Etiket arşivi: dosya

CEMAATLER VE TARİKATLER DOSYASI /// GAZETECİ ÜNAL TANIK : Hükümetin cemaat hazırlığı 2007’de baş ladı

Ünal Tanık, “Erdoğan’ın cemaate karşı tavrını 2011 seçimlerinin adaylık belirleme sürecinde fark ettim.” diyor.

Mavi Marmara, 7 Şubat MİT krizi, paralel yapılanma gibi konularda ezber bozan yorumlarıyla dikkat çeken ve tehditler alan gazeteci-yazar Ünal Tanık, yaşanan sıkıntının kaynağını “Hükümetin camiayı mutlak bir şekilde kendine tabi kılmak istemesi.” diye özetliyor.

Ünal Tanık, olmadık zamanlarda olmadık ‘sınırlarda’ dolaşıyor yazı ve konuşmaları ile. Mavi Marmara yola çıkmadan önce yazdıklarından dolayı evinin adresi, kızının bindiği servisin plakası ve güzergâhını da içeren bir tehdit maili alması bu yüzden. Pek çoklarının gözünden kaçmış detayları gündeme getirdiği için tehdide hedef olmuş. 7 Şubat 2012’deki MİT krizi ile ilgili de bazılarının ağızlarına ‘sakız’ ettiklerinin aksini söylüyor. Bu olayın ‘cemaatin bitirilmesi için kullanıldığını’ anlatıyor, tıpkı dershane tartışmaları gibi. Çünkü o tartışmanın da aynı amaç için alevlendirildiğini belirtiyor. Bunun için son üç yıldır biriktirdiği argümanları var.

33 yıllık gazeteci Ünal Tanık, Tercüman’da başladığı meslek hayatında Meydan’da da çalıştı, Uğur Dündar’la birlikte de… Şimdi işini, 2010’un sonunda kurduğu Rotahaber adlı internet sitesinde sürdürüyor. Bir yazısında “Erdoğan, bugünlerde dün nasıl kandırıldığını anlatıyor. Yarın, bugün nasıl kandırıldığını hep birlikte göreceğiz.” diyen, hiçbir grup veya partinin adamı olmadığını söyleyen Tanık, bugünkü medyanın hal-i pürmelalini de hayretle karşılıyor elbette.

-Şu an belli başlı gazetelerde yazanlar nasıl bu kadar kesin kalem oynatabiliyor? Kimileri gazeteci olmadığı halde medyaya nasıl bu kadar ayar verebiliyorlar?

İşte acı olan şey bu. Hükümete yakın medya çok acı bir şekilde tek elden ve tek beyinden idare ediliyor. Tek elden idare edildiğine ilişkin bir örnek, Başbakan’ın büyükşehir adaylarını açıklarken Fatma Şahin’in elinden tuttuğu resim. Gazeteci olarak ben de büyütecek olsam o şekilde kullanırdım. Bugün Gazetesi’nde resmi gördüğümüzde kendi aramızda espri yaptık ‘Şimdi buradan çıkıp da böyle bir sonuca varırlar mı?’ diye. Birkaç gün geçti, Yalçın Akdoğan köşesinden bu fotoğrafa dair bir atış yaptı.

O yorum üzerinden de iş utanç verici bir noktaya taşındı. Daha çarpıcı bir örnek, Başbakan’ın Karadeniz mitinginde salvo ateş yaptığı ‘Büyükelçiler ile ABD Büyükelçisi toplantı yaptı ve Halk Bankası ve Türkiye ile ilgili şunları söyledi’ dediği açıklama. Bu bir ajans haberi değildi. Ama ertesi gün hükümete yakın gazetelerin tamamında aynı bilgi ve aynı ifadelerle yer aldı. Ertesi gün büyükelçi bunu yalanladı. Türk Dışişleri Bakanlığı 3 gün boyunca bunun tabiri caizse temizliğini yaptı. Tıpkı işte ‘İngiltere Başbakanı Cameron gazete kapattı’ diye yaptığı açıklamada olduğu gibi. Burada büyük kitlelere karşı mesaj veriliyor. Bunun düzeltmesini kaç kişi görüyor? Aslında bugüne kadar art niyetli gazetelerin yaptığı ‘çamur at manşetten, düzeltme yap tek sütundan’ diye ifade edilen bir yöntem vardı. Bugün hükümet de bunu yapıyor. Pervasız bir şekilde…

– Bu sanki hiç bitmeyecekbir süreç gibi mi? Yarını yok mu işin? Nasıl izah edilebilir bu?

Ben AK Parti’yi bu hale getiren iki grup insan olduğunu söylüyorum hep. Birinci grup, ‘bu dönem bir daha gelmeyecek’ diye kişisel ikbalini tamamlayıp küpünü doldurmaya çalışanlar. İkinci grup da ‘bu dönem hiç bitmeyecek’ gibi bu işi sistematiğe bağlayıp kendi düzenini sürdürmeye çalışanlar. Bu iki grup, AK Parti’nin bu noktaya gelmesine sebep oldu. Bu şekliyle baktığımızda bu sürecin bitmesini istemeyenler artık duvara toslanmak üzere olduğunu görüyorlar. Duvara toslamadan veya tosladıklarında orayı yıkıp geçmek için, duvarın 30 Mart olduğunu söylemeye gerek yok, her şeyi yapmaya çalışıyorlar.

-‘Cemaat örgüt ilan edilecek’ diye bir yazınız var, daha o noktaya gelmeden çok önce…

17 Aralık Salı günü operasyon oldu, ertesi gün yazdığımız bir haberdi o. O bilgi çok daha önce bizdeydi aslında ama yazmamıştık. Sebebi, inanma ihtimali çok zordu. Yani ‘Bu kadarı da olmaz’ dedirtecek bir bilgi idi. Onun için bir-iki tane böyle onu haklı çıkaracak bir şeyler çıksın istedim. Ama biliyordum ki hükümetin niyeti bu. Rotahaber hep böyle öngörüleri ile bilindi. Onu o gün yayımladığımızda hem cemaat hem de hükümet tarafından ciddi eleştirilere muhatap olduk, ‘ya nasıl böyle bir şey olur’ diye. Bizi arayan arkadaşlarıma veya bilmeden Rotahaber’i arayanlara ‘Merak etmeyin, hükümet kamuoyunu bir şekilde bir ay içinde hazırlar’ demiştim, ikinci haftada örgüt demeye başladı. Bütünüyle bir öngörüydü bu. Dershane tartışmasının başladığı ilk cuma Fox TV’de bir programa katıldım. Orada da dedim ‘bu, hükümetin cemaatle kavgayı başlatmak için bulduğu bir araç.’ Oradakiler de itiraz etmişti.

-Mesele ne aslında sizin yorumunuza göre?

Mesele, hükümetin cemaati mutlak bir şekilde kendine tabi kılmak istemesi. Yani lider benim. Evet, Türkiye’nin siyasi anlamda lideri, bunu kimse tartışmıyor; ama AK Partililerin sözlerine baktığımızda Tayyip Bey’i başka bir yere koyuyorlar. İşte “Dokunmak ibadettir” diyor biri. Öteki “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan” diyor. “Tayyip Bey, Türkiye için AK Parti liderinden, başbakandan öte bir şey” diyenler de var. Şimdi buna baktığımızda başka bir şey ortaya çıkıyor.

Tayyip Bey’in, ‘Bana her şeyiyle tabi olacaksın, her şeyiyle benim söylediğime boyun eğeceksin’ diyen tavrı. Bunu gerçekleştirememenin bir sebebi. Bir diğer boyutu da niye dershaneler üzerinden kavga başlatıldı? O da anlamsız değil. Açıklamalardan anlıyoruz ki dershanelerden her yıl 1 milyon dolayında insan geçiyor, yani cemaate yakın dershanelerden. Ve üniversiteye yerleşemeyenlerden 8-10 bini de dil öğrenimi adı altında dünyanın farklı bölgelerine gidiyor. Ve bu insanlar aslında o gittikleri ülkelerde Türkiye’nin manevi elçileri ve gönüllü diplomatları oluyor. İşte bu AK Parti’yi çok rahatsız ediyor. Kendine bağlı olmayan, kendinin dışında ve müdahale edemeyeceği bir yapı olarak görüyor. Bunu da işte bir sürü farklı kulplar takarak dizginlemek istedi. Dizginleyemeyeceğini anlayınca da artık bütünüyle bu sistemi, cemaati yok etmeye karar verdi.

-Sizce ne zaman düşünmeye başladı bunu?

Cemaate karşı Erdoğan’ın tavrını fark ettiğimde 2011 seçimlerinin adaylık belirleme süreci idi. Ama kamuoyuna baktığımızda da bunu herkes 7 Şubat 2012 olduğunu zanneder. Öyle değil. Oysa konuşmalara, görüşmelere, yaptığım araştırmalara bakıyorum ki hükümetin cemaate karşı tavrının 2007’den itibaren ortaya çıktığı belli oluyor. Yani o dönemde karar verilmiş. Bilgi verilmiş, oturulmuş, birtakım şeyler pişirilmiş. Bu çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. 2011 öncesine ait şeyler kendi gözlemlerim değil, aldığım bilgiler. Ama 2011 sonrasına ilişkin söylediklerim kendi gözlemlerim. ‘Bütünüyle bana tabi olacaksın’ şeyinin artık olmayacağını, bunu başaramayacağını gördüğünde de bu kez yurtdışında belli kaynaklar ve belli yapılar oluşturuldu. TİKA eliyle birtakım açılımlar yapıldı. İşte Yunus Emre Kültür Merkezleri oluşturulmaya çalışıldı.

Dahası, yurtdışındaki Türk okullarından buralara fahiş rakamlarla öğretmen transferi… Yani öğretmenlere, ‘aldıklarının 10 katı rakamlarla kamuya, bize gel’ anlamında teklifler yapılıyor. Ve bildiğim kadarı ile de bir-iki örneğin dışında yaşanan olay da yok. Esas zaten onlardan kimseyi alamamanın verdiği bir sıkıntı ile daha büyük bir tepkiye yol açıyor bu. Ve bugüne geliniyor. Bu süreçte değişenin kim olduğunu anlamak için hükümetin cemaatle ilgili bir dün ne dediğine, bir de bugün ne dediğine bakmak lazım.

-Bu anlattıklarınız içerisinde, Mümtaz’er Türköne de yazdı, Ali Bulaç da yazdı, bir havuz probleminden bahsediyorlar. İtaat etme mevzuunun neresinde bu konu mesela? Anlaşıldığı kadarı ile pek çok kuruluşaslında sivil durması gereken kuruluşlar ilanlarla kamuoyunda gündeme geliyor. Bununla bir ilintisi var mı?

Var tabii. Yani öyle bir şey yapılıyor ki bir topyekûn savaşa dönüştürüldü. 11 Eylül sonrasında Başkan Bush’un söylediği bir laf vardı: “Ya bizdensiniz ya da düşmanımızdan.” Eğer kendinden tarafa tavır koymuyorsa da bunu düşman olarak ilan edeceğini ifade etmişti. Bugüne baktığınızda hükümetin yaptığı şey de bundan farklı değil. Yani bu ilanların nasıl verildiği, kimlerle nasıl diyalog kurulduğu… Ve artık bir şekilde de bu cemaatin yok olmak üzere olduğu ve bundan sonra artık hiçbir şekilde ayakta ve hayatta kalamayacağı anlatılıyor.

Argümanlarla ortaya konmaya çalışılıyor ve sonrasında da doğrudan yana tavır almaları isteniyor. Bir diğer yapılan şey de işte bu cemaat hakkında kullandıkları ifadeler yerine göre o kadar farklılık gösteriyor ki şimdilerde örgüt diyorlar. “Bu örgüt bütün dünyada Türkiye aleyhine çalışıyor, dolayısıyla sizin Türkiye’nin kurtuluş savaşında yer almanız lazım” diye bir şekilde ya ikna ediliyor ya ikna edilmek zorunda bırakılıyor.

-Gazetelere verilen o ilanlarda da böyle ikna edilmek zorunda bırakılanlar oldu mu?

Aynen. Bir kısmı çok seve seve öncülük yaptı, onu biliyorum. Ama orada olmadığı takdirde zor dönemlere gireceklerini düşünerek imza atmak durumunda olanlar da vardı.

-Hizmetleri ile ortada olan bir yapı bu kadar ağır ithamlarla karşı karşıya kalıyor. Ve bunu bir siyasetçi çıkıyor bu şekilde anlatıyor, ‘örgüt’ ilan ediyor. Bu hem kendisi için hem Türkiye için çok büyük bir risk değil mi? Bunu nasıl yorumlamak lazım?

İki şekilde yorumlamak lazım. Bir, bu kadar büyük riski alan insanların ya kendilerini bir hükümet, parti kurmanın, parti liderliği yapmanın ötesinde bambaşka bir yerde görmeleri lazım. Yahut, eğer bu iktidarı kaybetmeleri halinde kaybedecekleri şey o kadar çok ve başlarına gelecek o kadar çok şey var ki bunu bertaraf etmek için bu kadar büyük risk üstlenmeleri lazım.

-Çevresinde ne kadar bir kitleyi ikna etmiş olabilir Başbakan? Bakanlardan Hayati Yazıcı mesela Başbakan’ın tersi açıklamalar yapıyor. Yakın çevresine anlatamadığı bir şeyi büyükelçiler vasıtasıyla dünyaya nasıl anlatabilmeyi düşünüyor acaba?

Tabiî büyükelçilere yaptığı çağrı hakikaten Türkiye’nin başına gelen en büyük talihsizlik. 20’den fazla ülkede bu okulları yolum düştüğünde ziyaret ettim. Bu okulların Türkiye için ne ifade ettiğini gözlerimle gören biriyim. O okullarda Türkiye hayranı insan yetiştiriliyor. Onun için ‘gittiğiniz ülkelerde bunların ne olduğunu anlatın’ diyebilmek insafa sığmaz. Hükümetin esas niyetini en açık şekilde ortaya koyduğu çağrı büyükelçilere yönelik o çağrıdır.

-Kamuoyuna ‘7 Şubat MİT Krizi’ diye sunulan bir olay var. Size göre gerçekten de MİT Müsteşarı tutuklanabilir miydi? Mevcut yasalar buna izin veriyor muydu?

7 Şubat Olayı ile ilgili yaptığım araştırmalarda benim gördüğüm şu. Evet, Oslo görüşmeleri gizli kalsa 7 Şubat diye bu süreç başlatılır ve yürütülür bir şey değildi. Çünkü MİT gibi dünyadaki bütün gizli örgütler, ülkelerin yasal yollarla yapmayacakları türden işleri de yürütür. Ama ortaya çıkmışsa da yargının bunu görmezden gelmesi mümkün değil. O dönemde de bu yapılıyor ve öncesinde bir şekilde gidiliyor, savcılar görüşme istiyor ve görüşme sağlanıyor. ‘Böyle bir konu var, bunla ilgili ifadeye buyursunlar ve bunu bir şekilde aradan çıkarmak lazım’ diye gerekçeleri de izah ediliyor. O dosyanın bir şekilde kapatılması için. Ve bir gün kararlaştırılıyor.

-Aslında olumlu cevap mı veriliyor?

Evet. Gün kararlaştırılıyor. İşte baştan bu yana, 2007’den başlayarak bir yere oturtma dediğimiz şey çerçevede birdenbire gitme gününün akşamında bir bakıyoruz Hürriyet’in internet sitesinde bu bilgi paylaşılıyor, ‘ Hakan Fidan tutuklanacaktı’ diye. Birdenbire bir senaryo oluşturuluyor ve buna dönüştürülüyor olay.

-Tutuklama imkanı var mıydı?

Tutuklanmasının önünde bir sürü yasal engel var ama bu argüman işletiliyor ve kullanılıyor.

-Mesela tır olayında da aynı şey söz konusu…

Tırla ilgili bir şey söyleyeyim. Bu bir bilgi ama bunun belge ve bulguları da ortaya çıkacak diye düşünüyorum. Özellikle o 7 tır, ikinci grup tır için söylüyorum bunu. Orada bütünüyle MİT içindeki Aydınlıkçı grubun bir organizasyonu bu. Aydınlıkçı grup hem çıkış saatini ayarlıyor, hem ihbarını yapıyor, asker içindeki hareketlenmeyi… Ve orda gidip yakalanmasını sağlıyor.

-Bu görülmüyor mu yoksa görülmek mi istenmiyor?

Görülmek istenmiyor.

-Mavi Marmara’da da sizin farklı görüşleriniz vardı.

Kanal 7 grubunda idim o zaman, çok sorun da yaşadım o yazılardan dolayı. Hep şunu söyledim, daha gemi yola çıkmadan. Mavi Marmara gemisi ne olduğuna karar vermeli. Yardım

gemisi ise niçin savaş gemisi gibi ortalık vaveylaya veriliyor. Savaş gemisi ise o zaman donanımı yetersiz diye. Yani yardım gemisi gibi gidiyor ama savaş gemisi argümanları ile. Yardım gemisinin de bir süreci var. Yani dünyanın hiçbir ülkesinde yardım gemisi ‘ben şuraya yardım götürüyorum’ diyerek gitmez. Türkiye’ye gelen herhangi bir yardım için de geçerli bu, İsrail veya Gazze’ye giden için de.

-Niye bizde bunun tersi yapıldı?

Esas sorulması gereken soru bu zaten. Bu soruları sormuyoruz. Bakın bir grup insan, aralarında parlamenterlerin de AK Partili milletvekillerinin de olduğu isimler, gazeteciler günlerce medyaya çıktı ‘biz de katılacağız geziye, biz de varız’ diye bağırdılar. Ama bir baktık ki yola çıkarken bu isimler, parlamenterler ve gazeteciler, işleri çıkmıştı. Gitmediler. Meraklıları araştırsın. Bütünüyle, bu gemi birtakım emellere alet edildi.

-Birileri bunu biliyordu yani…

Bunu bilmemek için dünyayı yorumlamaktan âciz olmak lazım. Tavrı bilinmeyen ve tavrını ilan etmemiş bir ülke olsa ayrı bir şey. Bu kadar kesin açıklamanın yapıldığı, bu kadar keskin tavrın ortaya konulduğu bir organizasyonun içinde yer almak, bu iki ülke ilişkilerini bozmak ve birtakım şeyleri altüst etmek için yola çıkmış bir şey. Bir diğer konu, ben o dönemde de söyledim. Bu yardım gemisi gibi hazırlanan geminin yayın odası bölümü vardı. Yayın odası birtakım saldırılara korunaklı yapılmıştı. O video görüntülerini izleyin. Yukarıda insanlar patır patır öldürülüyor, aşağıda Bülent Yıldırım canlı yayın yapıp konuşmaya devam ediyor. Bunların hepsinin irdelenmesi lazım. Ya o bölüm niye korunaklı yapıldı? O geminin sorumluluğunu taşıyan insan, Bülent Yıldırım, niçin o anda, insanlar ölürken orada, insanlarla beraber değil? Bunları bugün söylemiyorum, o gün söyledim ve o gün çok acı olaylar yaşadım hem de.

-Neler yaşadınız? Açma imkanı varsa…

Tabiî hiçbir sakıncası yok. Hayatım boyunca PKK’lılar, ülkücüler, birçok kesim tehdit etti beni. DHKP-C’liler tehdit etmişti bir dönem. Ama o dönemde öyle bir tehdit aldım ki, kendime ne kadar süre sonra geldiğimi hatırlamıyorum. Tam bu anlattığım ‘gemi yola çıkmamalıydı’ tarzında yazılar yazdığım dönemde, her zamanki gibi işe erken gitmiş, maillerimi tarıyordum. Baktım, bir mail. Evimin adresi, işte kızımın ismi yazıyor. ‘Kızın her gün şu saatte şu plakalı minibüsle şu adresten servise biniyor. Yarın servise binecek ve inmeyecek.’ Ben kızımın servis aracının plakasını bilmiyordum o güne kadar. Bu demek ki rastgele birinin oturup, kızıp yazdığı bir tehdit değil. Takip etmiş, en azından birkaç günlük bir çalışma yapılmış. İnsan kendisiyle ilgili tehdidi çok fazla ciddiye almıyor. Ama evladı ile ilgili bir tehdit varsa insanı farklı bir yerinden vuruyor.

-Tehditle ilgili ne yaptınız?

Kanal yönetimi ile konuştuk, onlar da ‘bu insanların sağı solu belli olmaz’ demişti. Yazının bir bölümünü çıkarmıştık. Yani ‘Bülent Yıldırım yargılanmalı’ diye orayı anlattığım bir bölüm vardı. Siz Türkiye’de belli konulara girdiğiniz zaman karşınıza bazı şeylerin çıktığını görmüş oluyorsunuz.

-Bu süreçte aldığınız tehditler nasıl ve neye dair?

Bu tehditler o yoğunlukta ve kişiselleştirilmiş tehditler değil. Onları anlık tepkiler olarak görüyorum. Hükümet tarafından yayınlarla ilgili en son Efkan Ala’nın Erzurum’da ‘Sen kimsin?’ diye yaptığı çıkış vardı. Biz o haberi verirken RTÜK’ün işaretleri ile verdik. İşte şiddet içerir, korku falan vardır diye. Bakanlıktan aradılar, ‘Bakan bey kaldırılmasını istiyor’ dediler. ‘Yanlış olan bir şey yok’ deyince ‘Peki, o zaman ben bakan beyin hukukçularına götüreceğim konuyu. Onlarla hesaplaşırsınız’ dendi. Ergenekon konusunda da bu Danıştay saldırısında o güvenlik sistemini işte OYAK’ın yaptığı bir güvenlik şirketi vardı. Kameraların kapatıldığı veya görüntülerin bazılarının yok edildiği yolunda iddialar söz konusuydu. O iddialar için bir yeniden yargılanma süreci gündeme gelince OYAK’ın o şirketinin hukukçuları aradı. Haberlerin kaldırılması istendi. Suç teşkil eden yayınlar yoktu onlar arasında. Kullandıkları ifade aynen şöyleydi: ‘Yeniden yargılama gündemde ve yeniden yargılandığımızda biz beraat edeceğiz. Beraat ettikten sonra da kaldırmazsanız, bunlar sizin için iyi olmayacak.’ dendi. Ve öylece kapatıldı telefon.

-Yeniden yargılanıp beraat edeceğini biliyor.

Tabii, bu tür şeyler daha yaşayacağız hem hükümet tarafından hem belli odaklar tarafından, öyle görünüyor.

-Paralel yapı söylemi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Paralel yapı, nasıl dershaneler cemaatle bir kavganın gerekçesi ise paralel yapı da devlet içindeki kadroların biçilmesi için bulunmuş bir gerekçe. Ben şunu söylemiştim paralel yapı tartışmalarının başladığı günlerde. Güneydoğu’ya her ay mutlaka giden biriyim. “Paralel devlet görmek isteyen Güneydoğu’ya gitsin.” Barış sürecine destek veren biri olarak söylüyorum. Bugün dünden daha güçlü bir şekilde var, Güneydoğu’da paralel devlet, paralel yapılanma. PKK’nın istediği ve bugüne kadar silah zoruyla yaptığını bugün barış süreci şemsiyesi altında çok rahat yürütebildiği bir dönem yaşıyoruz.

CEMAAT VE TARİKATLER DOSYASI /// AHMET TURAN ALKAN : Dinî cemaatlerin diyet borcu !

Geçen hafta Başbakan Yardımcısı ve Hükûmet Sözcüsü Bülent Arınç, Bursa’da yaptığı bir konuşmada aynen şu sözleri söyledi: “Bu hükûmet varsa, o cemaat de, o cemaatler de var olacaktır. Bu hükûmet olmazsa, o cemaat de bütün cemaatler de yok olacaktır (…) Her şeyin garantisi biziz. O cemaatler beni çok iyi bilir. Ben onları çok iyi biliyorum. Bursa’dan bu cümleme dikkat etsinler. Biz varsak, siz de varsınız. Biz yoksak siz de yoksunuz.”

Uzun bir konuşmanın içinden seçilmiş bazı sözler, diğer cümlelerinden koparıldığında çoğu kere başka anlamlara da çekilebilir fakat bu ifadeler o türden değil. Kendisi de Türkiye’de siyaset sosyolojisinin çok önemli bir parçasını oluşturan cemaat gerçeği hakkında yakîn bilgi sahibi olan Sayın Arınç, kime hitap ettiğini ve ne söylediğini çok iyi bilen bir hatiptir.

Sözleri, doğrudan toplumsal ve politik desteklerini iktidar partisi şemsiyesi altına birleştiren dinî cemaatlere yöneliktir ve çok açık bir mesaj taşıyor. Bu mesaj belki siyasi incelikten mahrumdur fakat kısmî doğrular ve yanlışlar ihtiva ediyor.

Meselenin doğru yanı, dinî cemaatlere mensup pek çok insanın son on yıl içinde kendisini “kazançlı” hissettiğidir. “Kazanç” kelimesiyle kinâye yapmıyorum, bu kazanç doğrudan doğruya adam yerine konulmaktır; devlet nazarında sıradan bir vatandaşın gördüğü kadar itibar ve hüsn-i muamele görmektir; başı örtülülerin bazı mahfillerde karafatmaymış gibi ezici ve aşağılayan nazarlarla karşılaşmamasıdır. Kazanç budur!

İnancını giyimine aksettiren insanlara yönelik laikçi hıncındaki nobranlık yakın dönem siyasi hayatımıza damgasını vurdu. Refah tecrübesinin ardından AK Parti’nin şaşırtıcı bir yükselişle iktidara gelmesi, pek çok insanın “Galiba bu defa devlet nazarında normal vatandaş muamelesi görebileceğiz” iyimserliğine yol açtı. AK Parti bu iyimserliğe doğru cevap verdi; ne var ki Sayın Arınç, yukarıdaki sözleriyle bu iyiliğin bir diyeti olduğunu ve bu diyetin her ne şart altında olursa olsun seçimlerde AK Parti’yi desteklemek mânâsında okunması gerektiğini dümdüz söylüyor.

Bu yaklaşımın yanlışı, AK Parti’nin cemaatlere ve inançlı insanlara, hac seferine çıkmış insanlara kesinlikle peşinden ayrılmamaları gereken bir öndermiş gibi davranmasıdır. “Bayrağı takip etmez, kendi keyfinize göre sağa-sola dalarsanız, âkıbetinizden şirketimiz sorumlu değildir” azarını hak etmiyor bu insanlar. Evet, onlar siyasi hayatın pratiğiyle yeni tanışıyorlar, hatta pek çoğu böyle bir dünya olduğunu bilmiyor bile. Yine de “Biz varsak siz de varsınız; biz yoksak siz de yoksunuz” ihtarı inciticidir ve neticede bir insanın siyasi tercihini değiştirmesi için post-doktora seviyesinde eğitim görmesine ihtiyacı yoktur.

Kanaat değiştirmek bütün vatandaşların en tabii hakkıdır.

Meselenin özü, “vatandaş” kelimesinde. Dinî cemaatler, diğer cemiyetlerden farklı olarak, şahsi iradenin cemaat önderinin otoritesi karşısında gönüllü olarak ortaya konulmaması esası üzerine kuruludur. Siyaset dünyasının dinî cemaatlere bu kadar –bence lüzumundan fazla- ilgi duymasının sebebi, bu nükte üzerinden anlam kazanıyor. Bir dinî cemaat liderinin hoşnutluğuna nail olmak, o camiayı bir bütün olarak kazanmak anlamına gelebiliyor.

Tablonun aksayan kısmı burasıdır ve bu tablonun yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Kişide iman şuurunun tekâmülüne yardım ederken şahsiyetin de hürleştirilmesini sağlamak pekâlâ mümkündür, yani bir nevi çokluk içinde birlik durumu bu.

Bilindik nezaketine pek sığmasa da Sayın Arınç’ın sözlerini bu çerçevede “Bir musibet bin nasihatten iyidir” diye okumak lâzım. Siyaset dünyasıyla dinî cemaatler arasında, toptan bağlantı kurmayı imkânsızlaştıran bir çoğulculuk anlayışını iyice irdelemenin vakti gelmiş olmalı. Geçiş dönemleri için “ârızî” kabul edilebilecek bu ilişkinin “Dinî cemaatler” kısmına, kendine çekidüzen vermek düşüyor kanaatindeyim. Her topluluk önce kendi başına, sonra mümkünse diğerleriyle müttefikan kendi varlığını sivil toplumun gereklerine uyarlamayı öğrenmek zorundadır.

Çare demokratik çoğulculuk içinde Sivil Toplum Kuruluşu (STK) özelliklerine dönüştür diye düşünüyorum.

O zaman hiçbir politikacı, yukarıda görüldüğü gibi açıkça “Diyet” talebinde bulunamayacaktır.

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ DOSYASI : Türkiye platform cenneti

Ergenekon ve Balyoz davalarının ardından yaptıkları suç duyurularıyla adlarından söz ettiren platformlar, son dönemde yaşanan Mısır’daki darbe süreci, 17 Aralık soruşturması, MİT görevlilerinin bulunduğu TIR’ların aranması, HSYK ve Emniyet’teki değişiklik gibi siyasi konulardaki hukuki girişimlerle siyaset arenasında daha da görünür hale geldi.

Her siyasi gelişmeyle yeni bir platform daha sivil toplum alanına eklenirken, 17 Aralık sürecinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a destek için İstanbul’dan Ankara’ya kefenli yürüyüş gerçekleştiren Remzi Can, kurduğu 1299 Platformu’yla, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında MİT’le ilgili açıklamaları nedeniyle suç duyurusunda bulundu.

Platformlar siyasette olduğu kadar, çevre, eğitim ve sağlık gibi konularda da karar alma süreçlerine etki etmek için çaba gösteriyor. Gezi Parkı sürecinde öne çıkan Taksim Platformu gibi kuruluşlar ciddi bir kesime hitap ederken, küçük grupların oluşturduğu platformlar daha çok suç duyurularıyla gündeme geliyor.
Dernek, vakıf, oda ve düşünce kuruluşları tarafından kurulan platformlar ise daha çok sınırlı çalışmalar yürütüyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Nükleer Karşıtı Platform, Hayvan Hakları Platformu, Çocuk Gelinlere Hayır Platformu mücadeleleriyle öne çıkan platformlardan.

‘Geniş çaplı paneller düzenleyeceğiz’

Erdoğan ve Bozdağ hakkında suç duyurusunda bulunan Bağımsız Hukukçular Platformu ise bir grup avukat tarafından kuruldu. Platform içinde yaklaşık 150-200 avukatın yer aldığını belirten platform başkanı Onur Berispek, “Süreci yakından takip edeceğiz. Hukuk ihlallerinin yaşandığına inandığımız müddetçe, suç duyuruları gerekirse geniş çaplı paneller de düzenleyeceğiz” diyor.

/// ERGENEKON OPERASYONU VE PARALEL DEVLET DOSYASI /// MİT’in Erdoğan’a verdiği Ergenekon raporunda ne y azıyor ?? ///

Yurt yazarı Ayşenur Arslan bugünkü yazısında Başbakan Erdoğan’ın "suikast korkusu"yla manipüle edildiğini yazdı. Arslan eski MİT Müsteşarı Emre Taner’le arasında geçen bir konuşmayı da Taner’den özür dileyerek okuyucularıyla paylaştı. Taner’in Arslan’a aktardığına göre MİT, Başbakan’a Ergenekon’un bir masal olduğunu anlatmış. Ancak Erdoğan’ı çevresindeki cemaat yanlısı bir grup aksine ikna etmiş.

İşte Arslan’ın o yazısı:

Evet, yazıyı böyle bitireceğim: Başbakan Erdoğan suikaste uğramaktan korkuyor. Daha doğrusu KORKUTULUYOR. Üstelik bu korkusu yeni değil. Yıllardır Cemaat Erdoğan’ı“Ergenekon size suikast düzenleyecek” diye korkutmuştu. Devran döndü. Ancak Erdoğan yine suikast iddiasıyla korkutuluyor. Yeni olan, cümledeki “yeni şüpheli”: Cemaat.

Şimdi başa dönelim. Yani, AKP’nin iktidara “yerleşmeye” başladığı yıllara..

Ergenekon ve Balyoz furyası henüz başlamamıştı. Ancak “bir şeyler olacağı” anlaşılıyordu. Kokusunu alabiliyorduk. Özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde, gerilim neredeyse elle tutulur hale gelmişti.

O sıradaki tartışmalar.. Sonrasında Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “ben yazdım” diye itiraf ettiği (ama nedense AKP’lilerin hiç SORUN etmediği) e-muhtıra.. Ve haber merkezlerine yağmaya başlayan kaynağı belirsiz / delili olmayan iddialar.. Korkunç iddialar..

Derken Ergenekon operasyonu patladı. Ve adım adım yayılarak, daha önce öngörülemeyen yerlere uzanarak, yakın tarihin en büyük tasfiyesi başladı.

MİT’TE DUYDUKLARIM

İşte o günlerde, neler olup bittiğini anlamak için iki önemli isimle görüştüm. Dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner ve Emniyet İstihbaratı’ndan Hanefi Avcı.

Şimdi yazacaklarım için Emre Taner’den izin almadım. Bu nedenle peşin peşin özür diliyorum kendisinden. Ancak, hem tarihe, hem de mesleğime karşı sorumluluğum var. Bu nedenle bugün (off the record sınırlarını çok zorlamadan) bilgilerimi paylaşacağım.

MİT Müsteşarı Emre Taner’den, o sırada çalıştığım Kanal D Haber’in Ankara bürosu vasıtasıyla, randevu aldım. Uygun dozda (yani abartılmamış, yine de çok titiz) bir güvenlik çemberinden geçerek MİT’e gittim.

Tabii ki cep telefonunun dışarda bırakıldığı, not tutulmayan bir görüşmeydi. Doğrusu not tutmaya da ihtiyaç yoktu. Çünkü sorum da, aldığım yanıtlar da kısa ve netti.

“BAŞBAKAN BİLİYOR AMA…”

SORU: Ergenekon denilen oluşum hakkında ne düşünüyorsunuz? Sahiden söylendiği gibi devleti eline geçirmiş bir yapıdan mı söz ediyoruz?

YANIT: Kesinlikle hayır. Aslı şu: Vaktiyle “memleket için” bazı kirli işler yapmışlar, hatta cinayetlerde kullanılmışlar. Sonra emekli ya da tasfiye edilmişler. Ne yapar o insanlar? Yıllardır alıştıkları düzeni sürdürmeye çalışıyorlar. Ufak tefek çete işlerine giriyorlar. Sayıları da zaten 10’u bile aşmaz.

SORU: Peki Başbakan bunu bilmiyor mu? Söylemiyor, rapor vermiyor musunuz?

YANIT: Elbette rapor verdik, veriyoruz. Ancak etrafındaki bir grup Başbakan’ı inandırmış. Halen Türk Silahlı Kuvvetleri içinde varlığını sürdüren, muazzam bir yapı olduğuna ikna etmiş. “Bunlar size suikast düzenleyecek” diye gözünü korkutmuş.

SORU: Gülen Cemaati’nden mi söz ediyorsunuz?

MİT Müsteşarı Taner’in bu soruya yanıtını “net” biçimde hatırlamıyorum. Yani, kendi sözcükleri ve tonlamasıyla aktaramayacağım. Bu yüzden yanıtı boş geçtim. Ancak şu kadarını söyleyebilirim. “Ne münasebet, nereden çıkartıyorsunuz Cemaati” demedi. Bundan eminim!

“CEMAAT KORKUTTU”

Zannediyorum üç beş ay sonraydı. Hanefi Avcı, Mehmet Ali Birand’ı ziyaret için Kanal D Haber’e gelmişti. Kendisiyle daha önce, bir arkadaşımın aracılığı ile tanışmış ve bir akşam yemeğinde sohbet imkanı bulmuştum.

Aynı soruyu Hanefi Avcı’ya da sordum. O da aynı netlikle “Ergenekon denilen şey üç beş serdengeçtiden ibaret” dedi. Hatta güldü. Tam bu kelimelerle olmasa da “saçmalığın daniskası” yorumu yaptı.

MİT Müsteşarı Taner, Gülen Cemaati hakkında pek konuşmak istememişti. Ancak Hanefi Avcı, Cemaat soruma uzun uzun yanıt verdi. Daha sonra kitabında.. Ve bugün de “hükümete yakın gazetelerde” paylaştıklarını anlattı. Artık bu konuda herkes her şeyi bildiği için tekrarlamayacağım.

Anlatmam, paylaşmam gereken şey, “Başbakan bunları göremiyor mu” sorusuna verdiği yanıttı. Emre Taner ile neredeyse aynı tesbiti yapmış, aynı sonuca varmıştı. Hanefi Avcı, farklı olarak “sorumlunun Cemaat olduğunu” açık açık söylemişti:

“Bu Cemaatçiler Başbakan’ı öyle bir kıskaca almış, öyle bir korkutmuş ki.. ‘Yok, sizi zehirleyecekler.. Yok, size silahlı saldırı düzenleyecekler..’ Erdoğan korktukça bunlara daha sıkı sarılıyor. Onların sözüne daha çok güveniyor.”

SIRA YENİ MASALDA

Bugün artık, vaktiyle söylenenlere kulak asmayanlar da görüyor / biliyor / anlıyor: Son yıllarda yaşananlarda Cemaat’in ciddi payı var.

Ama elbette tek sorumlu Cemaat değil. Bu ülkeyi yönetenler, Cemaat ile elele Cumhuriyet kurumlarının üzerinden silindirle geçti. Kullandıkları “tank” değil de “silindir” yani “sivil bir araç” olunca mesele yoktu herhalde!!

Hasan Cemal’in ve “müritlerinin” kulakları çınlasın! Olan biteni “darbecileri temizlemek” zannetmişlerdi. Daha doğrusu öyle zannetmek istemişlerdi.

Başta Arınç abileri, AKP’liler de öyle zannetmiş-mişlerdi. Şimdi “meğer ne kadar masum ve safmışız, anlayamamışız” diyorlar. Külliyen yalan!

MİT zamanında uyarmıştı. Raporlarıyla durumu anlatmıştı. Biliyorlardı. Zaten BİLMEK ZORUNDAYDILAR. BİLMEKLE YÜKÜMLÜ VE SORUMLUYDULAR. Buna rağmen ya işlerine öyle geldi.. Ya da Başbakan o kadar korktu ki, inandı.

“Biz bu yola kefenimizle çıktık” demelerine bakmayın. Kendi canlarından endişe ettikleri için pek çok masumun canına kıydılar. Kıyılmasına seyirci kaldılar, göz yumdular. Üstelik bunlardan “mağduriyet” çıkartıp oy devşirdiler. Bugün yapmaya çalıştıkları gibi. Seçim arifesinde gündeme yeni bir SUİKAST MASALI sürdüler.

Masalcı da, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek. Dış mihraklar ve “Paralel Çete” yolsuzluk soruşturmaları yoluyla Erdoğan’ı hedef almış. O hamle başarılı olamayınca şimdi “Bir suikast zinciri başlatacaklar”mış.

Erdoğan, hem korkusundan hem de “mağduriyet ile oy devşirme” ihtiyacından bu masalı yeniden dinleyebilir. Türkiye’nin büyük çoğunluğu da böyle düşünebilir.

Ama en azından sizler, bu satırları okuyanlar, gerçeği bilin istedim.

MASAL MASAL MATİTAS

Hükümete hükümetten de yakın Yeni Akit gazetesinden Mehtap Yılmaz “Gülen emretti.. Cemaat’in suikast timleri harekete geçti. Artık can alacaklar” diye yazdı.

Hükümetin “Suriye’ye uzanan elleri” diye tanımlayabileceğimiz İHH’nın Başkanı Bülent Yıldırım da “suikast timlerinden” söz etti.

Bu “gündem yaratma operasyonu” tırmanırken Emre Uslu da,devreye girdi. “Bana öyle geliyor ki, seçime kahraman imajıyla gitmek için Erdoğan’a yönelik bir çakma suikast icra edilecek” dedi.

Cemaat’in, geçmişte polis içinde.. Bugün de medya ayağındaki en önemli isimlerden Taraf yazarı Emre Uslu söylüyor bunu. Dahası, (mesajını iyi okumak lâzım) olayın geçmişte olduğu gibi “girişimden ibaret kalmayacağını”.. Erdoğan’ın “belki çok hafif yaralarla veya mucize kabilinden yaralanmadan kurtulacağı” bir ÇAKMA SUİKAST GERÇEKLEŞTİRİLECEĞİNİ iddia ediyor.

Bu yöntemleri ondan iyi bilecek halimiz yok herhalde. O nedenle katkılarına teşekkür edin! Ve AKP medyasından bir kalemin yazdıklarını bu gözle okuyun:

ABD VE İNGİLTERE…

“ABD ve İngiltere, Başbakan’ın devletin içine çöreklenen örgütü, yani paralel devleti tüm diğer müttefikleriyle beraber tamamen tasfiye edeceğini çok iyi biliyorlar. Böyle bir durum Batı’nın bölge üzerinde kurduğu hegemonyanın sonu olacaktır. ABD ve İngiltere bunu engellemek için Başbakanın bir şekilde fiziksel tasfiyesini içeren tertibin ikinci aşamasına geçmekten çekinmeyeceklerdir.

Başbakan bugün hayatında hiç olmadığı kadar ciddi tehdit altındadır. Evet, şimdiye kadar birçok suikast girişiminde bulunuldu ama hiçbiri şimdiki kadar ciddi değildi. Yıpratma sürecinden istedikleri sonucu alamazlarsa, ABD, işbirlikçisi mevcut derin yapı ile son çare olarak gördüğü Başbakan’ın fiziksel olarak tasfiye edilmesi seçeneğini devreye sokmaktan çekinmeyecektir.

Bu bir uçak kazası, kalp krizi, enjekte edilen bir hastalık ya da klasik bir silahlı suikast olabilir. Ömer TURAN – HABER 7”

Odatv.com

BALYOZ DAVASI /// TÜBİTAK : Dosyalar sonradan ve eski tarihli bi lgisayarlardan aktarıldı /// @irem_cicek @KutlukIrem @Tuntuncuk @hdynsis @ecemila

Gölcük’te çıkan ‘5 numaralı sabit diski’ inceleyen TÜBİTAK, delil olarak kullanılan kimi belgelerin bu diske 28 Temmuz 2009’dan sonraki bir tarihte, sistem saati geri olan bilgisayarlardan aktarıldığını doğruladı.

Bu tespit, daha önce Balyoz sanıklarının talebi üzerine adli bilişim uzmanları Mark Spencer (Arsenal) ve Koray Peksayar tarafından iki ayrı incelemede ortaya konan bulguları teyit etti. Sistem saati gerçek zamanı göstermeyen ikincil bir bilgisayardan 5 no.lu hard diske eklenen dosyaların tamamı, savcılıkça suç unsuru olarak gösterilen dokümanlardan oluşuyor.

TÜBİTAK raporunda aynen şöyle diyor (sayfa 20):

“bazı dosyaların 28.07.2009 tarihinden sonra, sistem saati daha eski olan bilgisayarlardan aktarıldığı değerlendirilmektedir”

Rapor, diskteki Windows XP işletim sisteminin son olarak 28 Temmuz 2009’da kullanıldığını tespit ediyor ve dosyaların diske bu tarihten sonra başka bilgisayardan aktarıldığını yazıyor (sayfa 27):

TUBITAK sayfa 27

Sabit diske bu dosyaların sonradan kopyalandığı bilgisayarın sistem saatinin ise gerçek tarihleri değil, eski tarihleri gösterdiğini belirtiyor (sayfa 27):

TUBITAK sayfa 27 devam

Ancak, TÜBİTAK uzmanları, çeşitli davalar açısından hayati olan bu sahtecilik bulgularını teyit etmekle birlikte, bu bulguları önemsizleştirme, laf kalabalığı arasında geçiştirme gayreti içerisinde görünüyor.

Daha önce yazmıştık; Avukat Hüseyin Ersöz, TÜBİTAK’ın diskteki sahteciliği ortaya koymak zorunda kalması için, mahkeme aracılığı ile maddeler halinde sorular iletmişti (sorulara buradan ulaşabilirsiniz). Dolayısıyla, TÜBİTAK uzmanları, dava konusu dosyaların sabit diske, sistem kapandıktan sonraki bir tarihte ve tarihi geriye alınmış bir bilgisayardan kopyalandığı tespitini yapmak zorunda kaldı.

Bununla birlikte, TÜBİTAK uzmanlarının, raporlarında ‘pili biten bilgisayarların sistem saati eskiyi gösterebilir’ tarzında komik açıklamalara yer verdiklerini, dava konusu olmayan bir dosya üzerine yoğunlaşarak dikkat dağıtmaya çalıştıklarını görüyoruz.

TÜBİTAK uzmanlarının bu yaklaşımını diğer davalardan da biliyoruz. Bu uzmanlardan biri, içinden Microsoft Office 2007 yazı karakteri çıkan Balyoz CD’si için, ‘son kayıt tarihi 2003’dür, içine sonradan ekleme-çıkarma olmamıştır’ tespitini yapan ekipten. Bir diğeri ise Oda TV davasında rapor hazırlayanlardan.

Hatırlayalım; Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yapılan aramada, 28 Temmuz 2009’dan beri kullanımdan kalkmış ve zemin altında muhafaza edilen bu sabit diske el konmuş, ve bu diskin içinden görülmekte olan envai çeşit dava ile ilgili (Amirallere Suikast, Kafes-Poyrazköy, Askeri Casusluk-Şantaj-Fuhuş, Balyoz) yeni dijital “delil” çıkmıştı. Balyoz mahkemesi onlarca talebe rağmen bu sabit diskin incelenmesini ısrarla reddetmişti.

Bu incelemeyi, Kafes-Poyrazköy davasına bakan 12nci Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların talebi üzerine yaptırdı.

Artık araştırılması gereken soru şu; bu sabit disk, kullanımdan kalktıktan sonra (ve de aramadan önce), kim tarafından muhafaza edildiği yerden alındı ve sistem tarihi ile oynanan bir bilgisayara bağlayarak, tarihi geriye alınmış dava konusu belgeleri (artık kullanımda olmayan) bu diske kopyaladıb.gif?host=balyozdavasivegercekler.com&blog=12280071&post=8187&subd=cdogangercekler&ref=&feed=1

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Türkiye’nin Nükleer Enerji Dosyası : Bir Başka Tür Dışa Bağımlılık mı ?

Prof. Dr. Yücel Acer

yucelacer

Keşfedilişinden beri nükleer enerji hep kötü bilindi. 6 ve 9 Ağustos 1945 tarihlerinde Hiroshima ve Nagasaki"ye atılan bombalar, uzun yıllar sürecek sonraki etkileri bir yana, toplamda yaklaşık 224 bin kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı. Bütün Soğuk Savaş yılları boyunca yarattığı korku ve dehşet biryana, 26 Nisan 1986"da nükleer enerjinin bir başka korkunç yanı daha ortaya çıktı: bomba olarak kullanılmasa da enerji üretilirken de dehşet saçabiliyordu. O gün Ukrayna"nın Çernobil kentindeki nükleer enerji reaktöründe meydana gelen patlama sonucunda havaya büyük miktarda radyoaktif madde saçıldı ve 2005 yılında BM"nin Çernobil"in etkileri üzerine yayınladığı raporda çok geniş bir coğrafyada çevre ve sağlık problemlerine yol açtığı ifade edildi. Tam da bu tür kazaların geride kaldığı düşünülürken, Japonya"da yaşanan deprem sonucu Fukushima Daiichi"deki nükleer santralde 11 Mart 2011 günü nükleer sızıntı başladı ve çevreye ciddi miktarda radyoaktif madde saçıldı. Bölgede bulunan insanlarda belirli tür kanserlere yakalanma riskinin %70"e varan oranlarda artacağı ifade ediliyor.

Bu korkunç tablo, nükleer enerji madalyonunun kara yüzü. Ancak bu madalyonun diğer yüzü ise oldukça parlak.İronik bir şekilde nükleer enerji insan sağlığının korunmasında ve konforunda esaslı bir rol oynuyor.

Günümüzde insan konforunun merkezini enerji oluşturuyor. Hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş elektriğin üretiminde nükleer enerjinin rolü önemli. Çok genel ifadelerle, zenginleştirilmiş uranyum atomlarının parçalanması sonucu ortaya çıkan yüksek derecedeki ısının, santral ortamında suyu ısıtarak buhar haline getirmesine ve bu buharın da jeneratörleri döndürerek elektrik enerjisi üretmesi prensibine dayanan nükleer enerji santralleri, günümüzde, gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında elektrik üretiminde önemli paya sahip. Nükleer faaliyetlerin gözetim ve denetiminden sorumlu uluslararası kuruluş olan BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı"nın verilerine göre bütün dünyada kurulu nükleerler enerji reaktörü sayısı 443. Bu devasa sayının dağılımında ABD 104, Fransa 58, Japonya 54, Rusya 32, Hindistan 20, Çin 18, Kanada 18, İngiltere 18 ve Almanya 17 nükleer reaktör ile başı çekerken, daha birçok ülke 2 veya daha fazla nükleer reaktör işletmekte. Bu santrallerin elektrik üretimindeki payı bazı ülkelerde oldukça yüksek. Bu oran Fransa da %74, Belçika"da %51, Ukrayna"da %48, Macaristan"da %42, Bulgaristan"da ve Çek Cumhuriyeti"nde %33, Japonya"da %30, Almanya"da %27.

Bu şaşırtıcı bir durum değil zira, nükleer enerjinin avantajları oldukça fazla. Kömür, petrol, doğal gaz vb. fosil yakıtların aksine, yakın gelecekte tükenebilecek bir enerji kaynağı değil. Yine bu yakıtlardan farklı olarak atmosfere, karbonmonoksit, karbondioksit, sülfürdioksit ve azotdioksit gibi küresel ısınmaya yol açan sera gazları salmaz. Verimliliği çok yüksektir, 1 kilogram uranyumdan elde edilen enerji için, 3000 ton kömür veya 2700 metreküp, (135 adet büyük boy akaryakıt tankeri) petrole gereksinim duyulur. Bu nedenle kullanımdan sonra çıkardığı atık miktarı da çok azdır ve yer üstündeki depolarda güvenli bir şekilde depolanabilmektedir. Kullanılmış nükleer yakıtlar yeniden işlenerek enerji üretimi için tekrar kullanılabilir. Nükleer yakıt maliyeti ve bunun sonucu olarak fiyat istikrarı sayılabilecek seviyededir. İşletme maliyetlerinde nükleer yakıtın oranı %30’larda, kömürde %77, doğalgazda %90 dır. Bir başka deyişle, yakıt fiyatlarının iki katına çıkması doğalgaz santralleriyle üretilen elektriğin maliyetine %66, kömür santralleriyle üretilen elektriğin maliyetine %31 oranında yansımaktayken bu oran nükleer santraller için sadece %9’dur.

Türkiye 1960"lı yıllardan beri çeşitli hükümetlerin nükleer santral kurma planları yapışını gördü. En sonuncusu, kurulum maliyeti yüksek gerekçesi ile 2000 yılında Ecevit Başbakanlığı"ındaki koalisyon hükümeti döneminde rafa kaldırıldı. Oysa biraz önce bahsettiğimiz genel avantajlarının yanısıra Türkiye"nin içinde bulunduğu şartlar nükleer enerjinin Türkiye için daha fazla bir önem kazanmasına yol açmakta.

Türkiye hızlı gelişen bir ülke ve bu nedenle de enerji talebinin önümüzdeki yıllar boyunca ortalama % 6-7 civarında artacağı öngörülmekte. Dünya ortalamasının yaklaşık %1,5 olduğu hatırlandığında bu yüksek bir artış anlamına geliyor. Bir başka açıdan bakıldığında 2010 yılı sonu baz alındığında Türkiye"nin elektrik ihtiyacı 2023’e gelindiğinde %100 den daha fazla artmış olacak. Ancak, Türkiye"nin tüm hidrolik, rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle potansiyelinin tamamı kullanılsa dahi, 2023 "deki bu talebin yaklaşık ancak yarısı karşılanabilecek. Öte yandan mevcut durumda, Türkiye"de elektrik üretiminin %43,6"sı doğal gazla çalışan santrallerden, %28"i kömürle çalışan santrallerden ve %19"u hidroelektrik santrallerden üretilmekte. Rüzgar enerjisinin payı sadece %2,4. Bütün bunların üstüne eklenmesi gereken önemli bir unsur da, Türkiye"nin doğalgazda neredeyse tamamen dışa bağımlı olmasıdır.

2000"li yılların ortalarında Türkiye"nin nükleer santraller kurma çalışmalarını tekrar başlamasının gerisinde bu unsurların tümü yatıyor gözükmekte. Akkuyu (Mersin) ve Sinop"da dörder reaktörden oluşacak iki ayrı nükleer enerji santrali kurulması planları uygulamaya konulmuş durumda.Nükleer enerji tercihinin cazip yanları ortadayken, söz konusu santrallerin kurulması ve işletilmesinin nasıl olacağı, şu aşamada konunun merkezini oluşturmakta. Muhtemel çevresel etkilerine ilişkin tartışmalar biryana, nükleer santrallerin Türkiye"nin enerjide dışa bağımlılığını gerçek anlamda azaltıp azaltmayacağı da yoğun tartışılan konuların başında geliyor. İnşası pahalı ve “sicili kabarık” nükleer enerji santrallerinden, Türkiye"yi enerjide dışa bağımlılığı az bir ülke haline getirmesinin beklenmesi doğal karşılanabilir. Ancak, Türkiye, nükleer santral kuracak ve işletecek yerli teknoloji ve firmalara sahip değil. Dolayısı ile planlanan nükleer santrallerin kurulması ve işletilmesi bu teknolojiye sahip ülkelerle ya da firmalarla yapılacak antlaşmalarla mümkün olabilecek.

Akkuyu" da kurulması planlanan santralin inşası ve işletilmesi için Rusya ile Türkiye arasında 2 Mayıs 2010 tarihinde bir antlaşma imzalandı ve bu antlaşma Türkiye tarafından onaylanıp, 6 Ekim 2010 tarihinde Resmi Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe konuldu. İlk ünitenin 2019 yılında elektrik üretmeye başlaması planlanmakta. Diğer ünitelerin ise birer yıl arayla devreye alınması planlanmakta.

Santralin hem inşası hem de işletimi, “Akkuyu NGS Elektrik Üretim A.Ş.” adı ile bu iş için kurulan ve %100 Rus sermayeli, Türk kanunlarına göre faaliyet gösterecek bir şirkete verilmiş durumda. Dolayısı ile hem santralin hem de üretilen elektriğin sahibi Rus sermayeli bu şirket olacak. Bu şirkette Rusya"nın payı %51"in altına düşemeyecek, kontrol Rusya"da, yani onun adına Rusya Federasyonu Devlet Atom Enerjisi Kuruluşu"nda (Rosatom) olacak. Bu Şirketin ilk iki reaktörde ürettiği elektriğin %70"ini ve diğer iki reaktörde ürettiği elektriğin %30"unu Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş. (TETAŞ), fiyatı 12.35 cent den, üretime başlanmasından itibaren 15 yıl boyunca satın alacak. Rus şirket, geriye kalan elektriği elektrik piyasasında cari fiyattan satabilecek. Ayrıca, Akkuyu" daki proje sahasının kullanım hakkı bu şirkete tahsil edilmekte. Şirket Türkiye"de 60 yıl boyunca bu tesisi işletebilecek ve tesisin sökümünden de yine bu şirket sorumlu olacak. Kullanılacak yakıt belki de tümüyle Rusya"dan gelecek. Santralin inşasını, bu şirketin alt yüklenicisi olarak yine bir Rus şirketi olan JSC “Atomstroyexport” (ASE) gerçekleştirecek.

Bütün bunlara bakıp aslında, bu santralin Türkiye"ye ait olmadığını, bir nevi bu santralin dışarıda ya da Türkiye"de kurulu olması arasında bir fark bulunmadığını düşünmek mümkün. Bu da, doğalgazdan sonra nükleer santral yolu ile elektrik enerjisinde Rusya"ya bir başka tür bağımlılık olduğu izlenimi vermekte.

Ancak meseleye bu keskinlikte bakmak yanıltıcı olabilir. Şüphesiz ki bu proje, bir Türk firmasının Türkiye"de nükleer santral kurup işletmesi durumundaki gibi (eğer mümkün olabilseydi) avantajlı olamayacak. Yine de bu antlaşmadan Türkiye"nin önemli kazançları sağladığını unutmamak gerek. Öncelikle santral Rus sermayesi ile ve Türkiye"nin sahip olmadığı teknoloji ile kurulacak. Kuruluş maliyeti yaklaşık 20 milyar doları bulacak bu kaynağı ve teknolojiyi Rusya tedarik edecek. Böylelikle, aşamalı olarak Türkiye"nin tüm elektrik üretiminin yaklaşık %25"i, Türkiye"de kurulu nükleer santrallerden sağlanabiliyor olacak. Bunun ekonomiye katacağı değerin yanısıra, işlemeye başlamasından 15 yıl sonra şirketin net karının %20"nin Türkiye"ye aktarılacak olması da kazanç hanesine yazılması gereken bir diğer unsur olacak.

Ancak daha da önemlisi, Türkiye"de bu ve benzeri santrallerin kurulmasının, nükleer teknolojide dışa bağımlılıktan kurtulmasına yapabileceği katkı olabilir. Bu türden antlaşmaların getirdiği işbirliğinin çevresel kazanımları daha önemli olabiliyor. Nükleer enerji santrallerinin kuruluşu Türkiye"de bu teknolojiyi bilen eğitimli kişilerin sayısının artırılmasına ve bu alanda faaliyet gösteren kurum ve firmaların oluşmasına yol açacak bir ortam oluşturabilir. Nitekim bu işbirliği sonucu Rusya"da 600 Türk öğrencinin eğitilmesi planlandı ve 2011, 2012 ve 2013 yıllarında 200"den fazla öğrenci Rusya"ya, Mephi Üniversitesi"ne gönderildi. Ayrıca santralin inşasında ve işletilmesinde çok sayıda Türk personelin istihdam edilmesi de öngörülmekte.

Bunlara eklenebilecek önemli bir kazanç, nükleer reaktörlerin yanısıra uranyum zenginleştirme tesisinin de santrale eklenmesi olabilirdi. Böylelikle, santralde kullanılacak zenginleştirilmiş uranyum yakıtı açısından dışa bağımlı olmamak büyük bir avantaj anlamına gelebilirdi. Antlaşmaya göre yakıtın (zenginleştirilmiş uranyum) tamamı Rusya ya da başka bir ülkeden uzun dönemli antlaşmalarla satın alınacak.

Japonya ile yapılan antlaşmaya ilişkin kamuoyuna yansıyan bilgiler Türkiye adına bu açıdan daha olumlu. 3 Mayıs 2013 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Japonya Hükümeti Arasında Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımına Dair İşbirliği Anlaşması” ile “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Japonya Hükümeti arasında Türkiye Cumhuriyeti"nde Nükleer Güç Santrallerinin ve Nükleer Güç Sanayisinin Geliştirilmesi Alanında İşbirliğine İlişkin Anlaşma” imzalandı. Bu bağlamda, Sinop Santrali"nin kurulması ve işletilmesine ilişkin Türkiye ile Japonya arasında 2013 yılı mayıs ayında Sinop Nükleer Güç Santrali Projesi"ni gerçekleştirmek üzere "Ev Sahibi Hükümet Anlaşması"na ilişkin müzakereler başlatıldı ve 29 Ekim 2013 tarihi itibariyle nihayete erdirildi. Böylelikle konumuz bağlamında iki önemli unsurun ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlardan ilki Türkiye"de Japonlarla Nükleer Teknoloji Üniversitesi"nin kurulacak olması. İkincisi ise, Enerji Bakanı Taner Yıldız"ın ifadesi ile Türkiye"de nükleer yakıt fabrikasının kurulması. Ancak, yine Bakan"ın ifadesi ile bu bir uranyum zenginleştirme tesisi değil, Japonya"dan gelecek yakıtın cubuklara yerleştirilmesinin yapılacağı bir tesisi olacak.

Her ne kadar kendi nükleer yakıtını üretecek bir tesise ya da imkana henüz kavuşmuş olmasa da Türkiye"nin, nükleer santraller kurulması ve işletilmesi süreci ile bu yolda temel adımları atmaya başladığını söylemek mümkün. Özellikle Japonya ile yapılan ve Türkiye"de nükleer yakıta ilişkin bir tesisin kurulmasını öngören antlaşma önemli bir adım sayılmalı. Nükleer yakıt üretimi (uranyum zenginleştirilmesi), nükleer bomba yapma çalışması olarak değerlendirilebildiğinden bu konu zaten hassas bir nitelik taşıyor ve belki de zamana yayılması gerekiyor. Türkiye"de kurulmakta olan nükleer santraller dışa bağımlılığın bir çeşidi değil, ileriki yıllarda özellikle elektrik enerjisi üretimi bakımından dışa bağımlılıktan kurtulmaya doğru atılmış adımlar olarak değerlendirilmeli.

YABANCI İSTİHBARAT SERVİSLERİ DOSYASI /// HANEFİ AVCI : Cemaat taşeronluk mu yapıyor ?

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, paralel yapılanmanın, yabancı istihbarat örgütleri tarafından kullanıldığı iddiasını değerlendirdi.

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, cemaati yabancı istihbaratların yönlendirdiği iddialarına "Bilgi sahibi değilim. Ancak dış ülkelerin bu tür yapıları, akıl almaz yöntemlerle kullanmak isteyeceklerini de bilirim." diye cevap verdi.

Silivri’de yatan Hanefi Avcı‘nın Yeni Şafak gazetesinden Ali Bayramoğlu’yla yaptığı görüşmenin 2. kısmı yayınlandı.

‘Haliçteki Simonlar’ kitabı nedeniyle cemaatin hedef haline geldiği iddiasıyla hapse girdiği söylenen Avcı, cemaatin yapısını ve yaşananları değerlendirdi. İşte o röportajdan öne çıkan başlıklar:

SAHTE DELİL KAYNIYOR

-Her tahkikatta sahte delil üretildiği çok açık. Bu o kadar özensiz, basit yapılıyor ki, adil bir yargı olsa bunlara gülüp geçer, böyle saçma şey mi olur, bunlar sahte ve uydurma, der. Bu ülkede insanlar el yazısını unuttu mu, herkes her şeyi bilgisayara yazıyor, herkes dijital verilerle geziyor, kimse el yazısı kullanmıyor, bütün suç delilleri bilgisayarlarda… Her şey açık, isimler, adresler… Örgütlerde bile hiç kod, şifre yok… Birileri hiçbir işe yaramayacak notlar, yazılar üretiyor, üzerine bir isim yazıp, bu ismi suçluyor, tutukluyorlar. Bu örgütsel notlar gerçek örgüt faaliyeti olsa hiçbir işe yaramaz seviyede. Ama bu notlar hayat karartıyor…’

7 ŞUBAT MİT KRİZİ

-Eğer 7 Şubat operasyonu durdurulmasaydı bugün birkaç yüz kişi tutuklu olurdu. MİT mensuplarının tutuklu olduğu bir davamız olurdu. 7 Şubat operasyonu başarılı olsaydı MİT’te muhalifler bertaraf edilecekti. Kendi taraftarları yönetime gelince devletin icrai bir gücü ve bilgi toplama, bilgiyi kullanma gücü tamamen cemaatin etkisi, denetimi altına girecek, böylece cemaat iç güvenlikte istediği politikaları uygulama imkanına kavuşacaktı…’

AMİRDEN HABERSİZ SORUŞTURMA OLMAZ

-İstihbarat Dairesi bir örgüt hakkında çalışmaya başlarken, önce Emniyet Genel Müdürlüğü’ne rapor vererek olayı anlatır ve bu çalışmayla ilgili bir plan önerir. Plan onaylanırsa buna uygun olarak izleme, takip işleri başlar. İllerde de bundan önce emniyet müdürünün haberi olur. Ankara’ya yazı emniyet müdürünün imzası ile gider. Çalışma başlayınca her yapılan işlemden mutlaka merkeze bilgi verilir. Merkez her safhayı bilir. Her yazının bir sureti merkeze gönderilir. Her dinlenen telefon, her kişinin takip raporu merkeze gönderilir. İlde emniyet müdürüne ve onun vasıtasıyla valiye bilgi verilir. Merkezde ise daire başkanlığı her ilin yaptığı çalışmaları emniyet genel müdürlüğüne ve bakana arzeder. O kişiler teferruat bilmezler ama geneli bilirler. Merkeze hiç bilgi vermeden, emniyet müdürüne bilgi vermeden çalışma, operasyon hazırlığı imkansızdır. Çünkü her şey bilgisayarlarda kayıtlıdır ve merkez bilgisayarlarda yazılanları otomatik olarak görür ve bilir. Ayrıca il emniyet müdürlerine, valilere, ilin emniyetinden sorumlu olanlara bilgi vermeden, desteklerini almadan soruşturma yapmak zordur.

CEMAATÇİ POLİS VE YARGI MENSUPLARINA BİR ÇİFT SÖZÜ VAR

-Bir düşünün ne yapmak istiyorsunuz? Hiç bugün yaptığınız gibi bir devlet görevi, bir kamu anlayışı olabilir mi? Tüm bilgiler cemaatte birikecek, kararı cemaat verecek ve siz uygulayacaksınız!.. İşler arttıkça, büyüdükçe ne olacak?! İkinci bir cemaat arşivi mi kurulacak? Hiç bugünün dünyasında böyle bir devlet anlayışı olabilir mi?! Yargıçlar, savcılar, polis müdürleri dışarıdan idare edilmeyi nasıl kabul ediyor?! Adalet, yargı böyle bir çalışmayı, dışarıdan emirle iş yapmayı kabul edebilir mi?! Geçmişte baskı dönemlerinde, militarizmin baskısı nedeniyle, cemaat ve tüm siyasi grupların üzerinde baskı olduğu dönemlerde, kendinizi koruma adına, devlet içinde dayanışma ve örgütlülük halinde oldunuz. Bugün böyle bir yapıya gerek var mı; buna müsaade edilirse işin sonu nereye gider?

BÖYLE BİR YAPI VARSA BEN DE KULLANMAYI DÜŞÜRÜM

-Ben cemaatin dış güçlerle, ABD veya şu ülkeyle veya bu teşkilatla işbirliği yaptığı konusunda bilgi sahibi değilim. Tahmin de etmem, milli olduklarını kabul ederek ülkeye ihanet etmeyeceklerine inanırım. Ancak dış ülkelerin bu tür yapıları, akıl almaz yöntemlerle, her şeyi, her yolu deneyerek, sofistike yöntemlerle kullanmak isteyeceklerini de bilirim. İstihbarat temini için bunca sistem kuran, uydu, uçaklar alan, trilyonlar harcayan istihbarat teşkilatlarının böyle bir yapıyı kullanmak için her yolu deneyeceklerini de tahmin ederim. O açıdan cemaat her yönüyle şeffaf olup, tüm gizli faaliyetlerden, devletle ilgili tüm işlerden uzak durmalıdır. Yoksa bu örgütlerin hedefi olmaktan kendini kurtaramaz. O ülkelerin yerinde olsam ben de yaparım; neden yapmayayım; böyle bir yapı varsa ben de kullanmayı, denetlemeyi düşünürüm…’

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: