Günlük arşivler: Ocak 28, 2014

FİŞLEME DOSYASI : KCK fişlemeleri MİT’e mi verdi ?

Görevden almalar ve yer değiştirmeler sürerken ilginç bir iddia ortaya atıldı: “KCK, fişlediği kişilerin listesini MİT ile paylaşıyor.” Daha önce Karayılan ve Bayık tarafından dile getirilen raporlarla 3 binden fazla kişinin fişlendiği öne sürülüyor.

Türkiye, tartışmalı, bir o kadar da zor bir dönemden geçiyor. Zaman zaman da terör örgütünün referans alınıyor olması hayli ‘manidar’. BDP çevresindeki siyasiler ise “Biz hep paralel devleti söylüyorduk” diyerek KCK’ya meşruluk kazandırma derdinde. Bu tartışmalar yaşanırken gündeme fişlemeler geldi.

“Elimizde Fethullah Gülen ile ilgili belgeler vardı. Çağrı yaptık. Hakkını yemeyeyim, Ahmet Altan temas kurdu. Ardından AKP ile zıtlaştı. Gelmedi. Bunun üzerine bizimkilere verdik. Bu belgelerde her ilde devleti yöneten komiteleri var. Perspektif veren, devleti yöneten. Bir ilde her şeyi tartışıyorlar. Bazılarında fişleme benzeri notlar var. AKP ile cemaatin arası bozulduktan sonra bu sistemde bir değişiklik olmuş olabilir. İki yıldır farklıdır diye tahmin ediyorum. Bu tutanaklarda kendileriyle ilgili MİT’in yaptığı araştırmalar da var.” Bu sözler Murat Karayılan’a ait. 27 Nisan 2013’te birkaç gazetede birden yayımlanan ifadeler dönemin KCK Yürütme Konseyi Başkanı Karayılan’ı sıkıntıya sokmuştu. Örgüt medyasına yaptırılan haberlerle bu ifadelerin etkisi kırılmaya ve kamuoyu yönlendirilmeye çalışılmıştı.

Karayılan, ilk kez 2011 Kasım’ının ilk haftasında örgütün yayın organı ANF’ye verdiği demeçte belgelerden söz etmişti. KCK Yürütme Konseyi üyesi olan şimdiki başkan Cemil Bayık da, 4 Mayıs 2012’de ANF’ye yaptığı açıklamada şöyle diyordu: “Gülen Cemaati’nin ayrı bir istihbarat örgütü var. Diğer alanlarda olduğu gibi istihbarat alanında da alternatif bir devlet gibi çalışmaktadır. Bunun belgeleri Kürt özgürlük hareketinin elindedir.”

Baki Gül ise, 29 Nisan 2013’te ANF’de yazdığı ‘Fethullah Gülen belgeleri elimizde’ başlıklı yazısıyla başka ilginç ayrıntılar verdi: “Gerçekleştirilen fiiller söz konusu. Belgeler incelendiğinde ‘paralel devlet’in nasıl örgütlendirildiği ortaya çıkıyor. Toplantılara kimlerin katıldığı, hangi misyonla şimdi emniyet, savcı-hâkim, yazar, STK temsilcileri olduğu ortaya çıkacaktır.” Gül ‘Bu belgelerde asker-AKP arasındaki gerilim ve Dolmabahçe görüşmelerinin sırrı’nın da yer aldığını ileri sürmüştü.

Paralel devlet nitelemesini ilk defa PKK/KCK kaynaklarının kullandığı biliniyor. KCK’nın bölgede kendisine düşman olarak gördüğü ve sakıncalı listesine aldığı bazı kişilere ait bilgileri, bu süreçte MİT ile paylaştığı iddiası gündemde. Listenin yeni İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya ulaştırıldığı da ileri sürülüyor.

KCK’nın, Doğu ve Güneydo-ğu’da son bir yılda 3 binden fazla kişiye dair kayıt topladığı ileri sürülüyor. ‘Cemaatçi’ olarak sınıflandırılan kişilere dair bilgilerin kayıt altına alındığı belirtiliyor. Bu kişiler; siyasiler, polisler, eğitimciler, Diyanet görevlileri, doktorlar, akademisyenler, savcılar, hâkimler, esnaf ve kanaat önderleri olarak tasnif ediliyor. Aslında KCK’nın fişlemelere çok yabancı olmadığı, Hakkâri’de şehit edilen imam Aziz Tan’a ait bilgilerden anlaşılıyor. Tan ile ilgili bütün bilgileri toplayan örgüt, imamın eve giriş-çıkış saatlerini ve kimlerle görüştüğüne kadar istihbarat çalışması yapmıştı.

Fişleme listesinde bölgede faaliyet yürüten değişik cemaatlere mensup kişiler de bulunuyor. Örneğin Dicle Üniversitesi’nde bir akdemiysen şöyle fişlenmiş: “X şahıs, erkek, iki çocuk babası, devrimci gençleri sevmez, F cemaatinden değil ama bir çocuğu dershanelerine gidiyor. ‘O…’ cemaatine mensup bu şahıs öğrencilerle çok ilgileniyor, onlarla çay içip konuşmalar yapıyor. Rektörle arası iyi.” En çarpıcı örnek ise geçen hafta görev yeri değiştirilen bir ilin Millî Eğitim Müdürü’nün de KCK listesinde olması. Bu arada dernek ve vakıflar da fişlenmiş.

KCK’nın fişlemelerini, PKK’dan ayrılan Hamid K. doğruluyor. Hamid’e göre örgütün bilgi toplama ağı çok iyi: “KCK/PKK yıllardır fişleme yapıyor. Bunu daha önce Ergenekon yanlılarıyla paylaşıyordu. Kim nerede ne yapıyor bilinir. Tabii bu kişiler sıradan insanlar değil. Kendileri açısından sakıncalı gördükleri kişilere dair bilgiler toplanır. Bu bilgiler sürekli güncellenir. Bilgilerin geçmişte bazı devlet yetkililerine bir şeylere karşılık verildiğini biliyorum. Bu sistem hâlen devam ediyor. İki defa bilgi takasında ben vardım.”

SURİYE DOSYASI : BİR ‘MUHABERAT DEVLETİ’NİN ANATOMİSİ

Eli kanlı Esed ailesi Suriye’yi 44 yıldır gaddarlığıyla nam salan gizli servis El Muhaberat ile yönetiyor.

Suriye’de 11 bin sivilin işkenceyle katledildiğini gösteren 55 bin karelik vahşet fotoğrafları ‘muhaberat devletleri’nin vatandaşına gaddarlıkta sınır tanımadığını bir kez daha ortaya koydu.

Söz tükendi. Sabır da… Suriye rejiminin sistemli katliamları bir kez daha belgelendi. CNN’in gündeme taşıdığı fotoğraflar (20 Ocak) Esed rejiminin muhalifleri sistemli işkencelerle öldürdüğünü tescil etti. Fotoğraflar kurbanların ölüm derecesinde aç bırakıldığını, işkence edilerek ve boğularak öldürüldüğünü ortaya koydu. Kısa zamanda tüm dünyaya yayılan görüntüler eli kanlı Esed rejimini bir kez daha gündeme taşıdı. 21 Ağustos’taki kimyasal katliam yeniden hatırlandı. Rejime karşı küresel öfke kasırgaları esti. Rejimin son demlerini yaşadığı ilan edildi…

Çünkü bu kez katliam faili meçhul değildi. Belgeleri ve fotoğrafları bizzat sistemli öldürmelerde görev alan bir askerî polis vermişti. ‘Sezar’ kod adı verilen şahıs, rejimin askerî hastanelerde görevlendirdiği fotoğrafçılardan biriydi. Cezaevleri ve sorgu birimlerinde işkenceyle öldürülen muhaliflerin cesetlerini fotoğraflıyordu. 13 yıl boyunca orduda görev alan Sezar, 2011-2013 arasında tam 11 bin kurbanı fotoğrafladı. Vicdanı el vermeyince de görüntüleri muhalifler üzerinden yurtdışına gönderdi. Tam 2 yıl boyunca çektiği 55 bin kareyi parça parça muhaliflere verdi. Geçen ağustosta önce ailesi ardından kendisi çıktı yurtdışına. Sezar’ın güvenli bir ülkeye yerleşmesinin ardından Katar desteğiyle İngiltere’de kurulan hukuk bürosu araştırmaya son noktayı koyup dünyaya duyurdu. Alanında uzman savcılar, adli tıp ve anatomi uzmanları 26 bin kadar fotoğrafı tek tek inceledi. Kurbanların ölüm sebeplerini tespit ettiler. 31 sayfalık raporda Esed rejiminin savaş ve insanlık suçu işlediği kaydedildi. Araştırma bürosu, raporun Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sunulacağını duyurdu.

Peki, ne değişti? Hiç! Batı başkentleri kan donduran fotoğraflar sonrası Esed rejimini kınamakla yetindi. Diplomatik çözüm için İsviçre’de toplanan Cenevre II Konferansı daha bir hareketli geçti. ABD, BM, AB durumun kabul edilemez olduğunu deklare etti. Ancak tüm bunlar sahadaki durumu değiştirmedi! Küresel öfke uluslararası askerî müdahaleye kapı aralamaya yetmedi. Beşşar Esed fırsattan istifade görevini bırakmak niyetinde olmadığını duyurdu! Rejimin elle tutulacak yeri kalmasa da lideri ayaktaydı!

10 binlerce Suriyeli sivilin dehşetli işkenceler altında can verdiğini gösteren kareler ‘muhaberat devleti’ oluşumunu tartışmaya açtı. ‘Muhaberat devleti’nin kendi vatandaşını nasıl düşman addettiği ve nasıl göz kırpmadan katlettiği sorgulandı. Biz de uzmanlarla, Suriye örneği üzerinden bir ‘muhaberat devleti’nin anatomisini çizmeye çalıştık…

Sınırsız istihbarat!

Güçlü istihbarat birimi üzerinden devleti, ülkeyi yönetme şekli yeni değil. Suriye’den önce benzer yönetim şekli Sovyetler Birliği, Doğu Bloku ülkeleri, Irak ve Mısır gibi birçok ülkede görüldü. Baas tipi partilerin iktidara geldiği ülkelerin hemen hepsinde istihbarat birimleri haddinden fazla güçlüydü. Dahası bu istihbarat servisleri, aynen Suriye’deki El Muhaberat gibi iç tehdide, kendi vatandaşına karşı kodlandı. Batılı demokrasiler istihbarat birimlerini çeşitlendirip birbiriyle ve kanunlarla dengelerken baskıcı rejimler tek elde toplayıp yasaların üstünde bir mevkiye oturttu. Adı, yapısı, kabiliyeti ülkeden ülkeye farklılık arz etse de Suriye, İran, Kuzey Kore gibi kapalı rejimlerin hemen hepsinde istihbarat birimleri yasama ve yargı denetiminden kaçırıldı. Yasa dışı bir zeminde çalıştırıldı. Zira muhaberat devletlerinin, kapalı rejimlerin bekası buna bağlıydı. Yeri geldiğinde ‘iç tehditlerin’ anında bertaraf edilmesi yasalara, mahkemelere bırakılamazdı!

‘Muhaberat’, Arap dünyasında istihbarat teşkilatları için kullanılan genel bir isim. ‘Haber alma teşkilatı’ anlamına geliyor. İsim açısından Batılı örneklerinden farkı yok. Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) gibi… Ama fonksiyon açısından demokratik ülke servislerinden oldukça farklı. Özellikle Suriye, Mısır gibi devletlerde muhaberat birimleri ‘şüphe’ ile çalışır. Hemen her şeyden ve herkesten duyulan bir şüphedir bu. Hatta herkes, istihbaratçılar bile potansiyel suçlu olarak görülür, izlenir, en ufak bir hatada bile rejim düşmanı ilan edilebilir. İktidar da ‘ajan’, ‘hain’, ‘dış güç’, ‘komplo’ gibi söylemlerle sürekli ‘şüphe’ güdüsünü zinde tutar.

Yine bu tür rejimlerde istihbarat birimlerinde lidere yakın isimler görevlendirilir. Atamalar mezhebe, etnik kökene göre şekillenir. İktidarla istihbarat iç içe geçer. Bu yüzden üst düzey sivil ve askerî bürokratlar ile istihbarat bürokratlarının akrabalık ilişkileri bulunur. Çoğu zaman da bu bürokratik birimler arasında bir geçişkenlik sağlanır. Mesela uzun yıllar askerî bürokraside çalışan üst düzey bir yetkilinin sonradan istihbaratın başına geçmesi veya uzun yıllar istihbarat birimlerinde çalışan bir bürokratın daha sonra kabineye girmesi şaşırtıcı olmaz.

Suriye ve İran örneğindeki gibi kapalı rejimlerde istihbarat birimleri hayatın her alanında faaliyet gösterir. Ekonomiden turizme, finanstan medyaya, hatta yerel yönetimlere kadar… Kapalı rejimlerde iktidarlar halkın, ferdin yerine aldığı kararları direkt rejime bağlı çalışan istihbarat üzerinden uygular. Yani istihbaratı toplumu yönlendirme, yönetme aracına dönüştürür. Bundan ötürü bu birimlere halka dair her türlü bilgiyi edinme, arşivleme imkânı tanınır. Telefon dinlemelerini, banka hesaplarını, tapu işlemlerini, yurtdışı ve yurtiçi seyahatlerini mahkeme kararları olmaksızın izler. İktidardan aldığı güçle polis, asker ve yargı birimlerine meydan okuyabilir. Rejime karşı tehdit olarak algıladığı kişileri, vakıf ve sivil toplum kuruluşlarını kolayca hedefe koyabilir. Kendine bağlı medyada aleyhlerinde kara propaganda yürütüp iltisaklı mahkemelerde yargılar. Hiçbir hak hukuk gözetmeksizin hain ilan ettiği şahısları gizli hücrelerinde işkenceye tabi tutabilir. Bundan ötürü bu tür ülkelerde hapis aynı zamanda sistemli işkence, ölüm anlamına gelir! Bitip tükenmek bilmeyen zulüm anlamına gelir! Neticede halk dinlendiğini, izlendiğini düşünür. Devlete karşı açık vermemek için azami hassasiyet gösterir. Kısaca ceberut devlet karşısında siner!

Bütçe ile istihdam her yıl artar!

Zirve Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Y. Dede, ‘muhaberat devletleri’nde istihbarat birimlerinin rejimin bekası için gerekli gördüğünde her türlü operasyonu, tutuklamayı, sorgulamayı, hatta işkenceyi yapabildiğini, durumun ortaya çıkması hâlinde de hiçbir cezai işlem uygulanmadığını anlatıyor. Bu tür devletlerde istihbarat birimlerine büyük bütçeler ayrıldığını, Batı’daki örneklerle kıyaslanmayacak ölçüde istihdam sağlandığını vurguluyor: “Kapalı rejimlerde istihbarat birimleri devasa yapılardır. Halk potansiyel düşman görüldüğü için istihbarat birimleri neredeyse sokak sokak örgütlenir. Dolayısıyla devasa bütçeler harcanır. Sosyalist Suriye devleti, elindeki devasa ekonomik rantın bir bölümünü istihbaratın önde gelenlerine verir. Resmî, yarı resmî ekonomik faaliyetleri teşvik eder. Muhaberat mensuplarına yüksek maaş, iyi imkânlar sağlar. Dokunulmazlık da cabası…”

‘Muhaberat devletleri’nde olmazsa olmazlardan biri de istihbaratın bile takip esasına göre kurgulanması. Farklı birimler birbirini izler. Burada asıl amaç rejimin dolayısıyla lider ve ailesinin bekasıdır. Bu tür rejimlerin bir diğer özelliği halka korku salmaları. İstihbaratın herkesi dinlediği, her şeyi izlediği, içeri alınanlara uygulanan işkenceler kulaktan kulağa yayılır. Bir iki olaya şahit olan halk korkudan siner. Rejimin istediği de budur zaten.

İstihbarat devletlerinin bir diğer olmazsa olmazı da katı-sert particilik. Ekseriyetle bu tarz ülkelerde tek parti iktidarları görülüyor. Sırtını iktidara/mutlak otoriteye dayayan parti, arzu ettiği ideolojiyi tabana zorla empoze ediyor. Bir bakıma parti ‘devlet’ konumuna çıkarılıyor. Bu da büyük ölçüde keyfilik anlamına geliyor. Gerek servetin bölüşümü gerekse de kimin nasıl muamele göreceği hukuka göre değil, parti tercihlerine göre şekilleniyor.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cenap Çakmak, muhaberat devletlerinin resmî ideolojilerini tek parti üzerinden savunduklarını ifade ediyor: “Kuzey Kore’de ‘Komünist Parti’, Suriye’de ‘Baas’, İran’da da ‘Velayet-i Fakih’ yapısı bu duruma örnek verilebilir. Parti sadakati retorik olarak yüceltilir. Geniş halk kitlelerine karşı tutumun bir ölçüsü olarak kullanılır. Devrim merkezi bir yere oturtulur ve arzu edilmeyen muhalif tutumlar ‘ihanet’ olarak değerlendirilir.”

İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökhan Bacık da ‘muhaberat/istihbarat devleti’ kavramının Suriye ve Kuzey Kore rejimlerini birebir tanımladığını düşünüyor. Özellikle Suriye’de rejimin bürokrasiyi, devleti, toplumu çok parçalı istihbarat birimleri üzerinden kontrol edip yönettiğini vurguluyor: “Suriye’de ‘muhaberat devleti’nin temeli 1970’lerin ortasında atıldı. Zamanla da konsolide edildi. İşi tek istihbarata yüklemeyip farklı adlar altında yenileri devreye sokuldu. Zaman içinde toplumun tüm noktalarına nüfuz etti. Siyasallaştı. Soğuk Savaş döneminde Polonya’da yaşandığı gibi kardeş kardeşe ihbar ettirildi. Sonuçta Baas Partisi’nin, Esed ailesinin demir eli, kudreti oldu… Gelinen noktada rejimi ayakta tutan ekseriyetle Esed ailesi ve Nusayrilerden müteşekkil El Muhaberat. Aralarında bir nevi kader birliği var. Biri düşerse diğerinin düşmesi de kaçınılmaz zira!”

Suriye’de istihbarat teşkilatlarının kökeni Fransız sömürge yönetimine kadar uzanıyor. Ancak bugünkü manada El Muhaberat, Baas Partisi’nin iktidara geldiği 1963’te kuruldu. 7 yıl sonra iktidara gelen Hafız Esed mevcut istihbaratı güçlendirmenin yanında hava kuvvetleri içinde, kendine bağlı, Nusayrilerden oluşan yeni bir yapı daha kurdu. Hava kuvvetlerine yönelmesinde uzun yıllar burada görev yapması etkili oldu. Hâlihazırda Suriye askerî istihbaratı ile hava kuvvetleri istihbaratı, El Muhaberat’tan bağımsız olarak faaliyette. El Muhaberat’ta olduğu gibi askerî birimlerin başına da ekseriyetle Nusayriler atanıyor. Özellikle Esed ailesiyle kan bağı bulunan isimler tercih ediliyor. Mesela, 2005-2009 arasında askerî istihbarat şefi, sonradan savunma bakanı olan Asıf Şevket, Beşşar Esed’in kayınbiraderiydi.

Ortadoğu uzmanı Yrd. Doç. Dr. Dede de Hafız Esed’in azınlık rejimini ayakta tutup ülkeyi yönetebilmek için El Muhaberat’ı güçlendirdiğini söylüyor: “Esed ailesiyle istihbarat teşkilatları iç içe geçmiş durumda. Son yarım asırda rejimin, liderin, ailenin bekası demokrasi dışı uygulamalarla, yani istihbarat faaliyetleriyle sağlandı. Keza Hüsnü Mübarek’in Mısır’ı 30 yıl boyunca demir yumrukla yönetebilmesinin ardında istihbarat servisinin sadakati yatıyor. Yapısı ve kullandığı yöntemler açısından Mısır muhaberatı Suriye muhaberatına çok benziyor. Orada da halka devamlı surette ‘aleyhimizde bulunursanız size her istediğimizi yapabiliriz’ mesajı verilir.”

Esasen ortaya çıkan 55 bin karelik ‘işkence-infaz’ albümü El Muhaberat’ın ne denli gaddar olduğunu ortaya koydu. Keza 21 Ağustos’ta Şam’ın Guta Mahallesi’nde yaşayan 1500 sivili rejim talimatıyla kimyasal silahla katleden de hava kuvvetleri istihbaratıydı. Suriyeli muhalif kaynaklar, en az 50 bin tutukludan haber alınamadığını belirtiyor. Birçoğunu El Muhaberat alıp gizli sorgu hücrelerine götürmüş. El Muhaberat’ın gözaltına aldığını serbest bıraktığı pek vaki değil. Sebepsiz yere 20 yıl hapiste tutulup ağır hastalığa yakalanınca ‘elimizde ölmesin’ düşüncesiyle serbest bırakılanlar sayılmazsa tabii. Ülkede 3 yıldır yaşanan iç savaş ortamında bugüne kadar yaklaşık 160 bin günahsız sivilin hayatını kaybettiği ortada. Binlerce yaralı, milyonlarca mülteci de cabası. Söz konusu zulmün başaktörü Esed rejimi adına El Muhaberat ve türevleri. Ekranlarda dönen vahşet fotoğrafları bunun en güçlü delili.

Demokrasiler Muhaberat’a kayabilir!

Bu noktada şu saptamayı yapmakta fayda var: Her güçlü istihbarat, muhaberat devletine kapı aralamaz! Yani bu tür rejimleri istihbarat birimleri kendi başlarına kurmaz. Önlerinde bir lider, parti bulunur. İstihbarat birimleri liderliğin istediği, yönlendirdiği ölçüde gaddarlaşır. Zira yönetim imkân sağlamazsa istihbarat birimleri kanun dışına çıkamaz, başına buyruk davranamaz, adam öldüremez. ABD, İsrail gibi iç hukuk bariyerlerini aşmayan, kendi vatandaşını düşman addetmeyen devasa istihbarat örgütlerine sahip ülkeler de var. Bu tür örneklerde söz konusu birimler ekseriyetle dış tehdidi hedefe koyuyor. Muhaberat devleti içinse büyük tehdit kendi vatandaşları!

İsrail uzmanı Kerim Balcı, sınır ötesinde ülke menfaatleri çerçevesinde her türlü operasyona imza atan İsrail gizli servisi MOSSAD’ın ülke içinde kanun ve yönetmelikler çerçevesinde çalıştığını ifade ediyor. Balcı, görevi kötüye kullanan İsrailli ajanların yargılanmaktan sıyrılamadığını vurguluyor: “Suriye’deki El Muhaberat’ın yakın komşu 2-3 ülke dışında dış istihbarat faaliyeti yok. Aynı durum Mısır istihbaratı için de söz konusu. Ancak İsrail ve ABD örneklerinde istihbarat birimleri ekseriyetle dış tehdide odaklanır. Ajanlar kanun dışı hareket edemez. General David Petraeus örneğinde olduğu gibi CIA başkanı da olsa yargı önünde hesap verir.”

Lideri istihbaratçılar yanıltır

Doç. Dr. Bacık da oturmuş demokrasilerin, istihbarat birimlerini, sınırları net hatlarla çizilmiş kanun-yönetmeliklerle çalıştırdığını doğruluyor: “Burada ilkelerden bahsetmek lazım. Bir kere istihbarat örgütünün temel dikkat ettiği nokta dış dünya olmalı. İçeride bir grup ile uğraşmaya başlayınca sorunlar başlar. İçerisi de önemli ancak bu çok hassas kurgulanmalı. Öte yandan istihbarat kurumlarını abartmamak lazım. Bunlar zamanla iyice güvenlikçi hâle gelirler. Uluslararası ilişkileri de çok iyi okuyamaz hâle gelebilirler. Sanılanın aksine istihbarat kurumlarının bölgesel gelişmeler konusunda çuvallama oranı çok yüksektir. Mesela CIA’nın Arap Baharı konusunda ‘Vay be!’ dedirtecek ön alıcı, isabetli tahminlerini duyduk mu?”

Gökhan Bacık’a oturmuş devletlerin sonradan ‘muhaberat devletine’ dönüşme ihtimalini soruyoruz. Tarihten verdiği örneklerle iktidara gelen gücün isteği doğrultusunda devletlerin muhaberat devletine kayabildiğini vurguluyor: “Almanya ile komünist devrimlerden sonraki pek çok Balkan ülkesi buna örnek. Yunanistan’da da bu zaman zaman ciddi etkisini gösterdi. Şunu iyi ifade etmek lazım; istihbarat faydalı ve zaruri bir kurum. Ancak bunun sistem içinde nasıl kurgulandığı önemli. Bu kurguda sorun varsa hata olur. Siyasi liderlere en çok hata yaptırma gücü olan kurumlar istihbarat birimleridir. Mesela ordular şeffaftır. Biz komutanları biliyoruz. O nedenle her yapılana sorumluluk olarak ortaktırlar. Ancak bir ülkede istihbaratın dört numarası kimdir bilinmez. O nedenle istihbarat kurumlarının fiilî korunağı yüksektir. Bu gibi durumlarda en iyi çözüm; her kurulda bir karşı görüş takipçisi istihdam etmek. Her kurumda ‘mükemmel’ denilen fikri eleştirecek insanlara ihtiyaç var. Ortadoğu lineer toplumlar hâline geldi. Bir fikir var, bu doğru, herkes uysun!”

Türkiye’de zaman zaman ‘İranlaşma’, ‘Suriyeleşme’ korkusu yaşandı. Ancak Türk toplumu her seferinde sandık manivelasıyla iktidarların marjinalleşmesine mâni oldu. Tarihten bugüne sağduyulu siyasiler Meclis’e ipotek konulmasına imkân vermedi. Mesela 2007’de patlak veren ‘Türkiye Cezayir olur mu?’ tartışmalarının önünü rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, Tokat’ta sarf ettiği (27 Mayıs) bir çift sözle kesmişti: “Türkiye, İran olmaz, Cezayir de olmaz. Suriye yapılmasına da biz müsaade etmeyeceğiz!”

VİDEOYU BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.

ESED VAHŞET KARELERİNDEN YARGILANABİLİR Mİ?

Uluslararası hukuk uzmanı Doç. Dr. Cenap Çakmak, uzmanlarca gerçekliği ispatlanan vahşet karelerinin muhtemel mahkemede Beşşar Esed’in aleyhinde kullanabileceğini söylüyor: “Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarının faillerini yargılar. Bosna iç savaşında olduğu gibi. Ancak Suriye, UCM’ye taraf olmadığından mahkeme savcısı Esed hakkında otomatik olarak dava açamıyor. Dava açılabilmesi için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı gerekiyor. Zira mahkeme, Libya ve Darfur kovuşturmalarını Güvenlik Konseyi kararı doğrultusunda başlattı. Eğer bu noktada Rusya vetosu aşılamazsa işletilebilecek bir yol daha var. Küresel kamuoyu Esed rejiminin artık ülkeyi temsil etmediğine karar verip, temsili muhaliflere verir.

Onlar da UCM’ye taraf olup Esed ile suça bulaşmış rejim üyeleri hakkında dava açtırabilir. Diğer taraftan bu tür uluslararası suçları diğer devletler de yargılayabilir. Örneğin Türkiye’de mahkemeler Esed aleyhine ceza davası açabilir. TCK buna izin veriyor. Yine İngiltere’nin çok güçlü bir evrensel yargı sistemi var. Bir başka nokta da uluslararası suçlar hiçbir şekilde zaman aşımı ve dokunulmazlık sınırlamasına girmiyor. Bu suçları işleyenler yıllar sonra bile herhangi bir devlet tarafından, UCM tarafından yargılanabilir. Fakat burada önemli olan elbette bu suçların çok sağlam bir şekilde belgelenmesi. Bugün Yugoslavya için kurulan Ceza Mahkemesi’nin (bu mahkeme UCM’den farklı) yargılamaları ünlü Mısırlı uluslararası ceza hukukçusu Şerif Basiouni’nin bireysel çabaları ile oluşturduğu geniş arşiv sayesinde mümkün olabildi. O sebeple bu tür belgeler çok çok önemli.”

PARALEL DEVLET DOSYASI /// AHMET TURAN ALKAN : Ne olacak; ne olmalı ?

Evvelâ hükûmet ciheti…

Açıkça görülüyor ki, yüzde 50’leri geçen tartışmasız seçim zaferleri artık geride kaldı. Hükûmet, Gezi olaylarından beri sürdürdüğü gerilim ve odak değiştirme siyasetinin kısa dönemde getirdiği destek başarılarını hanesine yazdıysa da bu sürdürülemez bir durumdur. Hükûmete yönelen toplumsal destek, siyasi destekle birlikte azalıyor. Seçmen, on yıllık başarılı dönemin hâtırasını hâlâ kalbinde taşısa da olup bitenin de farkında. Sırf istikrar korunsun diye statükoya omuz verilmesi hükûmeti yanlış hesap yapmaya yöneltmemeli.

Yolsuzluk krizi iyi yönetilemedi ve bunun verdiği telâşla hükûmet geleneksel destekçilerinden bir kısmını hesaptan silerek yeni ve bana göre tehlikeli ittifaklara yelken açtı. Bu esnada demokratikleştirme yaklaşımlarını askıya alarak İngilizce tâbirle “survive”, yani siyaseten hayatta kalmak, ayakta kalmak çizgisine tutundu.

Bu siyasetin 30 Mart seçimlerinde işe yaraması düşük ihtimâldir.

AK Parti 30 Mart gecesinin önde gelen partisi olabilir fakat arkasındaki siyasi ve toplumsal desteğin bariz şekilde azaldığını görmek hiç hoşuna gitmeyecektir. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin âkıbetini bugünden görmek imkânsız. Değişken çok; sürprizlere açık bir süreç yaşayacağımızı öngörebiliriz.

Öte yandan iç kamuoyuna yoğun bir iletişim kampanyası ve -takdir etmek gerekir ki- olağanüstü bir emekle mesaj vermeyi başaran hükûmet, dış politikada aynı araçlara sahip değil. Ortadoğu politikalarımız başarısız oldu; Başbakan Japonya’da, Türkiye’nin bölgesel veya küresel güç olma iddiasının olmadığını açıklayan çok dramatik bir beyanda bulundu. HSYK düzenlemeleri AB organları nezdinde şüpheyle karşılandı. Demokratik dünya, artık bir şekilde Türkiye’deki gelişmelerin daha fazla otoriterleşme eğilimi göstermesinden endişe duyuyor.

*

Gerilimin öteki ucunda Hizmet Hareketi var…

Bu fiilî bir durum; hükûmet çok yoğun ve çok riskli bir halkla ilişkiler çalışması yürüterek Hizmet Hareketi’nin hükûmete karşı açık saldırı pozisyonuna geçtiği yolundaki algıyı güçlendirdi. Hareket’in bu raddeden sonra, “Biz sadece bir sivil toplum hareketiyiz; siyasi bir emelimiz yoktur” tezini geliştirmesi pratikte mânâ ifade etmiyor. Algı kökleşti ve Türk kamuoyu da gerilimin öteki ucunda Hizmet Hareketi’nin bulunduğunu varsaymaya başladı. Kamuoyu araştırmalarına göre toplum, gerilimin bütün mâliyetini hükûmetle birlikte Hizmet Hareketi’ne yüklüyor ve durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu ifade ediyor.

Hizmet Hareketi süratle, bir hayır ve eğitim kuruluşu olduğu gerçeğini daha yakından irdelemelidir. Onu güçlü kılan, -istemese ve reddediyor olsa bile- hükûmete karşı siyasi bir alternatif görüntüsü vermek değil, sivil toplum alanında gönüllülük ve hayırhahlık vurgusuna dönmesidir. İcabında, bütün kamuoyunun yakından izleyebileceği bir özeleştiri çalıştayı düzenlemek de bu temenniye dâhildir.

Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak ve eski dengeleri bir daha yerinde bulamayacağız. AK Parti yönetimi, krizleri doğru yönetemedi; vaktiyle Türkiye’yi demokratikleşmekte takındığı önderlik ve sürükleyicilik heyecanını kaybetti. On yıldan fazla süredir devletle iç içe olmanın kazandırdığı bir sevk-i tabii ile topluma karşı devletin hukukuna ağırlık vermeye başladı; bu tarz-ı hareketin maliyetini ödeyecektir. Daha önce belirttiğim üzere AK Parti, merkez sağ seçmenini, son dönemdeki siyasi yaklaşımlarıyla Türkiye’nin yakın geleceğinde belirleyici bir demokratik kitle olmaktan çıkardı; bu, hesabın hükûmeti ilgilendiren yanı…

Hizmet Hareketi ise aslî köklerine dönerek dinî şevk ve heyecanda birleşen bir topluluğun siyasete hangi mesafede durması gerektiğine dair kendi pratiğini inşa etmek durumunda görünüyor.

Bu sürecin kazananı olmayacak.

Zaman, özeleştiri ve restorasyon zamanı.

DOĞAL KAYNAKLAR DOSYASI : Susuz kış

İçme suyu, gıda, enerji, sanayi ve sağlıkta büyük sıkıntı kapıda. Yarı kurak Türkiye’de iklim değişikliğinin de tesiriyle su kıtlığı daha büyükbirafet hâline gelebilir. Kuraklığa dirençli toplum için acil tedbirler alınması şart.

Kış ortasında olmamıza rağmen son günlerde barajlardaki su seviyelerinin iyice düşmesi ve zirai mahsullerin fiyatlarının artması, aslında uzun zamandır ‘geliyorum’ diyen kuraklık afetinin kamuoyunda fark edilmesine yol açtı. Birkaç bölge hariç Türkiye’nin uzun süredir yağış almaması, ya da mevsim normallerinin çok altında kalması endişeleri büyüttü. Meteorologlara göre, görünen fiziki sebep, Türkiye üzerinde oluşan yüksek basınç merkezlerinin batıdan gelen yağışlı sistemleri bloke ederek kuzeye yönlendirmesi. Anadolu’yu es geçen yağmur bulutları, halk arasında hiç düşünülmeden kullanılan ve ‘güzel hava’ denilen güneşli ve kurak hava şartlarına sebep oluyor. 2006-2008 arasındaki kuraklık döneminde de benzer sıkıntılar yaşanmıştı. O günlerde özellikle İstanbul ve Ankara’da ihmal edilen içme suyu temini projelerine ağırlık verilmişti. Milyarlarca liralık harcama ile Melen Çayı’ndan Boğaz geçişi ile İstanbul’a, Kızılırmak’tan da Ankara’ya su temin edilmişti. İstanbul’da Küçükçekmece Gölü’nün kirlilik sebebiyle su havzası olmaktan çıkarılması, içme suyunun yüzde 40’ını karşılayan Ömerli Barajı havzasına Sultanbeyli gibi semtlerin kurulması geçmişteki hatalar. Planlanan 3. havalimanı Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’nda ise projenin Terkos Gölü, Alibeyköy ve Sazlıbosna Barajı’na ulaşan su kaynaklarını azaltacağı ve kirleteceği açıkça yazılı. Ayrıca Kanal İstanbul projesinin Küçükçekmece Gölü ve Sazlıbosna Barajı’nı yok edecek olması da ayrı bir handikap.

Şimdi ise yeni bir su krizi yine kapımızda! Kuraklık yavaş gelişen ama çok büyük sosyo-ekonomik zararlara sebep olabilen tabii afetlerden biri. 31 tabii afet arasında yapılan sınıflandırmada, insan ve çevreye verdiği zararlara göre 1. sırada yer alıyor. Yangın, deprem, sel gibi ani gelişip sansasyonel hasar oluşturmadığı için riskin büyüklüğü tam olarak kavranamıyor. Kuraklık, meteorolojik kuraklık olarak başlıyor. Yağış azlığı sürerse toprağın nemi düşüyor ve zirai kuraklık baş gösteriyor. Akarsuların debisinin düşmesi ise hidrolojik kuraklık olarak tanımlanıyor. Bu gidişatın insan hayatına aksetmesiyle sosyo-ekonomik kuraklık evresine geçiliyor.

Bilim adamlarına göre, daha kuraklık yaşanmadan uygulanabilir ‘kuraklık planları’ yapmak gerekiyor. Kıt olan su kaynaklarını verimli kullanmak için her yeni su senesinin başında (1 Ekim-30 Eylül) su bütçesi hazırlayıp yağış azlığı başladığı anda kuraklıkla mücadale eylem planlarının devreye sokulması icap ediyor. Türkiye’de devlet ve toplumun su bilincinden çok uzak olduğu görülüyor. Tarihte birçok medeniyetin yok olmasına sebep olan kuraklığa gereken önem verilmiyor. Yarı kurak bir iklim kuşağında bulunan Türkiye’de sahipsiz afetlerden biri de kuraklık. Son 40 yılda özellikle kış mevsimi ve yıllık yağış değişimleri dikkate alındığında, Türkiye’deki kuraklık olaylarının en şiddetli ve geniş yayılımlı olanlarının 1971-1974, 1983-1984, 1989-1990 ve 2007-2008 dönemleri ile 1996 ve 2001 yıllarında oluştuğu görülüyor.

İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği ve Afet Yönetim Merkezi’nden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, 1959’da çıkan 7269 sayılı Umumi Afetler Kanunu’na göre kuraklığın afet dahi sayılmadığını ve istatistiklerde hiç yer almadığını söylüyor. Dolayısıyla Türkiye’de değişik kuraklık endeksleri hazırlayıp yer altı sularını, akarsuları, göllerdeki su miktarını, toprak nemini ve uzun vadeli yağış tahminlerini bir elde toplayarak değerlendiren herhangi bir kurum yok. Tam 43 ayrı kamu kurumun yetki sahibi ve su yönetimi tek elden idare edilmiyor. Bu yüzden afeti, ancak su kaynaklarının azalması ve göllerin kuruması gibi görünür sonuçlar çıkınca fark ediyoruz. Anadolu’da kuraklık aslında 1990’ların başından beri kendini belli etmeye başladı. Konya Havzası başta olmak üzere pek çok sulak alan kurudu.

Peki, kuraklık tekerrür eden ve tahmin edilebilir bir olgu mu? Prof. Dr. Kadıoğlu’na göre kuraklığın periyodik olarak tekrarladığını iddia etmek, istatistiki bir yalan: “Gerçekte hava bu tür bir periyodiklik bildirmez. Türkiye’de 8 senede bir hafif kuraklık, 12 senede bir şiddetli kuraklık olur gibi demeçler gerçeği yansıtmamakta. Çünkü havanın hafızası yok. Yetkililer Türkiye geneli rakamlara bakarak değerlendirmede bulunuyor. Bu yanlış. Çünkü yağışlar il bazında büyük değişiklik gösteriyor. Her gün kuraklık olacak gibi tedbir lazım. Önce halkın eğitiminden başlanmalı.”

Yağışlar yüzde 50 azaldı

Bilimsel çalışmalara göre Anadolu’da yağışların bölge ve zaman dağılımı düzensiz. Yağışa bağlı iklim sınıflandırmalarında senelik 250 mm’den az olan yerler kurak, 250-500 mm arası yarı kurak iklime sahip olarak tanımlanıyor. Türkiye’de İç Anadolu ile Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmı yarı kurak iklim alanına giriyor. Bununla birlikte İç Anadolu 300 mm civarında aldığı yağışla kurak bölge olmanın sınırında yer alıyor. Türkiye genelinde senelik yağış ortalaması 643 mm. Son 51 senede en kurak dönem 477 mm ile 1972-73’te, en yağışlı dönem ise 840 mm ile 1963’te yaşandı. Yağışlardaki değişkenlikler anlamlı bir seyir takip etmemekte. Türkiye’de 2007-2008 kuraklığından sonra 2009-2011 döneminde genel olarak normal yağışlar egemen oldu. Ancak 2012’de İç Anadolu ve Doğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde etkili olmaya başlayan meteorolojik kuraklıklar, yaz kuraklığıyla da birleşerek 2013’te ülkenin büyük bölümünün ortadan olağanüstüne kadar değişen şiddette kuraklık yaşamasına sebep oldu. 1 Ekim 2013-17 Ocak 2014 tarihleri arasında ise Türkiye geneli için hesaplanan kümülatif yağış tutarında, uzun yıllar ortalamasına göre yüzde 37, 2013’e göre de yüzde 47,4 oranında azalma gerçekleşti. Türkiye geneli aralık ayı normal yağış seviyesi 82 mm iken Aralık 2013’te bu rakam 42 mm’de kaldı.

Devlet Su İşleri verilerine göre Türkiye’de toplam 501 milyar metreküp yağış düşüyor. Bunun 274 milyar metreküpü buharlaşıyor. Toplam kullanılabilir su potansiyeli senede 112 milyar metreküp. Bunun son gelinen noktada 42 milyar metreküpünü kullanabiliyoruz. Suyun yüzde 74’ü tarımda, yüzde 15’i içmede, yüzde 11’i ise sanayide sarf ediliyor. 28 milyon hektarlık tarım topraklarının 16,7 milyon hektarlık kısmı sulamaya elverişliyken sadece 5,1 milyon hektarı sulanabiliyor. Baraj ve göletlerde 65 milyar metreküp depolama hacmi bulunuyor. Bu da demek oluyor ki 2 yıl sürecek bir yağış azlığına Türkiye dayanacak durumda değil.

2007’den itibaren Tarımsal Kuraklık Eylem Planı hazırlandı. Her il planlarını yapıyor. Planda kuraklık alarmı, kuraklığa hazırlanma, kısıtlama ve acil eylem seviyeleri bulunuyor. Eylül-ekim aylarında yağışların azalmasıyla alarm veriliyor. Eylül-aralık arasında bu gidişat sürüyorsa kuraklığa hazırlanma evresine geçiliyor. Şubat ve martta beklenen yağışların gelmemesi hâlinde su kullanımını kısıtlayan önlemler alınıyor.

Politikacılar kuraklığı örtüyor

Kamuoyunda en çok merak edilenlerden biri kuraklığın sebebinin ne olduğu? Manevi sebepleri ayrı bir alan ve inceleme konusu. Bilim ise atmosferin kendi dinamikleri ile küresel iklim değişikliğine, şehirleşmeye ve yeşil örtünün yok edilmesine bağlanıyor. Bu noktada atmosferdeki karbondioksit ve sera gazı emisyonlarının artarak örtü oluşturması sonucu yaşanan küresel iklim değişikliğinin aşırı hava olaylarını tetiklediği ifade ediliyor. Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 5. Değerlendirme Raporu’na göre son yüzyıl içinde dünyanın ortalama sıcaklığı 1 derece arttı. 2100’e kadar bu artış 4,5 dereceye ulaşabilecek. Aşırı hava olaylarında büyük artış gözlenecek.

Bazı şehirlerin, çarpık ekonomik düzene payanda olmak için vahşice büyütülmesi sebebiyle su kaynakları tarım, sanayi ve içme suyu ihtiyacını karşılayamıyor. Büyük şehirler bir yandan sera gazı emisyonlarına artırırken, diğer yandan da su kaynaklarını sömürüyor. Mesela İstanbul, mevcut hâliyle Bulgaristan sınırından Sakarya’ya kadar olan büyük bir coğrafyanın su kaynaklarını tüketiyor. İlgililer, birkaç ay süren bir kuraklığın ardından milyarca liralık yeni su temin yatırımlarından bahsetmeye başlıyor. Şehrin anayasası niteliğindeki Çevre Düzeni Planı’na aykırı olarak kuzeye doğru büyümeyle nüfusun 30 milyona yükseleceği öngörülüyor. Rant amaçlı bu yaklaşım, küresel iklim değişikliği sonucu daha sık ve şiddetli yaşanacak kuraklık afetiyle uyumsuzluk oluşturuyor. Nisan 2014’te yürürlüğe girecek Büyükşehir Belediyeler Kanunu ile büyükşehir belediyeleri tüm il sınırından sorumlu olacak. Su temini ise en önemli görevi oluşturacak. Bu sebeple iller arasında su paylaşımı konusunda sıkıntılar çıkacağı öngörülüyor. Su kanununun uzun senelerdir gündemde olmasına rağmen çıkarılamaması ve su yönetiminin etkili bir şekilde tek elde toplanamaması da önemli eksiklikler.

İstanbul Gelişim Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Halil Murat Özler, politikacıların barajlar boşalırken verdikleri ‘hiçbir sorun yok’ beyanatına katılmadığını söylüyor. Yaklaşan seçimler sebebiyle kuraklık afetinin boyutunun gizlenmeye çalışıldığını iddia eden Özler, acilen tasarruf tedbirlerinin uygulanmasını istiyor. Özler, İstanbul’u yağışsızlığın devamı hâlinde susuz bir yazın beklediği uyarısında bulunuyor. İstanbul’da arıtılan suların denize atılmak yerine yer altı akiferlerine ve barajlara depolanmasını tavsiye eden Halil Murat Özler, aksi takdirde deniz suyunun arıtılmasının gündeme geleceği ve yeni rantlar ortaya çıkacağı uyarısında bulunuyor.

Yaklaşan su kıtlığının Kanal İstanbul ve 3. havalimanı projelerinin yeniden gözden geçirilmesini gündeme getirdiğini söyleyen Özler, şunları ifade ediyor: “Eğer Kanal İstanbul Terkos’tan Büyükçekmece veya Küçükçekmece güzergâhında yapılırsa, şehrin içme suyu potansiyeline tamiri imkânsız zarar verir. Bu göller yüzde 30’a varan oranda yer altı suyu ile de beslendiği için kısa sürede tuzlanır ve kurur. Su, İstanbul’a bu projelerden daha fazla lazımdır.”

İstanbul’dan Türkiye geneline geçtiğimizde uzmanlar, geçmişte yaşanan kuraklıkla gelecekte de küresel iklim değişikliğinin etkileri sebebiyle daha sık karşılaşılacağı uyarısında bulunuyor. Dolayısıyla medeni faaliyetleri dünyanın ve iklimin geleceği ile uyumlu hâle getirmek gerekiyor. Enerji temininde suyun daha az kullanılması, barajlardan daha çok zirai sulama ve içme suyu temin edilmesi, stratejik bir hedef kabul ediliyor. Ayrıca kömür ve doğalgazla çalışan termik santrallerde soğutma için büyük miktarlarda tatlı su tüketiliyor. Dünyada yükselen bir enerji kaynağı olarak gösterilen kaya gazı da yer altındaki kayalar basınçlı su ile çatlatılarak yeryüzüne çekiliyor. Bu gazı çıkarmak için büyük miktarlarda su harcanırken, yer altı suları da derinlere giderek yerküre tarafından emiliyor. Bu sebeple rüzgâr, güneş ve jeotermal gibi temiz ve alternatif enerji yatırımlarına ağırlık verilmesi öneriliyor.

ODTÜ Öğretim ve TEMA Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş, Türkiye’de iklim değişikliği ve kuraklık konusunun önde gelen uzmanlarından. Türkeş, IPCC raporlarına başyazarlık ve yazarlık yapıyor. Son olarak yayımlanan IPCC 5. Değerlendirme Raporu’nda imzası olan bilim adamlarından biri. Türkeş, IPCC raporlarının, Türkiye’de planlama ve uygulama aşamasında dikkate alınmadığı görünüşünde. 2007-2008 kuraklığından sonra onlarca bilimsel yayın yaptığını dile getiren Türkeş, ilgili tüm tarafların iklim değişikliğinin değişkenlerini, davranış biçimlerini öğrenmesi gerektiğini vurguluyor. İklim değişikliğinin etkilerinin hesaba katılmasının yatırımları zorlaştıracağı yönünde yaygın bir kanaat oluştuğunu hatırlattığımız Murat Türkeş, “İklim değişikliği gözetilerek yapılan yatırımlar, planlama ve yatırımda tam aksine avantajdır. Asıl bunlar dikkate alınmazsa yatırıma zarar verilir. İklim değişkenliğine göre yaparsanız proje uzun vadeli ve verimli olur. Su temin sisteminiz yetersiz kalmaz, barajınız kurumaz ya da yıkılmaz, kurulan insani sistemlere dâhil olmak üzere afet riski en aza iner.”

Afetleri başa geldiğinde konuşup akabinde unutmamak gerektiğini de belirten Türkeş, tasarrufun bir hayat biçimi hâline getirilmesini tavsiye ediyor. Türkeş, afetlere daha hazır bir toplum için yapılması gerekenleri şöyle anlatıyor: “Kamunun öncelikle denetleyici yasal düzenlemeleri yapması gerekiyor. Ancak bu sadece yasa ve yönetmeliklerle olacak iş değil. Tüm toplumun bilinçlendirilmesi, karar süreçlerine dâhil edilmesi önemli. Yani halk hava, su, enerji ve çevreyle ilgili süreçlerde paydaş olmalı. Halktan kendi içinde bulunduğu süreçlerde alınan kararlara uyması beklenmeli.”

Prof. Dr. Türkeş’in diğer bir uyarısı da kuraklığın nehir tipi ve depolamalı hidroelektrik enerji santrallerinde (HES) elektrik üretimini ciddi şekilde etkileyecek olması. Bu durum hem işletme açısından ekonomik hem de ülkenin enerji güvenliği açısından stratejik riskler oluşturacak. Bu nedenle bu durumun öngörülerek gerekli tedbirlerin şimdiden alınması büyük önem taşıyor. Türkeş’in verdiği bilgiye göre; 286’sı işletmede, 256’sı inşaat hâlinde, bin kadarı da planlama safhasında yaklaşık 1550 HES bulunmakta. Halen Karadeniz Bölgesi’nde yapılmış 95 adet HES bulunuyor. 58 tanesi inşa, 253’ü de proje aşamasında. Lisans almış olan veya inşa hâlindeki nehir santrallerinin bölgelere göre dağılımına bakıldığında, yüzde 40’a yakınının Karadeniz’de olduğu görülüyor. Bu bölgeyi Doğu ve Güneydoğu Anadolu izliyor. Türkeş, Türkiye’de pek çok akarsuyun veya yan kollarının üzerinde kurulan nehir tipi HES’lerin çok büyük bölümünde, uzun süreli akım ölçümleri mevcut olmadığı için, projelerin nehrin su potansiyeli hidrolojik hesaplarla belirlenmeden yapıldığını anlatıyor. Bu durum gelecek için büyük risk oluşturuyor. Önümüzdeki dönemde kuraklık sebebiyle HES’lerin elektrik üretiminde düşüş olacağı için doğalgaz santralleri daha çok çalışacak ve elektrik maliyetleri artacak. Türkeş, enerji yatırımları planlanırken iklim değişikliğinin mutlaka göz önüne alınmasını tavsiye ediyor.

Su yol haritası belirlenmeli

Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) tarafından uzman bilim adamlarına hazırlatılan Türkiye’de Su Yönetimi, Sorunlar ve Öneriler Raporu’na (2008) göre; nüfus yoğunluğunun fazla olduğu Marmara, Sakarya, Küçük Menderes başta olmak üzere Meriç, Gediz, Akarçay, Yeşilırmak, Kızılırmak ve Konya havzalarında gerekli planlamalar yapılmazsa su sıkıntısının artması bekleniyor. Buna karşı nüfus artışının ve kente göçün kontrolü, artan ihtiyaçları dikkate alan yeni yatırımlar, suya olan talebin bilinçlendirilmesi, bu talebin teknolojiyle düşürülmesi, yer altı ve yüzey suları dışındaki kaynakların değerlendirilmesi (tuzlu sulardan tatlı su temini, yağmur suyunun değerlendirilmesi, atık suların kazanılarak yeniden kullanılması) öneriliyor. Raporda bölgelerin yağış miktarına göre ürün seçimi, damlama ve yağmurlama sulama yöntemlerinin yaygınlaştırılması, sulama sisteminin buharlaşmayı önlemek için kapalı modellerle yapılması teklif ediliyor. Ayrıca, Devlet Planlama Teşkilatı’nın 9. Kalkınma Planı’nda Türkiye genelinde şebeke kayıplarının yüzde 30-40, kaçak kullanım oranının da yüzde 40-60 düzeyinde olduğuna dikkat çekilerek bunun altyapı yatırımlarıyla bir an önce giderilmesi öneriliyor. Aynı planda yurt sathında şebekeye verilen su 6 milyar tonken bunun yaklaşık yarısının tüketicilere ulaştığına dikkat çekiliyor. Türkiye’de su kıtlığının yanı sıra Ergene, Meriç, Susurluk, Nilüfer, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Sakarya ve kolları Porsuk, Ankara ve Çark suyunda endüstriyel kirliliğin had safhada olduğuna vurgu yapılıyor.

Türkiye’ye özel olarak su konusunda çalışmalara imza atan Su Vakfı’nın Türkiye Raporu’nda da 2100’e kadar beşer veya onar senede yenilenen ‘Su Yol Haritası’ belirlenmesi öneriliyor. Su Enstitüsü ve bu konuda çalışan kurumlar kurulmasının da gereğine işaret ediliyor. Bu belirlemede su biliminin yöntemlerinin bütünleşmiş bir şekilde uygulanması tavsiye ediliyor. Türkiye’de su bütçelerinin ayrıntılı bir dokümanının olmadığı vurgulanan raporda, bu eksikliğin giderilmesi gereğine dikkat çekiliyor. Çözümün, bir taraftan bilimsel ve teknolojik yöntemlerle su sıkıntısının azaltılmasında, diğer yandan tasarruf bilincinin geliştirilmesinde olduğu vurgulanıyor. Raporda ayrıca, yağışsız geçen 3-5 kışın iklimin olağan periyodik kurak devrelerinden mi yoksa iklim değişikliğinden mi kaynaklandığının ayırt edilmesi gereğine vurgu yapılıyor. Bu amaçla kuraklık izleme ve araştırma merkezleri kurularak Türkiye’ye özgü çalışmalar yapılması öneriliyor.

Anadolu’da tohumlar çimlenmedi!

Şu sıralar Anadolu’dan meteorolojik kuraklıktan zirai kuraklığa doğru geçildiğine dair yakınmalar yükseliyor. Doğu Anadolu Tarımsal Üreticiler ve Besiciler Birliği Başkanı Nazmi Ilıcalı, eylül-ekimde ektikleri buğdayların çimlenmediğini, rekoltede büyük düşüş beklediklerini ifade ediyor: “Bu sene ektiğimiz tohumlarda hiçbir yeşerme olmadı. Toprağı kaldırdığımız zaman tohum olarak kaldı. 100 taneden 40 kadarı da toprağın altında filizlendi. Yoğurt gibi oldu. Soğuğu görünce tohumlar dondu. Artık hiçbir şey beklememek gerekir. Bu gidişle rekolte yüzde 50’nin altına iner. Tarım sigortaları, kuraklık ve don gibi bizi asıl zarara uğratan afetleri kapsam içine almıyor. İdarecilerimizden bu eksikliğin giderilmesini bekliyoruz.”

Türkiye Ziraatçılar Derneği Şanlıurfa Temsilcisi Müslüm Ösün de bölgelerinde tohumların önemli bir kısmının çimlenmediğini belirtiyor. Susuz alanlarda arpa, mercimek, buğday ektiklerini belirten Ösün, yaşadıkları sıkıntıları şöyle dile getiriyor: “Özellikle Doğu Anadolu’nun Suriye sınırındaki Suruç, Ceylanpınar ve Akçakale yağış almadı. Mevzii yağışlar oldu. Hatta benim köyüm olan Sergen’deki tarlaların yarısı çimlendi, yarısı çimlenmedi. Eğer bugünlerde yağışlar olmazsa çimlenen tohumların kök tutması zor olur. Ben dönümden bin lira kazanmayı umarken bugünlerde masraflar çıksın diye dua ediyorum. Kuraklığın tarım sigortası kapsamına alınmasını istediğimizde ‘havuzda yeterli para toplanmadı’ mazeretini işitiyoruz.”

Atatürk Barajı sebebiyle bölgedeki yer altı sularının da çöktüğünü anlatan Müslüm Ösün, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun Suruç Ovası Sulama Projesi için 12.12.2012’de saat 12 için tarih verdiğini ancak inşaatın hâlâ tamamlanamadığını söylüyor. Ösün, proje kapsamında Bozova ile Suruç arasında hiçbir yükselti yokken 17 kilometrelik tünel yapılmasına da anlam veremediğini dile getiriyor.

Uzmanlar, kar yağışı da az olduğu için bahar aylarında tarım ürünlerine zarar veren parazit ve böceklerde patlama yaşanacağını öngörüyor. Havzalar arası tarım ve içme suyu amaçlı su naklini de uzmanlar önermiyor. Her su havzasının kendi imkânları içinde su bütçesi yaparak ‘ayağını yorganına göre uzatması’ tavsiye ediliyor. Çünkü su alınan havzadaki su sistemi ve ekolojik yapıda öngörülemez hasarlar meydana gelme riski yüksek.

SU İÇİN NE YAPILMALI?

· Millî kuraklık izleme merkezi ve uyarı enstitüsü kamu kuruluşlarından bağımsız olarak kurulmalı.

· Kuraklık eğitimleri verilmeli.

· Kuraklığa dayanıklı bitki çeşitlerinin ıslahına öncelik verilmeli.

· Kuraklıktan zarar gören çiftçilerin zararlarının giderilmesi için mekanizmalar geliştirilmeli.

· Yer altı suları gözden geçirilerek uygun yöntemlerle yer üstü sularıyla birleştirilmeli.

· Su kaynaklarının geliştirilmesine yönelik araştırmalara daha fazla kaynak aktarılmalı.

· Meteorolojik veri bankaları kurulmalı.

· Su tasarrufu sağlayıcı yatırımlara ağırlık verilmeli.

· Şehirleşme, yörenin doğal kaynaklarına uyumlu yürütülmeli. Bölgenin iklimine uygun tarım ürünü seçilmeli.

· Çok su tüketen enerji üretimi ve sanayi tesislerinden mümkün olduğunca kaçınmalı.

· Şebekelerdeki kayıp ve kaçak oranları azaltılmalı.

· Tarımda su kapalı yöntemle nakledilmeli ve tasarruflu sulama öntemleri uygulanmalı.

· Barajlardaki buharlaşmayı önleyecek yöntemler geliştirilmeli. Yer altı sularının gelişigüzel kullanımının önüne geçilmeli.

· Yağmur suları kullanılmalı.

· Arıtılmış sular geri kazanılmalı.

EVDE SU TASARRUFU İÇİN PRATİK YÖNTEMLER

Evde suyun yüzde 35’i banyoda, yüzde 30’u tuvalette, yüzde 20’si çamaşır ve bulaşık yıkamada, yüzde 10’u mutfakta ve yüzde 5’i temizlikte kullanılıyor.

İşte tasarrufun püf noktaları:

· Damlatan muslukları acilen tamir edin.

· Sebzeleri su dolu kapta yıkayın.

· Bulaşıkları elde değil makinede yıkayın.

· Su tasarruflu armatür kullanın.

· Küçük rezervuar kullanın, ayarını kısın ya da içine su dolu şişe koyun.

· Banyoda sıcak suyun gelmesini beklerken musluğu az akacak şekilde ayarlayın.

· Sabunlanırken suyu mutlaka kapatın.

· Çamaşır yıkamada doğru programı kullanın. Dolu iken çalıştırın.

· Diş fırçalarken, tıraş olurken, su tüketiminde bilinçli davranın. Aracınızı basınçlı su ile yıkayın.

· Şebeke suyu ile bahçe sulamayın.

· Mümkün ise yağmur ve kuyu sularını değerlendirin.

İRAN DOSYASI : İRAN – Natanz Nükleer Enerji Santrali kapatıldı

Tahran rejimi P5+1 (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya) ile Cenevre’de imzaladığı nükleer anlaşmasında vadettiği kısıtlamaları hayata geçirmeye başladı.

Bu çerçevede Natanz Nükleer Enerji Santrali’nde, uranyum zenginleştirme santrifüjlerini kapattı. Anlaşma uyarınca İran uranyum zenginleştirmesini yüzde 5’lik saflık derecesine geri çekip yüzde 20 civarında zenginleştirdiği uranyum stokunu devre dışı bırakacak. Karşılığında Avrupa Birliği ve ABD uyguladığı ekonomik yaptırımları kısmen askıya alacak. İran’ın milyarlarca dolarlık petrokimya ihracatı ve altın ticaretine yeniden başlayacağı öngörülüyor.

SURİYE DOSYASI : SURİYE – Rojava’da ‘özerklik’ ilan edildi

Suriye’nin kuzeyindeki Cizire kantonunda yaşayan Kürtler ‘demokratik özerklik’ ilan etti.

Rojava olarak bilinen bölgedeki kantonun hükümet başkanlığı ve 22 bakanlıktan oluşan üçlü bir yönetim modeliyle yönetileceği duyuruldu. Buna göre, bakanın Kürt olması hâlinde yardımcıları Arap ve Süryanilerden oluşacak. Başkanlık makamına Ekrem Heso’nun getirildiği, yakın zamanda tüm devlet kurumlarının faaliyete geçeceği açıklandı

YARGI DOSYASI : ABD – “Türkiye’de hukukun üstünlüğü tehdit altında”

New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) 90 ülkenin insan hakları karnesini kapsayan ‘2014 Dünya Raporu’nu yayımladı. Raporda Türkiye’ye dönük ağır eleştirilere yer verildi.

Örgüt, Türkiye’de muhalefete tahammülsüzlüğün arttığını, yolsuzluk soruşturmalarını kısıtlama girişimlerinin hukukun üstünlüğüne tehdit oluşturduğunu iddia etti. Ayrıca, Gezi Parkı protestolarında aşırı güç kullanan polisler hakkında herhangi bir kovuşturma açılmadığı dile getirildi. Raporda, Uludere’de 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan hava bombardımanının üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen adaletin sağlanmamış olduğuna dikkat çekildi.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: