Etiket arşivi: EĞİTİM DOSYASI

EĞİTİM DOSYASI : TÜRKİYE’DE EĞİTİM SİSTEMİNİ EN İYİ ANLATAN KARİKATÜR :)

Gömülü resim için kalıcı bağlantı

EĞİTİM DOSYASI : MİLLİ EĞİTİM’DE YENİDEN FİŞLİ DÖNEM

Yeni Şafak’ın elma ile armutları ‘Cem’ eden ve sürekli ‘Küçük’ kıyamet senaryoları yazan kalemi 4 Ağustos 2013’te aynen şunları not düşmüştü köşesinde: “İstanbul, Ankara, İzmir’de Emniyet İstihbarat Dairesi’nin tümü tasfiye edildi.

Milli Eğitim’de aynı operasyonlar sürdü, sürüyor da. Yargıda benzer süreçler devam ediyor.” Belli ki içeriden (!) bilgilendiriliyordu. Ya da mesleği gereği zaten vâkıftı bu konulara! Madem emniyette tasfiyeler tamamdı, 17 Aralık’tan itibaren Türkiye gündemini sarsan yolsuzluk soruşturmasında görevli ya da görevsiz polis şef ve müdürleri niçin budanmaktaydı? Detayları bu haftaki kapak dosyamızda okuyabilirsiniz. Eğitimde dönen dolapları paylaşacağız şimdi. Yaklaşık 3 ay önce Milli Eğitim Bakanlığı’nda (MEB), Müsteşar Yusuf Tekin’in direktifiyle ‘Bakanlık Merkez Teşkilatı Yönetici İstatistiği’ adıyla bir çalışma yürütülüyor. Şahıslar hakkındaki notların ‘açıklama’ bölümünde ‘kanaat ve tavsiyeler’ dile getiriliyor. Mesela şöyle ifadeler kullanılıyor: “Bize yakın değil, sosyal demokrat, MHP’li, F tipi olumsuz. İHL’li kesime bakışı negatif, görev verilmemeli.” Düpedüz fişleniyor insanlar. Hem de haysiyet sınırları zorlanarak. Öyle ki, belki de Balyoz darbe planındaki gammazlamalar daha masum…

Yineleyelim: Taraf Gazetesi’nin iddiasına göre emir MEB Müsteşarı Tekin’den. Tatbikatsa bakanlığın Temel Eğitim Genel Müdürlüğü Grup Başkanı Atıf Ala ile Galip Gülmez’den. Hemen bir anekdot ekleyelim: Atıf Ala ile Başbakan Müsteşarı Efkan Ala kardeş. Uygulamacı Ala, 1994’te öğretmenliğe atanır. 2005’te şube müdürü, 2007’deyse müfettiştir. 2011’de şu andaki vazifesine yükselir. Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) halen aktif haldeki fişlemeler izah edilemezken, MEB’dekinin ortaya çıkması iyice kafaları karıştırdı. İnanamayacaksınız; F tipi diye fişlenenlerden biri, Tekin’in en yakın mesai arkadaşlarından: Mesleki ve Teknik Eğitim Genel Müdürü Grup Başkanı Tunay Alkan. Ne acı ki, Alkan, 28 Şubat sürecinde de ‘Talibancı’ yaftasıyla karalanıp çeşitli mağduriyetlere uğratılıyor. F tipi kodunu hâlâ bilmeyenlere: Fethullah Gülen sempatizanı.

EĞİTİM DOSYASI : Harçlık Niyetine Öğrenciyken Yapılan 14 Geçici Meslek

Üniversiteye başlayan bünyenin bağımsızlık damarları kabarır. Bu kabarma ilk önce kendini “Ben artık baba parası yemicem yea.” isyanıyla, daha sonra da “Ben ayrı eve çıkmak istiyorum!” talepleriyle kendini gösterir.

Peki ekonomik bağımsızlığı nasıl kazanmalı? Devam zorunluluğu denen illetten müzdarip iseniz işiniz yaş dostlar. Yok değilseniz, yaparken bir yandan “Ben nasıl olsa hala öğrenciyim, mezun olunca bu işlerin suratına bakmam.” diyerek underground hizmet sektörlerinden girip, marketlerdeki sucuk standlarından çıkabilirsiniz. Hiçbiri de size koymaz. O zaman gelsin sigortasız, part-time işler, gelsin küçük sucuk dilimleri, gelsin üstüne konulan kürdanlar…

Anketörlük: Sokak tacizine yeni bir bakış

ogrenci-meslek-anketor
Metropol insanının ulaşımla beraber en büyük, en gıcık sorunudur anketörler. Uysal bakışlarıyla size yaklaşır, “Merhaba, bir şey sorabilir miyim?” diye gelirler. Muhtemelen iş ilanını elektrik direğine yapıştırılmış “Anketör. Maaş. Prim. Kadın. Erkek. İş.” temalı kağıttan gören öğrencinin vazgeçilmez mesleği olan anketörlük “kapıdan kovulsanız da bacadan girme” yeteneğiniz varsa ve acelesi olan insanları durdurmak sizin için problem değilse tam size göre bir iş.

Özel ders vermek: Bir nevi komşu ilişkilerinde uzmanlık

birebir-özel-ders
“Bak alt katın çocuğunun matematiği zayıfmış.” dediyse anne, alıyoruz kalemi kağıdı, iniyoruz alt kata. Lisede hocaya “Bunlar nerede işimize yarıycak ya?” diye mırın kırın ederken iyiydi. Ekmek kapınız oldu işte, fena mı? Şüphesiz ki özel ders bağımsızlığa giden yolda bir mihenk taşıdır.

Palyaçoluk: Çocukların elinde oyuncak olmak kaçınılmaz

ogrenci-meslek-palyaco
Hafta içi programı çok sıkışık olan ve hafta sonunu Taksim’de harcamak yerine çalışmayı tercih eden öğrenci, bu iş senin. Doğum gününü kutlayan gürültücü çocuk ve onun gürültücü arkadaşları için balondan kılıçlar, çiçekler yapacak; onlarla oyunlar oynayacak, yeri geldiğinde yaratıcılık sınırlarınızı zorlayacak ve yeni oyunlar üreteceksiniz. İşin sonunda ise iki gün çalışıp, sizi o an kurtaran ancak aslında çok çok az miktarda olan bir para alacaksınız.

Greenpeace gönüllüsü: Dünya için bir şeyler yapıyor olma tatmini

greenpeace-gonullu
Bir başka “MERHABA” temalı iş. Gönüllülük esasına dayanan bu meslekte yeşil kağıt parçalarının verdiği tatminden ziyade “yaşadığım yer için bir şeyler yapıyorum” düşüncesiyle bir işe girmek istiyorsanız tam size göre. Bir Greenpeace gönüllüsü olmak ortamın cool, çevreci çocuğu olmaktır sevgili okur. İyi düşünün taşının.

Stand görevlisi: Süpermarketlerin sevilen simaları

organizasyon-eleman
Ya da “Ayakta Dikilme Olimpiyatları”. Bu işin en güzel kısmı atıştırmalıklara sınırsız erişim. 3 parça ekmeği standa koyuyorsanız 10 parçasını kendiniz hüpleteceksiniz. Böylece yemek parası vermekten de kurtulmuş olacaksınız. Sürekliliği garanti olmamakla birlikte ille de “kendi paramı kazanacağım” diyorsanız güzel bir başlangıç olacağı kesin. Ana baba rızkıyla o bar senin bu bar benim diye dolaşmak bir yana, siz artık ayakları bir yerlere basan bir bireysiniz. Kötü iş diye bir şey yoktur, aileden gayrı para kazanmanın verdiği tarifsiz his vardır.

Çevirmenlik ya da ödev yazıcısı: Başkalarının hayatlarını yaşamak

sunum
Birisi “Ya sunum yetiştirmem lazım haftaya ama bu hafta da şu şu parti var.” dediği anda diplerinde bitecek, bıyık altından “Sana ucuza olur. Powerpoint. Temiz iş.” diyeceksiniz. Bilgisayar başında harcanacak birkaç sıkıcı saatle işi kotaracaksınız. Vasatın üstünde bir İngilizce’ye sahipseniz de ortalıkta “essay” kelimesini duyduğunuz anda aynı zeki, çevik, ahlaksız insan olarak para karşılığı Zargan’a abanacaksınız. Ellere kuvvet.

Organizasyon insanı: Ücretsiz giriş ayarlayan insan olmak

organizator
Hep amelelik yapacak değilsiniz ya. Biraz da işin kaymağını yiyin. Okulda çevreniz genişse, organizasyonlara da kapağı attınız demektir. Sonra gelsin blazer ceketler, bir elde sigara ve telefon, diğer elde cüzdan ve anahtar… Bu işi istiyorsanız sahip olmanız gereken nitelik ise bıkmadan usanmadan insanları “Bak Cuma günü etkinlik var. Mutlaka geliyorsun. Bütün tanıdıklarını çağır.” diyerek dürtmek. Tanıdıklarınızı kendinize köle edeceksiniz, Facebook kapak fotoğrafınızı bu işe adayacaksınız. O kapak fotoğrafı her etkinlikte değişecek. Minimum grafik tasarım çabası gösterilerek hazırlanmış afişlere kimin ilgi göstereceği belli olmaz.

Stand hostesi: Fuarların aranan yüzü

sigara
Uzun saçlı ve az buçuk güzel fizikli üniversite öğrencisi kız için biçilmiş kaftan olan bu iş çoğunlukla araba fuarlarında ve organizasyonların sigara standlarında kendini gösterir. Temiz iştir.

Düğün fotoğrafçısı: Boşuna fotoğrafçılık kulübüne girmediniz

20-1
Siz okulun fotoğrafçılık kulübüne boşuna girmediniz! Elde beş kiloluk makineyle dağ tepe boşuna aşmadınız. Şimdi bir hobiyi altın bileziğe dönüştürmenin zamanıdır. Gayet kolay bir şekilde düğünden düğüne fotoğraf çekebilir, en şirin surat ifadenizi takınarak “Fotoğrafınızı çekmemi ister misiniz?” diye insanların peşine kuyruk olabilirsiniz. En çok da küçük çocukları hedef bileceksiniz, sonradan ana baba 3 liralık çerçeveye o fotoğrafı salonun baş köşesine koyacak. Emin olun.

Bar konserleri: Halk için sanat, sanat gibi sanat

asking-alexandria-black-and-white-music-rock-band
Üniversitede bir müzik grubunda olmak pek çok kapı açar. Muhtemel sevgili fırsatları buna dahil. Ama ondan önce yeteneğiniz ve popülerliğinizle doğru orantılı barlarda sahne almak geliyor. En kötü ihtimalle üç yüz beş yüz bir şey alır, aranızda kırışırsınız. İki günlük sigara parası çıkar. Zorlarsanız bi 50′lik parası da çıkar. Belli mi olur?

Garsonluk: Hizmet sektörünün olmazsa olmazı

garson
Ya da süslü adıyla “servis elemanlığı.” Yaşasın sigortasız part-time iş akımının baş sözcüsü olan garsonluk şüphesiz ki öğrenci bünyenin para kazanabilmesi için en çok başvurduğu çözümlerden biridir. Unutulmaması gereken şey şüphesiz ki bahşiş verme alışkanlığından yoksun ülkemizde mümkün olabildiğince konsept restoranlarda ve cafelerde çalışmaktır… Tabi ki Sodexho kovalamak da şart. Bir mojito’ya yeri geldiğinde 35 lira bayılıyor olabilirsiniz ama Sodexho kovalamak en doğal hakkınız.

Barista: Hizmet sektörünün yeni yıldızı

barista
Yeri geldiğinde garsonluktan daha rahat bir meslek olabilen baristalık için adres çoğu zaman Starbucks. O latte’nin köpüğü sanat eseri gibi olacak.

Barmenlik: Lisede şişe çevirmece oynayanların tercihi

tekilla-hazirlayan-barmen_3-001
Mekanın başganı sensin. Alemin kralı sensin! Yavaş gidelim. Diğer hizmet sektörü meslekleri “hizmet” sektörüyken barmenlikte durum biraz daha farklı. Havalısınız, kabul edelim. Yarın Makro Ekonomi dersi varmış, kim bilecek? Gecelerin adamı sizsiniz. Kızlar size bakıyor, o şişeyi çevirin.

Bonus: Sözde “ileriye dönük staj”

stajyer
Amelelik üzerine baş koyduğumuz bu yolu stajyer olmadan bitirebileceğinizi mi sandınız? Şunu bilin ki stajyer doğulmaz, olunur. Ekonomik bağımsızlığınızı ilan etmeden önce tamamlamanız gereken bu son adımda da tabi ki bir düstur var. Gittiniz ana babanın kredi kartıyla beyaz göynekleri, pantulları çektiniz üzerinize. Büyük bir heyecan. Kariyerinize hazırlık yapıyorsunuz, garsonluk işi değil bu en nihayetinde. CV’ye ekleniyor. Büyük ihtimalle yaşayacağınız hayal kırıklığına sizi alıştırmakta fayda var. İşi öğrenmeyi bırakın, fotokopi üzerine master yapacak, gazetelerin internet galerilerinin altını üstüne getirecek, popüler kültür cahiliyken sosyal medya canavarı olup çıkacaksınız. Üzerinde çalışmanız gereken şey ise tabi ki inandırıcı bir şekilde “Benim için inanılmaz bir deneyim oldu.” demeyi öğrenmek.

EĞİTİM DOSYASI :PISA karnemiz kırık dolu

Eğitim kalitesinin uluslararası karnesi olarak nitelenen PISA araştırması yüzümüzü yine güldürmedi. Türkiye ortaöğretimde 65 ülke arasında 44’üncülükle Vietnam’ın bile gerisinde kaldı. Öğretmen, derslik ve okula devam gibi konularda büyük eksiklikler var.

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) bünyesinde faaliyet yürüten Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) tarafından yapılan eğitim araştırmasının sonuçları geçen hafta Paris’te açıklandı.

15 yaşındaki 400 bin öğrencinin matematik, metin anlama ve fen bilimleri kategorilerinde ülkelerin başarı oranının karşılaştırıldığı dünyanın en kapsamlı eğitim araştırmasına göre, Türkiye ortaöğretim kalitesinde 65 ülke arasında 44’üncü oldu. İlk üç sırayı Çin, Singapur ve Hong Kong paylaşırken son sırada Peru yer aldı. Eğitim ortalaması Vietnam, Sırbistan ve Estonya gibi ülkelerin altında kalan Türkiye, fen bilimleri ve metin anlama kategorilerinde ise en hızlı ilerleme kaydeden ülkeler arasına girdi. Matematik formüllerini anlama kategorisinde durum hiç iç açıcı değil. Türkiye bu alanda ancak sondan üçüncü olabildi.

Yurtiçinde yapılan araştırmalar da aslında PİSA’nın vardığı sonuçların sebebini açıklar mahiyette. Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden Prof. Dr. Adnan Baki ve Araştırma Görevlisi Tuba Aydoğdu İskenderoğlu’nun 2011’de yaptıkları ‘İlköğretim 8.sınıf ders kitabı sorularının PISA matematik yeterlilik düzeylerine göre sınıflandırılması değerlendirmesi’ konulu akademik çalışmada önemli bulgular yer alıyor. Araştırmaya göre, 8’inci sınıf ders kitaplarındaki sorular ve araştırma örnekleri PİSA matematik yeterlilik ölçeğinde kolaydan zora doğru sınıflandırıldığında 1. 2. 3. 4. düzeyde. Fakat 5 ve 6’ncı seviyede soru ve örnekler yok. Türkiye’deki ders kitaplarında ağırlıklı olarak 2’nci (yüzde 47) düzeydeki sorular bulunuyor. Verilerden de anlaşılacağı üzere Türkiye matematikte alttan 2’nci seviyede. MEB’in tüm çalışmaları bu seviyeyi korumaya yönelik.

PISA araştırmaları daha önce 2000, 2003, 2006 ve 2009 yıllarında yapıldı. Ortaya çıkan bu tablo aslında pek sürpriz sayılmaz. Türkiye, 2003-2006 arasında düşüş yaşarken, son 6 yılda başarı oranını kısmi olarak artırsa da sıralamadaki yerini değiştiremedi. Bu kısmi gelişmeyi, Türkiye’de son yıllarda ivme kazanan eğitim harcamalarının olumlu bir sonucu olarak değerlendirmek mümkün. Kız çocuklarının okula devamının sağlanmasına yönelik projeler, ücretsiz ders kitabı temini ve ilköğretim ile ortaöğretimde burs alan öğrenci sayılarının artırılması gibi destekler bu ilerlemeye küçük de olsa etki etti. Türkiye, son 10 yıl içinde matematikte ortalama 3,2; okumada 4 ve fen bilimlerinde 6 puanlık artış sergilemesine rağmen 2012’de Hırvatistan, Sırbistan, Yunanistan, Macaristan, İsrail ve Litvanya gibi kendi kategorisindeki ülkelerin gerisinde kaldı.

Araştırma, ülkelerin ortaöğretimdeki eğitim kalitesi üzerine yapılan en önemli referans kabul ediliyor. Bir bakıma eğitim sisteminin röntgenini çekiyor. Ülkelerin eğitim politikalarını şekillendirmesinde somut, ölçülebilir ve elle tutulur veriler sunuyor. Bu veriler ışığında öğretim programları, yöntem ve teknikleri, öğretmenlerin yeterlilikleri gözden geçiriliyor. Dünya ekonomisinin yüzde 80’ini elinde bulunduran 65 ülke seviyesini mukayeseli bir şekilde görüyor. Bundan dolayı sınavın sonucu hayli önemli. Araştırmada özel okul ya da devlet okulu ayrımı yapılmıyor. Öğrencilerin 3 kategorideki başarı düzeyleri çeşitli testlerle tespit ediliyor. PISA raporuna göre, Türkiye’de gelir seviyesi düşük bölgelerde okuyan öğrencilerin eğitim kalitesi arttı. Ancak PISA sınavında üst düzey başarı gösteren Türk öğrencilerin oranı OECD ortalamasının çok altında. Raporda teselli mahiyetinde gelişmeler de mevcut. Türkiye, okuma kategorisinde son 3 yılda ortalama 5 puanlık ilerleme katetti. Katar ve Sırbistan’dan sonra en hızlı büyüme kateden 3. ülke oldu. Fakat ne yazık ki bu alanda da OECD ortalamasının altında kalarak 40’ıncı sırada yer aldı. Bilim kategorisindeki en zayıf ülkeler arasında yer almasına rağmen Türkiye’nin son 3 yılda ortalama yıllık 6 puan artış gösterdiğine dikkat çekildi. Bilim alanında OECD ortalamasının altındaki ülkeler arasında en hızlı iyileşme gösteren ülke, Kazakistan’la birlikte Türkiye oldu. Raporda ayrıca “Türk öğrencilerde yüksek performans gösteren lerin sayısında bir artış olmazken, düşük performans gösteren öğrencilerin sayısında önemli bir azalma oldu.” tespitine yer verildi.

Öğretmen eksikliğini çözmek şart!

Türkiye, son senelerde PISA çalışmalarında istenilen niteliklere sahip öğrenci yetiştirmek için eğitim programlarına ve müfredata yeni düzenlemeler getirdi. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’nca ilköğretim 1-5. sınıf öğretim programları yenilendi ve 2005-2006 öğretim yılında uygulamaya kondu. Üç yıllık genel, meslekî ve teknik liselerin eğitim ve öğretim süresi 2005-2006 öğretim yılından itibaren 9’uncu sınıftan başlamak üzere kademeli olarak 4 yıla çıkarıldı. İlköğretimden itibaren ortaöğretimin sonuna kadar, Avrupa Birliği Yabancı Dil Seviye Sistemi benimsenerek ders saati sayıları buna göre belirlendi. Anadolu liseleri ile yabancı dil ağırlıklı liseler kademeli olarak, Anadolu lisesi adıyla tek program altında birleştirildi. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda teknoloji kullanımı artırıldı. Pek çok okul akıllı tahtaya kavuştu. 52 pilot okulda proje kapsamında okullar akıllı tahtalarla donatıldı, internet altyapısı sağlandı. Öğrenci ve öğretmenlere 12 bin 800 tablet dağıtıldı. MEB, önümüzdeki senelerde 11 milyon tablet dağıtmayı planlanıyor. Yapılan çalışmalar eğitim kalitesinde kısmi iyileştirmeler getirdi; ancak kökleşmiş sorunları çözemedi.

Gelelim PİSA raporlarına yansıyan başarısızlığın sebeplerine. Üzerinde durulması gereken ilk mevzu şüphesiz öğretmen eksiği. OECD verilerine göre, Türkiye’de en az 213 bin öğretmen açığı var. Bu da derslerin boş geçtiği ya da açığın, alanında uzman olmayan ücretli öğretmenlerle doldurulduğu anlamına geliyor. 60 bin ücretli öğretmen düşük çalışma standartlarıyla eğitime bir manada yama oluyor. 300 bin alanında uzman öğretmen atama beklerken, iktisat, işletme, su ürünleri gibi eğitimle uzaktan yakından ilgisi olmayan bölüm mezunları ücretli öğretmen olarak çalıştırılıyor. Bu durum memleketin hemen her yerinde görülüyor. Hâl böyle olunca sonuçlarının kötü çıkması son derece normal.

Öğretmen eksikliği şöyle dursun, daha öğrencilerin dahi okula devamı tam olarak sağlanamadı. 2012-2013 eğitim-öğretim yılında 4-5 yaş grubu öğrencilerin yüzde 44’ü, ilkokul öğrencilerinin yüzde 99’u, ortaokul öğrencilerinin yüzde 93’ü, ortaöğretim öğrencilerinin yüzde 70’i eğitime başladı ya da devam ediyor.

Türkiye, son senelerde eğitim alanında ciddi ilerlemeler kaydetmesine rağmen hâlen hedeflenen noktanın çok gerisinde. Cumhuriyet tarihi boyunca 334 bin 800 derslik yapılmasına karşılık yalnızca son 10 senede 200 bin kadar derslik hizmete açıldı. Fakat henüz öğrenci yoğunluğu ve fiziki yeterlilik istenen seviyeye çekilmiş değil. Kalabalık sınıflar eğitim kalitesini düşüren en önemli faktörlerden biri. Öğrenmeyi güçleştiriyor. Özel okullarda 24 kişilik sınıflarda eğitim görülürken, bu rakam devlet okullarında 2-3 katına çıkıyor. MEB 2012-2013 eğitim istatistiklerine göre, derslik başına düşen ortalama öğrenci sayısı (ilk ve ortaokul) İstanbul’da 43, Şanlıurfa’da 48, Diyarbakır’da 42. İstanbul’da bazı ilçelerde 60-70’e kadar çıkıyor. Geçen yıl İstanbul Beylikdüzü’nde bile sınıf mevcudu 79’u bulan okullar vardı. Doğal olarak, öğretmenler kalabalık sınıflarda sağlıklı ders işleyemiyor. Böyle bir ortamda öğrencilerden yüksek başarı göstermesini beklemek de gerçekçi değil. PISA’nın Türkiye raportörü Francesco Avvisati’nin bu yöndeki tespitleri de hayli önemli: “Türkiye’deki en büyük eğitim sorunlarından biri sınıfta disiplin eksikliği. Son 10 yılda bu şikâyetler azalmış olsa da, hâlâ öğretmenlerin sınıfta sessizlik sağlayarak derse başlamakta zorlandığı az sayıdaki ülkelerden biri.”

İsmail Koncuk (Türkiye Kamu-Sen Ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı): EĞİTİM İSTİKRARSIZ POLİTİKALARIN KURBANI!

Dünya ölçeğinde yapılan bu tür araştırmalar Türkiye’nin eğitim karnesini ortaya koymaktadır. 2003 yılında matematik, okuma becerileri ve fen bilimleri alanlarında ‘düşük performanslı’ OECD ülkeleri arasında yer alan Türkiye’nin, 2012 yılında her üç alanda da ortalama 4 puanlık artışla ilerleme kaydetmesi elbette önemlidir ancak yeterli değildir. Hele hele bu sonuçları Bakan Avcı’nın tabiriyle ‘ilaç gibi geldi’ şeklinde değerlendirmek büyük hata olacaktır. Ne yazık ki ülkemiz, sık sık değişen eğitim politikalarının kurbanı olmaktadır.

Eğitim sisteminin ters yüz edilmesi, eğitimin acil sorunlarına çözüm bulunmaması, eğitim aktörlerinin gerek mesleki gerekse maddi yönden ve özlük hakları yönünden layık oldukları konuma ulaşamamaları nedeniyle, beklenen değişim, dönüşüm bir türlü gerçekleştirilemedi. Ülkemizde derslik açığı eğitimin kanayan yarasıdır. Öte yandan öğretmen açığı da büyük handikaptır. Öğretmensiz okullar ve kalabalık sınıflarla eğitim yarışında ipi göğüslemenin mümkün olamayacağını ülkeyi yönetenler artık görmelidir. Derslik başına düşen öğrenci sayıları ideal ölçülerde olmalıdır. Birleştirilmiş sınıf uygulamalarına son verilmelidir. 2014 yılında 50 bin değil, en az 100 bin öğretmen ataması yapılmalıdır. Ücretli öğretmen istihdamına son verilmeli, tüm öğretmenler kadrolu olarak atanmalıdır.

Mehmet Bozgeyik (Eğitim-Sen Genel Sekreteri): CİDDİ BİR EĞİTİM PROGRAMI YOK!

Her ne kadar bir önceki araştırmaya göre Türkiye’nin sıralaması yükselmiş gibi görünse de açıklanan tablonun eğitimimiz açısından iç açıcı olmadığı görülüyor. Yıllardır ülkemizde eğitim sistemi, sınavlara dayalı rekabetçi ve eleyici bir sistem algısı içerisinde ele alınmakta, müfredat bilginin kalıcı hâle getirilmesinden çok ezbere dayandırılmaktadır. Meselenin özü hükümetlerin ciddi bir eğitim programının olmamasıdır. Eğitim, ülkemizde her siyasi iktidarın kendi ideolojik yaklaşımlarının uygulandığı bir saha hâline getirilmiştir. Eğitim müfredatı deneme yanılma yöntemi ile hazırlanmış, bilimsel araştırmalar, pilot uygulamalar olmaksızın tüm ülke genelinde uygulamaya konulmuştur. Sonuçları önceden bilimsel olarak test edilmeyen yöntemlerin başarı şansı olmadığı her zaman açığa çıkmıştır. Yeni 4+4+4 yasası da bu uygulamalardan biridir. Yeni müfredat ve eğitim modeli ülkemizdeki var olan eğitimin nitelik sorununu çözmedi. Müfredat ve okul sistemleri yeniden gözden geçirilerek dünyanın yol aldığı bilimsel ve niteliksel dönüşümlere yönelmek gerekmektedir. Eğitimde bilimsel olandan uzaklaşma çocuklarımızın geleceğini önemli ölçüde etkiler.

EĞİTİM DOSYASI : Eğitimde kanun zoruna sivil tepkiler

İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlumder), 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kaldırılması yönünde kampanya başlatacak.

Derneğin Yönetim Kurulu’ndan Beytullah Önce, şunları söylüyor: “Zorunlu eğitim, siyasi ya da ekonomik erki elinde tutanların topluma dilediği gömleği biçebilmesine olanak tanıyor. Dolayısıyla sistemin temelden tartışılabilmesi; toplumun devletin baskıcı, yasakçı, inkarcı, tek tipçi eğitim uygulamalarından kurtularak kendi alternatiflerini üretebilmesi için bu kanunun kaldırılması önemli bir başlangıç olacaktır.” Tüm şubelerin iştirakiyle imza kampanyaları ve konferanslar düzenleyeceklerini de belirtiyor.

Birlik Vakfı’nın Kurucu Üyesi Ahmet Rüştü Çelebi ise, “Bugün dünyanın hiçbir ülkesinde eğitim kanunlarla yönlendirilmiyor. Bunu belki komünist rejimlerde biraz da demokrasiden ve özgürlüklerden korkan Arap rejimlerinde görmek mümkün.” diye konuşuyor. Oğlunun da Anafen Dershanesi’ne gittiğini ve orada kol kanat gerildiğini belirtiyor Çelebi: “Bir evlat muamelesi yaptıklarını gördüm. Yani bunlar bir mevki, makam veya menfaat sağlamak için yapılacak şeyler değil.” Ve açık yüreklilikle şunları da ifade ediyor: “Haksızlık kimden gelirse gelsin susmamak lazım. Dershanelerden hareketle Hizmet Hareketi’ne yapılan hücum yanlış. Hangi idare olursa olsun, ‘Biz iktidarız. İktidarın karşısında hiçbir güç duramaz. İktidarımıza kimse şerik olamaz. Bizim egemenliğimiz bölünemez.’ diyorsa bu çok yanlış.”

EĞİTİM DOSYASI : Dershanelerin asıl amacı gözetlemek

Dünyanın sayılı bilim adamları ve düşünürleri dershanelerin farklı amaçlarla kurulduklarını ve buna göre eğitim verdiklerini söylüyor. Neticede ortaya çıkan tablo tam olarak şu: Amaç eğitim değil, kendilerine fayda yaratacak kitleler oluşturmak.

Dershaneler ile en önemli açıklamalardan birine en son olarak Levent Şentürk Mimarlığın Bio-Politikka Sözlüğü kitabında yer vermiş. Şentürk’e göre dershane sözcüğü her ne kadar okul çağırışımı yapsa da aslında pek de kelime anlamını karşılar bir yapı ve içeriğe sahip değil. İşte Levent Şentürk’ün kaleminden dershane notları;

"Dershaneler günümüzde Türkiye nüfusunun merkezi ölçüm yöntemleri ile eğitmenin deneysel sahasına dönüşmüş durumda."

Aslına bakarsanız zaten öğrenilmiş bilgiyi pekiştirmek için var olan dershanelerin sistemi eğitimin amacına uygun hareket ettiği söylenemez.

Levent Şentürk’e göre genç nüfus dershane sistemi ile birlikte uzmanlaşmış bir kodlama sistemine dahil olur. Belirlenen doğru şıklar ile öğrenciler var olan bilgiyi pekiştirmek amacı taşıyan dershanelerde pek de amacına uygun hizmet vermeyen, bilimsellikten uzak bir öğrenim süzgecinden geçer.

Doğruları "şıklar" ile gösteren dershaneler, düşünerek öğrenmeyi bir yandan yok sayarken diğer yandan da kazandıkları ekonomik güç ile sınav sisteminin başlıca destekleyicisi haline gelir. Bu şekilde dershaneler kendisine mensup genç nüfusu da niceliksel araçlar ile denetim altında tutar.

Foucault’nun bio-iktidar kavramı ile belirttiği gibi disipliner mekanlar olarak belirlenen dershaneler, ilk olarak "okul ismi" ile birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Neden? Çünkü okul dediğiniz zaman insanların kafasında oluşacak aldı daha saf ve eğitim yuvası şeklinde olacaktır. Oysa derhaneler içerisinde oluşturulan sistem okuldaki öğreciler arasındaki eşitlik sisteminin yakınından bile geçmemektedir.

Dershaneler kendi içlerinde kapalı bir sistemde kendilerine özgü bir hayat oluşturmuş ve kentlerde bir arada gelmişlerdir. Yani hizmet anlayışlarında "eğitim" amacından çok "zengin nüfus" kavramı daha ön plana çıkmıştır. Önemli olan öğrencilere hizmet değil, kendilerine fayda sağlayacak kitleleri bulabilmektir.

Foucault’nun yerleştirme / parselleme tekniği ile öğrenciler dershanelerde başarılarına göre yerleştirilip gruplandırılmışlar ve başarılı öğrenciler ile tembel öğrenciler daha temelde birbirinden ayrılarak, öğrenciler arasında hiyerarşik bir ayrım ve sınıflandırma söz konusu olmuştur.

Kişi başına elde edilen gelir aynı iken, sınıf mevcutları ve öğrencilerin birlikte eğitim göreceği kişiler herkesin başarılı olmasını sağlayabilmek için değil; daha başarılı öğrencileri kodlama sistemi ile eğiterek diğerlerinden ayrıştırmak ve kendi kapalı hayat sistemini empoze etmek için kullanılmıştır.

Test tekniğindeki güç, hız, beceri ve süreklilikleri dershane yönetimi tarafından gözlemlenip, başarılarına göre gruplara ayırdıkları öğrenciler ile dershaneler aslında kendi başarı listesini ve önümüzdeki sene daha fazla ekonomik güç elde edebilmek için talep yaratabilmeyi öncelik olarak almışlardır.

Kendisine fayda sağlayan öğrencileri de daha sonra "Gurur Tablosu" adı altında binaların cephelerinde reklam amacı ile kullanmış ve binaların üzerinde inşa edilen Foucault’nun deyimi ile bio-politik sistemin bir parçası haline getirmişlerdir.

Nedir bu bio-politik sistem?

18. yüzyılda yaşayan insanların nüfus olarak tanımlanması ve bu nüfusun kontrolü ve düzenlenmeleri bio-politika olarak geçer. Burada önemli olan oluşturulan disipliner yapı ile aynı dershanelerin yaptığı gibi çocukların kontrol altına alınacak birer nüfus olarak görünmesi ve hem ekonomik hem de düşünsel yönden denetime alınmak istenmesidir.

Bu şekilde eleştirel bakış açısı ya da derinlemesine öğrenmeden uzak olarak, sorgulamadan hangi cevabın doğru olduğu öğrencilere kodlama sistemi ile öğretilirken, öğrenciler de dershaneye sağlayacağı faydaya göre hiyerarşik bir düzende kodlanarak sınıflandırılmaktadır.

Bu durum da öğrenci psikolojisini doğrudan olumsuz olarak etkilemektedir. Çünkü oluşturulan gurur tabloları ile kalabalıkları düzenli çocuklar haline dönüştüren canlı tablolar oluşturmak, bitki ve hayvan düzenlemeleri yapmak, canlı varlıkların rasyonel sınıflandırmalarını yapmak ile aynı noktaya gelmektedir.

Yani "kalabalık" ya da "nüfus" olarak görülen kitlenin disipliner sistem içinde kontrol altına alınması söz konusu olmuştur. Bu sistemin devamı da bilindiği üzere üniversite sınavları ve bu sınavlar ile faaliyetin denetiminin sağlanmasıdır.

Dershanelerde belirli bir düzenlemeye tabii tutulan bu öğrenciler, daha sonra askeri bir sistemi andıran sınav işleyişi ile dershanelerin öğrenciler üzerinde faaliyet denetimlerini gerçekleştirdikleri deneye tabii tutulmuştur.

Öğrenciler askeri bir disipline tabii olarak belirli kurallar çerçevesinde kendilerine verilen zaman dilimini kullanarak en fazla soruyu doğru cevaplamaya çalışırken, dershaneler de aldıkları sonuçlara göre öğrencileri başarıyı en doğru nasıl yakalayacaklarını gösteren birer denek haline getirmiştir.

Başarısız öğrencileri sınıflandırma sistemi ile işaretleyip, ayaklar altına alan dershane sistemi ile bilginin fazlalık olarak görüldüğü bir sistem öğrencilere yerleştirilmeye çalışılmakta, öğretmenler ise soğukkanlı ama müşfik bir teknokrat olarak, bu kişisel servet büyütme mekanizması olan dershanelere hizmet vermektedir.

Aynı zamanda dershaneler öğrencilerini de yine Foucault’nun örneklediği gibi bir gözetleme kulesinden izleyerek, başarı sınıflandırmasına göre hücre şeklinde oluşturduğu sınıflarda gözetlemesine, başarısızlığın korku olarak öğrenci üzerinde baskı oluşturmasına neden olmuştur.

Öğrenciler daha sonraki ekonomi-politikte kullanabilinecek bir "veri" olarak görülerek, bu hücrelerde doğru şıkkı seçmesi için yaratılan kapalı hayatlarda stres ve baskı altında, bilimsellikten uzak, pazara hizmet eden, servet avcılarına hizmet eder hale gelmiştir.

EĞİTİM DOSYASI : Sahte belge skandalı diğer üniversitelerde de çıktı

Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) hazırlık sınıfı muafiyet sınavlarında patlak veren skandal derinleşiyor.

Türkiye’nin farklı üniversitelerinde okuyan yüzlerce kişinin de benzer sahte evraklar aldığını dile getirildi.

Yaklaşık 100 öğrencinin üniversiteye sahte IELTS ve TOEFL sonuç belgesi sunarak bir üst sınıfa geçmesinin ardından harekete geçen üniversite yönetimi, şüpheli bütün öğrencilerin ifadesine başvurdu. Yapılan ilk incelemelerde öğrencilerin sahte IELTS ve TOEFL belgelerini bir dönem ODTÜ ’de eğitim alan yabancı uyruklu U.A. ve halen üniversitede okuyan İ.C. isimli kişilerden temin ettikleri belirlendi. Organize ve istihbarat ekipleri tarafından yapılan çalışmalarda da söz konusu suç örgütünün, Hacettepe, Atatürk, Marmara ve Gazi başta olmak üzere Türkiye genelinde çok sayıda üniversitede benzer sahtekârlığa imza attıkları tespit edildi. Örgütün, son beş yıl içerisinde sahte diplomayla milyonlarca lira rant sağladığı belirtiliyor.

Skandalın ortaya çıkmasının ardından ODTÜ Rektörü Ahmet Acar’ın talimatıyla şüpheli öğrencilerin sözlü ve yazılı savunmaları alındı. Birçok öğrenci, sahte belgeleri U.A. ve İ.C.’den temin ettiklerini kaydetti. Zaman’ın haberine göre, söz konusu suç örgütüne yaklaşık 4 bin lira ödediklerini de itiraf eden öğrenciler, Türkiye’nin farklı üniversitelerinde okuyan yüzlerce kişinin de benzer sahte evraklar aldığını dile getirdi. Bunun üzerine Rektör Acar, 2008 ve sonrasında da benzer olayların yaşanıp yaşanmadığının araştırılmasını istedi. Yapılan araştırmalarda geçmiş yıllarda da onlarca kişinin üniversiteye sahte belge sunduğu belirlendi. Üniversite yönetimi sahte evrakla sınıf atlayan ve üniversiteden mezun olan kişiler hakkında YÖK’e kapsamlı bir rapor sunacak. YÖK de bu rapor kapsamında hareket edecek.

Sahte belge skandalıyla ilgili Organize ve İstihbarat birimleri de kapsamlı bir çalışma yürütüyor. Üniversite yönetiminden U.A. ve İ.C. ile ilgili bilgi alan güvenlik birimleri, yaptıkları ilk incelemelerde U.A.’nın 2008 yılında yurtdışından Türkiye’ye geldiğini belirledi. 2010 yılında yatay geçişle Hacettepe Üniversitesi’ne geçen U.A., bazı öğrencilere sahte belge temin etmesinden dolayı sınır dışı edildi. U.A.’nın, kendi ülkesinde hazırladığı sahte ODTÜ diplomasıyla çalıştığı da kayıtlara geçti. Güvenlik güçleri, U.A. ve İ.C. ile irtibatlı kişileri belirlemeye yönelik çalışma yapıyor. Elde edilen bilgilerin ardından kapsamlı bir operasyonun yapılacağı belirtiliyor.

Öte yandan YÖK de olayın takipçisi. Bir yetkili, bundan sonra yaşanacak süreci şöyle anlattı: “ODTÜ’de yapılan incelemenin sonucuna göre, ilgili öğrenci veya personel hakkında disiplin soruşturması yapılabilir. Sınavlar iptal edilebilir, disiplin cezası verilebilir. Mezun öğrenciler için de suç duyurusunda bulunulabilir. Şu anda inceleme yeni başlatıldığından üniversitenin işlemi beklenecek. Gerek duyulması halinde ise YÖK müdahale edecektir.”

EĞİTİM DOSYASI : Cevapsız dershane soruları

Dünyada eğitim kalitesi yüksek ülkelerin dahi vazgeçemediği dershaneler Türkiye’de kapatılıyor. Yeterli araştırma yapılmaksızın icra edilmeye çalışılan kapatma planı birçok soruyu gündeme getiriyor.

AK Parti Hükümeti, kamuoyu ve konunun muhataplarının itirazlarına rağmen dershaneleri kapatma kararından geri adım atmıyor. Dershane taslağı, iki hafta süren yoğun tartışma ve itirazların ardından geçen haftaki Bakanlar Kurulu’nda en önemli gündem maddesi olarak yeniden görüşüldü. Yaklaşık 7,5 saat süren toplantıda, taslak tasarı haline gelmedi, dolayısıyla bakanların imzasına da açılmadı. Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, toplantı sonrası yaptığı açıklamada kapatma kararından vazgeçmediklerini ancak dershanelere iki yıllık geçiş süresi tanınacağını belirtti. Buna göre düzenleme ocak ayında Meclis’e gelecek, dershaneler de kayıt yapmaya devam edebilecek.

Bu adım, dershanecilere az da olsa nefes aldırdı. Bakanlar Kurulu toplantısından bir gün sonra Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı dershane temsilcileriyle bir araya geldi. Avcı, ortak basın toplantısında takvim ve içerik yönünden dershane temsilcileriyle çalışmaların süreceğini kaydetti. Dershaneciler ise tasarının içeriğinin kendileriyle paylaşılması ve katkı imkânı verilmesinden dolayı memnun olduklarını dile getirdi. Hükümet, dershaneleri özel okula veya akademik liseye dönüştürme konusunda son noktayı 2015’te koymayı planlıyor. Fakat ‘Dönüşüm ya da Kapatma’ aşamasında oluşacak sorunların nasıl çözüleceği hâlâ net değil. Bu konuda hükümet tarafından olgunlaştırılmış bir çözüm önerisi getirilemedi. Dolayısıyla kafalardaki soru işaretleri her geçen gün çoğalıyor!

DERSHANELERİN KAPATILMASI HUKUKEN MÜMKÜN MÜ?

Bu sorunun cevabını vermek için derin hukuk bilgisine sahip olmaya ya da hukuk tahsili yapmaya gerek yok. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na bakmak yeterli. 48. madde aynen şöyle: “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir. Hürriyet temeline dayalı bir toplumda irade serbestliği çerçevesinde ferdin sözleşme yapma, meslek seçme ve çalışma hürriyetinin garanti olması tabiidir.” Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada Anayasa’ya atıf yaparak şu değerlendirmede bulundu: “Dershaneler hür teşebbüsün unsurlarıdır. İnsanların bir ekonomik faaliyet olarak yürüttüğü çalışmayı kapatmaktan bahsetmek mümkün değil. Doğru da değil. Anayasa, kanunlarımız buna karşıdır. Türkiye’nin serbest ekonomik piyasa içerisindeki konumu buna karşıdır.” Arınç, uygulamanın ‘kapatma’ değil ‘dönüştürme’ olduğu görüşünü yineledi. Sınav sistemi olduğu müddetçe dershanelerin ihtiyaç olduğuna işaret eden Arınç, bakanların bile çocuklarını dershaneye gönderdiğini vurguladı. Özel okula dönüşemediği için kapısına kilit vuran dershanelerdeki çalışanların tazminatlarının nasıl ödeneceği belli değil. Kapatılması halinde marka değeri sıfırlanmış dershanelerin gerek çalışanlarıyla gerekse devletle mahkemelik olması kaçınılmaz.

ÖZEL OKULA DÖNÜŞME TEKNİK OLARAK NASIL OLACAK?

Dershanelerin teknik olarak özel okula nasıl dönüşeceği henüz açıklanmış değil. 4 bin dershaneden yalnızca 262’sinin altyapısı dönüşüm için uygun. Diğerleri ise okul olma şartını taşımıyor. Hükümet uygun şartlarda kredi ve arsa vereceğini dile getiriyor. Fakat bu durum bile pek çok dershaneciyi mağdur edecek. Çünkü dershaneler genellikle merkezî yerlerde faaliyetlerini sürdürüyor. Devletin, mesela Bakırköy, Kadıköy, Mecidiyeköy, Şirinevler’deki dershanelere aynı semtte bile arsa vermesi imkânsız. Ayrıca bu durum yalnızca İstanbul’la sınırlı değil. Pek çok büyük şehirde aynı sıkıntı mevcut. Küçük il ve ilçelerde ise farklı sıkıntılar baş gösterecek. Anadolu’nun 25 bin nüfuslu bir ilçesinde ortalama 4-5 dershane bulunuyor. Yatırım maliyetleri ve öğrenci potansiyeli düşünüldüğünde buralarda aynı sayıda özel okul yapmak müteşebbisler için hiç cazip değil. Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı, dershane yöneticileriyle basına kapalı bir toplantıda bir araya geldi ve bu konudaki kaygıları doğrular mahiyette açıklamalar yaptı. Avcı, dershanelere sadece özel okul seçeneği sunulmasını kendisinin de gerçekçi bulmadığını, memleketi Bilecik’teki 8 dershaneden hiçbirinin okula dönüşecek nitelikte olmadığını ifade etti.

ÖĞRENCİ DESTEĞİ NASIL OLACAK? DİĞER ÖZEL OKULLAR DA BU TEŞVİKTEN YARARLANABİLECEK Mİ?

Hükümetin, dönüşüm çerçevesinde özel okullara gidecek öğrencilere 2 bin 500 lira teşvik vereceği söyleniyor. Özel okulların en ucuzunun 10 bin lira olduğu ülkemizde kalan 7 bin 500 lirayı kim verecek? Dershanelerin kapatılmasına gerekçe gösterilen sebeplerden biri de aile bütçelerine ek yük getirmesiydi. Peki, bu durumda dershaneye 2 bin lira veremeyen bir öğrenci, bu meblağın 3-4 katını özel okula nasıl verecek? Ayrıca devlet desteğinden diğer özel okullardaki 200 bin öğrencinin yararlanıp yararlanmayacağı net değil. Hukuki olarak yararlanabilmesi gerekiyor.

Ayrıca özel okul kontenjanlarının yüzde 40’ı boş. Düşünülen dönüşümle birlikte bu oran daha da artacak. Bu da öğrenci sıkıntısı çekecek pek çok özel okulun kapısına kilit vurması anlamına geliyor. Millî Eğitim Bakanı Avcı’dan geçen hafta bu duruma tezat bir açıklama geldi: “Dünyada özel sektörün eğitimdeki payı yüzde 15, bizde ise yüzde 3. Bu oranı artırmamız lazım.” Hükümet bir taraftan, özel sektörün eğitimdeki ağırlığını artırmayı planlıyor, diğer yandan bu hedefle çelişecek politikalar uygulamaya kalkışıyor. Hükümetin hâlihazırdaki özel okullara neden destek vermediği konusu da izahat bulmuş değil. Özel okul dernekleri bu duruma itiraz ediyor. Özel okula dönüşemeyecekler için ne olduğu bile anlaşılamayan akademik lise önerisi sunuluyor. Şu ana kadar geçiştirilen diğer bir mesele de dönüşümün ülke bütçesine maliyeti. En iyimser hesaplamalara göre bu işin faturası 25 milyar lirayı geçecek. Geçen seneki MEB’in bütçesinin 47,5 milyar lira olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

DERSHANELERDEKİ ÖĞRETMEN VE ÇALIŞANLAR NEREDE İSTİHDAM EDİLECEK?

Dershanelerin kapatılmasının gündeme geldiği günden bu yana en çok konuşulan konulardan biri buralarda çalışanların durumu. Ülke genelindeki 4 bin dershanede 60 bin öğretmen ve 40 bin personel istihdam ediliyor. Yaklaşık 400 bin kişi buradan geçimini sağlıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamalarda dershanelerde çalışan ve şartları sağlayan öğretmenlerin bir kısmının mülakatla MEB bünyesine alınacağını ifade etti. Fakat sayının ne kadar olacağı konusunda herhangi bir şey söylemedi. MEB’e her sene ortalama 40 bin öğretmen atandığı düşünüldüğünde çoğunun işsiz kalacağı anlamına geliyor. Meselenin diğer bir yönü de atanamayan öğretmenlerle ilgili. Dershane öğretmenlerine sınav muafiyetinin getirilmesi atama bekleyen 300 bin öğretmene haksızlık olacak. Bu durum hukuki çıkmazları beraberinde getirecek. Hükümet, dershanede çalışan 40 bin kişiyle alakalı nerede ve nasıl istihdam edilecekleriyle ilgili tatmin edici açıklama yapmadı. Yetkililer, yalnızca, ‘mağdur olmayacaklar’ söylemi dillendiriyor.

ARZ-TALEP ARASINDAKİ AÇIK KAPATILMADAN KAPATMA DOĞRU MU?

Türkiye, genç nüfus potansiyeli yüksek bir ülke. MEB verilerine göre 25 milyon öğrenci ilk ve ortaöğretimde eğitim görüyor. 1,8 milyon öğrenci üniversite kapısında bekliyor. Üniversitelerin kontenjan sınırlamasından ancak 420 bini lisans eğitimi almaya hak kazanıyor. Üniversite sınavında çok tercih edilen bir üniversiteyi kazanmak için ilk 5 bine girmek gerekiyor. Geçen sene hukuk fakültelerini 300 bin öğrenci tercih ederken ancak 12 bini yerleşme şansı yakaladı. 240 bin öğrenci tıp fakültelerinde okumak için tercih yaptı; 8 bini hayallerine kavuştu.

Yaklaşık 500 bin öğrencinin hayalleri bir sonraki seneye kalıyor. Türkiye’deki arz-talep arasındaki dengesizlik öğrencileri daha fazla çalışmaya ve okul dışı takviye almaya yönlendiriyor. Dershanelerin ortaya çıkması da zaten bu noktada oldu. Ders eksiğini telafi ettiği için büyük rağbet gördü. 1984 yılında 174 olan özel dershane sayısı bugün 4 bininin üzerine çıktı. Arz ve talep arasındaki bu sıkıntı giderilmeden dershaneleri kapatmak sağlıklı değil. Öğrencinin ek ders ihtiyacı ortadan kaldırılmadığı için bu kurumlar merdiven altına itiliyor. Dershaneler geçen sene devlete 310 milyon lira vergi ödedi. Kapatılmasıyla birlikte devlet bu gelirden mahrum kalacak. Son zamanlarda özel dersin saati ortalama 100 lirayı buluyor. Dershaneye bir senede 2 bin lira veremeyen öğrencilerin özel derse nasıl para yetireceği merak konusu. MEB’in dershanelerin alternatifi olarak düşündüğü halk eğitim merkezlerinin (HEM) tecrübe gerektiren bu işin altından kalması da çok zor. 27 Mayıs darbesinin ardından kurulan HEM’ler son 10 senede işlevini yitirdiği için yerini meslek kursları veren İSMEK’ler aldı.

DOĞU VE GÜNEYDOĞU’DAKİ ÇOCUKLAR NASIL ETKİLECEK?

Dershaneler özellikle doğu ve güneydoğudaki öğrenciler için can simidi mahiyetinde. Buralardaki öğrenciler öğretmen eksikliğine rağmen dershaneler sayesinde yarışa ortak oluyor, iyi üniversiteleri kazanabiliyorlar. Mardin, Şırnak’, Van, Erzurum gibi yerlerden en iyi üniversitelerde öğrenci görmek mümkün. Maddi durumu iyi olmayan ve okullarında öğretmen eksikliği yaşayan çocuklar için fırsat eşitliği sağlıyor. Özel kolejler devlet okullarına nazaran daha kaliteli eğitim veriyor. Mesela 2013 SBS’de 16 birinciden 15’i özel okullardandı. Bu yarışa devlet okulunda okuyan Silopili Adalet Binici dershane sayesinde ortak oldu. Tüm soruları doğru cevaplayarak adını şampiyonların arasına yazdırdı. Bu coğrafyada dershanelerin faaliyete başlamasıyla birlikte binlerce genç okuma hayallerine kavuştu. Mesela, Cizre’de üniversiteyi kazanan öğrenci sayısı 2 ya da 3 iken, dershanelerin açılmasıyla sayı 350’ye ulaştı. Eğitim çağındaki gençleri terörün pençesine düşmekten kurtaran dershaneler yıllardır örğütün hedefinde. Sık sık molotof bombalı saldırılara maruz kalıyor. Dershanesiz bir güneydoğuda neler olacağını anlamak için BDP Ge­nel Baş­ka­nı Se­la­hat­tin De­mir­taş’ın sözlerine bakmak yeterli: “Baş­kan Apo eği­ti­min al­tı­nı de­fa­lar­ca çiz­miş­tir. Biz boş­luk ya­ra­tır­sak baş­ka­la­rı dol­du­rur. Ce­ma­at ya­pı­la­rı­nın han­gi boş­luk­lar­dan ya­rar­lan­dı­ğını tes­pit edin. Bu boş­luk­la­rı biz­ler dol­du­ra­mazsak top­lu­mu tes­lim al­ma sü­re­cek­tir. 15 yıl­dır çu­kur­da ça­ba gös­te­ren Apo’dan her şe­yi çöz­me­si­ni bek­le­me­ye­ce­ğiz. Biz ken­di­miz in­şa ede­ce­ğiz. Çözüm­le­ri­mi­zi ken­di el­le­ri­miz­le var ede­ce­ği­z.”

EĞİTİM DOSYASI /// TURGAY GÜLER : ‘Dershaneler füruattır’

Turgay GÜLER
turgayguler

O günlerin Hürriyet Gazetesi’ni arşivlerden bir tarayın.

Kan donduran manşetler, köşe yazıları, iftiralar ve dahası…

İstisnasız her gün.

Başörtüsü düşmanlığı zirvede.

Ertuğrul Özkök bayraktarlığını yapıyor!

En kesif eleştirilerini, her biri kurşun gibi kelimeler ve dahi uydurduğu kavramlarla tedavüle sokuyor.

Sadece Hürriyet de değil!

Neredeyse tüm medya!

En ağır hakaret ve en çirkin yaftalamalar, laiklik müdafaası kılıfıyla dindarlar üzerine boca ediliyor.

Haysiyet cellatları, başörtüsü mücadelesi veren yüz binlerce genç kıza en ağır küfürleri edecek kadar iğrençleşiyor.

Başörtülü kızlar, el ele tutuşup eylem yaptıkları için idamla yargılanıyor, coplanıyor, gözaltına alınıp hakarete uğruyor.

Hürriyet dahil o günün “Ergenekon” medyası, sessiz bir eylemi dahi “Şeriat ayaklanması” olarak nitelendiriyor.

Gerdikçe, geriyor.

Ama her şeye rağmen hiçbir şey, bu mücadeleyi veren Anadolu insanını yıldıramıyor.

Ancak başörtüsüne özgürlük mücadelesi verenler o gün Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan bir röportajla adeta yıkılıyor.

Dahası kahroluyor!

Yanlış hatırlamıyorsam, 27 Ocak 1995 günü.

Ertuğrul Özkök, Fethullah Gülen Hocaefendi ile bir röportaj yapıyor.

O röportajda Hocaefendi, “başörtüsü teferruattır” diyor.

Yani; bu genç kızlar başlarını açabilirler diyor.

Ocak ayının o soğuğunda içeri alınmadıkları için üniversite önlerinde tir tir titreyerek bekleşen genç kızlar donup kalıyor.

Beklenmedik bir anda, beklenmedik birinden, beklenmedik bir açıklama.

Zira onlardan bazıları Hocefendi’nin daha önceki çok net açıklamaları nedeniyle bu mücadeleyi yürütüyorlardı.

Hocaefendi, bu sözlerinin ardından başta Bediüzzaman’ın talebeleri olmak üzere en sert eleştirilere maruz kaldı.

Dahası reddiyeler hazırlanıp dağıtıldı.

Hocaefendi’nin daha önceki açıklamaları ortaya konarak bu dönüşümün nedeni sorgulandı.

Tepkiler o kadar büyüdü ki; Hocaefendi bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

“Teferruat demedim, füruat dedim” diye.

Füruatın öyküsü budur.

Ve bugün.

Hocaefendi, füruat açıklamasını bir “içtihat meselesi” olarak değerlendirdi.

Peki biri de çıkıp, “dershaneler füruattır” derse.

Tartışmalar son bulur mu acep?

Bu içtihada saygı duyulur mu?

EĞİTİM DOSYASI : ‘Dershaneler olmasa oğlum yaşayacaktı’

Fethiye’de dershane parasını ödeyemedi diye hapse girince oğlu canına kıyan Emine Sipahi ile kocası, dershanelerin kapatılmasına destek verdi: Biz yandık, başka Semih’ler ölmesin

Muğla’nın Fethiye ilçesinde 3 yıl önce oğlunun dershane parasını ödeyemeyince cezaevine giren ve oğlu bu nedenle intihar eden Emine Sipahi’den, hükümetin dershaneleri kaldırma kararına destek geldi: "Her şey dershanenin yüzünden oldu. Biz yandık, başkaları yanmasın. Dershaneler kapatılırsa en çok ben sevineceğim." Baba Mustafa Sipahi ise dershanelerin toplumun kanayan yarası olduğunu belirterek, "Başbakan Erdoğan’ın kararını sonuna kadar destekliyorum. Dershanelere giden paralar yatırıma ve alt yapıya harcansa Türkiye’de tek bir genç işsiz kalmaz" diye konuştu.

‘RANT KAPISI KAPANSIN ARTIK’

Fethiye ilçesinde yaşayan Emine Sipahi, 1 Şubat 2010’da oğlu Semih Sipahi’nin dershaneye olan 5 bin lira borcundan dolayı hapse girdi. Üniversiteye hazırlanan Semih Sipahi, bu durumu kabullenemeyince 2 ay sonra kendini asarak intihar etti. Bu gelişmeler karşısında dershane yönetimi şikâyeti geri aldı. Anne de oğlunun ölümünden 3 gün sonra cezaevinden çıktı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, "Dershaneler kapatılacak" çıkışının ardından oğlunun mezarı başına giden Emine- Mustafa Sipahi çifti, "Biz yandık. Başkaları yanmasın. Başka Semihler, ölmesin. Dershaneler kapanırsa en çok ben sevineceğim" diyerek gözyaşı döktü. Dershane parası uğruna hapse giren ve 18 yaşındaki oğlunu kaybeden 53 yaşındaki anne Emine Sipahi hislerini, "Bu rant kapılarını kapatsınlar.

Yüreğimdeki yangın biraz olsun diner. Başka anaların yüreği yanmaz. Ben yandım başkası yanmasın. Ben sonuna kadar dershanelerin kapatılması kararını verenleri destekliyorum. Oğlumun katili dershanedir" diye dile getirdi. 4 çocuk annesi Emine Sipahi, oğlunun ölümünün üzerinden 3 yıl geçtiğini ancak acısının hiç dinmediğini belirterek şöyle devam etti: "Oğlum okulunda başarılı olmasına rağmen, ‘Oğlunuza biz bedava burs vereceğiz’ dediler. Biz de inandık. Sonra bize 5 bin lira borç çıkarttılar. Ödeyemeyince polisler gelip cezaevine götürmek için beni gözaltına aldı. Beni polisler götürürken oğlum Semih gözyaşlarına boğuldu, ‘Ne olursunuz annemi hapse götürmeyin. Onun yerine beni götürün’ diye yalvardı. Oğlum bunu gururuna yediremedi, kendini astı. 3 yıldır çektiğim acıları ben bilirim. Hiç uğruna 18 yaşındaki gencecik fidanımı kaybettim. Dershane olmasaydı oğlum bugün 21 yaşında olacaktı. Ben de dünyanın en mesut annesi olacaktım."

‘O PARALARLA İŞSİZLİK BİTER’

"Oğlumun soğuk yüzünü bile göremedim" diyen anne Emine Sipahi yaşadığı acıyı, "Keşke ben hapis yatmadan önce bana yardımcı olsalardı. Oğlum da ölmeseydi. Cezaevinde benimle 13 kişi yatıyordu. Benimle beraber onlar da çıktı hapisten. Ama her şey için artık çok geçti. Keşke çocuğuma bir şey olmasaydı da ben hapiste yatsaydım" diye anlattı.

BAŞBAKAN’I EVİNE DAVET ETTİ

Baba Mustafa Sipahi (55) ise dershanelerin toplumun kanayan yarası olduğunu, oğlunu bu yüzden genç yaşta kurban verdiğini söyleyerek tepkisini şöyle dile getirdi: "Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kararını sonuna kadar destekliyorum. Dershanelere giden o paralar yatırıma ve alt yapıya harcansa Türkiye’de tek bir genç işsiz kalmaz. Ocaklar sönmez. Bu sorun, toplumun kanayan bir yarası." Öte yandan anne Emine Sipahi, 1 Aralık Pazar günü Fethiye’ye gelmesi beklenen Başbakan’ı gecekondu mahallesindeki evine davet etti. Anne Sipahi "Başbakan’ı evime davet ediyorum. Ona, ‘Sen dünyayı yöneten bir lidersin. Dershaneleri kapatmak için sen mücadele verdin. Biz senin ardındayız’ demek istiyorum" dedi.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: