Günlük arşivler: Şubat 2, 2014

/// ÖNEMLİ /// FACEBOOK VE GMAIL HESABINIZI NASIL GÜVENCEYE ALIRSINIZ ?? LÜTFEN OKUYUN !!

-Facebook-

Sırasıyla gitmeniz gereken ayarlar. Her işlemden sonra enter’a basın.

Genel hesap ayarları

Güvenlik

Kodmatiki açın (telefon gerekli)

Giriş onayı gerekiyor’a ayarlayın…
Telefonunuza gelen kod ile etkinleştirin giriş onayını…
O an itibariyle hesabınıza başka tarayıcıdan girmeye çalışılırsa (şifre bilinse bile)…sizin telefonunuzda 30sn.de bir yenilenen kod gerekli….

-Gmail-

Öncelikle arkadaşlar bu yöntem size gelen logları kesebilir o yüzden….

Mail ayarlarında (server’ın) gönderen-alıcı kısımlarındaki gmailler aynı olmasın bir fake açın gönderen tarafa (şifre istenen) onu yazın böylece logların geldiği hesap güvende kalacaktır… (Server-unpack durumuna karşın)

Gmail

Account

Manage Security

2-Step Verification

Start Setup

Şifreniz

Telefon Numaranız >> Enter Verification Code


Bunları yaptıktan sonra telefonunuza google play authanticator uygulamasını indirmenizi isticek yolladığı linkten değil kendi google play uygulamanız ile uygulamayı bulup yükleyin…

Görkem Bayındır

ÖZEL BÜRO HACK TİMİ

Reklamlar

/// ÖNEMLİ /// Hack Yapanların Kullandıkları Yöntemler /// Okuyu n ve Önleminizi Alın ///

dikkat.png

Şifre ve bilgilerinizi çalmak isteyen kişilerin yöntemlerini öğrenirseniz kendinizi daha iyi bir şekilde koruyabilirsiniz. Aşağıda anlatılan yöntemler hiçbir zaman eskimez sadece hazırlanışı veya bulunduğu şekiller değiştirilebilir.

Şifre ve Bilgileriniz Nasıl Çalınabilir ?

1. .jpg, .gif, .exe veya değişik formatlarda olan bir dosyayı trojan veya virus içeren bir programla birleştirip karşı tarafa herhangi bir yöntemle gönderdikten sonra bu programı açması veya çalıştırması sağlanır.

2. Keylogger gönderilir. (Bu program klavye üzerinde basılan her tuşu bir dosyaya kaydeder ve e-mail yolu ile belirli aralıklarla ilgili kişiye ulaştırır.)

3. Fake Mail gerçek bir mailin veya bilgi formunun içeriği ve görünüşünün sahte bir şekilde hazırlanmasıyla ortaya çıkan bir bilgi çalma yöntemidir. Sahte e-mail içerikleri, site üyelik girişleri, bilgi formları şeklinde hazırlanabilirler. Ayrıca e-mail içine virüslü bir dosya eklenebilir veya önceden hazırlanmış trojanlı bir site linki koyularak bu linkin ziyaret edilmesi sağlanabilir.

4. Eğer e-mail şifresi ele geçirilmek istenen bir kişi varsa gizli sorusuna ne tür bir cevap yazdığı tahmin edilmeye çalışılır. Ayrıca email sahibi hakkında çeşitli yollar ile bilgi toplanarak bu bilgiler e-mail çalma yöntemleri üzerinde kullanılabilir.

5. Şifresi çalınmak istenen kişinin bir şifresi ele geçirilerek başka ortamlarda kullandığı diğer şifreleriyle karşılaştırılır veya benzer şifreler üretilerek hedefe ulaşılabilir.

6. Ip adresi öğrenmek için email, sohbet veya dosya paylaşımı gibi yöntemler kullanmak. Fakat ip adresi öğrenilse bile şifresi çalınacak kişinin bilgisayarında bazı güvenlik açıkları olması gereklidir. Aksi taktirde Ip adresini kullanarak kişinin şifreleri çalınamaz veya bilgisayarı ele geçirilemez.

7. Trojanlı bir web site içeriği hazırlanarak kişinin bu web sitesini ziyaret etmesi sağlanabilir. Başka bir yol ise hazırlanan bir site içerisinde bulunan program, dosya, yama veya resmin virüslü dosya ile birleştirildikten sonra karşıdaki kişinin bu içeriği yüklemesi ve kullanması önerilir.

8. Ip adresi biliniyorsa Scanner yardımıyla tüm portlar kontrol edilir.Bilinen trojan portlarından internette mevcut olan programlar, exploitler veya portlarda çalışan güncel olmayan servislerin açıklarından yararlanılarak hedef bilgisayara girilmeye çalışılır.

9. İnternette sohbet yapılan bir ortamda isek bayan nicki erkek tarafını kandırmak için çok geçerli bir tekniktir. Msn de, site forumlarında veya başka bir yerde hedef seçilen kişi bayan nickiyle kandırılarak üst tarafta anlattığım teknikler uygulanır.Buna benzer diğer bir yöntem ise bayan isminden oluşan bir e-mail alınır ve bu maille karşı tarafa yanlışlıkla mail gönderilmiş gibi yapılabilir bu bahaneyi kullanarak da sohbet başlatılabilir.

10. Güven kazanmak iyi bir şeydir. Fakat sabır ve güveni birleştirdikten sonra bu güveni iyi veya kötü yolda kullanmak kişiye kalmıştır.Güven verdiğiniz bir insanın şifrelerini almak kadar basit bir şey yoktur.

YOLSUZLUK DOSYASI : BAŞBAKANIN OĞLU BİLAL ERDOĞAN’IN SAVCILIĞA ÇAĞRI KAĞIDI /// AMA GİTMEDİ ///

/// ÖNEMLİ /// Hâkim Köksal Şengün : Ergenekon iddianamesini tam okumadan kabul ettik, şimdi ols a geri çevirirdim !

Hâkim Köksal Şengün: ‘Askeri hâkimler komutanın emrinde çalışır’ derler ama gördüğüm kadarıyla sıkıyönetim mahkemelerindeki hâkimler daha demokrattılar

hazalozvaris

"Ergenekon, her yere kon!"

Haziran 2007’de başlayan Ergenekon soruşturması, "çete" başlığı altında yan yana getirilen bazı insanlar ve olayların birbirine mesafesi nedeniyle giderek sloganlaşan bu ifadeyle de eleştirildi. Aynı kadrajda yan yana getirilmek istenen bazı insanların varlığı "çete" fotoğrafını bulanıklaştırıyor, bu arada çok sayıda insana karşı sergilenen hoyratlık, sanki zihinlerde yürütülen gizli bir davada verilen peşin hükümlerin infazıymış gibi icra ediliyordu.

Nasıl oldu da, darbe eğilimlerinin ilk kez sivil mahkemelerde ele alındığı Ergenekon ve Balyoz davaları "tarihsel" bir başlangıçtan "talihsiz" bir sürece evrildi? Nasıl oldu da, soruşturma sürecinde bazı askerlerin tahliye edilmesine "Çetenin hâkimleri de varmış" diye tepki gösteren, kitabı nedeniyle gazetecilerin tutuklanmasına "Bombadan tesirli kitaplar olabilir" sözleriyle destek veren bir hükümet, "Milli orduya kumpas kuruldu”, “Yargılamalar yenilenebilir" noktasına geldi?

Sorular çok ve "Gülen cemaatiyle kavga…" diye başlayan cevaplar yıllarca tartışılacak, giderek çoğalacak.

Başlangıçta Ergenekon davasının "savcısı" olduğunu açıklayan iktidar, Gülen cemaatiyle kavganın ardından, yıllar önce davanın "avukatı" olduğunu duyuran ana muhalefet partisi civarında konuşlanmış görünüyor. Ve soruşturmanın başlamasından tam 6,5 yıl sonra, yıllardır süren tutuklulukların ardından, sahte delil iddiaları eşliğinde davaların yeniden görülmesi tartışılıyor, formüller aranıyor.

Siyasetin kendisini tayin ettiği "savcılık" ve "avukatlık" makamları bir yana, ne olursa olsun kararı yine hâkimler verecek. Bu nedenle, sonuçlanması beş yıl süren Ergenekon davasının görüldüğü 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu davadaki ilk başkanı olan Köksal Şengün’ün kapısını çaldık.

Şengün, muhalefet şerhini daha davanın başlangıç aşamasından itibaren koyuyor, ekleriyle birlikte binlerce sayfayı bulan iddianameyi tam okuyamadan kabul etmek durumunda kaldıklarının altını çiziyor ve ekliyor:

"Okuduk desek yalan söyleriz. Şimdi olsa gerekli incelemeyi yaptığım için birçok yönden o iddianameyi geri çevirirdim!"

Yaklaşık 20 iddianamenin birleştirildiği ve binlerce sayfadan oluşan dosyaya vakıf olmaya çalışan sayılı isimlerden biri olan Şengün, başta Mustafa Balbay ve Prof. Mehmet Haberal olmak üzere bazı sanıkların tahliyelerinden yana yaptığı çıkışlarla biliniyor.

Hâkimliğe 1976’da başlayan ve 37 yıl sürecek mesaisi sıkıyönetim ile devlet güvenlik mahkemelerine de (DGM) uzanan Şengün, Ergenekon davasına üç sene baktıktan sonra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) kararıyla Temmuz 2011’de Bolu hâkimliğine atandı. Şengün, “gözdağı” olarak nitelendirdiği tayinden bir süre sonra kanser olduğunu öğrendi.

Ağustos ayında emekliye ayrılan Köksal Şengün’e, kendi bulunduğu noktadan Ergenekon davasında gördüğü yanlışları, eksikleri ve özeleştirilerini sorduk. TÜBİTAK’tan gizli tanıklara, savcı Zekeriya Öz’den Ergenekon soruşturmasının başlangıç noktası olarak bilinen Ümraniye’de bulunan bombalara uzanan geniş bir alanda sohbet ettik. Görüşlerine katılmayacak olanların da ihtimal kayıtsız kalamayacağı Şengün’ün cevapları aşağıda…

‘Dijital deliller için yeterli araştırma yapılmadı’

– Bugünden geriye dönüp baktığınızda Ergenekon davasında gördüğünüz eksiklik ve yanlışlar neler?

Yanlışlıklar çok. Yalnız kararın gerekçesi ortaya konmadığı için fazla detaya girmek mümkün değil.

– Davaları karardan ibaret görmediğimizi not düşerek soralım; yargılama sürecine dair “Bir yığın eksiklik var’’ demenize yol açan vakalar neler?

Bazı araştırmaların yapılamadığı kanaatindeyim. Örneğin, o CD’lerin incelemesi yapılmadı. Ben ayrılmak zorunda kaldığımda savunmalar devam ediyordu, benden sonraki gelişmeleri bilmemekle beraber söylüyorum bunları. Ceza davalarında savunma bittikten sonra delilleri okursunuz, daha sonra avukatlar delillere itirazlarını koyar. Mesela “Evde yapılan aramada şunlar şunlar bulunmadı” gibi tutanaklara karşı itirazlar yapılır. Bu itirazların giderilmesi için tutanakta imzası olan kişilerin bir kısmının huzurda dinlenmelerinde fayda var. Böylece hem kişi “nasıl, niçin düzenlendi” diye sorar, hem de gerektiğinde mahkeme de, savcı da soru sorar.

‘Bilgisayar veya akıllı telefonunuz varsa bombanın üzerindesiniz’

– Dosyaya en hakim isimlerden biri olarak somutlaştırabilir misiniz, değerlendirmelerini yeterli görmediğiniz deliller hangileri?

Ne yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermek isterim, ne de başkalarını suçlamak. Yargılama benden sonra yaklaşık iki sene daha devam etti, sonra karar verildi. Yani, “delil değerlendirmesi”nin de yapıldığı iki sene içerisinde olanları bilmiyorum, sadece televizyonlara yansıyan bağırmalar, çağırmalar… Ancak şimdiki gelişmeler de gösteriyor ki, bu deliller irdelenmemiş.

– TÜBİTAK’ta çalışan bir uzmanın bilirkişi raporunda “oynama yapıldığı” söylediği 5 no’lu harddisk benzeri deliller Ergenekon davasında da var mı sizce?

CD, e-mail gibi dijital nitelikli deliller konusunda çok fazla bilgi sahibi değilim. Ancak öğrendiğim kadarıyla, bir bilgisayarınız veyahut akıllı telefonunuz varsa bombanın üzerinde oturuyorsunuz demektir. Yani bunlara herkes el atabilir, ben bunu öğrendim, sizden habersiz bazı şeyler yüklenebilir, istenilen tarih atılabilir… Dürüst olmayan insanların elinde çok kötü bir silah olarak kullanılabilir bu aletler, nitekim de kullanılıyor, işte yaşadık görüyoruz. Bana göre yeterli bir araştırma yapılmadı bu konuda.

‘Dinçer ve Gül’ün tanıklığı faydalı olurdu’

– Dijital deliller dışında ne gibi eksikler gördünüz dava sürecinde?

Hilmi Özkök dışında tanık dinlenmedi mesela.

– Neden tanık dinlenmedi? Dinlenecek tanıklara mahkeme karar vermiyor mu?

Sanık ve vekillerinin belirttiği bazı askeri ve sivil kişilerin, iddiaların doğrulanması açısından dinlenmeleri gerektiği kanaatindeyim. Ancak bunlar yapılmadı, nedenini bilmiyorum. Bana göre yapılması gerekirdi.

– Davadan alınmasaydınız, Erdoğan’ın Başbakanlık Müsteşarlığı’nı da yapan “Cuntalardan haberdardık” diyen Ömer Dinçer veya Nokta’nın “Darbe Günlükleri” yayını ardından 2004’teki girişimlerden haberdar olduğunu söyleyen Abdullah Gül tanık listenizde yer alır mıydı?

Bu insanların içerisinde beyanatlarıyla Ergenekon’la ilgili bilgi sahibi olduğu anlaşılan kişilerin de dinlenmesi gerekirdi. Dediğiniz beyanatlar yapıldıysa, bu isimlerin dinlenmesinin gerçeklerin ortaya çıkması açısından faydalı olacağı düşüncesindeyim.

‘Gizli tanıkların ifadeleri araştırılmadı’

Ancak mahkeme sürecinde tanık yerine, hep gizli tanık dinledik. Gizli tanık dediğiniz kişilerin tamamına yakını gayri kanuni, yani suç işlemiş insanlar. DHKP-C’den ceza alanlar da var aralarında, başka davalardan da. Gizli tanıklığın da ceza indiriminden yararlanma diye bir avantajı var. Dolayısıyla bunların anlatımlarının ne dereceye kadar doğru olduğu irdelenmediği gibi, gizli tanıklar dinlenirken bazı noktalar açıkta kaldı. Savcılık aşamasında belirttikleri mekan ve saatler veya karşılarındaki muhatap insanlarla ilgili bir bağlantı hiç kurulmadı. Salt gizli tanıkların ifadesi ile yetinildi.

– İfadelerin doğrulanmaması tüm gizli tanık ifadeleri için geçerli mi?

Maalesef. Gizli tanıklık müessesesi Türkiye’de sakat bir müessese. Belirli bir seviyeye gelmiş toplumlarda çok daha rahat olabiliyor. Çünkü gelişmiş ülkelerde cezadan kurtarma diye bir şey yok, şahitlik sadece adalete yardımcı olmak için yapılıyor.

– Başta Şemdin Sakık olmak üzere tartışılan bu gizli tanıkların ifadelerine siz itibar etmiyor musunuz?

Sakat buluyorum. Teyit edilmedikleri için bir, onların kişiliklerinden kaynaklanan şüpheler var iki. Ayrıca, gizli tanıkların sıcağı sıcağına ifadelerini alırsanız bir şey elde edebilirsiniz. Yıllar geçtikten sonra alınan ifade üzerine “Gizli tanığımız şöyle bir beyanda bulundu, ne diyorsun” dersen olmaz. “Hatırlamıyorum” diyecek, siz de “Nasıl hatırlamıyorsun” diye sorma hakkına sahip olmayacaksınız.

– “JİTEM’i kurdum” diyen Arif Doğan’ın varlığı ve açıklamalarıyla 1990’lar gibi uzaklara da uzanan bir davayken Ergenekon’da “sıcağı sıcağına gizli tanıklık” ne kadar mümkündü?

Kastım olayın gerçekleştiği zamanı değil, tahkikat başladıktan sonraki dönemi kapsayan bir çabukluk. Yoksa öncesinde zaten herkes hayatını olağan akışında devam ettiriyordu. Şimdi Doğan’ın Diyarbakır dosyasında suçlandığı şeyler çok değişik; Güneydoğu’da yapılan işkence, ölüm gibi yanlışlıklarla ilgili. İddianamemizde ise bu olaylarla ilgili bir tane suçlama yok kimse hakkında.

‘Yargılama bitince suç duyurusu yapacaktık’

– Sevk maddeleri arasında işkence, cinayet gibi suçlamalar olmadığında, ağır ceza mahkemesi başkanı olarak bunu değiştirmek için yapabilecekleriniz nelerdi? Davadan alınmasanız müdahale edebilir miydiniz?

Edemezdim. Biz, bize gösterilen suçlamayla bağlıyız. O suçlamanın yargılamasını yaparken o şahsın başka bir suçunu delillerle tespit ederseniz suç duyurusunda bulunursunuz. Ama bunlar sizin elinizdeki dosyaya talep olmadıktan sonra girmez.

– Ergenekon davası hâkimiyken suç duyurusunda bulunma girişimleriniz oldu mu?

Olmadı. Bunların hepsini toplayıp yapacaktık suç duyurusunu. Yarı yolda bir şeyleri kesmek de doğru olmuyor çünkü elinizdekileri pekiştirmek durumundasınız. Savcı iddiada bulunur fakat mahkeme öyle değil. Hüküm veren mevkide olduğu için, afaki iddialara yönelik şeyleri hemen suç duyurusu olarak bildirmesi doğru olmuyor.

– İlk üç sene içinde suç duyurusu kapsamında değerlendirdiğiniz vakalar neydi?

Mesela biraz önce değindiğiniz Arif Doğan’ın yaptıkları şeyler bir yerde suç konusu.

– Doğan’ın evinden çıkan dokuz çuval dolusu belge “devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle kamuoyuyla paylaşılmadı. Siz bu belgeleri okudunuz mu?

Bizden sonra olan bir gelişme o. Ama bizde çok geniş anlamda kullanılıyor “devlet sırrı” kavramı. Bir yığın suç işliyorsun, sonra bunu devlet sırrı adı altında gizlemeye çalışıyorsun, olmaz böyle şey. Ben şahsen kabul etmem, suç varsa davamı açarım, suç duyurusunda bulunurum. Adam öldürmek, işkence etmek, dağa kaldırmak devlet sırrı olmaz. Fakat bunları yaptık Türkiye’de maalesef. Şimdi bunların hepsini devlet sırrı altına sokarsak, her şeyi kapadık anlamına gelir.

‘Birlikte çalıştığım askeri hâkimler daha demokrattı’

– Bir dönem mesai yaptığınız sıkıyönetim mahkemeleriyle bugünkü yargıyı mukayese ettiğinizde çıkan tablo ne?

O zaman bile bugünkü şekilde yanlışlar olmadı gibi geliyor bana. Biliyorsunuz, mesela, eski yasamızda da DGM’lerde askeri hâkimimiz vardı. 1999’da onu çıkarttık, tamamını sivil yaptık.

– ‘Hatalar’dan kastınız ne?

“Askeri hâkimler komutanın emrinde çalışır” derler ama gördüğüm kadarıyla bizden daha rahattılar, daha demokrattılar.

– Nasıl?

Daha objektif kararlar veriliyordu.

– Köksal Bey, sizden bunu duyanlar şaşıracaklardır. Bir yandan sıkıyönetim mahkemelerinde Erdal Eren kemik yaşı yükseltilerek idam edilirken, diğer yandan DGM’lerde 1994’te 34 kişinin öldüğü Şırnak katliamı için takipsizlik veriliyordu.

Saydığınız mahkeme kararlarına asla katılmıyorum. Ben beraber çalıştığım arkadaşlarım için söylüyorum, yoksa genelleme yapmıyorum. O zamanlar biliyorsunuz, askeri hâkim yetmediği için sivil hâkimler de aldılar. Bugünleri gördükten sonra, geriye baktığımda o zamanlar daha rahat çalıştık gibi geliyor. Böyle sert şeyler yapmadık yani.

– Ne gibi sert şeyler?

O zamanlar tutukluluk konusunda bu kadar açık hükümler olmamasına rağmen bugünkü kadar uzun süre insanları cezaevlerinde tutmuyorduk. Bu bir sert uygulamadır. Şimdi tutukluluk istisna oldu. Düşünün, bir kişiyi adam öldürürken yakalasanız bile yasa şahıs için “tutuklanabilir” diyor. Yani daha CD’lerle yargıladığınız insanlara karşı biraz daha anlayışlı olacaksınız. Çünkü elinizde o kadar sağlam bir deliliniz yok.

– “Hâkim ve savcılar için üç aylık cezaevi deneyimi öğretici bir staj olurdu” fikrine katılır mısınız?

Üç aylık deneyim değil ama insanların cezaevlerini görmeleri lazım. Oradaki yaşam şartlarının bilinmesi, o kararı verirken biraz daha düşünmelerini sağlar.

‘Ergenekon’da örgüt yok, bıraksan birbirlerini ısırırlar!’

– Gizli tanıkların ağırlığı, ifadelerin doğrulanmaması, faili meçhullerin iddianamede değerlendirilmemesi… Siz savcıların dile getirdiğiniz eksikleri gidermeme eğilimlerini neye yoruyorsunuz?

Eğer belli düşüncelerle yola çıkılmışsa, o yola uygun şeyler elde edilmeye uğraşılır.

– “Belli düşünceler” ne?

Onu söylersem şimdi olmaz. Ama herkes görüyor hangi düşüncelerle yola çıkıldığını.

– Başbakan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın dile getirdiği “orduya kumpas”tan mı bahsediyorsunuz?

Hepsi söylüyor bunu. Başbakan da demiyor mu? AKP yetkilileri de sahte belgelerden bahsediyor. Ben bunları söylemem, konuşursam haliyle beraber çalıştığım arkadaşlarım zarar görecekler. Ama yanlışlıklar hakikaten var. Düşünün, benim baktığım davada içeri alınan insanların hiçbiri birbirini tanımaz. Nerededir bu örgüt? Bir örgütü devlet bulur. Devlet der ki size; “Bu örgüt şu eylemleri yapmıştır, silahlıdır.” Biz de ona göre “silahlı örgüt” deriz, “silahsız örgüt” deriz. Bizim önümüze koydukları torbanın içine herkesi atmışlar, yan yana bıraksan birbirlerini ısırırlar bunlar. Öyle insanlar var ki içerisinde, birbirlerine kurşun atarlar.

– Bu sizce “örgüt yok” anlamına mı geliyor?

Ben bu kadar örgüt davasına baktım, bu şekilde oluşmuş bir örgüt görmedim. Yok yani, yok.

– Örneğin, Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Sevgi Erenol gibi birbiriyle temasta olan isimleri nasıl açıklıyorsunuz?

Ne yapmışlar bunlar? Türk Ortodoks Kilisesi’ne katılmışlar, toplantı yapmışlar. “Devleti mi yıkacağız” demişler, ne demişler? Yaptıkları sohbette ne konuştukları yok. “Efendim bir araya geldiklerine göre bunlar devleti yıkmaya yönelik konuşmuşlardır” deniyor.

– Bu ekibin Hrant Dink cinayeti sürecindeki organizasyon beyan eden diyalogları Ergenekon dosyasına yansımışken sizce aralarındaki temas sıradan Ahmet’le Mehmet’in yan yana gelmesinden ibaret görülebilir mi?

Doğrudur, ama “Bunlar bir araya geldiklerine göre bir halt karıştıracaklardır” diyerek insanlara ceza verebilir misiniz? Sonuçta ona gidiyor bu. Bunu maddi bulgularla ortaya koyacaksınız, “Bunlar geldiler bir araya, bunları konuştular, bunlarla ilgili böyle bir yöntem uyguladılar” diyeceksiniz mahkemeye. Öyle bir şey yok, sadece o görüntüyü vermişler. Bu kişiler iktidara karşı, ortak noktaları bu.

‘TÜBİTAK bir yığın yanlış yaptı’

– Duruşmalarda sanıklardan Oktay Yıldırım bir CD’yi tekrar dinletmek isteyince “İsterseniz beş kez dinletin, duymayan insana onu duyuramazsınız”, Mustafa Balbay “Küresel ısınmanın ne zaman Ergenekon’a yükleneceğini merak ediyorum” deyince “Mümkündür” dediniz.

Yıldırım’a söylediklerime savcılar çok alınmıştı. Ama şu var, orası çok gergin ve insanları yumuşatmak için bazı nükteli sözler söylemekte fayda var. Yoksa iki kelime söylersin, kabarır milletin ayranı.

– Nüktedanlığınızın sanıklar lehine olması…

Hem ona hak vermek, hem de bir daha aynı şeyle mahkemeyi oyalamasın düşüncesiyle onu susturmak açısından bunları söyleyeceksin tabii. Ama içerisinde bir gerçek payı da var.

– Bu gerçeklik payı üzerinden soracağız; Ergenekon davasında hataları sayan Köksal Şengün’ün suç ve ceza ilişkisi kurduğu hiçbir nokta yok mu?

Şimdi bunu yanıtlarsam biraz tuhaf olacak ama ben bu tarz davalara çok fazla sıcak bakmayan bir insanım.

– “Bu tarz davalar” derken?

Ne bileyim CD’lerle, hard disklerle, derme çatma dijital delillerle yürüyen davalara ben çok fazla inanmıyorum. Çünkü bu bilgisayar ve telefonların işlevini öğrendikten sonra bunlardan ürktüm. Her an, herkesin elinde bir bomba olduğunu düşündüğüm için çok fazla değer vermiyorum bunlara. Onlara ancak eğer bunları başka delillerle doğrularsanız inanırım.

– Dönem teknoloji dönemiyken, deliller daktilodan çıkanlarla sınırlı kalabilir mi?

Ama bana “Bunlar gerçek” diyemiyorsun, ötesinde “İlave olmuş” diyebiliyorsun. TÜBİTAK’ın yaptığı bir yığın yanlış var, başlangıçta yanlış raporlar verdi, şimdi düzeltiyor.

‘Yapılanlar TÜBİTAK’ın yanlış yönlendirdiğini gösteriyor’

– Hangi TÜBİTAK raporları için “yanlış” diyorsunuz?

5 numaralı hard disk için önceden verilen TÜBİTAK raporu yanlıştı mesela. Bu ortaya çıkmadı mı?

– 2. rapor, bir öncekini doğrulamadı, fakat TÜBİTAK açıklama yaparak “Rapor bizi bağlamaz” dedi.

Gayet tabii “Bağlamaz” der çünkü bu bir heyet raporu değil. Heyet raporu şöyle oluyor; TÜBİTAK’ta görevli uzman kişilerden bir heyet oluşturuyorsunuz ve onlardan bir rapor istiyorsunuz. Ve istediğiniz soruları soruyorsunuz. Onlar da inceleyip sorularınızı yanıtlıyor.

Bu hard disk birçok davada kullanılıyor ve bir davada Hasan’ı, diğerinde Hüseyin’i suçluyorsun. Ve üç bilgisayar mühendisi bir hard disk konusunda ayrı ayrı karar verebiliyor! Bu maddi bir bulgu. Orada bir işaret var. O uzman bilgisayar mühendisiyse, doğru dürüst bakacak ve o işaretin nereden geldiğini bulacak. Bilemiyorsa da “Bilemiyorum” demeli.

– Köksal Şengün’e göre, TÜBİTAK, yanlış yönlendirme mi yapıyor?

Kimseyi suçlamak istemem ama yapılanlar onu gösteriyor.

Ümraniye’deki bombalar ‘üretilmiş delil’ mi?

– Ergenekon davasında hangi raporlar size bunu düşündürdü?

Ümraniye’de ele geçirilen o büyük bombaların imha tutanakları vardı. Çok yanlışlar oldu. Şimdi bombaları buluyorsunuz, nerede olduğu belli olmadan “patlattı” diye rapor tutuyorsunuz. Hiç kimse görmüyor bu bombaları. Bombaları gören o grup, emniyet teşkilatında alınan üç beş kişi. Bunlar nasıl bombalardır vs. incelemesini yapmalısınız. Ama kendileri her şeyi yapıp tamamladılar. İmha ederek yeniden üzerlerinde bilirkişi incelemesi yapma şansınızı da elinizden aldılar. O delil beni tam olarak bağlamadı, kafamdaki soru işaretlerini izale etmedi.

– Ümraniye için koyduğunuz ihtimaller ne?

Şimdi bir çetenin, örgütün tahkikatının özel yetkili mahkemelerde görülmesi için silahlı olması, şiddet içermesi gerek. Bombalar silahı göstereceği için tahkikatta önemliler. Böylece silahlı örgüt oluyor.

– Sizce Ümraniye bombaları Ergenekon davası, özel yetkili mahkemelerde görülsün diye üretildi mi?

Bilemiyorum ama onda yanlışlıklar var. Bence ÖYM’lerde görülsün diye bir şeyler üretildi. Silah olarak bu var. Daha sonra bir iki yerde daha yine kazılardan bulundu evraklar. Yani başka türlü eylem yok. Zaten görülmekte olan Cumhuriyet’e atılan bomba ve Ankara’da görülen Danıştay olayı Ergenekon dosyasına alındı, onlar var bir de eylem olarak.

‘Zekeriya Öz emniyetle fazla haşır neşir bir savcı’

– Soru işaretlerinizi Savcı Zekeriya Öz’le konuştunuz mu?

Savcı Öz’le hiçbir konuda konuşmadım. Savcı Öz’ü ben şikâyet bile ettim. Ama işlem yapılmadı o başka.

– Konu neydi?

Bakanla ilgili olay çıktığında şikâyet ettim. Telefonumu dinletti.

– Sizi Savcı Öz’ün dinlettiğini mi düşünüyorsunuz?

Savcı Öz dinletmediyse, onun grubu dinletti.

– İsminin yanına iki nokta üst üste koyduğunuzda Zekeriya Öz hakkında ne dersiniz?

Konuşmak istemiyorum isimler hakkında.

– Kişisel değil, mesleki değerlendirmenizi merak ediyoruz.

Ben savcılığını beğenmiyorum. Emniyetle bu kadar haşır neşir olan bir savcıyı ben şüpheyle karşılarım. Savcı inisiyatifi kendisi kullanmalı, emniyet güçleri değil.

Delil toplarken inisiyatif emniyete mi bırakıldı?

– Öz’ün inisiyatifi emniyete bıraktığı yönündeki eleştiriniz delil toplama aşaması için de geçerli mi?

Olmaz olur mu? Bu tür şeylerin tamamının savcı tarafından toplanmasını emreder yasa. Bizim mahkemelerin görev alanına giren suçlarda tahkikatı savcı yapar. Ama uygulamaya geldiğinizde bütün ifadeler, bütün sorular emniyetten gelir. Şimdi konuşturdunuz yine beni.

– 17 Aralık döneminde söylediğinizin aksine Zekeriya Öz, “Sorular mühürlensin” gerekçesiyle emniyete gitti. Bu bir tezat değil mi?

O soruları kim hazırladı? Kendisi mi?

– Sizin tahmininiz ne yönde?

Alınan emniyet görevlilerinin hazırladığı sorular, yeni gelen görevliler tarafından tahrifata uğramasın veya azaltılmasın düşüncesiyle yapılan bir işlem. Yoksa kendi eseri değil.

‘İddianame ve eklerini tamamen okumadan kabul ettik’

– Can Dündar’ın sunduğu Canlı Gaste’de darbe davaları için “Ben dahil hepimiz hesap vermeli bu döneme dair” dediniz. Sizin özeleştiriniz ne?

O döneme bakıp ne yapıldığını görmek lazım. Hepsini hatırlama şansım yok. Ama yanlış yapmayan insan olur mu? Önemli olan bunu bir kasıtla yapmamak.

– Siz inanmadığınız bir davanın mahkeme başkanlığını mı yaptınız?

Şimdi bakınız, bir iddianame mahkemeye tebliğ edildikten sonra 15 gün süreyle incelenir. İddianamenin kabulü veya reddi diye bir müessesemiz vardır. Bu iddianameyi ve delilleri inceleme süresi bu dosya için mümkün olmayan bir süre. 2 bin 500 sayfa iddianame artı 500 klasör belge!

– Okumadan mı kabul ettiniz iddianameyi?

Okuduk ama belirli bir süre, belirli bir yere kadar okuduk. Can alıcı noktalarını okuma imkanımız olmadı. Okuduk desek yalan söyleriz. Bir insanın okuma kapasitesi var. Günde 500 sayfa okuyabilir misiniz? Okuduktan sonra da, dosyalarla da karşılaştırma yaparak “Şuraları eksik, şuraları yanlış” diyerek iddianameyi geri çevirebiliyorsunuz. Ancak biz o şansa sahip olmadığımız için kabul etmek durumunda kaldık. Çünkü yeterince incelememiştik. Şimdi olsa gerekli incelemeyi yaptığım için birçok yönden o iddianameyi geri çevirirdim. Ama o zaman kabul etmekten zorundaydık çünkü geri çevirmek için sebepleri öne sürmek gerekiyordu.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Cenevre 2 Konferansı İlk Oturumunun Ardından

Oytun Orhan

ORSAM Ortadoğu Uzmanı

Suriye’deki iç savaşın çıkmaza girmesi neticesinde karşıt kampları destekleyen iki büyük güç ABD ve Rusya, Suriye’de tek çıkış yolunun siyasi çözüm olduğu konusunda uzlaşmıştı. Bu mutabakatın sonucu olarak Haziran 2012 tarihinde ABD ve Rusya öncülüğünde BM Daimi Üyeleri, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Arap Ligi ve aralarında Türkiye’nin de olduğu bazı bölge ülkelerinin katılımı ile Cenevre Konferansı gerçekleşmişti. Konferans sonunda 30 Haziran 2013 tarihinde Suriye’de siyasi geçiş için yol haritasını belirleyen Cenevre Bildirisi yayınlanmıştı. Bildiri temel olarak, tam yürütme gücüne sahip, içinde rejim ve muhaliflerden temsilcilerin yer alacağı geçiş hükümeti kurulmasını, geçiş hükümetinin seçimleri denetlemesi ve ülkede demokrasiye geçişin önünü açmasını öngörmekteydi. Ayrıca, Suriye’nin tüm toplumsal kesimlerini içeren bir ulusal diyalog sürecinin başlatılması, yasal sistemin gözden geçirilmesi, özgür ve çok partili seçim için yeni kurumların kurulması gibi başlıklar bildiride yer almıştı.

Cenevre Konferansı’nın ardından, uzlaşılan maddeleri hayata geçirmek adına tarafları bir araya getirme çabaları yürütülmüştü. Ancak muhalefeti kimin temsil edeceği, Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Suriye’nin geleceğindeki rolünün ne olacağı konularındaki anlaşmazlıklar nedeniyle ikinci toplantı gerçekleştirilememişti. Çabalar 2013 yılının Kasım ayında sonuç verdi ve BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, Suriye’de barışçıl geçiş için araç olacak Cenevre 2 Konferansı’nın 22 Ocak 2014 tarihinde toplanacağını açıkladı.

Suriye hükümeti 27 Kasım 2013 tarihinde Cenevre 2 Konferansı’na katılacağını açıklamış ancak heyetlerinin Konferans’ta “hiç kimseye iktidarı devretmeye gitmeyeceğini” bildirmişti. Rejim ve muhaliflerin uzlaşamamasının en önemli nedenini ise Devlet Başkanı Beşar Esad’ın ülkenin geleceğinde yer alıp alamayacağına ilişkin tartışmalar oluşturmaktaydı Beşar Esad Konferans’tan üç gün önce Batı basınına verdiği röportajda “"Eğer halk da bunu istiyorsa, aday olmamam için bir neden görmüyorum. Kısacası, adaylık ihtimalim yüksek” ifadelerini kullanmıştı. Bu ifadeler ile ülkenin geleceğindeki rolünün tartışmaya açık olmadığı mesajını vermişti. Aynı röportajda, muhalefetle iktidarı paylaşmalarının söz konusu olmadığını ve Cenevre 2 Konferansı’nın “terörizmle savaşa” odaklanması gerektiğini savunmuştu.

Muhaliflerin Konferans’a katılım kararı ise zor bir sürecin ardından gerçekleşti. Suriye Ulusal Koalisyonu ilk aşamada, Beşar Esad iktidarı bırakma garantisi vermeden Konferans’a katılmayacaklarını açıkladı. Ancak ABD’nin baskısı ile Konferans’tan sadece 4 gün önce katılacaklarını açıkladı. Bu karar dağınık haldeki siyasi ve askeri muhalifler arasında tartışma yarattı. Siyasi muhalefetin bir bölümü ve sahada yer alan askeri muhalefetin büyük bölümü Cenevre Konferansı’nı desteklemediklerini açıkladı. Hatta bazı silahlı muhalif gruplar Konferans’a katılanları “hainlikle” suçladı. Ulusal Koalisyon içindeki en büyük blok Suriye Ulusal Konseyi de Konferans’ı boykot edeceğini açıkladı. Ulusal Konsey, Esad iktidarı bırakmadan müzakereye yanaşmayacakları vaadine ters düşeceği, sahadaki aktivist ve savaşçıların Konferans’ı onaylamadıkları gerekçeleriyle katılmamayı seçtiklerini açıkladı.

Konferans öncesi bu gelişme ve açıklamalar, Cenevre 2’nin Suriye’de iç savaşı sonlandırmak adına kritik bir aşama olacağını ilişkin beklentileri düşük seviyede tutmuştu. Ancak siyasi çözümün tek yol olduğu konusundaki mutabakat, Cenevre sürecinin tek araç olarak desteklenmesini beraberinde getirdi. Konferansın sunabileceği tek başarının Suriyeli sivillere insani yardımın ulaşması için güvenli koridorların kurulması olabileceği görüşü hakimdi. Bunun ötesinde ateşkes ya da siyasi geçişe yönelik adım atılması birçok faktör nedeniyle mümkün değildi. Bu faktörler şu şekilde sıralanabilir:

– Cenevre 2 Konferansı’nın en büyük zayıflığı görüşmelerin, gerçekten bir şeyler yapabilecek güce sahip olan ancak bu konuda samimi olmayan rejim ile bir şeyler yapmak isteyen ancak bunu hayata geçirecek güce sahip olmayan muhalifler arasında yürütülüyor olmasıdır.

– Son aylarda sahada rejim ile muhalifler arasındaki güç dengesi rejim lehine dönmüştür. Bu ortamda ne rejim taviz vermek konusunda istekli olacak ne de muhalifler zayıf konumda siyasi geçişi müzakere etmek isteyecektir.

– Rejimin sahada güçlü olması muhaliflerin kırmızı çizgisi olan “Esad’ın iktidarı bırakması” seçeneğini anlamsız kılmaktadır. Bu durum taraflar arasında bir “uzlaşmaz karşıtlık” yaratmaktadır.

– Anlaşma ve barış ancak güçlüler arasında yapılabilir. Buna karşılık Cenevre 2 Konferansı’nda muhalif kanattaki temsilcilerin sahadaki muhalifleri temsil gücü sınırlıdır. Silahlı muhalefetin yükselen gücü İslami – Selefi koalisyonlar Cenevre’de temsil edilmemektedir. İç savaşın önemli cephelerinden biri haline gelen Kürtlerin temsili konusunda sıkıntı yaşanmaktadır. Cenevre 2 Konferansı’na bazı Kürt partileri Koalisyon çatısı altında katılırken PYD katılmamıştır. PYD şu anda toplumsal destek açısından en güçlü ve askeri güce sahip tek Kürt hareketi konumundadır. Dolayısıyla PYD’nin yer almadığı Cenevre 2 Konferansı’nın Kürtlerin temsili açısından eksik kaldığı söylenebilir. Cenevre 2 Konferansı’nın devam ettiği bir dönemde PYD öncülüğünde üç parçalı Kürt bölgelerinde özerk bölgeler ilan edilmiştir. Dolayısıyla yeni Suriye’nin nasıl olacağına ilişkin bir tarafta görüşmeler yürürken, Suriye’de görüşmelerden bağımsız olarak tek taraflı özerklik ilanları gerçekleşmektedir.

– Temsiliyet sorunu Cenevre 2 Konferansı’nda bir uzlaşı olsa dahi bunun sahada nasıl uygulanacağı konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.

– Cenevre 2 Konferansı’nda sağlanabilecek en büyük başarılardan biri de El Kaide bağlantılı Irak ve Şam İslam Devleti örgütünün ortak tehdit olarak kabul edilmesi ve her şeyden önce bu tehdidin ortadan kaldırılması yönünde karar alınması olabilir.

Cenevre 2 Konferansı’nda ulaşılması beklenen en önemli hedef rejim ve muhaliflerin içinde olacağı bir geçiş hükümetinin kurulması idi ancak bu gerçekleşmedi. Konferans’ın ilk oturumunda insani konularda dahi somut adım atılamamıştır. Suriyeli sivillere insani yardım koridorlarının açılması kararı alınamamıştır. BM ve Arap Ligi Özel Temsilcisi Lahdar İbrahimi ilk oturum sonrasında rejimin, kuşatma altındaki Humus’un muhalif kontrolündeki bölgelerinden kadın ve çocukların çıkışına izin vermeyi kabul ettiğini duyurmuştur. Suriye Enforasyon Bakanı Umran Zubi, Cenevre 2 Konferansı’na ilişkin tek olumlu adım olarak sunulan bu gelişmenin esasen Konferans öncesinde rejim ve Kızıl Haç Örgütü arasında varılan bir anlaşma olduğunu duyurmuştur. Bu açıklama bile rejimin muhaliflere taviz verme konusunda ne kadar katı olduğunu göstermektedir.

Taraflar arasındaki uzlaşmaz karşıtlık durumu ve muhaliflerin temsiliyet gücünün zayıflığı nedeniyle somut bir adım atılamamıştır. Ancak iyimser bir bakış açısıyla; iki tarafın aynı masada bir araya gelmesi, görüşmeleri terk etmemesi ve Şubat ayının ikinci haftasında tekrar bir araya gelme kararı alması olumlu gelişmelerdir. Bunlar diyalogun devam edeceği anlamına gelir ki somut kararların önümüzdeki dönemde alınması umutlarının korunmasını sağlamıştır. Geçiş hükümetinin oluşturulması, iktidar devri ve ateşkes gibi konular yakın ve orta vadede halen müzakere edilebilir değildir. Ancak müzakerelerin devam edecek olması; sivillere yardım ulaştırılması, tutuklu değişimi, bazı mültecilerin geri dönmesi gibi konularda anlaşma sağlanmasına imken verebilir. Diğer bir olumlu boyut, rejim ve siyasi muhalefetin birbirlerini meşru temsilciler olarak kabul etmesidir. Bu açıdan her iki tarafın geri adım attığını söylemek mümkündür.

Cenevre 2 Konferansı’nın kendi başına ateşkes, iktidar devri, geçiş hükümeti gibi konularda çözüm üretmemesi mümkün değildir. Bu konularda gelecekte karar alınabilmesi açısından zemin hazırladığı söylenebilir. Bu tarz kritik konulara ancak sahada rejim ile muhalifler arasında daha dengeli bir ortam oluştuğu noktada geçilebilecektir. Şu aşamada her iki taraf maksimalist talepler öne sürmektedir. Bu da uzlaşmayı imkansız kılmaktadır. Sahadaki durumun dengeye ulaşması tarafları daha gerçekçi bir çizgiye çekecektir. Suriye iç savaşı bölgesel ve küresel güçlerin müdahil olduğu vekaleten savaşa da dönüşmüştür. Dolayısıyla Cenevre sürecinin kritik konularda başarı sağlayabilmesinin diğer koşulu tüm dış aktörlerin siyasi çözüm konusunda uzlaşması ve iç savaşa askeri yöntemlerle çözüm bulma çabasında olan, karşıt kampları destekleyen ülkeler arasında mutabakat sağlanmasıdır.

YABANCI BASIN : Ekonomik Türbülans Erdoğan’ı Zorluyor

untitled_19.png?itok=6DWfUACs

ISTANBUL— Başbakan Recep Tayyip Erdoganseleflerinin başaramadığı bir iktisadi istikrarı temin ederek on yıldan fazladır Türkiye siyasetini belirledi. Ancak şimdi o üç Türkiye önemli seçime yaklaşırken daha sert bir alanla yüzleşiyor. Metropol anket şirketi tarafından 1,000 kişi üzerinde uygulanan taramaya göre Erdoğan’ın liderliği için popüler destek Aralık’ta görünen %48 oranından Ocak’ta %39’a gerilemiş vaziyette. Bu onun Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 2002’de iktidara gelmesinden beri karşılaştığı en düşük oranlardan birine işaret ediyor.

Erdoğan onlarca yıldır ülkenin en sevilen siyasetçilerinden biri olarak kalmasına –muhalefet partilerindeki rakiplerinden uzak ara popüler olmasına- rağmen anket son zamanlardaki diğer anketlerle karşılaştırılırsa bu büyük bir erozyonu yansıtıyor. Üç bakanı istifaya zorlayan 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının topuğunda gelişen kötü ekonomik haberler silsilesi Türkiye’nin ekonomik modelinin parlaklığından bir şeyler götürüyor. Yalnızca 1 yıl önce Türkiye ekonomistler atarafından diğer endüstrileşen ülkeler için bir örnek olarak gösteriliyordu. Devamı…

Çeviren: Süreç Analiz

(WSJ, Economic Turbulence Chips at Support for Turkish Premier, 30 Ocak 2014)

YABANCI BASIN /// Krugman : Türkiye’nin Sorununu Konuşmak

640x392_59257_185650.jpg?itok=-4YUuuNX

Tamam ama bu krizi kim sipariş etti? Zaten devam edegelen sorunlara ek olarak bizim ihtiyacımız olan en son şey halihazırda siyasi karışıklıkla çalkalanan bir ülkenin yeni bir ekonomik krizle karşılaşmasıdır. Doğru; Los Angeles büyüklüğündeki bir ekonomiye sahip olan Türkiye’den gelecek doğrudan küresel dalgalar büyük olmayacaktır. Fakat biz korkulu kelime olan “salgın”ın telaffuz edildiğini duyuyoruz. O salgın bir defasında Tayland’da bir krize neden olmuş ve Asya boyunca yayılmıştı ve son olarak da Yunanistan’da bir krize neden oldu ve Avrupa boyunca yayıldı. Şimdi herkes endişeleniyor ki bu salgın Türkiye’nin belalarının dünyanın gelişen piyasalarına yayılmasına neden olabilir.

Bu pek çok bakımdan aşina olduğumuz bir hikayedir. Fakat bu hikayenin bir kısmı çok rahatsız edici. Neden biz bu krizler içinde kalmaya devam ediyoruz? Ve krizler arasındaki aralık daha kısalmış gözüküyor ve her krizden çıkış sonuncusu ile karşılaştırıldığında daha kötü gözüküyor. Ne oluyor?

Türkiye’ye gelmeden önce küresel finansal krizlerin bir hulasasını verelim.

II. Dünya Savaşı sonrası bir kuşak boyunca dünya finansal sistemi modern standartlar dahilinde dikkat çekici ölçüde krizlerden uzaktı. Bu belki de pek çok ülkenin sınırlararası sermaye akışına tahditler koymalarından ve böylelikle uluslararası borç vermelerin ve almaların sınırlanmasından ötürüydü. 1970lerin sonlarında düzenlemelerin kaldırılması ve artan banker saldırganlığı Latin Amerika’ya fon akışını yükseltti, bunu 1982’deki ticari tabirle “ani duruş” ve bir kriz takip etti ki bu on yıl boyunca sürecek ekonomik gerilemeye neden oldu.

Latin Amerika eninde sonunda büyüme trendine döndü (Meksika 1994’de kötü bir düşüş yaşasa da); fakat 1990lar aynı hikayenin bir başka ve daha büyük versiyonunun ortaya çıkmasına sahne oldu: Büyük para akışları ve onları takip eden ani duruş ve ekonomik göçler. Bazı Asya ekonomileri çabucak kendine geldi; fakat ne yatırım ne de büyüme hiçbir zaman tamamıyla eskisi gibi olmadı.

Son olarak bu hikayenin başka bir versiyonu Avrupa’da gösterime girdi. Yunanistan, İspanya ve Portekiz’e akan para yığınağını ani bir duruş ve yoğun bir ekonomik acı takip etti.

Hikayenin yapısı aynı kalmakla beraber söylediğim gibi etkiler daha kötüleşiyor. Gerçek üretim Meksika’nın 1981-83 krizi boyunca %4 düşmüştü; 1997-1998 boyunca bu düşüş Endenozya’da %14 oldu ve Yunanistan’da %23 oldu.

Öyleyse daha kötü bir kriz mi pişiyor? Temel noktalar pek de rahatlatıcı değil. Özellikle Türkiye düşük devlet borcuna ve iş dünyasının dışarıdan çok fazla borç almasına rağmen genel finansal durumu çok kötü gözükmüyor. Fakat önceki her bir kriz iyimser beklentileri boşa çıkarttı. Ve şimdi Türkiye’nin haşatını çıkaran aynı güçler ayrıca dünya ekon omisini de oldukça ve yüksek oranda kırılgan yapıyorlar.

Belki duymamış olabilirsiniz ama ekonomistler arasında bizim bir seküler gerileme ile karşı karşıya olup olmadığımız ile ilgili olarak bir büyük tartışma var. Bu nedir? Evet, bunu tarif etmenin bir yolu insanların tasarruf miktarlarının yatırım yapmaya değer miktarlarının hacmini geçmesi şeklinde ifade edilebilir.

Bu durum gerçek olduğunda iki sonuçtan biri sizi bulur. Eğer yatırımcılar dikkatli ve ihtiyatlı ise biz esasında toptan gelirlerimizi daha az harcamaya çalışıyoruz demektir. Benim harcamam senin gelirini oluşturduğuna göre sonuç sürekli bir düşüştür.

Alternatif olarak düşük karlardan öfkeli ve umutsuzca kazanç elde etmek isteyen havanda su döven yatırımcılar kendilerini aldatıp paralarını kötü düşünülmüş projelere dökebilirler Bunlar riskli borç vermeler ya da gelişen piyasalara sermaye akışı şeklinde kendini gösterebilir. Bu ekonomiyi bir süreliğine şişirebilir; fakat sonunda yatırımcılar gerçeklikle yüzleşirler. Para kurur ve acı ortaya çıkar.

Eğer bu bizim durumuzun iyi bir tarifi ise –ki ben öyle olduğuna inanıyorum- imdi biz şişme ile depresyon arasında sallanmaya mahkum bir dünya ekonomisine sahibiz demektir. Ve şimdi gelişen piyasalardaki şişmenin patlayışı gibi görünen durumu seyrederken bu pek de cesaret verici bir düşünce olmuyor.

Daha geniş bakarsak Türkiye aslında problem değildir. Güney Afrika, Rusya, Macaristan, Hindistan ve şu an darbe alan başkaları da değildir. Gerçek sorun dünyanın zengin ekonomileri olan ABD, euro bölgesi ve daha küçük oyuncularının kendilerine özgü temel zayıflıkları çözmedeki başarısızlıklarıdır. En açık olanı çok fazla tasarruf etmek ama çok az yatırım yapmak isteyen bir özel sektöre rağmen bizim bunalım güçlerini derinleştiren tasarruf politikaları takip etmemizdir. Daha kötüsü bütün göstergeler işsizliğin büyümesine müsaade ederek biz hem kısa vade hem de uzun vade büyüme olasılıklarını bunalttığımızdır. Bu hal özel yatırımları daha da bunaltacaktır.

Oh, ve Avrupa’nın büyük kısmı daha şimdiden Japon tarzı bir deflasyon tuzağına düşme riski altındadır. Bir gelişen piyasa krizi –ki bu oldukça mantıklı- bu riski realiteye dönüştürebilir.

Öyleyse Türkiye ciddi bir beladaymış gibi görünüyor ve daha büyük bir oyuncu olan Çin ile birlikte biraz sallantılı gözüküyor. Fakat bu belaları korkutucu yapan şey Batı ekonomilerinin temel zayıflığıdır. Bu zayıflık hakiki kötü politikalarla daha da beter hale getirildi.

Çeviren: Süreç Analiz

(NYT, Paul Krugman, Talking Troubled Turkey, 30 Ocak 2014)

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: