacağını söyleyip aldattılar Başbakan’ı.

‘ASKERİN DE İÇİNDELER’

Adana ve Hatay’da MİT’in TIR’ları durdurulup aranıyor. Sizce neler oluyor?

Devletin bir kurumunun yaptığına diğer kurumu mani olamaz. MİT bir şey sevk ediyorsa savcı buna bakamaz. Bu işin şaka kaldırır yanı yok. Bu bir devlet politikasıdır. Devlet isterse silah isterse başka şey nakleder. Eğer devlet bu benim malım bana ait diyorsa orada kimsenin müdahalesi söz konusu olamaz. Adana ve Hatay’da yaşananlar skandal ötesi, Türkiye’nin dış dünyada itibarını sarsamaya dönük bir tutum. Çoğu insan sanıyor ki bunların tek amaçları Türkiye’yle ilgili dünyada teröre yardım ve yataklık eden bir ülke algısı yaratmak. Bir amaçları da Türkiye Devleti’nin istihbaratının nasıl bir zaafiyet içerisinde olduğunu göstermek. Dünyanın bütün gizli servisleri hayretle izliyordur olanı biteni.

Bu durumda bu yapının MİT içerisine de sızmış olduklarını söylemek mümkün mü o zaman!

TIR olayları bu örgütün sadece MİT’te değil aynı zamanda askerde de olduğunu ortaya koyuyor. O TIR’ları durduran polis değil, jandarmadır. Hiç kimse bilmese bile asker devletin milli istihbaratının kontrolünde olan TIR’ları durduramayacağını bilir. Asker bunu bile bile durduruyorsa durup düşünmek lazım.

‘HER YOL MUBAH DİYORLAR’

Mehmet Ali Şahin paralel yapının Yargıtay imamıyla ilgili bir iddia ortaya attı ve konuyla ilgili hukuki işlem başladı. Görev yaptığınız dönemde Yargıtay imamının kim olduğuna ilişkin her hangi bir bilgiye rastladınız mı?

Yargıtay imamının kim olduğunu bilmiyorum. Ancak Yargıtay’a bakan imam Yargıtay’ın içinden değildir. Kurumlara bakan imamlar kurum dışından seçiliyor. Emniyet ve yargıdan farklı değil. Sızan belgeler, durdurulan TIR’lar… Paralel yapının bu kurumlara bakan imamları da var. MİT ve Genelkurmay imamlarının ismini savcıya verdim. Bu imamlar da tıpkı Yargıtay imamı gibi kurum içinden değil kurum dışından.

Sahte delil üretme, haksız tutuklamalar, dezenformasyon… Peki alnımız secdeden kalkmıyor diyen insanlar bu "günah"ları nasıl içselleştiriyor?

Çok doğru bir soru. Bir yandan Allah diyerek bir yandan da bu hukuksuzlukları nasıl içselleştiriyorlar? Nasıl haksız tutuklamalar yapıyorlar. Ve günahsız masum insanları sırf onların karşısında diye içeri tıkıyorlar? Çünkü bunlar meseleye tipik bir örgütçülük anlayışıyla bakıyor ve örgütünün hedefine ulaşması için de her yol mubah anlayışını benimsiyor. Sahte belgeler, atılan iftiralar ve haksız tutuklamalar onlara göre verdikleri savaşın bir parçası. Ve o talimatların kutsal bir yerden geldiğine inanıyorlar.

"ÖYM’LER İSTEDİĞİNİ ALIP İÇERİ ATTI"

Cemaat uygulamaları nasıl bir Türkiye yarattı?

Öyle bir ortam yaratıldı ki herkes "bir numara" yapılmaktan korktu. O güce biat etti. Özel Yetkili Mahkemeler istediğini alıp içeri attı. Burada tabii hükümetinde çok büyük hatası oldu. Özel yetkili savcılıklar ve mahkemelerle çift başlı bir hukuk oluşmasına olanak tanındı. Bu çift başlılığı da paralel yapı çok güzel kullandı. Bu yolla da Türkiye’de resmen bir istibdat yaratıldı. Fiilen ayrı bir paralel hukuk yapısı üretildi. Düşünün… Cemaati eleştirmek suç haline getirildi. Eleştiren herkes bir şekilde bertaraf edildi. Ahmet Şık yayımlanmayan kitaptan cezaevine girdi. Nedim Şener aynı şekilde. Benim durumum zaten ortada. Yazarlar, gazeteciler itibarsızlaştırılarak sindirilmeye çalışıldı. Hal böyle olunca tabii vatandaşın devlete güveni sarsıldı.

ÇÖZÜM SÜRECİ HAYATİ

Birileri vatandaşı arıyor, "Ergenekon’a üye olduğunuza ilişkin dosya hazırlanıyor. Şu kadar para verin" diyor vatandaş kanıyor. Çünkü birilerinin sahte delil üretebileceğine inanıyor. Cemaatin pratikleri devlete güven sarstı.

Bu arada bu yapının çözüm sürecine de bir karşı duruşu olduğu görülüyor. Yorumunuz nedir?

Cemaat bu hükümetin bütün politikalarına karşı. Ben hükümetin iki adımını destekliyorum. Birincisi 17 Aralık operasyonu üzerine başlatılan çalışmalar. İkincisi çözüm süreci. Çözüm süreci bu ülke için çok hayati, çok önemli… Hükümetin çözüm sürecini ileriye götürme konusunda temkinli olduğunu görüyorum bence böyle olmamalı. Hükümet bir an önce çözüm sürecini başarıya ulaştırmak zorunda. Çözüm süreci olmazsa savaş yeniden başlar. Allah korusun. İşte o zaman felaketi olur bu ülkenin!

‘POLİS İSTESE KASETLERİ ÇÖZERDİ’

Deniz Baykal ve MHP’lilere yönelik kaset skandallarının arkasında paralel yapının yattığına işaret eden Hanefi Avcı, "Emniyet’in İstihbarat’ın elindeki imkânları bilerek söylüyorum. Eğer isteseydiler kasetlerin kim ya da kimler tarafından yapıldığını çözerlerdi. Polis eğer bir olayı çözmek istemiyorsa o zaman bu işin içindedir ve parmağı vardır" diyor.

POLİSLERDEN, BAĞIŞ DİYE YÜZDE 10 KESİNTİ

Sevilay Yükselir, Yahya Bostan (en sağda) ve Abdurrahman Şimşek’e konuşan Hanefi Avcı: "Emniyet personelinde bu yapıya bağlı polislerin maaşlarından her ay yüzde 10 civarında kesinti yapıldığını tahmin ediyorum. Bu paralar bağış adı altında cemaate aktarılıyor." (SABAH)

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: