Etiket arşivi: Iran

İRAN DOSYASI : 8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı İstanbul’da

İran Dışişleri Bakanlığı Politik ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü IPIS ve Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM iş birliğinde başlatılan Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantıları’nın sekizincisi 07 Şubat 2014 tarihinde İstanbul Gönen Hotel’de saat 09:30’da gerçekleştirilecek.

İlki 12 Kasım 2008 tarihinde TASAM’ın ev sahipliğinde İstanbul’da yapılan Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantıları o tarihten beri İstanbul ve Tahran’da dönüşümlü olarak icra ediliyor.

“Yeni Dönem Türkiye – İran İlişkileri Fırsatlar ve Riskler” ana teması ile yapılacak 8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı’na İran tarafı Dışişleri Bakan Yardımcısı, Uluslararası Eğitim ve Araştırma Merkezi (Center for International Research and Education ICRE) Başkanı ve Büyükelçi Dr. Hadi Soleimanpour başkanlığında aralarında eski Dışişleri Bakanı Manouchehr Mottaki, Büyükelçi (E) Ebrahim Taherianbir, Büyükelçi (E) Mohammad Irani, gibi önemli isimlerin olduğu geniş bir heyetle katılacak.

Türkiye tarafında ise toplantıya TASAM Başkanı Süleyman Şensoy başkanlığında TASAM Başkan Yardımcısı (E) Büyükelçi Murat Bilhan, Büyükelçi (E) Selim Karaosmanoğlu, Büyükelçi (E) Ümit Pamir, Büyükelçi (E) Oğuz Çelikkol, Büyükelçi Suha Umar, Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu, Prof. Dr. Mustafa Kibaroğlu, Prof. Dr. Nurşin A. Güney, TASAM Orta Doğu Uzmanı ve İ.Ü. Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Muharrem Hilmi Özev, TASAM Yönetim Kurulu Üyesi ve Nükleer Fizikçi Dr. Necmi Dayday, DEİK Ortadoğu ve Körfez Bölge Koordinatörü Suzan Cailiaou ve Koordinatör Akın Dıblan, Euronews’den Dr. Bora Bayraktar, NTV’den Can Ertuna, Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’nden Dr. Bilgehan Alagöz, C4 Savunma Dergisi Editörü Bahadır Tokgöz, TASAM Uzmanı Hazar Vural ve Uzman Yardımcısı Ahmet İşçan iştirak edecekler.

8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Toplantısı’nda ele alınacak alt konu başlıkları “Ekonomik İlişkiler: Fırsatlar ve Güçlükler”, “Enerji Politikaları: Jeopolitik ve Güvenlik Sonuçları”, “P5+1 – İran Nükleer Anlaşması ve Çok Boyutlu Perspektifler”, “Teknoloji Paylaşımı, Akademik ve Kültürel İş Birliği”, “Sosyal, Ekonomik ve Politik Gelişmeler”, “Akdeniz, Ortadoğu (Suriye – Irak), Afrika, Orta Asya Ülkeleri ve Türkiye – İran”, “ŞİÖ, CICA, D8, AB ve Yeni Ortaklarla İlişkiler ile Bölgesel Stratejiler” ve “Çok Kutuplu Dünyada Yükselen Güçler ve Küresel Yönetim Yapılarına Adaptasyon” olarak belirlenmiş.

İran ve Türkiye’den katılacak önemli konuşmacı isimler dışında uzman, akademisyen, gazeteci, bürokrat ve diplomatların izleyici veya müzakereci olarak katılacağı 8. Türkiye-İran Yuvarlak Masa Toplantısı İstanbul Gönen Hotel’de 7 Şubat Perşembe günü saat 09:30’da başlayacak.

TASAM Başkanı Süleyman Şensoy toplantı ile ilgili yaptığı açıklamada “8. Türkiye – İran Yuvarlak Masa Ülke Toplantısı; sorun alanlarını ihmal etmeden P5+1 Ülkeleri ile İran’ın vardığı anlaşma, Suriye ile ilgili devam eden Cenevre Süreci gibi parametrelerin belirleyici olacağı “yeni dönemde” Türkiye – İran ilişkilerindeki fırsatlar ve tamamlayıcılık ilişkisini stratejik bir bakış açısı ile Türkiye ve İran kamuoyları nezdinde ortaya koyarak, kurumsal ve entelektüel zemin inşasına dönemsel stratejik katkı sağlayacaktır” dedi.

DETAYLI BİLGİ EK’TEDİRİ.

8. Trkiye – ran Yuvarlak Masa Toplants stanbul’da.pdf

İRAN DOSYASI /// SELİM SAVAŞ GENÇ : Türkiye-İran ilişkilerinin sınırlarını Tahran belirliyor

İran, tarihinin hiçbir devresinde olmadığı kadar rahat, mutlu ve kendini garanti altında hissettiği bir dönemin tadını çıkartıyor. Ortadoğu’da vuku bulan neredeyse tüm hadiseler hemen her gün Tahran’ın gücüne güç katarken; Irak, Suriye, Lübnan ve Gazze’de bölgesel rakiplerini yanına yaklaştırmayacak pozisyonlar alabiliyor.

‘Baş düşmanı’ olarak kimlik oluşumunda basamak niyetine kullandığı ABD ile konuşabilen ve İsrail’in gönlüne su serpecek şekilde nükleer programının önemli bir kısmından vazgeçen İran, başarı için sınır ve prensip tanımayan bir aktör görünümünde. Batıya yaklaşırken de, batıdan uzaklaşırken de bir yere gittiği yok İran’ın. Ortadoğu planlarını gergef ile işler gibi ilmek ilmek şekillendirirken ne acele ediyor ne de telaş…

Anlaşılan Türkiye ‘kendisini ikinci evinde hissettiği’ İran ile kurduğu ilişkilerde Suriye sorununu yok sayıyor. Ya da anlaşılan İran, Türkiye ile konuşurken Suriye meselesini konuşmayacağız ön şartı ile Ankara’yı lütfedip kabul ediyor. Başbakan ve neredeyse küçük bir kabineden oluşan heyetinin Tahran ziyaretinde düzenlenen tek basın toplantısında gazetecilerin soru sormasına müsaade edilmiyor. Zira bir an boş bulunup gazetecilik görevini ifa etme refleksi gösteren bir basın mensubunun “55 bin Suriyelinin işkence altında can verdiği son bulgular hakkında Tahran ne düşünüyor?” gibi can alıcı bir soruyu sorması gezinin tüm ‘ihtişamını’ altüst edebilirdi.

Suriye konusunda İran farklı bir taktik uyguluyor. Başbakan Erdoğan’a yönelik mevki ve meslektaşları kesinlikle sert ikazlar yapmıyor, hatta Türkiye’nin Suriye politikalarını öncelikli olarak dış politika argümanlarında kullanmıyorlar. Lakin kritik dönemlerde daha alt seviyeden bir görevli bürokrat ya da askerî makamların temsilcileri gibi görevli adamlar vasıtası ile Türkiye ve Başbakan Erdoğan’ı en sert üslupla ve bazen de ağza alınmayacak hakaretlerle eleştiriyorlar. Tahran âdeta ‘Senin hakkındaki düşüncelerimiz bunlardan ibarettir. Bunu bilmeni istiyoruz lakin korkma, yüz yüze geldiğimizde sana gülümseyip canını sıkacak bir şey yapmayacağız’ tavrında.

Son İran ziyareti öncesinde de böyle oldu. Hamaney’in Devrim Muhafızları Yardımcı Temsilcisi Abdullah Hacı Sadıki’nin Erdoğan’ın ziyareti öncesi “Türkiye Başbakanı, son zamanlara kadar Suriye krizinde daha çok İsrail’in kuklası gibi hareket ediyordu. Fakat son zamanlarda artık uyandığını görüyoruz.” ifadelerini kullanabiliyor. Kendimizi tam anlamı ile ‘ikinci evimizde’ hissedebileceğimiz bir karşılama! Yeryüzünde Erdoğan’ın ziyaretinden birkaç saat önce bu açıklamayı yaptırtıp ajanslara servis edebilecek kaç ülke vardır?

Türkiye’yi bölgede radikal unsurların yanında, İran’ı ise makul, tutarlı ve Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasında konuşulabilecek bir partner olarak lanse ettiren süreç, birkaç doktora tezi konusu olabilecek hacimdedir. Bir sene önce demokratikleşme eğiliminde olan Ortadoğu’nun tek kaybedeni ve telaşe içindeki aktörü görüntüsü veren İran, bu rolünü nefes kesen hamleler neticesinde nasıl Ankara’ya devrettiğini uzun zaman konuşacağız. ‘Arap Uyanışı’ sürecinde varını yoğunu hipodromda koşmayan bir ata yatıranların ne iç ne de dış politikada manevra alanlarının kalmadığını görmeye başladılar. İran’ın diplomatik aklının, Türkiye Cumhuriyeti başbakanına ‘bölgesel ve küresel güç olma hedefinin olmadığı’ itirafını yaptırtmış olması hemen her şeyi özetler mahiyettedir. Dün İran’ı uluslararası arenada savunan ve Tahran’ı merkeze çekmeye çalışan Türkiye, bugün Ortadoğu’da uluslararası sistemle birlikte hareket eden, enerji bağımlısı olduğumuz ve nükleer silah elde etmesinden endişe duyduğumuz İran ile karşılaşmanın şoku içindedir. Böyle bir tablo karşısında hangi siyasi, gazetecilerin soru sormasına izin verebilirdi ki?

İRAN DOSYASI : MALİKİ IRAK HALKINA AÇTIĞI SAVAŞTA İRAN’DAN SİLAH DESTEĞİ ALACAK

İRAN ANALİZ / İran rejiminin tıpkı Esed diktasına olduğu gibi Nuri el-Maliki yönetimine de Irak halkına ve özellikle Sünnilere karşı açtığı savaşta kullanmak üzere ciddi miktarda silah ve askeri malzeme desteği vereceği bildirildi. İran’ın Tesnim Haber Ajansı, gelişmeyi Maliki’nin Tahran’dan silah satın alacağı şeklinde servis ederken, uzmanlar Esed rejimine olduğu gibi İran’ın bu noktada elindeki tüm imkanları seferber edeceğini vurguladı.

Ajans, Maliki’nin Irak milli servetini kullanarak İran’dan yeni askeri malzemeler ve silahlar satın alma niyetinde olduğunu yazdı. Bu silahları Enbar’daki Sünnilere karşı kullanacak Maliki’nin Tahran’daki büyükelçisi Muhammed Mecid eş-Şeyh’in bu noktada silah ve mühimmat alınması için bir emir aldığını doğruladı. Maliki’nin satın alacağı askeri silahların çeşidi ve niteliğinin dahi belirtildiği iddia edildi.

Öte yandan uzmanlar İran Devrim Muhafızları, Kudüs Güçlerinin 2003 işgalinden bu yana fiilen Irak’ı yönettiklerine dikkat çekerek Nuri Maliki ve diğer siyasi sürece katılan Şii grupların birçoğunun İran’dan talimat ile hareket ettiklerini vurguluyor.

İRAN’DA MOLLALARIN GÜCÜ VE KITLAMA ÇAY İÇMENİN ÖYKÜSÜ

Doğu Anadolu’da, çay içilirken genellikle şeker çaya karıştırılmıyor, kıtlama yapılıyor. Bunun çıkışı ise çok ilginç…

Eskiden İran’da çaya tatlandırıcı olarak hurma ve üzüm katılıyordu.

İngilizler İran’a şeker satmaya kalktıklarında bunu başaramadılar. Sonra İranlı Mollalarla irtibat kurdular.

İngilizler Mollaların vereceği fetva karşılığında kazancın % 10’nu teklif ettiler…

Nitekim bir Cuma Namazı’nda (İran’da Cuma Namazları o bölgenin en büyük camisinde ve çok kalabalık olarak kılınıyor) Cuma Hutbesi’nde Mollalar şu vaazı verdi: "Siz Allah’ın nimeti olan hurma ve üzümü nasıl olur da çay’a katarsınız! Bundan böyle çaya şeker katacaksınız!"

Bu vaazdan sonra İranlılar çaya şeker katmaya başladılar.

İşler yoluna girince İngilizler Mollalara verdiği % 10 payı satışların iyi gitmediği gerekçesiyle vermemeye başladı.

Bunun üzerine Mollalar ikinci bir fetva verdi Cuma Hutbesi’nde: "Gâvur icadı şekeri çay’a katmak caiz değildir!…" Bu fetva üzerine İranlılar evlerindeki şekerleri sokaklara döktü…

İngiliz firmaları mecburen, mollalarla yeniden masaya oturdu.

Fakat Mollalar bu sefer % 20 pay istedi. Eee Dinsizin hakkından imanlı (!) gelir(miş). İngilizler çaresiz kabul etti.

Mollalar Cuma Hutbesi’nde bu sefer: "Biz size ‘çay’a şeker katmayın’ dedik ama ‘sokaklara dökün de’ demedik, şekeri sokağa dökmeyeceksiniz, şekeri çay’a batıracak ve böylece gâvur icadı şekere boy abdesti aldırarak içeceksiniz!" diye fetva verdiler.

Tabi ki bu fetva İran halkı tarafından yaşama geçirildi.

Dinin cahil insanları aldatmak, yönlendirmek, onları sömürmek açısından ne kadar etkili olduğunu gösteren bir örnektir bu yaşanmışlık.

‘Cahil halklar siyasiler için büyük nimettir.’ Adolf Hitler

İRAN ANALİZ : SURİYE’YE ALTINCI İSRAİL SALDIRISI VE ESED-İRAN-Hİ ZBULLAH’IN PALAVRA POLİTİKASI

İRAN ANALİZ / Suriye toprakları içerisinde hareketli veya sabit hedeflere yönelik olarak İsrail savaş uçaklarının gerçekleştirdiği saldırılar, devrimin başladığı Mart 2011 tarihinden bu yana altıncıya ulaştı. Direk ilan etmeksizin gerçekleştirilen bu altı ayrı saldırıya karşılık vereceği yönünde 1970′den beri slogan atan Esed rejiminin yine hiçbir şey yapmadan, kendi halkına yönelik etnik temizlik saldırılarına devam edeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Uzmanlar, tüm bu saldırılar karşısında Esed, İran ve Hizbullah örgütünün iddialarını, sert demeçleri ve basındaki haberleri palavra politikası şeklinde değerlendiriyor.

Esed rejimine yönelik İsrail işgal güçlerinin gerçekleştirdiği saldırıları değerlendiren Lübnanlı yazar Faadhi al-Shaamiya’nın yazısı aşağıdaki makalenin ana çerçevesini oluşturmaktadır.

Güvenlik ve istihbarat anlamında Esed rejiminin ne kadar zayıf olduğunu gösteren bu saldırılar, aynı zamanda 1970 yılından bu yana gerek İsrail, gerek İran gerekse her ikisinin desteklediği Hizbullah terör örgütünün sözde İsrail rejimine karşı direniş ekseni olduğu, herhangi bir saldırı olduğunda buna en şiddetli şekilde karşılık vereceği yönünde medyatik tehditlerinin içinin bir kez daha boş olduğunu ortaya koyuyor.

Mart 2011 tarihli barışçıl gösterileri bastırmak için devlete bağlı emniyet, ordu, onlarca ayrı istihbarat örgütü ve tüm resmi kurumları harekete geçiren Esed rejimi, aynı zaman diliminde insanları bıçaklar, satırlarla kesecek kadar ileri giden Alevi Şebbiha çetelerini, Irak, Lübnan ve farklı ülkelerden paramiliter Şii terör güçlerini kullandı. Tüm bunlara rağmen altı ay sonra silahlı bir direnişe zorunlu olarak başvuran Suriye halkını bastırmak için ağır silahlar, scud füzeleri, helikopterler, uçaklar, tanklar ve hatta kimyasal silahları kullanan Esed rejiminin İsrail’in açıkça kendisine yönelik saldırılarına tek bir karşılık dahi vermediği, veremediği görülüyor.

Televizyon ekranları ve resmi medyasında İsrail’e büyük büyük laflar eden, tehditler savuran Hameney ve İranlı yetkililerin, Beşşar Esed ve Suriyeli yetkililerin, Nasrallah ve Hizbullah yetkililerinin tüm bu söylediklerinin koca bir balondan ibaret olduğu, yalanlarla kamuoyunu aldatmaktan başka işe yaramadığı yönünde geniş bir konsensüs var. Bu çerçevede örneğin Hasan Nassallah, 9 Ocak tarihli konuşmasında İsrail’in Şam saldırısının Suriye’yi düşman İsrail ile mücadele çemberinden çıkarmayı hedeflediğini iddia etmişti. Sözde stratejik hedefleri vuran İsrail’e verilecek karşılığın da yine stratejik bir hedef olacağı cümlesini eklemeyi unutmamıştı Nasrallah! Buna benzer onlarca konuşması olan Esed rejiminin de Nasrallah’ın da bunca yıla rağmen, benzer saldırıların defalara tekrarlanmasına rağmen bu içi boş cümleleri kullanmaya devam ettiği görüldü.

Hatta bununla da yetinmeyen Nasrallah, sözde Esed rejiminin çok gelişmiş silahları kendilerine verdiklerini ve Golan cephesinin de açılarak İsrail’e bir halk direnişi başlatılacağını söylemekteydi. Gel gör ki bunun da palavra olduğu bir kez daha İsrail savaş uçaklarının Suriye içinde gerçekleştirdiği hava saldırısında anlaşılacaktı. İsrail, uçaksavar füzelerini barındıran bir Suriye hedefini 30 Ekim tarihinde vurdu. İddialara göre Hizbullah’a bazı malzemeler götürülüyordu. Yediot Ahranot ve CNN, 2013 tarihli haberlerinde İsrailli yetkililerden sızdırıldığını söylediği bazı bilgiler paylaştı. Buna rağmen Esed ve müttefiklerinden çıt çıkmadı!

03.11.2013 tarihinde Kuveyt er-Rey Gazetesi Hizbullah liderliğine dayandırdığı iddiasıyla verdiği haberinde örgütün, İsrail’e beklemediği bir anda bir cevabı planladığını ileri sürmekteydi. Oysa hiçbir şey olmadı. Bolca servis edilen haberler, pohpohlamalar ile Esed rejiminin hala güçlü olduğu, Hizbullah’ın İsrail rejimine büyük tehdit olduğu yönündeki propagandalar tüm hızıyla devam etti. S-300 tipi füzelerin Hizbullah’a verileceği yönünde endişeler taşıyan İsrail’in bir saldırı yapacağı dedikoları yer aldı. Bunların Lazkiye’ye nakledildiği bildirilirken, burada yaşanan patlamaya dair net bilgiler ise verilmedi. Yediot Ahranot patlamanın sebebinin bilinmediği iddiasını paylaşırken bir diğer İsrail kanalı Haaretz, İsrail savaş uçaklarının Esed’in memleketi olan Lazkiye’deki S-300 füzelerinin bulunduğu hedefi bombaladığını yazdı. Ki o gece Suriye sınırındaki Lübnan’nın Hermel, Baalbek bölgesinin üstünde İsrail düşman uçaklarının birçok uçuşu olduğunu Hizbullah kaynakları belirtmekteydi.

Buna karşın İsrail saldırılarının hedef aldığı bazı yerlerle ilgili olarak Suriyeli direniş kaynakları da çeşitli açıklamalar yapmaktaydı. Esed rejimine ait askeri hedefleri ele geçiren direnişçilerin İsrail güçlerince hedef alındığı, bu saldırılarla sözde Esed rejiminin İsrail karşıtı olduğu yönündeki içi boş iddianın güçlendirilmeye çalışıldığı, direniş ile İsrail arasında bir ilişki varmış gibi gösterilmeye çalışıldığı gibi iddialar da hatırlatılmaktaydı. Örnğein Golan tepelerinde başarılar elde ederek ilerleyen direnişçilere İsrail tankları ateş açmakta, burada sıkışan Esed güçleri kurtarılmaktaydı. Her ne olursa olsun Hafız Esed’in sarayının üstünde taciz uçuşu yapan, bazı tesisleri vuran ve hala açıkça saldırılarını devam ettiren İsrail rejimiyle Esed-İran-Hizbullah veya Maliki’nin bir derdinin olmadığı, bunlara karşı stratejik bir düşmanlık taşımadığı çok net bir şekilde, ortadaki veriler ve bilgiler ışığında bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Başbakan Erdoğan’ın Tahran Ziyareti : Türkiye-İran İlişkilerinde Yeni Bir Dö nüm Noktası

Yrd. Doç. Dr. Bayram Sinkaya

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 28-29 Ocak 2014 tarihlerinde İran’ın başkenti Tahran’a resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret, son yıllarda çeşitli nedenlerle bir sarsıntı geçiren Türkiye-İran ilişkilerinin gelişmesi açısından yeni bir dönüm noktası olmuştur. Bu çalışmada Erdoğan’ın Tahran ziyareti bağlamında Türkiye-İran ilişkilerinin dönüşümü ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinin önündeki potansiyel engeller tartışılmıştır.

İkili İlişkilerde Dönüm Noktası: “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi”

Başbakan Erdoğan’a Tahran ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybek eşlik etmiştir. Erdoğan ziyaret kapsamında İran’daki muadili Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Rehber Ayetullah Hamanei ile görüşmüştür. İkili ilişkiler ve bölgesel meselelerin ele alındığı bu görüşmelerde, iki ülkenin bölgesel meseleler karşısındaki ortak kaygıları ve beklentileri ile iki ülke arasında ticaret hacminin 2015’te 30 milyar dolara çıkarılması temennileri ifade edilmiştir. Ziyaret sırasında üç anlaşma ve bir bildiri (“Türkiye ve İran arasında Ortak Ticaret Komitesi Kurulmasına Dair Anlaşma”, “Tercihli Ticaret Anlaşması” ve İran Haber Ajansı (IRNA) ile Anadolu Ajansı (AA) arasında İşbirliği Anlaşması) imzalanmıştır.

Ziyaretin en önemli sonucu Cumhurbaşkanı Ruhani ile Başbakan Erdoğan arasında “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi kurulmasına dair ortak siyasi bildiri”nin imzalanmış olmasıdır. Son on yılda Türkiye-İran ilişkilerinde kaydedilen olumlu gelişmelere karşın iki ülke arasındaki işbirliğinin daha ileriye götürülebilmesinin önünde her iki ülkenin de bazı rezervleri vardı. Bu nedenle geçen on yılda Türkiye’nin en önemli dış politika araçlarından birisi olan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi anlaşmaları çok sayıda ülke ile imzalanmış, ama İran ile imzalanması gündeme bile gelmemişti. Keza İran yönetiminin Türkiye ile bölgesel işbirliği konusunda çok istekli görünmesine rağmen Türk yetkililer bu konuda İran’ın beklentilerini karşılamaya yanaşmamıştı.

Türkiye’nin İran’a karşı bu ihtiyatlı bakışının başlıca iki nedeni vardı. Bunlardan birincisi İran’ın ABD ve Batılı ülkelerle ilişkilerinin giderek bozulması idi. Bir yandan nükleer programı üzerindeki tartışmalar, diğer yandan Ahmedinecad hükümetinin “radikal dış politikası” dolayısıyla İran giderek uluslararası sistemden izole edilirken, Türkiye’nin kimi karşı çıkışlarına rağmen geleneksel ittifak ilişkilerinin hilafına bu ülkenin yanında durması çok zordu. Türkiye’nin İran’a karşı rezervlerinin ikincisi sebebi ise İran yönetiminin izlediği bölgesel politikalardan duyduğu bazı endişelerdi. Bölgenin tedrici şekilde ekonomik ve siyasi anlamda “liberalleşmesi” ile “bölgesel istikrarı” savunan Türkiye, İran’ın bölgede, Irak, Suriye ve Lübnan gibi ülkelere yönelik olarak izlediği dış politikayı “istikrarsılaştırıcı” bir faktör olarak görmeye başlamış, bu nedenle bölgesel meselelerde İran’dan uzaklaşmıştır.

Bu çerçevede Ağustos 2013’te İran’da yaşanan hükümet değişikliği ve yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin dış politikada çatışma yerine diplomasiye ve işbirliğine önem veren bir yaklaşım benimsemesi, Türkiye’nin İran hakkındaki rezervlerinin ortadan kalkmasını sağlamıştır. Ruhani’nin nükleer meselede uzlaşmacı bir tavır izleyerek bu konuda somut ilerlemeler kaydetmesi ve İran’ın bölge ülkeleri ile ilişkilerinin geliştirilmesine öncelik vermesi Türkiye’den de olumlu karşılık bulmuştur. Bu gelişmeler iki ülke arasında “Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi”nin kurulmasının gündeme gelmesini sağlamıştır ki bu gelişme her iki ülkenin de ikili ilişkilerini kapsamlı bir şekilde geliştirme niyetini ifade etmektedir.

Ankara-Tahran İlişkilerinin Rasyonelleşmesi ve Kompartmanlaşması

Türkiye-İran ilişkilerinde kaydedilen bu olumlu gelişme, iki ülke arasındaki bütün sorunların çözüldüğü ve özellikle bölgesel meseleler karşısındaki görüş ayrılıklarının giderildiği anlamına gelmemektedir. Mevcut sorunlara ve görüş farklılıklarına rağmen ikili ilişkilerde kaydedilen bu olumlu gelişme, Türkiye-İran ilişkilerinin “rasyonelleştiğini” ve “kompartmanlaştığını” göstermektedir. İkili ilişkilerdeki rasyonelleşme ve kompartmanlaşma süreci 2000’lerin hemen başlarında ortaya çıkmıştır. Rasyonelleşme, ihtilaflı noktaların geri plana itilerek iki ülke arasındaki işbirliği noktalarının ve ortak çıkarların öne çıkarılmasını sağlamaktadır. Kompartmanlaşma ise tarafların ikili siyasi, güvenlik, kültürel, iktisadi ilişkileri ile bölgesel düzeydeki ilişkilerinin ayrı ayrı ele alınması anlamına gelmektedir. Böylece ikili ilişkilerdeki alt-alanlardan birisinde meydan gelen olumsuz gelişmelerin diğer ilişkileri olumsuz etkilemesinin önüne geçilmektedir.

Ankara-Tahran ilişkilerinin rasyonelleşmesi ve kompartmanlaşması açısından son birkaç yıl önemli bir test olmuştur. Zira hatırlanacağı üzere 2011’de Türkiye topraklarında NATO Füze Kalkanı Programı çerçevesinde Amerikan radarlarının konuşlandırılması, patriot sistemlerinin Türkiye-Suriye sınırına yerleştirilmesi, hem Irak’ta hem de Suriye’deki gelişmeler üzerinden Türkiye ile İran’ın karşı karşıya gelmesi Ankara-Tahran ilişkilerini ciddi şekilde tehdit etmiştir. İlginçtir, Ankara-Tahran ilişkilerinin ciddi şekilde tehdit altında olduğu bu dönemde Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacmi rekor kırarak 2012’de 22 milyar dolara yaklaşmıştır. Bu başarı, iki ülkenin ihtilaflı noktaları bir yana bırakarak işbirliği yapabildiklerini göstermektedir.

Türkiye-İran İlişkilerinin Önündeki Potansiyel Engeller

Önümüzdeki aylarda İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Türkiye’ye resmi bir ziyaret yapması beklenmektedir. Bu ziyaret sırasında da muhtemelen yeni anlaşmalar imzalanacaktır. Bununla birlikte, ikili ilişkilerdeki rasyonelleşme ve kompartmanlaşmaya rağmen Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin ilerlemesinin önünde birtakım potansiyel engeller vardır.

Her şeyden önce Türkiye ile İran arasındaki karşılıklı üst düzey ziyaretler sırasında mutat olduğu üzere iyi niyet ve işbirliği mesajları verilmekte, bazı anlaşmalar yapılmaktadır, fakat söz konusu anlaşmaların hayata geçirilmesinde bazı problemlerle karşılaşılmaktadır. Bu problemler bürokratik veya teknik engeller şeklinde olabilmektedir, ama esas sorun siyasi iradenin anlaşmanın takipçisi olmamasından kaynaklanmaktadır. Ankara ile Tahran arasında imzalanan ama uygulanmasında problemle karşılaşılan çok sayıda anlaşma vardır. Mesela iki ülke arasında 2007’de Türkiye’nin İran’da doğalgaz araması, çıkarması, işlemesi ve pazarlamasına dönük enerji işbirliği anlaşması uzun süre gündemde kaldıktan sonra rafa kaldırılmıştır. Keza, Başbakan Erdoğan’ın gezisi sırasında imzalanan “tercihli ticaret anlaşması” yıllardır gündemdeydi. Hatta 2011’de Cumhurbaşkanı Gül’ün Tahran ziyareti sırasında imzalanması beklenen bu anlaşma ancak şimdi imzalanabilmiştir.

İkili ilişkilerin önünde bir başka potansiyel engel olarak İran’da Ruhani hükümetinin güç kaybetmesinden bahsedebiliriz. Yukarıda değinildiği üzere Ruhani’nin İran dış politikasına getirdiği yeni yaklaşım, Türkiye’nin İran’a karşı rezervlerinin ortadan kalkmasını sağlamıştır. Türkiye’nin bu dönemde İran’a olumlu yaklaşımı aynı zamanda Ruhani hükümetinin desteklenmesi ve cesaretlendirilmesi yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir. Fakat İran’daki siyasi dengeler açısından bakıldığında Ruhani hükümetinin siyasi geleceği ve kapasitesi büyük ölçüde İran’ın nükleer meselesinin çözümünde göstereceği performansa ve başarıya bağlıdır. Ruhani’nin bu cephede başarısızlığa uğraması, İran siyasetindeki dengelerin yeniden değişmesine neden olabilir. Buna bağlı olarak İran siyasetinde ve dış politikasında meydana gelebilecek yeni gelişmeler Türkiye-İran ilişkileri için de yeni sorunların doğmasına sebep olabilir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : İran’da Behest- Abad Projesi ve Etkileri

Dr. Tuğba Evrim Maden

ORSAM Su Araştırmaları Hidropolitik Uzmanı

temaden

İran, nüfus yoğunluğunun fazla olduğu merkez vilayetlerinde içme ve sulamaya ilişkin artan su talebini karşılamak için bölge dışı havzalardan su transferi gerçekleştirmektedir. Geçen hafta merkez vilayetlerine su transferini amaçlayan Hazar Denizi projesini rafa kaldıran İran, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin açıklamalarından uzun yıllardır havzalararası su transferlerinde yoğun bir donor havza olarak kullandığı Karun nehri havzasında projelerine devam edeceği anlaşılmıştır.

Karun nehri, İran’ın Huzistan bölgesinde doğan ve Karun nehri bölgenin en önemli sınıraşan nehirlerinden biridir. Havza büyüklüğü 58.000 km2’dir ve Ahvaz şehrinde yer alan olcum istasyonuna göre yıllık ortalama debisi ise 24,7 milyar metreküptür. Karun nehrine Ahvaz şehrinde ortalama debisi yılda 7,4 milyar metreküp olan Dez nehri katılmaktadır. Karun nehri, Al-Muhamara şehrinde Şatt’ul-Arab’a yaklaşık 10 milyar metreküplük debi ile katılmaktadır. İran, Karun nehri üzerinde birçok baraj ve su yapısı inşa etmiştir. Karun nehri ve Dez nehri suları, İran’ın merkezinde yer alan nüfus yoğunluğunun, sanayileşmenin en fazla olduğu bölgelerden biri olan Zayanderud alt havzasına kanallar ve tüneller vasıtasıyla taşınmakta ve 1970 yılında inşa edilmiş olan çok amaçlı Zayanderud barajında depolanmaktadır.

Karun nehri ve kolları üzerinde, merkez vilayetleri İsfahan, (Yezd) Yazd, Kerman ve İsfahan yılda en az 1 milyar metreküp su transfer etmeyi amaçlayan Behest Abad projesi, Karun nehri üzerinde su transferi amacıyla yapılan dördüncü projedir. Geçen hafta bölgeyi ziyaret eden Ruhani’nin açıklamalarına göre sadece söz konusu proje vilayetlerin içme suyu ihtiyacını karşılayacaktır. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Ruhani havza da yer alan önceki projelerin de durdurulacağını ifade etmiştir.

Bölge için hayati bir kaynak olan Karun nehri suları, Bölge halkının ve çevre aktivistlerinin karşı çıktığı bu proje tamamlandığında Basra körfezine dökülemeyecektir. Ayrıca, geçtiği formasyonlardan dolayı tuz ve iyi kalitede olmayan su içeren Karun nehri ve kolları üzerinde yapılan bu projeler, nehir sularının kalitesini daha da bozacağı iddia edilmektedir. Söz konusu bu sular Huzistan bölgesinde bulunan, Shadegan sulak alanlarının varlığının sağlanması için büyük önem arz etmektedir. Shagedan sulak alanı yaklaşık 400.000 hektar büyüklüğünde olup, İran’ın sahip olduğu en büyük Ramsar alanıdır. Yapılan çalışmalara göre alanda 110 bitki ve 311 hayvan türü tespit edilmiştir. 1975 yılında Ramsar listesine dahil olan Shagedan, biyolojik çeşitliliği bütün dünyaca kabul edilmiş ve UNESCO’nun Doğal Miras listesinde de yer alan uluslararası bir alandır.

Proje için öne sürülen bir diğer eleştiri ise projeni, Havza’da inşa edilmiş olan hidroelektrik santrallerin, barajların ve (Kuhreng tünelleri gibi) derivasyon tünellerinin kapasitelerini olumsuz etkileyeceğidir. Bu barajlardan bazıları Gotvand Barajı, Mescidi Süleyman Barajı, Kuhreng Barajı, Bakhtiyari Barajı, Kuhreng-1, Kuhreng-2, Karun-3, Karun-4 ve Karun-5 barajlarıdır.

İran ve Irak arasında sınıraşan bir havza olan Karun nehrinde yapılan bu projeler sadece İran’da ülke içi etkilere neden olmamaktadır. Iraklı uzmanların yaptığı çalışmalara göre Karun nehri üzerinde yapılan projeler ile Şatt’ul- Arab’a katılacak su miktarında büyük düşüşler meydana gelecektir. Tuz ihtiva etmesi nedeniyle düşük kaliteye sahip suya sahip olan Karun nehrinin bu durumu hidrolojik olarak Irak’ta da etkili olmaktadır. Bilindiği üzere, Karun nehri dışında, Dicle nehrini besleyen kolların önemli bir bölümü İran’da doğmaktadır. İran, özellikle Sirwan ve Karun nehirleri üzerine büyük projeler inşa etmeye devam etmektedir. Bu durum Irak’ta endişe yaratmaktadır. Gelecek dönemlerde bu durumun iki ülke ilişkilerinde hem çevresel etkileri hem de hidrolojik etkileri nedeniyle, politik sorunlara neden olacağından endişe edilmektedir.

İRAN DOSYASI : İRAN – Natanz Nükleer Enerji Santrali kapatıldı

Tahran rejimi P5+1 (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya) ile Cenevre’de imzaladığı nükleer anlaşmasında vadettiği kısıtlamaları hayata geçirmeye başladı.

Bu çerçevede Natanz Nükleer Enerji Santrali’nde, uranyum zenginleştirme santrifüjlerini kapattı. Anlaşma uyarınca İran uranyum zenginleştirmesini yüzde 5’lik saflık derecesine geri çekip yüzde 20 civarında zenginleştirdiği uranyum stokunu devre dışı bırakacak. Karşılığında Avrupa Birliği ve ABD uyguladığı ekonomik yaptırımları kısmen askıya alacak. İran’ın milyarlarca dolarlık petrokimya ihracatı ve altın ticaretine yeniden başlayacağı öngörülüyor.

ARAŞTIRMA DOSYASI : İran Hazar Denizinden Su Transfer Etme Planını Rafa Kaldırdı

Dr. Tuğba Evrim Maden

ORSAM Su Araştırmaları Hidropolitik Uzmanı

İran uzun bir dönemdir ülke nüfusunun su talebini karşılamakta sorun yaşamaktadır. Bu durumun en önemli nedenleri nüfus artış oranının büyüklüğü, yıllık yağış ortalamalarında meydana gelen düşümler, artan sıcaklık, su kaynaklarının doğal ve insan kaynaklı kirliliği olarak sıralanabilir. İran’da su kaynaklarının yüzde 92’si tarım amacıyla kullanılmaktadır ve geleneksel yöntemlerle yapılan sulamalarda büyük ölçüde su kaybı gerçekleşmektedir. Ülke coğrafyasında su kaynakları eşit bir dağılıma sahip değildir ve nüfus yoğunluğun yaşandığı bölgelerde su talebini karşılamamaktadır. Bu nedenle İran yaklaşık 25 yıldır kendi ülkesi sınırlarında havzalar arası su transferi gerçekleştirmektedir. Transfer edilen sular şehirlerin içme suyu ihtiyacını karşılarken ayrıca gıda üretiminde de yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Her ne kadar İran, son yıllarda havzalararası su transferi projelerini artık yapmayacağını dile getirse de, Ahmedinejad’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde gerek Urmiye gölünü kurtarma çalışmalarında gerek ülkenin merkez vilayetlerinin artan su ihtiyacını karşılamak üzere havzalararası su transferleri tekrar gündeme gelmiştir.

16 Nisan 2012 tarihinde İran, Hazar denizi sularının desaline edilip, İran’da su ihtiyacı olan merkez bölgelere taşınmasına ilişkin bir proje başlattıklarını açıklamıştı. Maliyeti 800 milyon dolar olan projede, Hazar denizi suyunu tuzdan arıttıktan sonra içme ve sulama amacıyla kullanılması planlamıştı. Projenin ilk aşamasında, Hazar denizinden yılda ortalama 200 milyon metreküp su çekilmesi planlanmıştır. Proje tamamlandıktan sonra yılda 500 milyon metreküp suyun, inşa edilecek 500 km’lik boru hattıyla İran merkez platoya, Kebir çölüne taşınması amaçlanmaktadır. Yapılan açıklamalara göre proje dahilinde Mazandaran eyaletinin Sari kentinden su transferi yapılacak bölgeler sırasıyla; ilk aşamada Simman, diğer aşamalarda ise Yazd ve Kerman olarak planlanmıştır.

2016 yılında bitmesi planlanan bu proje ile ülke kalkınmasına katkı sağlanması amaçlanmıştır. Bu proje, Hazar denizi kıyıdaş ülkeleri ve çevreciler tarafından eleştirilmiştir. Çevreciler bu projeyi bilimsel ve uygulanabilir olmaktan uzak olarak değerlendirilirken, suyun transfer maliyetinin çok yüksek olduğunu da belirtmişlerdir. Ayrıca, desaline işlemi yapıldıktan sonra ortaya çıkan 32 milyon ton tuzun tekrar denize desarj edilmesi ve her yıl diğer çıktılar hariç otomatik olarak 200 milyon metreküp suyun denizden uzaklaştırılmasının çevresel bir felakete yol açacağı konusunda endişeler dile getirmiştir. Geçen haftasonu İran, bu projeyi rafa kaldırdığını belirtmiştir. Hem Hazar denizi kıyıdaş ülkeleri, hem de İran içinde yoğun eleştirilere maruz kalan bu projenin rafa kaldırılması, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin 30 Ekim 2013 tarihinde temeli attığı “Ulusal Su Koruma Planı” çerçevesinde gerçekleştiği değerlendirilmektedir. Su kaynakları ile ilgili yeni bir yapılanmayı amaçlayan bu plan suyla ilgili projeleri de tekrar değerlendirmeyi içermektedir. Cumhurbaşkanı Ruhani, seçim öncesi çalışmalarında İran’ın önemli bir çevre sorunu olan Urmiye gölünün kurtarılmasına öncelik vereceğini ifade etmiş ve bu doğrultuda da Cumhurbaşkanı olduktan sonra Urmiye gölü ile ilgili bir çalışma grubunun oluşturulmasını sağlamıştır.

Her ne kadar yeni plan su kaynakları yönetiminin değişmesi gerektiğini ve eski yöntem olarak tanımladıkları baraj inşaatlarının su sorunu çözmede yeterli olmayacağı belirtilse de, ulusal su koruma eylem planı dahilinde havzalararası su transferi projeleri Urmiye gölü için Aras nehrinden su transferi ve Karun nehrinin saptırılması projeleri devam etmektedir. Ayrıca, su depolamak ve su transferlerinde önemli bir araç olan barajların inşası da devam etmektedir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : İran-Kuzey Kore Savunma Sanayii ve Nükleer Teknoloji İşbirliği

Bekir ÜNAL

Uluslararası sistemde tecride maruz kaldığı halde mevcut rejimlerini muhafaza etmeyi başaran İran ve Kuzey Kore, 1980’li yıllardan bugüne savunma sanayi alanında kapsamlı bir işbirliği geliştirmiştir. İran’ın nükleer programına yönelik başlatılan Birleşmiş Milletler yaptırımları neticesinde ise iki ülkenin nükleer teknoloji alanında da işbirliğine yöneldiği gözlemlenmiştir. Nükleer silah sahibi Kuzey Kore, İran’ın tartışmalı nükleer programını, ABD ve İsrail karşıtlığına dayalı dış politika söylemini desteklemekte, bu ülkedeki enerji kaynakları ve ekonomik potansiyel ile ilgilenmektedir. İki ülke arasında ideolojik, coğrafi, kültürel veya etnik yakınlık olmamasına rağmen, Tahran ve Piyonyan (1) ortak ihtiyaçlara dayalı simbiyotik bir işbirliği içindedir. İran ve Kuzey Kore’deki mevcut rejimlerin akıbet kaygısı ve nükleer programları nedeniyle uygulanan yaptırımları devre dışı bırakma çabası iki ülkeyi yakınlaştırmaktadır.

Yalnızlaşan İki Devletin Yakınlaşması

İran, 1979 Devrimi’nden sonra dış politikada radikal bir değişikliğe gitmiş ve yalnızlaşma sürecine girmiştir. ABD ile ilişkiler kesilen Tahran’ın Batılı ülkelerle yakın ilişkileri de zayıflamıştır. İran’ın bu stratejik yalnızlığı, başta ABD olmak üzere Batı’nın İran’ı uluslararası sistemden tecrit etmeye yönelik politikalarıyla en üst noktaya çıkmıştır. Bununla birlikte Batı’nın İran’la yakınlaşma amacıyla zaman zaman uyguladığı stratejiler beklenen başarıyı sağlayamamış ve tam tersine İran’ın güvenlik ikilemlerini pekiştirmiştir. Kuzey Kore ise 1948 yılında Soğuk Savaş dönemi koşullarının sonucu olarak Sovyet yanlısı bloğun tarafında yer alarak ABD ile ilişkilerini sınırlandırmış, Batı tarafından tehdit olarak algılanmış ve giderek yalnızlaşmaya başlamıştır.

İran ve Kuzey Kore’de totaliter özellikler taşıyan rejimin akıbeti iki ülke için de temel öncelik olarak öne çıkmaktadır. Tarihi tecrübelerinin de etkisiyle İran ve Kuzey Kore, dış politikasında ulusal güvenliğini ön planda tutmakta ve ulusal prestijini öncelemektedir. İran, devrim sonrası süreçte algıladığı tehditlere karşı sahip olduğu Şiilik dinamiği ile belirli tercihlere yönelmiştir. Kuzey Kore ise “Songun” (önce ordu) olarak adlandırılan politika temelinde komünist bir rejime sahiptir. Kuzey Kore’nin kurucusu ve ilk lideri olan Kim Il-sung tarafından 1980’li yıllarda geliştirilmiş olan bu politika “Juche” olarak adlandırılan ideale dayanmaktadır. Juche ideali, temel olarak üç prensip üzerine inşa edilmiştir: siyasette bağımsızlık, ekonomide kendine yeterlilik ve meşru müdafaa hakkı. Daha sonra gelen liderler de bu prensiplere bağlılığı sürdürmüşlerdir. “Songun” politikası çerçevesinde ordunun, iç ve dış politikanın belirlenmesi ve uygulanmasında önemli rolü bulunmaktadır.(2) Ayrıca Kuzey Kore rejimi ‘Bitmemiş Devrim’ ilkesi ile içerideki rakiplerini caydırmakta, iç sorunları dış faktörlere bağlama stratejisi uygulamaktadır.

İran ve Kuzey Kore yönetimi, totaliter rejimlerini muhafaza edilebilmek için uzun vadede nükleer silah teknolojisini elinde bulunduran ülkeler ligine yükselmeyi hedeflemektedir. İran, Şii coğrafya üzerinde nüfuzunu artırmayı amaçlarken Kuzey Kore’de Batı ile mücadele edebilmek ve güvenliğini sağlama almak için nükleer silaha sahip olmayı istemektedir. Bu çerçevede iki ülkenin de dış politikasında işgal sendromunun getirmiş olduğu varlığını devamlı tehdit altında algılama, etrafının düşmanlar tarafından sürekli çevrili olduğunu düşünme, kendini güvensiz, yalnız ve istikrarsız hissetme, toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına vurgu yapma stratejisinin süreklilik teşkil ettiği söylenebilir.(3) İran ve Kuzey Kore’nin iç ve dış politikasındaki benzerliklerin yalnızlaşan iki devleti yakınlaştırdığı ve işbirliğine yönelttiği ifade edilebilir.

Diplomatik İlişkiler

Piyonyan ve Tahran arasındaki diplomatik ilişkilerin 1979 yılındaki İran devrimi sonrasında başladığı kabul edilmektedir. 1980-88 yılındaki İran-Irak savaşında Kuzey Kore yönetiminin İran’a diplomatik ve askeri yönden destek vermesi, ikili ilişkilerin seyrini değiştirmiş ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin geleceğini belirlemiştir.

İki ülke arasında 1990’lı yıllarda devam eden diplomatik ilişkiler 2000’li yıllarda belirgin biçimde gelişme kaydetmiştir. Kuzey Kore dışişleri heyetinin 2007 yılındaki Tahran ziyaretinde ekonomik, askeri ve kültürel ilişkiler başta olmak üzere birçok alanda işbirliğine gidilmesi konusunda anlaşma sağlanmıştır. 2008 yılında İranlı yetkililerin Piyonyan ziyaretinde ise iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin bir üst seviyeye çıkarılması ve ülkelerin birbirlerini uluslararası toplantılarda desteklemesi yönünde karar alınmıştır. Artan işbirliği neticesinde 2009 yılında Kuzey Kore’de düzenlenen İran kültür haftası etkinliklerinde İranlı diplomatlar, Piyonyan’daki kültür haftasında iki ülkenin ortak değerlerine ve politikalarına vurgu yapmış ve Kuzey Kore toplumunda Pers kültürüne olan ilgiyi arttırmaya çalışmıştır.(4) Ayrıca İran 2009 ve 2013 yılındaki Kore krizinde tavrını Kuzey Kore’den yana koymuştur. İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Tahran’daki yemin törenine Kuzey Kore’den üst düzey bir heyet de katılmıştır. Ziyaret sırasında iki ülke, başta nükleer program ve uzun menzilli füze teknolojisi olmak üzere askeri, ekonomik ve kültürel işbirliğini daha da geliştirme konusunda mutabakat sağlamıştır. Anlaşma sonrası Tahran ve Piyonyan ikili ilişkileri daha ileri bir aşamaya taşımak için karşılıklı adımlar atmaya ve işbirliğini geliştirmeye devam etmiştir. Son olarak 2013 yılının Ekim ayında Tahran’ı ziyaret eden Kuzey Kore dostluk heyeti İran’a nükleer teknoloji konusunda destek vermeye devam edeceklerini belirtmiştir.(5)

İki ülkenin nükleer politikasındaki benzerlik ve Batı karşıtı söylemlere karşı birbirlerine duyduğu sempati İranlı ve Kuzey Koreli yetkililerin açıklamalarına da yansımıştır. Kuzey Kore’nin Tahran Büyükelçisi, İran’ın nükleer programının sonuna kadar arkasında olduklarını ve İran’ın bölgedeki faaliyetlerini desteklediklerini açıklamıştır. İran’daki düşünce kuruluşları İran-Kuzey Kore ilişkileri konusunda ortak bir yaklaşım geliştirmektedir. İranlı uzmanlar tarafından yapılan analizlere göre; İran ve Kuzey Kore, doğal müttefiklerdir ve birçok alanda işbirliğine devam etmektedir. Nükleer program, enerji ve Suriye meselesi iki ülkenin bağlarını güçlendirmek konusunda en umutlu olunan alanların başında gelmektedir. İran medyası ise Kuzey Kore’yi ele alırken bir dizi spesifik konuya odaklanmakta ve genellikle Kuzey Kore’yi olumlu bir şekilde betimlemektedir. Medyanın ilgi duyduğu konular arasında Kuzey Kore’nin İran’a verdiği askeri teknoloji desteği, iki ülkenin Batı’ya bakışındaki paralellik, Nükleer ve Suriye politikasındaki benzerlikler öne çıkmaktadır. Kuzey Kore ile artan ilişkiler konusunda İran yönetiminin ve diplomatlarının olumlu demeçleri de İran basınında yer almaktadır.

Bağlantısızlar Hareketi üyesi iki ülke son olarak BM tarafından hazırlanan Uluslararası Silah Ticareti Antlaşması’nı engelleme noktasında işbirliği yapmıştır.(6)

Ekonomik İlişkiler

İran ve Kuzey Kore tartışmalı nükleer programından dolayı yaptırımlar ve ambargolar ile mücadele etmekte ve ekonomik yönden zor bir dönem geçirmektedir. İran ve Kuzey kore arasındaki ekonomik ilişkilerin temeli 1980’li yıllarda atılmıştır.(7) 1990’lı yıllardan itibaren Kuzey Kore, İran’a balistik füze ve füze teknolojileri ihracını hızlandırmıştır. İran’a Scud-B ve Nodong balistik füzeleri satan Kuzey Kore yönetimi, İran’ın Şahab-3 adlı balistik füzesinin de altyapısını oluşturmuştur. Bunun yanı sıra iki ülke başta petrol ve doğalgaz olmak üzere enerji alanında da bir dizi ortak proje yürütmeye devam etmektedir. 2000’li yılların ortalarından itibaren İran’a yönelik yaptırımların etkisini azaltmak ve yaptırımların aşılması konusunda Kuzey Kore, Çin ile birlikte hareket ederek önemli bir rol oynamıştır. Son olarak İran Petrol Bakanlığı, ülkenin ekonomisini geliştirmenin bir yolu olarak Kuzey Kore’ye petrol ihraç etmek istediklerini açıklamış ve ikili görüşmelere başlandıklarını duyurmuştur. Tahran ve Piyonyan arasındaki ekonomik ilişkilerin boyutu net olarak bilinmemekle birlikte iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin temeli, başta Kuzey Kore’nin İran’a sattığı balistik füzeler olmak üzere savunma ve İran’ın Kuzey Kore’ye ihraç ettiği enerji kaynaklarına dayanmaktadır.

Kapalı bir ekonomik sisteme sahip olan Kuzey Kore’de önemli madenler ve zengin mineral kaynakları bulunmasına rağmen ülke, başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayamamakta ve uluslararası yardıma olan bağımlılığını sürdürmektedir. SSCB’nin çöküşü ve Doğu Bloku’nun dağılmasıyla Kuzey Kore en önemli ticaret ortaklarını kaybetmiş ve dış ticarette büyük bir gerileme yaşamıştır. Özellikle, 1998-99 yılları arasındaki yaşanan kıtlık sırasında dış ticaret 1990 yılına kıyasla yarı yarıya azalarak ülke tarihindeki en düşük seviyeye inmiştir. 2000 yılına gelindiğinde ise dış ticarette bir nebze de olsa canlanma yaşanmıştır. İthalat ve ihracatının büyük bir bölümünü Çin ve Rusya ile yapan Kuzey Kore’nin 2012 yılındaki ihracatı yaklaşık 5 milyar dolar, ithalatı ise 4 milyar dolar civarında gerçekleşmiştir.(8) Ekonomisi dış yardıma muhtaç olan Kuzey Kore, temel gıda ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorluk çekmekte ve ülkede her üç kişiden birinde yetersiz beslenme görülmektedir. 26 milyonluk nüfusa sahip olan ve silah altında yaklaşık 1 milyondan fazla askeri bulunan Kuzey Kore’de halkın önemli bir kesimi sokaklardaki atık maddeleri toplayarak gündelik yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Mekanize tarım sistemine geçemeyen Kuzey Kore’de BM’in gıda yardımını sürdürmesine rağmen temel gıda maddelerinin nüfus için yetersiz kaldığı gözlemlenmektredir.

Kuzey Kore ekonomisi gibi İran ekonomisi de içe dönük ve nispeten kapalı bir ekonomidir. İran’da ekonomi siyasette olduğu gibi, tamamen dini-bürokratik bir yapının denetimi altındadır. Ekonomisinin neredeyse tamamı devlet hâkimiyetinde olan Kuzey Kore’de olduğu gibi çok sayıdaki bürokratik kurumun ve iktisadi kamu kuruluşlarının varlığı İran ekonomisinin hantal yapısının temel sebepleridir. Bununla birlikte İran’da zengin enerji kaynaklarından elde edilen gelirin %80’e yakını devlet bütçesine aktarılmaktadır.

Tahran ve Piyonyan yönetimi, çeşitli dönemlerde siyasi ve ekonomik yaptırımlara maruz kalmıştır. 2006’dan itibaren başlatılan yaptırımlar İran’ın tartışmalı nükleer programından kaynaklanmaktadır. İlk etapta İran’ın nükleer programı ve balistik füze projelerini sürdürmesini engellemeye yönelik tasarlanan BM yaptırımları, daha sonra İran bankalarının yurtdışı faaliyetlerini ve enerji sektörünü kapsayacak şekilde genişletilmiştir. 2006’da BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen 1737 sayılı kararla başlatılan yaptırımlar, 2007 yılında 1747 sayılı kararla, 2008 yılında 1803 sayılı kararla ve 2010’da 1929 sayılı kararla genişletilerek sürdürülmüştür. Kuzey Kore hakkında da geliştirmekte olduğu nükleer programı ve uzun menzilli füze fırlatma çabaları nedeniyle Güvenlik Konseyi tarafından alınan ve tüm BM üyesi ülkeler için bağlayıcı nitelikte olan 1718 (2006), 1874 (2009) ve 2087 (2013) sayılı yaptırım kararları bulunmaktadır.(9)

Savunma Sanayii İşbirliği

Kuzey Kore ile İran arasındaki işbirliği ilk olarak İran-Irak savaşında kendisini göstermiştir. Savaş sırasında İran’ı destekleyen ve Tahran’a önemli miktarda silah yardımı yapan Piyonyan, verdiği askeri desteğin karşılığını savaş sonrasında fazlasıyla almıştır. Kuzey Koreli uzmanlar nükleer teknoloji konusunda bilgi alışverişinde bulunmanın yanında askeri teknoloji transferi konusunda da İran ile yakın temas halindedir. Kuzey Kore yönetimi, Şahab-3 adlı balistik füzelerinin geliştirilmesi ve uranyumun zenginleştirilmesi noktasında İran’a yardımcı olmaya devam etmektedir.(10)

Bu yönüyle balistik füzeler tekil ve bağımsız bir askeri yetenekten ziyade, kitle imha silahı yeteneğinin bir habercisi veya uzantısı muamelesi görmektedir. 1980’li ve 1990’lı yıllarda Kuzey Kore ve Irak gibi örnekler, bir devletin balistik füzelere ilgi duymasının nükleer silah elde etme niyetinin habercisi olduğu şeklindeki algılamayı teyit etmiştir. Günümüzde de İran’ın süratle çeşitlenen ve büyüyen balistik füze stokları, Tahran’ın nükleer silah programının doğrudan bir uzantısı ve vurucu unsuru olarak algılandığı için hem bölge ülkeleri, hem de uluslararası camia tarafından ciddi bir tehdit olarak görülmektedir.

Devrimi sonrasında Batı ile ilişkilerin zedelenen ve Kuzey Kore ile yakınlaşan İran’ın balistik füze programının birkaç evrede olgunlaştığı söylenebilir. İran, seksenli yılların ortalarında Kuzey Kore’den kısa menzilli Scud füzelerini temin etmeye başlamıştır. Kuzey Kore’nin yardımlarıyla İran’ın balistik füze programı doksanlı yılların başında olgunlaşmış ve İran son otuz yıl içerisinde gerçekleştirdiği balistik füze araştırma-geliştirme çalışmaları sonucunda bugün caydırıcı kabiliyetlere sahip balistik füze sistemlerini seri olarak üretme kabiliyetlerini kazanmıştır.(11) Uluslararası baskılara rağmen gerekli teknolojik kabiliyeti edinen İran bugün Kuzey Kore’nin desteğiyle sadece kısa menzilli ve orta menzilli balistik füzeleri üretme kabiliyetini edinmekle kalmayıp, bu tip füzelerden binlercesini envanterinde bulundurmaktadır. İran’ın bir sonraki hedefi orta vadede ileri seviye uzun menzilli balistik füzeleri üretmek ve nihayetinde de kıtalararası balistik füzeleri üretmektir.(12)

İran füze teknolojisinin geldiği noktayı ve Kuzey Kore’nin yaptığı yardımların boyutunu göstermesi bakımından balistik füzeler konusunda temel teknik bilgileri vermek faydalı olacaktır. Kısa menzilli balistik füzeler (SRBM) menzilleri 1000 km’ye kadar olan füzelerdir. SRBM’ler 100-200 km menzilleri arasında, kullanımı topçu roket sistemleri gibidir ve taktik muharebe sahasında kullanımları yaygındır. İran’ın kısa menzilli füzelerinin temelini Kuzey Kore’den satın aldığı Fetih-100 ve Şahab-2 (Scud-C) oluşturmaktadır.(13) Tahran’ın üçüncü kısa menzilli füzesi olan CSS-8’i ise Kuzey Kore’nin yardımları ile Çin’den temin etmiştir. İran, topçu roketi olarak da değerlendirilebilecek Nezeat isimli güdümsüz roket sistemlerinin üretimine ise devam etmektedir. Benzer bir amaçla başlatılan Zelzal füzesi son versiyonlarında INS güdüm sisteminin kullanıldığı ve dairesel hata payının oldukça düşürüldüğü düşünülmektedir. Zelzal-2 roketinin Suriye ile ortak üretilen versiyonu Fattah-110 olarak isimlendirilmektedir. 600 mm çapındaki bu füzenin menzilinin ise 200 km’nin ötesinde olduğu düşünülmektedir.(14)

1990’lı yılların ortalarında İran, katı yakıtlı ve çok kademeli füze sistemlerinin de gelişmesi ile birlikte teorik olarak füzelerinin yerdeki dayanıklılığını ve uçma menzilini sistemli olarak artırarak yeni füze projelerine imza atmıştır. İran’ın 2000 yılından itibaren balistik füze programına 1 milyar dolar civarında yatırım yaptığı düşünülmektedir.(15) İran Şahab-3 adında tek kademeli, sıvı yakıt kullanan ve Kuzey Kore yapımı Nodong’u temel alan orta menzilli füze geliştirmiş ve 1998 yılında test etmiştir. İran Ordusu’nun 400 civarında Şahap-1 ve Şahap-2 füzesini ve 50’den fazla atıcı sistemi elinde bulundurduğu düşünülmektedir. Hem Şahap-1 hem de Şahap-2 füzeleri sıvı yakıtlı Rus Scud (R-17) füzelerinin türevleridir. Şahap-1 1980’lerin sonunda Kuzey Kore’nin desteği ile geliştirilmiştir ve SCUD-B füzelerinin bir türevi olup menzili 300 km’dir. Şahap-2’nin ise 1990’ların ikinci yarısında operasyonel hale geldiği düşünülmektedir. Şahap-2 füzesi Rus Scud-C füzelerinin bir türevi olup yine Kuzey Kore’nin teknik desteği ile geliştirilmiştir. Menzili 550 km’dir. Şahap-1 ve Şahap-2 füzelerinin 700 kg ağırlığında harp başlığına sahip olduğu düşünülmektedir. İran’ın bu füzeleri yüksek infilak patlayıcı başlıkları ile donattığı kuvvetle muhtemeldir. Buna karşın 1000’den fazla küçük bombacık içeren bir harp başlığının geliştirilmiş olabileceği düşünülmektedir.(16)

Orta menzilli balistik füzeler ise menzilleri 1000-3000 km arasında olan füzelerdir. İran’ın bu sınıfta Şahap-3 füzelerini aktif bir şekilde kullanmakta olduğu ve son zamanlarda daha gelişmiş füzeleri test etmeye devam ettiği bilinmektedir. 2000’lerin başlarında operasyonel hale geldiği düşünülen ve 1300 km civarında menzile sahip olan Şahap-3 füzeleri Kuzey Kore’nin desteği ile Nodong-1 füzeleri temel alınarak geliştirilmiştir.(17) Bu füzelerin daha gelişmiş versiyonu olan Şahap-3A olarak da isimlendirilen füzenin menzilinin ise 1500-1800 km civarındadır. Şahap-3A füzesinde üçgensel atmosfer dönüşlü harp başlığının bulunması İran’ın konvansiyonel olmayan başlıklar geliştirdiği yönündeki kuşkuları artırmıştır. 2004 yılında ortaya çıkan ve İran kaynaklarında Ghadr-1 olarak adlandırılan Şahap-3B füzesinin menzilinin ise 2000 km’yi aştığı iddia edilmiştir. Şahap-3 serisi füzelerinin dairesel hata payı 500-2500 metre arasında olduğu düşünülmektedir, son yapılan gelişitirmeler ile bu değerin Şahap-3B füzelerinde en aza indirildiği düşünülmektedir. Harp başlığı olarak konvansiyonel yüksek infilaklı harp başlığı kullanan İran’ın Şahap-3 serisi füzelerinin 500-800 kg arasında bir harp başlığı taşıdığı düşünülmektedir. Nükleer silah taşıyabilecek atmosfer dönüşlü başlık kabiliyetini edindiği bilinen Şahap-3 füzelerinin tamamı tek kademeli sıvı yakıtlı roket motoruna sahiptir. Sıvı yakıtlı roketlerin ateşlenmeden önce yakıtla doldurulması gerekliliği bu tip füzelerin kullanımında zorluklar çıkarmaktadır. Bu yüzden İran yine Kuzey Kore’den elde ettiği bilgiler ile katı yakıt teknolojili füzeler geliştirmeye devam etmektedir.

Yakın bir zamanda İran katı yakıtlı, çift kademeli ve menzilinin 2000 km olduğu tahmin edilen Sejil (Aşura) füzesinin denemesini gerçekleştirdiği basına yansımıştır. Sejil füzesi İran’ın uzun menzilli darbe kabiliyetlerinde önemli artışlar sağlayacağı tahmin edilmektedir. İran Savunma sanayisinin bu füzelerin seri üretimine önümüzdeki yıllarda başlayacağı iddia edilmektedir. Orta menzilli balistik füze Sejil’i geliştirmeden önce İran’ın elinde ilk orta menzilli füze olarak Şahab-3 ve Şahab türevleri bulunmaktaydı. Sijil-2’nin test edilmesi ise İran’ın füze kabiliyetlerinin ortaya çıkmasında özellikle katı yakıt konusunda önemli rol oynamıştır. İran’ın Kıtalar Arası Balistik füzeler programı ile ilgili herhangi kesin bir veri bulunmamakla birlikte sadece çok kademeli Safir’in başarıyla uzaya fırlatılmasının uzun menzilli balistik füze teknolojilerini test etmek için bir araç olabileceği düşünülmektedir. Uzmanlar İran’ın 1000 kg’lık nükleer savaş başlığına ve 2000 km’lik menzile sahip balistik füzeyi üretmekten sekiz sene uzakta olabileceğini tahmin etmektedir.(18) ABD Başkanı Obama’nın 2009 yılında Tahran’ın füzelerinin Avrupa’ya ulaşabilecek kabiliyete sahip olduğunu açıklamıştır. Açıklamanın hemen ardından İran Devrim Muhafızları, Kuzey Koreli uzmanların da yardımıyla orta ve kısa menzilli füzelerini başarıyla test ederek adeta gövde gösterisi yapmıştır. Test edilen füzelerin İsrail ve Basra Körfezi’ndeki Amerikan üslerini menzile alabilecek yeterlilikte olduğu konuşulurken, İranlı üst düzey komutan Abdullah Araki, İran füzelerinin istenilen noktaları kolaylıkla vurabilecek seviyede olduğunu açıklamıştır.

İran’a balistik füze geliştirme konusunda yardımcı olan Kuzey Kore, 1960’lı yıllarda SSCB’nin desteğiyle ilk füze sistemi olan hava savunma amaçlı V-75 Dvina’ları geliştirmiştir. 1970’lerin ortalarından itibaren de orta ve uzun menzilli balistik füze geliştirmeye yönelik girişimlere başlamıştır. Piyonyan yönetimi, 1980’lerin sonundan itibaren 1000 km menzilli Nodong füze sistemini geliştirmiştir. Daha sonra İran, Mısır, Libya ve Suriye gibi ülkelerin desteğiyle daha uzun menzilli Taepodong füzeleri için çalışmalara başlamış ve 1998 yılında menzili 2200 km’yi bulan Taepodong-1 roketini uzaya fırlatmayı başarmıştır.(19) 2006 yılında 6000 km menzilli Taepodong-2’yi deneyen Kuzey Kore başarılı olamamıştır. Denemelere son vermeyen Kuzey Kore, 2009 yılında Taepodong-2’nin daha gelişmiş versiyonu olan Unha-2’yi denemiş, ancak yine başarılı olamamıştır. Nisan 2012’de en yeni roketi Unha-3’ü ateşlemiş, fakat roket yörüngeye ulaşmayı başaramamıştır. Son olarak Aralık 2012’deki denemesinde 10 bin km menzile sahip olduğu tahmin edilen Unha-3’ü uzaya fırlatmayı başarmıştır. Kuzey Kore’nin elinde; 600’den fazla 300 km’nin üzerinde menzili olan kısa menzilli füze, 300 civarında 1.300 km menzilli Nodong füzesi ve 30 adet menzili 3.000 km kadar olan orta menzilli füze olduğu tahmin edilmektedir.(20)

İran ve Kuzey Kore arasındaki askeri işbirliğini gösteren somut olaylar da basına yansımıştır. Son olarak İran’ın Kuzey Kore’den menzili 2500 km’nin üzerinde olan Rusya kaynaklı R-27/RSM-25 tipi 18 adet balistik füze satın aldığı da ortaya çıkmıştır. Bunun öncesinde 2005 yılında Kuzey Kore’ye füze parçaları almak üzere bir İran kargo uçağının indiği tespit edilmiştir. 2007 yılında ise İran havayollarına ait bir uçak İran’ın füze programına yönelik füze jet kanatçıkları sevkiyatı yapmak üzere Kuzey Kore’den İran’a doğru yola çıktığı kayıtlara geçmiştir. 2009 yılının Ağustos ayında Birleşik Arap Emirlikleri, Kuzey Kore yapımı silahları İran’a taşıyan bir gemiye el koymuştur. 2009 yılının Aralık ayında Tayland, Kuzey Kore uçağında yaptığı aramada İran’a gönderilen füze başlıklarına ve çok sayıdaki diğer askeri mühimmata el koymuştur.(21) 2010 yılının Mart ayında ise İranlı ve Kuzey Koreli uzmanlardan oluşan bir grubun Tahran yakınlarındaki Semnan’da yeni bir balistik füze tesisi kurdukları ortaya çıkmıştır. İran bandıralı gemilerin Kuzey Kore’ye 2012 yılının Şubat ve Kasım ayında Füze ve roket yakıtı teslim ettiği ortaya çıkmıştır. İran menşeli uçaklar ise en son Nisan-Temmuz 2013 yılında Kuzey Kore’ye altı uçakla kruvazör füzeler içerdiğinden şüphelenilen kargo teslimatı yapmıştır.

İran ve Kuzey Kore’nin balistik füze teknolojisi konusunda yaptığı işbirliği BM raporlarına da yansımıştır. BM nezdindeki uzmanlar tarafından hazırlanan 2011 yılındaki rapora göre, İran ve Kuzey Kore düzenli olarak balistik füze teknolojisi hakkında bilgi paylaşımında bulunmaktadır. Ayrıca yasaklanmış balistik füze ve unsurların Kuzey Kore ve İran arasında transfer edildiğini ve bu şekilde Kuzey Kore’ye yönelik BM yaptırımlarının ihlal edildiği savunulmaktadır. Rapora göre; füze transferleri Koryo Havayolları ve İran Havayolları’nın düzenli uçuşlarında gerçekleştiriliyor; yolcu terminallerinden daha az güvenli prosedürü bulunan hava kargo merkezleri kullanılıyordu. Yapılan sevkiyatın Çin üzerinden gerçekleştirildiğini savunan rapor, BM güvenlik konseyine sunulmuş ancak Çin’in engellemesi sonucu rapor askıya alınmıştır.(22) İran’ın katı yakıt teknolojisi, entegre GPS/INS güdüm sistemi, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip atmosfer dönüşlü başlık teknolojisi gibi ileri seviye balistik füze teknolojileri üzerinde çalışmalarını sürdürdüğü bilinmektedir. İran’ın günümüzde sahip olduğu ve yaklaşık 2500 km mesafede 500 kg.dan fazla yük taşıma kapasitesine sahip katı ve sıvı yakıtlı balistik füze üretme kabiliyetlerini, yakın gelecekte IRBM olarak da adlandırılan ve menzili 3000 km.yi aşan balistik füze üretimi şeklinde devam ettirmesinden endişe edilmektedir.

Nükleer Teknoloji İşbirliği

Soğuk Savaş döneminde yakın ilişki içinde olduğu SSCB ile nükleer teknoloji alanında işbirliği girişimleri öncelikle bu alanda kullanılan madenler bakımından zengin olan Kuzey Kore’den bu ülkeye satışla başlamış ve 1956 yılında nükleer araştırma projelerinde işbirliğini öngören resmi bir anlaşma imzalanmıştır. Kuzey Kore, Eylül 1974’te Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) üye olmuş ve tesislerinde denetim yapılmasını kabul etmiştir. 1968’de imzaya açılan ve 1970’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na (NPT) 1985’te taraf olmuştur. 1980’li ve 1990’lı yıllarda da nükleer kapasitenin geliştirilmesi amaçlı, özellikle yakıt geliştirme hedefli çabalar devam etmiştir. 1990’ların ortalarına gelindiğinde Kuzey Kore’nin Yongbyon bölgesinde uranyum madeni işlemekten uranyum zenginleştirmeye, plütonyum ayrıştırmaktan güç reaktörü kurmaya kadar uzanan faaliyetleri kapsayan pek çok irili ufaklı nükleer tesis kurulmuştur.(23)

UAEA tarafından ilk denetim 1992’de gerçekleştirilmiş fakat nükleer silah üretimi konusunda açık ve net bir bulguya rastlanamamıştır. 2000’li yıllarda nükleer silah geliştirme projesine hız veren Piyonyan, gaz santrifüj teknolojisi edinerek uranyum zenginleştirme çabası içine girmiş ve 2003’de NPT’den çekildiğini açıklamıştır. Krizin çözülmesi amacıyla ABD, Güney Kore, Kuzey Kore, Çin, Japonya ve Rusya’nın yer aldığı Altılı Görüşmeler başlatılmıştır. Şubat 2005’te Kuzey Kore nükleer silah sahibi olduğu yönünde yaptığı ilk açıklamada, Nükleer Silah Geliştirme Programının olduğunu itiraf etmiş ve bu programın ilerletileceğini belirtmiştir. Nitekim 2006 yılında ilk nükleer denemesini yapan Kuzey Kore, BM yaptırımlarına rağmen 2009 yılında da ikinci denemeyi gerçekleştirmiştir. Son olarak Şubat 2013’de üçüncü nükleer denemesini gerçekleştiren Kuzey Kore, başarıyla sonuçlanan yeraltı denemesinde kullanılan nükleer cihazın öncekilerden daha küçük ve hafif ama daha şiddetli patlayıcı güce sahip olduğunu duyurmuştur. Bu gelişmenin ardından Kuzey Kore’ye yönelik olarak Mart 2013’de yapılan BM Güvenlik Konseyi oturumunda yaptırımların genişletilmesi kararı alınmıştır.

İran nükleer programının tarihi arka planı da Kuzey Kore’ye benzer bir şekilde 1950’lerin ikinci yarısına kadar uzanmaktadır. İran 1957 yılında ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamış, ardından 1958 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na üye olmuştur. 1959’da Tahran Nükleer Araştırma Merkezi kurulmuştur. İran, 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalayarak anlaşmanın yürürlüğe girdiği 1970’te bu anlaşmaya taraf olmuştur. 1974’te İran Atom Enerjisi Kurumu kurulmuştur. İran’ın Şah döneminde başlayan nükleer programına ABD’nin yanı sıra Avrupa devletleri de bizzat destek vermiştir. 1979 İran Devrimi sonrası iktidarı ele geçiren Humeyni rejimi, 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı nedeniyle nükleer faaliyetleri durdurmak zorunda kalmıştır. (24) Savaşın ardından nükleer programını devam ettirmek isteyen İran, 1990 sonrası süreçte Rusya ile nükleer işbirliği yaparak Moskova tarafından açıkça, Çin tarafından ise ABD baskısı nedeniyle üstü örtülü bir şekilde desteklenmiştir. Washington yönetiminin 2002 yılında, İran’ın Arak ve Natanz tesislerinde nükleer silah üretmeye çalıştığını ileri sürmesi üzerine İran ile ABD arasında başlayan nükleer kriz tırmanarak devam etmiştir. İran, nükleer programının barışçıl olduğunu iddia etse de UAEA raporları ışığında İran’ın asıl hedefinin nükleer silah imal etmek olduğu kanaati yaygındır. İran’ın nükleer silah teknolojisi ısrarı; dengelerin hızlı değişebildiği bir coğrafyada rejimini korumak ve bölgede başat güç olmak hedefiyle açıklanabilir.(25)

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından Kasım 2011 tarihinde İran nükleer çalışmalarıyla ilgili hazırlanan rapor, İran nükleer programının askeri boyutuna dikkat çekmiştir. Raporda, İran’ın nükleer santrallerinde nükleer silah üretmek amacıyla birçok deney yapıldığı ve bu deneylerin bir kısmında başarıya ulaşıldığı aktarılmıştır. Bununla birlikte İran’ın nükleer silah tasarımı ve üretimi konusunda faaliyetlerde bulunduğu ve denemeler yaptığı belirtilmiştir. Raporun vurguladığı önemli noktalardan biri de, İran’ın nükleer savaş başlığı elde etmek için bilgisayar simülasyonları ve modellemeleri gerçekleştirdiğini, nükleer mühendislerin nükleer başlıkların füzelere entegrasyonu konusunda çalışmalar yaptığını ve bu kapsamda orta menzilli Şahab 3 füzesinin nükleer füzeye dönüştürülmeye çalışıldığını ileri sürmesi olmuştur.

UAEK ayrıca Çin ve İran’ın da Piyonyan ile nükleer teknoloji paylaşımında bulunduğunu açıklamıştır. Kuzey Kore ölçeğinde olmamakla birlikte İran’ın da Rus ve Çin ile iş birliği içinde olduğu düşünülmektedir. İran’ın nükleer programına önemli katkılarda bulunan Çin ve Rusya, Kuzey Kore-İran nükleer işbirliğini desteklemektedir. ABD yönetimi, Çin’i Kuzey Kore’nin nükleer programına son vermemesi durumunda Japonya’nın da nükleer bir güç olarak belirebileceğini söylemesi Çin üzerinde etkili olmamıştır. ABD’nin Irak işgalinin hemen sonrasında, Kuzey Kore’ye de askeri bir müdahalede bulunmaktan çekinmeyeceğini açıklaması sonrası Çin, Piyonyan’ın nükleer programı konusunda tutumunu değiştirmiştir. Çin’in katkısı ile bazı kesin olmayan sonuçlara varılsa da yapılan görüşmeler sonrasında Kuzey Kore’ye sadece önemli ekonomik yaptırımlar uygulanabilmiştir. Sonu gelmeyen ekonomik ambargolar ve BMGK’nin 1874 sayılı karar tasarısı ile uygulanan uluslararası yaptırımlara rağmen, Kuzey Kore nükleer kabiliyetini geliştirmek için elinden gelen çabayı göstermekte ve bu amaç doğrultusunda İran ile yakın işbirliği içerisinde bulunmaktadır.

Kuzey Kore ve İran’ın nükleer faaliyetleri hakkında hazırlanan güvenilir raporlar iki ülkenin nükleer faaliyetlerinin dünya barışı ve güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğunu göstermektedir. İlk başlarda NPT Antlaşması’na imza atan Kuzey Kore, imzaladığı anlaşma sayesinde plütonyuma ulaşmış ve daha sonra nükleer silahsızlanma anlaşmasına uymaktan vazgeçtiğini açıklamıştır. Bu gelişmeler sonrasında Kuzey Kore’nin Tahran’la gizli bir anlaşma imzaladığı ve iki ülkenin nükleer silah konusunda bilgi paylaşımı içinde olduğu iddia edilmiştir. Son dönemde Piyonyan’ın geliştirdiği orta menzilli füzelere monte edilebilecek nükleer başlık teknolojisini Tahran ile paylaşmasından endişe edilmektedir. UAEK, Tahran’ın 2000 yılında bu teknolojiyi geliştirmek üzere çalışmalara başladığını ancak 2003 yılında ara verdiğini belirtmiştir. Bunun yanında 2012 yılının Eylül ayında İran ve Kuzey Kore arasında Tahran’da imzalanan bilimsel işbirliği anlaşması, iki ülkenin nükleer silahların geliştirilmesinde birlikte çalışmasına yönelik endişeleri arttırmıştır.(26) Son olarak Kuzey Kore’nin İran’ın nükleer programına yardımcı olmaları için iki yüzün üzerinde nükleer uzmanı sahte isimler kullanarak Tahran’a gönderdiği basına yansımıştır.(27)

Piyonyan ile Tahran nükleer konusunda önemli gelişmeler gösterirken 2013 yılının Kasım ayında İran’ın nükleer programına ilişkin bir anlaşma imzalanmıştır. Cenevre’de İran ile P5+1 ülkeleri arasında imzalanan anlaşma, kimileri tarafından tarihi olarak kabul edilirken kimilerince de hata olarak değerlendirilmektedir. Tahran’ın nükleer programını geçici olarak donduran anlaşma ile İran, planladığı plütonyum reaktörünü altı aylık süre boyunca faaliyete geçirmeyeceğinin garantisini vermiştir. Anlaşma ile Tahran’ın uranyumu zenginleştirme planı sadece durdurulmuş, uranyum zenginleştirme kapasitesi ortadan kaldırılmamıştır. Anlaşma sonrasında İran’ın nükleer programının meşrulaştırılması Orta Doğu’da nükleer silahlanma yarışının başlaması tehlikesini de beraberinde getirmiştir.

İran ve Batı arasındaki yakınlaşmanın Tahran-Piyonyan ilişkilerini de etkileyeceği düşünülmektedir. Bu süreçte, İran’ın ABD ile nasıl ilişkiler kuracağı ve hangi tavizleri vereceği belirleyici olacaktır. Bugüne kadar Kuzey Kore, ABD ve İran arasındaki gerilimden istifade etmiştir. Son dönemde ABD ve İran arasındaki yakınlaşma ve iki ülke ilişkilerindeki normalleşme süreci Piyonyan tarafından kaygıyla takip edilmektedir.

İran’ın uzun menzilli balistik füzeler ve nükleer silahlar üretmesi durumunda jeopolitik hedeflerini gerçekleştirmek adına daha dinamik ve sertlik yanlısı bir dış politika takip edebileceği ve bölgesel etkisini arttırabileceği ifade edilebilir. Nitekim İran, nükleer programını bölgenin lider gücü ve küresel bir aktör olmak için rasyonel bir dış politika aracı olarak görmekte ve nükleer faaliyetlerine bu amaçla kararlı bir şekilde devam etmektedir.

Kuzey Kore ve İran-Suriye-Hizbullah Ekseni

Kuzey Kore’nin Suriye’deki Esed rejimine silah ve mühimmat yardımı yanında başta savaş pilotları olmak üzere askeri personel desteği verdiği bilinmektedir.(28) Piyonyan, Hizbullah’a da eğitim desteği sağlamakta, Lübnan’ın güneyinde Hizbullah için yer altı sığınakları inşa etmektedir. Kuzey Kore’nin Esed rejimi ve Hizbullah ile bağlantısı ise İran tarafından koordine edilmektedir. Suriye-İran ve Kuzey Kore arasındaki işbirliği süreci sadece Suriye krizi ile sınırlı değildir. Piyonyan, Esed rejiminin nükleer ve kimyasal silah teknolojisine önemli katkılarda bulunmuştur. Suriye’deki rejim 2005 yılındaki başarısız balistik füze denemesinin ardından Kuzey Koreli uzmanların yardımıyla 2007 yılında Scud-D füzelerini başarıyla test etmiştir.(29)

Üç ülke arasında doksanlı yıllarda başlayan işbirliği uzun yıllar gizlice yürütülmüştür. 2007 yılının Haziran ayında Halep yakınlarındaki balistik füze tesisinde meydana gelen büyük patlama, İran-Suriye ve Kuzey Kore arasındaki işbirliğini gözler önüne sermiştir. Scud-C balistik füzelerinin üretildiği iddia edilen tesisteki patlamada Suriyeli uzmanların yanı sıra çok sayıda İranlı ve Kuzey Koreli uzman da hayatını kaybetmiştir. Halep’teki patlamadan bir kaç ay sonra İsrail, Suriye’nin doğusundaki el-Kibar nükleer tesisine bir hava saldırısı gerçekleştirmiştir. 2007 yılındaki saldırı Suriye’nin gizli nükleer programını daha görünür hale getirmiştir. Araştırmalar sonucunda el-Kibar nükleer tesisinin, İran’ın finanse etmesiyle Kuzey Koreli uzmanlar tarafından Yongbyon reaktörü örnek alınarak kurulduğu ortaya çıkmıştır. İsrail’in hava saldırısında on civarında Kuzey Koreli nükleer teknoloji uzmanın da öldüğü basına yansımıştır.(30) İran Devrim Muhafızları’nın üst düzey komutanı Ali Rıza Askeri’nin 2009 yılındaki açıklamaları Suriye’nin nükleer programının İran tarafından finanse edildiği yönündeki iddiaları doğrulamıştır.(31)

Piyonyan, Tahran ve Şam arasındaki nükleer, kimyasal silah ve balistik füze konularındaki işbirliğinin devam etmekte olduğu düşünülmektedir. Suriye’de olayların başlamasından önce 2010 yılında Kuzey Koreli uzmanların Humus’taki balistik füze yapımında kullanılacak malzemelerin üretileceği bir tesis kurduğu ortaya çıkmıştır.(32) Araştırmalar İranlı ve Kuzey Koreli uzmanların Suriye’deki beş kimyasal tesisin kurulmasında ve yönetilmesinde aktif rol oynadığını göstermektedir. Suriye’de olayların başlamasından sonra Esed rejimi, nükleer faaliyetleri durdurmak zorunda kalmıştır. 2002 yılındaki Esed rejimi ile Piyonyan arasında imzalanan nükleer işbirliği anlaşmasına benzer bir anlaşma, on yıllık bir aradan sonra 2012 yılının Eylül ayında Tahran ve Piyonyan arasında imzalanmıştır. İmzalanan bu anlaşma neticesinde İran ilk olarak Arak’taki nükleer tesisinde uranyumu zenginleştirmek için Kuzey Koreli uzmanların yardımına başvurmuştur.(33)

BM ve diğer uluslararası platformlarda Kuzey Kore, İran’ın Suriye krizindeki tutumuna tam destek vermeye devam etmektedir. 2013 yılının Nisan ayında İran, Suriye ve Kuzey Kore BM tarafından hazırlanan Uluslararası Silah Ticareti Antlaşması’nı engellemeye çalışmış fakat uzun uğraşlar sonunda anlaşma imzalanabilmiştir. Batı karşıtlığı paydasında birleşen ve Bağlantısızlar Hareketi mensubu olan Kuzey Kore ile İran arasındaki ikili işbirliği Suriye’yi de kapsayacak şekilde üçlü işbirliğine dönüşmüştür.

Sonuç

İran’ın günümüzde dış politikasındaki en önemli amacı, 1979 devriminden bu yana Batı tarafından uygulanan ancak son yıllarda Tahran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek amacı ile yoğunlaştırılan yaptırımların kaldırılmasını sağlayarak, uluslararası tecritten kurtulmaktır. Tahran uygulamaya başladığı yeni strateji gereği geleneksek dış politikasında radikal bir değişim yaparak başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkilerini gözden geçirmeye ve düzeltmeye çalışmaktadır. İran, Batı ile arasındaki ilişkileri gözden geçirirken Kuzey Kore ile arasındaki işbirliğini korumaya ve geliştirmeye de özen göstermektedir.

Son dönemde İran nükleer ve askeri teknoloji konusunda Kuzey Kore ile yaptığı işbirliğini farklı alanlara yayarak geliştirmeyi planlamaktadır. Kuzey Kore ise İran’ın Batı karşıtı söyleme sahip dış politikasını değiştirmesinden ve ABD ile yakınlaşmasından endişe duymaktadır. Piyonyan son geliştirdiği orta menzilli füzelere monte edilebilecek nükleer başlık teknolojisini Tahran ile paylaşmaya yakındır. Kuzey Kore yönetimi, İran’ın başta enerji kaynakları olmak üzere ekonomik potansiyelini daha aktif bir şekilde kullanmak için Tahran’ı önemli bir stratejik ortak olarak görmektedir. Piyonyan, İran’ın Orta Doğu’daki potansiyelini ve nüfuz alanını kullanabilmek adına Çin ve Rusya’nın da desteğiyle işbirliğini giderek derinleştirmektedir.

İran’ın Kuzey Kore’den teknik destek alarak geliştirdiği Şahap-3 ve Sejil füzeleri, Türkiye topraklarının tamamına ulaşabilmektedir. Özellikle Malatya-Kürecik’e ABD’ne ait balistik füze tespit ve teşhis radarı konuşlandırılmasından bu yana İran makamları Türkiye’yi sık sık balistik füze taarruzuyla tehdit etmektedir. İran kaynaklı füze tehdidini misliyle artıran paralel gelişme, son yıllarda Tahran’ın nükleer araştırma programının tüm engelleme girişimlerine rağmen istendiğinde nükleer silah yapımı için gerekli radyoaktif maddeleri sağlayabilecek olgunluğa ulaşmış olması, dolayısıyla İran’ın balistik füze-nükleer başlık birleşiminin eşiğine ulaşmış bulunmasıdır. Bu yönüyle İran’ın envanterindeki balistik füzeler, esasen İran’ın nükleer güç olma emellerinin Türkiye’de sebebiyet verdiği tehdit algılamasının doğrudan bir uzantısı ve parçası olarak ele alınmalıdır.

Kuzey Kore’nin desteğiyle İran, balistik füze kabiliyetlerini geliştirmekte ve nükleer silahlar edinme konusunda önemli adımlar atmaktadır. İran her ne kadar kimyasal ve biyolojik silahların yayılmasını önleyici uluslararası anlaşmalara imza atsa da bu silahları üretme bilgi ve becerisine sahip olduğu tahmin edilmektedir. Tüm dinamikler göz önüne alındığında İran’ın komşusu Türkiye’nin bu tehditlere karşı önleyici savunma ve saldırı sistemleri edinmesi ve geliştirmesi gerekli görülmektedir. Bu çerçevede Türkiye, modern erken uyarı ve füze savunma sistem alt yapısını kurulması hususunda bir an önce gerekli adımları atmalıdır.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: