Etiket arşivi: abdullah Öcalan

PKK DOSYASI /// Oral Çalışlar : Öcalan’ı itibarsızlaştırma projesi

Oral Çalışlar: Kimler bunlar acaba? Öcalan’ın 15 yıl önceki sorgusunun kasetlerini elde etme yeteneğine kimler sahip olabilir? Size bir tahminde bulunayım: Ergenekon soruşturmasını kim yürüttüyse JİTEM’cileri kim sorgulayıp evraklarına el koyduysa onlar.

Oral Çalışlar’ın Radikal gazetesindeki "Öcalan’ı itibarsızlaştırma projesi" başlıklı (7 Şubat 2014) yazısı şöyle:

Son dönemde, ‘Kürtlerin hakkını hukukunu savunan’ bazı çevreler, Kürtlerin barışa yönelmesinden hoşnut değiller.

Öcalan’ın hedefe oturtulacağı belliydi. Çok profesyonelce monte edildiği anlaşılan kasetin hedefi; Öcalan’ı, Kürtlerin, Türklerin gözünden düşürmek. Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan getirildiği günlerde, JİTEM’ci Atilla Uğur tarafından sorgulanırken çekilmiş görüntüleri, keyfi şekilde montajlanarak, 15 sene sonra yeniden devreye sokuluyor.

Tabloyu daha net bir şekilde görebilmek için 17 Aralık’a uzanalım: 17 Aralık operasyonu, istenilen sonucu vermedi. Darbe girişimi amacına ulaşamadı. ‘Devirmeci topluluğun’, ‘hamle’ beklediği kesimlerden biri de Kürtlerdi, Öcalan’dı, BDP’ydi. ‘İşin bir ucundan da onlar tutsaydı’, Tayyip Erdoğan bitirilebilirdi. Barışı bozmaları ve ‘krizin derinleşmesine katkıda bulunmaları’ beklendi. Ancak, Öcalan, ‘paralel yapı’ya ve ‘darbeci’lere karşı olduğunu açıkça ifade etmekten geri durmuyor. Kandil ve BDP de bu tavrın arkasında olduklarını gösteriyorlar.

“Öcalan sattı” iftirası

“Öcalan satıyor” iftirası, yeni değil. Öcalan’ın ilk yakalandığı günden bugüne, soldaki bazı çevreler, onun ‘devlete satıldığı’ fikriyatını ‘servise sokabilmek’ için, ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak Kürtler onlara değil Öcalan’a inanıyorlar. Abdullah Öcalan, Kürtlerin ‘barış eğilimi’ni doğru okuyup, bir silahsızlanma çağrısında bulundu. Bir yıl önceki Newroz’da Diyarbakır’da okunan mesajı milyonlarca Kürt’ün duygularına tercüman oldu. PKK’nın silahlı mücadeleyi sona erdirdiğini ilan eden bu çağrı, barışçı müzakereler dönemini de başlatmış oldu. O günden beri, neredeyse 15 aya yakın bir zamandır, dağlarda çocuklarımız ölmüyor.

Barış sürecinin iki önemli aktörü var: Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan. İkisi de kendi hitap ettikleri kitleyi çatışmasızlığa ve çözüme ikna etmek için, riski göze aldılar, ellerini taşın altına koydular. Onca kargaşaya, değişik torpillemelere rağmen, başlattıkları yoldan dönmediler.

17 Aralık sonrası

Son dönemde, ‘Kürtlerin hakkını hukukunu savunan’ bazı çevreler, Kürtlerin barışa yönelmesinden hoşnut değiller. Öcalan’ın tavrına olan kızgınlıklarını gizlemiyorlar. Onun bir ‘satış’ içinde olduğunu yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Birkaç ay önce, ‘kullanılan adam’ ifadeleri piyasaya sürülmüştü. Bunun yetmediği anlaşılıyor. Artık ‘satan adam’ aşamasına geçiliyor.

Bu tür yazıların son dönemde yaygınlık kazanmasıyla Öcalan kasetinin devreye sokulması, belli ki bir planın ürünü. ‘Birileri, Öcalan’ı devreden çıkarmak, Kürtler üzerindeki etkisini kırmak ve/veya Kürt hareketini parçalamak’ şeklinde bir stratejiyi uygulamaya koymuş bulunuyor.

Kimler bunlar acaba? Öcalan’ın 15 yıl önceki sorgusunun kasetlerini elde etme yeteneğine kimler sahip olabilir? Size bir tahminde bulunayım: Ergenekon soruşturmasını kim yürüttüyse JİTEM’cileri kim sorgulayıp evraklarına el koyduysa onlar. Hükümet ve MİT’in, ‘Öcalan’ın itibarsızlaştırılmasını’ istemeyeceğini de hesaba kattığımızda, fotoğraf netlik kazanıyor.

Buradan da görülüyor ki ‘17 Aralık darbe girişimcileri’nin en çok canlarını sıkan şeylerden biri, ‘barış ve çatışmasızlık’ kararının sürüyor olması. ‘Çözüm süreci’nin başladığı ilk günden beri, memnuniyetsizliklerini açıklamaktan geri durmuyorlar.

Geçen yıl nisan ayında çözüm sürecine destek amacıyla ‘Âkil İnsanlar’ gezisindeyken, bir ‘darbe’yle Taraf gazetesinden tasfiye edilmemiz bir tesadüf değildi. O zaman, bunun ‘barış karşıtı bir operasyon’ olduğunu, kamuoyu ile paylaşmıştık. Öcalan, ‘barış karşıtı operasyoncular’ın en önemli hedeflerinden birisi. Operasyoncular, ondan istediklerini bir türlü alamadılar. Oslo’yu sızdırıp eline kolunu bağlamak istediler. ‘Öcalan kaseti’, bir tesadüf değil. Son olacağını da sanmıyorum. Operasyoncular, ellerindeki malzemeleri devreye sokmayı sürdürecekler. Öcalan için ‘satıldı’ fikriyatını işlemeye devam edecekler.

TERÖR : Paris cinayeti ile PKK’da Öcalan egemenliği sağlandı

Ocak 2013’te Paris’te işlenen PKK’lı üç kadın cinayetini derinlemesine araştıran Kürt siyasetçi ve yazar Yaşar Karadoğan da yeni çıkan iddiaları önemsiyor.

Sakine Cansız ve iki arkadaşının öldürülmesi olayına dair çalışmalar yapan ve iz süren isimlerden biri eski Kürt siyasetçi ve gazeteci Yaşar Karadoğan. Londra’da yaşayan Karadoğan’a son gelişmeleri sorduk. Elde ettiği bilgileri ve analizlerini aktaran Karadoğan’a göre, cinayet devlet ile PKK’nın ortak eylemiydi.

-Sizce cinayetlerin arkasında kimler var?

Cinayetin ‘PKK ve devlet işbirliğiyle işlendiği’ yönünde bir kanı var Kürtler arasında. Cinayetten sonra KCK ve PKK tarafından yapılan ilk açıklamalarda ‘Türk Gladyosu’ işaret edildi. Daha sonra bu söylemler terk edildi. Öcalan ‘Cinayeti beni buraya getirenler işledi’ diyerek ABD, İsrail vs. ülkeleri gündeme getirdi, katliamla ilgili karartma faaliyetine bir çerçeve kazandırdı. Kardeşi Mehmet Öcalan vasıtasıyla Kürtleri sabırlı ve sakin olmaya çağırdıktan sonra ‘Bu sorunun büyük sorumluluğu Fransa’ya aittir’ dedi. Öcalan’ın bu açıklamasından önce AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin Karabük’te yaptığı açıklamada; ‘Önümüzdeki günlerde korkum Almanya’da da buna benzer birtakım olaylarla karşılaşılabilir’ dedi. Türkiye basını bunun izini sürmedi nedense.

-Başka ne gibi ayrıntılar vardı?

Kürtlerin sabrı sınandı. Öcalan’ın PKK’ya ne kadar hâkim olduğu merak ediliyordu ve cenazelerin olaysız kaldırılmasıyla bunun cevabı alındı. Bu cinayetlerden önce Yücel Halis gibi pek de PKK çizgisine uygun olmayan, PKK’nın orta kademe yöneticilerine nokta operasyonlar yapıldı. PKK bunları sessizce, bir iki paragraflık açıklamalarla geçiştirdi. Bu cinayetle PKK içinde, Öcalan’ın egemenliği sağlandı. Ayrıca devletin ‘Öcalan’ın güç biriktirmesi için’ nasıl dört koldan çalıştığı ibretle görüldü. Muhtemelen bu cinayetlerle PKK çevresinde kümelenmiş bir kısım Kürt Alevi’ye de mesaj verildi.

-Niye Sakine Cansız?

Sakine Cansız 12 Eylül’de Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ndeki vahşetten ayakta kalarak kurtulmuştu. Daha sonra Bekaa’da Öcalan tarafından uygulamaya alındı. Cansız gibi ‘önder’ konumunda olanlar ‘özeleştirilerini’ vererek Öcalan’a biat ettiklerini Serxwebun gazetesinden duyurdu. Cansız daha sonra PKK kitlesi karşısında Öcalan’ın ağır hakaret ve suçlamalarına maruz kalıyor. Cansız hiçleştirildikten sonra Almanya’ya geliyor, orada siyasi iltica başvurusu kabul edilmiyor. Ama belli ki Cansız’ın seçilmesinin çeşitli sebepleri var. Öcalan için tehdit oluşturabileceğinden hareket edilmiş olabilir. Nitekim katliam sonrasında Öcalan’ın egemenliğinin ulaştığı seviyeye bakıldığında bu daha iyi görülüyor.

-Başka sebepler yok mu?

Sakine Cansız iddia edildiği üzere Aralık 2012’de MİT ile görüştü mü? Cansız’da Öcalan ile yapılan istişareler hakkında herhangi bir mektup var mıydı? Ortadaki bilgi ve delil karartması dikkate alındığında PKK işbirliğiyle yapılmış bir operasyon olduğu kanısı oluşuyor. PKK her zaman olduğu gibi bu katliamı da siyasete ve ticarete tahvil etmekte bayağı başarılı oldu. Basında yayımlanan MİT belgesi ve katil zanlısı Ömer Güney’in Türkiye’ye gidiş gelişleri nedeniyle Türkiye’nin açıklama yapması gerekiyor. Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde açıklamaları yayımlanan ve Devrimci Karargâh davasında MİT ajanı olduğu anlaşılan Murat Şahin, Ömer Güney’in resmini Ankara’da kendisine, birim sorumlusu ‘Teyze’ kod adlı MİT sorumlusu tarafından gösterildiğini iddia etti. Katliamdan bir yıl sonra PKK haber ajansı ANF, Ömer Güney ile iki MİT görevlisine ait ses kayıtlarını açıkladı.

-PKK bu işin neresinde?

PKK’nın cevaplamak zorunda olduğu sorular daha fazla. Türkiye basını Ömer Güney’in İstanbul ve Ankara’ya yaptığı yolculuklarda PKK’lılarla buluştuğunu da yazdı. Ama PKK’dan bu konuda da bir yalanlama gelmedi. Murat Karayılan, Ömer Güney ile ilgilerinin olmadığını öne sürdü. Daha da önemlisi şu: Güney PKK’ya nasıl sızdı? Kimlerin referansı ile geldi? Kendisi ile birlikte gözaltına alınan Muşlu Y.A.nın belirttiğine göre Güney, Kasım 2011’de Villiers –le-Bel PKK dernek üyesi oluyor. Katliamdan 1,5 ay önce ise Y.A.nın kaldığı eve taşınıyor. L’Express Gazetesi’nde yayımlanan haberde Ömer Güney’in katliamdan bir gece evvel PKK derneğinde üye listesini fotoğrafladığı ifade edildi. Kendisinde derneğin yedek anahtarları olduğu yazıldı. Ömer Güney’in Sakine Cansız’dan sorumlu olduğu anlaşılıyor. Sadece Cansız’a değil, PKK’ya da çok yakın. Güney gibi üç hilalli yüzük takan biri PKK derneğinde nasıl böyle itibarlı olabiliyor?

-Bu normal mi?

Sakine Cansız’ın kardeşi Metin Cansız 9 Ocak 2014’te Hürriyet’e çok daha vahim bilgiler veriyor: Sakine son zamanlarda çevresine korktuğunu söylüyor. 2011’de PKK Gençlik Konferansı Hollanda’da yapıldı. Leyla Şaylemez, Güney ile bu konferansa katılıyor. Burada tutuklanıp serbest bırakılıyorlar. Biz Güney’in, ‘PKK-Abdullah Öcalan benim düşmanım’ dediğini de biliyoruz. Metin Cansız’ın bildiklerini herhâlde PKK da biliyordur ama Güney hakkında bir önlem almıyor. Metin Cansız da ‘PKK ve Apo düşmanı’ olduğunu Hollanda polisine beyan eden Güney konusunda ablasını uyarmıyor. Cinayet sonrası Facebook üzerinden Metin Cansız’a bazı sorular sordum. Bunlardan biri, ablasının kaybolan bir ajandası veya çantası olup olmadığıydı. Metin bana cevap vermedi ama Hürriyet’e ‘Çantası yok. Pasaport, kimlik olan çanta da yok. Silah da yok.’ demiş.

-Fransa çok rahat sanki…

Katliamdan birkaç ay sonra Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner ile Londra’da bir konferansta konuştum. O katliamın Fransa ile bir ilgisi olmadığını, aşırıların (Ülkücüler) işi olabileceğini iddia ediyordu. PKK basınında yayımlanan ses kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Ömer Güney sadece Sakine Cansız’ın yakınında değil, PKK’nın tüm üst düzey görevlilerine yakın birisi. Onun iddiasına göre Nedim Seven ormanda ihtiyacını giderirken arkasında bulunuyor, istediği an onu öldürebilir. Güney’e avukat olarak tanınan Anne Sophie Laguens de ilginç bir isim. Böyle bir dava için fazla tecrübesiz. KCK önce ‘Türk Gladyosu’ dedi, sonra bu söylemini değiştirdi. Mustafa Karasu da ‘Fransa katliamı kimin yaptığını biliyor’ dedi ama katliamın PKK boyutuna ilişkin bir şey söylemedi.

-Eğer Türkiye’nin herhangi bir biriminin bu katliamda rolü yoksa kimler niçin bu katliamı yaptı?

Hükümet ve Başbakan vs. ‘çözüm sürecine karşı olanlar, Türkiye’nin bölgesel güç olmasına karşı çıkanlar’ izahatı getiriyor. Ahmet Türk ve PKK çevresinin verdiği cevap da daha sonra üç aşağı beş yukarı bu noktaya geldi. Katliamların ilişkilendirildiği nokta ‘çözüm süreci’. Fransa-Türkiye arasındaki bir bilek güreşinde bu 3 kadının hedef seçilmiş olabileceğine ilişkin bir zihin egzersizi yok. PKK’nın Avrupa yöneticilerine bir mesaj verilmiş olabilir mi? Bu da sorgulanmıyor.

-Ortaya çıkan belge ve ses kayıtlarının anlamı var mı?

Ortadaki deliller ve olguları değerlendirdiğimde bu katliamın Öcalan’ın egemenliğinin baki kılınması ve PKK yöneticilerine mesaj vermek için derin devlet ve PKK tarafından planlanan ortak bir operasyon olduğunu düşünüyorum.

TERÖR : ABDULLAH ÖCALAN’IN Yeni fotoğrafı şaşırttı !

İmralı Adası’nda ömür boyu hapis cezasını çeken Abdullah Öcalan’ın Twitter’dan yayınlanan fotoğrafı paylaşım rekoru kırdı.

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan’ın 18 Ağustos 2013’teki İmralı ziyaretinde çekilen fotoğrafta Öcalan’ın saçı ve bıyığının kırlaştığı görülüyor. Fotoğrafın sosyal medya aracılığıyla sızması BDP’nin yanı sıra iktidar kanadında da büyük şaşkınlık yarattı.

Sosyal medyanın en çok tartışılan konuları arasına giren fotoğrafın, Öcalan’ın fiziki koşulları ve sağlığıyla ilgili çıkan tartışmalar üzerine çekildiği belirtiliyor.

Öte yandan daha önce de bir kaçının yayınlandığı fotoğrafların görüşmeye katılan MİT yetkilisinin cep telefonuyla çekilmiş olabileceği ifade ediliyor.

Öcalan’ın daha önce yayınlanan fotoğraflarına yönelik bilgi veren BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, "Bizim dışımızdaki bir paylaşımdır. Bizden kaynaklı değildir. Doğrusu yayınlanmış olan fotoğrafın kendisi şuan bizim elimizde de yok. Yayınlanan fotoğraf bizde olan fotoğraflardan değil. Kim tarafından neden bu şekilde servis edildi, anlamış değiliz. Fotoğraf kalitesi de teknik olarak düşük olarak yayınlandı. İnşallah önümüzdeki günlerde bizler daha net daha görünür fotoğraflarını halkımızla paylaşacağız" demişti.

Aşağıdaki fotoğrafta yakalanmadan önce çektirdiği fotoğraf

/// PKK İTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN VE EMEKLİ KORGENERAL ENGİN ALAN TAKASI ///

Halaçoğlu’ndan müthiş Alan iddiası!

MHP’li Yusuf Halaçoğlu, Engin Alan’ın siyasi tutsak olarak Öcalan’a karşı cezaevinde tutulduğunu iddia etti.

MHP Grup Başkanvekili Yusuf Halaçoğlu, MHP Milletvekili Engin Alan’ın Öcalan’ın serbest bıkarılması karşılığında rehin tutulduğunu iddia etti. Halaçoğlu, Alan’ın serbest kalmasını istediklerini; ancak böyle bir karara karşı çıkacaklarını söyledi.

Yusuf Halaçoğlu, CNN Türk’te katıldığı Aykırı Sorular’da gündeme ilişkin soruları cevapladı. Bugün cezaevinde tutuklu milletvekilinin bulunmadığını tek istisnanın ise MHP Milletvekili Engin Alan olduğunu söyleyen Halaçoğlu, milletvekillerinin rehin tutulduğunu iddia etti. İşte Halaçoğlu’nun ilginç sözleri:

"Engin Alan’ın içeride kalmasını hiçbir zaman istemiyoruz. Onunla birlikte, en baştan tutukluluk halinden bugüne kadar serbest kalması için çok girişimlerde bulunduk. O sıralarda kimse yanışmadı buna. Özellikle 17 Aralık’tan sonraki süreçte çok farklı bir durum ortaya çıktı. Tutuklu vekillerin serbest bırakılması için Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurulara bakarak serbest bıraktı. Bu noktada biz Engin Alan Paşa’nın bu süreçte rehin pozisyonunda tutuluyor. Açıkçası mahkum olmuş PKK’lıların ve Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması için bir rehin hüvviyetinde tutulduğunu düşünüyoruz.

"ÖCALAN’IN AFFI İSTENİYOR"

Bakıyorsunuz şu anda serbest bırakılan milletvekillerin mahkumiyet kararlarına rağmen, bu isimlerin cezaları yıllarca onanmadı. Jet hızıyla onanan tek isim Engin Alan’dır. Sabahat Tuncel için neden beklendi bu. Cezaevinden çıkarıldı milletvekili oldu, tekrar seçildi 17 Aralık’a kadar da bu onanmadı. Engin Alan’ın serbest bırakılmasını istiyoruz ama bunun genel affa götürülerek Öcalan ile birlikte serbest kalmasını istemiyoruz. Eğer yapılacaksa Cumhuriyet Başsavcısı’nın Ceza Genel Kurulu’nda verilen, gösterilen delillerde şüphe bulunduğunu açıklaması üzerine Yargıtay’ın bu onama kararı düşüyor. Getirilecekse bu şekle getirilsin."

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Arslan Bulut : Öcalan Dışarıdan Müdahale İstiyor

Fehmi Koru, 1993’te yazdığı bir yazıda, “İçerdeki nomenklaturayı değiştirebilmek için dış müdahale şarttır” diyordu.

Nomenklatura, Sovyetler Birliği’ndeki yozlaşmış seçkinler sınıfı için kullanılan bir kelimeydi. Türkiye’de de böyle bir seçkinler sınıfı olduğunu söylemek mümkündü ama bu gruplar da zaten eğitim bursları yoluyla ve dış müdahale ile sivil ve asker bürokrasiye hâkim olmuştu. Dolayısıyla değiştirilmeleri de ancak dış müdahale ile mümkün olabilirdi!

Sonuçta yine dış kaynaklı olarak, “paralel devlet” şeklinde organize edilen yeni nomenklatura ile emniyete ve yargıya hâkim oldular. Bu hâkimiyet sayesinde, Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi davalarla, esas olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin etkisini kırdılar.

***

Bugün gelinen noktada PKK adına konuşan Zübeyir Aydar, Amberin Zaman’a, “Askerin etkisi kırıldı; vesayetin kırılması önemlidir” diyerek memnuniyetini belirtiyor.

Peki bu “vesayet” in kırılması ile birlikte Türkiye nereye sürüklendi? Türkiye’yi parçalamak için kullanılan Abdullah Öcalan, son mesajında, “Çözüm için üç ayak önemlidir. Bunların başında yasal zemin gelmektedir. İkinci olarak, tarafların ve statülerinin bu yasal çerçeve içerisinde tanımlanması gerekir. Üçüncü olarak da bir izleme kurulunun ya da bir hakem heyetinin sürece dahil olması gerekir” dedi.

Zübeyir Aydar da “Biz üçüncü bir tarafın, bir devletin hakemliğini istiyoruz. Çünkü bunun sıkıntısı yaşanıyor. Oslo’da üçüncü taraf vardı. Aracı kurum kimdi. Yani birileri işte…” diye konuştu.

Aydar, “Devletle PKK arasındaki görüşmelerde aracılığı İngiltere mi yapıyordu?” sorusuna da “Söyleyemem” diye cevap verdi.

Üçüncü taraftan kasıtları, Türkiye’ye müdahale etmek için ABD, İngiltere veya onların öngöreceği şekilde BM heyeti oluşturulmasıdır.

***

Prof. Dr. Halil İnalcık, 2007 yılında “Bugün Türkiye için büyük tehlike şudur: Kürt liderler davayı Birleşmiş Milletler’e götürmeye çalışıyor. Barzani şimdiden BM ile temastadır. PKK, işte bu planın uygulanmasına hizmet etmektedir. PKK’nın asıl hedefi sınırda kalmayıp Türkiye içinde kanlı bir çatışma çıkarmaktır. Türkiye’de bir etnik çatışma çıkması ve Batı kontrolünde Birleşmiş Milletler’in, dünya barışı için bunu bir tehdit sayarak müdahalesi gerçek amaçlarıdır” demişti.

Zaten Türkiye’yi yönetenler, oltanın ucundaki “Avrupa Birliği’ne giriş zokası” nı bilerek yutmuş ve millî birliği temelinden sarsacak adımlar atmıştı. Türkiye’ye “dış müdahale” sağlayabilmek için “iç çatışma” çıkarmak hedefine kilitlenmiş ABD ve Avrupa’nın, tam da buna hizmet eden hemen her talebini yerine getirdiler.

***

AKP iktidarı 2007 yılında, İstanbul’daki Irak zirvesinde, sonuç bildirisine, “BM’nin Irak’taki çözüm sürecine aktif katılımı için çağrı yapılması” diye bir madde yazdırmıştı. Tayyip Erdoğan da daha sonraki konuşmalarında NATO’yu Kuzey Irak’a davet etmişti!

Erdoğan, 2010 yılının Temmuz ayında Toronto’da bir toplantıda, NATO’yu Kandil Bölgesi’nin kontrolü için göreve çağırmıştı!

Erdoğan, NATO’yu davet etmek söylemini kimseye danışmadan kullanmıştı. Oysa bu durum, Türkiye’nin bekâsı ile doğrudan
ilgiliydi.

Şu anda planlanan süreç, rejimi türban üzerinden dini kullanarak değiştirirken Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarmaya ve bu coğrafyadaki devleti Büyük İsrail haline getirmeye dönüktür. BM müdahalesi veya hakem heyeti veya üçüncü bir tarafın veya devletin müdahalesini istemek, Türkiye’nin çözülmesini istemektir.
Bütün bu hesaplara rağmen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini koruyacak güce hâlâ sahiptir. Bunu, planlar bozulduğu zaman hep birlikte göreceğiz.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Çift Kişilikli Öcalan’dan Mandela Olmaz*

İbrahim ÇEVİK

Daire Başkanı

Etnik Çatışmalar

“Serok Apo”dan “Sayın ÖCALAN”a geçtiler. Operasyon tamamlanmadı; küresel efendilerin yardımıyla şimdi de ÖCALAN’ı Mandelalaştırıyorlar. PKK’lı seçkinlerin dışında kalan Kürtlerin Zalim Dehak ile bir tuttuğu bir teröriste artık yeni bir kimlik giydirilmeye çalışılıyor. Güneşin doğudan doğuşu kadar değişmeyecek bir gerçek vardır. O da; ÖCALAN’ın bugün bile bir “B” planının olduğudur. Bakalım psikanalistler ve toplum biliminin farklı dallarında uzman olanlar ÖCALAN’ı nasıl görüyorlar? Kaleme aldığımız kitaptan ilgili bölüm:

Hiç şüphe yoktur ki PKK’nın geçirdiği bu değişikliklerde küresel güçlerin, başka bir deyişle ulus-yapıcıların yönlendirici etkisi bulunmaktadır. Bu bakımdan bölgelere ekonomik çıkarları doğrultusunda şekil veren bu güçlerin, PKK ve Kürtçülük üzerinde etkilerinin bulunduğu açıktır. İşgalden sonra Irak’ı tümüyle batı rotasına oturtan ulus-yapıcılar, aralarında PKK’nın da bulunduğu tüm örgütleri terörden siyasi mücadeleye geçişe zorlamaktadırlar.

Örgütü mutlak yönetimi altında tutan ÖCALAN’ın cezaevinde oluşu bu sürecin uygulanması konusunda iki farklı duruma neden olmaktadır. Birincisi; cezaevinde oluşu sürecin işletilmesi için kolaylık anlamına gelmektedir. ÖCALAN’ın kendisi de çok iyi bilmektedir ki, cezaevinden çıkışı yalnızca halkın buna ikna edilmesiyle mümkündür. Bunun dışında başka bir yol yoktur. Ulus-yapıcıların bu yönde atacakları adımın kendisini özgürlüğe götüreceğinin bilincindedir. İkincisi; PKK’nın silah bırakmasının çöküşe bile götürebilecek, sonradan giderilmesine olanak bulunmayan zararlara neden olması korkusudur. Silahlı güç, ÖCALAN’ın küresel güçlerle ve Türkiye ile pazarlıktaki tek kozudur. Elinden bırakmamakta direnmesi bu nedenledir.

Küresel güçler, önceki deneyimlerinde benzeri durumlardan çıkışın yolunu, adına “zorlayıcı diplomasi” dedikleri bir yöntemle bulmuşlardır. Uzun anlatım yerine basit bir şekilde tanımlanırsa “zorlayıcı diplomasi”; yabancıların bir ülkenin iç sorunlarına sert girişimlerle bulunmasının yerine, halkın algılamasının değiştirilmesi ve örtülü baskı yöntemleri, propaganda teknikleriyle halkın arzu edilen çizgiye getirilmesi demektir.[i]

“Zorlayıcı diplomasi”nin hedefi olan ve küresel anlamda tanınan en önemli sima, Güney Afrika’nın eski devlet başkanı Nelson MANDELA’dır. G. Afrika’da siyahların ırkçı beyazlara başkaldırdıkları ilk günlerde, başını İngiltere ve Hollanda’nın çektiği Avrupa, hiç düşünmeden ırkçı beyazlara var güçleriyle destek verdi. Bu ülkede politikayı, ekonomiyi, fikir ve sanatı eline geçirmiş olan beyazlarla mücadelede, halkın lideri MANDELA cezaevine atılırken Avrupalılardan hiçbir tepki gelmedi.

Irkçı beyazların otomatik silahlarla, siyahların ise palalarla sürdürdükleri mücadeleden sonra dünya siyahların haklılığını kabul etmek zorunda kaldı. Siyahlar haklı olduklarını dünyaya anlatarak kanıtlamadılar, kuvvetli dirençleri karşısında batıyı ve G. Afrikalı beyazları geri adım atmaya zorlamalarıyla başardılar. Kendilerini önceleri inkâr eden batının ikiyüzlülüğüne bizzat tanık olan Nelson MANDELA; bunu 1997 yılında dile getirdiği şu sözlerle anlatıyordu; "Nasıl, bize nereye gitmemiz ya da hangi ülkelerle dost olmamız gerektiğini dikte edecek kadar kibirli olabiliyorlar? Kaddafi benim arkadaşım. Yalnız olduğumda bizi desteklerdi. Benim bugün bu ziyareti yapmama engel olmaya çalışanlar (ki ABD’yi kastetmektedir) o zaman bizim düşmanımızdı. Bunlarda hiç ahlak yok. Bir ülkenin polisliği rolünü üstlenmeyi kabul edemeyiz."[ii]

Küresel güçlerin etkisiyle; tıpkı PKK’nın örgütsel yapısındaki değişimlerin gerçekleştirilmesi sırasında kendisinden önceki örneklerin taklit edilmesi gibi ÖCALAN’ın gelecekteki konumu da önceki örneklere uygun bir biçimde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Ulaşılmak istenen hedef, ÖCALAN’ın terörist kimliğinin unutturulması ve MANDELA örneğinde olduğu gibi, Türkiye’nin onun bir halk kahramanı olduğuna inandırılmasıdır. Bunun başlıca yolu ise, terörist başının medyatikleştirilmesinden geçmektedir. Ama daha önce halkın ürkütülmemesi, ilk anda kabul etmesine olanak bulunmayan siyasi çıkışlara alıştırılması gerekmektedir. “MANDELA’laştırılmasında, ÖCALAN’ın diğeri gibi bir halk kahramanı olmamasına, eli kanlı bir terörist olmasına bakılmamaktadır. Ulus-yapıcıların yürütecekleri örtülü operasyonla kamuoyu onun bir halkın kurtuluş mücadelesinin lideri olduğuna inandırılmasının önündeki engeller temizlenecektir.

Her türlü değerlendirmenin üstünde bir gerçek vardır ki G.Afrikalı bu lider, derilerinin renkleri ve kökenleri bakımından tam bir mozaik olan ülkesinin halkının tümünü sarıp-sarmalamıştır. Beyaz ile siyah, Yunan asıllı ile Flaman ayırımını asla yapmamıştır.

MANDELA’nın partisi Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) 1994 yılında G. Afrika’nın ulusal marşının belirlenmesi görevi verildiğinde, ANC’nin üyeleri beyazların zamanından kalma “Die Stem”in yerine yerli halka ait “Nkosi Skelele”nin kabul edilmesini istemişlerdir.

MANDELA, bu değişikliğin yapılması halinde ülkenin halkının tümünü temsil edemeyeceklerini ve temsil edilmeyenlerin incineceğini belirterek eski marşın kalmasını istemiştir. “Nkosi Skelele”yi de unutmayarak onun da ikinci marş olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Birleştirici etkisini her alanda ortaya koymuştur. Biri dışında oyuncularının tümü beyaz olan ülkenin rugby takımının 1995 yılında dünya şampiyonu olmasında büyük etkisi olan birleştirici rol oynamıştır.

Yaşamının büyük bölümünü cezaevinin dört duvarı arasında geçiren Nelson MANDELA’nın liderlik kariyerini inceleyen araştırmacıların tümünün üzerinde birleştikleri nokta; onun hapislikte uzlaşmacı ve düşmanı affetme yetisi geliştirdiğidir.

Bu özelliği bizzat kendisine ait; "halkımın özgürlüğüne yönelik özlemim, siyah ve beyaz tüm halkın özlemiyle birleşti. Artık bilmiyorum ki, insanlık haklarından mahrum bırakılmış herkesin özgürlüğü için mazlumun olduğu kadar zalimin de özgürlüğüne kavuşturulması gerekmektedir. Cezaevinden çıktığımda artık görevim, mazlumun da zalimin de özgürlüğüne kavuşturulmasıydı." sözleriyle somutlaştırmıştır.[iii]

Cezaevinde uzlaşma, affetme olgunluğuna erişen MANDELA’ya karşılık bir başka cezaevinden kendisine özenen birinin dışarıdaki örgüt taraftarlarına ilettiği mesaj ise aynen şöyledir; "Tarihsel büyüme ve büyüklük benim İmralı’daki gerçekliğimi paylaşmaya ve temsil etmeye şiddetle bağlıdır."[iv] Kendisinin yerine bir başkasının konulması fikrine dahi tahammül edemeyen ÖCALAN’ın, hiç bir şekilde vazgeçemediği özelliği yıkıcı ve şiddeti davet eden kışkırtıcı düşünce ve davranışlarıdır. İmralı’daki hücresinin küçüklüğünü, öldürülme komplolarını ve ben ölürsem kan dökülür tehditlerini dışarıdaki PKK’lılara ulaştıran ÖCALAN’ın, MANDELA’dan ne kadar uzak olduğu daha başka türlü anlatılamaz.

G. Afrika’ya sonradan gelmelerine karşın siyah yerlilere köle muamelesi yapan beyazların da önderi olmak için ulusal marşı değiştirmeyen bir lidere karşılık; etnik bölücülüğü toplumsal yaşamın temel kuralı haline getirmeye çalışan, ÖCALAN’ın yandaşı partinin kongrelerinde İstiklal Marşı’nın adını dahi anmak cesaret işi değil miydi? İlkokul çocuklarının her sabah söyledikleri Andımız’ın ırkçı bir söylem olduğunu öne süren PKK’nın, MANDELA ve onun partisi ANC ile benzeştiği tek bir noktayı bulmak mümkün müdür? Bu soruya hala cevap veremeyenler G. Afrika’da gençlerin ellerine rugby topu verilirken, bizim ülkemizde gençlerin bile değil çocukların ellerine molotof kokteyli ve taşlar verilerek polislere saldırtıldıklarını unutmamalıdırlar.

MANDELA’laştırılmaya çalışılan ÖCALAN’ın yaşamı ile dünyanın tanıdığı kanlı diktatörler arasında psikanaliz biliminin ışığı altında benzerlikler bulunabilir: Psikanaliz Hitler ve Stalin’in "habis narsist" veya diğer bir ifadeyle "kötücül narsist" oldukları teşhisini koymuştur. Bilim diliyle bu türlü “narsizmin” kurbanı olan kimselerin, kendilerini iyi hissetmek için diğerine zarar vermek, hatta onu öldürmek zorunda hissettikleri, saldırganlığın benlik saygısını arttırdığı belirtilmektedir.[v] “Kötücül narsist” liderler kendilerinin uzantısı olacak arkadaşlara ihtiyaç duyarlar. Böylece lideri yıkıcı eylemlerin sorumluluğundan kurtarırlar.[vi]

Dünyanın hasta ruhlu bu iki liderin tıpatıp benzerini ikinci bir kez tanıması zor gibi görünmektedir. Ancak, adı geçenlerin birer minyatürü olarak nitelenebilecek örneklerine çokça rastlanmaktadır. Bu türlü örnekler Kamboçya’da, Orta Afrika’da kendilerinin varlıklarını kanıtlamışlardır. Bizde ise “habis narsizmin” kurbanı; kanlı bir terörle hak iddiasında bulunan ÖCALAN’dır. Yargılanması sırasında Kürdün de Türkün de öfkesini çeken kanlı eylemlerinden kendisini sıyırarak sorumluluğu yakın çevresindeki diğerlerine yıkmaya çalışmıştır. Bingöl’de 33 erin şehit edildiği eylemle örgüt içinde saygınlığını arttırırken, sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmıştır.

Hitler 1932 yılında Silezya’da bir hapishanede bir komünist örgütçüyü öldürmekten sanık beş Nazi örgütü mensubuna gönderdiği mektupta eylemlerini takdirle karşıladığını ve kendilerini tebrik ettiğini bildirmiştir.[vii]ÖCALAN ise birçok masum insanın kanını döken canlı bomba eylemcilerini selamladığını bildirerek, aynı yolu izleyecek eylemcilere cesaret vermiş ve övgüler yağdırmıştır. Birinde Hitler’in diğerinde ÖCALAN’ın kahramanı oldukları çok farklı zaman ve mekânlarda yaşanan bu iki ayrı olayın benzer tek noktası; Hitler’in de, ÖCALAN’ın da aynı ruhsal özellikleri taşımalarıdır.

Terörist başıyla arasında benzer noktalar bulunan bir diğer kanlı lider ise Slobodan MİLOSEVİÇ’tir. Aile yapısı ve çocukluğu bakımından her iki şahsın arasında benzer acı ve ezilmişlik duygularının hakim olduğu görülmektedir. MİLOSEVİÇ’in çocukluğu şiddet ve acı dolu olaylara sahne olmuştur. Yedi yaşındayken en sevdiği amcası kendisini başından vurarak intihar etmiştir. 13 yaşına geldiğinde bu kez aynı şekilde intihar eden babasını kaybetmiştir. Otuzunda annesi intihar etmiştir. Sevgilisi Mirjana MARKOVI’nin babası Almanlara bilgi vermekle suçladığı annesini kurşuna dizdirmiştir.[viii]

Silik bir baba ve baskıcı, uzlaşmaz bir anneden kurulu ailede büyüyen yakın çevresi tarafından dışlanan ÖCALAN’ın da ruhunun derinliklerinde hala yaşayan öfke, ezilmişlik ve intikam duyguları bulunmaktadır.[ix] Yılanlardan korkmasına karşın köyün diğer çocuklarınca kabul edilir olmak için onları taşla ezerek öldürmeyi çare olarak görüyordu. Prof. Dr. Özcan KÖKNEL bu durumu bilim diliyle şöyle değerlendiriyordu; antisosyal kişilik bozukluğu gösteren insanların çocukluk ve gençlik çağlarında şiddet, evden kaçma, dayak atma, kavga şeklinde özetlenen olumsuzlukları yaşadıkları anlaşılmıştır.[x]

Yine birbirine benzer iki ayrı olaydan birisinde MİLOSEVİÇ, 1389 tarihli Kosova Savaşı’ndaki Sırp yenilgisini kullanarak, psikanalistlerin örselenmişlik dedikleri öfke-tepki karışımı duyguların yeniden yaşanmasını sağlamıştır.[xi]ÖCALAN ve örgütü ise benzeri davranışla Şeyh Said ve Dersim gibi simgelerle Kürt halkının yenilmişlik duygusu yaşamasına çaba göstermektedirler.

Uluslararasılaşması da dahil olmak üzere bugünkü kazanımlarını halk desteğinin yerine, arkasına aldığı yerli-yabancı rüzgarın etkisiyle ulaşmış olan ÖCALAN’ın, MANDELA’laştırılmasından hiç vazgeçilmeyecektir. Öğretmen, hemşire, çoluk, çocuk gözetmeksizin binlerce insanın ölümünün sorumlusu olduğunu görmemezlikten gelerek Öcalan’ın, serbest bırakılmasını sağlama mücadelesinde bir terörist ile Mandela’nın arasında hiç bir benzerlik bulunmadığına aldırmadan, “zorlayıcı diplomasi” operasyonuna devam etmektedirler.

Terörist başının serbest kalması için bu operasyona dört elle sarılan PKK’lılar, bu yolda Mandela’nın avukatı Essa MOOSA’nın önerilerine bile başvurmaktadırlar… Anılan avukat PKK’ya akıl vererek ne yapmaları gerektiğini şöyle sıralamaktadır;

1. Diğer ülkelerle ilişki kurarak onları sürekli olarak bilgilendirin, böylece uluslararası baskı kurun,

2. Çıkarılacak "alternatif medya " ile Apo’nun terörist olmadığını anlatın,

3. Dil ve kültürü yaşayamamak üzerinden örgütlenmek çok önemlidir. Bu bir azınlık ve eşitlik mücadelesidir.[xii]

Örgütlü hareketin siyasi kanadı bu öneriler doğrultusunda 2009 yerel seçimlerinden hemen sonra Öcalan’ın Mandela olarak kabul ettirilmesinin en başta gelen mücadeleleri olduğunu açıklayarak zaten var olan gerginliğe bir tutam daha katkıda bulundu.[xiii]

* Kürt Sorunu mu Yoksa Örtülü Operasyon mu isimli kitabımızdan “11. ÖCALAN’ın MANDELA’laştırılmaya ÇALIŞILMASI” başlıklı bölümünden yapılmış bir alıntıdır.

TERÖR : Öcalan’ın Bir İsteği Daha Yerine Getiriliyor !

Öcalan’ın ziyaretine âkil insanlardan ve gazetecilerden oluşan bir heyetin gelmesini istemesi üzerine başlatılan çalışma tamamlanmak üzere. İznin çıkması durumunda İmralı’ya gidecek yeni isimler de tek tek belirlenecek!

Terörist başı Abdullah Öcalan, İmralı’da cezadını çektiği süre içerisinde talep edip de gerçekleştirilen yeni bir imkana daha kavuşuyor. Çözüm sürecine daha fazla katkı sağlayacağını öne sürerek İmralı’ya gazetecilerden ve âkil insanlardan oluşan bir heyetin de gelmesini ve onlarla süreç üzerine fkir alışverişinde bulunmak istediğini dile getiren Öcalan’ın bu talebi yakın zamanda yerine getirilecek.

Buna göre çözüm sürecine katkı sağlaması kaydıyla Öcalan, kendisinin belirleyeceği gazeteci ve âkil insan heyetiyle İmralı’da görüşmeler gerçekleştirebilecek. Bunun yanında Adalet Bakanlığı tarafından Öcalan ve İmralı’daki diğer mahkumların akraba ziyaretleri de kademeli olarak artırılıyor.

Bu gelişmeler yaşanırken Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) heyeti bölücü başıyla görüşmelere devam ediyor. Katıldığı bir televizyon programında konuyla ilgili kendisine yöneltilen soruya Başbakan Erdoğan, "Şu anda doğrusu gündemimizde böyle bir şey yok ama ilerde olur mu olmaz mı, dedim ya şartlar belirler, gün ola harman ola… Zaman bunları gösterir" cevabını vermişti.

İddiaya göre Öcalan2ın istekleri Milli Güvenlik Kurulu seviyesinde masaya yatırıldı ve konuya olumlu yaklaşıldı. Öcalan ise geçmişte yaptığı bir açıklamada gazeteci ziyaretlerine izin verilmesi durumunda "Benimle görüşmek isteyen aydınlar konusunda bir önerim olacak. Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve Ertuğrul Özkök‘le görüşmek istediğini belirtmişti.

Hükûmet ise İmralı’ya gidecek isimlerin çözüm sürecine katkı sağlayacak isimler olmasını istiyor ve listeyi bu yönde hazırlamayı planlıyor.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: