Etiket arşivi: GÖREV

CEMAAT DOSYASI /// Cemaatin her kademesinde görev alan Selim Çoraklı anlatıyor : “Hücre tipi yapılanma var”

Esnaf hizmetleri imamlığından Makedonya temsilciliğine, yurtlardan gazete yazarlığına kadar cemaatin her kademesinde görev alan Selim Çoraklı SABAH’a konuştu. Cemaatin paralel yapıya dönüştüğünü anlatan Çoraklı "Her birimin kendi içinde bir imamı bulunuyor" dedi

Zaman Gazetesi yazarlığından Makedonya temsilciğine, Cemaat imamlığından öğrenci yurtlarına kadar Cemaatin her kademesinde görev alan Selim Çoraklı 1999 yılında Gülen Cemaati ile yollarını ayırdı. İtirazlarını bir mektupla Fethullah Gülen’e bildirerek 15 yıllık sessizliğe bürünen Selim Çoraklı suskunluğunu SABAH’a bozdu. Selim Çoraklı ile Gülen Cemaati’ni, paralel devlet yapısını ve 17 Aralık darbesini konuştuk.

12 Eylül mağdurlarından biri olan Selim Çoraklı 1980’li yılların sonlarında Fethullah Gülen Cemaati ile tanıştı. Sızıntı ve Yeni Ümit Dergisi ve Zaman Gazetesi yazarlığından Üniversite sorumluluğuna, Esnaf hizmetleri imamlığından Makedonya Zaman gazetesi temsilciliğine kadar Gülen Cemaati’nin bir çok kademesinde üst düzey görev yaptı.

28 Şubat 1997 yılında yaşanan postmodern darbe sürecinde Gülen Cemaati’nin yaşadığı hızlı değişimden rahatsız olarak 40 maddeden oluşan itirazlarını Fethullah Gülen’e ulaştırmış. Bütün girişimlerine rağmen Gülen Cemaati’ndeki hızlı değişimin önüne geçemeyeceğini anlayınca yollarını ayırmaya karar vermiş.

Cemaatin eğitim gönüllülerinin ve samimi dava arkadaşlarının zarar görmemesi ve bir "itirafçı" gibi anılmamak için 15 yıl boyunca susmuş. 17 Aralık darbesinden sonra eski dava arkadaşlarına son bir çağrıda bulunmak için konuşmaya karar vermiş.

Yaşadığı bütün duygusal kopuşlara, gördüğü hatalara, uğradığı haksızlıklara rağmen yine de Fethullah Gülen ve cemaati hakkında kelimelerini dikkatli seçiyor. Bütün yanlışlarına rağmen hizmetin samimi gönüllülerinin zarar görmeden yoluna devam etmesi gerektiğini düşünüyor.

İlk kez kamuoyunun karşısına çıkan Selim Çoraklı ile hizmet hareketinde yaşanan kırılmaları, paralel devlet örgütlenmesini, Cemaat medyasını ve bu siyasi türbülanstan çıkış yollarını konuştuk.

SIZINTI, YENİ ÜMİT VE ZAMAN’DA YAZILAR YAZDIM

-Selim bey, Gülen Cemaati ile nasıl tanıştınız?

– Fethullah Gülen ismini 1980 öncesinde de biliyor olmama rağmen cemaatle fiili olarak 1983 yılında tanıdım. 1986 yılında yazdığım bir yazıdan dolayı Risale-i Nur propagandası yaptığım gerekçesiyle 163. Maddeye muhalefetten İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 4 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırılmıştım. 7,5 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildim. Yargıtay cezamı onadıktan sonra kaçak duruma düştüm. O dönemde Fethullah Gülen’e gidip ne yapalım diye sorulduğunda; "Teslim olma yakalanırsan kaderdir der yatarsın" demişti.

O dönemde kaçak gezdiğim için Cemal Doğan ismini kullandım. Bu dönemde Cemaat bünyesinde İzmir’de Sızıntı Dergisi ve Yeni Ümit Dergisi’nde görev yaptım. Zaman’a yazılar gönderdim. Ayrıca üniversite hizmetinde, bölge hizmetlerinde ve öğrenci yetiştiren kurumlarda görev yaptım. Hizmetin her kademesinde görev aldım diyebilirim.

-Zaman Gazetesi’ne geçişiniz nasıl oldu?

Cemaat 1988 yılında Zaman Gazetesi’ni devralınca ben de Zaman’da yazmaya başladım. Rahmetli Özal döneminde 163.madde kaldırılınca benim cezam da kalkmış oldu. Artık Cemal Doğan değil Selim Çoraklı ismini kullanmaya başladım. 1992 yılında Zaman gazetesinin merkezine tayinim çıktı ve araştırma sayfası sorumluluğu, yazarlık vb. görevler yaptım.

-Makedonya maceranız nasıl başladı?

1992 yılında Cemaatin yurtdışı açılımları başlamıştı. 1993 yılında bana "Makedonya’da Zaman Gazetesi’ni çıkarmayı düşünüyoruz, gider misin?" dediler. O dönemdeki Cemaat terbiyesi gereği gitmemek gibi bir söz konusu değildi. Elbette giderim dedim ve evlendiğim gün hanımımı aldım ve Zaman gazetesi Temsilcisi olarak Makedonya’ya gittim. Makedonya’da Makedonca ve Türkçe Zaman Gazetesi’ni çıkardım. O yıllarda da Türkiye’deki Zaman’da "Diyar-ı Üsküp’ten" isimli köşe yazıları yazdım.

28 ŞUBAT SÜRECİNDEN SONRA CEMAATTEN AYRILMAYA KARAR VERDİM

-Bu kadar kendinizi hizmete adamışken Cemaat’ten ayrılmaya nasıl karar verdiniz? Bu kararı almanız zor oldu mu?

– 1997 yılında 28 Şubat süreci ile Gülen Cemaati’nde hızlı bir değişim yaşanmaya başlandı. İslami bazı konularda tavizler veriliyordu. Özellikle kızlarımızın başörtüsü konusunda duyarsız davranılıyordu. Bunun için Gülen’in ve Cemaatin yanlış tavırları ile ilgili eleştirilerimi açık olarak ortaya koymaya çalıştım. 1997 yılında "Sansürsüz Yazılar" isimli kitabım yayınlandı. O kitapta Zaman Gazetesi’nde sansürlenen yazılarım vardı. Ayrıntısına girmem çok uzun vaktimizi alır. O dönemde bazı şeyleri görmüş olmam nedeniyle Cemaatten ayrılmaya karar verdim diyebilirim özetle… 1999 yılının 21 Şubat’ında çalıştığım Zaman Gazetesi’nden fiili olarak ayrıldım. Yıllarımı verdiğim bir hareketten ayrılmak elbette benim için kolay olmadı ama bu ilkelerim açısından bu kararı almak zorundaydım. Pişman da değilim.

CEMAATİN %95’İ TEMİZ İNSANLAR, DİĞER %5’İ İSE ANADOLU İNSANINI BAŞKA YERLERE PAZARLIYOR!

– Cemaatteki eski arkadaşlarınız, dostlarınız, talebeleriniz hakkında bugün ne düşünüyorsunuz?

– Şunu açıkça söyleyebilirim. Cemaatin % 95’i gerçekten güzel insanlar. Yani sokaktaki insanlarla karşılaştırıldığında eli ayağı öpülecek insanlar. İslam için bir şeyler yapmak gayretinde olan insanlar. Fakat ne yazık ki % 95’i yöneten % 5’lik kesimde aynı ihlâsı ve samimiyeti görmek mümkün değil. Hizmetle ilgisi olmayan, bu işin çilesini çekmemiş insanlar, hizmet adına karar veriyor, kalem oynatıyor, fitne yayıyor, siyasete yön vermeye, polis-yargı darbeleri yapmaya çalışıyor. Gerçekten Anadolu insanının samimiyetini başka yerlere pazarlayacak derecede oyunlar oynanıyor.

POLİS VE ASKER HİZMETLERİNDE HÜCRE TİPİ YAPILANMA VAR

-Son üç aydır "Paralel Devlet" ya da "Paralel Yapı" gibi yeni bir kavram ile tanıştık. Nedir bu paralel yapı? Siz böyle bir yapının varlığına inanıyor musunuz?

– Hukuk sistemi dışındaki her türlü yapıyı "Paralel yapı" olarak kabul edebiliriz. Siyasetin riskini almadan, siyasete, devlet yönetimine yön vermeye çalışmak, yargıya, polise, bürokrasiye hakim olmaya çalışmak bu paralel yapının alametidir.

Cemaatin yapısına gelince, inkâr etseler de paralel bir yapılanma var. En tepede Fethullah Gülen, onun altında ülke imamları, şehir imamları, ilçe imamları ve benimde 33 yaşıma kadar yaşadığım dersane (Işık evler) imamları vardır.

Cemaatin bu tür yapılanması olunca ister istemez her birim kendi arasında teşkilatlanmaya başladı. Üniversiteler kendi aralarında, liseler kendi aralarında, askeri hizmetler, polis hizmetleri, adliye hizmetleri bunların her biri hizmet kendi içerisinde birimleşmeye başladı.

-Polis ve yargıda da durum aynı mı?

– O dönemlerde yapılanma şöyleydi; Her birim kendi içerisinde bir imamı var. Mesela diyelim ki polis kolejleri var, polis okulları var. Özellikle polis ve askeri hizmetlerde biraz hücre tipi yapılanma vardı. Zaten 1986 yılında bir gazete Gülen Cemaati ile ilgili manşetler atmıştı. O dönemde cemaat ciddi bir darbe yemişti. Ondan sonra daha ciddi bir hücre tipi yapılanmaya yönelim oldu. Yani bir hücre yakalanırsa öbür hücrenin haberi olmasın anlamında. Cemaate mensup bir eleman bir askerle ya da bir polisle ilgileniyordu. Bilemedin 2 polisle 3 polisle ilgileniyor ve aynı evi kullanmıyorlar, özellikle esnaf evleri kullanılıyor

PARALEL YAPININ KONTROLDEN ÇIKACAĞINI GÜLEN’E SÖYLEDİM

-Bu yapının ilerleyen yıllarda kontrolden çıktığını düşünüyor musunuz?

Bana göre Gülen Amerika’da kalmakla cemaatin yönetimini bir kısmını kaybetti. Kontrolü kaybettiği için Cemaat içindeki "Derin Damar" farklı gruplar oluşturdu. Bu farklı birimler zaman içerisinde büyüdü. Mesela ben 1996 yılında 40 maddeden oluşan "Cemaatin kırılma noktaları" diye bir rapor hazırlayıp Fethullah Gülen ve Cemaatin ileri gelenlerine göndermiştim. Bu raporda, cemaat içindeki gruplaşmaların birbirini dinlemediklerinden veya o yapıların başındakilerin enaniyetlerinin kuvvetlenmesinden dolayı ileride büyük problemler yaşayacağını söylüyordum. Nitekim de öyle oldu. O dönemlerdeki gruplaşmalar derin yapılara dönüştü.

FETHULLAH GÜLEN ŞERİK KABUL ETMEZ!

– Kemalettin Özdemir’in Gülen Cemaati’nden ayrılmasını da böylemi değerlendirmek gerekir?

– Kemalettin Özdemir meselesi daha farklı. Kemalettin Özdemir Cemaat içinde derin bir yapı kurmadı. Sadece Fethullah Gülen’in otoritesine baş kaldırdı.

Kemalettin Özdemir polis hizmetlerinin uzun yıllar imamlığını yaptı. Diyebilirim ki polis hizmetleri onun vesilesiyle bu durumlara geldi. Kendisi hadis profesörüdür. "Biz de hocayız" deyince problemler de başladı. Fethullah Gülen kesinlikle şerik kabul etmez. Yani imamsa ölene kadar imamdır. Bu aslında Fethullah Gülen’in liderliğinden kaynaklanıyor. Karizmatik liderler 1 değer ifade ediyorsa diğerleri sol tarafta hep sıfırdır. Bütün cemaatler için bu durum böyledir. Bu sıfırlardan bazıları böyle zaman içerisinde başkaldırabiliyorlar.

GÜLEN’İN İLK TALEBESİ LATİF ERDOĞAN’A BİLE SALDIRIYORLAR

-Başkaldıran ilk ve tek isim Kemalettin Özdemir miydi?

– Hayır. Cemaat içerisinde kendisine güvenen isimler zaman içerisinde başkaldırmaya başladı. Gülen’in dost bildikleri, en yakınındakiler bu süreç içerisinde hizmeti terk etti. İlk başkaldıran isim ise Gülen’in ilk talebelerinden Latif Erdoğan’dır. Hizmetin her kademesinde her aşamasında görev yapan Latif Erdoğan bugün tamamıyla Cemaat’ten ayrıdır. Uzun zamandır Akit Gazetesi’nde yazılar yazıyor. Hatta Gülen Cemaati’ni eleştiren röportajları da yayınlandı aynı gazetede. Zaman Gazetesi, şimdi Fethullah Gülen’in ilk talebesi olan ve hizmetin bütün kahrını çekmiş Latif Erdoğan’a saldırıyor. Hem de Latif Erdoğan’ın ailesini kullanarak yapıyor bunu… Ne diyebilirim çok yazık!

KEMALETTİN ÖZDEMİR GÜLEN’İN GÜÇ HASTALIĞI YÜZÜNDEN BAŞKALDIRDI

-Kemalettin Özdemir’in Cemaat’ten kopuşu nasıl gerçekleşti.

– Kemalettin Özdemir’in polis hizmetlerinin içerisinde otoritesi artınca "zararlı olabilir" endişesiyle o görevden alıp Afrika’ya imam olarak gönderdiler. Afrika’daki hizmetlerin ciddi biçimde ivme kazanmasına büyümesine vesile oldu.

Fakat dediğim gibi otoriter liderlerde her zaman paranoya ve şüphecilik vardır. En yakın arkadaşlarının kendilerine tuzak kurduğunu düşünürler. Ben Gülen’de bu tür şüpheciliğin varlığını 1994’te görmüştüm. "Fethullah Gülen güç ve iktidar hastalığına yakalandı" demiştim o dönemde…

Gülen’in otoriter kişiliği, ister istemez kendisinin iktidarını sarsma ihtimali olan insanların önünü kesti. Kemalettin Özdemir olayı tamamıyla böyle bir olaydır. Cemaat de zaten bunu kendi basın yayın organlarında yazdı. Bu sürecin sonunda abi dedikleri Kemalettin Özdemir hain ilan edildi. Hakkında bir sürü düzmece şeyler yayınlandı. Kemalettin Özdemir Bediüzzaman Said Nursi’nin talebelerinden Said Özdemir abinin oğludur ve tanıdığım kadarıyla takva sahibi biridir. Yanında kadından, kızdan bahsedince yüzü kızarır. Onun bile bu tarz görüntülerini yayınladılar. Bu derin yapı demek ki bu kadar çirkinleşebiliyor. Bir yapı kendi yetiştirdikleri değerleri yemeye başlarsa, o yapı yıkılışa doğru gidiyor demektir.

HANEFİ AVCI CEMAAT İÇİ ÇATIŞMANIN KURBANI OLDU

-Hanefi Avcı da bu yapının özellikle emniyet istihbarat da güçlenmesini sağlayan isim olarak bilinir. Ancak Hanefi Avcı’nın sonraki yıllarda Cemaat ile yolları ayrıldı. Kitap yazdı ve hapse girdi. Hanefi Avcı meselesini nereye bağlıyorsunuz?

– Hanefi Avcı, cemaatin polis içerisinde ve özellikle istihbarat ve teknik takip bölümlerinde kadrolaşmasının baş temsilcisidir ki zaten bunu kendisi de itiraf ediyor. Ben olayların buralara geleceğini yazmıştım. Hanefi Avcı’nın tutuklandığı günlerde "Hanefi Avcı Cemaat içi çatışmanın kurbanı mı oldu" diye bir yazı yazmıştım. Polis içerisindeki yapılanmanın ileride kontrolden çıkacağını, AK Parti ile problemlerin çıkmasına neden olacağının altını çizmiştim. Hanefi Avcı Cemaatin polis hizmetlerindeki çatışmanın maalesef kurbanı oldu . Bence kesinlikle yeniden yargılanmalı ve en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşmalı. Bir gün bile içeride kalması Hanefi Avcı’ya haksızlık olur.

GÜLEN’İ YILLAR ÖNCE DERİN YAPI KONUSUNDA UYARDIM

-Peki Cemaat içindeki bu derin damar sayı ve etki olarak çok güçlü mü?

– Önce şunu söyleyeyim. Bu derin damar polisin içinde de olabilir, yargının ve medyanın içinde de olabilir. Derin damar operasyonlarına 1996 yılında başladı. Ben Fethullah Gülen’e yazdığım "Cemaatin Kırılma Noktaları" raporunda bunları yazdım. Cemaat’teki MİT operasyonları bu maddelerden bir tanesidir. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu "Bizim tarla çoktan sürülmüştü" demişti ya. Fethullah Gülen’in tarlasını 1980’li yıllarda sürmeye başlamışlardı. Şimdi yaşadıklarımız işte bu Cemaat içindeki derin yapının operasyonlarıdır.

CEMAATİN DERİN YAPISI FETHULLAH GÜLEN’İ MANİPULE EDİYOR

-Bu derin yapı Fethullah Gülen’i de yanlış mı yönlendiriyor?

– Şöyle söyleyeyim. Her şey dershanelerin kapatılması girişi ile başladı deniliyor ya. Aslında dershanelerin kapatılma meselesi AK Parti’nin kuruluş tüzüğünde var.

Başbakan "dershaneleri kapatacağım" dediğinde Fethullah Gülen’e bilgiler çok farklı gitti. 28 Şubat sürecinde de 5. kata böyle farklı farklı bilgiler gelirdi. Bir korku atmosferi oluşturulurdu. Bugün de aynısı yapıldı. Gülen’i tahrik ederek iktidar ile savaşın fitilini ateşlediler.

"Dershaneler namusumuzdur" diyen Cemaat yazarlarının, sosyal medya kahramanlarının, TV yorumcularının bugün dershaneleri ağzına almaması size normal geliyor mu? Hani dershaneler meselesi çok önemliydi? İktidarı bitirmeye karar vermiş bu derin yapı, dersaneler meselesini bir sos, bir malzeme, bir enstruman gibi kullandı.

17 ARALIK OPERASYONUNUN HEDEFİ ERDOĞAN’DIR

-17 Aralık operasyonunun arkasında Cemaat olmadığını söyleyen Cemaat yazarları da var. Bu konuda siz ne söylemek istersiniz?

– Birer birer isimlerini söyleyerek insanları zor durumda bırakmak istemiyorum. Ancak şunu açık biçimde söyleyebilirim. 17 Aralık çok açık bir şekilde bu paralel yapının operasyonudur. Aynı cemaat yazarları "Cemaatin savcıları, polisleri olmasa Ergenekon ve Balyoz davaları olmazdı" diye açık açık yazıyor. O savcılarla bu savcılar aynı değil mi?

Ergenekon davasını Cemaatin savcıları açtı deyip, 17 Aralık operasyonu ile bizim alakamız yok demek nasıl oluyor? Kamuoyunu aptal yerine koyuyorlar bari bize yapmasınlar. Madem bu savcıların ve polislerin sizinle alakası yok neden görevden alındıklarında arkasından ağıt yakıyorsunuz, beddua seansları yapıyorsunuz?

Bir de soru sorayım bu arkadaşlara: Dershanelerin kapanması gündeme gelmeseydi, AK Parti iktidarı size sınırsız imkan sunmaya devam etseydi 17 Aralık operasyonu olur muydu? Türkiye’de buna "Evet olurdu" diyecek tek bir insan var mıdır merak ediyorum. Gerçekler bu kadar açık şekilde ortada iken hala ekrana çıkıp "bizim 17 Aralık operasyonu ile 7 Şubat MİT operasyonu ile alakamız yok" demeleri ikiyüzlülükten ve samimiyetsizlikten başka bir şey değildir.

Benim AK Parti iktidarına özellikle İslami noktalarda birçok eleştirilerim var ama şunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim. 17 Aralık operasyonu çok açık bir şekilde Başbakan Erdoğan’ı hedef almış ve ülkeyi büyük zararlara uğratmıştır.

İNFİAL OLACAĞINI BİLE BİLE BEDDUA VİDEOSUNU YAYINLADILAR

-Beddua konusuna gelelim. Fethullah Gülen beddua ederek kamuoyu desteğini kaybetti. Bu çıkışı neden yaptı?

– İnanın bunu ben de merak ediyorum. Cemaatteki arkadaşlar beddua videosu yayınlandıktan sonra beni arayıp "Hoca efendi cinnet mi geçirdi" diye soruyorlar. Cemaatin üst düzeyindeki insanlar bile Gülen’in beddua çıkışına bir anlam veremiyor.

Benim cevabını veremediğim başka bir soru var. Diyelim ki Fethullah Gülen değişik bir ruh hali içerisinde bedduayı etti. Peki o videoyu herkul.org sitesinde yayınlayanlara, cemaat medyasında köpürtenlere ne demeli? Onlar bunun kamuoyunda infiale neden olacağını tahmin edemediler mi? Hiç mi aklı çalışan bir insan yok içlerinde? Ben onları da çok masum görmüyorum.

İSRAİL’E, ÇEVİK BİR’E SUSAN GÜLEN, MÜSLÜMAN BAŞBAKAN’A NEDEN SALDIRIYOR?

-Telefon görüşmelerinden ve beddua çıkışından Fethullah Gülen’in Erdoğan’a çok öfkeli olduğunu görüyoruz. Sizce bu öfkenin sebebi nedir?

– Mavi Marmara olayında İsrail gibi bir terör devletini, katil bir devleti otorite sayan Gülen, neden Müslüman bir Başbakan’ı otorite olarak kabul etmiyor?

28 Şubat döneminde Çevik Bir’e "Şerefli General, gel bizim okullarımızı şereflendir, okulları sana devredelim" diyen Gülen, Başbakan’a neden aynı sözü söylemedi? Gülen "Sayın Başbakanım, aynı kıbleye yöneliyoruz, Allah’ımız, Peygamberimiz bir, dershaneler sana kurban olsun" deseydi belki dershaneler de kapanmazdı, tasfiyeler de yaşanmazdı, itibar kaybına da uğramazdı. Peki bunu neden yapmadı? Çünkü cemaatin içindeki derin damar Gülen’i manipule etti. Cemaatin AK Parti iktidarını devirecek güçte olduğunu Gülen’e inandırdılar. Gülen de büyük bir risk alarak iktidara saldırdı ve bu operasyon her açıdan başarısız oldu.

FETHULLAH GÜLEN KANDIRILDIĞINI ANLADI, O YÜZDEN SUSUYOR

-Peki Fethullah Gülen yanlış yaptığını anlamış mıdır?

Bence anladı. Beddua videosu sanırım 22 Aralık’ta yayınlanmıştı. 22 Aralık’tan yana herkul.org sitesinde yeni çekilmiş tek bir videosu yayınlanmadı. Fethullah Gülen yanlış yönlendirildiğini anladı. Biraz da çaresiz olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden susuyor. Şu an ellerindeki son mermileri de atıyorlar ama siyasi üstünlük iktidarın artık eline geçti. Cemaatin sokakta bir itibarı kalmadı. Yeminli AK Parti düşmanları bile polis-yargı darbesinden Cemaati sorumlu tutuyor. 40 yıllık hizmeti operasyoncuların elinde oyuncak yaptılar, yazık ettiler…

GÜLEN "ZAMAN YAZARLARININ YÜZÜNDE NUR KALMAMIŞ" DEDİ

-Fethullah Gülen susuyor ama Cemaat medyası tartışmayı tırmandırmaya devam ediyor. Tansiyon düşecek gibi görünmüyor.

– Eviniz camdansa başkalarının evine taş atmayacaksınız. Bu Gülen’in çok kullandığı bir sözdür. Size bir örnek vereyim. Zaman Gazetesi, Fethullah Gülen’in bir konuşmasını sürmanşetten veriyor: "İncinsek de incitmeyeceğiz." Sayfaları çeviriyorsunuz başta Genel Yayın Yönetmeni olmak üzere bütün zaman yazarları "Firavun, Yezid, hırsız" diyerek Başbakan’a saldırıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

Size bir şey söyleyeyim. 1990’lı yıllarda Fethullah Gülen Zaman Gazetesi’ni ziyarete gelmişti. Çıkıştı benim de içinde bulunduğum Zaman çalışan ve yazarlarını kastederek "Hiçbirinin yüzünde nur kalmamış" demişti. Bu söz bugünkü manzarayı anlatma bakımından çok önemlidir.

SİYASETE SAVAŞ İLAN ETMEK İSKENDERPAŞA CEMAATİ’NİN SONUNU GETİRDİ

-Peki sizce bu Cemaat-AK Parti kavgasını kim kazanır? Şu an için bir hasar tespit raporu alma imkânımız olmadı ama sizce en büyük hasarı kim almıştır?

– Bakın 1980’li yıllarda İskenderpaşa Cemaati vardı. Televizyonu, gazetesi, okulları, yurtları, radyosu, hastanesi, yayınevleri, dernekleri, vakıfları, turizm şirketleri, inşaat ve otomotiv kuruluşları vardı. İslam Dergisi diye bir güzel bir dergi çıkarıyorlardı ve bu dergi 100 binden fazla satıyordu. Bu cemaat için "Görünmeyen Üniversite" kitapları yazıldı. Bürokraside İskenderpaşa Cemaati kökenli olmak bir ayrıcalıktı. Bu cemaat bir gün Milli Görüş lideri merhum Erbakan ile kavgaya tutuştu. Partiden kimin dediği olacak kavgası büyüdü. Sonuçta bu kavgada siyaset kazandı. O koca cemaat bugün ikiye ayrılıp adeta yok oldu gitti. Milli Görüş geleneğinden gelen AK Parti ise bugün hala iktidarda. Siyaset-Cemaat kavgalarının galibi hep siyaset kurumu olmuştur. Bugün de öyle olacak. Cemaat bunu anlamalı ve "zararın neresinden dönersek kardır" diyerek bu kavgayı bitirmeli.

BBP’Lİ DESTİCİ VE SP’Lİ KAMALAK GEÇMİŞİ ÇABUK UNUTUYOR!

-BBP Lideri Destici ve SP Lideri Kamalak’tan cemaate destek mesajları verdiklerini medyadan takip etmişsinizdir. Bu iki siyasi hareketi de yakından tanıyan biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

– BBP boşuna cemaate yanaşıyor oy alırım diye. Cemaat gaz verir ama menfaati yoksa asla oy vermez. Büyük Birlik Partisi’nin eski Genel Başkanı Yalçın Topçu "Merhum Yazıcıoğlu bugün hayatta olsa vesayetin değil siyasetin yanında olurdu" diyerek son noktayı koydu. Bence de Yazıcıoğlu siyasete yapılan operasyonların karşısında olurdu.

Saadet Lideri Kamalak’a gelince. Kendisine sadece 28 Şubat döneminde Gülen’in merhum Erbakan için "Beceremediniz artık gidin" dediğini, "Erbakan’a hiç kanım ısınmadı" şeklindeki sözlerini hatırlatıyorum. Saadet Partililerin 28 Şubat manşetlerine bir göz atmalarında fayda var. Menfaatçi davranmasınlar. Geçmişi çabuk unutuyorlar.

PEYGAMBERİMİZİ BİLE KULLANIYORLAR, ASIL BU GAYRETULLAH’A DOKUNUR!

-Fethullah Gülen ve Cemaatin ileri gelenlerine ait olduğu iddia edilen bazı ses kayıtları düştü internete. Bunları dinleme imkanınız oldu mu?

– Evet, maalesef dinledim. Hizmet hareketinin bu kadar siyasetin içine batmış olmasını bu kadar dünyeviyeşmesini üzülerek izliyorum. Anadolu sermayesine karşı İstanbul sermayesinin desteklenmesi, Ümmetin değil batının, ABD’nin, İsrail’in çıkarlarının savunuluyor olması anlaşılır gibi değil. Bunları yaparken Hz. Peygamberin de bu işe alet edilmesi gerçekten çok üzücü. Rüyalarla hizmete motive etmeye çalışıyorlar. İşte bu Gayretullah’a dokunur! Hizmetin samimi, ihlâslı insanlarına büyük haksızlık yapılıyor. Umarım bu insanlar da en kısa zamanda gerçeği görür.

FETHULLAH GÜLEN İSTERSE BU KAVGAYI BİTİRİR

-Sizce kavga nasıl biter?

– Bu kavganın bitişi Gülen’in iki dudağının arasında. Dirayet gösterirse bir açıklama yaparak kavgayı bitirebilir. Eğer bu kavganın Gülen’i de aşan uluslararası bir boyutu yoksa Gülen bunu yapabilir. Bence hizmet bundan sonra da ilkeli bir şekilde insan yetiştirmeye devam etmeli. Diğer gönüllü kuruluşlar gibi onların birey olduğunu kabul etmeli. O eğitim kurumlarından çıktıktan sonra o insanların peşini bırakmalı. O insanları paralel yapının kadrolu bir elemanı olarak görmekten vazgeçmeli. Hem Cemaate hem de bu insanlara zarar veriyorlar. Türkiye’deki hiçbir iktidar artık bu paralel yapının büyümesine, bürokrasiyi ele geçirmesine izin vermez.

-Teşekkür ederim Selim Bey. Umarım birilerine faydalı bir röportaj olmuştur.

– Ben teşekkür ederim.

ERGENEKON DAVASI : Balyoz ve Ergenekon hâkimleri görevden mi alınacak ?

Utku Çakırözer, Balyoz ve Ergenekon gibi yeniden yargılanmanın gündeme geldiği davalarda hakimlerin de değiştirileceğini iddia etti.

Yolsuzluk ve rüşvet iddialarına ilişkin operasyonların ardından yargıda yaşanan deprem HSYK’nın atamalarıyla sürerken, Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Utku Çakırözer’den çarpıcı bir iddia geldi.

Çakırözer, Balyoz ve Ergenekon gibi yeniden yargılanmanın gündeme geldiği davalarda hakimlerin de değiştirileceğini öne sürdü.

Çakırözer’in Cumhuriyet gazetesinin bugünkü nüshasında (20 Ocak 2014) yayımlanan, “Balyoz Hâkimleri Görevden Alınabilir” başlıklı yazısı şöyle:

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasıyla seçim öncesi köşeye sıkışan AKP hükümetinin ‘çıkış’ stratejisi iki ayak üzerine oturuyor:

1. Yolsuzluk soruşturmalarının üstünün örtülmesi ve yenilerinin önünün kesilmesi.

2. Balyoz, Ergenekon ve KCK davalarında “sorumluluk sadece cemaatin üzerinde kalacak biçimde” toplu tahliye kararları çıkması. Bu davalara son olarak Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın mahkûm olduğu Şike davası da eklenmiş durumda.

Hani cemaatin elindeydi?

Hükümet bu stratejiyi hayata geçirmek için öncelikle “cemaatin denetiminde olduğunu” ileri sürdüğü HSYK’yi dağıtmaya girişti. Ancak henüz kanun değişikliği yapılmamışken, dağıtılmak istenen HSYK’den iktidarın beklentilerinin önemli bölümünü karşılayacak kararlar çıktı. HSYK 1. Dairesi, son dönemde hükümetin şikâyetçi olduğu yolsuzluk ve Hatay’daki TIR soruşturması gibi dosyaları yürüten savcıları başka yerlere atadı. Bununla da kalmayıp “dokunulamaz” denen Ergenekon ve Balyoz davalarının savcılarını da tenzil-i rütbe şeklinde kararlarla görevlerinden aldı.

Bu sürpriz atamalar sonrasında doğal olarak, siyaset ve yargı kulislerinde “Demek ki HSYK cemaatin kontrolünde değilmiş” değerlendirmeleri ön plana çıktı.

‘Genel kuruldan döner’ kaygısı

Bu yorumları anımsatarak “HSYK tam da istediğiniz kararları aldı. Neden hâlâ değiştirmeye çalışıyorsunuz” sorusunu yönettiğimiz AKP’li bir bakan şu karşılığı verdi:

“Demek ki korkunca yapıyorlarmış!.. Ancak kararı alan dairenin üstünde yer alan HSYK Genel Kurulu’ndan bu atamaların dönmeyeceğinin bir garantisi yok. Biraz da bu yüzden yasal düzenleme konusunda kararlıyız.”

Öyle anlaşılıyor ki hükümette HSYK Genel Kurulu’nda “cemaatçi direnişi” ile karşılaşibilecekleri yönünde kaygılar var. TBMM’de görüşülen kanun teklifinde bir dairenin alacağı kararlar üzerinde inceleme yetkisinin, genel kurulun sorumluluğundan alınarak başka bir daireye verilmesinin ardında da bu kaygıların rol oynadığı anlaşılıyor.

Rutinin dışına çıkıp aldılar

Savcılar ve hâkimler hakkındaki şikâyetlerin ele alındığı birim aslında HSYK’nin Birinci Dairesi değil, Üçüncü Dairesi. O dairenin yapacağı inceleme ve soruşturma sonuçlarına göre görevden alma kararları verilebiliyor.

Ancak 2010 referandumu sonucu oluşan HSYK’nin yeni yapısında Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi özel yetkili mahkemelerin yargılama heyetlerine yönelik yüzlerce şikâyetin neredeyse hiçbiri 3. Daire tarafından dikkate alınmadı. Ta ki 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasına kadar.

17 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrasında hükümet, gündemi değiştirme ve Gülen cemaatini hedefe koyma amacıyla “Milli orduya kumpas kuruldu” ve “İçeride günahsız yatanlar var” şeklinde yeni bir söylem geliştirdi. Yargının tarafsız işlemediği ve itibarının iyice zayıfladığı yönünde toplumun geniş bir bölümünde var olan algı iyice güçlendi. İşte bu yüzdendir ki HSYK 1. Dairesi, inisiyatif alarak gündemdeki savcıların yerini değiştirdi.

Önce Balyoz hâkimleri değişecek

Savcıların değişmesiyle, hükümetin ve kamuoyunun (çok geç de olsa) beklentilerinin bir bölümü karşılanmış gözüküyor. Ancak bu adım Balyoz ve Ergenekon davalarında yaşanan haksızlıkların giderilmesini mümkün kılmıyor.

Bu mahkemelerin sadece savcıları değil, “hâkimleri” için de yapılan ve yine 3. Daire tarafından dikkate alınmayan yüzlerce şikâyet var.

HSYK’de savcılar için takınılan ve “yargının itibarını koruyalım” gerekçesine dayandırılan tutumun bir benzeri önümüzdeki günlerde İstanbul 10. ve 13. özel yetkili mahkemelerinin yargıçları için de gündeme gelebilir. Yargı kulislerinde, HSYK’nin rutin hâkim-savcı kararnamesi dahi beklenmeden münferit bir kararname ile öncelikle Balyoz davası hâkimlerinin İstanbul içinde başka davalara getirilecekleri, güçlü bir iddia olarak dile getiriliyor.

Yeni hâkimler yargılayacak

Ergenekon davasına bakan heyet ise henüz gerekçeli kararını yazmadığı için onlar hakkında nasıl bir adım atılacak belli değil.

Mahkeme heyetlerinin değişmesi şunun için önemli: Gündemde olan yeniden yargılama tartışmaları çerçevesinde Balyoz ve Ergenekon davalarında yeniden yargılama gündeme gelirse bu yargılamaları yeni belirlenecek isimler yapacak.

‘Dokunmanın’ Bedeli

Ergenekon sanığı Mehmet Haberal, daha milletvekili seçilmeden önce kendisini tahliye etmedikleri gerekçesiyle açtığı davada 9 hâkimi tazminat ödemeye mahkûm ettirmişti. 9 hâkimin tazminat cezası Yargıtay tarafından da onaylanmıştı. Başbakan Erdoğan ve AKP’liler bu karara öyle öfkelenmişlerdi ki kararı eleştirmekle kalmamış, yasa değiştirme yoluna gitmişlerdi. Değiştirdikleri yasayla artık hâkimler hakkında yanlış karar ve uygulamaları nedeniyle dava açma imkânını ortadan kaldırmışlardı. Yapılan yasa değişikliğiyle “yanlış karar” nedeniyle hâkimlere değil, doğrudan devlete dava açılabilecekti.

Sonra 17 Aralık operasyonu ve devamında AKP’nin “yanlış yaptık” dediği yargıyı dizayna yönelik baş döndürücü gelişmeler oldu. Bugünlerde AKP bu tür bir hazırlığın daha içine girmiş görünüyor. Emniyet ve yargıda yaptığı operasyonları “yeterli” görmeyen iktidar, bir dizi düzenlemenin içinde olacağı bir paket hazırlığı yürütüyor. Bu paketin içindeki en dikkat çekici değişiklik ise “yargılamada hâkim ve savcı kusuruna” yönelik olacak. AKP kulislerinden gelen bilgilere göre “Bir yargılamada kusurları varsa bununla ilgili tazminat hâkim ve savcıdan tahsil edilebilecek” Yani film yeniden tersine sarılacak. Kendi yaptığı yasa değişikliğini iptal edip yeniden eski duruma döndürmek istediğine göre bunun adı, “Hâkim ve savcıları yanlış kararları nedeniyle koruma altına almanın sınırı iktidara dokununca biter” olmaz mı?

İSTİHBARAT /// ARSLAN BULUT : MİT’in görevi nedir ?

Arslan BULUT

arslanbulut

Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler, Adana’da savcının talimatı ile jandarma tarafından durdurulan TIR’larla ilgili olarak “Son zamanlarda hükümete karşı bir takım operasyonlar yapılmakta ve bu devlet içerisindeki ‘paralel yapı’ adı verilen yapıdan hareketle ve belli yerlerden talimat alarak zaman zaman ‘acaba bir kriz çıkarabilir miyiz, hükümeti zora sokabilir miyiz’ çabası ve gayretiyle yapılan bazı aramalar oluyor” diye konuştu..

Hükümete karşı paralel yapı tarafından operasyon yapıldığını kabul edelim! Peki ama işlenen suçlar ne olacak? Paralel yapı operasyon yapıyor diye iktidarı oluşturanlar her türlü suçu işlemeye hak mı kazanıyor?

***

İşler, “Halbuki orada devletin görevlileri o TIR’ların başındadır. O bölgeye MİT eşlik etmeden gidemezsiniz ki. Orada bir savaş, çatışma bölgesi var. Dolayısıyla siz gerekli güvenlik tedbirini almak durumundasınız” diyor.

İşte mesele de bu ya zaten! MİT’in bu işlerde kullanılması doğru mudur? TIR’larda silâh olduğunu bütün dünya biliyor. Aramaya engel olunmasının sebebi de budur. Fakat buna rağmen bazı televizyonlarda, utanmadan sıkılmadan, “Suriyeli kardeşlerimize el emeği göz nuru atkılar, battaniyeler gönderiliyor” diye propaganda yapılıyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Benim bildiğim kadarıyla Milli İstihbarat Teşkilatı’nın, silâh kaçakçılığı yapmak gibi bir görevi yok. MİT Yasası’na baktığımızda, örgütün operasyonel eylem yapma yetkisi de yok. Bir ülkenin 90 yıllık birikimini, siz uluslararası arenada tartışma konusu yaptıramazsınız, hakkınız yoktur buna. Ne zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Suriye’nin içişlerine doğrudan müdahale edip, silah desteği vermeye başladı?” diye soruyor.

***

Gerçekten de MİT Yasası’nın dördüncü maddesinde MİT’in görevleri sayılırken son paragrafta, “Milli İstihbarat Teşkilatı’na bu görevler dışında görev verilemez ve bu teşkilat, devletin güvenliği ile ilgili istihbarat hizmetlerinden başka hizmet istikametlerine yöneltilemez” deniliyor.

Sayılan görevler arasında, başka ülkelerdeki savaşan taraflardan birine silah yardımı yapmak gibi bir görev yok. Zaten istihbarat toplamak ve devletin ilgili birimlerinin çeşitli istihbarat ihtiyaçlarını karşılamak dışında MİT’in başka bir görevi yok.

MİT yasasında görevler sayılırken özetle, “Devletin milli güvenlik politikası ile ilgili planların hazırlanmasında esas olacak askeri, siyasi, iktisadi, ticari, mali, sınai, teknik, psikolojik ve güvenlikle ilgili istihbaratı devlet çapında toplamak, yürütmek; elde edilen istihbaratı Başbakan’a, Milli Güvenlik Kurulu’na ve gerekli resmi makamlara ulaştırmak, yaymak; istihbaratla uğraşan bütün daire ve kurumlar arasında koordinasyon sağlamak; psikolojik savunma icaplarını yapmak ve istihbarata karşı koymak” deniliyor.

***

AKP iktidarında ise MİT, Başbakan’ın yasadışı emirlerini yerine getirmek için olağanüstü çaba sarf ediyor.

Adana Valisi bile, “Söz konusu TIR’larda MİT’in rutin görevleri ifa ediliyordu” diye açıklama yaptı. Neymiş MİT’in rutin görevleri? Suriye’de rejimle çatışan gruplara silah taşımak mı?

AKP iktidarı, paralel yapının üzerine yürümese, yolsuzluklar veya yasa dışı eylemlerin hiçbiri ortaya çıkarılmayacaktı ama durum böyledir diye AKP iktidarı her türlü suçu işlemeye devam mı etsin?

TEKNİK TAKİP : TİB’de bütün başkanlar görevden alındı

TBMM’de görüşülen internet yasasıyla olağanüstü yetkiler verilmesi sözkonusu olan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda (TİB), tüm daire başkanları görevden alındı

Edinilen bilgiye göre, TİB‘de Başkan’a bağlı olarak çalışan 5 daire başkanı; Hukuk Daire Başkanı, Teknik İşletme Daire Başkanı, Bilgi Sistemleri Daire Başkanı, İdari Daire Başkanı ve İnternet Daire Başkanı görevlerinden alındı.

Hükümetin 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan sonra bürokraside yaptığı ilk üst düzey değişikliklerden biri de, TİB Başkanlığı’na atama yapmak olmuştu. TİB Başkanlığı’na, Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan Ahmet Cemalettin Çelik atanmıştı.

TİB, Türkiye’de yasal dinlemenin merkezi olması nedeniyle büyük önem taşıyor.

Hürriyet

28 Şubat Davası /// Sanık Arslan Daştan : Genelkurmaydaki görevim sırasında bu yapılanmadan (BÇG ) haberim yoktu

ANKARA (AA) – 28 Şubat Davası’nda savunmasını yapan sanık Arslan Daştan, Ekim 1996-Mayıs 1997 arasında Genelkurmay İstihbarat Başkanlığında İstihbarat Şube Müdürlüğü yaptığını bildirerek, "Samimiyetle ifade ediyorum ki Genelkurmaydaki görevim sırasında bu yapılanmadan (BÇG) haberim yoktu" dedi.

Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmanın öğleden sonraki bölümünde sanıklardan emekli Albay Alican Türk’ün avukatı Atilla Bingöl, savunmasına devam etti. Müvekkilinin suçsuz olduğunu öne süren Bingöl, "28 Şubat davası, 2004 MGK kararlarıyla bitmiştir. Artık suçlayacaksak başkalarını suçlamamız gerekiyor" diye konuştu.

Bingöl’ün ardından, sanıklardan emekli Albay Mustafa Kemal Savcı savunmasına başladı.

BÇG’de görevlendirilmediğini ve hiçbir faaliyete katılmadığını iddia eden Savcı, buna karşın BÇG telefon rehberinde isminin bulunmasını anlayamadığını dile getirdi. Savcı, "telefon rehberi"nin gerçekliğinden duyduğu kuşkuyu aktardı.

İddianamedeki suçlamalarla ilgisinin olmadığının yine iddianamede yer verilen belgelerden anlaşılabileceğini söyleyen Savcı, BÇG kuruluş şeması, işbölümü ve takdir belgelerinde isminin geçmediğini anlattı. BÇG’de görev yaptığını dile getiren birçok sanığın da kendisinin söz konusu grupta yer almadığını aktardıklarını ifade eden Savcı, BÇG ile ilgili belgeleri ilk kez soruşturma sırasında gördüğünü bildirdi.

"İddianamenin hiçbir yerinde BÇG’de görevlendirildiğime dair belge bulunmamaktadır, hiçbir sanık beyanı yer almamıştır. BÇG’de görev almadım. Suçlama konusuna ilişkin aleyhime hiçbir delil ve belge bulunmamaktadır" diyen Savcı, beraatını istedi.

Savcı’nın avukatı Atilla Bingöl de haksız yere uzun süre tutuklu kaldığını belirttiği müvekkilinin tahliyesini talep etti.

-Arslan Daştan

Sanık Arslan Daştan da hakkındaki suçlamaları kabul etmediğini dile getirerek başladığı savunmasında, Ekim 1996-Mayıs 1997 arasında Genelkurmay İstihbarat Başkanlığında İstihbarat Şube Müdürlüğü yaptığını, daha sonra da Mamak’taki 28. Mekanize Tugay Komutan Yardımcılığı görevine atandığını söyledi.

BÇG’nin varlığını bu göreve başladıktan sonra medyadan öğrendiğini ifade eden Daştan, bunu soruşturma aşamasında dile getirmesine rağmen "Müsnet suçu işlemiş gibi hakkında iddianame tanzim edildiğini" söyledi.

Genelkurmay İstihbarat Başkanlığında sadece kadro görevini yaptığını bildiren Daştan, "Samimiyetle ifade ediyorum ki Genelkurmaydaki görevim sırasında bu yapılanmadan (BÇG) haberim yoktu" diye konuştu.

İddianameyi hazırlayan savcının, o aşamada verdiği beyanları yanlış yorumladığını savunan Daştan, "Sayın savcının ağmızdan çıkanı yorumlayarak değil, aynen yazdırması gerekirdi" dedi.

Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin, Daştan’ın bu iddiası üzerine, "Müdafiiniz ve sizin savunma tutanağını inceleme imkanı olmadı mı?" sorusunu yöneltti.

Daştan, soruya, "Buna cevap verebilmek için o gün bizim yerimizde olmanız gerekirdi. 19 sayfa ifadeyi okumak yaklaşık 50 dakika eder. O kadar süre savcının yanında bunu okuyacağım… Avukatım imzaladıktan sonra ben sayın savcıma güvenmeyeceğim de kime güveneceğim" yanıtını verdi.

-"Mağduriyet" sorusu

Bir müşteki avukatı Daştan’a, soruşturma aşamasında verdiği ifadedeki, "28 Şubat döneminde kendisinin de mağdur olduğuna, terfi ettirilmediğine, resmi yemeklerde alkol yerine meyve suyu içmesi nedeniyle dışlandığına" ilişkin beyanlarını anımsatarak, "Bu konuyu açar mısınız?" diye sordu.

Daştan, soru üzerine şunları kaydetti:

"Ben ağzımdan çıkan sözleri sonuna kadar savunurum. Savcı, belge gösteriyor, ‘REFAHYOL hükümetini düşürmek için cunta yapılanması.’ Bunu tasvip ediyor musunuz? Böyle bir cunta kurulduysa, silahlı kuvvetlerde üç beş tane kendini bilmez, şov yapmak için dedilerse, ben bunu silahlı kuvvetlere mal etmem. Bana gösterilen bilgi ve belgelere dayanarak, yaşadıklarım aklıma geldi, ‘Acaba şahsi dosyama bir şey mi yazıldı da terfi ettirilmedim’ diye düşündüm. ‘O zaman ben de mağdurum’ dedim."

Daştan, bir sanık avukatının, "Terfi etmediğiniz, başka bir birliğe tayin edildiğiniz, birtakım özlük haklarına ulaşmadığınız düşüncesiyle sinirlendiğinizi, kızdığınızı, bu nedenle 28 Şubat mağduru olduğunuzu ifade ettiğinizi anladım. Doğru mudur? Bu kadar yargılamadan sonra ’28 Şubat mağduruyum’ diyebiliyor musunuz?" sorusu üzerine, "Sayın Savcı benim ne olduğumu, dini inancımın ne olduğunu ne bilecek? Ben bir şey söylemedim ki? Savcı bana bir sürü belge gösterdi. Düşündüm ki bir darbe hazırlığı içindeler, beni de tayin etmişler, cunta teşkil edilmiş, şunlar şunlar da biliniyor, o halde ben de mağdurum dedim. Baş taraf yazılmamış, son taraf yazılmış" ifadesini kullandı.

Müşteki avukatlarından Namık Kemal Burhan, "Yeni göreve başladığınız birlikte de BÇG benzeri alt yapılanma var mıydı?" sorusuna Daştan "Tövbeler tövbesi" karşılığını verdi.

Sanık avukatları da müvekkillerinin beraatlarını istedi.

Mahkeme, savunmasını yapan sanıklar Alican Türk, Mustafa Kemal Savcı ve Arslan Daştan’ın duruşmalardan vareste tutulmalarına karar vererek, duruşmayı 13 Ocak Pazartesi saat 09.30’a erteledi.

AK PARTİ DOSYASI /// Zekeriya Öz’ün açıklamalarından sonra o iki isimden de bir açıklama geldi /// Başbakan bizi görevlendirmedi ///

Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu ve Yargıtay 13. Ceza Dairesi Başkanı İsmail Rüştü Cirit, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcıvekili Zekeriya Öz’ün açıklamaları sonrasındaki tartışmalar üzerine yaptıkları yazılı açıklamada, "Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından görevlendirilmelerinin, tehdit etmelerinin ve ‘soruşturmayı kapatın’ demelerinin asla söz konusu olmadığını" bildirdi.

EMNİYET DOSYASI : Ulusal Kanal görevden alınan müdürleri araştırdı

Emniyet Genel Müdürlüğü’nde cemaat depremi yaşandı. 16 Emniyet Müdürü apar topar görevden alındı. Emniyet Müdürleri arasında cemaatçi ya da cemaate yakın isimler dikkat çekiyor. Ulusal Kanal görevden alınan müdürleri araştırdı.

Recep Güven’in ismi "Emniyet’teki F Tipi Örgütlenmenin Etkin Elemanları" isimli lisdede yer aldı. Ergenekon tertibini yürüten isimler arasında önemli bir yeri vardı. 2001 ve 2006 yıllarında Ergenekon Şeması’nı dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un önüne koyan kişiydi. Türk Ordusu aleyhine gizli tanık devşirmesiyle ünlendi. Ramazan Akyürek’in İstihbarat Daire Başkanı olduğu dönemde yardımcısı Recep Güven’di. İstihbarat Dairesi’ndeki Hrant Dink Suikastı ile ilgili kayıtların silinmesi skandalında adı geçti.

MUSTAFA AKTAŞ – SAKARYA EMNİYET MÜDÜRÜ

Mustafa Aktaş, İstanbul’da 2007’deki Ergenekon operasyonlarını yöneten polis ekibinin başındaydı. Ergenekon tertibini planlayan ve uygulamaya koyan isimler arasında adı geçiyor.

ALİ OSMAN KAHYA – BURSA EMNİYET MÜDÜRÜ

Ali Osman Kahya, Mustafa Sağlam ve Ramazan Akyürek ile birlikte Emniyet’teki Fethullahçı örgütlenmeyi başlatan isimlerden. Zirve yayınevi saldırısı sırasında Malatya Emniyet Müdürü’ydü. Kahya’nın emrindeki polislerin, saldırıdan bir gün önce sanıkları atış taliminden dönerken yakalayıp silahlarıyla serbest bıraktığı ortaya çıkmıştı.

MUSTAFA SAĞLAM – ANTALYA EMNİYET MÜDÜRÜ

Mustafa Sağlam; Akyürek ve Kahya ile Emniyet’teki F Tipi örgütlenmenin ağabeylerinden.

ÖMER AYDIN / GAZİANTEP EMNİYET MÜDÜRÜ

Emniyet’teki F Tipi Örgütlenmenin Etkin Elemanları Listesi’nde adı yer alan Ömer Aydın, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.

AHMET ZEKİ GÜRKAN – ADANA EMNİYET MÜDÜRÜ

Ahmet Zeki Gürkan da 57 kişilik Emniyet’teki F Tipi Örgütlenmenin Etkin Elemanları Listesi’nde yer alıyordu.

MUAMMER BUÇAK / EGM YARDIMCISI

Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Muammer Buçak, hem 57 kişilik Fethullahçı polisler listesinde hem de daha önceki 132 kişilik 1999 tarihli listede adı geçiyordu. Cemaat örgütlenmesinde stratejik önem taşıyan Personel Daire Başkanlığı görevini yürüttü.

Ankara Emniyet Müdürü Kadir Ay, Erzurum Emniyet Müdürü Halit Turgut Yıldız, Hatay Emniyet Müdürü Ragıp Kılıç, İzmir Emniyet Müdürü Ali Bilkay, Kocaeli Emniyet Müdürü Hulusi Çelik, Malatya Emniyet Müdürü Mustafa Aygün, Mersin Emniyet Müdürü Arif Öksüz, Samsun Emniyet Müdürü İsmail Türkmenli ve Trabzon Emniyet Müdürü Ertan Yavaş da cemaate yakınlığıyla bilinen isimler.

ulusalkanal.com.tr

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: