Günlük arşivler: Şubat 3, 2014

ENERJİ DOSYASI : Sultan Abdülhamit’in petrol haritası gerçek çıktı

Siirt’in Eruh ilçesinde bulunan 42,3 gravitede petrolün Sultan 2. Abdülhamit Han’ın 1901 yılında Alman ve Türk mühendislere yaptırdığı haritada belirtilen 12’nci bölgede çıktığı tespit edildi.

Uzmanlar, "Petrol yok" diye 40 yıl önce kapatılan petrol kuyusunun 500 metre yakınındaki Doğu Sadak-1 Petrol Arama Kuyusunda yaklaşık 4 aydan bu yana süren çalışmalar sonucunda 2 bin 371 ile 2 bin 384 metreleri arasında 42,3 gravitede kaliteli petrolünün çıkması haritada 10, 11 ve 13 numaralarıyla gösterilen Batman, Botan vadisi ve Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine kadar olan bölgede petrol bulunabileceğini belirtiyor.

Siirt Valisi Ahmet Aydın, AA muhabirine, Eruh ilçesine bağlı Bayıryüzü köyünde 42,3 gravitede petrol bulunan Doğu Sadak-1 Petrol Arama Kuyusunda sondaj çalışmalarının tamamlanarak, petrol üretimine başlandığını hatırlattı.

"Petrol haritasının gerçek olduğu kesinleşti"

Sultan II. Abdülhamit Han’ın 1901 yılında Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi’nin yer aldığı bir heyet oluşturduğunu ifade eden Vali Aydın, şöyle dedi: "Yaklaşık 113 yıl önce Sultan Abdülhamit Han bu heyete kendi parasıyla Doğu ve Güneydoğu’da Kerkük ve Musul bölgelerini de kapsayan bir alanda petrole ilişkin harita hazırlanması talimatı veriyor. Baktığımızda bugün Kerkük ve Musul civarında petrol haritada gösterildiği gibi hızlı bir şekilde çıkarılıyor. Harita, bölgemizde de 10, 11, 12 ve 13’üncü bölgeler Batman, Botan Vadisi, Siirt ve Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine kadar olan bölgede petrol olduğunu gösteriyor. Eruh’ta bulunan petrol Sultan Abdülhamit Han’ın yaptırdığı petrol haritasında belirtilen bölgede çıktı. Böylece Sultan Abdülhamit Han’ın petrol haritasının gerçek olduğu bir kez daha kesinleşti."

"Petrol arama çalışmaları çok büyük can kayıplarına neden oldu"

"Bölgede 100 yılı aşkın süredir yürütülen petrol arama çalışmaları çok büyük can kayıplarına neden oldu. Daha önce bölgede araştırma yapan birçok mühendis ölü bulundu. Petrol yataklarının en yoğun olduğu Herekol, Gabar ve Cudi dağında terör olayları yaşanıyordu. Türkiye’de ve özelikle bölgede yabancı güçler petrolün çıkarılmaması için aktif rol oynuyordu" diyen Vali Aydın, bölgede yaşayan vatandaşların bölgedeki petrolün varlığından haberdar olduğunu vurguladı.

Vali Aydın, işin tekniği konusunda çalışma yürütenlerin haritanın doğruluğunu teyit ederek petrolün çıkarılması için bir an evvel çalışmalara başlanması gerektiğini ifade ettiğini dile getirerek, haritanın kaynak olarak kullanılarak bölgede ciddi bir araştırma yapılmasını istedi.

"Petrol şirketlerini bölgeye davet ediyoruz"

Sultan Abdülhamit Han’ın yaşadığı dönemde petrolün önemine ilişkin öngörüsünün olduğunu, petrolün değerini bildiğine işaret eden Aydın, şunları kaydetti:

"Yaklaşık 40 yıl önce İngiliz ve Amerikan firmaları bölgede petrol çıkardıktan sonra kuyuları kapatıp gittiler. Geçmişte Herekol Dağı’nda da petrol kuyusu açılmış ve olaylar ile rezerv miktarının tam tespit edilememesi gerekçe gösterilerek kapatılmış. 20-30 yıl önce çok ekonomik olmayabilir ama petrol fiyatındaki artışla petrol çıkarılması günümüzde son derece önemli. Bu kapsamda petrol arama çalışmalarına yeniden başlanmasında fayda olacaktır. Bu harita kaynak yapılıp bu bölgede araştırma şirketleri ve TPAO tarafından araştırma yapılmasını bekliyoruz. Nasıl Aladdin Middle East Petrol Arama Şirketi Eruh’ta petrol çıkardıysa bu işe gönül vermiş şirketleri de bölgeye davet ediyoruz."

Eruh Ziraat Odası Başkanı Metin Sayın da Eruh’ta ülke ekonomisine katkı sağlayacak çok kaliteli petrol bulunduğunu vurgulayarak, Sultan Abdülhamit Han döneminde hazırlanan petrol haritasının gerçeği yansıttığını söyledi.

"Kuyuları ‘petrol yok’ diyerek kapattılar

Haritada 12’nci bölge olarak görülen Eruh’ta bu ay petrol çıkarılmaya başlandığını anlatan Sayın, "1974 yılında çıkarılan Petrol Kanunu ile yabancılara petrol arama izni verildi. ABD ve İngilizler bölgede petrol arama çalışmaları yaptı. Açılan kuyuları ‘petrol yok’ diyerek kapattılar" diye konuştu.

Sayın, o dönem Eruh’ta da kuyular açıldığını ve daha sonra aynı gerekçe ile kuyuların kapatıldığını vurgulayarak, şöyle konuştu:

"İlçemizde kapatılan kuyunun 500 metre yakınındakaliteli bir petrol bulundu. Bu petrolün üretimine başlandı. Bölgemizin bir petrol denizi üzerinde olduğunu ve yüksek bir petrol rezervi olduğunu biliyoruz. Çözüm sürecinde bu petrolün çıkarılıp ülke ekonomisine katkı sağlaması için çalışmaların hızlandırılmasını istiyoruz."

Sayın, çıkarılan petrolden elde edilecek gelirden Siirt ve Eruh ilçesinin gelişmesinde kullanılmak üzere pay ayrılarak yerel kaynaklara aktarılmasını istediklerini sözlerine ekledi.

17 ARALIK OPERASYONU : Savcılarla ilgili bomba iddia

Hükümeti hedef alan 17 Aralık operasyonu savcılarının soruşturma başlamadan önce HSYK tarafından peşinen terfilerle ödüllendirildiği iddia edildi.

Yeni Şafak’ın haberine göre hükümet darbesi hedefleyen soruşturmaların başlamasından önce soruşturmaları yürüten savcıların Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kararnameleriyle kademeli olarak terfi ettirildikleri ortaya çıktı. Soruşturmaların ise savcılara verilen terfilerin hemen arkasından başlatılmış olması dikkat çekiyor.

MAAŞLARA ZAM YAPILDI

Aralarında bakan çocukları ve iş adamlarının olduğu 17 Aralık soruşturmasını yürüten savcılardan Mehmet Yüzgeç, HSYK tarafından 2013 Ağustos kararnamesiyle terfi ettirildi. Terfiyle Yüzgeç’in kıstas aylığı yüzde 81 oranına yükseltildi. Yüzgeç, 17 Aralık soruşturmasının Memur Suçlar Bürosu’nca yürütülen bölümüne bakıyordu.

İZMİR SAVCISINA DA TERFİ

İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı’na yönelik soruşturma yapan ve İstanbul Emniyeti’ne hukuksuz operasyon talimatı veren İbrahim Baytekin de 2013 Aralık döneminde terfi alarak birinci sınıf savcılığa yükseltildi. Terfi listesinde sicil numarasının yanında Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı olduğu belirtilen Baytekin’in İstanbul’da görevlendirildiği notu düşülmüş. Aynı dönem İstanbul Adliyesi’nde Başsavcıvekilliği görevinde bulunan Fikret Seçen, Cihan Kansız ile İzmir’deki yolsuzluk operasyonunu yürüten Başsavcıvekili Ali Haydar’ın da terfi aldığı belirlendi.

MİT SAVCISI UNUTULMADI

Hatay’da MİT’e ait olan ve Suriyeli Türkmenlere yardım taşıyan TIR’ı silah taşıdığı iddiasıyla durduran ardından olayı basına servis eden Hatay Cumhuriyet Başsavcıvekili Özcan Şişman’ın da terfi alarak kıstas aylığı yüzde 81 oranına yükseltilmişti.

‘PARALEL YAPI’NIN SİLAHI KARARNAMELER

Basit gerekçelerle disiplin cezası alan yargıçların bu yöntemle sicil notları düşürülüp meslekte yükselmeleri engellenirken ‘paralel devlet yapılanması’ olarak nitelendirilen örgütün yöneticilerinden talimat alan yargıçların terfi alarak sicil notları yükseltiliyor. Birçok yargıç HSYK’nın disiplin ve terfi kararlarının yanlı olarak verildiği görüşünde. Yüzlerce hakim ve savcı, yıllarca yurdun en ücra köşelerinde görev yaptığı halde terfi kararnamelerine giremezken darbe girişimi olarak nitelendirilen soruşturma ve operasyonlarda imzası olan yargıçların, terfi alması soru işaretlerine neden oldu.

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Cemaat 279.889 kişinin hakkına girmiş

Türkiye gazetesi yazarı Yıldıray Oğur, ciddi gazetecilik titizliğiyle paralel yapı ve Gülen örgütü ile anılan ne kadar dosya varsa ilmek ilmek örüp, çelişkileri, tutarsızlıkları ve soruşturma konusu olacak yönlerini ortaya döküyor.

İşte 120 soruda 100 net ve üstü yapmayı başaran 3277 aday içerisindeki tam tamına 324 evli çift olduğu Temmuz 2010 KPSS Eğitim Bilimleri sınavı ve ardındaki soru işaretlerini yazdı Oğur bugün.

"279.889 kişinin hakkına girmek…" başlıklı yazısında Cemaat’in yüzbinlerce insanın hakkını nasıl gasp ettiğini işaret etti.

İşte yazısı:

BİR SINAV DÜŞÜNÜN Kİ…

279.889 kişinin girdiği bir sınav düşünün. 120 soruda 100 net ve üstü yapmayı başarıp yüzde 1’e giren 3277 aday içerisinde tam tamına 324 evli çift var. Ne dersiniz; Ailenin zihin açıcı etkisi? Evliliğin bereketi?

Bir sınav düşünün; o zaman kadar yapılmış bütün sınavlarda sadece birkaç kişi bütün soruları doğru cevaplamayı başarmış.. Bir yıl önceki şampiyon ve bir yıl sonraki sınav birincisinin bile başaramadığını ise o yıl sınava giren 350 kişi aynı anda başarmış olsun. 120 soruda 120 net. Ve bu 120 kişiden en az 20’si yine evli çiftler.

Ankara’dan N.S ve A.S, Malatya’dan R.Y ve Z.Y, İzmir’den H.B ve N.B, Sakarya’dan L.Ç ve S.Ç, Malatya’dan R.N ve B.K adlı çiftler 120’de 120 net mucizesini gerçekleştiren evli çiftlerden sadece birkaçı.

Ankara’dan H.A ve S.A çifti ise daha büyük bir mucizeyi gerçekleştirmiş:İkisi birden tek bir soruyu yanlış cevaplayıp 119 nette kalmışlar. Malatyalı Ö. ailesinde E.Ö 117, eşi A.Ö. 111, İzmirli S. Ailesinde damat Bey 113, gelin hanım 116 net yapmış.

MUCİZEDEN MUCİZE BEĞEN

Bütün bu mucizeler Temmuz 2010 KPSS Eğitim Bilimleri sınavında gerçekleşmişti. Öğretmen olmak isteyen 279.889 gencin atanmak için ter döktüğü sınav, ÖSYM tarafından "bazı usulsüzlüklerin meydana geldiği kanaatine varıldığından" iptal edilip Ekim ayında tekrarlanmıştı.

Peki o sınavda ne oldu? Bir mucize daha. Sınavdan iki yıl sonra CHP’li milletvekilinin soru önergesi üzerine Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in verdiği cevaplara bakalım.

İptal edilen sınavda 100 net ve üzeri yapmış 3.227 çok başarılı öğrenciden 1.175’i nedense bu yeni sınava girmemiş. Girenlerin ise sadece 76’sı dört ay önceki başarısını tekrarlayıp 100 net üzeri çıkarmış. Peki, iptal edilen sınavda 120’de 120 yapan şampiyonlar ne yapmış dört ay sonra. İptal edilen sınavda 120 net yapan 350 şampiyondan 148’i yenilenen sınava hiç girmedi. Girenlerden ise sadece 2’si 100 netin üzerine çıkabildi. Zaten tekrarlanan sınavın birincisi bile dört ay önce 350 kişinin birlikte başardığı 120’de 120 neti tutturamayıp 111 nette kaldı.

Peki ne yapıldı iptal edilen bu mucizevi sınavla ilgili?

120 NET YAPANIN TERTEMİZ, TEK ÇİZİKSİZ SORU SAYFALARI

Türk Eğitim Sen’in kendilerine adaylardan gelen puan hesaplama itirazlarını dillendirilmesi başlayan tartışmalara büyüdü, önce ciddiye almayıp "Mutsuz insanların feryadı" diyen ÖSYM, sınav sonuçlarını gösteren çan eğrisinde 3 bin kişinin yarattığı sıradışı ikinci bir çan eğrisini görünce bir sorun olduğuna hükmetti ve sınavı iptal etti.

Sınavla ilgili hemen idari soruşturma açıldı. Önce YÖK soruşturmasında 120 net yapan adayların matematik testlerinin olduğu soru sayfalarının bile kalpleri kadar tertemiz, tek çiziksiz olduğu saptandı.

Sonra Ankara Savcılığı sınavla ilgili adli soruşturma başlattı. Aynı anda Cumhurbaşkanı Gül, Devlet Denetleme Kurulu’na bu konuyu araştırması için talimat verdiğini açıkladı.

ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan skandal üzerine istifa etti. Soruşturmayı üstlenen savcı Şadan Sakınan, ÖSYM’nin tüm kozmik bilgilerini Ankara Adliyesi’ne getirdi. Yapması gereken MERNİS kayıtları ve telefon tapelerini kullanarak bu şüpheli 3227 kişi arasındaki ilişkiyi saptamaktı. Ama o tuhaf bir şekilde işe 30 polisle sabaha karşı ÖSYM soru kitapçıklarının basıldığı METEKSAN fabrikasını basarak başladı.

BİR ANDA SKANDALIN ARKASINDA KCK BULUNUVERDİ!

Tam o sıralarda birden bire Emniyet 10 ilde düzenlediği operasyonla KCK bağlantılı Joker çetesini çökerttiğini açıkladı. İddiaya gire çete KPSS de dahil sınavlarda sahte kimliklerle adayların yerine jokerlerini sokuyordu. Bir anda skandalın arkasında KCK bulunuverdi.

Daha da zamanlaması manidarı bu operasyon haberinden sadece birkaç gün önce gazetelere şöyle bir haber düşmüştü: "Başbakan, KPSS skandalını araştırması için MİT’e talimat verdi."

ÖRGÜTLÜ HIRSIZLIK OLAYI

Ama sonra birden her şey yavaşladı. Zamanın YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ı bile Kasım 2010’da isyan ettiren bir rehavetti bu: "Bugünlerde son derece moralim bozuk. Nasıl oluyor da geçen seneki polislik sınavında soruları kimin çaldığını bulamıyorlar. KPSS ile ilgili aradan üç ay geçti. Savcı bey çalışıyor, iyi niyetle de çalışıyor ama hala netice yok. Nedir yani bu, nasıl bulamıyoruz? Ben bunu anlamıyorum ve çok üzülüyorum."

Üzeri kapatılmak üzere olan skandalla ilgili sessizliği 11 ay sonra istifa eden ÖSYM Başkanı bozdu. "Bilişim" adlı dergiye yazdığı makalede açık konuştu: Kanımca bu örgütlü bir hırsızlık olayıdır. Sınavdan önce soruları gören ve sayılarının 2-3 bin dolayında olduğu tahmin edilen adayların da ağzı çok sıkı kişiler olduğu anlaşılmaktadır. Bunu yaparken, belki de ÖSYM içindeki bir-iki kişiden yardım almıştır."

MUSTAFA ASİL KİMDİR?

Eski ÖSYM Başkanı’nın ima ettiğini grup toplantısında CHP lideri Kılıçdaroğlu adını koydu. Kılıçdaroğlu ÖSYM’nin Test Araştırma Birimi’nde uzman olarak çalışan ve sınav sorularını okuyarak Türkçesini düzelten Mustafa Asil adlı çalışanın adını vererek sorular sordu: "Bu soruların tamamı gören tek kişi var: Mustafa Asil. Soruşturma açılırken Kanada’ya gönderildi. Bir yıl süreyle doktora yapsın diye. Bir yılda doktora nasıl olacaksa? Bir yılı tamamlamadan geri geldi. Halen soruşturma kapsamı dışında, niçin? YÖK’ten sorumlu olan bakandan yanıt bekliyoruz. Bu kişi kimdir, neden soruşturmanın kapsamı dışında tutuldu?"

ÖSYM, çalışanını savunan bir açıklama yaptı. Kanada’ya TÜBİTAK bursuyla post doktora için gönderildiğini, dört ay sonra bursu bitmeden uzmanlığına ihtiyaç duyularak geri çağrıldığını, Asil’in idari ve adli makamalara ifade verdiğini açıkladı.

Tuhaf olanı ÖSYM’nin çalışanı Mustafa Asil’i Kanada’nın ardından bu kez burslu olarak Yeni Zelanda’ya göndermiş olması. (Yazıyı yazmadan önce soru sormak için mail attığım Asil, Auckland Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde sınavlar ve ölçme yöntemleri üzerine araştırma asistanı olarak post-doktora çalışmalarını sürdürüyor. İddialarla ilgili bir cevap verirse burada kendisine yervereceğim )

Soruşturmayla ilgili çıkan son haberlerden biri Mayıs 2013 tarihli. 2004-2010 arasında ÖSYM sınavlarını bir bilirkişiye inceleten savcı, 157 milyon liralık yolsuzluk tespit etmiş ve aralarında eski başkan Yarımağan’ın da olduğu 70 ÖSYM çalışmasının ifadesinin alınmasın talimatını vermişti.

Zaman gazetesinin haberinde "Bilirkişi heyetinin raporunun ardından savcı, aralarında dönemin ÖSYM Başkanı Yarımağan’ın da bulunduğu yönetim kurulu üyelerinin tapu kayıtlarının incelenmesini istedi" gibi cümleler dikkat çekiciydi.

SORUŞTURMALAR NE OLDU?

Peki, 2010 KPSS’indeki skandal? 2010 KPSS soruşturması 2013 Eylül ayında 2012’deki KPSS ile ilgili yürütülen başka bir dosyayla birleştirildi. 3 yıl boyunca dosyayı süründüren Savcı Şadan Sakınan dosyayı devredip, Ankara Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı oldu.

Ya Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla Devlet Denetleme Kurulu’nun raporu.? Rapor, 2010 Şubat’ında savcılığa ve YÖK’e verildi ama açıklanmadı. Açıklanan kısmında matbaa, yolsuzluk gibi suçlamalar vardı ama KPSS 2010 Eğitim Bilimleri Sınavı’nda ne olduğuyla ilgili hiçbir şey yoktı

Başbakan’ın MİT’e verdiği talimatın sonucunu ise hiç bilmiyoruz.

Peki, tespit edilmesi o kadar da zor olmayan eski ÖSYM Başkanı’nın tabiriyle "örgütülü hırsızlık olayı" ile ilgili soruşturma şu an nerede, üç buçuk yılda neden bir sonuç alınamadı?

OĞUR’DAN ÇARPICI SORULAR

Birkaç soruyla cevap vermeye çalışalım:

Şüpheli 3227 aday arasında 250’den fazla kişinin adres olarak cemaate bağlı okullar ve dershaneleri göstermesi nasıl açıklanıyor? Bunlar arasında 25 de çiftin olmasının bir izahı var mı?

120’de 120 yapan çiftlerden gazetelere yansıdığı kadarıyla en az dördünün cemaate bağlı okul ve dershanelerde çalışıyor olması tesadüf mü?

100’ün üzerinde net yapan 3227 şüpheli adaydan, 250’sinin adres olarak askeri lojmanları göstermiş, (Harp Akademileri, Karar Harp Okulu, İzmit, Gölcük ve Diyarbakır ağırlıklı) öğretmen adayı subay eşleri olması da tesadüf müdür?

Ve; 3.5 yılda, 3.5 günde bir sonuca varılabilecek soruşturmayı bir adım ilerletmemeyi başaran güçle, 279.889 kişinin hakkına girmeye çalışan çete arasında bir ilişki var mıdır?

Son soru: O, 279.889 kişiye bu sorular sorulsa, herkesin full çekme ihtimali sizi korkutmuyor mu?

KOMPLO TEORİLERİ : İntiharların tarikatı

Sabah yazarı Haşmet Babaoğlu’nun bugünkü yazısında söz ettiği “Solar Temple” yani “Güneş Tapınağı” Tarikatı’nın adı intihar tarikatları arasında sayılıyor.

Sabah yazarı Haşmet Babaoğlu’nun bugünkü yazısında söz ettiği "Solar Temple" yani "Güneş Tapınağı" Tarikatı’nın adı intihar tarikatları arasında sayılıyor. Böyle anılmasının nedeni de 1994 yılında İsviçre, Kanada ve Fransa’da yaşayan müritlerinin kendilerini yakarak, toplu olarak intihar etmeleriydi…

Ölenlerin boyunlarında bulunan madalyonlarda iki başlı kartal, tarikatın baş harfleri ve Mahşerin Dört Atlısını’nın (ölüm, savaş, veba, kıtlık) isimleri bulunuyordu. Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde "Yüce Kaynak" isimli tarikatın 39 üyesi topluca intihar etti. Rancho Santa Fe kentinde, bir milyon dolarlık malikânede bulunan cesetlerin hepsinde siyah pantolon ve koyu renk tenis ayakkabıları bulunuyordu. Vücutlarının üst tarafında başlarını da örten piramit biçimin mor renkli kefene benzer bir örtü vardı. Kolları açık, sırt üstü yatıyorlardı.

Tarikatın üyeleri başka bir gezegenden geldiklerine ve dünyaya melek olarak gönderildiklerine inanıyorlardı. Asla içki, sigara kullanmıyor ve birbirlerine "kardeşim" diye hitap ediyorlardı.

Peki neden intihar etmişlerdi?
Kendilerini yakarak öldüren tarikatın liderleri Dr. Luc Jouret ve Joseph Di Mambro, kıyamet günü hazırlıkları yapıyordu. Hatta ölümlerinden bir gece önce "Son akşam yemeği" tarikatın düzenlediğini ve bağlılarına "deccalı engelleme görevinin kendilerinden alındığı"nı anlattığını gösteriyordu.

Bu tarikat, aynı zamanda UFO’lar ile yakın ilişki halindeydi. Grup liderleri Proxima adlı bir gezegenden gelen uzaylı varlıklardan bilgi alıyordu. Uzaylı varlıklar yaklaşmakta olan kıyametten tarikat üyelerini kurtaracakları sözünü vermişlerdi. Yakın UFO ve uzaylı temasları yaşıyorlardı ve daha sonra ileri gelen, zengin tarikat yöneticilerinden birinin elinde Amerika’dan getirttiği çok gelişmiş hologram efektleri yaratan cihazların bulunduğu ortaya çıktı.

1989 yılında en az toplam 442 üyesi olduğu sanılan kültün yayılış alanı ise şöyleydi; İsviçre 90, Fransa 187, Kanada 86, 53 kişi ise Martinik, ABD ve İspanya’da yaşıyordu. Bunlardan 66 kişi toplu olarak 2 kez toplu olarak intihar etti.

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Evet ‘dün devletti bugün cemaat’

Daha düne kadar cemaatin ‘Kahraman’ olarak gördüğü birisiydim. Ne zaman ki onlara ‘yanlış yapıyorsunuz’ dedim tuzaklar, komplolar bir anda başladı. Makam odama ürettikleri delilleri yerleştirdiler…

Evet, hepimiz Hanefi Avcı’ya yapılan haksızlığa sessiz kaldık. Günah çıkartmak adına birtakım bahanelerin arkasına sığınmayacağım. Hiçbir haklı gerekçem yok. Keşke Gülen’e karşı bu kadar toz kondurmaz durumda olmasaydım. Belki Avcı’yı ‘Paralel Örgütün’ polisinden, savcısından kurtaramazdık ama en azından bu haksızlığın karşısında durabilirdik… Hanefi Avcı’ya resmen deli gömleği giydirmişiz.

‘Haliç’te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet, Bugün Cemaat’ başlıklı cemaat yapılanmasını teşhir ettiği kitabı onu cemaatin hedefine oturtmuştu. Bugün neredeyse tüm toplum olarak cemaatin hedefindeyiz. Avcı’nın kalemini, Gülen oturduğu vaaz koltuğundan ‘Allah taksiratını affetsin’ diyerek kırdı. O gün sorabilirdik aslında ‘Allah taksiratını affetsin’ kimin için söylenir Sayın Gülen diye. Silivri Kapalı Cezaevi’ne bu duygularla gittim. Beş saate yakın görüştük. Artık kalben mutmainim ki Avcı’nın söylediği gibi ‘İlahi adalet tecelli ediyor.’ 17 Aralık operasyonu artık ‘kamu davası’dır ve AK Parti hükümetinin bu devleti ‘paralel örgütten’ temizlemesi boynunun borcudur. Avcı için verilecek iade-i itibar’ kamu vicdanını da rahatlatacaktır.

‘Paralel Örgüt’ü görüp deşifre ettiği için Silivri’de bedel ödeyen eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, sözkonusu yapının ürettiği sahte belgelerin kolay kolay ortaya çıkamayacağını belirterek, "Belgeyi üreten, delil kabul eden, inceleyen, yargılayan aynı örgütün üyesi olursa o kumpas çok zor bozulur" dedi. Avcı, örgütün çalışma şeklini STAR’a anlattı.

-Bütün bu yaşadıklarınızın sebebi gerçekten de yazdığınız kitap mı?

Çok net… Yazdığım kitaptan başka herhangi bir sebep yok. Olan bitenlere baktığımda da kitaptan başka bir neden olmadığı görülüyor. 34 yıllık meslek hayatım ortada. Kanunsuz hiçbir işle alakam olmamış. Daha düne kadar cemaatin saygı duyduğu kahraman olarak gördüğü birisiydim. Ne zaman ki onlara ‘yanlış yapıyorsunuz ‘dedim tuzaklar, karalamalar, komplolar bir anda başlayıverdi. Makam odamı ararken elleriyle ürettikleri delilleri yerleştirdiler… Odamdan tuhaf, sesleri anlaşılmayan bantlar çıktı ki ben ayrıca bant dinlemem ve bant dinleme cihazım da yok. Bunları bilmiyorlar tabiî ki. Yargı makamlarından bile sakladıkları, sahte isimlerle aldıkları mahkeme kararlarıyla dinlemeler yaptılar. Devrimci Karargâh diye bir örgüt bulup ona yapıştırdılar beni..

Bugün bu kadar insanı mağdur eden ‘bu yapılanma’ geçmişte mağduriyet yaşayan kesimdi. Bana saygı duymalarının sebebi, geçmiş dönemde Gülenci diye mağdur edilmek istenen kişileri korur kollar ezilmelerine müsaade etmezdim. Emin Aslan’a kadar bir anormallik fark etmedim gerçekten de… Her şey normal gözüküyordu ta ki Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya ve Sakarya Emniyeti’nden Faruk hedef alınıncaya ve sahte deliller ortalarda dolaşmaya başlayıncaya kadar…

ARTIK PARALEL YAPI İÇİN ÇÖKÜŞ DÖNEMİ BAŞLADI

"Hükümetin tavır koymasından sonra Cemaat’in etkisi kırılmıştır. Bu çok önemli Cemaat için geriye gidiş dönemi başladı. Hiç kimse devletle mücadele edemez. Cemaat devletin sistemine karşı ve aykırı bir kalkışmanın içine girdi. Devlet kendi sistemi içinde kalmalı. Ancak Cemaat asla vazgeçmez. Seçime yakın kara propaganda ve yeni kasetler ortaya süreceklerdir. Medyaya sızdırılmış dosyalarla hükümete yakın isimler hedef alınarak operasyonlar yapmaya kalkışacaklardır. Emir bekleyen ve emir geldiği zaman intihara kalkışacak polisinden savcısına pek çok insan var."

ŞİFRELER ÖMER’İN KİTABINDA

"Yazdığı yazılarla cemaate perspektif veren Yusuf Gezgin’in Kozanlı Ömer olduğunu biliyorum. Bunu söyledim de. Aynı zamanda Derin Yapı kitabının müellifidir. Cemaatin polis ve yargıyı kullanarak yapmak istediklerinin tahkikatlarının boyutlarını ve cemaatin neler yaptığını yapabileceğini anlatıyor. Ben yazdığım zaman dediler ki Kültür Bakanlığı ismi açıkladı. Hayır açıklamadı. Geçenlerde Yıldıray Oğur Yusuf Gezgin’le ilgili bir yazı yazdı."

Biri yazıyor biri uyguluyor

"Yıldıray Oğur diyor ki ‘Gerçekten karşımızda karanlık komplo teorileri, içinde bol bol kripto, pers geçen, eski Türkiye jargonu, korkutan çıkmış öngörüler, tehditler, şantajlardan oluşan bir külliyat var. Yahu akıl almaz şeyler kim ciddiye alır bu adamı?’ Almaz olurlar mı? O adamın yazdıklarının neticesinde bir sürü insan mağdur oldu, mahkum oldu, yerlerinden yurtlarından oldular. Evet akıl almaz gibi gözüküyor. O kitaptan bazı kavram ve kelimeleri Google’e girin ve basit bir şekilde tarayın Cemaate yakın ne kadar site varsa hepsi ortaya çıkar. Ve Yusuf Gezgin yazıyor Cemaat uyguluyor.

YA HEPSİ KUMPASIN İÇİNDEYSE

"Bütün bu olanlara bakınca aslında suç için delil oluşturmak oldukça kolay… Ancak normal şartlarda asla tek bir sahte delil üretemezler. Bu anlaşılır. Diyelim ki polis yaptı, amiri anlar. Amiri anlamazsa Ankara anlar. Savcı anlamazsa hakim kesin anlar. Mahkeme anlamazsa Yargıtay anlar. Yargıtay anlamazsa… liste uzayıp gider ve elbette anlayan birisi çıkar. Ama ya hepsi bu işin içindeyse o zaman nasıl ortaya çıkar. Bir de sahte delil üretmek için alanın-sistemin daraltılması lazım. Geniş alanda bunu yapamazsınız. Bunu yapmışlar işte. Asıl tehlike olan buydu. Sistemi öyle daraltmışlar ki sahte delil üretebilmek için en gerekli olan iki birimle sınırlandırılmış. Nedir o iki birim? Terör ve İstihbarat birimi…"

TERSLİ CEMAATÇİLER VAR

"Emniyet içerisinde çok bilinen isimler olduğu gibi, bir de bilinmeyen gizli olanlar var. Hatta tam tersi olanlar var. Yani siz onu solcu veya ülkücü olarak bilirsiniz; baktığınızda tüm hal ve tavırlarıyla öyle olduğuna inanırsınız ama aslında kripto bir cemaatçidir. Solcu veya ülkücü olmadıkları halde öyle yaşarlar. Yeri ve zamanı geldiği zaman bu isimlerde harekete geçeceklerdir. Bir de tam tersi olanlar var. Cemaat zaman içerisinde emniyette ve yargıda asıl güç olarak gözükmeye başlayınca ve özellikle tayin ve atamalarda etkili olmaya başlayınca tarafsız olanlar da terfilerinde bir sorun yaşamamak adına güç merkezi olarak cemaate yanaştı."

Kendinden olmayana kıyım

"Ciddi kıyımlar yapılıyor cemaatten olmayanların başlarına inanılmaz olaylar geliyordu. Ama son yaşanan olaylarla birlikte o tarafsız olan kesim asıl olmaları gereken yere geri çekiliyorlar ve bunlardan uzaklaşıyorlar. Şimdi cemaat bağırıyor ‘kıyım ve sürgün yapılıyor’ diye. Ama işin aslı bu değil zaten bunlar o haksız yere sürülenlerin yerlerine hak etmedikleri halde gelmemişler miydi?"

HRANT DİNK DAVASI : Dink suikastını paralel yapı gizledi

Dink cinayeti sırasında Trabzon Valisi olan Yavuzdemir, paralel yapı örgütlenmesinin Özal zamanında başladığını söyledi. Eski vali, “Paralel yapı bilgileri saklamasaydı Dink cinayetini önlerdim” dedi.

HER biri ülke gündeminde ilk sıraya oturan Rahip Santoro ve Hrant Dink suikastları ile Tutuklu Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) olayları sırasında Trabzon Valisi olan Hüseyin Yavuzdemir paralel yapılanmayı AKŞAM’a anlattı. Paralel yapılanmanın kendisini emekliliğe ittiğini belirten Yavuzdemir, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne 38 yıl mülki idare amiri olarak hizmet edip 2011 yılında kendi isteğimle emekli oldum. Çünkü İçişleri Bakanlığı’nda üst düzey bir yetkili bana, ‘Bakanlık içinde yeni bir yapılanma var, artık vali olman zor’ dedi. Bu yapılanma şimdiki cemaatti. Ben de emekliye ayrıldım" dedi. Hüseyin Yavuzdemir, devlet içindeki paralel yapılanmadan Dink cinayetindeki ihmallere kadar birçok önemli konuyu bütün çıplaklığıyla anlattı:

ÖZAL DÖNEMİNDE BAŞLADI

Paralel yapı, İçişleri Bakanlığı’nda sadece bugünün konusu değil. Bu yapılanma Turgut Özal döneminde yavaş yavaş ivme kazanmaya başladı ve devlet içinde yeşererek, zemin bularak bugünlere geldi. Yapı, bakanlıkta Özal döneminde az da olsa şube müdürlüğü, daire başkanlığı düzeylerinde başladı ve daha sonra en üst düzey bürokratlara kadar çıktı. İslam dini, Müslümanların ancak kardeş olduğunu belirtse de bu yapılanmanın içinde olanlar, hiçbir zaman samimi Müslümanları kendilerinden saymadılar. İşin en acı tarafı da bu. Bu yapının önde gelenleri İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlıkları’nda zemin bulmak için, üniversite sınavına giren kendi elemanlarını Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültelerine yönlendirdiler, kaymakamlık ve hâkimlik mesleğine girmeleri sağlandı.

YAPININ GÖVDE GÖSTERİSİ

Paralel yapı giderek güç kazandı ve devlet içinde devlet olma durumuna geldi. 17 Aralık’ta yaşananlar, paralel yapının bir gövde gösterisi şekline dönüştü. Çünkü 30 yıl önce bürokraside hemen hemen hiçbir yetkili makamda elemanı olmayan bu grubun 17 Aralık 2013’e gelindiğinde iktidara darbe yapabilecek bir kadroya sahip olduğu görüldü ve buna da cesaret edildi. ‘Amaca ulaşmak için gerektiğinde avukat, hâkim kiralamak gerekir’ diyen bu yapı, artık devlet içinde bir güç olduğunu ispatlamak istedi.

MİLLİ İRADEYE İPOTEK

Demokratik ülkelerde, devlet içinde bir devlet asla söz konusu olamaz. Milletin iradesi ile iktidar olanlar, bu iktidarı milletten aldığı güçle kullanır. Paralel yapının, millete hesap verme görevi yoktur. Ama millet iradesine ipotek koymak isteyenlere karşı siyasi otoritenin tedbir alma ve hesap sorma yetkisi vardır. Paralel yapı üyeleri hemen hemen her meslek alanında devlette zemin bulabildi. Geçmiş siyasi iktidarlar zamanında da bir ölçüde devlet içinde kendilerine yer edindiler. Ama hiçbir iktidar bunların, günün birinde otoriteye baş kaldırabileceğini hesaba katmadı.

DİNK CİNAYETİ ARAŞTIRILSIN

Trabzon valisiyken Hrant Dink öldürüldü. Dink’in öldürülmesi ile ilgili olarak ne Jandarmadan ne de Emniyet’ten tarafıma en küçük bir bilgi verilmedi. Verilmiş olsaydı, cinayeti önlerdim. Dink İstanbul’da yaşıyor, İstanbul valisine ‘kişiye özel’ yazı yazıp gerekli önlemi almasını isterdim.

O zaman İstanbul valisi bu işin gereğini yapmak zorunda kalırdı. Tarafıma bu bilginin verilmeyişinde yine devlet içinde ayrı bir örgütlenmenin eli olduğunu düşünüyorum. Devletin valisinden bir şeyler gizlenmişse bunda art niyet aranır. Konunun yetkili cumhuriyet savcıları tarafından araştırılması gerekir.

DEVLET İÇİNE YUVALANDILAR

Devlet içine sızmış olan paralel yapıyı bir anda tasfiye etmek kolay değil. Bunun oldukça uzun bir süreç alacağını tahmin ediyorum. Ancak ilk yapılması gereken şey, en üst düzeyde yuvalananların hemen görevlerinden alınması gerekir. Bu grup elemanlarının eline geçen belgeleri tehdit, şantaj gibi amaçlarla kullanmaları ihtimal dâhilinde olduğundan, siyasi iktidarın bunların önlenmesini amaçlayan yasal düzenleme yapmasını zorunlu kılar. Çünkü görevlerinden alınanların bir kısım belgeleri de yanlarında götürebilir. Servis edebilir.

ÜÇ KURŞUNLA ÖLDÜRÜLDÜ

AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de bir bankadan çıktıktan hemen sonra gazete binasının önünde Ogün Samast adlı tetikçi tarafından 3 el ateş edilerek öldürüldü.

ALA KÖKLERİNİ KAZIYACAK

SON kabine değişikliğinin ardından İçişleri Bakanı olarak atanan Efkan Ala, mülki idare kökenli olan bir kişi ve bu paralel yapıya hizmet edenleri çok yakından tanır. O nedenle Ala, özellikle İçişleri Bakanlığı’nda örgütlenen paralel yapılanmanın kökünü kazıyacak güç ve iradeye de sahip bir isim… (AKŞAM)

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Emniyet müdürlerine paralel komplo !

Paralel yapılanmanın kendisine rakip gördüğü emniyet müdürlerini nasıl tasfiye ettiği bir bir ortaya çıkmaya başladı.

2009’da Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Celal Uzunkaya ve Mustafa Gülcü’nün, Hanefi Avcı gibi uydurma deliller, asılsız ihbar mektupları ve medya propagandasıyla ‘çete’ye dahil edildiği anlaşıldı.

Hükümete yönelik yapılmak istenen yargı darbesi girişimlerinin ardından devlet içine sızan paralel yapılanmanın kendilerine rakip olarak gördüğü kamu görevlilerine kurduğu kumpaslar deşifre olmaya başladı. Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki görevleri sırasında yapılanma birimlerine sızmasına müsaade etmeyen Emniyet Genel Müdür Yardımcıları Celal Uzunkaya ve Mustafa Gülcü’nün de paralel yapılanmanın kurduğu tezgahın kurbanları olduğu ortaya çıktı. Bu iki Emniyet Müdürü, Devrimci Karargah örgütüyle ilişkilendirilen Emniyet Müdürü Hanefi Avcı dahil birçok meslektaşı gibi sahte delil ve asılsız ihbar mektuplarıyla görevlerinden alınarak sanık sandalyesine oturtuldu. 2009 yılında tartışmalı iddianameler ve taraflı mahkemelerce yargılanan Emniyet müdürlerine 3,5 hapis cezası verildi. İki Emniyet Müdürü paralel yapılanmanın medya ayağı tarafından başlatılan karalama kampanyasıyla itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Müdürlerin tasfiyesiyle boşalan koltuklara paralel yapılanma kendisine bağlı polisleri yerleştirdi.

İDDİA HEP AYNI: ‘ÇETEYE YARDIM’

2009’da Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Adalet Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve İzmir Valiliği’ne gönderilen imzasız bir ihbar mektubu delil gösterilerek, kendisini MİT, Genelkurmay, Emniyet ve Mossad yetkilisi olarak tanıtarak dolandırıcılık yapan İrfan Erbarıştıran adlı şahsa yardım ettiği iddialarıyla yargılanan Uzunkaya ve Gülcü’nün dava sürecinde yaşadıkları, paralel yapının hedeflerine ulaşmak için yapabileceklerini gözler önüne serdi.

SELAM DOSYAYA GİRDİ

Paralel yapılanmanın hedefi olan Uzunkaya ve Gülcü hakkında gelen ihbar mektubunun soruşturması için dönemin Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal iki müfettiş görevlendirdi. Müfettişlerin soruşturması sonucu Gülcü ve Uzunkaya’nın işlendiği iddia edilen suçlarla hiçbir bağlantısının bulunmadığı belirlendi ve dosya işlemden kaldırıldı. Emniyet soruşturmasından sonuç alamayan paralel çete bu kez yargıyı harekete geçirdi. İzmir’de emniyet muhbirliği yaptığı 17 yıllık dönemle ilgili Emniyet’te dosya kaydı da bulunan Erbarıştıran’dan yardımcı istihbarat elemanı olarak çeşitli sol örgütlere ilişkin bilgiler alan Uzunkaya’ya ilgili ihbar savcılığa gönderildi.

DELİL ÜRETTİLER

Konuyla ilgili soruşturma başlatan Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Fatih Genç 6 ay boyunca Erbarıştıran üzerinden dinleme kararı olmamasına rağmen iki EGM Yardımcısı’nı dinletti, hal

hatır sorma kayıtları dahi soruşturma dosyasına koydu. İki Emniyet Müdürü’nün şüpheli sıfatıyla ifadesini aldı.Bu süreçte soruşturma evraklarında da dezenformasyon yapıldı. Soruşturma dosyasında Erbarıştıran ile Emniyet Müdürleri 3 bin kez diyalog kurduğu iddia edildi ancak gerçek sayının ise sadece 90 olduğu çok geçmeden ortaya çıktı. Münevver Karabulut cinayetiyle ilgili 3 bin 40 TL ödeme yapılmışken bu ücretin 40 bin TL olduğu da paralel yapılanmaya bağlı yayın organlarında işlendi.

‘SİZE YAPILAN TERTİP’

Sözkonusu olay Uzunkaya’nın, mülkiye müfettişlerine Hanefi Avcı ile ilgili tanık olarak verdiği ifade kayıtlarına da yansıdı. Uzunkaya verdiği ifadede Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal’ın yanına giderek ‘Bir EGM Yardımcısı (Emin Aslan) cezaevinde. İki EGM yardımcısı olarak bir tertiple yargılanacağız hatta belki tutuklanacağız. EGM yardımcıları çetelere yardımdan yargılanırken bu durum teşkilatın başı olarak sizi de rahatsız etmeli. Siz de biliyorsunuz ki tüm bu tertipler teşkilatımız içinde hazırlanıyor ve uygulanıyor’ dediğini anlattı. İddiaya göre Köksal ise ‘Size yapılanın bir tertip olduğuna ben de inanıyorum’ şeklinde cevap verdi. Uzunkaya’nın ‘O zaman gereğini yapın’ sözüne ise Köksal ‘Gereği iki satır dilekçe verip benim gitmemdir ama şu an buna gerek duymuyorum’ diyerek karşılık verdi.

Talebi reddet Danıştay üyesi ol

İzmir’deki Özel Yetkili Savcılığı’nın 4 ayda hazırladığı 30 sayfalık iddianameye dayanarak açılan dava 3,5 yılda karara bağlandı. 7 sanıklı davanın 14 duruşmasının 11’inde ise heyet değişti. 3 ay aralıklarla görülen davalara zaman zaman da ‘hastalık’ gibi sebeplerle üyeler katılmadı. 3,5 yıllık yargılama sonucunda Celal Uzunkaya ve Mustafa Gülcü 3’er ay 10’ar gün hapis cezasına çarptırıldı ve cezaları ertelendi. Uzunkaya ve Gülcü, haklarında ‘çete’ iddianamesi hazırlanmasının ardından apartopar görevlerinden alındı. Aynı dönemde haklarında darbecilik suçlamasıyla müebbet hapis cezası istenen dört il jandarma komutanının görevlerinin başında bulunmasını gerekçe gösteren Celal Uzunkaya görevden alınma kararının haksız tasarruf olduğunu belirterek iptali için yargıya başvurdu. Paralel çete burada da Uzunkaya’nın peşini bırakmadı. İddiaya göre Celal Uzunkaya’nın talebini reddeden 14. İdare Mahkemesi’nin başkanı İrfan Eroğlu’na ‘talebi reddederse ederse Danıştay üyesi yapılacağı’ sözü verildi. Mahkeme, Uzunkaya’nın talebini medyada çıkan haberleri gerekçe göstererek reddetti ve mahkeme başkanı da Danıştay’a üye olarak atandı.

Özeleştiri gerekiyor

Dönemin taraflı mahkemeleri ve medyaya sızdırılan tartışmalı iddianameler o dönem gazetemizde de yerbuldu. 19 Aralık 2009 günü yayımlanan gazetemizde yer alan ‘Müdürden çeteye VIP’ başlıklı haberde Celal Uzunkaya ve Mustafa Gülcü’nün suç işleyen çeteyle işbirliği yaptığı, onlara maddi destek sağladığı bilgilerine yer verildi. Paralel yapının gerçek dışı iddiaları sonucu hazırlanan bu haberlerin Yeni Şafak dahil Türk medyası tarafından ciddiyetle sorgulanması gerekiyor.

Eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan da Uzunkaya ve Gülcü gibi çete üyesi olarak yargılandı ve bu yöntemle meslekten atılması sağlandı. Asılsız ihbar ve üretilen delilerle sanık sandalyesine oturtulan Arslan’ın diğer müdürler gibi Hanefi Avcı’yla yakın arkadaş oldukları biliniyor.

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : İmamlar firarda

Paralel yapılanmaya yönelik derinleştirilen soruşturmalar sonrası, “paralel adalet bakanı” gibi çalışan yargı imamı Ahmet Can ABD’ye gitti. Emniyet imamı Kozanlı Ömer ise kayıplara karıştı.

Paralel devlet yapılanması ile ilgili soruşturmaların başlaması, cemaatin en önemli iki imamının sırra kadem basmasına neden oldu. SABAH Özel İstihbarat Bölümü’nün Türk basınında ilk kez bulup görüntülediği paralel devletin emniyet ve istihbarat imamı Kozanlı Ömer lakaplı O.H.Ö. evini değiştirirken, yargı imamı Ahmet Can ise 10 Ocak’ta ABD’ye uçtu. Eşi ve çocukları ise 22 Ocak’ta ABD’ye gitti. SABAH’ın güvenilir kaynaklardan edindiği bilgilere göre Can, Pensilvanya’ya Fethullah Gülen ile son gelişmeleri değerlendirmek üzere gitti. Ahmet Can’ın, Türkiye genelinde yargının en üst imamı pozisyonunda olduğunu ise ilk kez SABAH açıklıyor.

Ahmet Can, İstanbul’da yaşayan bir avukat… ‘Paralel adalet bakanı’ gibi çalışıyor. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ve yüksek yargı organları başta olmak üzere adli kurumlardaki bütün paralel devlet mensupları bu kişiye bağlı olarak faaliyet gösteriyor. Ahmet Can -17 Aralık operasyonu da dâhil- Türkiye’yi sarsan soruşturmalar başta olmak üzere kritik bütün yargısal süreçlerin karar vericisi konumunda. İstanbul-Nişantaşı’nda bir ofisi bulunan Ahmet Can, aynı zamanda İstanbul 6 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanı. Can, bu kurulda pek çok önemli karara imza attı.

Güvenilir kaynaklardan edinilen bilgilere göre paralel devletin emniyet ve istihbarat imamı O.H.Ö., yargı imamı Ahmet Can’ın telefonunu bir dönem Emniyet’ten bile gizleyerek dinlettirdi. Kozanlı Ömer lakaplı imam O.H.Ö., 2007’de çıkan Nokia N70 model telefonlardan alıp cemaatten bazı kişilere hediye etti. Bu kişilerden en önemlisi ise yargı imamı Ahmet Can idi. Telefonun içine konuşmaları paralel bir telefonla dinlemeye yarayan casus program yerleştirilmişti. Ahmet Can bu telefonu bir süre kullandı, ancak sonra dinlenildiğini öğrenince olaydan duyduğu rahatsızlığı Fethullah Gülen’e aktardı. Kozanlı Ömer’in, Ahmet Can’ı polisteki adamlarına talimat vererek değil, hediye telefonla dinletmesinin sebebi ise dinlemeyi polisten bile gizlemek istemesi.

HABERAL’DA DA ROLÜ VAR

Edinilen bilgilere göre Ergenekon davası sanığı Mehmet Haberal’ın tahliyesinde de Ahmet Can’ın rolü var. Ahmet Can’ın Haberal’ın tahliyesinden önce Haberal’dan gelen notları Fethullah Gülen’e ulaştırdığı belirtildi. Bu haberleşmeden Sevil Sabancı’nın da bilgisinin olduğu kaydedildi. Bilindiği gibi devlet içinde ama devlet hiyerarşisinden ayrı biçimde örgütlenmiş yapının en önemli kurumu imamlık. SABAH’ın cemaatte bir dönem imamlık yapmış isimlerden edindiği bilgilere göre cemaatte şu anda iki büyük şehrin imamı olarak görev yapan A.K. İstanbul imamı, C.K. ise Ankara imamı. İmamlık yapılanmasında iller; büyük ve küçük iller olarak ikiye ayrılıyor. Büyük illerin altında en az iki olmak üzere eyaletler bulunuyor. Her eyaletin en az üç büyük bölgesi var. SABAH’ın görüştüğü bir eski imamın verdiği bilgiye göre paralel devlet örgütlenmesinde en önemli unsur, ‘mahrem hizmetler’ adı verilen özel sınıf. Mesela Kozanlı Ömer ve Ahmet Can ‘mahrem hizmetler’ sınıfından…

Bu sınıf, cemaat içinde de bir paralel yapılanma gibi çalışıyor. Harp okulu, siyasal bilgiler, hukuk ve polis akademisi mezunu olanlardan başlayarak önemli pozisyonlardaki kişiler paralel devlette bu sınıfın mensubu olarak görülüyor. Bu sınıfın mensuplarına özel önem veriliyor. Türkiye’yi beş bölgeye ayıran yapıda her bölgeden, ilden, ilçeden ve semtten sorumlu imamlar var. Ayrıca her devlet kurumundan sorumlu imamlar da bulunuyor. Bunun yanı sıra askeri makamların paralel versiyonları da yapılanma içinde kullanılıyor. Mesela askerlikle ilgisi olmayan biri paralel devlet içinde kuvvet komutanı olarak anılabiliyor.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Cemaate yakın işadamı İ.K., işadamı ortağı Mübariz Mansimov’u Pensilvanya’ya Fethullah Gülen’le görüşmeye götürdü mü? Mansimov, cemaatin ‘altın çocuk’larından biri olarak bilinen ve şu anda Güneydoğu’da bir ilde görev yapan polis şefi M.E.’yi 22-24 Kasım’da Bakü’de ağırladı mı?

Kozanlı Ömer, Dubai ve Erbil seyahatlerinde kimlerle görüştü ve hangi işleri bağladı?

Kozanlı Ömer, cemaate yakın işadamı A.İ.’nin özel uçağıyla yurtdışına gidiyor muydu?

Kozanlı Ömer, bu seyahatlerde Türkiye’den çıkışta başka, yabancı ülkeye girerken başka pasaport kullanıyor muydu? Bundan Emniyet Genel Müdürlüğü Pasaport Daire Başkanı Coşgun Çakar’ın haberi var mıydı?

Coşgun Çakar, İstihbarat Dairesi’nde uzun süre görev yaptığı halde sadece yaklaşık 8 ay süreyle Yozgat’ta polis okulunda öğretmenlik yaptı. Ama neden Şark görevine gitmedi?

İSTİHBARAT /// HAŞMET BABAOĞLU : İstihbarat örgütleri cemaatleri nasıl kullanıyor ?

Haşmet Babaoğlu yazdı: Arkası karanlık!

Ekim 1994’te Kanada’nın tatil yörelerinden Morin Heights’teki orman itfaiyesi bir yangın ihbarı aldı.

Olay yerine gittiklerinde bir villanın kül olduğunu gördüler.

Polis içerde "Order Of The Solar Temple" adındaki dini cemaatin lideri Joseph Di Mambro ve dört kişinin cesedini buldu. Yangından önce bıçaklanarak öldürülmüşlerdi.

Ertesi gün öğle sularında İsviçre’de Freiburg kantonundaki Solar Temple merkez binasında yangın çıktı. İçerde aralarında küçük çocukların da bulunduğu 23 ceset bulundu. Bazılarının silahla vurulduğu, bazılarının başlarında siyah plastik poşetlerle boğuldukları anlaşıldı. İki saat sonra başka evlerde çıkan yangınlarla ölü sayısı 70’i geçti.

İlginçtir, medya bütün şüpheli delillere rağmen bu ölümleri "inanç intiharları" olarak yansıttı.

Polisin ulaştığı kimi bilgiler birkaç gün önce Di Mambro’nun bir "Son akşam yemeği" düzenlediğini ve bağlılarına "deccalı engelleme görevinin kendilerinden alındığı"nı anlattığını gösteriyordu.

***

Hatırlıyorum…

1995’te Yeni Yüzyıl gazetesinin Pazar eki için bu olayı derleyip toparlamaya çalışmıştım.

Okurun ilgisini çekecek gizemli bir hikâye diye düşünüyordum. Fakat yazı işlerindekiler "Tapınak Şövalyeleri’ne özenen delibozuk ve küçük bir inanç grubunu büyütmenin âlemi yok!" deyince vazgeçmiştim.

İşin büyüklüğünü sonra anladık tabii.

2001 yılında Lüksemburg’da patlayan bir para aklama skandalının geçmişe dair izleri son derecede sofu nitelikteki masonik grubun nasıl istihbarat örgütleri tarafından kullanıldığını ortaya çıkarmıştı.

Malum, o tarihlerde Berlin Duvarı henüz yıkılmıştı ve Avrupa karanlık ilişkiler ağıyla örülüyordu. Rusya, Ukrayna ve İran’ın başını çektiği muazzam bir illegal uranyum piyasası oluşmuştu. Ortalık kirli para kaynıyordu.

Di Mambro ise "bizim ışığımız karanlığı ve kiri temizler" diyordu. İsviçre’deki banka hesabından yıllar sonra milyonlarca dolar çıktı.

Ölümlerle ilgili dosyaya gelince, 2006’daki davadan sonra kapatıldı ve bütün yaşananlar sessizliğe gömüldü.

***

Bunları niye anlattım?

Geçen gün bir arkadaşım Moon cemaati için yazdıklarımı okuyup şöyle sormuştu: "Neye inanıyor olurlarsa olsunlar, bir inanç grubu nasıl devasa bir şirket gibi çalışır? Nasıl olur da bağlılar bizim neden dünyanın dört bir yanında yatırımlarımız var diye sorgulamaz?"

Haklıydı arkadaşım. O yüzden, meraklısına bir de çok daha küçük görünen ve başına olmadık işler gelen bir "modern cult"tan örnek vereyim dedim.

Şu notu da koymak zorundayım…

Biz de artık özellikle Batı’da serpilmiş veya yerleşmiş inanç gruplarını sadece geleneksel modellere bakarak anlamaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz.

ARAŞTIRMA DOSYASI : AB ile Rusya Arasında Ukrayna

Orhan GAFARLI

Eski Sovyet ülkeleri, SSCB’nin dağılmasından yirmi üç yıl sonra Avrupa Birliği (AB) ile Rusya arasında tercih yapmak zorunda oldukları bir sürece girmiştir. Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Ukrayna, AB’nin Doğu Ortaklığı programı ile Rusya’nın Gümrük Birliği (akabinde Avrasya Birliği) projesi arasında seçim yapmak durumunda kalmaktadır. Bu süreçte eski Sovyet devletleri içinde Ukrayna’nın, gerek jeopolitik konumu ve enerji ihtiyacı gerekse kültürel kimliğinden dolayı karar verme safhasını en zor yaşayan ülke olduğu gözlemlenmektedir. Yanukoviç iktidarının, 28-29 Kasım 2013’te Litvanya’nın başkentinde düzenlenen Vilnius Zirvesi öncesinde beklenenin aksine AB ile Ortaklık ve Serbest Ticaret Anlaşması’nı imzalamayacağını beyan etmesi Kiev’de protesto gösterilerine yol açmıştır. Başkent Kiev’de başlayan AB yanlısı gösteriler, Viktor Yanukoviç’in 17 Aralık’ta Rusya ile yakınlaşma kararının ardından diğer şehirlere yayılmış ve Ukrayna genelinde toplumsal bir tepkiye dönüşmüştür.

Ukrayna’da iktidarın 16 Ocak 2014 tarihinde meclisten geçirdiği internet kullanımını, gösteri yapma hakkını ve basın hürriyetini kısıtlayan yasaların protestoların tekrar güçlenmesine yol açtığı görülmektedir. Vitali Kiliçko ve Arseniy Yaçenuk gibi muhalefet liderlerinin hitap ettiği AB yanlısı kitleler, Yanukoviç’in Bölgeler Partisi üzerinden otoriterleşmesine ve Rusya’nın Ukrayna üzerinde artan nüfuzuna tepki göstermektedir. Turuncu Devrim sonrası en geniş katılımlı protestolara dönüşen gösteriler sadece yürüyüşler ile sınırlı kalmamakta, sivil protestocular kamu binalarına girmeye ve illerin yönetimini sembolik biçimde ele geçirmeye çalışmaktadır. Hâlihazırda Ukrayna’da Çernovtsi, Livov, Jitomir, Ternopil, Rivne, İvano-Frankovsk, Vinnitsa, Himelnitski, Volın ve Çerkası kentlerindeki hükümet binaları muhaliflerin denetimine geçmiş durumdadır.

Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, ilk etapta karşı tedbirler geliştirerek gösterileri zayıflatabileceğini hesap etmişse de protestolar genişledikçe uzlaşma niteliğinde adımlar atmaya yönelmiştir. Yanukoviç bu kapsamda muhalif liderlerden Arseniy Yaçenuk’a başbakanlık, Vitali Kiliçko’ya başbakan yardımcılığını teklif etmiş, fakat muhalefet liderleri Yanukoviç’in Cumhurbaşkanı olduğu sürece hiçbir teklifi kabul etmeyeceklerini açıklamıştır. Bu gelişmeden sonra 28 Ocak’ta Başbakan Nikolay Azarov ve hükümet istifa etmiş, yeni başbakan ve kabinenin açıklanmasına kadar başbakanlık görevini Başbakan Yardımcısı Sergey Arbuzova devralmıştır. Ukrayna Meclisi, 16 Ocak’ta kabul ettiği (internet kullanımını, gösteri yapma hakkını ve basın hürriyetini kısıtlayan) yasaların bir bölümünü iptal etmiş, Yanukoviç de gösterilerde gözaltına alınan kişilerin serbest bırakılmasını sağlayacak af yasasını imzalamıştır. Ancak bu adımlara rağmen Ukrayna’da protestoların dinmediği, kamu binalarını işgal eylemlerinin devam ettiği gözlemlenmekte, sürecin ülkenin bölünmesine kadar gidebileceği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

Bu analizde AB ile Rusya arasında Ukrayna’nın maruz kaldığı karar verme süreci incelenmekte, Rusya’nın Ukrayna üzerinde Yanukoviç iktidarı ile belirginleşen nüfuzu ve AB’nin Ukrayna stratejisi ele alınmaktadır. Analizde ayrıca Ukrayna siyasetinde öne çıkan iç dinamikler üzerinde durulmakta, bu dinamiklerin Kiev’in muhtemel hareket tarzına etkileri değerlendirilmektedir.

Rusya’nın Ukrayna Üzerinde Artan Nüfuzu

Ukrayna-Rusya ilişkilerinin doğru bir şekilde değerlendirilmesi için iki ülkenin ortak tarihi tecrübeleri ve Ukrayna’nın Slav dünyasındaki konumu göz önünde bulundurulmalıdır. Slav dünyasının tarihi yükselişinin başladığı Kiev Rusya’sı, 882-1240 tarihlerinde bugünkü Ukrayna’nın başkentinin bulunduğu bölgede yer almıştır. Ukrayna ve Rusya halkları, ortak bir tarihi paylaştıklarını ve akraba topluluklar olduklarını bugüne kadar unutmamışlardır. Rus siyaset bilimci Dimitri Trenin, Sovyetler Birliği dağıldığı zaman birçok Rus için bağımsız ve ayrı bir yola sahip Ukrayna’yı düşünmenin oldukça zor olduğunu ifade etmektedir.(1)

Ancak tarihi gelişim sürecinde Kiev, Slav dünyasının başkenti olmakla birlikte Batı ve Doğu Slavları arasındaki kültürel ayrışımın ortaya çıktığı sınır niteliğindedir. Stalin’in II. Dünya Savaşı döneminde Kırım Tatarlarını sürgüne göndererek Kırım bölgesine Rus nüfus yerleştirmesiyle de bu ayrışımın belirginleştiği görülmektedir. Ukrayna, Rusya dışında en kalabalık Rus nüfusun ikamet ettiği ülkedir. Ukrayna’da toplam nüfusun yaklaşık %20’sini oluşturan Ruslar, ülkedeki en büyük etnik azınlık statüsündedir. Ruslar ülkenin daha çok doğu ve güney bölgelerinde yaşamaktadır. Rus azınlık, özellikle Kırım bölgesinde toplam nüfusun yarısından fazlasını oluşturmaktadır.

Rusya için Ukrayna’nın önemi tarihi ve kültürel alanlarla sınırlı değildir. Ukrayna, jeopolitik konumu bakımından da Moskova açısından oldukça değerlidir. Karadeniz’e kıyısı olan Ukrayna toprakları, Rusların gerek Karadeniz havzasında Osmanlı İmparatorluğu ile rekabet edebilmesi için gerekse Akdeniz’e nüfuz edebilmesi için önem arz etmiştir. Tarihi süreçte Rusların Ukrayna’nın özellikle Kırım bölgesine yönelik yayılmacı bir politika izlediği, Azak Denizi’yle Karadeniz’i birbirine bağlayan bu stratejik yarımadaya hâkim olmaya çalıştığı görülmektedir. Rusya, II. Yekatirina’nın 1762’de geliştirdiği Yunan Projesi kapsamında Kırım’a hâkim olmayı, bu yarımada üzerinden Osmanlı İmparatorluğu’nu zayıflatmayı ve güneydeki sıcak denizlere açılmayı hedeflemiştir. Rusya II. Yekatirina döneminden başlayarak Kırım’da askeri üs bulundurmaya başlamış, bu stratejisini SSCB döneminde Sivastopol limanında kurduğu üsle sürdürmüştür. SSCB’nin dağılmasıyla, Ukrayna Sivastopol’daki Rus üssünün varlığını sona erdirmeye çalışmış, ancak bu konu iki ülke arasında gerginliklere neden olmuştur. Viktor Yanukoviç’in iktidara gelmesiyle de taraflar 2010’da Rusya’nın Karadeniz filosunun Kırım’da kalması mevzuunda anlaşmış, 2017’de üssün kullanım süresinin 25 yıl daha uzatılması için mutabakata varılmıştır.(2)

Ukrayna’nın konumu, Rusya’nın yakın çevresinde etkili olma hedefi ve Avrupa’ya nüfuz etme stratejisi açısından da önemlidir. Rusya, “Kırmızlı Hatlar” kavramına dâhil ettiği Ukrayna’daki gelişmeleri milli güvenliği kapsamında değerlendirmekte, Kiev’in özellikle Batılı ülkelerle etkileşiminden tedirgin olmaktadır. Kiev’in Rusya’nın güdümünde hareket etmesini hedefleyen Moskova, Ukrayna’nın Avrupa-Atlantik sistemine entegrasyonunu tehdit olarak algılamaktadır. Ukrayna ayrıca Rusya ile Avrupa arasındaki enerji nakil hatlarının geçiş bölgesindedir. Rusya’nın Avrupalı ülkelere enerji ihraç ettiği nakil hatlarının %80’i Ukrayna topraklarından geçmektedir. Rusya’nın Avrasya genelinde takip ettiği stratejilerin başarılı olabilmesi Ukrayna’nın dış politika tercihlerine bağlıdır. ABD eski Başkanı Jimmy Carter’ın danışmanlarından Zbigniew Brzezinski, Rusya’nın tek başına sadece bir Asya ülkesi olduğunu, Ukrayna’sız Rusya’nın Avrasya gücü olamayacağını değerlendirmektedir.(3)

Ukrayna, bağımsızlığını kazandıktan sonra seçilen ilk cumhurbaşkanı Leonid Kravçuk (1991-1994) ve ikinci cumhurbaşkanı Leonid Kuçma (1994-2004) dönemlerinde Rusya’ya yakın bir politika yürütmüştür. Rusya 1991-2001 yılları arasında nispeten zayıf bir durumda olduğu için, ikili ilişkilerde ciddi bir problem yaşanmamıştır. Ancak Leonid Kuçma’nın cumhurbaşkanlığının son dönemlerinde Batılı ülkelerin Ukrayna ile yakınlaşmaya başlaması, bu ülkelerdeki seçim sonuçlarını etkilemiş ve Moskova’yı rahatsız etmeye başlamıştır. 2003 yılında Kuçma, kendisinden sonra cumhurbaşkanlığına Viktor Yanukoviç’i aday göstermiş, Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin de Yanukoviç’in adaylığını açıkça desteklemiştir. Fakat Putin Rusya’sının desteğine rağmen Batılı ülkelerin desteğiyle Ukrayna’da Turuncu Devrim gerçekleşmiş, cumhurbaşkanlığına Viktor Yuşçenko seçilmiştir.

Yuşçenko ile birlikte iktidara gelen Batı yanlısı gruplar AB’ye üyelik vizyonunu öne çıkarmış, Ukrayna’nın NATO’ya da üye olabileceğini vurgulamaya başlamıştır. NATO’nun kuzey ve doğu Avrupa’ya doğru genişlemesinden zaten rahatsız olan Moskova ise ittifakın Ukrayna’yı da kapsayacak şekilde genişleme ihtimali karşısında Kiev’e karşı tepkisel hareket etmeye başlamıştır. İkili ilişkilerin gergin bir dönem geçirdiği bu süreçte, Rusya’nın Sivastopol’daki askeri üssü tehlikeye girmiş, Moskova Ukrayna’ya ihraç ettiği doğal gazı siyasi bir araç olarak kullanmaya başlamış, gaz fiyatlarını olağanüstü biçimde yükseltmiştir. 2006 ve 2009 yıllarında iki ülke arasında doğal gaz krizleri yaşanmış, Rusya Ukrayna’ya arz ettiği gazı keserek Kiev’in Batı ile yakınlaşma girişimlerini durdurmaya çalışmıştır. Nitekim bu dönemde Ukrayna’nın Brüksel’le Doğu Ortaklığı Anlaşması’nı imzaladığı ve AB ile ticari ilişkilerini güçlendirmeye başladığı görülmektedir.

Batılı ülkelerin desteklediği Turuncu Devrim’le iktidara gelen Viktor Yuşçenko, cumhurbaşkanlığı makamını 2010 yılındaki seçimlerde Viktor Yanukoviç’e devretmek durumunda kalmıştır. Moskova’nın desteklediği Viktor Yanukoviç, ülkenin doğu ve güney bölgelerinden aldığı yüksek oy oranlarıyla iktidara gelmiş, Yanukoviç’in seçilmesiyle Rusya-Ukrayna ilişkileri yumuşamaya başlamıştır. Sivastopol’daki askeri üssün kapanma tehlikesi kalkmış, enerji konularında orta yol bulunmuş ve Ukrayna’nın tam kaybedilmemiş olması Rusya’yı rahatlatmıştır. Viktor Yanukoviç, Rusya tarafından desteklenen bir siyasi lider olmasına rağmen Yanukoviç’in AB ile yakınlaşma sürecini devam ettirdiği gözlemlenmiştir. Ancak Yanukoviç iktidarında NATO üyeliği hedefi telaffuz edilmemiş ve Ukrayna siyasetinde Turuncu Devrim sonrasında demokratikleşme adına gerçekleştirilen reformların peyderpey yürürlükten kaldırıldığı bir süreç başlamıştır.

Rusya’nın, Yanukoviç iktidarda olmasına rağmen Ukrayna’nın AB ile gelişen ilişkilerine çeşitli yöntemlerle tepki göstermeye devam ettiği gözlenmiştir. Moskova, Kiev’in AB ile Doğu Ortaklığı anlaşması imzaladığı 2009 yılından itibaren ikili ticari ilişkileri sınırlandırmaya tevessül etmiş ve Ukrayna menşeli ürünlerle ilgili zorluklar çıkarmaya başlamıştır. 2011’den itibaren Rusya, eski Sovyet coğrafyasında Kazakistan ve Belarus ile oluşturduğu Gümrük Birliği’ne Ukrayna’yı davet etmektedir. Moskova, Kiev’in Gümrük Birliği yerine AB ile Doğu Ortaklığı çerçevesinde kapsamlı serbest ticaret antlaşmasını imzalaması durumunda ikili ilişkilerin gözden geçirileceğini ve vize uygulamasına geçilebileceğini beyan etmiştir. Fakat Rus yetkililer, Kiev’in Gümrük Birliği’ni tercih etmesi halinde enerji fiyatlarında indirim yapılabileceğini ve Rusya’nın Ukrayna’ya ekonomik yardım paketi sağlayabileceğini açıklamıştır. Rusya’nın bu açıklamalarla, AB ile yakınlaşması karşılığında Kiev’i cezalandırmaya, AB ile yakınlaşmaktan vazgeçmesi durumunda ise ödüllendirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır.

Rusya Gümrük Birliği projesiyle, 2015 yılında eski Sovyet ülkelerinin dâhil olduğu Avrasya Birliği’nin kurulmasına kadar uzanacak bir bütünleşme sürecini başlatmayı planlamaktadır. Ukrayna, gerek Gümrük Birliği safhasının gerekse nihai aşamada tesis edilecek Avrasya Birliği’nin gerçekleşmesi için en önemli birkaç ülke arasındadır. Moskova bu nedenle mutlak surette Ukrayna’nın dâhil olduğu bir Gümrük Birliği tasarlamakta, bu ülkenin tercihini etkileyebilecek bütün imkânlarını seferber etmektedir.

Rusya ile AB arasında kalan Yanukoviç iktidarının, gerek Ukrayna’nın Rus doğal gazına bağımlılığı gerekse ticari ilişkilerin bozulmasını göze alamayacağı için Vilnius Zirvesi öncesinde Brüksel ile kapsamlı serbest ticaret anlaşmasını imzalamaktan vazgeçtiği görülmektedir. Yanukoviç’in kararından ziyadesiyle memnun olan Rusya ise Ukrayna’yı Gümrük Birliği’ne davet etmekte, bu ülkeye ihraç ettiği enerjide fiyat indirimine gidebileceğini belirtmekte ve ekonomik yardım vaadinde bulunmaktadır. Ancak Rusya, Ukrayna’daki protesto gösterilerinin ardından muhalefetin iktidara gelmesi halinde enerji fiyatlarında indirimin söz konusu olmayacağını ve ekonomik destek sağlanmayacağını da beyan etmiştir.

AB’nin Ukrayna Stratejisi

SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Ukrayna, komünist sistemden demokrasiye geçiş sürecinde Avrupalı ülkelerle ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır. Ukrayna bir Doğu Avrupa ülkesi olarak AB’nin gerek ticari menfaatleri ve enerji güvenliği açısından gerekse Karadeniz havzasıyla etkileşime girme hedefi kapsamında önemli bir aktör olarak değerlendirilmiştir. AB, Ukrayna’yı 2004’te başlattığı Komşuluk Politikası’na dâhil etmiş, 2008’de ihdas ettiği Doğu Ortaklığı programı kapsamında da bu ülke ile güçlü ticari ilişkiler geliştirmeyi amaçlamıştır. Ukrayna AB’nin Doğu Ortaklığı programı içindeki en büyük ülkedir. 46 milyonluk nüfusu ve verimli tarım arazileri sayesinde Ukrayna AB için hem büyük bir pazar konumundadır hem de gıda arzında yüksek potansiyele sahiptir. Rus doğal gazını Avrupa’ya taşıyan nakil hatlarının %80’i Ukrayna’dan geçmektedir. Ukrayna, AB’nin Karadeniz stratejisi açısından da değerli bir ülkedir. Birlik müktesebatına intibak düzeyi yeterli olmadığı halde Romanya ve Bulgaristan’ı 2007’de tam üyeliğe kabul eden AB, Karadeniz Sinerjisi kapsamında kıyıdaş ülkelerle işbirliği geliştirmeyi amaçlamakta, Ukrayna’nın bu kapsamda Birliğin etki alanına girmesini hedeflemektedir.

Bu genel değerlendirmenin yanı sıra Ukrayna-AB ilişkileri “Geniş Havza” ve “Yakın Havza” olarak iki farklı düzeyde incelenebilir. Geniş Havza düzeyinde ilişkilerin Almanya-Ukrayna hattında biçimlendiği görülmektedir. Yakın Havza düzeyinde de ise Polonya-Ukrayna ilişkilerinin öne çıktığı görülmektedir.

Geniş Havza yaklaşımıyla, Almanya-Ukrayna ilişkilerinin değerlendirilmesi ve gözden geçirilmesi gerekmektedir. Berlin-Kiev ilişkileri, önemli bir tarihi geçmişe sahiptir. Almanya, Ukrayna’yı, Doğu Avrupa’da stratejik öneme sahip bir aktör olarak görmüştür. Ukrayna’nın bu stratejik önceliği, Doğu Avrupa ülkesi olarak Karadeniz havzasında bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ukrayna-AB-Almanya kapsamında bu ilişkiler değerlendirilmek istendiğinde, daha geniş bir çerçeve çizmek gerektiği ortaya çıkmaktadır. Nitekim Almanya ve Ukrayna’nın, siyasi ve ekonomik açılımlarını AB kapsamında gerçekleştirdiği görülmektedir.

Soğuk Savaş döneminde (1966) Almanya’nın, “Ostpolitik” (doğu politikası) kavramı çerçevesinde yeniden bir dış politika üretmediğinden söz edilmektedir. Ostpolitik dış politika, Almanya’da büyük koalisyonla iktidara gelen sosyalistlerden Willy Brandt’in Dışişleri Bakanı olmasıyla inşa edilmişti. Brandt’in dış politika konseptinde Doğu Avrupa ülkeleriyle ilişkileri geliştirmek ve bununla birlikte Rusya ile diyalog kurulmasını öngörmekteydi.(4) AB’nin siyasi bir birlik oluşturmasından sonra Almanya’nın AB’de lokomotif bir ülke olması, Berlin’in Ostpolitik dış politika yaklaşımını aynı zamanda Brüksel’in de dış politika konseptlerine yansıtmıştır.

SSCB’nin dağılmasından sonra, komşuluk politikaları çerçevesinde AB’nin siyasi yayılışına, Ukrayna, Belarus, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan da dâhil olmuştur. “Neue Ostpolitik” (Yeni Ostpolitik) olarak görülen bu dış politika yaklaşımı, bu çerçevede Ukrayna, Belarus, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı içeren ve AB ile bu ülkeler arasında yakınlaşmayı öneren bir açılım olmuştur.(5)

Karadeniz havzasında bulunan bir ülke olması nedeniyle Ukrayna’yı, “AB-Karadeniz açılımı veya yayılması projesi” çerçevesinde de değerlendirmek mümkündür. Buna ilave olarak Karadeniz’de stratejik ve askeri bakımdan önemli bir konumda bulunan Kırım bölgesinin Ukrayna’ya ait bir toprak olması ve Ukrayna’nın Karadeniz’de en uzun sınıra sahip ülke olması, Bulgaristan ve Romanya’dan sonra Brüksel ve Berlin için önem taşımaktadır. Almanya, AB kapsamında Ukrayna üzerinden Karadeniz’e açılarak AB-Karadeniz havzasında önemli bir aktör olmayı istemektedir.

Ukrayna’nın AB kapsamında başka bir dost ülkesi Polonya’dır. Polonya–Ukrayna ilişkileri, Almanya’dan sonra yakın havza olarak ifade edilen ilişkilerdir. Geniş Havza’da Berlin-Brüksel-Kiev ilişkileri hayat alanı bulurken, Ukrayna-Polonya ilişkileri, daha çok yakın havza ilişkileri olarak ortaya çıkmaktadır.

Polonya, tarihi olarak Slav halkları içinde büyük iddialara sahiptir ve Doğu Avrupa ülkelerinden Litvanya, Letonya, Ukrayna ve Belarus’un kendi etki alanı içinde olduğuna dair tarihi hegemonik bir algısı vardır. 1970’li yıllarda Polonyalı önemli entelektüeller arasında yer alan ve aynı zamanda Almanya’da siyasi sığınmacı statüsünde bulunan Geydorca ve Maraşevshkaya, Polonya için “Wschód” (Doğu) dış politika vizyonunu hazırlamışlardır. Fakat o dönemde bu konsept gündemde değildir ve uygulamaya konmamıştır.(6) Ancak Sovyetler Birliğinin dağılmaya başladığı yeni dönemde Polonya’nın bu konsepti uygulamaya koyduğu görülmektedir.

Polonya, Rusya’ya karşı alternatif olarak Doğu Avrupa’da ve Slav dünyasında liderlik iddiasındadır ve bu çerçevede Ukrayna’yla ilişkilerine özel önem vermektedir. Ukrayna’nın batı kısmı, Polonya’nın kültürel ve ekonomik politikalarının etkisi altındadır. Batı Ukrayna bölgesi Birinci Dünya Savaşı öncesinde Polonya’nın toprakları arasında bulunmaktaydı. Bu bakımdan, tarihi bağların bulunduğu bu coğrafyayla Polonya, aynı zamanda kültürel bağlara da sahiptir. Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye entegre olması ve Euro-Atlantik güvenlik sistemine dâhil olması, Polonya’nın ekonomik ve siyasi güvenliği acısından oldukça önem arz etmektedir. Polonya, enerji ithalatını güvenli kılmayı, ekonomisi için yeni pazarlar elde edeceğini hesaplamaktadır.

Bağımsızlığını kazanmasından sonra, 1991-1997 yılları arasında AB, Ukrayna için önemli bir donör haline gelmiştir. AB, Ukrayna’nın kapitalist dünyaya entegre olması ve ekonomik bunalımdan çıkması için Ukrayna’ya bu yıllarda 4 milyar dolardan fazla yardımda bulunmuştur. Brüksel-Kiev ilişkilerinin ikinci dönemi ise 5 Aralık 1999’da AGİT Helsinki Zirvesi’nde Ukrayna’yla ilgili kabul ettiği stratejik plandan/anlaşmadan sonra gelişmeye başlamıştır. Bu plana göre; Ukrayna’da istikrarın, demokrasinin ve piyasa ekonomisinin, halkın çıkarlarıyla uyumlu halde gelişmesi sağlanacak, Ukrayna-AB arasında güvenlik ve istikrar konusunda ilişkiler ileri bir noktaya taşınacak ve siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda ilişkiler geliştirilecek. Bu kapsamda AB, Ukrayna ile ilişkileri tesis ederek bu ülkenin Birliğe entegrasyon sürecinin başlayabileceğini öngörmektedir.

AB ve Ukrayna arasında ilişkilerin gelişimine katkı sağlayan ikinci önemli aşamaya, 2004 yılında Ukrayna’da Turuncu Devrim’in gerçekleşmesiyle geçilmiştir. 2004 yılında Ukrayna’da Cumhurbaşkanı olan Viktor Yuşçenko, açık bir şekilde Ukrayna’nın AB üyesi olma isteğini dile getirmiştir. Yuşçenko’nun iktidarı döneminde AB ile başlayan görüşmelerde bir Eylem Planı hazırlanmış (2005); 2008 yılında ise AB’nin desteği ile Ukrayna, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmuştur. Böylece AB-Ukrayna arasındaki ticari ilişkilerin gelişimine zemin hazırlanmıştır. Fakat dünyada yaşanan ekonomik kriz nedeniyle ikili ilişkilerde ekonomik açıdan beklenen ilerlemeler sağlanamamıştır.

2009 yılında, Ukrayna-AB ilişkilerinde üçüncü aşamanın başladığı ifade edilebilir. Üçüncü aşamayla birlikte Ukrayna-AB arasında Doğu Ortaklık Programı kapsamında ilişkilerin yeni bir düzeye geçtiği müşahede edilmiştir. İkili ilişkilerin gelişmesiyle Ukrayna’da iktidar değişikliği yaşanmış; Viktor Yuşçenko’nun eski rakibi Viktor Yanukoviç, Ukrayna’da iktidara gelmiştir. Bu dönemde AB ile Ukrayna arasında bir gerilim doğması beklenmiş, fakat 2013 yılına kadar yapılması gereken görüşmeler ve reformlar devam etmiştir. Bu durum, çok net bir şekilde yorumlanamamıştı; zira Yanukoviç eski cumhurbaşkanından farklı olarak Rusya ile ilişkilerin hassasiyetini göz önünde bulundurarak dengeli bir dış politika yürütmeye çalışmıştır.

Ukrayna’nın Tercihi

Bugün Ukrayna’da yaşanmakta olan siyasi süreci değerlendirmek için, yirmi üç yıl boyunca oluşan güçler dağılımını ve ülke-içi elitleri iyi tanımak gerekmektedir. Öncelikle, bağımsızlık yıllarını inceleyerek ve Ukrayna kamuoyunun bakış açısını dikkate alarak sermaye sahibi elitlerin rolünün önemli olduğu belirtilmelidir. Ukrayna kültürel olarak iki kısma bölünmüştür. Batı ve Güney olarak bu bölünmüşlük, kültürel ayrışımla birlikte siyasi bir ağırlığa sahiptir. Ukrayna yirmi dört ilden ve iki özerk cumhuriyetten oluşmaktadır. Livov, İvano Frankovskiy, Çernovitskiy, Valinskiy, Rovnenskaya ve Ternopolskiy illeri Batı Ukrayna sayılmaktadır. Bu illerin toplam nüfusu 7 milyon olarak civarındadır. Bu rakam, toplam nüfus oranın %17,6’sıdır. Bu 7 il dışındaki illerde merkezi bölgelerinde nüfusun yaklaşık % 50’si, Batı Ukrayna kültürüne yakın durmaktadır.(7) Batı Ukrayna illerinin birçoğu Birinci Dünya Savaşından sonra Polonya’dan alınarak Ukrayna’ya dâhil edilmiştir. Bundan dolayı Polonya’nın bu bölgelerdeki kültürel ve siyasi etkisi bugün de devam etmektedir. Bu bölgeler, sanayi alanında çok gelişmiş olmamakla birlikte, daha çok kültürel elitlerin yaygın olduğu ve sermaye sahibi elitlerden yoksun bir bölgedir.

2004 yılında Ukrayna’da gerçekleşen Turuncu Devrim sonrasında iktidara gelen siyasi çevreler, daha çok batı ve merkezi bölgelerin siyasi elitleri olmuştur. Bugün de mecliste temsil edilen partilerden milliyetçi Svaboda Partisi, eski Başbakan Yulya Timoşenko’nun partisi Batkivşina ve başkanlığını Kliçko’nun yaptığı Udar Partisi, bu bölgelerin elitlerinden oluşmaktadır. Batı bölgesinde bu grupların yüksek oy aldığını ve merkezi illerden bu partilerin aşağı yukarı %50 oy aldığını da ayrıca belirtmek gerekiyor.

Ukrayna Meclisi, 450 milletvekilinden oluşmaktadır. Yulya Timoşenko’nun partisi olan Batkivşina, daha çok merkezi illerden oy almaktadır. Bugün Ukrayna Parlamentosuna bakıldığında, Batkivşina Partisi’nin 99, Udar Partisi’nin 42 ve Svaboda Partisi’nin 37 milletvekili ile temsil edildiği görülmektedir.(8) Ukrayna’da hâlihazırda iktidarda doğu elitlerinin oluşturduğu bir hükümet vardır. Doğu, güney ve merkezi illerden oy alan Viktor Yanukoviç’in başkanı olduğu Bölgeler Partisi 210 milletvekili, iktidara yakın olduğu değerlendirilen ve Rusya’yla ilişkileri olduğu düşünülen Komünist Partisi 32 milletvekili ve bağımsız olarak 30 milletvekili Ukrayna Meclisi’nde bulunmaktadır.(9)

Doğu Ukrayna, sanayi bölgesi olduğu için sermaye biriktiren elitlerin ortaya çıktığı bir coğrafya olarak görülmektedir. Doğu Ukrayna aynı zamanda Rus kültürel etkisinin de yüksek olduğu bir bölge anlaşılmaktadır. Doğu ile birlikte güney bölgelerinde de Rus etkisinin varlığı hissedilmektedir.

Kiev Uluslararası Sosyolojik Araştırmaları Merkezi’nin yaptığı çalışmaya göre, Doğu ve Güney bölgelerinden Kırım’da %97, Doneski’de %93, Luganskaya’da %89, Odesa’da %85, Zaporojskaya’da %81, Harkov’da %74, Dinepropetrovskaya’da %72 ve Nikolayevskaya’da %66 oranında halkın Rus dilini ana dili gibi konuştuğu tespit edilmiştir. Ukrayna’nın merkezi illerinde ise halkın %75’i Rusça konuşmayı tercih etmektedir.(10) Ayrıca Ukrayna’nın nüfusunun %88’i Ortodoks Hristiyan’dır. Rus Kilisesi’nin nüfuzu da göz önünde bulundurulursa Rusya’nın ülkenin özellikle doğu, merkez ve güney bölgelerinde ne kadar etkin olduğu anlaşılabilir. Bütün bunlara ilaveten doğuda oluşan sermaye birikiminde bir anlamda Rusya’yla ticaretin oldukça etkili olduğu görülmektedir. Doğu ve güney bölgelerindeki tarım ve hayvancılık sektörleri ile ağır sanayi merkezleri ticaretini önemli oranda Rusya’yla yapmaktadır.

Kaynak: Ukrayna İstatistik Kurumu

Ukrayna’nın doğu bölgelerinde birikmiş olan sermayenin Harkov, Donetskiy ve Dinepropetrovskiy olarak üç bloğa ayrıldığı görülür. Böyle bir biçimlenme, bazen siyasi farklılıklara yol açmaktadır. Örneğin Donetskiy’de yoğunlaşan ve ağır sanayi sektörlerinde faaliyet gösteren işadamları Petro Poroşenko, Viktor Pinçuk ve Rinat Ahmedov stratejik olarak AB entegrasyonunu daha uygun görmektedir.(11) Bunun nedeni ise bu işadamlarının AB ülkeleriyle yürüttüğü ticari ilişkilerdir. Fakat bu işadamları, hükümetin yapacağı seçime bağlı olacaklarını da bildirmektedir. Daha çok tarım, gıda ve hayvancılık sektörlerinde faaliyet gösteren işadamları ise Rusya yanlısı Gümrük Birliğini tercih etmektedir.

2011 yılında Ukrayna toplumunda AB ile Doğu Ortaklığı programının yerini Rusya Gümrük Birliği’nin alabileceği yönünde tartışmalara başlamış, bu tartışma toplumda kutuplaşmalara neden olmuştur. Ukrayna hükümeti uzun süren tartışmalardan sonra Rusya’nın etkisiyle AB ile Doğu Ortaklık anlaşmasını imzalamamıştır.

Ukrayna-AB Ortaklık ve Serbest Ticaret Anlaşmalarına dikkat ettiğimizde vurgulanması gerekli husus, Vilnius Zirvesi’nde Kiev ve Brüksel arasında imzalanan belgelerin AB ülkelerinin parlamentolarınca da onaylanması gerektiği olmuştur. Bu durumda Avrupa Birliği içinde farklı ülkelerin kendi çıkarları söz konusu olacağı hesaba katıldığında sürecin uza(tıl)ması beklenebilir. Buna ilave olarak, bu anlaşmalarda ikinci önemli konu, Ukrayna’nın AB üyelik sürecinin başlatılmasının not edilmemesidir. AB içindeki ekonomik ve siyasi sorunlar, Ukrayna’ya gelecekte üyelik sürecinin açılmasının garantisini vermemektedir. Ayrıca AB vize rejiminin kaldırılmasına da şüpheyle bakılmaktadır. Ukrayna ise 2005 yılında AB ülkeleri için vize rejimini kaldırdığını açıklamıştır. Üçüncü önemli husus, Brüksel’in Ukrayna’ya acilen bir nakdi yardım sunmamasıdır. Oysa Ukrayna için bu yardım, oldukça önemlidir. Çünkü Vilnius Zirvesi’nde AB’nin imzalanmasını talep ettiği anlaşmalara Moskova’nın vereceği tepkilerden dolayı Ukrayna’nın Rusya ve Gümrük Birliği ülkeleriyle ticari ilişkilerinin zayıflaması beklenmektedir.

Rus yetkililer, Ukrayna’nın AB ile serbest ticaret antlaşması imzaladığı takdirde iki ülke arasındaki ticari ilişkiler konusunda dikkatli olacağını ve -Kremlin’e ait bazı siyasi ve taraflı yorumlarda- Rusya ekonomisinin bu durumda ciddi zarar göreceğini ifade etmektedir. Rusya, Ukrayna ihracatı açısından önemli olan ticari ilişkiler konusunda gerekli önlemleri almıştır. Mesela 2013 yılında AB-Gümrük Birliği tartışmaları başladığı zaman Rusya, Ukrayna’dan yapılan ithalatı % 25 oranında kısıtlamıştır. Bu durum Ukrayna bütçe gelirlerini tehdit ederken, sosyal istikrarın bozulma tehlikesini de ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle, özellikle Ukrayna’nın üretim bölgesi olan doğu ve güney bölgelerinde ekonomik istikrarsızlık yaşanmıştır. Doğu bölgesi, iktidar partisinin seçimlerde yüksek oy aldığı bölgedir. Eğer ekonomik istikrarsızlık bu bölgede devam ederse Bölgeler Partisinin oyları azalabilir ve Komünist Parti’nin oyları yükselebilir. Böyle bir senaryo Ukrayna için çok tehlikelidir. Çünkü Komünist Parti’nin iktidara gelmesi ülkeyi parçalayabilir.

AB’nin Ukrayna’dan siyasi bir talebi de vardır. Yanukoviç iktidara geldikten sonra 2011 yılında Turuncu devrimin lideri, eski Başbakan ve Batkivşina Partisinin Başkanı Yulya Timoşenko, milli menfaatlere zarar veren bir doğal gaz anlaşması yaptığı ve yolsuzluk yaptığı suçlamasıyla hapsedilmiştir. Yulya Timoşenko’nun hapsedilmesi AB tarafından olumsuz karşılanmıştır. AB, Doğu Ortaklık anlaşmasının imzalanmasından bir hafta sonra Timoşenko’nun serbest bırakılmasını talep etmiştir. Ukrayna muhalefetinin milliyetçi kanadı Svaboda Partisi, eski Başbakan Yulya Timoşenko’nun partisi Batkivşina ve başkanlığını Kliçko’nun yaptığı Udar Partisi, ülkedeki durumu ve krizi siyasi ve ekonomik olarak iyi değerlendirerek toplumu gösterilere yönlendirmeyi başarmıştır.

Ukrayna iktidarının AB ile Doğu Ortaklık anlaşmasını parafe etmemesi sonrası Research & Branding Group kamuoyunun eğilimlerini değerlendirmek için bir anket çalışması gerçekleştirmiştir. Elde edilen sonuçlara göre ankete katılanların %46’sı AB entegrasyon sürecini desteklerken, %36’sı Gümrük Birliğine katılımı desteklemişlerdir. Her beş katılımcıdan biri ise herhangi bir tercihte bulunmamıştır. AB entegrasyon sürecini Batı Ukrayna’da destekleyenler %81 olurken, bu oran merkezi bölgelerde %56’yı bulmuştur. Güney Ukrayna’da %30 ve doğuda %18 destek almıştır. Gümrük Birliği, doğu bölgelerde % 61, güney bölgelerde %54, merkez bölgelerinde %22 ve batı bölgelerinde %7 oranında desteklenmiştir. AB ile yapılan bir anlaşmanın Ukrayna’nın ne kadar çıkarına olacağı sorusuna ise genel olarak %30 oranında katılımcının faydalı bulduğuna ve %39’nun ise anlaşmayı faydalı bulmadığı sonucuna ulaşılmıştır.(12)

Son zamanlarda Rusya-Ukrayna arasındaki karşılıklı diyaloglar sonucunda Gümrük Birliği anlaşmasının imzalanmasının beklendiği haberleri medyada yer almaktadır. Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç ve Vladimir Putin arasında en son gerçekleşen görüşmeden sonra Moskova’nın Kiev’e gaz fiyatlarında %35 oranında indirim yapacağı ve 15 milyar dolar yardımda bulunacağı haberleri medyada yer almıştır. Gaz fiyatlarındaki bu indirimin, Ukrayna ekonomisinin gelişmesi için önemli avantajlar sağlayacağı değerlendirilmektedir. AB ile yaşanan başarısız görüşmeler sonrasında Rusya ile böyle bir anlaşmanın sağlanması, Ukrayna’nın doğu entegrasyonu olan Gümrük Birliği’ni seçme ihtimalini yükseltmektedir.

Ukrayna’daki protesto gösterilerinin Yanukoviç’in iktidarı bırakması veya 2015’te gerçekleştirilecek cumhurbaşkanlığı seçimine kadar farklı biçimlerde devam edebileceği tahmin edilmektedir. Ancak kriz ülkede erken seçimlere de yol açabilir ve böylece iktidar değişikliğine giden bir süreç başlayabilir. Yanukoviç iktidarı, krizin aşılması için AB ile Rusya arasındaki tercih kararını halka bırakarak referanduma gidebilir. Bu nedenle gerek iktidarın değişmesi gerekse mevcut iktidarın ülkenin doğu ve güney bölgelerinin desteğiyle iktidarını pekiştirmesi ihtimaller arasındadır. Fakat iki senaryoda da toplumdaki mevcut kutuplaşmanın izale edilebilmesi zor görünmektedir. Zira batı yanlısı bir cumhurbaşkanı ve ittifak iktidara gelirse, ülkenin özellikle Rus nüfusun yoğun olduğu güney bölgelerindeki ayrılıkçı eğilim güçlenebilir. Yanukoviç iktidarının devamında ise ülkenin batı ve kuzey bölgelerindeki rahatsızlık zirveye çıkabilir.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: