Etiket arşivi: ESKİ

ESKİ TSK DÜŞMANI YENİ TSK YALAKASI RASİM OZAN KÜTAHYALI : Aydın Doğan ve paralel örgüt

Rasim Ozan Kütahyalı: Aydın Doğan’ın medyası ama özellikle de Hürriyet paralel örgütle ilgili gerçeklere gözünü kapatmaya devam ediyor.

Aydın Doğan hâlâ bu meseleyi AKP-Cemaat kavgası basitliğinde görüyorsa körlük içinde demektir. Doğan Yayın Holding’in içinde paralel örgüt noktasında şu an tüm devlet nazarında oluşan kararı hiç kimse göremiyorsa ve patronlarına anlatamıyorlarsa zaten sözün bittiği yerdeyiz demektir. O zaman görüntüde var olan Aydın Doğan imparatorluğunun Sovyet imparatorluğundan farkı olmadığını söyleyenler haklı maalesef.

O zaman biz hem Doğan’a hem de gözü kör olan başkalarına bir iyilik daha yapalım ve olayı tüm netliğiyle anlatalım. Paralel örgüt artık AKP ile ilgili bir mesele değildir; bir devlet meselesidir. Devletin hiyerarşisinden değil kendi imamlar hiyerarşisinden talimat alan paralel örgüt Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve demokratik anayasal rejim için bir tehdittir. Anayasasında demokratik bir hukuk devleti olduğu yazan Türkiye Cumhuriyeti tüm kurumlarıyla paralel örgütün tasfiyesine karar vermiştir. Türkiye’nin son dönem tarihinde devlet içindeki tüm unsurların milli mutabakat şeklinde aldıkları böyle bir karar daha vardı. Bu çapta bir devlet kararı 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ilk çıkarmasında alınmıştı. Evet şu an aynen durum budur. Paralel örgüt tasfiyesi kararı işte böyle bir karardır ve milletin çok büyük çoğunluğu da bu kararı desteklemektedir. İşte o yüzden Türkiye içinde yapayalnız kalmış bu paralel örgüt dış devletlerden ve istihbarat teşkilatlarından güç devşirmeye çalışmaktadır.

***

Şu an Cumhurbaşkanlığı’ndan Başbakanlığı’na, TSK’dan, Emniyet’e, MİT’ten Hariciye ve Maliye’ye, tüm kurumlar ittifak halindedir. Yargı kurumunun yüzde 90’ı da devletin bu kararının arkasındadır. 30 Mart seçimleri yaklaştığı için siyasi arenada parti kavgası görüntüsü olabilir ama devletin içinde CHP ve MHP çizgisinde olan nerdeyse tüm personel de bu devlet kararının arkasındadır. Çünkü paralel örgütün ne yöntemlerle iş gördüğünü en iyi bu teşkilatların kadroları bilmektedir.

Yakın tarihte hiçbir devlet politikası devletin içinde bu kadar taraftar bulmadı. Bu devlet kararına karşı olanlar sadece paralel örgüt mensuplarıdır. Onlara da tavsiyem cemaat hiyerarşisinden bir an önce koparak içinde oldukları imamlar düzeneğini itiraf etmeleridir. İyi niyetle ve meşru devletten yana davrananlar noktasında hukuk herkesin hakkını koruyacaktır.

Manzara bu kadar açıkken, Hürriyet’in devletin gazetesi olduğunu ve devletin kararlarına bağlı olduğunu defalarca ifade etmiş Aydın Doğan ne yapmaya çalışıyor? Niye Hürriyet’i paralel örgütün istediği şekilde çıkartıyor? Hürriyet’in yıllardır temsilcisi olmakla övündüğü devletin o kısmı da bu kararı destekliyor. Aynı şey millet bazında da geçerli. AKP’nin en sert muhalifleri de paralel örgütün tasfiyesine tam destek veriyor. Aydın Doğan bu konuda bilimsel anket yaptırsın aynı sonuçları alacaktır. CHP, MHP ve BDP tabanı da -bu konuda mutabık. Çünkü konu AKP meselesi değil. AKP hür ve adil seçimlerle geldi. Bir gün de aynı demokratik usullerle gidecek. Bizim SABAH olarak itirazımız Doğan’ın AKP’ye muhalefet etmesine değil. AKP’ye dilediğiniz gibi muhalefet edin. Bizim meselemiz paralel örgütle ilgili tüm Türkiye’nin konuştuğu gerçekleri Doğan Medya’nın ısrarla karartması ve okurdan saklaması meselesidir. Aydın Doğan neden millet ve devletin bu ortak demokratik kararına karşı kendi ayağına da sıkan böyle bir tavır içinde?

Aydın Doğan iki kritik davada beraat kararlarını kasten bozan yargı imamlarından mı korkuyor? O davalar nasıl seyir izlemişti ve sonrasında Doğan’ı kafeslemek için paralel yargı hangi kararları aldı? Bu konuda Aydın Doğan’la da uzun uzun konuşmuştum ben… Hepsi yarına…

ERGENEKON DAVASI /// VİDEO : Eski Ergenekon Hakimi Köksal Şengün’den çok önemli açıklamalar

VİDEO LİNK :

KİTAP TAVSİYESİ /// AHMET AKGÜL : ESKİ BAŞBAKAN NECMETTİN ERBAKAN’IN FARKI

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

İSTİHBARAT /// ESKİ MİT DAİRE BAŞKANI MAHİR KAYNAK : İstihbaratın önemi

Mahir KAYNAK

Genel olarak ülkenin güvenliğinin asker tarafından sağlandığına inanılır. Askerler güvenlikte en önemli rolü üstlenseler bile yeterli sayılmazlar. Bir insan nasıl çeşitli organlardan oluşuyorsa ve hayatı tehlikeye sokan organ hastalıklarına rastlanıyorsa, gereken tedbirler alınmamışsa tam bir sağlık kazanılamaz. İstihbarat servisleri ülke güvenliğinin en önemli yapılardan biridir. Bazı ülkeler askerin görevi dışındaki her şeyi istihbaratın görevine sığdırırlar. Mesela günümüzde mücadele ekonomik araçlarla yapılıyor ve birçok ülke bunun teşhisini ve alınması gereken tedbirlerin hazırlamasını istihbarattan istiyorlar. Burada istihbarat alınacak tedbirlerin aracı değildir ancak ne yapılması gerektiğine karar verilirken onun değerlendirmeleri gözardı edilmez.

Bugüne kadar ülkemizde temel istihbaratın yapıldığı söylenemez. Yani hangi gücün hangi araçlarla ülkemize yön verdiğinin tespitine çalışılmaz sadece kişisel eğilimlerden olumsuz sayılanların teşhisine uğraşılırdı. Mesela bugün ülkemizi yöneten güçlerle rekabet edecek derecede etkin olan cemaat izlenmemiştir. Çünkü o dini bir eylem sayılmış ve ülkenin yönetimini etkileyeceği düşünülmemiştir. Bu durumu genelleştirebiliriz ve istihbarat görevinde önemli bir eksiklik olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü izlenen ve değerlendirilen şey yabancıların ülkemizdeki operasyonları değil olumsuz sayılan kişilerin izlenmesidir. Bu nedenle istihbarat yabancıların faaliyetleri ve amaçları konusunda isabetli değildir. Bunun birinci sebebi analizin büyükten küçüğe doğru yönlendirilmemesidir. Ayrıca dış müdahalelerin iyi izlenmemesi ve yabancıların ülkemizdeki faaliyetlerinin bilinmemesidir. Mesela dış güçler medyada çok etkindir ama onların yönlendirdiği medyanın yazıları ve haberleri sadece halk değil devlet de bunları önemli sayar ve olayları onlara göre değerlendirir.

***

Bir görevin tam yapılmadığı düşünülüp tedbir alınması istenebilir. Ancak kurum bilinçli bir biçimde görevini yanlış yapıyorsa ne yapılmalıdır? Geçmişten bir misal vererek ne demek istediğime açıklık getirebilirim. Bir gün Özal’a davet edildim ve Kürt sorunu konusundaki görüşlerimi anlattım. Ancak bulunduğumuz salondaki radyoyu rahmetli Özal yüksek sesle açmıştı yani konuşurken ciddi olarak müzik duyuluyordu. Bunun konuşmaların teybe alınmasını engellemek için yapıldığını anladım ve bu konuda görüş bildirmedim. Bir ülkede Cumhurbaşkanı bile devlet tarafından dinlendiği şüphesi taşıyorsa ve görüşlerinin sorulması yerine böyle bir yol izleniyorsa sorun büyük demektir. Dinlemenin yabancı bir servis tarafından yapıldığını düşünseydi bunun devletin organları tarafından önlenmesini ister ve radyo çalmazdı. Kamuoyunda istihbarat önemli bir devlet görevi sayılmıyor ve kendisinin izleneceğinden endişe ediyordu.

Buradan şu sonuca varılabilirdi. Eğer istihbarat ülke vatandaşlarına yönelik olarak yapılıyorsa güvenle değil endişe ile karşılanır. Türkiye’de ciddi bir yabancı yapı vardı ve bu nedenle istediklerini yapabiliyorlardı. Mesela darbeler medyada desteklenmiş ve yapılması için ortam hazırlanmıştır. Günümüzde istihbaratın görevini yapan kadrolar tarafından yapılmasına çalışılması çok önemli bir adımdır. Başarılı olmasını dilerim.

TIR OPERASYONU /// MİT eski Daire Başkanı Mahir Kaynak : ‘SALDIRININ HEDEFİ BAŞBAKAN’

"Saldırının hedefi Başbakan" MİT eski Daire Başkanı Kaynak, ‘TIR krizi ile başlayan kampanyanın hedefi Başbakan Erdoğan’ dedi

"Saldırının hedefi Başbakan" MİT eski Daire Başkanı Kaynak, ‘TIR krizi ile başlayan kampanyanın hedefi Başbakan Erdoğan’ dedi. Kaynak, dun ‘İran yanlısı’ diyenlerin, bugün MİT Müsteşarı Fidan’ı Suriye’de muhaliflere silah göndermekle suçlamalarının çelişki olduğunu söyledi. Seçim odaklı derin operasyonla birlikte Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) yönelik başlatılan karalama kampanyası da hız kazandı. Son dönemde MİT’in korumasındaki bazı TIR’ların savcılar tarafından yetki aşımı pahasına durdurularak aranması, kuruma yönelik yürütülen kampanyanın boyutlarını gözler önüne seriyor. Yaşanan son gelişmeleri AKŞAM’a değerlendiren MİT eski Daire Başkanı Prof. Dr. Mahir Kaynak, bugüne kadar kuruma karşı bu çapta bir saldırının görülmediğini söyledi. Kaynak, saldırının hedefinin MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve onun üzerinden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu belirtti.

GÜÇLENMEMİZİ İSTEMİYORLAR

"Türkiye bölgesinde önemli bir güç" diyen Kaynak, "Küresel güçler Türkiye’nin bölgesel güç olmasını istemiyorlar. Başbakan MİT’in başına Fidan’ı getirdiği gün, kuruma yönelik saldırılar başladı. Bugünlerde ise, bu saldırılar ve karalama kampanyaları iyice artırılmış durumda" ifadelerini kullandı. Fidan’ın görevden alınması için Başbakan’a çeşitli yollardan baskı kurmaya çalışıldığını belirten Kaynak, "Daha dün ‘Fidan İran yanlısıdır’ diyenler, şimdilerde ise, MİT kontrolündeki TIR’lara baskınlar yaparak, kurumun Suriye’de Beşşar Esad’a karşı savaşan muhalif gruplara silah taşıdığını iddia ediyorlar. Peki, hani Fidan Iran yanlısıydı. İran yanlısı olan biri nasıl oluyor da İran’ın açık şekilde desteklediği Esad’a karşı savaşan gruplara el altından silah götürebilir" dedi.

http://www.haberyurdum.com/saldirinin-hedefi-basbakan-290145-yerel-basin.html#ixzz2rjiQUpiE

ESKİ EMNİYET İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANI HANEFİ AVCI’DAN FETULLAH CEMAATİ ANALİZİ

Hanefi Avcı’dan bomba açıklamalar

Paralel devleti anlattığı kitabı Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet Bugün Cemaat, yüzünden mahkum olan eski emniyet Müdürü Hanefi Avcı son günlerde yapılmak istenen darbeyle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Avcı, cemaatin yönetici kadrolarının emniyet ve yargıyı koordine ettiğini ve söz konusu yapının devletin tüm gizli bilgilerine sahip olduğunu ileri sürdü.

Emniyet ve yargıdaki cemaat yapılanmasını anlattığı kitabı yüzünden tutuklanan Hanefi Avcı cezaevinde Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu’na çarpıcı açıklamalarda bulundu. Avcı, "Cemaat tüm bilgilere hakim. MİT’in, Emniyet’in, Maliye’nin bilgileri ellerinde. Polisle adliyeyi cemaatin yönetici kadroları koordine ediyor." dedi.

Hükümet-cemaat kavgası, özellikle cemaatin yargı üzerinden yaptığı salvolar pek çok adli süreçle ilgili soru ve kuşkuları tekrar akla getirdi.

Cemaatin emniyet ve yargı içinde keyfi ve kendi hesabına girişimleriyle ilgili pek çok ciddi kanıt, şüphe var ve bu işin pek çok mağduru var.

Şüphe yok ki Hanefi Avcı bunların başında geliyor. 2010’da yayınladığı ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet, Bugün Cemaat’ başlıklı, cemaati sorguladığı, pek çok yönüyle teşhir ettiği kitabı onu bir anda cemaatin ‘hedef’i yapmıştı.

Fethullah Gülen, Avcı için o günlerde, ‘Son günlerde emniyet teşkilatından birisinin ‘falan yerde kadrolaşma’ gibi çok yakışıksız iddiaları oldu. Allah taksirâtını affetsin, Allah insanları cehenneme gitme yoluna düşürmesin…’ diyordu.

Tutuklandı Avcı. Solcu ve Ergenekoncu ilan edildi. Kitabı delil oldu.

Avcı tutuklandığı zaman bu köşede şunları söylemiştim:

‘Bir emniyet müdürü ‘teşkilat içinde, özellikle istihbaratta cemaat örgütlenmesi var, beni bile dinliyorlar’ diyen bir kitap yazmakta, bir süre sonra, ‘bir kadınla ilişkisi olduğuna ve bu yüzden izlendiğine dair bilgiler gazetelere servis edilmekte’, ardından ‘silahlı bir sol örgütle dolaylı teması olduğu iddiasıyla tutuklanmakta’… Avcı’nın tutuklanması her yönüyle izaha muhtaçtır…’

Kimi basın organlarında uğradığı itibarsızlaştırma ve kişilik katli girişimlerine, ‘solculara işkence yaptığı günlerle özdeş kılınma’ çalışmalarına rağmen Avcı, bu tarihten itibaren cemaatin adli imkanları kendi hesabına kullanmasını ve bunun mağduriyetini simgelemeye başladı.

Susurluk döneminde çeteler düzenini ifşa eden, TBMM Araştırma Komisyonu’nda, PKK’nın ve destekçilerinin imhası için yasadışı operasyon birimlerinin Emniyet, MİT ve ordu içerisinde aynı kollardan kurulduğunu ortaya koyan adam, emniyet içinde yeni kuşak için idol haline gelmiş, doğruculuğuyla bilenen muhafazakar bir polis, Hanefi Avcı, 2013 Temmuz’unda Devrimci Karargah davasından, solculuktan 15 yıla mahkum edildi.

O ceza bana şu satırları yazdırmıştı:

‘Susurluk devletinin egemen olduğu o dönemde bile bugün olduğu gibi ‘ödüllendirilme’ye yeltenilmedi Avcı. Kendi ifadesiyle ‘devlet dönemi’nde dahi bu türlü cezalandırılmadı. Devletle cemaat arasındaki usül ve güç farkı mı diyelim?’

Geçen hafta salı günü, Adalet Bakanı’nın verdiği izinle, Silivri’ye Hanefi Avcı’yı görmeye gittim. Konuşmak, son olayları değerlendirmek, duygu ve kanaatlarını aktarmak için… Aşağıda okuyacağınız satırlar onunla yaptığım görüşme ve daha sonra onun bana yolladığı kimi notlarla ortaya çıktı.

Açık görüş yaptık Avcı’yla. İki ayrı koridorda iki ayrı kapısı olan, dar camekanlı bir odada, odayı ikiye kesecek şekilde monte edilmiş ince bir masaya benzeyen sabit bir rafta karşı karşıya oturduk. Kapılar üzerimize kitlendikten sonra 1 saatimiz vardı. Benim geldiğimi 10 dakika önce öğrenmişti, kaptığı kimi dosyalarla gelmişti görüşe. Anlatacağı, anlatmak istediği çok şey vardı doğal olarak, kendi davası üzerinden haksızlık ve hukuksuzluklar görülsün istiyordu. Anlatıyor, anlatıyordu. Olaylar, kişiler, dosyalar, kanun maddeleri…

Bir ara durdurdum Hanefi Avcı’yı… ‘Şu an yaşananlar karşısında ne hissediyorsunuz, haklı çıktınız, haklı çıktığınızı hükümet de gördü’ dedim. Şöyle cevapladı beni:

Haklı çıktım diye gram kadar sevindiğim yok. Bilinen, görünen bir şeydi. Bugün yaşananlar ülke için, insanlar için sıkıntılı bir durum. Bundan herkes zarar görecek. Hükümet de cemaat de, özellikle cemaat. Ama olumlu düşünecek olursak, bunun sayesinde belki bazı şeyler yerli yerine oturur. İnsanlar zamanla başka gerçekleri görüyor. Eskiden ben ve çevrem cemaatin verdiği eğitim hizmetini her şeyden değerli, her şeyden önemli görürdük.. İstihbarat için, telefon dinlemeler için de aynı şey oldu. Ben bunları suç takip için çok önemli görürdüm. Ancak yeri geldiği zaman bunun ne kadar sorun yaratabileceğini, nasıl kötüye kullanabileceğini, nasıl haksızlığa yol açabileceğini de gördüm…

HİÇ KİMSE MÜSAADE ETMEZ

Yaşanan büyük gerilimi nasıl değerlendirdiğini sordum Avcı’ya. Yanıtı şu oldu:

Bu olayın adı ne, nasıl tanımlamak lazım ve kim haklı? Bu sorulara cevap vermek için önce şu anki durum ne, onu bir tam tespit etmek gerek. Geçmişime bakıldığında her iki tarafa da en yakın kişiyim, samimi, içten, onlarla gönül bağı olan, aynı değerlere inanan, özel dünyamda aynı yaşam biçimini arzulayan biriyim. Bu yetiştiğim çevremden, özel yaşamımdan, yakınlarımdan bilinen, anlaşılan bir halimdir. Bugün ise her ikisinden de ağır cezalar gördüm. Cemaat uydurma iddialar, iftiralar ile bana ceza davaları açılmasında etkin oldu, hükümet ise haksız yere birkaç defa meslekten, memuriyetten ihraç ve onlarca disiplin cezası verdi. Ama bugün durum şu: Hiçbir ülkede hiçbir iktidar kendi kurumlarının dışarıdan birilerince yönetilmesine ve kendi menfaatleri için kullanmasına müsaade edemez. Hatta cemaatin kendi elemanlarının kurduğu bir iktidar bile olsa, kendi kurumlarını ve memurlarını kendisi yönetmek ister. Dışarıdan kendi cemaatinden birilerinin karışmasına razı olmaz. Hangi iktidar olursa olsun bu mücadeleyi yapmak zorunda.

YORUM FARKI YOK HEPSİ DE AYNI

Bugünkü noktaya gelineceğini bekliyor muydu Hanefi Avcı?

Üç yıldır hapisteyim. Uzaktan bakmak bazen iyi olabiliyor. Az bilgiyi iyi kullanabiliyorsunuz mesela. Bazı gelişmeleri baştan gördüm. Özel Yetkili Mahkemelerin buraya kadar geleceğini görüyordum. 2012’ye kadar tüm önemli soruşturmaların tüm tutuklama kararları aynı mahkemenin nöbetçi olduğu gün veriliyor. O gün başlıyor süreç. Hep aynı mahkeme, 10. Ağır Ceza Mahkemesi. Böyle bir tesadüf olabilir mi? Bunu görüyordum. Mahkeme heyetlerinde yargıçlar arası yorum farkları olur. Ama Özel Mahkemelere bakıyorsun, hiç yok. Hep aynı görüş, hepsi aynı fikirde. Böyle bir şey olamaz. Bunu görüyordum. Her soruşturmaya gizlilik kararı veriyor ve sonuna kadar kaldırılmıyor. Örneğin bir kez kaldırılması için başvurdum. Bir hakim, ‘mevzuatta yoktur, gizlilik kararı kaldırılamaz’ kararı verdi. Daha sonra itiraz edince mahkeme heyeti, bu kararın yanlış olduğunu söyledi ama, o kararı veren hakim, Ömer Diken, 10. Ağır Ceza Reisi yapıldı…

İPLERİ TUTAN EL DIŞARIDA

Bu ‘organizasyon’, bu ‘mekanizma’ nasıl işliyor? ‘Polisle adliye birlikte çalışmıyor. Her ikisini de dışarıda cemaatin yönetici kadroları koordine ediyor, her ikisi de dışarıda cemaat yöneticilerinin emir ve talimatıyla iş yapıyor’ diyor Avcı. Şöyle devam ediyor:

Kamu kurumunda çalışan her kişi kendi elde ettiği bilgileri, cemaate aktarıyor. Bu yukarıda birleştiriliyor. Büyük bir havuz oluşturuyorlar. Sonra kime dava açılacak, kim tutuklanacak yukarıda karar veriyorlar. Önce olayı kendileri yakın medya üzerinden sızdırıyorlar. Sonra polis savcının işini yapıyor. Tespit tutanağı fezlekeye geçiyor. Fezleke iddianayeme dönüyor. Örneğin bir dilekçe veriyorsun ya da soruşturma başlıyor. Öne arkaya kaydırarak belli kişi ve makama denk getiriliyor. Savcılar şikayet dilekçilerini dikkate almıyor. Tanık üretiliyor. Bu adamların çalışma biçiminin gösterilmesi lazım. Binlerce insan dinlenmiş kimsenin haberi yok.

HSYK’DA İŞLEM YOK!

Şu örnekle bugün tartışılan HSYK’da gönderme yapıyordu:

Ben bir şikayetimi HSYK’ya gönderdim. Gülersin, cevap iki sene sonra geldi. Bir yargıca havale etmişler, o da reddetmiş başvurumu. Ama vahim olan şu: Yargıcın verdiği dosya numarası benimki değil, bir başka numara. Dosyaya bile bakmadan reddetmiş talebi… Polis-savcının ve hakimin yaptığı hukuka aykırılıklar HSYK’ya şikayet ediliyor ama aylar yıllar geçiyor hiçbir işlem yapılmıyor. Suç olduğu sabit belgeli hususlarda bile iki yıldan önce HSYK cevap vermiyor.

ONLARI BEN YETİŞTİRDİM GÖRÜR GÖRMEZ ANLARIM

Aslında nereden nereye gelindi. Silivri’ye gitmeden önce fikrini almak istediğim Ruşen Çakır, ‘Beşir Atalay’ın İçişleri Bakanlığı zamanında Avcı’nın Emniyet Genel Müdür Yardımcısı yapılacağı söyleniyordu’ diye bir hatırlatma yaptı. Sordum bunu Avcı’ya.

Bakan Eskişehir’den beni Ankara’ya almak istedi. Daire başkanlığı önerdiler ama o zaman bu uygun olmazdı. Bakanın yanında olmam için bir formül aranıyordu. Bulunamadı. Ama o esnada cemaat haber gönderdi. Ankara dışına çıksın da nereye giderse gitsin diye…

Bakanla konuşmalarını anlatırken aslında cemaatle ilgili derinlik meselesini de anlatıyordu.

Bakana anlattım o zaman, ‘cemaat yapılanması sizin tahmininizden çok derin’ diye. Cemaat tüm bilgilere hakim. MİT’in, Emniyet’in, Maliyenin bilgileri ellerinde. Bu, büyük bir güçtür dedim. Bunun üzerine gidilmesini, denetim yapılmasını, yoksa büyük sorunlar doğabileceğini söyledim. Temelde istihbarat dairesi vardır. Sizin haberiniz olmadan, dinleyen kim adına dinliyor. Buna kim karar vermiş. Şube müdürü olabilir mi? Olmaz. Dışarıdan birileri talimat veriyor. İşte bunlardan birisi Kozanlı Ömer…

Hükümetin sorumluluğunu her fırsatta hissettiriyordu Avcı…

Bir hüsn-ü niyet var bunlara karşı. O yüzden ‘her şeyi yapabiliriz’ havasına girdiler. Hükümetin hoşgörüsüyle, görmezden gelmesiyle, bir iki ihlale göz yummasıyla iyi cesaretlendiler, ciddi hukuksuzluklar üretmeye kadar gittiler. Sahte delil üretmeye başladılar.

En iyi bildiği konuyu emniyet istihbaratın altını özellikle çiziyordu:

İşin çapı büyük. Cemaat kendi parasıyla dinleme cihazı alıp bunları Emniyet İstihbarat’ta tutup kullanıyor, TİB’de kendi kanallarıyla dinleme yapıyorlar. Sahtecilik operasyonunu onlar yapıyor. İzmir (casusluk) süreci bir rezilliktir. Cemaatin istihbarattaki adamları, istihbaratın kendi fişleri, kendileri için hazırladıkları fişleri seçip subayların bilgisayarına koymuşlar. Bir istihbaratçı olarak, bu adamları yetiştirmiş biri olarak, bunu görür görmez anlarım.

Ne yapmalı?

Siz dışarıda olsanız ve işin başına getirilseniz, nasıl temizlerdiniz bu işi?

İşin yüzde 90’lık kısmı tehlikeyi görmektir. Hükümet zamanında bunu görmedi ve büyük hata yaptı. Epey süredir Türkiye, resmi kurumları dışarıdan yönlendirilerek yapılan vahim olaylar yaşıyor. Polis-yargı bu sahada en hayati kurumlar. Kasıtlı hukuk ihlalleri yapıyorlar; insanlar, bu anormalliği normalleştirmeye, kanıksamaya, kabullenmeye itiliyor. Sanki polisi-yargıyı dışarıdan yönetmek, sahte deliller uydurmak, keyfi kararlar normalleştiriliyor. Bugün en önemli safha, olayın boyutunun yönetimce iyi algılanmasıdır; bunun da gerçekleştiği kanaatindeyim. Keşke kitabı yazdığım zaman müdahil olunsa idi, o zamandan bu yana bu yapı çok genişledi, emniyette tüm istihbaratta, KOM’da (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele) nerdeyse ‘ful’ denecek hale geldi, hemen hemen tüm istihbarat ve KOM şubelerinde cemaat kadroları hakim oldu, tahribat arttı, cemaatin tayin terfi vs etkisini gören çok kişi de menfaati için o tarafa kaydı…

GÖRMESEM İNANMAZDIM

Tehlikenin görüldüğü artık açık, şimdi ne yapmalı?

Evet, şimdi olayın halka anlatılması gerekir. Ben yaşamasam inanmazdım devletin kendi insanını sahte delil yaratarak suçlayacağına… Göstermek lazım, karşımızda görevini yapmaya çalışan bir polis-yargı düzeni yok. Hukuku tanımayan, ülkeyi ve devleti nereye getireceğini göremeyen, devleti devlet olmaktan çıkaran, devlete, yargıya-polise güveni yok eden bir çalışma biçimi ve yapı var. Gerçek yaşanan hukuksuzlukları halk tam bilmiyor, onun için öncelikle bu konuda yapılan hukuksuzlukların ortaya konması gerekiyor. Bunu özellikle cemaatin tabanının görmesini sağlamak lazım. Cemaat polisleri, savcıları yaptıklarını devlet için yapmıyorlarsa, ‘kimin için yapıyorlar’, ‘neden yapıyorlar’ sorusuyla anlatmak çok önemli. Özellikle cemaat tabanının bunları görmesi, soru sorması sağlanmalı.

TEŞHİR EDİLMELİLER

Yöntemi ne olacak bunun?

Bence yöntem, sahtecileri ve sahtekarlıkları ortaya çıkarmaktır. Onları kendi evraklarıyla, işlemleriyle kıstırmaktır ve teşhir etmektir. Bu mümkün. Oda TV davası bende olsa, davayı ters çevirsek, ben bizi suçlayanların hepsinin sahtekar olduklarını ispat ederim, mahkum olmalarını sağlarım. İzmir soruşturması, casusluk davası bir rezilliktir. Cemaat polisi kendi topladığı istihbarat bilgilerini almış, askerlerin bilgisayarlarına koymuş… Bunu teşhir etmek lazım…

Temizlemem

‘Bu sorunu çözmek için işin başına getirilseniz’ dediğim zaman Avcı’nın girizgahı ruh halini göstermesi bakımından önemliydi. Bunca ağır siyasi mesele içinde bir ayrıntı gibi görünse de, bu ruh hali, haklılığı tescil edilmiş bir kamu görevlisinin iç dünyasına ve beklentilerine işaret ediyordu. Avcı böyle bir görevi neden almayacağını anlatırken, hapisteki bir tutukluyla değil, görev başındaki ya da göreve kısa ara vermiş bir emniyet müdürüyle koşuyor gibi hissediyordunuz kendinizi…

Böyle bir olayda birkaç sebepten görev almak istemem. Birincisi ben açıktan bu işe karşı biliniyorum, her yaptığım önyargıyla taraflı anlaşılır halbuki bu mücadele herkesçe adil kabul edilecek şekilde olmalı. İkincisi bu işte karşıya çıkacak insanların çoğunu tanıyorum bir kısmı yanımda çalışmış kişilerdir ben eskide bir kişiyi dost kabul etmiş isem bu gün o bana kötülük de yapsa ben ona karşı hiçbir zaman zarar verecek işte bulunmak istemem. Üçüncüsü benim birikimim, görev anlayışım hep devleti açıkça hedef alan terör gruplarına karşı olmuş; bu tür gruplara karşı personel tahkikatları konusunda uzmanlaşmış insanlara ihtiyaç vardır.

Vatanını seven Başbakan’a destek versin

Gülen cemaatiyle ilgili fiilleri nedeniyle Devrimci Karargah Örgütü’ne üye olmakla suçlanarak cezaevine konulan Emniyet eski Müdürü Hanefi Avcı, Silivri Cezaevi’nde Sevilay Yükselir’e konuştu.

Aralık operasyonlarının perde arkasını değerlendiren Avcı yaşananları şu sözlerle anlattı: Eskiden dindarları fişliyorlar diye onlara kucak açtım. İşinden gücünden başka bir şey düşünmeyen insanların görevlerini başka amaçlar için kullanacakları aklıma gelmezdi. Devlet içinde bir devlet kurmaya çalışan bir örgütle karşı karşıya olduğumuzu anladım ve ‘eyvah’ dedim; Biz kimlere el vermişiz? Kimlerin önünü açmışız!

BU İŞİN ŞAKASI YOK

‘Emniyette Ergenekon yapılanması yok dedi’ diye Mustafa Gülcü’nün fişini çektiler… Hükümet fotoğrafı net olarak gördü artık. Şu anda herkes, iktidarı muhalefeti, Türk’ü Kürt’ü dindarı dinsizi… Bu ülkeye aidiyet duygusu hisseden herkes Tayyip Erdoğan’ın yanında tavır almak zorundadır. Bu bir fırsattır ve bu fırsat değerlendirilmelidir. Balyoz ve Ergenekon Davaları’ndan yargılananlar bile şu anda hükümetin yanında tavır alınması gerektiğine inanıyorlar ve muhalefetin tavrına da çok kızıyorlar. Çünkü biz hepimiz onların mağduruyuz. MİT bir şey sevk ediyorsa savcı buna bakamaz. Bu işin şaka kaldırır yanı yok. Bu bir devlet politikasıdır. Ben hükümetin iki adımını destekliyorum. Birincisi 17 Aralık operasyonu üzerine hükümetin başlattığı çalışmalar. İkincisi çözüm süreci. Çözüm süreci bu ülke için çok hayati, çok önemli..

Hizmet ağı

Emniyetin eski patronu Hanefi Avcı, paralel yapının nasıl işlediğini anlattı.

Bakan Mehmet Ali Şahin’in de açıklamalarıyla fikir verdiği hizmet ağını TAKVİM adım adım ve kademe kademe tablolaştırdı

1) Yapı bünyesinde özellikle kamuda çalışan doktor, öğretmen, memur, belediye elemanı gibi isimler topladıkları bilgileri ortak havuza aktarıyor. Bu havuz TİB, MİT, Emniyet gibi kritik görevlerde bulunanlardan akan bilgilerle de besleniyor.

2) Veri havuzundaki bilgiler ayıklanıp Konsey’e sunuluyor. Konsey ise kendilerine tehdit oluşturacak isimleri belirliyor. Bu isimler Emniyet Abisi’ne veriliyor. Kozanlı Ömer lakaplı Osman Hilmi Özdil’in talimatıyla isimler hakkında dosya açılıyor.

3) Paralel yapının emniyet birimlerindeki elemanları gerekli hazırlığı yaparken, bilgiler paralel yapının medya uzantılarına sızdırılıyor. Paralel medya hedef kişiler hakkında haberler yaparak, itibarsızlaştırma operasyonunu gerçekleştiriyor.

4) Şube müdürü, emniyet amiri gibi yapının polisteki rütbeli elemanları, aldıkları görev üzerine gizlice dinleme ve takipler yapıyor. Gerektiğinde sahte deliller titizlikle üretiliyor ve soruşturmada paralel yapı adına konuşacak gizli tanıklar bulunuyor.

5) Emniyetteki isimler bu süreçte dinleme ve takip yapmak için cep telefonlarının IMEI numaraları üzerinden yetkililerden talepte bulunuyor. Ya da sahte isimler kullanılarak, dinleme ve takibin yapıldığı şahıslar gizli tutuluyor. Bu bilgiler ışığında toplanan verilerle polisin tespit tutanakları adeta bir fezleke gibi detaylı hazırlanıyor.

6) Gizlice yürütülüp ince ince işlenen tutanaklar dosya haline getirilerek paralel yapının temasta olduğu savcılara gönderiliyor. Dosyalar o kadar ayrıntılı hazırlanıyor ki savcılar suç duyurusunda bulunur bulunmaz, yüzlerce sayfalık iddianameleri saatler içinde kolayca hazırlayabiliyor.

7) Yargı içindeki yapılanma, kritik bulduğu bazı isimler hakkında karar almakta zorlanınca, dosyayı Pensilvanya’ya gönderiyor. Polis ve yargıdaki yapının benzeri Adli Tıp’ta da işliyor. Delillerle ilgili itirazlar raporla çürütülüyor.

8) Savcılar ellerindeki dosyaları kendi adamlarının bulunduğu mahkemelere götürüyor. Böylelikle gözaltı ve tutuklama kararları rahatlıkla çıkıyor. Gerektiğinde bu mahkemelerin nöbetçi olduğu günler özellikle bekleniyor.

9) Soruşturma ve yargılama aşamasında paralel yapının yargı içindeki isimleri tutuklu sanıkların her türlü itirazını yok sayıyor. Hatta yargıçlar hemen gizlilik kararı alarak delillerin tanık avukatlarıyla paylaşılmasını bile önlüyor.

‘Başbakan’ı aldattılar’

Sabah Gazetesi, yazdığı kitapta paralel yapıyı deşifre ettiği için cemaat polisinin ve yargısının hedefine oturan, sahte belge ve komplolarla tutuklanıp cezaevine konulan Hanefi Avcı ile röportajın bugün ikinci bölümünü yayınladı.

Hanefi Avcı: Binlerce insanı dinleyip evrak biriktirdiler ve şantaj malzemesi yaptılar. Baykal ve MHP’lilerin kaset olayı da en net örnek. Emniyet ve istihbarat istese bunları çözerdi. Polis eğer bir olayı çözmek istemiyorsa, o işte parmağı vardır.

Bu derin yapıyla mücadelede HSYK yasa değişikliğinin çok kritik bir hamle olduğu söyleniyor.

Kesinlikle doğru! Klasik bir hukuk düzeni yok orada. Bunu halkın görmesi lazım. Ben bizzat yaşadığım hikâyelerden biliyorum. 3 günde işleme konulması gereken evrak 1 ayda işleme konmuyor. Bir hâkimin önüne gitmemesi gereken evrak bir şekilde ayarlanarak onun önüne gidiyor. Dosyadaki evrakla onun önündeki evrakın numaraları birbirinden farklı, tutmuyor. Mesela bir davamda hakim Ömer Diken aynı gün hem mahkeme üyesi hem de mahkeme başkanı görünüyordu. Şikâyet ettim. Hâkim inceledi, "Ben suç görmedim" dedi. Sonra onu (Ali Alçık) Yargıtay üyeliğine terfi ettirdiler. Benim yaptığım başvuru ile başvuru sonucunda verilen ret kararındaki evrak numaraları birbiri ile örtüşmüyor. Bu durum yapılan başvuruların esasına hiç girilmediği ve sonucun önceden belli olduğunu göstermektedir.

‘YENİ SPONSORLARA BAKIN’

Bazı işadamlarına bağış için baskı yapıldığı iddiaları da var.

Fethullah Gülen’in internete düşen ses kayıtlarından -ki bende basından takip ettim – iş adamları ile anormal bir ilişki kurduğu anlaşılıyor. Bu ilişkilerin ortaya çıkması için kayda gerek yok aslında. Türkçe olimpiyatlarının sponsorlarına bakmak yeterli. Ben de birkaç kez gittim o organizasyonlara. O zamanlar sadece cemaat gönüllüsü esnaf ve işadamlarından destek alırlardı. Son dönemlerindeki sponsorlar ise Türkiye’nin devler liginde olan patronlar. Daha önceki sponsorlarına bakın, bir de şimdiki sponsorlarına bakın. Baskı yapılıp yapılmadığını anlarsınız.

Özel hayat ve iletişim özgürlüğü de elden gitti!

O çoktan gitmişti zaten. Binlerce insanı dinleyip, izleyip kaydetti bunlar. Evrak biriktirdiler. Ve sonra bunları şantaj malzemesi yaptılar. Baykal ve MHP’lilerin kaset olayı bu işin bariz bir örneğidir.

‘BAŞBAKAN’I ALDATTILAR’

7 Şubat olmasaydı Başbakan bu yapının farkına varamaz mıydı?

Orda bir yanılgı var. Herkes Başbakan’ın bu örgütün farkına 7 Şubat’ta vardığını düşünüyor ama değil. Ondan daha önce oldu bu. Oda TV davasında. Zekeriya Öz’ün niyeti sahte delil üreterek Oda TV davasını Malatya’daki Zirve davasıyla birleştirip sansasyon yaratmaktı. 100 klasör evrak hazırlanmıştı. Bu sayede ayrı bir toplama operasyonu yapılacak ve Diyanet İşleri Başkanlığı ile başka kurumlardan, üniversitelerden ve medyadan onlarca insan tutuklanacaktı. Bu olacak şey değildi. Operasyonu genişletecek, büyük dalgalarla gözaltı operasyonları yapılacaktı. Ancak bunun bilgisi gitti Başbakan’a. Sanırım bu bilgiyi MİT verdi.

Başbakan işte orda anladı olayın vehametini ve hemen harekete geçti. Önce İstanbul Emniyeti’nden bu yapının en önemli ismi olarak bilinen Ali Fuat Yılmazer’i aldı görevden sonra Zekeriya Öz’ü. Dananın kuyruğu orada koptu tabii. Bu son sansasyonel operasyonları engellenince hem MİT hem de Başbakan bitti onlar için. Sonrasını biliyorsunuz zaten.7 Şubat darbesi devreye sokuldu ki bana göre korkunç bir saldırıydı. Aslında bu yapıyı bitirmek için 7 Şubat bir şanstı ama Başbakan ile hükümet bu şansı kullanamadı. Orada alenen devletin politikalarına kafa tutan bir suikast söz konusuydu. O gün bugünkü gibi kararlı bir tavır göstermiş olsaydı yine çok daha avantajlı olacaktı devlet. Sanırım cemaate yakın bazı çalışma arkadaşları olayın 7 Şubat’la dondurulacağını söyleyip aldattılar Başbakan’ı.

‘ASKERİN DE İÇİNDELER’

Adana ve Hatay’da MİT’in TIR’ları durdurulup aranıyor. Sizce neler oluyor?

Devletin bir kurumunun yaptığına diğer kurumu mani olamaz. MİT bir şey sevk ediyorsa savcı buna bakamaz. Bu işin şaka kaldırır yanı yok. Bu bir devlet politikasıdır. Devlet isterse silah isterse başka şey nakleder. Eğer devlet bu benim malım bana ait diyorsa orada kimsenin müdahalesi söz konusu olamaz. Adana ve Hatay’da yaşananlar skandal ötesi, Türkiye’nin dış dünyada itibarını sarsamaya dönük bir tutum. Çoğu insan sanıyor ki bunların tek amaçları Türkiye’yle ilgili dünyada teröre yardım ve yataklık eden bir ülke algısı yaratmak. Bir amaçları da Türkiye Devleti’nin istihbaratının nasıl bir zaafiyet içerisinde olduğunu göstermek. Dünyanın bütün gizli servisleri hayretle izliyordur olanı biteni.

Bu durumda bu yapının MİT içerisine de sızmış olduklarını söylemek mümkün mü o zaman!

TIR olayları bu örgütün sadece MİT’te değil aynı zamanda askerde de olduğunu ortaya koyuyor. O TIR’ları durduran polis değil, jandarmadır. Hiç kimse bilmese bile asker devletin milli istihbaratının kontrolünde olan TIR’ları durduramayacağını bilir. Asker bunu bile bile durduruyorsa durup düşünmek lazım.

‘HER YOL MUBAH DİYORLAR’

Mehmet Ali Şahin paralel yapının Yargıtay imamıyla ilgili bir iddia ortaya attı ve konuyla ilgili hukuki işlem başladı. Görev yaptığınız dönemde Yargıtay imamının kim olduğuna ilişkin her hangi bir bilgiye rastladınız mı?

Yargıtay imamının kim olduğunu bilmiyorum. Ancak Yargıtay’a bakan imam Yargıtay’ın içinden değildir. Kurumlara bakan imamlar kurum dışından seçiliyor. Emniyet ve yargıdan farklı değil. Sızan belgeler, durdurulan TIR’lar… Paralel yapının bu kurumlara bakan imamları da var. MİT ve Genelkurmay imamlarının ismini savcıya verdim. Bu imamlar da tıpkı Yargıtay imamı gibi kurum içinden değil kurum dışından.

Sahte delil üretme, haksız tutuklamalar, dezenformasyon… Peki alnımız secdeden kalkmıyor diyen insanlar bu "günah"ları nasıl içselleştiriyor?

Çok doğru bir soru. Bir yandan Allah diyerek bir yandan da bu hukuksuzlukları nasıl içselleştiriyorlar? Nasıl haksız tutuklamalar yapıyorlar. Ve günahsız masum insanları sırf onların karşısında diye içeri tıkıyorlar? Çünkü bunlar meseleye tipik bir örgütçülük anlayışıyla bakıyor ve örgütünün hedefine ulaşması için de her yol mubah anlayışını benimsiyor. Sahte belgeler, atılan iftiralar ve haksız tutuklamalar onlara göre verdikleri savaşın bir parçası. Ve o talimatların kutsal bir yerden geldiğine inanıyorlar.

"ÖYM’LER İSTEDİĞİNİ ALIP İÇERİ ATTI"

Cemaat uygulamaları nasıl bir Türkiye yarattı?

Öyle bir ortam yaratıldı ki herkes "bir numara" yapılmaktan korktu. O güce biat etti. Özel Yetkili Mahkemeler istediğini alıp içeri attı. Burada tabii hükümetinde çok büyük hatası oldu. Özel yetkili savcılıklar ve mahkemelerle çift başlı bir hukuk oluşmasına olanak tanındı. Bu çift başlılığı da paralel yapı çok güzel kullandı. Bu yolla da Türkiye’de resmen bir istibdat yaratıldı. Fiilen ayrı bir paralel hukuk yapısı üretildi. Düşünün… Cemaati eleştirmek suç haline getirildi. Eleştiren herkes bir şekilde bertaraf edildi. Ahmet Şık yayımlanmayan kitaptan cezaevine girdi. Nedim Şener aynı şekilde. Benim durumum zaten ortada. Yazarlar, gazeteciler itibarsızlaştırılarak sindirilmeye çalışıldı. Hal böyle olunca tabii vatandaşın devlete güveni sarsıldı.

ÇÖZÜM SÜRECİ HAYATİ

Birileri vatandaşı arıyor, "Ergenekon’a üye olduğunuza ilişkin dosya hazırlanıyor. Şu kadar para verin" diyor vatandaş kanıyor. Çünkü birilerinin sahte delil üretebileceğine inanıyor. Cemaatin pratikleri devlete güven sarstı.

Bu arada bu yapının çözüm sürecine de bir karşı duruşu olduğu görülüyor. Yorumunuz nedir?

Cemaat bu hükümetin bütün politikalarına karşı. Ben hükümetin iki adımını destekliyorum. Birincisi 17 Aralık operasyonu üzerine başlatılan çalışmalar. İkincisi çözüm süreci. Çözüm süreci bu ülke için çok hayati, çok önemli… Hükümetin çözüm sürecini ileriye götürme konusunda temkinli olduğunu görüyorum bence böyle olmamalı. Hükümet bir an önce çözüm sürecini başarıya ulaştırmak zorunda. Çözüm süreci olmazsa savaş yeniden başlar. Allah korusun. İşte o zaman felaketi olur bu ülkenin!

‘POLİS İSTESE KASETLERİ ÇÖZERDİ’

Deniz Baykal ve MHP’lilere yönelik kaset skandallarının arkasında paralel yapının yattığına işaret eden Hanefi Avcı, "Emniyet’in İstihbarat’ın elindeki imkânları bilerek söylüyorum. Eğer isteseydiler kasetlerin kim ya da kimler tarafından yapıldığını çözerlerdi. Polis eğer bir olayı çözmek istemiyorsa o zaman bu işin içindedir ve parmağı vardır" diyor.

POLİSLERDEN, BAĞIŞ DİYE YÜZDE 10 KESİNTİ

Sevilay Yükselir, Yahya Bostan (en sağda) ve Abdurrahman Şimşek’e konuşan Hanefi Avcı: "Emniyet personelinde bu yapıya bağlı polislerin maaşlarından her ay yüzde 10 civarında kesinti yapıldığını tahmin ediyorum. Bu paralar bağış adı altında cemaate aktarılıyor." (SABAH)

FETULLAH GÜLEN DOSYASI /// ESKİ EMNİYET MÜDÜRÜ HANEFİ AVCI : Vatanını seven Başbakan’a destek ve rsin

Gülen cemaatiyle ilgili fiilleri nedeniyle Devrimci Karargah Örgütü’ne üye olmakla suçlanarak cezaevine konulan Emniyet eski Müdürü Hanefi Avcı, Silivri Cezaevi’nde Sevilay Yükselir’e konuştu.

Aralık operasyonlarının perde arkasını değerlendiren Avcı yaşananları şu sözlerle anlattı: Eskiden dindarları fişliyorlar diye onlara kucak açtım. İşinden gücünden başka bir şey düşünmeyen insanların görevlerini başka amaçlar için kullanacakları aklıma gelmezdi. Devlet içinde bir devlet kurmaya çalışan bir örgütle karşı karşıya olduğumuzu anladım ve ‘eyvah’ dedim; Biz kimlere el vermişiz? Kimlerin önünü açmışız!

BU İŞİN ŞAKASI YOK

‘Emniyette Ergenekon yapılanması yok dedi’ diye Mustafa Gülcü’nün fişini çektiler… Hükümet fotoğrafı net olarak gördü artık. Şu anda herkes, iktidarı muhalefeti, Türk’ü Kürt’ü dindarı dinsizi… Bu ülkeye aidiyet duygusu hisseden herkes Tayyip Erdoğan’ın yanında tavır almak zorundadır. Bu bir fırsattır ve bu fırsat değerlendirilmelidir. Balyoz ve Ergenekon Davaları’ndan yargılananlar bile şu anda hükümetin yanında tavır alınması gerektiğine inanıyorlar ve muhalefetin tavrına da çok kızıyorlar. Çünkü biz hepimiz onların mağduruyuz. MİT bir şey sevk ediyorsa savcı buna bakamaz. Bu işin şaka kaldırır yanı yok. Bu bir devlet politikasıdır. Ben hükümetin iki adımını destekliyorum. Birincisi 17 Aralık operasyonu üzerine hükümetin başlattığı çalışmalar. İkincisi çözüm süreci. Çözüm süreci bu ülke için çok hayati, çok önemli…

İSTİHBARAT /// MİT Eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş : AKP-Cemaat kavgası MİT’i çare siz bıraktı

MİT Eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Cemaat-AKP kavgasının MİT’e uzanan ayağını, Türkiye’nin Suriye politikasını ve krizin sonunda Türkiye’yi bekleyenleri BirGün’e anlattı

17 Aralık Operasyonu ile yolsuzluk ve rüşvet Türkiye’nin gündemine otururken, Cemaat ile AKP arasındaki savaşın en büyük cephelerinden biri de, hükümetin Suriye politikalarının yürütücüsü konumundaki Milli İstihbarat Teşkilatı üzerinden açıldı. Adana ve Hatay’da yakalanan silah ve mühimmat yüklü olduğu iddia edilen Suriye yönüne giden TIR’ların aranmasına izin vermeyen iktidar, TIR’lara dokunan tüm yargı ve Emniyet mensuplarına sürgün niteliğindeki atama ve görev değişikliklerini uygun gördü. Cemaat-AKP savaşının MİT üzerinden gelişen ayağını, 41 yıl boyunca MİT’te görev yapan, yıllarca İstihbarattan Sorumlu MİT Müsteşar Yardımcılığı makamında bulunmuş Cevat Öneş, BirGün’e değerlendirdi.

-17 Aralık Operasyonu süreciyle ayyuka çıkan ve dış politikayla da bütünleşen ayrışma, cepheleşme ve mevzi kapma savaşının arka planını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye toplumu, ekonomisi ve siyaseti çok ciddi bir değişim süreci yaşıyor ancak parlamenter siyasetin değişim taleplerine yanıt veremiyor oluşu gerilimin esas kaynağı. Dönüşüm, kaçınılmaz olarak toplumun da desteklediği demokratikleşme istikametinde gelişiyor. Türkiye toplumlarının sosyolojik farklılıkları düşünüldüğünde yeni bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç olduğu görülüyor. Evrensel değerlerin şekillendirdiği bir demokratik sistemin özümsenmesi ve buna uygun bir demokratik kurumsal yapının oluşturulması gerekiyor. Ancak hâlihazırdaki siyaset bu nitelikli değişime cevap verme potansiyeli ve kabiliyetine sahip değil; talebe yanıt veremediklerinden iktidar savaşı yapmayı seçiyorlar.

-Çözüm kapasitesi olmayan siyasetin yerini hangi özellikteki unsurlar alabilir?

Nitelikli demokratik yapının karşılığı çoğulcu katılımdır ancak Türkiye siyasetinde ne çoğulculuk söz konusu, ne de katılım. Uzlaşı ortamının eksikliğinde sosyal ayrımlar derin siyasal uçurumlara dönüşüyor ve siyasal kavga ortamı Türkiye’ye hâkim oluyor. Türkiye’nin, hukukun üstünlüğü ilkesinin şekillendiği yeni bir devlet yapısına; iktidarın koruma kavgaları yerine çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi inşa edecek bir siyasete ihtiyacı var. İktidarı koruma kavgası tüm sorunları derinleştiriyor ve tüm topluma yeni yükler bindiriyor.

-Kavga devlet kurumlarına nasıl yansıyor?

Devlet silsilesindeki tüm kurumlar, iktidar kavgasından paylarını alıyorlar ancak kurumların çoğu meselelerde tayin edici unsur değil. Sorun, kurumlara yön veremeyen siyaset yapısında. Siyasal iktidarın diğer unsurlarla olan kavgasının kurumlara yansıması, yeni bir anayasa ihtiyacını tekrar hatırlatıyor. Siyaset verdiği sözleri tutamadı; komisyon kararlarıyla oyalanıldı ve toplumsal talebe rağmen yeni anayasa inşa edilemedi. Dolayısıyla bugünkü krizin yaşanması kaçınılmaz hale geldi. Yeni anayasanın yapılamamasında demokrasi kültürünün yetersizliği kadar, siyaset kadrolarının yetersizliği de etkili oldu. Toplumun değişimci hareketlerin hepsini desteklemesine karşın, siyaset toplumun gerisinde kaldı.

-Oslo görüşmelerinden sonra başlayan tartışmalarda Başbakan Erdoğan’ın Hakan Fidan’ı kişisel koruması altına almasının ardından, iktidar kavgasının MİT’e tesir ettiğini görüp bir krizin yaklaşmakta olduğunu hissettiniz mi?

Oslo’dan sonra ortaya çıkan sorunları da, bugünkülerle benzer biçimde, iç iktidar mücadelesinin bir örneği olarak gördük. Başbakan’a ve AKP’ye MİT üzerinden yapılan baskı, bugün yargı yoluyla yapılıyor. Her iki olayda da, gerek Cemaatin müdahale şekli, gerekse de iktidarın telaşlanarak düşünmeden attığı adımlar, yasa çıkarma telaşı ve Emniyet’e yaptığı müdahaleler, demokratik yapının zayıflığını gösteriyor.

-Son çatışmada Adana ve Hatay’da yakalanan TIR’lar, Cemaat ile AKP arasındaki çatışmanın MİT üzerinden yürütüldüğünü, çatışmanın Suriye ve dış politika ekseninde hararetlendiğini gösteriyor. Kavganın temel sebebini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pek çok bağlamda geniş etki alanı sahibi olan ve küreselleşen, ekonomik güce dönüşerek kadrolaşan, AKP ile kurduğu koalisyonla yükselen Cemaatin siyasal hak talep etmemesi mümkün değildi. Ancak bu iki yapının küresel siyasete farklı bakışları var. Yine de, dış politika görüşlerinde farklılıklardan ziyade, kavgaya yol açanın “İktidar mücadelesinde ben de varım” diyen Cemaatin mahalli, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken keskinleşen talepleri olduğunu düşünüyorum. Küresel güçler elbette Türkiye’nin çizeceği kompozisyonla ilgileniyor ancak bu krizin kaynağını dışarıda aramak hatalı. Bana göre bu yönelim, siyasetin çözemediği sorunları sırtından atmasıdır.

-MİT’in AKP’ye, Emniyet’inse Cemaate yakın olduğuna ilişkin değerlendirmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bürokrasi her dönem iktidarın personel kaynağı olmuştur. İktidarlar Emniyet’i, yargıyı ve bürokrasiyi kendi anlayışına göre şekillendirmeye çalışır. Geçmişte, polis teşkilatında silah kabzaları kurt başlıklı olan polisler gördük, şimdiyse Cemaati görüyoruz. Şu anda poliste, itaat kültürü ile hareket eden bir yapı var ve dikey bir örgüt yapılanması olmasa bile dayanışma içerisinde nasıl toplu hareket ettiklerini görüyoruz.

-Bugünkü kriz sona erdiğinde Türkiye’de neler değişmiş olacak?

Erkler arası kavga, yasama, yürütme ve yargının bağımsız ama bütünlüklü çalışmasının önemini hatırlattı. İktidarla muhalefet arasındaki katılımcılığın gerekliliği anlaşıldı ve çoğulculuk ihtiyacı bir kez daha görüldü. İç sorunların dış sorunlarla ilişikli olduğu anlaşıldı. Bu süreçte devletin istihbarat ve güvenlik kuruluşlarının denetlenmesi ve hesap vermesi gerekliliği ortaya çıktı. Bu denetimlerde sivil toplumun yerinin ne olacağı ilerleyen günlerde Türkiye’de de tartışılmalıdır. Ekonomik ve toplumsal yeni riskler ve ayrışmalar ortaya çıksa da, Türkiye bu süreci yaşamak zorundaydı. Cemaat de, AKP de bundan sonra yalnızca demokratik ilkeler çerçevesinde hareket edebileceğini öğrenmeli. Türkiye toplumu eğitim, örgütlenme ve sivil toplum direnci bakımından yetersiz olsa da, tarihsel birikimi sayesinde değişimi destekleyen bir yapıya sahip. Bu krizle siyasete hâkim olan demokrasi kültürü yetersiz kadroların iktidar olma ve kar paylaşımı odaklı anlayışının toplumun taleplerine uymadığı görüldü.

***

AKP’NİN TIR’LARI:

‘MİT politika uygulayıcısıdır, silah gidiyorsa hükümete bakın’

-Sınır ötesindeki bir iç savaşın gayrimeşru tarafına silah taşımak rutin bir istihbarat faaliyeti midir?

İstihbarat gri bir alandır ancak demokratik ülkeler ilkelerden taviz vermeden, açık politikanın girmediği alanlarda hukukun ruhuna uygun olarak çalışmalar yürütürler. TIR’larla Suriye’ye silah taşındığı söyleniyor ancak asıl mesele MİT’in silah taşıyıp taşımadığı değil. Tartışılması gereken, teşkilata verilen görevin evrensel hukuka, ülkenin çıkarlarına ve insani değerlere uyup uymadığıdır.

-TIR tartışmasında iktidarın MİT’i zor bir duruma sürüklediği yorumuna katılıyor musunuz?

MİT’i sıkışmış, şaşırmış olarak görüyorum. Suriye’de asrın kavgalarından biri oluyor; sınırlar değişiyor ve bölge yeniden şekilleniyor. Sınırımızda Irak ve Şam İslam Devleti gibi kabul edilemeyecek yapılar oluşmaya başlıyor. Suriye’nin bölünmesi halinde istikrarsızlıktan en çok Türkiye etkilenir. Dolayısıyla istihbarat servisinden beklenen, muhtemel bir savaşın çıkması ihtimalini göz önüne alarak çalışmalar yapmasıdır; muhtemel bir savaşta işbirliği yapılabilecek yapılarla irtibat kurulabilir. Gerekirse insani yardım malzemesi de, silah da gidebilir. Önemli olan bu hamlelerin Türkiye’nin barışçıl, insancıl politikalarıyla uyumlu olmasıdır. Bugün muhalefet TIR yerine, Türkiye’nin barışçıl olmayan politikalarını tartışmalı.

-TIR’ların polis ve savcılar tarafından çeşitli defalar durdurulması ve MİT faaliyetlerinin ifşa oluşu neyin göstergesi?

Demokratik mekanizmaların işlediği bir hukuk devletinde, istihbarat örgütünün yapacağı sevkiyatın açığa çıkması mümkün değildir. Devlet kurumlar arası koordinasyonu sağlar, MİT de yetkileri çerçevesinde, ülkenin çıkarları doğrultusunda faaliyet yürütür. MİT Kanunu’nun 26. maddesine göre, MİT’in kovuşturulması Başbakan’ın müsaadesine tabidir. Aynı kanunun 5. Maddesinde ise, devlet kurumlarının MİT’e çalışmalarıyla ilgili konularda yardımcı olmaları gerektiği belirtilir. MİT’teki bireysel hatalar elbette denetime ve yargıya konu olur ancak TIR’lar meselesi bize erkler arasındaki kavganın büyüklüğünü gösteriyor.

-MİT’i devlet politikalarının uygulanmasında bir araç olarak değerlendirirsek, devlet politikalarının barışçıl ve insani nitelikte olmaması halinde, MİT’in eylemleri devletin farklı organları tarafından denetlenebilir mi?

Demokratik bir ülkede yargı ile yürütme arasında kavga olamaz. MİT politika üretmez; istihbarat teşkilatları üretilen politikaların arka plan uygulayıcılığını üstlenirler. Dolayısıyla, MİT’e verilen görevler hükümet kararıdır ve mutlaka Milli Güvenlik Kurulu’nda tartışılır. Erkler arası kavganın MİT üzerinden yürütülüyor oluşu, MİT’teki kavgaya değil, devletteki çarpıklığa işaret ediyor.

***

‘Dış politika sorunları içeriye transfer oluyor’

-Türkiye’nin Suriye’ye yaptığı müdahaleler sır değil; birkaç yıl önce Esad’la iyi ilişkilere sahip olan AKP, Suriye batağına nasıl saplandı?

Suriye’deki gelişmeler Türkiye’nin müdahaleleriyle ortaya çıkmadı. Arap Baharı furyasının ardından Suriye de benzer bir sürece itildi ancak burası ABD-İsrail ile İran-Rusya eksenli ittifakların kesiştiği ve çatıştığı bir alan oldu. Esad rejiminin kısa sürede değişeceğine ilişkin başlangıçtaki yargı, Türkiye’yi de Batı blokuyla birlikte Esad karşıtı cephede konumlanmasını sağladı; böylece kısa vadede muhalefet genişletildi ve silahlı unsurlar bölgeye aktı. Batı yalnızca demokratik düzlemde ilerlemiyor; ekonomik çıkarlar doğrultusunda emperyalist amaçlara da sahip parçalı bir yapıdan söz ediyoruz. Dolayısıyla Suriye’deki istikrarsızlığın devamı Batının çıkarınaydı. Ancak Rusya ve ABD ile birlikte Batının bölgeden elini çekmesi, Türkiye’yi risklerle baş başa bıraktı. Çok geniş sınırları Suriye’yle paylaşan Türkiye, çok da tercih edilmeyecek El Kaide gibi yapıları destekledi. Sonuçta hem siyasal, hem toplumsal, hem de ekonomik olarak Türkiye’yi tehdit eden bir tablo ortaya çıktı. Batının politikalarını erken okuyamayan Türkiye, Esad’ın kısa vadede düşeceğini hesaplayarak hareket etti ve bugünkü noktaya gelindi.

-Davutoğlu idaresindeki ‘sıfır sorun’ doktrininden müdahil devlet haline nasıl gelindi?

Türkiye sıfır sorun doktrini uygulanırken güçlü bir görüntüdeydi ancak müdahaleci yapıya geçilince prestij ve güç kaybı yaşandı. Özellikle Türkiye’nin mezhepçi bir politika uyguladığı konusundaki kaygılar olumsuz bir algı yarattı. Ancak demokratik, barışçıl yüzü ile mezhepler üstü hareket eden bir Türkiye’nin bölgede etkin rol oynayabileceği anlaşılmalı.

-Türkiye’nin Suriye politikasındaki yanlış tercihleri, içerideki sorunları artıran ve ayrıştırıcı etki yapan bir noktaya mı geldi?

Türkiye söz konusu olduğunda iç politika ile dış politika arasında ayrılamaz bir bütünlük var. Kürt sorunu, demokratikleşme ve PKK’nin silahsızlandırılması yoluyla çözülmediği takdirde, yeni risklerin ortaya çıkacağını, Türkiye’nin demokratikleşme krizi yaşayacağını ve iç sorun gibi gözüken meselenin bölgeselleşeceğini hep söylüyorduk. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi sürecinin bir benzeri, Suriye ve Irak’ta yaşanıyor. Türkiye ise bu ortama kendi meselelerini çözmeden müdahil olmaya çalışıyor.

Özellikle Müslüman, hatta Sünni kimliğe dayanan yaklaşımlardan kesinlikle uzak durulmalı. Türkiye’nin jeo-stratejik konumu bunu zorunlu kılıyor ancak Türkiye son dönemde Müslüman inancının teorik çerçevesi içerisinde tartışmayı ve karşılıklı suçlamalarla gerilim yaratma üzerinden ilerliyor. Bu, iç politika için de çok tehlikeli bir tutum çünkü Türkiye çok kimlikli, çok inançlı bir yapı ve bu yapı ancak kimliklerimizi özgürce yaşayarak ve bu kimliklerin üzerine çıkan demokratik çoğulculuk çerçevesinde ileri gidebilir.

AK PARTİ DOSYASI /// ESKİ KÜLTÜR BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY : AK Parti eski Türkiye’ye teslim oldu

Ertuğrul Günay

AK Parti ile yollarını ayıran Ertuğrul Günay iktidardan yana hayli dertli çıktı: “Seçmenine ‘göbeğini kaşıyan adam’ muamelesi yapıyor. Tek parti CHP’sini taklit etmeye başladı. Yeni bir mağduriyet için neredeyse muhtıra isteyecekler.”

Ertuğrul Günay’ın AK Parti’den ayrılması, Başbakan’ın aynı günde üç miting yaptığı zamanlara denk geliyor. Tesadüf tabii! Daha düne kadar bakanlar kurulu üyesi olarak AK Parti çatısı altında olan Günay’ın hangi süreçte partisinden istifa ettiğini biliyoruz. Zaten onun hikâyesi ve söyledikleri daha düne kadar AK Parti etrafında oluşan demokratik birlikteliklerin darmadağın olmasıyla ilgili ortak bir ton taşıyor. O sosyal demokrat çevreden bir isim ama pek çok çevrenin yaşadığı serüvene ayna tutuyor hikâyesi. Ertuğrul Günay, Cumhuriyet Mitingleri dalgasında katıldığı AK Parti’den, havaalanı mitingleri sırasında koptu. “Bu halk bu kadar da korkutulmaz ki arkadaş!” diyor. Korkutma esaslı bu mitingler ve zamanlamasını manidar bulduğumuzu kaydederek, Günay’ın söylediklerine odaklanabiliriz şimdi!

–Aslında işler yolunda gidiyordu değil mi? Ne oldu, ne değişti?

Üçüncü seçimde oyların artması partinin tepesindeki kadroya giderek kibre dönüşen bir özgüven verdi. Sanıyorum ki, daha önce farklı toplumsal kesimleri, farklı siyasal arayışları olan insanları bir arada tutma konusunda ihtiyacı çok da hissetmemeye başladılar. Anayasa değişikliği ile yargının içindeki geçmiş klikler; darbe davalarıyla da ordunun içindeki demokrasiye inanmayan kesimler tasfiye ediliyordu. AK Parti’yi bütünüyle kucaklayan geniş destek gözükünce parti yönetimi fazlaca buyurgan hâle geldi.

–Tersi olması beklenemez miydi? Mesele, vesayet devletine karşı bir meşruiyet ve paydaş üretme sürecinin bitmesiyle mi ilgili?

Üç seçim kazanılınca artık bir meşruiyete ihtiyaç olmadığı gibi bir özgüven oluştu. Özgüven iyi bir şeydir; kibre, aşırı gurura dönüşürse tehlikeli olabilir. Artık farklı toplum kesimlerinin desteğine çok da ihtiyaç kalınmadığına ilişkin bu içerideki fikir değişikliğinin çok çarpıcı örneğini biz 2013 yılının Nisan’ında İstanbul İl Başkanı’nın bir konuşmasında yakaladık. İstanbul İl Başkanı –ki sanıyorum Sayın Başbakan’dan duyduklarını tekrar etmişti- “Bundan önceki süreçte bizim farklı ittifaklarımız vardı, liberaller, demokratlarla; ama bundan sonra kendi öz kadrolarımıza dayanacağız. Çünkü inşa sürecine giriyoruz, artık kendi düzenimizi inşa edeceğiz, bu ittifaklarımız bozulabilir!” diye konuşuyor. Yaşadığımız talihsiz süreci bir anlamda ifşa eden bir konuşmaydı bu.

-Siz AK Parti’nin yeterli bir desteğe erişmesi ile ilişkilendiriyorsunuz bunu. Nasıl yani 2010 Referandumu demokratikleşme ivmesinin geriye sardığı tarih mi şimdi?

Maalesef. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı getirme, yasakların kaldırılması, 12 Eylül’ün bazı ipoteklerinin kaldırılması, HSYK’da yargıçların kendi yöneticilerini seçmelerine kapı açmak gibi hakikaten demokratikleşme konusunda bazı adımlar attık. Ama sonra çok üzülerek gördüm ki bunlar iktidarın işine yaradığı müddetçe makbul bir değişim olarak görülüyormuş. Yargıçların bağımsızlığı iktidar içindeki bazı defoların ortaya çıkarılmasına döndüğü anda bütün kapılar kapatıldı ve o bütün bağımsızlık, demokratikleşme ve çoğulculuk söylemleri terk edildi.

-Şu anda yaşanan şey bu mu sizce?

Evet. 2010 anayasa değişikliğinin çok içinde olanlardan biriyim. Hem Meclis’te hem de Anadolu’da büyük bir gayret gösterdik. Biz HSYK üye sayısını 22’ye çıkartırken, içlerinden 10 kişiyi doğrudan doğruya 1. sınıf hâkimlerin seçmesine yol açarken, Yargıtay’ın, Danıştay’ın daha özgürce seçim yapmasını sağlarken hakikaten Venedik Kriterleri doğrultusunda daha çoğulcu, daha demokrat, daha bağımsız bir yargı sistemini kurmuştuk. Seçilen insanlar bizim işimize geldi-gelmedi, o ayrı bir tartışmadır. Onu yargı kendisi değerlendirecek. Şimdi ne oldu? 2010’dan bugüne kadar da son derece güzel geldik. Ne emniyetle ne de yargıyla ilgili bir şikâyetimiz vardı. Bazan muhalif toplum kesimlerinin -zaman zaman benim de paylaştığım- itirazları oldu. Ama bütünüyle Hükümet, işin kendisine dayanmasına kadar hiçbir eleştiriye katılmadı.

-Şu anda HSYK’dan cunta-çete olarak bahsediliyor hükümet çevresinde. Daha önceden böyle bir yaklaşım var mıydı?

Bu söylemi çok incitici buluyorum; hükümet çevrelerinin yargı ve emniyetle ilgili bu terimi kullanması kabul edilemez. Çete teriminin kullanılması hukuk devletinin dinamitlenmesidir. Ancak bunu devletin meşruiyetini toplumun gözünde zedelemek için marjinal çevreler söyler. Yanlış örgütlenme olduğunu, yanlış insanlar olduğunu, insanların taraflı davrandığını somut örnekler göstererek anlatabilirsiniz, ama çete demek aynı zamanda devletin meşruiyetine dönük ağır bir ithamdır. Ağır saldırıdır.

-Yapılmakta olan büyük tasfiyenin gerekçesi olarak üretiliyor bu biraz da. Hep çetelerle savaştık demek için!

Siz subjektif olarak böyle bir şeyi kendinize inandırmış olabilirsiniz. Ve sizin gördüğünüz bir rüyaya, bir hayale başka insanları da inandırmaya çalışıyor olabilirsiniz. Amma bir de ortada objektif gerçeklik var. 17 Aralık’ta ortaya çıkan, bugüne kadar İzmir’de ve başka yerlerde yeni ya da yarım bıraktırdıkları soruşturmalarla devam edegelen objektif, çok sıkıntı verici, gerçekten açıklanması akılla, izanla çok zor olan bir tablo var ortada. Bu tabloyu şimdi siz görünmez kılmak için, bir sis bulutunun altında bırakmak için kendinize göre birtakım senaryolar ve hayaller üretirsiniz ama “mızrak çuvala sığmıyor”. Bu izah edilebilecek bir şey değil.

Bakın, Gezi’de böyle bir şeyi denedi hükümet, kısmen başarılı oldu. Gezi’de de tavrım muhalifti. Bazı arkadaşlar bakanlığı bıraktın eleştirmeye başladın diyorlar. Oysa, İstanbul’daki yanlış uygulamalar, proje ve girişimlerle ilgili itirazlarımı Bakanken de, her zaman yüksek sesle söyledim. Gezi projesine itiraz etmiştim, benim dönemimde koruma kurulu reddetmişti. Sonra alelacele bir daha toplayıp yüksek kurula kabul ettirdiler. Ben olsam yine geçmezdi.

Ama olayı doğrudan Başbakan yönetmeye başladı. Gezi, -çok iyi biliyorum ki- başlangıçta AK Partililerin de, mütedeyyin çevreci toplum kesimlerinin de içinde olduğu bir protesto idi. 3. günden sonra inanılmaz bir saldırı ile olay püskürtüldü. Kitlesel boyutlara varan olaylar uzayınca marjinal gruplar işin içine girdi, bir süre sonra kamuoyu önünde olay masumiyetini kaybetti, saptırıldı.

-O marjinal grupların orada olması bir avantaj gibi görüldü herhâlde?

Zaten iktidar onu tahrik etti. Gezi bir kitlenin kendi yaşam tarzı müdafaasıydı. Bu yönüyle Anadolu’yu çok fazla ilgilendirmiyordu. Gezi’dekilere, “Siz yaşam tarzı savaşı veriyorsunuz ama Anadolu’dakiler yaşamaya çalışıyor, onlarla bir duygu bağı kurmazsanız derdinizi anlatamazsınız.”demeye çalıştım.

17 Aralık’tan sonra yaşanan öyle değil. Burada doğrudan doğruya Anadolu insanının yaşamını yakından ilgilendiren somut bir olay var. Uludere’deki insanların acısı. “İki bakanın çocuğuna dokunulduğu zaman devlet ayağa kalktı ama ben çocuklarımın parçalarını torbaya doldurdum, kimsenin sesi çıkmadı.” diyordu TV’de acılı ana..Sabah operasyon oluyor, öğleden sonra operasyonu yapan polisler görevden alınıyor. Bu, dünyanın neresinde görülmüş? Olayın üzerine giden savcıyı alıyorsunuz, savcıyı karalamaya çalışıyorsunuz, her türlü melanete bulaştığı bilinen çevrelerin uydurduğu birtakım iddialarla şimdiye kadar kahraman muamelesi yaptığınız savcıyı karalamaya çalışıyorsunuz.

-Gezi’nin anlatılan gibi olmadığının en yakın tanığıyım diyorsunuz. Siyaseten kazanç elde edildi orada değil mi?

Orada Başbakan olayı çok manipüle etti. İlk günlerde bir şaşkınlık oldu, sonra kısmen toparladı. Marjinal grupların işin içine girmesini Geziciler önleyemediler, önleyemedikleri ölçüde de yıprandılar. Bakın burada bu yok. Burada ne marjinal gruplar var, ne sokakta kitleler var. Burada kutudaki paralar var. Burada birtakım görüntüler, kayıtlar, sesler var. Ve MİT’in raporu var. Şimdi diyorlar ki bunlardan devletin nasıl haberi olmaz! Siz işinizin körü olmuşsanız ve kendinizi her türlü denetimden münezzeh sayıyorsanız, böyle bir kibre kaptırmışsanız, sizin haberiniz olmayabilir. Ama MİT’in önünüze Nisan ayında koymuş olduğu raporu var. İlginç rastlantı, operasyondan 35 gün önce altı twit yazmışım: “Halkın sevgisini kazanmış bir iktidarı ancak kendi içinden yıkarlar.” diye. “Nasıl yıkarlar?” Demokrat Parti’yi içindeki çıkarcılar, tek parti iktidarını/CHP’yi de halka tahakküm eden idareciler aşındırdı. Şimdi bizde ikisi de var. Halka küfreden vali, iktidarın sırtından geçinmeye çalışan tabasbus ehli. Bunlar yıkar bizi dikkat edin.” demişim. Ama siz kendinizi kibrin kalesine öyle hapsetmişsiniz ki, ne MİT’in ikazını duymuşsunuzdur, ne dostlarınızın uyarısını..

-İhaleler üzerinden medyanın dizayn edilişini görüyoruz, nahoş şeyler oluyordu zaten. Peki, sizin için ortaya saçılanlar şaşırtıcı oldu mu?

Bu boyutlarda olabileceğini düşünmüyordum. Beraber hükümette bulunduğumuz arkadaşlarımın temize çıkmasını bütün kalbimle arzu ediyorum. Ama bir çıkar ağının etrafımızda dolaştığını uzun zamandan beri görüyordum. Sayın Başbakan’a başta olmak üzere çoklarına ifade ettim. 2009’da çocuklarım bir mitinge gitmişti. Geldiklerinde ‘Ne gördünüz?’ dedim. “Sabahın soğuğunda insanlar dolmuştu alanlara, Başbakan’ı beklediler, büyük bir heyecanla. Çok yoksul seçmeniniz.” dediler. Çocuklarımdan biri “Onların inançlarını boşa çıkarırsanız çok büyük günaha girersiniz.” dedi. Aynen anlattım bakanlar kurulunda bunu. Seçmenimiz çok yoksul ama otobüsümüz, uçağımız her iktidarın çevresini saranlarla dolu.. Çevremizi hep bunlar sardı dediğimde buz gibi oldu bakanlar kurulu.

-Sonra herhangi bir uyarınız oldu mu?

İstanbul’da 20 küsur ay önce ‘bir rant lobisi ahtapot gibi sarmış İstanbul’u ve ellerini inanılmaz yerlere uzatmışlar, baş edemiyoruz, bunlarla baş etmek için yoğun kamuoyu tepkisine ihtiyacımız var’ demiştim. Ben bunları söyledikçe Başbakan’la bağımız anlamsız biçimde soğuklaştı, giderek koptu.

Siyasetin kaynağı halktır. Gözümüz kulağımız hep halktan olacak. Biz bürokrat değiliz. Siyaset kendi kaynağından koparılıyor; bu kritik eşikte, 320 milletvekili olan bir partide başbakanlık müsteşarı içişleri bakanlığına getiriliyor. Bu devleti halkın önüne koymanın somut bir örneğidir.

Bir siyasi iktidar devletleşmeye başladığı anda yozlaşmaya da başlamış demektir. Halkıyla da karşı karşıya gelmeye başlamış demektir. Bu tehlike 2011’den sonra başladı. ‘Artık hukuku bize engel olmayacak biçimde yeniden düzenlemek lazım. Bizim iktidarımızı muhkem kılmalıyız. Bizim iktidarımıza göre her şeyi yeniden düzenlemeliyiz’ gibi bir bakış açısı çıktı. Bu demokrasi değil. Temel sıkıntı Başbakan’da da birçok arkadaşta da ‘kuvvetler ayrılığı’ kavramının içselleştirilmemiş olması.

-Başbakan iyi bir siyasetçi. Nereden kazanacağını, nereden kaybedeceğini bilir. Devletleşmenin siyasetin altını oyacağını da. Bunu nasıl anlamıyorlar?

Onu çok konuşmayalım isterseniz. O tartışmayı çok tehlikeli boyuta götürür. Çok üzüntüyle söylüyorum. Şu olaylar karşısında Başbakan’ın tepkisini olağan akılla ve iyiniyetle izah etmek mümkün değil.

-Grup toplantılarında böyle meselelerin gündeme gelmesini bekleyemeyiz değil mi?

Partilerin grup toplantıları milletvekillerinin de kürsüye çıkıp konuştuğu, genel merkez yöneticilerinin grup yöneticilerinin cevap vermek ihtiyacı hissettiği, gerçekten danışma ortamları, istişare ortamları olması beklenir. 90’lara kadar da böyle bir özelliği vardı. Ama son yıllarda grup toplantıları liderlerin halka açık birer küçük mitingine dönüştü. Hatta bir ölçüde milletvekilleri üzerinde baskı oluşturma ortamı hâline dönüştü.

-Murat Belge de 27 Mayıs benzeri cuntamsı bir tehlikeden söz etti. Bir tehlike gördüğünüz için mi bunu söylediniz?

Tabii ki bir iktidar anayasa ve hukuk devleti kurumlarını zorlarsa ülkede ciddi bir meşruiyet tartışması başlar. Bu tartışma da zaten demokrasiden hoşlanmayan çevrelerin iştahını kabartabilir. Türkiye, bu konuda sabıkalı. 60-90 arası her dönemde bu tür örtülü, açık, çok kaba veya çok sofistike çeşitli müdahaleler oldu. O yüzden, iktidarın kendi sınırlarını bilmesi, kendi sınırlarını özenle koruması, hukuk devleti ilkesini yeniden inşa etmeye çalışması ve topluma da sağduyu, esenlik, barış konusunda bir yeni yol göstermesini, bir umut aşılamasını çok önemsiyorum. Biz aslında 2002’den bu yana gelirken bir avantaj kullandık; başka partileri beğenmeyenler birinci tercihleri olmasak da bize oy verebiliyorlardı. 2011’e kadar böyle geldik. Yüzde 49 almıştık, her zaman aşağıya inebilecek oran ama biz onun tamamını cebimizde sandık. Geçmiş yıllarda tek parti CHP’sinin bu tür yanlışları vardı. Biz bir anlamda çok reddettiğimiz o 1946 öncesi 38-46 arası CHP’sini, tek parti dönemini taklit etmeye kalkıştık.

-Bu olumsuz değişimler ya da müdahaleler hep tekrar ediliyor, bu neden değişmiyor?

Tekrar ediyor, çünkü Doğu despotizmi diye bir kavram var. Marks’ın bile oturup hakkında makaleler yazdığı bir model var. Biz yukarıdan aşağıya yapılanırız. Batı toplumlarında, şehir devletlerinden iradeyi yukarıya doğru bütünleştiren bir anayasal sistem ortaya çıkarken bizde yukarıdan, devletten aşağıya doğru geliyor. Devlet var önce, biz devletin milletiyiz, milletin devleti değil. Biz geldik devlete, nasıl Kemalist model yukarıdan aşağıya bir insan tipi oluşturmaya çalışıyor ise, tek tip, devleti elimize geçirerek kendimize göre bir insan tipi oluşturmaya, sözde sivil toplum oluşturmaya çalıştık.

-Tamamen toplumun devleti şekillendireceği vaadi ile iktidar olan partinin toplumu şekillendirmeye bu kadar istekli olması tuhaf değil mi?

İşte bu bin yılın geleneği. Belki son seçimde biz 49’a çıkmak yerine 47’den 45’e inseydik biraz daha sınırlarımızı ve frenlerimizi bilebilirdik. Yüzde 58’lik referandumun mirasından gerilere doğru geldik ve 49’da kaldık. Aşırı güçlenme olunca… Başkanlık sistemi tartışmaları sırasında partili başkanlığı savundu bazı arkadaşlar. Biz partili başkanın demokrasilerde doğru bir uygulama olmadığını savunurken ‘İsmet Paşa zamanında var’ dedi bir arkadaş. Şimdi örneği oradan mı alacağız? Sanıyorum ki bunu diyen bugünkü Adalet Bakanı’ydı.

-Müşavirler, devletin faili meçhul cinayet geleneğini işaret ediyor, Ahmet Davutoğlu devlet refleksini hatırlatıyor. Bir milletvekili ölen savcıdan bahis açıyor. Nasıl olabiliyor bunlar?

Mesele şu; siz kendinizin devlet olduğunu hissederseniz, siz 10 yıllık bir partisiniz, devlet ise bin yıllık. Siz kendinizi birdenbire 10 yıllık parti olarak bu bin yıllık geleneğin sahibi ve erki bütünüyle kullanan unsuru olarak görmeye başlarsanız, o geçmişin bütün kötü alışkanlıkları, kötü ilişkileri bir süre sonra size egemen olmaya çalışır.

-Şu anda siyaseti oluşturan bakanlar ya da partinin yöneticileri mi sizce?

Başbakan, danışmanları birkaç yüksek bürokrat yani esas çekirdek hükümet o. Geri kalan da icrada sorumluluk taşıyorlar. Bakanların önüne geçti bürokrasinin tepesindeki bazı isimler. Bu işte devletin siyaseti yönetmeye başladığını gösteriyor. Biz aslında halk adına devleti yönetecektik. Hâlbuki, biz kendimizi devlet sanınca devlet adına siyaseti yönetmeye çalıştık. Müthiş bir dilemmaya düştü AK Parti, o ikilemde yanlış tercih yaptı.

-Daha önceden halktan gelen tepkiyi okuyabiliyor ve yönetebiliyordu. Şimdi ise halkın yerini devlet mi almış oldu?

2007’de hükümeti kurduktan hemen sonra Abant’a yeni anayasa için bir komisyon çalışması yapmıştık. Son derece ülke ve hatta dünya ölçeğinde saygın bilim insanı hukukçular, önemli, ilerici siyasetçiler vardı. Süreç içinde onların tümü uzaklaştırıldılar.

Parti güçlendikçe daha devletçi bir yapı öne çıktı. 12 Eylül’ü desteklemiş bazı arkadaşlarımız şu anda partinin adalet ve hukuk işlerini idare ediyor. Kritik dönemlerde görev yapan bu önemli arkadaşlarımız şimdi niye yok?

-Yol arkadaşlığının bitişi ve sonrası nasıldı peki?

Başbakan ‘onlar gitmedi, biz attık’ dedi. Ben de, ‘size yeni yol arkadaşlarınızla başarılar dilerim’ dedim.

-Tepki aldınız mı peki, parti çevresinden?

Ayrıldıktan sonra itibar ettiğim tanıdığım bildiğim çevrelerden hiçbir olumsuz karşılık gelmedi. Biz, Millî Görüş çekirdeğinden gelmeyenler daha büyük sorumluluk üstlendik, biz demokrasi için umut gördüğümüz bir harekete destek verdik. Bizi güç durumda bıraktılar. Bu kirlilik söylentileri, bu baskı yöntemleri, bu antidemokrat davranışlar… Biz AK Parti’ye oy vermesi mümkün olmayan pek çok çevreden buraya oy taşıdık, bizi o insanlara karşı mahcup etmeyin, dedik. Anlamadılar. Biz buraya gelirken Cumhuriyet Mitingleri yapılıyordu. Biz o Cumhuriyet Mitinglerinin korku balonunu söndürdük. Nasıl o gün halkı hayalî düşmanlarla korkutmak için mitingler yapılıyordu, şimdi de yine korkutmak için miting yapıyorsunuz, dedim. Ona da karşıydım, buna da karşıyım. Bir toplum korkutulmaz sürekli.

-7 Şubat, Gezi, yolsuzluk davası ile ilgili sürekli ‘darbe’ olduğu söyleniyor. Bu meşruiyet üretme gerekçesi mi?

Bence bu bir çaresizliğin ifadesi. Bundan sonra aklı başında hiç kimse iktidarın bu savunmalarına inanmayacaktır. Çünkü iktidar aşırı bir merkeziyetçilik üretmeye çalıştı. Merkeziyetçiliği çoğulculaştırmaya, kırmaya çalışan her girişimi kendine karşı bir düşmanlık olarak algılıyor. Ama artık bu yalancı çoban hikâyesine dönmeye başladı. Bu söylem kimseyi inandırmıyor. Korkarım ki bu iktidar kendisine karşı olan her şeyi gayrimeşru sınırlara itmeye çalışıyor ama bir süre sonra iktidarın meşruiyetinin sorgulandığı bir noktaya getirecektir ki, o eşiğe geldik. Çok üzüntüyle söylüyorum. Yargı ve emniyetle ilgili son düzenlemeler, üstelik bunun bir yolsuzluk tartışmasından sonra ortaya çıkmış olması, iktidarın meşruiyetini ciddi bir biçimde sorgulanır hâle getiriyor. Hem iktidar için hem bütün siyaset hem de Türkiye için bir talihsizliktir.

-Bakanken de paralel, çete değerlendirmelerini duydunuz mu hiç parti içinde?

‘Kim ne dedi’yi bulmak şimdi çok kolay. Ben ne demişim, Başbakan ne demiş? Filanca ne demiş? İnternete girip anında bulabiliyorsunuz. Yaz aylarında polisi övüyordu Başbakan. Muhalefet itiraz ediyordu. Şimdi çete oldu. Yargıyla ilgili en küçük bir eleştiriyi şiddetle reddediyordu. Şimdi 2-3 savcı bir soruşturma açtı diye kıyamet kopuyor. Bu toplumu kimse ahmak yerine koymasın. Bin yıllık bir devlet var, ama bu devletin altında o devletin her türlü hilesini bilen bir de toplum var. Bu toplum Osmanlı’yı idare etmiş, Roma’yı idare etmiş, Moğolları idare etmiş, Cumhuriyet’i idare etmiş! Bu toplum ne oyunlar görmüş, ne zulümler görmüş de baş etmeyi bilmiş. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül sonrasını iyi okusunlar. Toplum kuvveti, avaz avaz bağıran tepedeki muktediri gördüğü zaman susar, ama eline ilk fırsat geçtiği zaman ona Hanya’yı Konya’yı öğretir. Bütün o darbenin baskısına karşı DP geleneği 65’te yüzde 52 oy aldı. 12 Mart’tan sonra müdahaleye karşı çıkan CHP tarihinde ilk defa seçim kazandı, 12 Eylül’de Kenan Evren meydanlarda alkışlanıyordu, anayasa yüzde 92 oy almıştı, kurduğu parti üçüncü oldu.

-Bunu derken, AK Parti’nin bir tür darbe yaptığını mı söylemiş oluyorsunuz?

AK Parti kendisine karşı bir darbe yapıldığından söz ediyor; bu söylemle yolsuzluk soruşturmasının toplumda yarattığı şoku atlatmaya çalışıyor, ama gerçekte hukuku, adaleti kendisi çiğniyor. Adli Kolluk Yönetmeliği’nin alelacele değiştirilmesi, Yargının Yürütmeye bağlanmaya çalışılması, Emniyet’te Adliye’de yolsuzlukları soruşturanlara karşı bu öfke, hukuk devletine karşı darbe değil de, nedir?

-Siz olayı böyle algılarken ‘Bize darbe yapılıyor’ denmesi ilginç değil mi?

Yine bir mağduriyet fırsatı arıyor. Fakat o kadar mağrurluğu gözüküyor ki. Belki, yeniden mağdur gözükmek, yeniden halktan destek almak için, ‘Keşke bir muhtıra olsa, keşke hükümete karşı gerçekten hukuk sınırlarını zorlayan bir girişim, kalkışma olsa!’ Onu bile isteyecekler belki. Ama kutudaki paralar orada durduğu müddetçe hiç kimse o mağduriyet edebiyatına inanmayacak.

-Bir hayal kırıklığı yaşıyoruz aslında. O darbeleri yaşamış demokratik süreçler, toplumun talepleri yansımamış bir devlet aynen devam ediyor?

Tabii üzüntü yaşıyorum. Türkiye çok partili sisteme geçtikten sonra ne yazık ki her iktidar bir süre sonra tek parti iktidarı olmaya çalıştı veya abartılmış bir lider kültüyle kurumsallaşmayı bir yana itti. Özal, bütün bu insanlar arasında daha demokrat ufuklu bir insanmış ama kurduğu yönetim devlet erkinin nimetlerini kullanmaya alışkındı, o yüzden iktidar gidince dağılım gitti. AK Parti bütün bu deneyimden ders çıkarmıştı, üstelik önceki kadrolara göre daha bizim içimizden, daha halktan, daha devletin milletin ortak değerlerinden geliyor diye umudumuz vardı. O nedenle, gelinen noktayı büyük bir talihsizlik olarak görüyorum. Üstelik de bütün uzun süren iktidarların maruz kaldığı hastalığa o devlet erkinden zengin olma hastalığına bir ölçüde teslim olmasının derin hayal kırıklığını yaşıyorum.

GENÇ NÜFUS VE İLETİŞİM İMKÂNLARI KAPALI SİSTEME İZİN VERMEZ

-Her kuşak sil baştan devletin bilinen ‘vesayet’ hikâyelerini yaşamak zorunda mı?

Değişecek. Niye? Biz istesek de istemesek de daha şeffaf bir toplum yapısına doğru gidiyoruz. 90’larda sadece TRT vardı. Eğer televizyon dünyasında çok kanala geçmesek birçok insan toplum tarafından bilinmeden yok olup gidecekti, TRT’nin o kapalı yapısı içinde. Çok kanal bizi, Türkiye siyasetini bir ölçüde ayakta tuttu. Şimdi herkesin cebindeki telefon kayıt alıyor, görüntü naklediyor, haber veriyor, bir anda dünyanın öbür ucuyla buradan bilgi alışverişi yapabiliyorsunuz. Türkiye’nin genç nüfusu ve dünyaya açılan bu iletişim imkânları artık kapalı bir sisteme izin vermeyecek. Biz bir kaos dönemi, bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Bu geçiş dönemini AK Parti çok iyi kullanabilirdi. Başlangıçtaki felsefesine ve söylemlerine, iddialarına sahip çıkarak gerçekten çoğulcu bir Türkiye’yi kurmak için çok iyi kullanabilirdi. Fakat bütün o eski alışkanlıklar, eski Türkiye baskın geldi, eski Türkiye’ye teslim oldu şu anda. Eski Türkiye başka bir biçimde yeniden üretildi AK Parti çevresinde. 50 milyonu 40 yaşının altında bir nüfus, milyonlarca sosyal medya kullanıcısı, 5 milyondan fazla satan gazete, Anadolu’nun her kasabasındaki televizyon kanalı artık kapalı bir rejime izin vermeyecek. Gazetecileri işsiz bırakabilirsiniz ya da bir destekçinizi alıp büyük bir gazetede yazdırabilirsiniz ama bir süre sonra toplum kendi haberleşme kanallarıyla onların hepsini çöpe atacak. AK Parti geçmiş bütün siyasi partilerden daha iyi şeyler vadettiği için geldi. AK Parti’den daha iyi şeyler vadeden bir siyasi hareket bugün çıkmazsa yarın mutlaka çıkacak. Eski Türkiye’yi yeniden inşa edemezsiniz. Bu boşuna uğraştır.

KENDİ TABANINA ‘GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM’ MUAMELESİ YAPIYOR!

-Yolsuzlukla ilgili davaya bakan herkes, bakmayan da binlerce kişi görevden alınıyor? Bu ne sonuç verir?

Savcıya müdahale, HSYK’ya müdahale, polise müdahale derken diyelim ki yarın takipsizlik kararları çıktı, bütün bu kutular iade edildi, banka müdürü bankaya, siyasetçiler de evlerine gönderildi. Toplumun gözünde mahkûm olmuştur bu hareket. Toplumun vicdanında mahkûm olmuştur. Çünkü sürece müdahale ettiniz. Şimdiye kadar generaller yargılandı, bu ülkenin kuvvet komutanları, genelkurmay başkanları yargılandı, siz müdahale etmediniz. Tutuksuz yargılansalar iyi olur, dışında itirazınız olmadı. Şimdi görülmedik müdahale yapıyorsunuz. Bu müdahale yarın beraat dahi etseniz, kimseyi inandıramayacak.

-Bunun tamamen dış mihraklarla bağlantılı bir siyasi operasyon olarak yorumlanması bizi nereye götürür?

Çok üzülüyorum. Ben 7 yıldan beri buradayım, 5 yıldan fazla bakanlık yaptım. Kendi isteğimle ayrılmadım. Parti içinde doğruyu savunma, hukuku savunma, aklı başında işler yapmayla ilgili uyarılarda bulundum, yolsuzlukla ismi bir araya gelen arkadaşları koruyan Sayın Başbakan bizi disipline sevk etmeye kalktı. O şartlar altında kişisel gurur meselesi yaparak ayrıldım. Hâlâ içinde bulunduğum büyük hareketi korumaya çalışıyorum. Hâlâ Türkiye’de kitlelerden üç seçimde destek almış bir siyasi hareketin yok olup gitmesini, çöpe atılmasını istemiyorum. Bunun yol olmadığını söylemeye çalışıyorum. Partinin tepesindeki mağrur elit, partinin tabanını hiçbir şeyden anlamıyor, Çölaşan’ın vaktiyle söylediği gibi ‘göbeğini kaşıyan adam’ sanır ve öyle görürse, çok aldanır.

-Öyle mi sanıyor?

Öyle hissediyorum ve çok inciniyorum. Böyle yakıştırmalar vardı ya, biz bunu şiddetle reddetmiştik o dönem. Şimdi öyle üslup görüyorum ki, partinin tepesindeki mağrur kitle hakikaten partinin tabanını öyle zannediyor. Bir polis müdürüne 15 günde 5 yer gezdirilir mi? TİKA’dan sorumlu başbakan yardımcısı birinci akşam İstanbul emniyet müdürünü ziyarete gider, ondan sonra adalet bakanı olur, onunla ilgili soruşturmaya izin vermezse, “kadı ola davacı, mübaşir ola şahit/,böyle mahkemenin kararına adalet denilebilir mi?”

Toplumun vicdanını tatmin edeceksiniz. Vicdan diye, izan diye, hele iman diye bir kavram var. Yoksa sadece kendinizi kandırırsınız. Ve sonu hüsrandır. Ben bu parlamentonun çöktüğünü görmüş insanlardan biriyim. 80’in en genç milletvekiliydim. Bir daha öyle bir çürüme, öyle bir çöküş görmek istemiyorum. Bunun yolu da birileri zorlamadan iktidarın bir an önce hukuk sınırları içine çekilmesidir. Hepimizin güvencesi odur. Önemli olan hukuk devleti çökmesin. Önemli olan toplumsal bir büyük kargaşa olmasın. Şu anda savcının, hâkimin, emniyetin savrulduğu, binlerce polisin darmadağın edildiği bir süreç yaşıyoruz. İstanbul’da ve İzmir’de oldu bu operasyon; niye bütün Türkiye’yi dağıtıyorsunuz? Bütün bu soruşturmayı Masak’ın başlattığına dair bir bilgi var. Masak dağıtılıyor. Millî eğitime girildi. Olmaz böyle bir şey. Biz bu ülkeyi marjinal gruptan almadık ki. 10 yıldır biz yönetiyoruz. Ve birdenbire bizim iktidarımızı birilerinin haksız yere kullandığına ilişkin somut bilgiler ortaya çıkınca büyük bir panikle bütün bu yapıyı darmadağın etmeye çalışıyoruz. Bunu kimseye anlatamazsınız.

-Bu uyarılar sizi düşman göstermeye yetiyor değil mi?

Siyasette maalesef öyle bir ekip türedi, dalkavukluğu dostluk sanıyorlar. Hayır, tam tersine. Ben partinin yönetimiyle bugün ciddi ihtilaf içindeyim, ama AK Parti tabanını hâlâ korumaya çalışıyorum. AK Parti tabanının, o tabandaki masum, mazlum insanların yarınlarda utançla yere bakmasını istemiyorum.

ARAŞTIRMA DOSYASI : ESKİ ABD BAŞKANI JOHN F. KENNEDY SUİKASTİ İLE İLGİLİ GİZLİ KAYITLAR

NOT : DÖKÜMANLAR İNGİLİZCE’DİR.

DÖKÜMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: