Etiket arşivi: AK PARTİ DOSYASI

AK PARTİ DOSYASI /// Zaman Gazetesi yazarı Mümtazer Türköne : “Ak Parti oyları satın alıyor”

Zaman Gazetesi yazarı Mümtazer Türköne Ak Parti’nin oyları satın aldığını iddia etti. Mümtazer Türköne Ak parti oyları satın alıyor dedi. Ak parti oyları satın mı alıyor?

Hükümet ve Fettullah Gülen Cemaati arasındaki kavga devam ediyor. Fetullah Gülen Cemaatinin yayın organı Zaman gazetesi hükümete attığı manşetlerle, köşe yazılarıyla ve haberlerle hergün yükleniyor. Bu sefer köşe yazarı Mümtazer Türköne’den bir iddia geldi.

AK Parti oyları satın alıyor! Bu suçlama yıllarca muhalefet partileri tarafından dile getirilmişti ancak bu defa Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne’den geldi. Türköne bu defa AK Parti‘nin seçim yardımlarını hedef almakla kalmadı AK Parti‘nin yalnızca bunun için, oy satın alma odaklı dev bir fon oluşturduğunu iddia etti. Türköne’ye göre bunun adı, milli irade hirsızlığı!

Başbakan’ın son zamanlarda fetiş haline getirdiği “millî irade”ye, sandık dışından gelen müdahaleleri “hırsızlık” olarak nitelemesi manidar.

Askerî vesayet döneminde bu müdahalelere “gasp” adını vermiştik. Hırsızlığı gasptan ayıran, punduna getirip gizli-saklı ve kimseye çaktırmadan yapılması. Siyaset büyük ölçüde yoğunlaştırılmış ekonomi olduğu için ikisinin de amacı halka ait ortak zenginliğe el koymak olunca, benzetme yerine oturuyor. Başbakan’ın “gasp” yerine “hırsızlık” teşbihi, zihninin yolsuzluk soruşturmaları ile meşgul olduğunu gösteriyor. Yine de benzetmesinde bir yanlışlık var; çünkü bizatihî yolsuzluk soruşturmaları “millî irade hırsızlığı” suçunu konu ediniyor.

Hafta sonu ana memleketim Ankara Çubuk’ta idim. Çarşı’da ayak üzeri konuştuğum MHP belediye başkan adayı Hayati Hoca’nın çevresindekilerden biri, bu “millî irade hırsızlığı”nın somut karşılığını anlattı.

8 bin haneye “seçim yardımı” gideceğini duymuşlar. Bir başkası rakamın 12 bin olduğunu öne sürdü. Her seçimde gündeme gelen bu iddiayı bu sefer yolsuzluk soruşturmaları ile birlikte düşünmemiz lâzım. Soruşturmalara dair ortaya sökülüp saçılan bilgi kırıntıları, BAŞBAKAN’IN SEÇİM KAZANDIRACAK DEV BİR FONU VAR

Başbakan’ın dev bir havuz sistemi oluşturduğunu gösteriyor. Devlet rantı üzerinden oluşturulan bu fon kritik yerlerde seçim kazandıracak kadar büyük. Kamu kaynakları ile işleyen siyasî patronaj, öncelikli olarak oy satın almayı hedef edinir.

AK Parti bugün kendisini destekleyen tarikat ve cemaatlere işte bu kamu kaynaklarını cömertçe aktardı. Hayır işleri için ihalelerden komisyon almaya şer’î cevaz veren fetva sahibinin, aynı zamanda cemevlerinin ibadethane statüsünde olmadığına fetva veren kişi olması tesadüf olabilir mi? Birini devlet üzerinden iktidara bağlamış, öbürünü de iktidara yakın olmadığı için devletin uzağına göndermiş oluyorsunuz. Bu şer’î cevazları sadece sandığa yansıyan somut kısmıyla yorumlamayı deneyin. Karşımıza çıkan bir demokrasi usulsüzlüğü ve yolsuzluğu değil mi? Tam da Başbakan’ın “millî irade hırsızlığı” dediği şey. Doğru: Bu hırsızlık mutlaka engellenmeli.

AK PARTİ DOSYASI : Tayyip Erdoğan neden Şangay’a girmek istiyor ??

Dünyayı denetlemek isteyen her küresel kuvvet, her emperyalist güç bu amaçla sürekli proje üretir, seçenekli senaryolar yazar. Yıllardır tartışılan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) de böyle bir projedir. Kimileri, projenin bölgeye demokrasi, özgürlük, insan hakları, sivil toplum, hukuk devleti, piyasa ekonomisi getireceğini öne sürseler de, gerçek değişmez. Emperyalist bir projedir. Etnik, dinsel, mezhepsel, feodal aidiyetler, mensubiyetler üzerinden bölgeyi bölmeyi, parçalamayı, bölge ülkelerini birbirine düşürmeyi, halkları birbirine kırdırmayı amaçlamıştır. Oysa sanayi toplumunun gelişmediği, aydınlanma değerlerinin yerleşmediği, yurttaş kimliğinin oluşmadığı, laikliğin kökleşmediği yerlerde demokrasi olmaz. Olmadığı görülüyor.

Ortadoğu’da İsrail’le çetin bir anlaşmazlık içinde olan devletlerin, güçlü devlet geleneğine sahip ülkelerin, ABD’nin rakipleriyle arası iyi olan, bölge merkezli diplomasi izleyen güçlerin ABD’nin hedefinde olduğu bilinir. İsrail’in güvenliği, Kürdistan’ın kurulması, bu kapsamda Irak, İran, Suriye ve Türkiye’nin bölünmesi, Akdeniz’e uzanan bir Kürt koridoru üzerinden enerji kaynaklarının dünya pazarlarına ulaşmasında ABD’nin söz sahibi olması hep bu projenin hedefleri arasındadır. BOP’a BİP, yani Büyük İsrail Projesi denmesinin nedenlerinden biri de, Kürdistan’ın ikinci bir İsrail olarak tasarlanmasıdır. Ancak proje tıkanmıştır. Rusya ve Çin’in hızla inisiyatif alması, İran’ın bölgesel güç olarak ağırlığını koyması, Suriye’nin direnmesi, Irak merkezi hükümetinin ülkeden kopmak isteyen Barzani’ye karşı sesini yükseltmesi, Arap Baharı’nın kısa sürede sonbahara dönüşmesi, BOP’u tökezletmiştir. ABD, emperyalist hedeflerinden vazgeçmeyeceğine göre, şüphesiz B, C, D planları vardır. Eskiyen yüzlerin, raf ömrü dolan politikacıların, son kullanma tarihi biten liderlerin değiştirilmesi de bu planlar arasındadır. 17 Aralık sonrasındaki gelişmelere bu açıdan da bakmak gerekir.

O MEKTUP YAZDI, BU SOPA GÖSTERDİ

Soğuk Savaş yılları… Kraldan çok kralcı, ABD’den çok ABD’ci dış politika izliyor ülkemiz. Kore’de Mehmetçiğin kanını, “hür dünya ve demokrasi” adına akıtıyor egemenlerimiz. İlktir, ama son değildir, devamı gelecektir. Dilimizin dev ve devrimci ozanı Nazım Hikmet, Kore Savaşı’na gitmemek için askerden kaçanları anlattığı“Asker Kaçakları” adlı şiirinde şöyle yazar:

(…)

Bu yarayı sardın, bacım.

Ya yüreğimin yarası?

Ayyıldızı esir etti

Amerikan bandırası.

(…)

Kore’de ABD’den sonra en çok kayıp veren ülke olmanın karşılığında NATO’ya girer Türkiye. Ama SSCB’nin sınır komşusu olan Türkiye’yi, olası bir Sovyet saldırısı karşısında, ittifakın ünlü 5. maddesine göre (bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılır, üye yalnız bırakılmaz), savunup savunmayacağı bile şüphelidir NATO’nun. Türkiye’ye bir saldırı olduğunda, topyekûn mukabelenin değil, esnek mukabelenin devreye gireceği açıktır. Bunun gerekçesi de hazırdır; Detant. Yani Soğuk Savaş’ta yumuşama dönemine girilmiştir. Ya 1964 tarihli Johnson Mektubu’na ne demeli? Tarihe geçen mektupta ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye şöyle demiştir:“…Türkiye ile aramızda mevcut askeri yardımın, veriliş maksatlarından başka gayelerde kullanılması için, hükümetinizin ABD’nin onayını alması gerekir… Mevcut şartlar altında, ABD’nin, Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı müdahalede, ABD tarafından sağlanmış malzemenin kullanılmasına onay vermeyeceğini, size bütün samimiyetimle bildiririm…”

Obama beyzbol sopası göstermişti, Johnson mektup yazmıştır. Üslup farklı, içerik aynıdır. Her ikisi de, “çizdiğimiz sınırların dışına çıkamazsın, verdiğimiz rolün dışında rol üstlenemezsin” demektedir.

SOGUK SAVAŞ BİTTİ, UYANIN!

Soğuk Savaş biteli, çeyrek yüzyıl oluyor. Peki, Türkiye-ABD ilişkilerinde durum farklı mı? Ne yazık ki hayır. ABD’nin önceki dışişleri bakanı Clinton, Suriye politikaları nedeniyle Rusya ve Çin’in bedel ödemesi gerektiğini söylemişti. Sözlerinin mürekkebi kurumadan, Hariciye Vekili, isim vermeden, “Suriye’yi destekleyen ülkeler izole edilmelidir” dedi. Herkes hangi iki ülkeyi kastettiğini anladı elbette. Enerjide tamamen bağımlı olduğumuz, üstüne üstlük ilk nükleer santral ihalesini verdiğimiz, en büyük ticaret ortağımız Rusya’ydı biri. Diğeri de ticari ilişkilerimizin hızla geliştiği, yatırım yapmaları için sürekli davet ettiğimiz, hatta son olarak, henüz kesinleşmeyen füze ihalesini verebileceğimizi ilan ettiğimiz (ABD’den telefon gelince süre uzatıldı) Çin idi ötekisi de. İşin vahim tarafı, Başvekil Rusya liderine, “Bizi Şanghay İşbirliği Örgütü’ne alın, Avrupa Birliği’nden vazgeçelim” diye ricacı oluyordu o dönemde. Hariciye vekilinin “izole edilmeliler” dediği Rusya ile Çin, ŞİÖ’nün kurucu ve en büyük iki gücüdür.

ABD adına mekik dokurken hızını alamayıp, tamamen karşısına aldığı Irak merkezi hükümetinden gelen açıklamalar da yenir yutulur değildi. Bağdat, hariciye vekilinin, Irak merkezi hükümetinin bilgisi dışında yaptığı Kerkük ziyareti sonrasında, “Türk bakanı tutuklama hakkımız var” demişti. Türkiye’yi Irak’ın içişlerine karışmakla, bölmeye çalışmakla suçlamıştı. Ülkesinin birliği yönünde çabalayan, Barzani ile gerginlik yaşayan, Rusya ve İran’ın desteğini alan, Suriye’de Esad’ı destekleyen Maliki, Türkiye’yle ipleri germekten çekinmemişti. Ülkesinde otoriter bulunan ama aynı zamanda ülkesinin bağımsız ve egemen hale gelmesi için çalıştığı için destek gören Maliki’nin şu an için siyasi alternatifi yok. Bölge dengeleri de onun lehinde. Yıllarca Saddam Hüseyin tarafından yönetilen, 1980-1988 arasında İran’la savaşan, 1991’de Birinci Körfez Bunalımı sırasında önce Kuveyt’i işgal edip sonra ABD’nin saldırısına uğrayan, 2003-2011 arasında ABD işgali yaşayan ve 1.5 milyon yurttaşını yitiren, sürekli etnik- mezhepsel temelli çatışmalara, gerginliklere, terör eylemlerine sahne olan bir ülkede istikrarı yakalamak kolay değil.

Anımsamakta yarar var. ABD 2003’te Irak’ı işgal etmeden önce, ülkeyi 12 yıldır süren ambargoyla hayli yorup, yıpratmıştı. Irak’ın fazla dayanacak gücü kalmamıştı. Savunma, güvenlik, teknoloji, bilim, sanayi altyapısı önemli ölçüde çökertilmişti. Hava sahasının önemli bölümü yasak bölgeydi hükümet güçleri için. Çekiç Güç malum, Türkiye’nin de desteğiyle konuşlanmıştı, adım adım Kürdistan’ı kurmaktaydı. Şimdi ise İran’la uzlaşmak zorunda kalan, Irak’ta başbakan Maliki’yi deviremeyen, Suriye’de Esad karşısında yenilgiye uğramış, Mısır’da kendi adamı Mursi’yi kurtaramamış, ekonomisi zayıflayan bir ABD söz konusu. Ekonomik bunalım sonrası devreye soktuğu büyük çaplı kurtarma paketleriyle, sosyal olarak “obamacare” olarak da bilinen, tüm yurttaşları kapsayan sağlık sigortasıyla yaşadığı bunalımı atlatmaya, toplumsal yapısını güçlendirmeye, iç sorunlarını çözmeye, istihdamı artırmaya çabalıyor.

GÜÇ DENGESİ DEĞİŞİYOR

Başvekilin “bizi alın” dediği ŞİÖ’nün bugün olmasa bile, orta vadede elinde toplayacağı kuvvet, ABD’nin savunma ve güvenlik konularındaki bütçe kısıtları ve yaptığı indirimler de dikkate alınırsa, daha da önem kazanıyor. ŞİÖ’nün silahlı gücünün, sayıca NATO’yu geçmesi muhtemel. Yeraltı, yerüstü zenginlikleri, yetişmiş insan gücü, bilim- teknoloji altyapısı, pazarının büyüklüğü, toplam nüfusu göz önünde tutulursa, hem savunma ve güvenlikte, hem de ekonomide, özellikle Çin sayesinde, iddiasını artırıyor. ŞİÖ; İran, Irak ve Suriye’de mevcut rejimleri destekliyor. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, İsrail’in güvenlik endişeleri ve bölgeye dönük ilgisi, Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’la yakınlaşması, Lübnan üzerinde etkili olma çabası düşünüldüğünde, büyük resim daha net görülüyor. Bizimkiler de, “AB içinde İngiltere’den sonra ABD’nin ikinci büyük Truva Atı olamadık, bari ŞİÖ içinde ABD’nin Truva Atı olalım” diye düşünüyorlar. Çok zor…

Suriye’de başarısızlık müseccel, Cenevre sonrasında Türkiye daha da yalnızlaştı. Siyasal istikrar yok. Dolar yükseliyor. Politik, ekonomik, diplomatik açıdan durum kötüye gidiyor. Kuzey Irak’taki Kürt bölgesel yönetimiyle (Barzanistan) ilişkiler, resmi çerçevede doğrudan ikili ilişkilere oturtuldu. Ona devlet muamelesi yapıldı. Bu tutum, açılımın gereğiydi aynı zamanda. Sonuçta, Türkiye’nin bütünlüğü daha çok tartışılır oldu. Terör örgütünün eli güçlendi, morali yükseldi, manevra sahası genişledi. Türkiye, federal Irak’a razı olduğunu, dahası Kuzey Irak’ın bağımsızlığını desteklediğini Barzani’ye gösterdiği muhabbetle öyle abartılı ortaya koydu ki, projenin fikir babası olan ABD bile, Türkiye’yi daha dikkatli olması yönünde uyardı. Çünkü Türkiye’nin bu tavrının, Irak hükümetini, başta İran olmak üzere, Suriye, Rusya ve Çin’le daha da yakınlaştırdığını gördü. ABD’nin kıdemli istihbaratçılarından Henri Barkey, Türkiye’nin Irak’tan sonra Suriye’de de Kürt özerk bölgesine alışması gerektiğini söylerken, Türkiye’de akıl hocalığı yaptığı hükümet, Suriye’de batağa saplanınca, ağız değiştirdi.

Neticede, ABD projesini destekleyen Türkiye, Irak ve Suriye sınırlarında Kürt özerk bölgeleriyle komşu oldu. ABD ise sonraki aşamada bölgedeki 4 ülkede yaşayan Kürtlerin tek çatı altında birleşmesini, Kürt koridorunun Akdeniz’e açılmasını arzuluyor. Ama gücü yetmiyor. İran, Suriye, Irak, Rusya ve Çin’in desteğiyle direniyorlar. Türkiye ise proje kapsamında Karadeniz’de de ateşle oynuyor. Montrö’nün delinmesine göz yumuyor. Boğazların uluslararası komisyon tarafından yönetilmesi, Lozan’ın bazı maddelerinin değiştirilmesi, Fırat ve Dicle gibi sınıraşan suların uluslararası komisyon tarafından denetlenmesi gibi taleplerin önümüze geleceği günler yakındır. Kıbrıs, Ege, Ermeni açılımı, terör açılımı, malum davalar vb. bu taleplerin öncü adımlarıydı.

Ana fikir: Emperyalizmin paket programında, çoktan seçmeli şıklar olmaz. Ya hepsine toptan direnir ya da E şıkkını (Hepsi) işaretlersiniz.

Barış Doster

Odatv.com

AK PARTİ DOSYASI /// UĞUR DÜNDAR : Erdoğan asla yalan söylemez !

Al­man­ya­’ya ha­re­ke­tin­den ön­ce Ata­türk Ha­va­li­ma­nı­’n­da bir ba­sın top­lan­tı­sı dü­zen­le­yen Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­a, Za­man ga­ze­te­si mu­ha­bi­ri 17 Ara­lı­k’ta­ki rüş­vet ve yol­suz­luk ope­ras­yo­nun­dan ay­lar ön­ce, Mil­li İs­tih­ba­rat Teş­ki­la­tı­’nın (MİT) Rı­za Sar­raf hak­kın­da ken­di­si­ne sun­du­ğu “u­ya­rı­” ra­po­ru­nu so­ru­yor.

Baş­ba­kan mu­ha­bi­re kı­zıp azar­lı­yor:

“…Pa­ra­lel ya­pı­nın tem­sil­ci­le­ri du­ru­mu­na dü­şü­yor­su­nuz. Mİ­T’­in ra­po­ru­nu bi­le­cek ka­dar pa­ra­lel ça­lı­şı­yor­su­nuz. (…) Mİ­T’­in bu tür bel­ge­le­ri na­sıl ele ge­çi­ri­li­yor? MİT sü­rek­li giz­li­lik kay­dıy­la ça­lı­şır. Bu, ül­ke­yi sev­mek de­ğil­dir. Bu­ra­sı çok teh­li­ke­li. Bu, va­ta­na hiz­met de­ğil, iha­net­tir. İS­Mİ GE­ÇEN ZAT İLE İL­Gİ­Lİ, BA­NA BU­GÜ­NE KA­DAR HİÇ­BİR SUÇ DU­YU­RU­SU GEL­ME­MİŞ­TİR!..”

Baş­ba­ka­n’­ın “za­t” de­di­ği ki­şi, ha­len ka­ra pa­ra ak­la­mak, al­tın ka­çak­çı­lı­ğı yap­mak ve rüş­vet ver­mek suç­la­ma­sıy­la tu­tuk­lu bu­lu­nan İran asıl­lı T.C. va­tan­da­şı Rı­za Sar­raf!..

Baş­ba­kan, ek­ran­lar­dan ken­di­si­ni iz­le­yen mil­yon­lar­ca TV se­yir­ci­si­nin gö­zü­nün içi­ne ba­ka ba­ka “Ba­na Rı­za Sar­raf hak­kın­da hiç­bir suç du­yu­ru­su gel­me­di!” di­yor.

Böy­le­ce bir kez da­ha hal­kı­na ger­çe­ği söy­le­mi­yor!

Doğ­ru ko­nuş­mu­yor!..

* * *

Oy­sa Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­a Rı­za Sar­ra­f’­la il­gi­li ola­rak suç du­yu­ru­su gel­di.

Hem de MİT ra­po­run­dan ay­lar ön­ce…

Ş.D. isim­li ki­şi, Rı­za Sar­ra­f’­ın kur­ye­le­ri adı­na kur­du­ğu pa­ra­van fir­ma­lar üze­rin­den 87 mil­yar Do­lar ve Eu­ro­’luk ka­ra pa­ra ak­la­dı­ğı­nı dev­le­te ih­bar et­ti.

Cum­hur­baş­kan­lı­ğı (Dev­let De­net­le­me Ku­ru­lu), Baş­ba­kan­lık, Ma­li­ye Ba­kan­lı­ğı­’nın MA­SAK (Ma­li Suç­la­rı Araş­tır­ma Ku­ru­lu) baş­ta ol­mak üze­re il­gi­li bi­rim­le­ri­ne, ay­rın­tı­lı bil­gi içe­ren bir mek­tup gön­der­di.

11 Ara­lık 2012 ta­rih­li bu ih­bar mek­tu­bu­na, Sar­ra­f’­ın, ada­mı Adem Gel­ge­ç’­i (tu­tuk­lu) kul­la­na­rak fa­ali­ye­te ge­çir­di­ği pa­ra­van fir­ma­la­rın Ti­ca­ret Si­ci­li­’n­de­ki ka­yıt­la­rı­nı ve ka­ra pa­ra tra­fi­ği­ni bel­ge­le­yen ban­ka de­kont­la­rı­nı da ek­le­di.

* * *

Cum­hur­baş­kan­lı­ğı­’n­dan muh­bi­re ge­len ce­va­bi ya­zı­da, ko­nu­nun Ma­li­ye Ba­kan­lı­ğı­’na in­ti­kal et­ti­ril­di­ği bil­di­ril­di.

Ni­te­kim Ma­li­ye Ba­kan­lı­ğı, ağus­tos ayın­da, Rı­za Sar­ra­f’­la il­gi­li bir so­ruş­tur­ma baş­lat­tı.

Pe­ki ya Baş­ba­kan­lık?

Baş­ba­kan­lı­k’­tan ise ses se­da çık­ma­dı!

* * *

Özet­ler­sek,

Rı­za Sar­ra­f’ın ka­ran­lık iş­le­riy­le il­gi­li suç du­yu­ru­su, 17 Ara­lı­k’­ta­ki rüş­vet ve yol­suz­luk ope­ras­yo­nun­dan yak­la­şık 1 yıl ön­ce, bel­ge­le­riy­le Baş­ba­kan­lı­k’­a ya­pıl­dı.

Muh­bir da­ha son­ra çe­şit­li ga­ze­te­le­re ve te­le­viz­yon­la­ra ko­nuş­tu.

Bel­ge­le­ri Halk TV’­de­ki Halk Are­na­sı­’n­da ilk kez ben ek­ra­na ge­tir­dim, er­te­si gün de SÖZ­CÜ­’de ya­yın­la­dık.

Kı­sa­ca­sı olay­dan, bı­ra­kın Baş­ba­kan­lı­k’­ı, ne­re­dey­se ha­va­da uçan kuş­la­rın bi­le ha­be­ri ol­du!..

* * *

Baş­ba­kan şim­di kalk­mış “Bu zat hak­kın­da ba­na bu­gü­ne ka­dar suç du­yu­ru­su ya­pıl­ma­dı!” di­yor.

Bu ka­da­rı­na da pes doğ­ru­su!

“Ya­lan söy­le­yen­den Baş­ba­kan ol­ma­z” di­yen ken­di­si de­ğil miy­di?

AK PARTİ DOSYASI : Vedat Hoca gençlik espirisi yapıyor herhalde !

Geçtiğimiz hafta Prof.Dr. Vedat Bilgin ve Alev Alatlı’nın yazdıklarını ve konuştuklarını konu alan "BİLGİN HOCA, SARIŞIN BİLGE " başlıklı bir yazı yazmıştım.

"Erdoğan milli olduğu için hedef oldu" diyen Prof.Dr. Vedat Bilgin bu yazıma ismimi zikretmeden cevap verdi. Tek ben yazı yazarak tepki gösterdiğim için , ismim geçmese de doğal olarak üzerime alınıyorum.

Vedat Bilgin , "Erdoğan neden millidir?" başlıklı yazısı ile hala aynı ısrarını sürdürmektedir.

Prof.Dr. Vedat Bilgin diyor ki: Başbakan Erdoğan’ın takip ettiği siyasetin, açıkça milli bir siyaset olduğunu ve bu siyaseti savunduğu için de bütünüyle milli bir lider olduğunu söyleyince, bir kısım çevrelerden tepkilerin yükselmesine şaşmamak gerekir. Çünkü bunlar, her şeyden önce milli meselenin ne olduğuna dair bir fikre sahip olmak yerine, çoğu kere üç beş slogandan öteye gitmeyen bir anlayışa hapsolmuşlardır.

Milli mesele Türkiye’de çok iyi bilinen bir konu olmaktan uzaktır. Türkiye’nin "sedre yan gelmiş aydınları" konformist bir tutum içinde olduklarından, kavramları sadece içi boş bir kalıp olarak kullanma alışkanlığına sahip oldukları için, bu konuları derinlemesine anlamaktan uzaktırlar. Bunların "aydın" sıfatını nereden ve nasıl kazandıkları ise ayrı bir meseledir. Bununla beraber ortada dolaşan aydın takımının en belirgin vasfının okumadan – entelektüel bir ilgi alanına sahip olmadan, böyle bir sıfatı nasıl elde ettikleri ise elbette merak konusudur.

Bu sebeple, böyle bir zümreden milli meseleyi anlamasını, Başbakan’ın milliliğini kavramasını beklemek onlara da haksızlık yapmak olur. (Akşam Gazetesi)

Önünde Prof.Dr sıfatı olan biri değiliz ama bilmediğimizi bilecek kadar da akıllıyız. Vedat Hoca "milli olmayı" herhalde gençlik esprisi (!) olarak değerlendiriyor. Aksi halde Recep Tayyip Erdoğan’ın milli olması akla, mantığa hakarettir. Bu sıfatı vermek en başta da Recep Tayyip Erdoğan’la dalga geçmektedir.

"Her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına almış bir iktidarız" diyen Recep Tayyip Erdoğan’a "milli " demek, hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarına uğrayan AKP’yi kurtarmak için kurgulanan bir maskeli sıfat oyunudur. Prof.Dr. Vedat Bilgin ise buna taşeronluk yapmaktadır.

Oysa Prof.Dr. Vedat Bilgin kendisinin bizzat imzalayıp bana verdiği ve kendisinin de yazınının olduğu "Statükodan Değişime Milliyetçilik Ufku" isimli kitapta merhum Ömer Lütfi Mete der ki: Milliyetçiliğin sorgulandığı, özellikle de suçlandığı yerde daima başkalarının milliyetçiliğine yarayan sonuçlar ortaya çıkabilmektir.

Milliyetçiliği ayaklar altına aldığını söyleyen, Türk milleti denmesine bile karşı olduğunu söyleyen , "Gazetenin bir tanesi yazmış ‘Türkiye Türklerindir’ diye. Ahlaksız bu, hayasız" diyecek kadar Türklüğe düşman, Türkiye’de kendisinin Başbakanlık yaptığı dönemlerin en büyük modası Türklüğe düşmanlık olarak tarihe geçmiş birisi nasıl milli oluyor hala anlamış değiliz.

Prof.Dr. Vedat Bilgin’in her cümlesinin başı milletleşme süreci diye başlıyor, AKP’nin uygulamaya çalıştığı ise bir soysuzlaştırma, kimliksizleştirme çabasıdır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın "İlla başına ‘Türk’ kavramı gelecek veya ‘Türk’ ifadesi gelecek diyorlar. Kardeşim sen ‘illa Türk milleti’ olacak diye dayatırsan, öbürü der ki ‘Hayır Kürt milleti.’ Öbürü çıkar ‘Hayır Laz milleti’ der. Niye bunu böyle diyorsun? Diyor ki, ‘Türk milleti hepsini kavrar’. Hayır, Türk milleti hepsini kavramaz. Millet hepsini kavrar." Sözlerinden anlaşılan nedir? Türk milletini inkâr eden, yok sayan bu anlayış nasıl milli olabiliyor? Recep Tayyip Erdoğan daha millet kavramının ne olduğunu bilmeyen bir Başbakan’dır. Ve adı olmayan bir millet icadını Recep Tayyip Erdoğan’dan başka bulan olmuş mudur?

Vedat hoca bu sorumuzun cevabı verebiliyorsa ne mutlu ona, çünkü imkânsızı başaracaktır. Yok hala Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk milletini yok sayan,"Türk milleti demeyeceksiniz" yaklaşımına rağmen "Erdoğan milli olduğu için hedef oldu" diyebiliyorsa artık diyecek sözümüz olmaz.

Vedat Bilgin’in "Erdoğan neden millidir?" başlıklı yazısında "Başbakan Erdoğan birincisi, bu halkın kimliksiz, tarihsiz bir halk olmadığını bir medeniyet birikimi içerisinde varlık kazandığını ve milletleştiğini açıkça savunarak yaklaşık iki yüz yıllık "Batılılaşma-yabancılaşma" eksenindeki kimliksizleştirme politikalarını açıkça reddetmiş, tarihin çöp sepetine atmıştır. Birbirinden ayrılmış tarih ve coğrafyaları, bir gelecek projesiyle yeniden kendi varlığını ve kimliğini inkâr etmeden, bir gelişme politikasına dönüştürmüştür." Şeklinde kurduğu cümlelerle , bizim bildiğimiz Recep Tayyip Erdoğan tarif edilmemektedir.

Eğer Vedat Bilgin , başka bir Recep Tayyip Erdoğan’ı yazıyor ve tarifini yapıyorsa bunu tam açıklasın da , bizler de yanlışa düşmeyelim. Bizim bildiğimiz Recep Tayyip Erdoğan , Türkiye’yi 36 etnik kökenden oluşan mozaik gören , içinde Türk geçen her şeye düşman, kimliksiz ve soysuzluk temelinde bir 2.Cumhuriyet isteyen ,Türklüğü ortadan kaldırmak isteyen herkesle kolkola giren ve milli/üniter devlet yapımızı ortadan kaldırmak isteyen emperyalist güçlerin içimizdeki ve başımızdaki taşeronudur.

Prof.Dr. Vedat Bilgin’in "Statükodan Değişime Milliyetçilik Ufku" isimli kitapta "Yeni Bir Medeniyet Tasarım Olarak Milliyetçilik" başlıklı yazısında "Bugün milliyetçilik fikrinin demokrasi içinde savunulması yahut demokrasiyi savunanların milliyetçi duyarlılığının yüksek olması , birçok bakımdan önemli hale gelmiştir" derken , "Her türlü milliyetçiliği ayaklarımızın altına almış bir iktidarız" diyen Recep Tayyip Erdoğan’ı "milli" gösterme ısrarı nedendir?

Bir zamanlar "Milliyetçi duyarlılıktan" bahseden Prof.Dr. Vedat Bilgin ile "Milliyetçiliği ayaklar altına alan" Recep Tayyip Erdoğan’ı yan yana getiren hangi güçtür?

Prof.Dr. Vedat Bilgin yine "Yeni Bir Medeniyet Tasarım Olarak Milliyetçilik" başlıklı yazısında ABD başta olmak üzere batılı güçlerin ve küresel ideoloji yaratanların niyetini ve önermelerini şu cümlelerle tespit ediyordu:

Kendi milli devletlerinden vazgeçmezler. Ama bunun dışındaki dünyada şöyle bir anlayışın yaygın olmasını isterler: "Artık milli devlet çağı kapandı. Artık siz de üniter devletinizden vazgeçin." Milli devletlerinizden vazgeçin demek , hakimiyet sahanızı bize terk edin demektir.

Batı, ideolojik olarak bütün milli devletleri tehdit etmektedir. Bu tehdit dorudan doğruya ve sadece Batlı milli devletlerden değil , onların desteklediği küresel şirketlerden, finans kuruluşlarından da gelmektedir.Bu uluslar arası kuruluşlar vasıtasıyla milli devletler lağvedilmek istenmektedir. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Küresel çağdaki emperyalist ilişkilerin sürdürülmesi açısından…"

Şimdi Prof. Dr.Vedat Bilgin’in bu tespitleri ışığında, emperyalizmin ana dümeninde olan ve İslam ülkelerini işgal eden , bu uğurda milyonlarca Müslümanı vahşice öldüren ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde "Eşbaşkan" olduğu defalarca söyleyen Recep Tayyip Erdoğan’ın "Ben özellikle Diyarbakır’a çok farklı bakıyorum. Ben istiyorum ki, hani şu anda Amerika’nın da düşündüğü ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya ‘Genişletilmiş Ortadoğu’, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım" sözleri ışığında milli devleti kimin ortadan kaldırmak istediğini görmek için Prof.Dr sıfatı taşımak gerekmiyor. Zaten Vedat Bilgin taşıdığı halde maalesef göremiyor.

ABD eski Dışişleri Bakanı Rice, Büyük Ortadoğu Projesi’ni "Fas’tan Endonezya’ya kadar 22 İslam ülkesinin haritası, rejimi, sınırları değişecek, bunun içinde Türkiye’de var" diye tarif ettiği ve bu tarifi edilen BOP’un Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iken onu hala milli görmek ,Türkiye’de milli düşünen ve duruş sergileyen herkese büyük hakarettir.

"Başbakan Erdoğan "TEK DEVLET TEK BAYRAK TEK VATAN" dediği için değil bütün bunları ancak "millet iradesine" dayanarak yani demokrasiyi savunarak mümkün olacağını bilen bir anlayışı ortaya koyduğu için millidir." Diyen Vedat Bilgin , "Tek devlet" diyen Güneydoğu’yu PKK’ya terk etmez, "Tek Bayrak" diyen Türk bayrağı tahrik sebebi saymaz ve "Türk Bayrağının adı değişsin" diyen soysuzları sizin yanınızda "Akil Adam" yapmaz, "Tek vatan" diyen ABD’nin "Türkiye’nin de sınırları , haritası , rejimi değişecek" dediği Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanlığını yapmaz.

Vedat Hocam , senin bu anlattıkların 11 yıllık Türkiye iktidarında yaşananlara baktığımızda sadece uyutulan Türkiye’ye iyice uyuması için masallardan ibarettir. "Slogan" dediğin bizim tespitlerimizin hepsi de tarihli, belgeli gerçeklerdir.

Vedat Hocam , hırsızlıkların, yolsuzlukların, rüşvetlerin önüne geçmek için "Erdoğan milli olduğu için hedef oldu" sözleriyle Recep Tayyip Erdoğan’ın gözüne ne derece girersin bilmem ama bir aydın olarak Erdoğan ailesinin karıştığı bu villa , işadamlarından para toplama , arsa bağışlama, yolsuzluk, rüşvet olaylarına ne diyorsunuz onları yazında merakımız giderilsin. Recep Tayyip Erdoğan sizin mantığınıza göre "milli" olduğu için savcılığın beklediği oğlu Bilal Erdoğan ifadeye gitmesin mi?

Milli olduğu için rüşvet , yolsuzluk ,hırsızlık serbest mi olacak? Milli olan her şeye düşman birini milli görmek önünde Prof.Dr. sıfatı olan sizin gibi birine yakışmamıştır. Dünyanın en cahil adamına bile sorsanız "Erdoğan milli olduğu için hedef oldu" sözünüz ancak gençlik espirisi olarak itibar görür.

Aydın; milletin vicdanı ,aklı ,refleksidir. Aydın, AKP iktidarının içine düştüğü rezillikleri aklama , saklama , paklama aracı değildir. Prof. Dr sıfatımız yok ama rezillikleri ,ihanetleri ,hırsızlıkları ,yolsuzlukları gören irademiz var Vedat Hocam…

Yıldıray ÇİÇEK

AK PARTİ DOSYASI /// Gülse Birsel’in okunma rekoru kıran yazısı : Doyamadım Başbakan’a

Başbakan’ı her kanalda her dakika görmek beni kesmiyor.

Çok alıştım kendisine. Günlük rutin fırçamı yemeden güne başlayamıyorum. Neyse ki hologram imdadımıza yetişti. Böylece olmadığı yerlerden de bize seslenebilecek

Şenay’ın 70’li yıllardan bir şarkısı vardır, aranızda hatırlayanlar olacaktır, adı ‘Doy Doy, Doyamadım Türkiye’me’. Güftede memleketin neredeyse bütün şehirleri sayılır ve hiçbirine doyum olmaz. Örneğin “Doy doy doy doy doooy, doymadıım Kayseri’yee”… Sağlam melodili, döneminin ilerisinde bir parçadır. Bu ara sürekli kulağımda çalıyor.
Farkında mısınız, son aylarda hayatımızda en sık gördüğümüz kişi Başbakan! Ben, ailem ve arkadaşlarımdan daha çok, kendisiyle karşı karşıya geliyorum! Zira gazete okumasan, radyo- televizyon açıyorsun, internete giriyorsun, en olmadı bir yerde posterine rastlıyorsun.

Huşu içinde fark ettim ki Sayın Erdoğan’ı zaman zaman kendimden bile çok görüyorum! Abartma değil. Günde 20 defa aynaya bakmıyorum mesela ama kanalları zaplarken beş dakika içinde 20 kanalda peş peşe kendisine rastladığım oluyor.

Başbakan herhangi bir televizyon yıldızı gibi değil. Beni filan zaten bırakın da daha sık program yapanlardan, örneğin ana haber bülteni sunucularından, günlük dizilerin oyuncularından, Acun’dan, Esra Erol’dan da farklı olarak, kendisi bütün kanallarda! Her gün, arzu ettiğiniz her saatte televizyonda yüzünü görebilir, radyoda sesini duyabilirsiniz. Zap’layarak ilişkinize bir mesafe koymanız, özleme fırsatı bulmanız mümkün değil yani.

KIYMETİNİ BİLİN

Önceden programlı basın toplantıları ve konuşmalarla iş bitmiyor. Ülkede günde beş olay patlayınca, Sayın Erdoğan tabii hepsiyle ilgili o an bir açıklama yapıyor. Dolayısıyla, çoğu zaman yayın kesilerek bulunduğu yerden canlı bağlantıya geçiliyor ve böylece vatandaş, mesela bir kültür-sanat programı seyrederken bile Başbakanıyla sürpriz bir görüşme imkânına ulaşmış oluyor.

Başbakanımız nerede, ne yapıyor, ne giymiş, ne demiş, modu nasıl, sinirli mi, yorgun mu, kime haddini bildirmiş, an be an takip edebiliyoruz. Hangi yakınınızın her gün, her saat nerede olduğunu bilirsiniz? Eşiniz? Belki. Başbakan’ı biliyoruz ama. Hiçbir ülkenin siyasi lideri vatandaşına bu imkânı tanımaz, umarım kıymetini biliyorsunuzdur!

Şahsen çok alıştım bu yoğun iletişime. Yani Şenay’ın dediği gibi, “Doy doy doy doy doooy, doyamadım Başbakanaa”! Her ama her konuda, doğruları, yanlışları bize göstersin istiyorum. Mesela pilav tereyağla mı iyi olur, tereyağ-zeytinyağı karışımıyla mı? Bakanlardan birinin açıklaması filan artık beni kesmez. Bizzat Başbakan, her konuda olduğu gibi, kendi tercihini söylesin, öteki türlü yapanları fırçalasın isterim.

Yarın bir gün kendisi siyasetten bıkıp evine çekilirse kendimi boşlukta hissedeceğim diye korkuyorum. Stockholm sendromu gibi bir şey bu. Günlük rutin fırçamı yemeden kendime gelemiyorum. İlla gelişigüzel bir kanalı açıp, azarımı işiteceğim. Başka türlü günümün bereketi olmuyor! Başbakan kafein gibi, insanı sürekli gergin tutuyor!
Ne var ki, işte aynı kafein gibi, insan alışıyor. Ve bir kere alışınca, kitle iletişim araçlarının takibi yetmiyor. Zira kimse aynı anda iki yerde olamaz, Erdoğan bile! Neyse ki hologram mucizesi imdadımıza yetişti! Böylece Başbakanımız, artık hem olduğu hem olmadığı yerlerden bize seslenebilecek! Arzu edilirse 24 saat kendisinin fikir ve görüşlerinden faydalanıp hizaya gelebileceğiz.

HER EVE LAZIM!

Şahsım adına, bu sohbetlerin biraz daha kişisel olmasını tercih ederim. Madem bu teknoloji çıktı, neden her eve bir Başbakan hologramı verilmesin? Hayaldi, gerçek olabilir! Açıkçası, illa fırça yiyeceksem, kişiye özel fırça yemeyi tercih ederim. Başbakan hologram marifetiyle, salonda, çalışma odamda, setteki oyuncu odasında filan belirip, yediğime içtiğime, kimlerle ne muhabbet ettiğime, hangi sitelere girip, ne tarz bir hayat yaşadığıma, ahlaki, siyasi ve ekonomik görüşlerime bizzat karışsın isterim! Öyle toplu halde yapılan yaşam tarzına müdahaleden bir tat alamıyorum ben!

Madem bu tarz teknik imkânlar var, artık vatandaş bire bir evinde teftiş edilsin, bizzat azarlansın.

Biz bunu hak ediyoruz.

Hürriyet

AK PARTİ DOSYASI /// TAYYİP ERDOĞAN : Tuzluklar ters tepecek

Erdoğan, “Kirli odakların kurduğu tuzağın bozulduğunu” belirterek, “O tuzak, başlarına çöktü. Kirli ittifaklar bozuldu. Ananaslar, tespihler, tuzluklar, göreceksiniz hepsi ters tepecek” dedi.

Başbakan Tayyip Erdoğan, darbe sevdalılarının, asıl darbeyi 30 Mart’ta milletten alacaklarını belirterek "Kirli odakların kurduğu tuzak bozuldu. O tuzak, onların başına çöktü. Kirli ittifaklar bozuldu. Ananaslar, tespihler, tuzluklar, göreceksiniz hepsi ters tepecek. Milletin yetkisini çalamayacaklar" dedi. Erdoğan, Okmeydanı sakinlerine tapularını dağıtırken, özetle şunları söyledi:

TUZLUKLAR SIZMIŞ: Türkiye’de nasıl bir darbe gerçekleştirilmek istendiğini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir yerlerde gizli-kapaklı toplantılar yapılmış, bir yerlerde planlar yapılmış, projeler hazırlanmış, tuzaklar kurulmuş ve 17 Aralık’ta da düğmeye basılmış. Nedir bu planlar? Öncelikle, hükümete karşı bir yargı müdahalesi yapılacak, yargı eliyle hükümet yıpratılacak. Ardından, milletvekilleri istifa ettirilecek. Milletin oyuyla, AK Parti çatısı altında görev alanlar, meğer bir yerlerden gelen emir ve talimatla istifa ettirilmişler. Meğer, AK Parti’ye de bazı tuzluklar sızmış. Sen, geleceksin, AK Parti’den milletvekili adayı olacaksın. Sonra seçime girecek, milletten yetki alacaksın. Milletin vekili olacaksın. Ama sonra, biri sana emir verecek, sen de milletin emanetine ihanet edecek, partinden istifa edeceksin. Bu düpedüz ihanettir. Bu yapılan, AK Parti’ye ihanettir. Bu yapılan, emanete ihanettir. Bu yapılan, en çok da millete ihanettir.

Bunlar, türlü ayak oyunlarıyla, komplolarla, sabotajlarla, iftirayla hükümeti yıpratmak, partimizi yıpratmak, kendi arzularına, kendi keyiflerine göre hükümet ve parti kurmak istediler. Geçti o günler. Türkiye’de hükümetleri artık medya kuramaz, medya yıkamaz, sermaye kuramaz, sermaye yıkamaz. Türkiye’de hükümetleri, uluslararası çetelerin maşası olmuş örgütler kuramaz, her ne yaparsa yapsınlar, onlar da yıkamaz. Türkiye’de artık, söz de, karar da, yetki de milletindir.

FAİZ-ÖRGÜT LOBİSİ EL ELE: Faiz lobisiyle örgüt lobisi ele ele verdiler, Türkiye ekonomisini sarsmak istediler. Ekonominin çarklarını durdurmak istediler. ‘Devlet müteahhitlerin parasını ödemiyor’ diye yalan söylemeyin. Her şey bir plan içinde yürüyor. Yatırımlarda durmak yok, yola devam.

İçerdeki bazı iş adamlarıyla, bazı işveren örgütleriyle ittifak yaptılar. Türkiye’nin iş ortamını, yatırım ortamını karalamak istediler. Şifre ne? Şifre ananas. Şifre ne? Şifre tespih… Kimlerin kimlerle iş tuttuğunu görüyor musunuz? Ananaslar geliyor gidiyor, tespihler geliyor gidiyor, maalesef benim 77 milyon vatandaşımın ekmeğine göz dikiliyor. Bu defa yanlış adrese gittiler, sert kayaya çarptılar. Hiç endişeniz olmasın Türkiye ekonomisi, 3-5 komplocunun darbe teşebbüsüyle sarsılmayacak, 3-5 gazete haberiyle, tuzu kuru sermayedarların açıklamasıyla savrulmayacak kadar büyük ve dirençlidir, bunu böyle bilin.

AJAN CASUS HAŞHAŞİ: Ajan, casus deyince, Haşhaşi deyince çok rahatsız oluyorlar. Şu yapılanları neyle açıklayacaksınız? İhanetten, ajanlıktan, casusluktan başka kavram var mı bunları açıklayacak? Türkiye’nin milli kurumlarını, milli politikalarını, milli değerlerini hedef alanlara karşı yapılan mücadele bir istiklal mücadelesidir. Biz de dimdik durarak 77 milyon hep birlikte bu istiklal mücadelesini veriyoruz, vereceğiz.

GÜNEY’DEKİ SEVDİKLERİ ÜLKE: Mavi Marmara’dan niye rahatsız oldular? Bunlar, Suriye’ye yaptığımız insani yardımdan neden rahatsız? Bunlar, bu ülkenin MİT’inden neden rahatsız? Bunlar bizim Filistin’deki kardeşlerimize yaptığımız yardımdan niçin rahatsız? Bunlar asırlardır komşumuz olan, 30 milyar dolar ticaret hacmimiz olan İran’a yaptığımız ziyaretten neden rahatsız? Bunlar Halkbank’tan neden rahatsız? Niçin? "Güneydeki Sevdikleri Ülke" var ya… İşte öyle odaklara, öyle çevrelere çalıştıkları için…

ÇÖZÜM SÜRECİ DE HEDEFTE: 17 Aralık darbe girişiminin bir başka hedefi de çözüm süreciydi. Bunu başarmak için de, uluslararası şer odaklarıyla birlikte çalışmaktan çekinmediler. "Güneydeki Sevdikleri Ülke"nin maşalığını yapmakta en küçük bir tereddüt göstermediler.

CHP’Yİ PARMAKTA OYNATIYORLAR: CHP’yi çok çok önceden şekillendirmeye başladılar. Kaset komplosuyla, bir genel başkanı görevden uzaklaştırdılar, bir başkasını göreve getirdiler. Şu anda da, CHP üzerinde yine çok tehlikeli oyunlar oynuyorlar. Bu örgüt, şu anda CHP’yi adeta parmağında oynatıyor.

AK PARTİ DOSYASI : Erdoğan’ın karikatürünü çizdiği için sınırdışı edilen sanatçı sok akta kaldı

Başbakan Erdoğan’ı konu edinen karikatürleri nedeniyle davalık olan ve sınırdışı edilen sanatçı Michael Dickinson, üç hafta Londra’da sokakta kaldı.

Bianet’ten Figen Güneş bugün yazısında Başbakan Erdoğan’ı konu edinen karikatürleri nedeniyle davalık olan ve sınırdışı edilen sanatçı Michael Dickinson’ı yazdı. Güneş yazısında, "Dickinson’ın sınırdışı edildikten sonra üç hafta Londra’da sokakta kaldığını daha sonra Polonyalılarla paylaştığı bir işagal evine yerleştiğini" belirtti.

Güneş yazısında Dickinson hakkında şöyle yazdı:

“Kennedy suikastını model alarak bir plan hazırladık. Yeni plana göre CIA ve ordu istihbaratı öncülüğünde gerçekleşecek olan saldırıda, Suudi Arabistan ve İsrail’in desteği alınacak. Boston’dan kaçırılan iki uçak, Dünya Ticaret Merkezi’nin iki kulesine çarpacak. Ardından patlatılan bombalarla binanın kontrol altında yıkılması sağlanacak. Görenler binanın uçak kazasından yıkıldığını zannedecek” repliğini söylüyor Londra’da Theatre Technis’deki Kennedy suikastını ve kirli Amerikan politikalarını ele alan “We, Macbeth” oyunundaki Dick Cheney.

Tiyatronun bitiminde Cheney’i oynayan oyuncu ile fuayede karşılaşıyoruz. Sokakta bulduğu tekerlekli pembe büyükçe bir valizi yanında sürüyerek, portakal suyunu yudumluyor. Tiyatronun yöneticisine valizi o gecelik orada bırakıp bırakamayacağını soruyor. “Bugün marketler çok yemek attığından hafta içinde idare edebilmek için bu gece artıkları toplayacağım”diyor. Yanına yaklaşıyorum. Böylesine güçlü bir politikacı karakterini oynayan oyuncunun, evsiz olduğunu fark ediyorum.

Evsiz sanatçı, hep yanında taşıdığını söylediği kırmızı dosyasını çantasından çıkararak, hevesle kolajlarını göstermeye başlıyor. Onun Türkiye’de uzun süre yaptıkları sanat mı hakaret mi diye yargılanan politik İngiliz sanatçıMichael Dickinson olduğunu fark ediyorum.

Recep Tayyip Erdoğan’ı Bush’un köpeği olarak tasvir ettiği kolaj çalışmasının ardından “Başbakan’a hakaret” gerekçesiyle Türkiye’de davalık olduğunu, 27 yıl yaşadığı Türkiye’den “sürgüne gönderildiğini” yüzünde buruklukla anlatıyor. Davalık olan çalışmasını o yıllarda karikatürist Musa Kart’a destek ve dayanışma amacıyla oluşturduğunu, tüm hayatınınsa bununla değiştiğini söylüyor.

Sıklıkla İstanbul Tarlabaşı’ndaki günlük hayatını özlediğini belirten sanatçı, gezi hareketi döneminde sokak sanatının yayılmasına verdiği desteği gülümseyerek anımsıyor. Diğer yandan Tarlabaşı başta olmak üzere İstanbul’un kentsel yıkımla orta sınıfın zevklerine göre yeniden düzenlenmesini eleştiriyor.

Sanatçı davanın ardından İstanbul’daki İngilizce öğretmenliği işini kaybettiğini, bir süre sokaklarda rune falı baktığını fakat geçtiğimiz yılın Ekim ayında Tünel’de fal baktığı sırada polisin vize süresinin geçtiğini fark etmesi nedeniyle, beş yıl Türkiye’ye geri dönmemek üzere ülkeden sınır dışı edildiğini söylüyor. Bugünlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde, Erdoğan’a karşı dava açma hazırlığında olan sanatçı, Noel’i Londra’da sokakta uyuyarak geçirdiğini anlattı.

Türkiye’den kovulmasının ardından iş bulabilmek amacıyla İspanya ve Fas’a giderek, iş bulamadan beş parasız olarak 22 Aralık’ta Londra’ya döndü. Londra’da hippilerin semti olarak bilinen Camden Town’daki bir süpermarketin arka kapısındaki merdivenin altına yerleştirdiği karton bir kutu içinde uyumaya başlayan Dickinson, herkesin ailesiyle geçirdiği Noel gününü bu kolinin içinde uyuyarak geçirdiğini aktarıyor.

“Civardaki bir kiliseye giderek, bir İsa heykelciğini bu zor günümde bana eşlik etmesi için yerinden çıkarıp getirerek kutumun içine koydum” sözleriyle yalnızlığını anlatıyor.

Aynı günlerde Camden Town’da bulunan, Kıbrıslı tiyatrocuların kurduğu bağımsız tiyatro evi Theatre Technis’deki eski Amerikan başkanlarından Kennedy’nin 1963 yılında suikastla öldürülmesini konu alan “We, Macbeth” oyununa oyuncular arandığını fark edip elemelere katılıyor. Evsiz olmasına rağmen zor şartlar altında böylesine güçlü bir karakteri canlandıran Dickinson deneyimlerini yabancı kelimesinden esinlenerek oluşturduğu “yabanji” adlı sitesiyle, aykırı Amerikan gazetesi Counterpunch’daki bloğunda paylaşıyor. Londra’da yaklaşık olarak üç hafta sokaklarda yaşadıktan sonra, şimdi Polonyalılarla paylaştığı bir işgal evine geçici olarak yerleşti.

Sanatçı Türkiye’deki davanın 2006’da başlamasının ardından, iş bulabilmek için pek çok ülke dolaştı fakat isyankar ve savaş karşıtı politik kimliği nedeniyle gittiği ülkelerde polisle sorunlar yaşadı. Örneğin, İsrail’de giydiği “Filistin’e özgürlük” tişörtü Tel Aviv’den gönderilmesine yol açtı.

İngiltere’de her yıl 11 Kasım’da düzenlenen Birinci Dünya Savaşı şehitlerini anma töreninde saygı duruşundaki derin sessizlik esnasında çıkıp “Savaşa hayır” diye haykırmasıyla, alanda bulunan Prenses Kate’in törende sıçramasına neden olmuş, sükûneti bozduğu gerekçesiyle İngiliz polisi tarafından tutuklanmıştı.

Savaş karşıtı mücadele vermesi nedeniyle pek çok kez davalık olan sanatçı, İngiltere’de parlamentonun önündeki yeşil alanda kamp kuran “demokrasi köyündeki” aktivistler arasında da yer almıştı. Parlamento meydanında kamp yapmanın yasadışı ilan edilmesiyle, alandan polis tarafından 2012 yılında zorla çıkarılana kadar çadırını toplamayanlar içinde bulunmuştu.

Her evsizin içini üşütecek kadar soğuk, karanlık, yağmurlu bir Londra Pazar’ında yaşanan bu ilginç karşılaşmanın ardından, kahve için tekrar buluşmak sözüyle ayrılıyoruz. Malum sokaklarda yemek bulduğunu fakat çok sevdiği kahveyi yüksek fiyatları nedeniyle doya doya içemediğini söylüyor. Eve dönüş yolumda, onun kolaj dosyasını yorulmadan bıkmadan hep yanında taşımasını hayranlıkla anımsıyorum."

Odatv.com

AK PARTİ DOSYASI /// AK Parti’den İstifa Eden Muhammed Çetin : Yeni İstifalar Olacak

AK Parti’den istifa ettiğini açıklayan İstanbul Milletvekili Muhammed Çetin, "Birçok arkadaşımın aynı şeyi yapacağını çok yakında göreceksiniz" dedi. …

Ak Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun "partiye zarar verdiği, parti içinde fitne yaratan konuşmalar yaptığı" gerekçesiyle kesin ihraç istemiyle tedbirli olarak Müşterek Disiplin Kurulu’na havale ettiği İstanbul Milletvekili Muhammed Çetin, düzenlediği basın toplantısıyla istifasını açıkladı.

"BİR ÇOK ARKADAŞIM AYNI ŞEYİ YAPACAK"

İstifasının ardından basın mensuplarının karşısına geçen Muhammed Çetin, çarpıcı açıklamalarda bulundu. Yolsuzluk ve adaletsizlik karşısında Ak Parti’de daha fazla kalamayacağını belirten Çetin "Bir çok arkadaşımın yakında aynı şeyi yapacağını göreceksiniz. Birçok arkadaşımın aynı şeyi yapacağını çok yakında göreceksiniz. Ak Parti’de bizi konuşturmadılar. Kimseyle temasta bulunmadım. İçerdeki hazımsızlığı biliyorum. Çok kimse rahatsız. Bunlar içerde konuşuluyor. Yakında hepsi patır patır dökülür. Bundan sonra özgürüm. Bol bol konuşuruz" dedi.

İşte Çetin’in açıklamarından satırbaşları;

Hukukun serbest kalması karşısında sessiz kalmak mümkün değil. Birçok arkadaşımın da aynı şeyi yapacağını göreceksiniz.

"KİMSEYE YARANMA DURUMUM YOK"

Ben hep kör noktaya oturdum, en arkaya. Kameralar beni çekemiyordu. Görme, görülme, kimseye yaranma durumum yok. Vazife verilmedikçe konuşmadım. Ülkemi, partimi hep savunmuşumdur. Söylenen şeyler cut and paste şekliyle birleştirilmiş şeyler. Koskoca camiaya tırpan saplanınca hızını alamayıp kendine de saplıyordur. Bir arkadaş o malum toplantıda ismini biliyorsunuz dedim ki ‘Yürütülmekte olan bir savcıya diyorsun ki ölen savcının sonu gibi olacak diyorsun, bu başka bir şeydir’

"BU BİR İNTİHARDIR"

Bu bir intihardır. Millet 2 şey anlar. Ya senin de o yolsuzluklarda ismin vardır. Hiç kötü niyet yok. O da ayağa kalktı, 20-30 kişinin duyacağı şekilde ‘’O savcı ya da hakim 10-15 senelik arkadaşım. İzmir’de liman hadisesi başlayınca ‘kimler tutuklanacak isimler ver’ dedim. Savcı da olur mu öyle şey dedi. O arkadaş da ‘biz arkadaşız versene dosyayı’ diyor. Bu cevaba kızıp o tweeti attım’’ dedi herkesin içinde.

"BAKTIM BURADA İYİ OLAMIYORUM"

O soğuk günlerde ayaklarım üşüdü, 2 gün rapor aldım. Sandılar ki ben haşhaşi konuşmasından sonra gidiyorum. Baktım burada iyi olamıyorum. Uçağa bindim İstanbul’a gidiyorum. Bir indim bir sürü arama olmuş. Beni göremedikleri için tahmin etmişlerdir dedim arayanlara. Biraz sonra Emre Uslu aradı. Ben de o da ABD’deydim. Oradan tanışıyoruz. Habertürk ve TRT’de geçiyor dedi. Parti ciddiyeti varsa önce beni ararlar dedim. Danışmanımı aradım. Hocam yok böyle bir şey dedi. Akşam 17.05’de iki arkadaşın dilekçesi var diye haber geldi. Bu akşam da istifa edeceğim. O 3-5 yandaşa istifa edecek diye haber geliyor ben hiçbir şey açıklamadan

"GÜLEN’LE İSTİFAYI KONUŞMADIM"

Fethullah Gülen’le görüşmem olmuştur, istifa etmem ya da siyasi şeylerle ilgili konuşmam olmadı. Konuşmam da. Gülen’i tanımıyorsunuz da.

"BU KADAR KALMAMA NEDEN OLAN GÜLEN’DİR"

Hocaefendi kimsenin şahsi tercihlerinin önüme geçmez. Onunla istişare ederseniz şahsi düşüncesini söyler. Benim bugüne kadar kalmama vesile olan Hocaefendidir.

AK PARTİ DOSYASI /// AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner : ‘Bize diz çöktürmeye çalışıyorlar’

AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın hükümet-cemaat çatışmasına benzin dökmeyecekleri yolundaki açıklaması ve Gezi sürecindeki tavrını överek, “Öcalan, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkı sağlayan bir yerde duruyor” dedi.

Anket

Abdullah Öcalan demokratikleşmeye katkıda bulunuyor mu?

Evet
Fikrim yok
Hayır

CEMAAT HÜKÜMETE KARŞI KAVGA BAŞLATTI

Rusya’nın Sesi’ne konuşan Mehmet Metiner, 17 Aralık operasyonu ve Cemaat-AKP çatışmasının sorulması üzerine, “Cemaatle hükümetin çatışması söz konusu değil. Cemaatin üst yönetiminin hükümetimize karşı başlatmış olduğu bir kavga var. Emniyet ve yargı içindeki elemanlarını harekete geçirerek bizi diz çöktürmeye, AKP’nin siyasetini belirlemeye çalışıyorlar. Biz bu yapıya, ‘paralel yapı’ diyoruz. Devlet içinde devlet olmak istiyorlar. Bu paralel yapıyla hükümetimizin demokrasi mücadelesi var ve bunları tasfiye etme konusunda kararlıyız” dedi.

KCK PARALEL DEVLET DEĞİL

“KCK davasındakiler de, ‘paralel devlet’ iddiasıyla içeri atıldılar. Balyoz, Ergenekon davalarında da benzer iddialar vardı yine…” şeklindeki anımsatma karşısında, “Biz KCK’yı paralel devlet olarak görmüyoruz” ifadesinin kullanan Metiner, şunları kaydetti:

“Çünkü paralel devlet, devlet içinde devlet yapılanmasıdır. KCK devlet içindeki bir devlet yapılanması değildir. KCK, mevcut devlete alternatif bir devlet yapılanmasının yaratılmasını isteyebilir. Kendi tüzüklerinde de var bu zaten. Ama bizim sözünü ettiğimiz paralel devlet, devletin kritik makamlarında olduğu halde, emri sivil otoriteden, kendi sıralı amirlerinden değil bağlı oldukları bir başka yapıdan alarak hareket eden ve gerektiğinde sivil hükümeti alaşağı etmekten kaçınmayan bir yapı. Dolayısıyla KCK’nın paralel yapılanmasıyla, bizim sözünü ettiğimiz yapılanma birbirinin tam tersi.

KCK operasyonlarını çok sağlıklı bulmuyoruz. Dolayısıyla buna imkan sağlayan Terörle Mücadele kanunlarını da çok demokratik bulmuyoruz. Evet Ergenekon sürecinde de bir darbeyle hesaplaşılmıştır ama pek çok insanın da mağdur edildiğinden artık kuşku duymuyoruz. Dolayısıyla KCK operasyonlarının, top yekün Ergenekon yargılamalarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Haşhaşiler diye, Türkiye’nin badem bıyıklı Neoconları olarak tanımladığımız bu paralel yapı, hükümetin demokrasiye doğru olan yürüyüşünü engellemek ve demokratik hamlelerini önemsizleştirmek için pek çok yanlışlıklar yaptı. Bugün artık bunu kabul ediyoruz. Bu bir özeleştiriyse, evet bu bir özeleştiri.”

“ERGENEKON BİR BÜTÜN OLARAK FASA FİSO DEĞİLDİR”

AKP’li Metiner “Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında Türkiye’de var olan derin devletin üzerine gidilmediği, aslında bunun sulandırıldığı görüşüne katılıyor musunuz?” sorusunu şöyle yanıtladı:

“Biz sadece darbeyle hesaplaşma sürecini çok anlamlı buluruz. Ergenekon bir bütün olarak fasa fiso değildir. CHP ile ayrıştığımız yer burası. Yani sanki Türkiye’de hükümete karşı hiçbir darbe girişimi olmamış da, durup dururken bu davalar açılmış diye bakmak, hakikatin inkar edilmesi olur. Hükümetimize karşı ordunun içinde bir takım güçler organize bir şekilde darbe planlamışlardır. Ergenekon dediğimiz dava, bu darbe süreciyle bir hesaplaşmadır. Bu yüzyılımızın bence çok önemli bir adımıdır. Türkiye açısından da milattır.

Ama bu süreçte görünen o ki paralel yapı, kendi muhaliflerini de bu torbanın içine yerleştirerek mahkum etmiştir. Türkiye’nin çözüm sürecini sabote etmek için de KCK soruşturmalarını tamamen hukuk dışı yöntemlerle yapmaktan kaçınmamışlar. Bugün gördüğümüz manzara bu. Onun için biz yeniden yargılanma süreçleri de dahil, Türkiye’nin çok köklü bir reforma ihtiyaç duyduğu kanaatindeyiz.

Bu yüzden yeni bir demokratikleşme hamlesiyle inşallah Türkiye’nin karşısına çıkacağız. Terörle Mücadele kanunlarının yeniden düzenlenmesi ve belki tamamen kaldırarak Türk Ceza Kanunu içinde bunların yer almasını sağlamayı amaçlıyoruz. Özellikle Özel Yetkili Mahkemelerin ortadan kaldırılması konusunda hükümetimizin yeni bir hazırlığı var. Bir yandan HSYK’nın demokratik bir temsil sistemine kavuşturulmasını sağlayacağız. Bir yandan da emniyet ve yargı üzerinden, terörle mücadele yasalarından aldığı güçle bu paralel yapının yanlış yapmasını engellemeye çalışacağız. Hükümetimizin bu konudaki hazırlıkları devam ediyor. Yerel seçimlerden önce bu yasaları meclisten geçirmeye çalışacağız.”

“KİŞİSEL YOLSUZLUKLARI, RÜŞVETLER YERYÜZÜNÜN HER YERİNDE VAR”

Metiner, yolsuzluk iddialarını kabul etmezken, “Biz, yolsuzluk kılıfı altında bir darbe girişimiyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyoruz” dedi. “Bence yolsuzluk yok” diyen Metiner, kişisel yolsuzlukların, rüşvetlerin yeryüzünün her yerinde olduğunu savundu. AK Parti hükümetinden kaynaklı, doğrudan hükümetin bilgisi dahilinde yapılan bir yolsuzluk olayından söz etmenin iftira olacağını savunan Metiner, “Ama herhangi bir insanın, bu bir bakan oğlu da olabilir, birisine bir işlem yaparken aldığı şeyleri hükümete bağlamak büyük bir iftiradır. Hükümetimiz böyle bir iftirayla karşı karşıya. O yüzden yolsuzluk kılıfına büründürülmüş bir darbe girişimiyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyoruz” dedi.

Metiner, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması konusunda değerlendirmede bulunurken, bu mahkemeleri kaldırırken, bu mahkemelerin yol açtığı mağduriyetlerin de giderilmesi gerektiğine inandıklarını aktardı. Sadece bu mahkemeleri kaldırmanın yetmediğini belirten Metiner, “Bu mahkemelerin yol açtığı mağduriyetler var. Bunların da giderilmesi gerekir” diye konuştu.

Metiner, şunları kaydetti:

“Bu konuda Adalet Bakanlığımız gerekli yasal düzenlemeleri hazırlayabilir. Meclisimiz de bu yasaları rahatlıkla geçirebilir. Ama ne yaparsanız yapın eğer hakimler, savcılar, paralel yapının mensubu gibi hareket edebiliyorlarsa başka mağduriyetlere de sebep verebilirler. Çünkü, sonuçta mahkemelerin takdir yetkileri var. Ama biz prensip olarak hem ÖYM’leri ortadan kaldırmayı hem de bu mahkemelerin marifetiyle ortaya çıkmış mağduriyetleri gidermeyi önemseyen bir siyasal anlayışa sahibiz. Bunun nasıl olacağına artık Adalet Bakanlığımızın yetkilileri karar verirler.

Ben bütün partilerin bu tür konularda uzlaşıya açık olduğu kanaatinde değilim. Hele AK Parti’nin marifetiyle herkesi memnun ederek toplumsal vicdanı rahatlatacak adımların atılmasından Meclis’teki muhalefet partilerimizin memnuniyet duyacağı kanaatinde değilim. Bunlar, ‘Keşke AK Parti bu adımları atmasa da, biz bunun üzerinden siyaset yapsak’ diye düşünüyorlar. Bakmayın siz demokratikleşme istedikleri yönündeki söylemlerine. AK Parti ön almaya başladığından itibaren her birisi farklı gerekçelerle hükümete gene suçlamalar yöneltiyor. Ama biz bütün bu tehlikeleri bertaraf edebilecek tek formülün daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, daha fazla hukuk olduğu kanaatindeyiz.”

"HEDEFİMİZ, SİLAHLARDAN ARINDIRILMIŞ BİR TOPLUMSAL BERABERLİK ABİDESİ DİKMEK"

Çözüm sürecinde gelinen aşama hakkında da konuşan Metiner, “Abdullah Öcalan, bu yapıyla ilgili Başbakan’a bir yıl önce bir mektup yazdığını açıkladı. Bu yapının darbe hazırlığı içinde olduğu konusunda uyardığını belirten Öcalan, ‘Biz öyle bir çatışmaya benzin taşımayacağız’ demiş. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

“Nevruz sürecindeki tutumu, Gezi süreci ve hükümete karşı şimdiki darbe girişimine karşı almış olduğu tutumu çok anlamlı ve değerli buluyorum. Öcalan’ın aslında durduğu yer, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkı sağlayan bir yer. Öcalan’ın gösterdiği bu istikamete yönelik bir siyasetin henüz yürütülemediği kanaatindeyim. Öcalan İmralı’da çok anlamlı, çok değerli şeyler söylüyor. Türkiye’nin demokratikleşmesine de katkı sunabilecek çok anlamlı şeyler söylüyor. Paralel yapıyı görüyor. Paralel yapının aslında hükümeti alaşağı etmeye, çözüm sürecini sabote etmeye dönük eylemselliklerini de görüyor. Ama Öcalan adına siyaset yapanların, henüz bunu yeterince gördükleri kanaatinde değilim. Görüyorlarsa da ideolojik barajları nedeniyle buna yönelik bir siyaset üretemedikleri kanaatindeyim.

ÖCALAN SÖYLEDİĞİ İÇİN YAPMIYORUZ

TMK’da değişiklikler yapılıyor. ÖYM’leri kaldırıyoruz. Hukuk alanında çok önemli reformlara imza atacağız. Seçim sonrasında da bizim nihai hedefimiz, silahlardan arındırılmış bir toplumsal beraberlik abidesi dikmek. Yani silahlarını bırakmak isteyip de gelip siyaset yapmak isteyenlerin önünü açmak. Bu konuda yasalardan kaynaklı engeller varsa bunları da ortadan kaldırmak istiyoruz. Tabi bunları Öcalan söylediği için yapmıyoruz. Böyle bir algının oluşması, bizi de, Türkiye toplumunu da rahatsız eder."

“ÖCALAN SAĞLAM DURUYOR”

Sürecin çok istekli ve kararlı bir şekilde yürüdüğünü dile getiren Mehmet Metiner, "Öcalan sağlam duruyor. Hükümetimiz kararlı bir biçimde bu sürecin arkasında duruyor. Paralel yapının ortaya çıkmasından sonra da bu sürecin Kürtler için de, herkes için de elzem olduğu görüldü. Belki de bu şerden böyle bir hayır doğdu. Birileri ısrarla Türkiye’nin bu sorunu çözerek güçlenmesini istemiyor. Türklerin, Kürtlerin birlikte kazanmasını istemiyorlar.

Paralel yapının doğrudan bir hedefinin de çözüm süreci olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla çözüm sürecini başarıya ulaştırmak, hükümetimizin olmazsa olmaz görevleri arasındadır. Biz çözüm sürecinin tam arkasındayız. Yol temizliği için ne gerekiyorsa da sonuna kadar yapacağız. Ama bunun için biraz daha sabra, biraz daha zamana ihtiyacımız var” şeklinde konuştu.

AK PARTİ DOSYASI : Erdoğan hükümetinin namus borcu

Rasim Ozan Kütahyalı: Yargıtay’ından Danıştay’ına, HSYK’sından mahkemelerine kadar bu rezil yargı sistemi yenilenecek ve bu kumpas tüm yönleriyle ortaya çıkartılacak.

Bu halk Ergenekon ve Balyoz gibi özü tamamen haklı davalara darbeciler ve askeri vesayet tasfiye edilecek diye destek vermişti. Bugün anlaşılıyor ki bu haklı talep utanmazca sömürülerek cemaatçi subayların TSK’da kritik konumlara gelebilmesi için iğrenç operasyonlar yapılmış. Aileleriyle beraber onbinlerce masum insanın hayatı karartılmış. Askeri vesayetin yerine cemaat vesayetinin temelleri atılmış. Tüm demokratlar bu gerçeği görmek ve özeleştiri yapmak zorunda. Bu konuda Yıldıray Oğur örnek bir isimdir. Oğur’un askeri casusluk denen dava rezaletini deşifre eden satırlarını okumaya devam edelim.

***

Aranmayla ilgili iki farklı tutanak vardır. Tutanaklardan birine göre evden suç unsuru olarak sadece antika silahlar çıkmıştır. İkinci tutanakta aramaya katılan polis sayısı, aramanın saati her şey farklıdır. Ne tesadüf ki aranan delil İzmir polisinin aradığı tek bölümde, yine ne tesadüf ki kilitli kasaların olduğu evin kütüphanesinin bir rafından çıkar. Kütüphane rafına öylece bırakılmış iki flaş bellek ve iki hard disk içinden çıkan Pandora adlı dijital belgelerden devlet sırrı olan dokümanlar, savcıya göre bir casusluk örgütü şemasının olduğu bilgiler çıkmıştır. O belgeler çoğu asker yüzlerce kişinin başını yakar. B.Ö.’nün parmak izi alınması talebi aylarca reddedilir, arama sırasında polis kamerası ise nedense bazı anlarda arıza yapmıştır.

***

Pandora adlı bu dijital bilgilerin çıktığı bir diğer adres ise daha tuhaf. Hakkında 49 kez bir hafta uzatılan dinleme kararları olmasına rağmen N.K.’nin hiç yaşamadığı (anne ve babası boşanmış olduğu için) görme özürlü babasının evi. Pandora adlı belgelere göre arkadaşlarının "bir askerle evlenmek istiyordu" dediği, üniversite öğrencisi N.K. casusluk örgütünün liderlerinden biridir. HHH Yine ne büyük tesadüftür ki aynı dijital belge, askeri alan dışında yaşayan, İzmir polisinin aradığı, aramaya evde ikamet edenlerin katılmadığı ya da geç katıldığı, yine ne tesadüf ki önceden mahkemelerden teknik yetersizlik yüzünden dijital verilerin yedeklerinin sanıklara teslim edilmeme kararı alınmış 10 sanığın evinden daha çıkar. Yine parmak izi talepleri reddedilir, delil torbaları kanunsuz olarak açılır vb. Bu belgelerin çıkmadığı diğer 347 sanığın suçu ise o dijital dokümanlarda adlarının bilgisayarı açmasını bilen herkesin üretebileceği bir belgede geçmesidir.

***

Aralarında amiral ve generallerin de olduğu 316’sı muvazzaf ve emekli asker, 357 sanıklı Askeri Casusluk Davası işte böyle başladı. 18-20 aylarını tutuklu geçiren, bütün kariyerleri ellerinden alınan, neredeyse tasfiye edilen sadece askerler değil. Aralarında şimdiki İçişleri Bakanı Efkan Âlâ’nın da olduğu 400’ü üst düzey bürokratın da adı Pandora adlı belgelerde geçtiği için dava dosyasına girdi. Haklarında idari işlem yapılanlar oldu. Çoğu asker 2500 kişi hakkında ise fişleme yapıldı. Özel hayatları deşifre edildi. PKK’ya ve Kıbrıslı Rumlara istihbarat satmakla suçlandılar.

***

15 ay süren yargılamadan sonra mahkeme bütün sanıkların fuhuş ve askeri casusluk suçlarından beraatına karar verdi fakat başka suçlardan cezalar verdi. Fuhuş diye başlayan, casusluk diye devam eden davadan geriye uydurulmuş bambaşka suçlar kaldı. Aralık 2013’te Yargıtay 9. Ceza Dairesi, temyiz incelemesini tamamladı. 43 sanık hakkında verilen mahkûmiyet ve beraat kararlarını onadı. Balyoz’da karar veren daire, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 13 sanık için "Dijital verilerde suçlar sabit değil. Bilgisayar kullanıcı adlarının başkaları tarafından oluşturulması mümkündür" görüşüyle bozma talebini dikkate almadı. Aralarında amirallerin, TÜBİTAK yöneticilerinin olduğu sanıklar 2 yılla 17 yıl arasında değişen hapis cezaları aldılar. Ordudan ihraç edilenler, terfileri yananlar oldu. Medyatik fotoğraflar, büyük iddialarla servis edilen casusluk dosyası böylece sessizce kapandı.

***

Yargıtay’ından Danıştay’ına, HSYK’sından mahkemelerine kadar bu rezil yargı sistemi yenilenecek ve bu kumpas tüm yönleriyle ortaya çıkartılacak. Bu Erdoğan hükümetinin de namus borcudur.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: