Günlük arşivler: Ocak 27, 2014

AK PARTİ DOSYASI : Türkiye’yi Erdoğan’dan kurtaracak ittifak !

illuminati-mason.jpg

Türkiye’yi Erdoğan’dan kurtaracak ittifak!

İsrail aşırı sağına ve Neocon ırkçılara çalışan Morton Abramowitz, Eric Edelman ve Blaise Misztal, Başbakan Tayyip Erdoğan’a karşı çirkin bir kampanya başlattı. The Washington Post gazetesinde açıkça ‘Türkiye’de rejim değişikliği’ çağrısı yaptılar.

ABD yönetimine Erdoğan’ın devrilmesi için çağrı yapan bu kişiler, Türkiye Başbakanı’nı despot, ‘ABD ve Türkiye için tehdit’ gösterdi. NATO müttefiki ‘Türkiye’yi Erdoğan’dan kurtarma’ çağrısı yaptı.

Gözlerini kan bürümüş, işgaller, iç savaşlar, kitlesel katliamlar, etnik ve mezhep çatışmalarıyla Fas’tan Güney Asya’ya uzanan coğrafyada büyük bir yıkım projesi uygulamış bir çevrenin uzantısı olan bu kişilerin tam da bugünlerde böyle bir yazı kaleme alması özellikle dikkat çekici.

2003 yılından bu yana Türkiye için bir çok darbe senaryosunu besleyen, iç savaş tehditleri yapan, Taksim’de bombalar patlatmayı senaryolaştıran, Alevi-Sünni çatışmaları çıkarmak isteyen, Türkiye’nin yeniden diz çöktürülüp yönetilebilir hale getirilmesi için her türlü kirli senaryoyu uygulayan bu çevreler, öyle görünüyor ki, AK Parti-Cemaat çatışması üzerinden yeni bir senaryoyu devreye sokmuş.

Ama yeni cümleleri yok. 2003 yılından beri aynı cümleleri kullanıyorlar. Erdoğan’a, Türkiye’nin Başbakanı’na ağır küfürler, hakaretler ediyorlar. Onu ABD için ‘El Kaide’den daha büyük tehdit’ ilan ediyorlar. Neredeyse ‘ortadan kaldırılması’ işareti veriyorlar.

Mesele bu üç ismin yazdığı yazı değil. Bu yazı ve tavır, Neocon-İsrail aşırı sağının oluşturduğu ittifakın sadece bir yansıması. Söz konusu ittifakın, daha önce hangi isimler üzerinden neler yazdığını neredeyse günlükler şeklinde bu köşede aktardım. Daha önce aktardıklarımla bugün yeniden yazmaya başladıkları şeylerin aynı olması, hemen hemen aynı cümleleri kurup aynı suçlamaları yöneltmeleri, aynı pervasızlığı sürdürmeleri nasıl açıklanabilir?

Bir süre sonra on yıldır yazan isimlerin hepsi ortaya dökülecek ve Batı medyasında ardı ardına Türkiye karşıtı yazılar döşenecekler. Kimlerin ne yazacağını şu an neredeyse ezbere biliyorum. Onları çok iyi tanıyorum çünkü. Türkiye’de kimlerle ortaklık kurduklarını, kimler tarafından finanse edildiklerini, o yazıları kimlerin sipariş ettiğini biliyorum.

Önceden AK Parti iktidarına karşı mevzilenen ulusalcı/darbeci çevrelerle organize hareket eden bu ittifak şimdi ortak mı değiştirdi? Erdoğan’ı devirmek için bu sefer Cemaat’i mi ortak düşünüyor? Ya da Cemaat-AK parti çatışmasını fırsat olarak mı kullanıyor? Nasıl oluyor da, aynı çevreler, Türkiye içi bir meselede böyle organize harekete geçebiliyor? Ortada bizim henüz detaylarını göremediğimiz yeni bir koalisyon, ittifak mı şekillendi?

Bugün Abramowitz, Edelman gibi isimler söz konusu yazıyı yazmış olabilir. Ama başkaları da var. Yakında onlardan da kampanyanın ateşini besleyecek yazılar bekliyoruz. Göreceksiniz ABD ve Avrupa medyasındaki hemen bütün neocon ve İsrail aşırı sağına mensup gazeteciler yakında koroya katılacak, Erdoğan’a ve hükümete karşı histerik saldırılara başlayacak.

TÜRKİYE’DE İÇ SAVAŞ ÇIKARTACAKLARDI

Bunların daha önce neler yaptıklarını hatırlayalım. Bugün olanların aynısı, yazılanların aynısı, kampanyanın aynısı Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde de yaşandı. Michael Rubin 2007 Şubat ayında ‘Will Turkey have an Islamic President’ başlıklı yazısında; Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin ‘son elli yılın en önemli seçimleri’ olduğunu iddia ederek, ekonomiye yeşil sermaye akışı kesilirse ‘Türkiye’nin 2001 yılından daha büyük bir krize yuvarlanacağı’ kehanetinde bulunmuştu. Erdoğan’ın uyarıları dikkate almaması halinde ‘sokaklarda tankların dolaşmayacağını ancak sokak gösterileriyle birlikte siyasal ve yargısal sürecin işletileceğini’ söylüyordu.

2006’da Newsweek dergisinde ‘Türkiye’de darbe ihtimali yüzde elli’ diyen Zeyno Baran’a atıfta bulunan Rubin, sivil kuruluşların Erdoğan hükümetine karşı harekete geçeceğini iddia ediyor, sokak çatışmalarına işaret ediyordu.

Aynı çevreler ‘The Read to Sharia’ başlıklı bir sempozyum düzenliyor ve şu iddialarda bulunuyorlardı: ‘Türkiye’yi Ortodoks İslamcılar yönetiyor. Erdoğan Türkiye’yi şeriata sürüklüyor. Türkiye İran’la tam tersi istikamette gidiyor, İran laikleşirken o İslamlaşıyor. ABD Türkiye’yi bir an önce düşman kategorisine almalı ve müdahale etmeli. Atatürk devleti tehlikede, bu gidişi durdurmak için askerler harekete geçmeli ve Ak Parti parçalara ayrılmalı.’

Doğrudan İsrail istihbaratına çalışan Daniel Pipes gibi isimlerin organizasyonlarıyla yazılar yazdırıyor, televizyon programları tertip ediyor, organizasyonlar yapıyor ve Türkiye’de hükümeti düşürme senaryoları uyguluyorlardı. Robert Pollock seviyesinde zeka özürlü tipler üzerinden Türkiye’ye darbe, iç savaş, sokak isyanları sipariş ediyorlardı. Türkiye-ABD arasında büyük kriz tellallığı yapıyor, krizin sebebinin 1 Mart tezkeresi değil doğrudan Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyorlardı.

Bildiğimiz bütün neocon kuruluşlar harekete geçirilmişti. Erdoğan düşürülecek, yargılanacak, mahkum edilecek, Türkiye İsrail aşırı sağının tercihlerine uygun bir zemine çekilecekti. Düşünce-istihbarat şirketlerine raporlar hazırlattırılıp Türkiye’ye korku salıyorlardı. RAND Corporation’a hazırlattıkları ‘Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yükselişi’ başlıklı yüz otuz beş sayfalık raporda açıkça Müslümanları Müslümanlarla çatıştırma projesi üretiyor, bunu Türkiye’ye servis ediyorlardı. Onlara göre ‘sinsi bir İslamlaşma projesi’ uygulanıyordu.

O dönem Türkiye’de o kadar ortakları vardı ki, içerideki ortakların söylem ve eylemleri doğrudan o merkezler tarafından üretilen söylem ve eylemlerle örtüşüyordu. Sinsi, kirli, demokrasiyi askıya alacak bir ortaklık şekillenmişti. Bugünlerde yine kısa devre iktidar hevesine düşen belli sermaye çevreleri o gün de aynı şekilde senaryolara alabildiğine destek veriyor hatta provoke ediyordu.

Tayyip Erdoğan’ın ya da Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmaması için çok sert bir kampanya yürütülüyor, tehditler ve şantajlarla biçimlendirilen müthiş bir organizasyon yürütülüyordu. Siyaset, medya, sermaye çevreleri bu organizasyonun öngördüğü ya da talimatları çerçevesinde formatlanıyordu. Atlantik ötesi toplantılar yapılıyor, Batı medyasına Türkiye karşıtı yazılar sipariş ediliyor, aynı yazılar Türk medyası üzerinden de pazarlanıyordu.

Türkiye’nin iç politikasını yeniden dizayn etmek için her yol deneniyordu. Ne de olsa 28 Şubat’tan böyle bir tecrübeleri vardı. Ama hepsi fiyaskoyla sonuçlandı, başaramadılar. Büyük hayal kırıklığı yaşadılar. Türkiye, onları çıldırtacak ölçüde kendi yolunu çizdi ve başarılı oldu.

YENİ MÜTTEFİK CEMAAT Mİ?

Şimdi, bugün, AK Parti-Cemaat çatışması çerçevesinde şiddetli bir kavga yaşanıyor. Hedef yine Erdoğan ve AK Parti hükümeti. Sivil iktidar, bürokrasi üzerinden devrilmek isteniyor, yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine odaklı müthiş bir yıkım projesi uygulanıyor.

Fırtına yine Atlantik ötesinden, İsrail aşırı sağından ve neocon ırkçılardan geliyor. 2003 yılından bu yana kesintisiz devam eden bu kampanya, Türkiye’yi siyasi, ekonomik ve toplumsal barış açısından çökertecek şekilde yeniden hızlandırıldı. Hükümet düşecek, yerel seçimleri kaybedecek, cumhurbaşkanlığı seçimine müdahil olunacak, Türkiye yönetilebilir alana çekilecek.

Size de tuhaf gelmiyor mu? Bugün içeride devam eden kavganın dışarıdaki destekçileri yine aynı. İsimler, çevreler, güçler, amaçlar aynı. Kullanılan yöntemler ve söylemler aynı. 28 Şubat’tan beri o ittifak hiç bozulmadı, o koalisyonun Türkiye projesi hiç değişmedi.

Tek bir fark var: Daha önce içerideki müttefikleri darbeci çevrelerdi, ulusalcı çevrelerdi. Şimdi Cemaat devreye girdi. Toplumsal tabanı olan, devlet içinde güçlü organizasyona ve ekonomik güce sahip bir yapıyı müttefik bellediler. Yazdıkları, yaptıkları her şey böyle bir ittifaka işaret ediyor. Eski müttefikleri pul pul döküldü, dağıldı. Başarısızlığın sebebi Türkiye’deki müttefiklerinin başarısızlığıydı.

Başbakan’ın ‘sonuna kadar mücadele edeceğiz’ diyerek örgüt tanımlaması yaptığı yeni müttefikleri bakalım bu savaştan nasıl çıkacak?

Yakında Daniel Pipes gibi isimleri de oyuna sokacaklardır, göreceksiniz…

AK PARTİ DOSYASI : Üç ünlü ırkçı Siyonist’in Erdoğan çağrısı

soykirimin-somurulmesi-ve-ateist-siyonizme-karsi-olan-yahudiler_591x270.jpg

Üç ünlü ırkçı Siyonist’in Erdoğan çağrısı

Seçimle işbaşına gelen Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni devirmesi için Obama’ya çağrı üstüne çağrı yapıyorlar.

Kim mi bunlar?

Üç ünlü ırkçı Siyonist: Abromowitz, Edelman ve Misztal.

Öyle bildik, öyle tanıdık şeyler yazıyorlar ki aklınız şaşar.

Gazetemizin yazarlarından Cem Küçük de dünkü yazısında (mahut Siyonistlerin Washington Post’taki makalelerinden uzun uzun alıntı yaptıktan sonra) soruyor: ‘İnsan merak ediyor, nasıl oluyor da aynı anda içeriden ve dışarıdan birileri aynı anlama gelen cümleleri farklı ifadelerle yazıyorlar diye. Yoksa bu yazılar tek merkezden mi yönlendiriliyor?..’

Bu soruyu haklı kılacak o kadar çok delil, o kadar çok karine, o kadar çok işaret var ki saymakla bitmez.

Mesela…

Morton Abramowitz yerine C. Çandar, Eric Edelman yerine H. Cemal ve Blaise Misztal yerine (Zaman gazetesi yazarı) Ş. Alpay yazıp söz konusu makaleleri tercüme etseniz, inanın kimse fark etmez.

Sadece şu fark var:

Blaise Misztal, Zaman gazetesinin malum yazarı gibi ne Sayın Başbakan’a sağlığı üzerinden saygısızlık etti, ne de ‘Türkiye nükleer santralde bomba yapacak’ diyerek adeta, Türkiye’ye ambargo koyulsun çağrısı yaptı. (Bu farkı belirtmek zorundayız, ırkçı Siyonist de olsa, kimseye haksızlık yapamayız.)

Hülasa…

İsrail lobisinin tetikçileri ne söylüyorsa, Türkiye’deki acentaları da aynı şeyi söylüyorlar.

‘Erdoğan demokrasiyi mahvetti, otoriterleşti, diktatör oldu…’ dedikleri günden beri, bizdeki malum ‘aydın aşireti’ de aynı telden çalmaya başladı.

Bu ırkçı Siyonistler, bu CIA- Gladyo sırtlanları bir yerde demokrasi yok veya demokratik zafiyet var dediler mi, o yere gözlerini diktiler demektir.

Amaçlarına ulaşmak için de kara propaganda, tezvirat, tuğyan, isyan, ekonomik operasyon, iç savaş, darbe, velhasıl, ne kadar alçaklık varsa hiç düşünmeden yaparlar.

Bütün bunları da, gözünüzün içine baka baka, ‘demokrasi’ uğruna yaptıklarını söylerler.

Yakın zamanda Irak’a da demokrasi getirmişlerdi. Milyonlarca Iraklının hayatı mahvoldu, on binlercesi katledildi, yüz binlercesi sakat kaldı. Irak bunların getirdiği demokrasinin altında inliyor hâlâ.

Neoconların kavline göre, ‘İsrail terör devleti’nin ‘Arz-ı Mev’ud’ gayesinin önünde hangi ülke veya hangi lider durmuşsa o ülke demokrasiden uzaklaşmış, o lider diktatör olmuş demektir.

Meseleleri hiçbir zaman demokrasi olmamıştır.

Öyle olsaydı, Suudi Arabistan’ı da sorun yaparlardı. Tam aksine, Suudilerin de tazyikiyle Sisi’ye, Mısır’da darbe yaptırdılar. Hürriyet’in ‘HÖ’sü de ‘Demokrasi darbeyle de gelir’ demişti hani..

Hiç kuşkunuz olmasın, İsrail muhibbi neoconlar her yolu deneyeceklerdir.

Suriye’ye girmemiz için envaiçeşit hile ve desiseyle tazyik yaptılar. Çok şükür tuzakları bozuldu. Yoksa, Kuveyt’e giren Irak’a nasıl ‘demokrasi’ getirmişlerse, aynı şekilde bize de getireceklerdi.

Bunu başaramayınca, Gezi’de de sonuç alamayınca, ’17 Aralık ihaneti’ sahne aldı.

Evet, ‘ihanet,’ çünkü, İsrail yanlısı AIPAC örgütünün başlattığı girişimler sonucu, 2013 Nisan ayında, yani ’17 Aralık ihaneti’nden 8 ay evvel 47 milletvekilinin imza attığı (ıslak imzalarına varıncaya kadar Star gazetesinde yayımlanan) belgede İran’la ticaret yaptığı için Halkbank’a yaptırım istenmişti.

ABD-İran anlaşması sağlanınca da Halkbank devreden çıkarıldı. Malumunuz, Babek Zencani İran’da, iş ortağı Reza Zarrab da Türkiye’de tutuklandı.

Dolayısıyla…

Cem Küçük’ün ‘Bu yazılar tek merkezden mi yönlendiriliyor?..’ sorusu doğrudur ama eksiktir.

Zira tek merkezden yönlendirilen sadece yazarlar değildir.

Buna…

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’u, ‘Silahlı terör örgütü kurma veya yönetme ve Türkiye Cumhuriyet Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme…’ şeklindeki akıl almaz

suç isnadıyla müebbet hapse mahkum etmek dahildir.

İnternet andıcıymış! Arz ederimmiş, bilmem neymiş…

Neoconlarla eşzamanlı şekilde, ‘Cumhuriyet Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme…’ suçunu 2011’den itibaren işleyenlere ne yapılıyor peki?

NOT: ‘Arkadaşa maklube, beyefendiye kırmızı şarap, bana da az kızarmış 10. Yıl Marşı lütfen’ başlıklı yazımda ‘arkadaştan’ kastedilenin Ekrem Bey olduğunu anlayamayacak kadar adi, kapsalak sosyal medya şebeleklerinden bir ricam var, bi zahmet beni okumasınlar

YERLİ BASIN : HSYK Savaşları

hsyk_1-jpg20140114113633_1.jpg?itok=avFEK5eO

Sabah: Hasan Celal Güzel: HSYK ve Anayasa değişikliği

Eğer tarafsız bir gözle incelenirse, dünyanın gelişmiş demokratik hukuk devletlerinde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, bizim yargı sistemimizde olduğu gibi önemli bir müessese şeklinde düzenlenmediği görülecektir. HSYK, birçok kimsenin zannettiği gibi bir yüksek yargı kuruluşu değildir. HSYK, yargı erkinin bağımsızlığı düşünülerek yargı mensupları hakkındaki değerlendirmenin yapıldığı bir teşkilâttır. Aslında dünyanın gelişmiş birçok ülkesinde HSYK benzeri ayrı bir yapılanma yoktur ve HSYK ile ilgili işler, Adalet Bakanlığı’nca görülür. Devamı…

Cumhuriyet: Orhan Bursalı: RTE, Sınıra Dayandı

Bir insan, güç olarak nereye kadar ulaşabilir? Bu soru Erdoğan için… Durmadan daha büyük bir güce ulaşma çabası nereye kadar? Kısa tarihine çok şeyler sığdırdı, epey şey başardı. Türkiye’de hemen her şey ondan sorulur oldu… İşadamları bile onun iki dudağı arasında sıkışıp kaldı. Medya patronları diz çöker gibi oldular veya bir kısmı öyle davranıyor hâlâ. Ama ilk fırsatta bıçaklarını saplayacaklarına kuşkum yok. Ama büyük başarısızlıklar yaşamaya başladı “Usta”. Mesela Ortadoğu’da İslam ülkeleri lideri olma düşü çöktü. Suriye’de karizmayı tam çizdirdi. Devamı…

Hürriyet: Erdal Sağlam: HSYK’dan sonra sıra faizdeki geri adımda

Özellikle Avrupa Birliği’nden gelen eleştiriler Hükümete, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yasası konusunda geri adım attırdı. HSYK’dan sonra sıra faizdeki geri adımda Başbakan Erdoğan Brüksel ziyaretinde HSYK değişiklikleri konusunda AB yetkililerini ikna ettiğini söylese de, son olarak Cumhurbaşkanı ile görüşüp, değişiklikleri dondurduğunu açıklayarak, ikna edemediğini göstermiş oldu. Başbakan Erdoğan, eleştirilmekten, hele hele “yapmak istediği bir şeyi eleştirildi diye geri çekti” algısı yaratmaktan hiç hoşlanmıyor. Devamı…

YeniŞafak: Abdülkadir Selvi: Devletteki uyum ne durumda

HSYK teklifi askıya alındı. Amaç, Anayasa değişikliği için yeni bir çağrı yapmak. Başbakan Erdoğan, bir kez daha Anayasa değişikliği yapılması için muhalefet partilerine uzlaşma çağrısı yapacak. Eğer uzatılan el karşılık bulursa, yeni bir durum ortaya çıkacak. Cumhurbaşkanı Gül’ün liderlerle görüşmesinden sonra Anayasa değişikliği ihtimali ortaya çıkmıştı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, Cumhurbaşkanı ile görüşmelerinde Anayasa değişikliğini destekleyeceklerini deklare etmişlerdi. Ama bilinen nedenlerle ilk deneme başarılı olamadı. Devamı…

Milliyet: Serpil Çevikcan: Çiçek’ten HSYK için uzlaşma çağrısı

TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Meclis’te büyük kavgalara neden olan Ak Parti’nin HSYK teklifinin hükümet tarafından dondurulmasının ardından bundan sonra izlenecek yola ilişkin çağrısını yaptı. Çiçek, “Uzlaşma Komisyonu için çağrıyı yapıyorum. Dolayısıyla, belki partilere bir konuşma yapmam gerekiyor yarın, öbür gün. O zaman gelirler, otururlar, çalışırlar. Tercihen komisyonda (Anayasa Uzlaşma Komisyonu) görev yapmış olanlar olursa epey mesafe kat edilmiş olur. Çok büyük ölçüde mutabakata varılmış bir metin zaten var. Devamı…

(Süreç Analiz, 27 Ocak 2014)

Anahtar Kelimeler:

YABANCI BASIN : Piyasalar Sakinleşiyor

bn-bg259_euromk_g_20140127055225.jpg?itok=pElHW5FR

Türkiye Merkez Bankası’nın Salı akşamı olağanüstü bir faiz oranları ile ilgili toplantı yapacağını açıklaması rekor düzeydeki liranın düşüşünden sonra lirayı keskin bir şekilde yükseltti ve diğer zorluk içindeki piyasalardaki satışları da durdurdu. Société Générale’da bir makro-ekonomi stratejisti olan Kit Juckes “piyasalardaki mevcut karışıklık süreci gelişen piyasalardaki büyümeyi yavaşlatabilir ve FED politikasına daha az uygun vaziyetlerin ortaya çıkması durumunu ortaya koyabilir. Fakat pek çok bölgesel alt sürükleyiciler var: Çin’in gölge bankacılık sistemi, Türkiye’deki siyaset, Güney Afrika’daki grevler ve Arjantin siyaseti gibi bazılarını sayabiliriz. Bütün bu yangınların tamamının benzer şekilde patlayacağını beklemek için çok fazla yangın var “ diye konuştu.

6 milyar dolarlık bir mevduatı yöeneten GAM’de bir gelişen piyasa borç portföy yöneticisi olan Paul McNamara ise “2008 koşullarına geri dönebileceğimizi düşünebiliri miyiz? Kesinlikle hayır. Peki pek çok gelişen piyasa genel piyasalara olan bağlantısını kaybedeceğini düşünebilir miyiz? Yüksek ihtimal hayır. Fakat normalde bütün gelişen piyasaların her çevrimde bir şansı olurdu. Şimdi ise daha zor bir atmosfer var” diye beyanatta bulunuyor. Devamı…

Çeviren: Süreç Analiz

(WSJ, Turkey Stems Emerging-Markets Slide, 27 Ocak 2014

YABANCI BASIN /// Abromowitz & Edelman : Türkiye İstikameti Deği ştirmeli

erdogan_ricciardione-620x330.jpg?itok=myObHgRP

Son on yıldaki Başbakan Erdoğan’ın başarıları her ne olursa olsun ülkesinin ürkütücü demokrasisini yok ediyor. Bu Türkler ve Türkiye’nin Batılı müttefikleri için önemli bir sorundur. Sessiz kalmak ve konuşmanın kısa vadeli menfaatlere zarar vereceğinden korkmak Türkiye’nin uzun vadeli istikrarını tehlikeye sokacaktır.

Geçen ay polis Erdoğan hükümetine yakın ve içinde etkili iş dünyasından yöneticiler ve kabine bakanlarının oğulları da olmak üzere 50’den fazla kişiyi yolsuzluk suçlamaları çerçevesinde tutukladı. Rüşvet uzun zamandır Türk hükümetlerinde mevcut olmakla beraber bu iddialar görülmemiş düzeydedir. İddialar hükümetin en üst kademelerine ulaşıyor ve yalnızca ulusal çaptaki ihlalleri değil ama İran ile ilgili müeyyidelerin de oldukça fazla delinmesini içeriyor.

Bu iddiaların dikkatli bir incelemeye alınması yerine Erdoğan onları gömme yoluna gidiyor. Erdoğan davanın ana savcılarını ve ulusal çapta 3,000 kadar emniyet yetkilisini görevden el çektirdiği gibi hükümetin zayıf yargı üzerindeki kontrolünü de arttırmayı deniyor, polisin bağımsız soruşturma yürütme kabiliyetini sınırlıyor, gazetecilerin dava ile ilgili haberlari rapor etmelerini engelliyor ve bir zamanlar kendisin en güçlü müttefikleri olan güçlü dini lider Fethullah Gülen’in takipçileri başta olmak üzere düşmanlarını yok etmeye dönük bir medya kampanyasını fişekliyor.

Bu temelde skandalı kapatmaya çalışan bir politikacının da hareketleri değildir. Erdoğan Türkiye üzerindeki gücünü arttırmak ve muhalefeti daha fazla susturmak için iddiaları istismar ediyor.

Taktikleri yeni değildir. Kendisiyle mücadele edildiğinde Erdoğan muhalifleri ile uzlaşmak yerine onları yok etmeyi tercih ediyor. Etkili bir şekilde askeriyenin politik tesirini azalttıktan sonra Erdoğan diğer güç merkezlerine ilerledi. Bunlar medya, iş dünyası liderleri, sivil toplum ve şimdi de güçlü ve siyaseten etkili bir topluluk olan Gülenciler oldu. Başbakan krizleri ister gerçek ister üretilmiş olsun hukuk devleti prensibinin zeminini oymak için kullandı.

Geçen yıl gerçekleşen Gezi Parkı protestoları ve mevcut skandal ne izole edilmiş yerel kargaşalardır ne de basit bir siyasi iç kavgadır. Bunların oluşu ve hükümetin cevabı artan bir şekilde otoriteryenleşen ve kendi yönetimine olan direnişi azaltmak isteyen bir hükümet ile seküler liberallerden muhafazakar Gülencilere kadar uzanan muhalif hareketler arasındaki bir mücadelenin işaretleridir.

Bu mücadele şimdi yeni bir safhaya girdi. Türkiye Mart sonunda cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin takip edeceği önemli yerel seçimlere sahip olacak. Erdoğan cumhurbaşkanlığına mı aday olacağını yoksa yeniden başbakan olmak için aday olacağını henüz ilan etmedi. Fakat kendisi Türkiye’yi yönetme niyetindedir. Bu iddialar ve müteakip olaylar onun oylarını düşürebilir ve muhalefet partilerine yeni bir nefes verebilir.

Türkiye’nin demokratik gerilemesi ABD için baskısı artan bir dilemma oluşturuyor. Erdoğan’ın mevcut istikameti Türkiye’yi mükemmel olmayan bir demokrasiden mutlakiyetçiliğe götürebilir. Böyle bir kader yakın bir müttefik ve NATO üyesi için bizim işbirliğimiz, ABD’nin kuşatılmış güvenilirliği ve bölgedeki demokrasi arzuları için muazzam sonuçlara sahiptir. Bu ayrıca Türkiye ekonomisini de tehdit edecektir.

Dışişleri Bakanı John Kerry Türk Başbakan ile beraber son zamanlarda ABD’nin demokrasi ve hukukun üstünlüğüne olan sadakati ile ilgili bazı orta halli, genel atıflar yaptı. Bu arada ABD’nin Türkiye’nin yerel siyasetinden uzak kalacağı kon hususunda ısrarcı oldu ve ikili ilişkileri övdü. Davutoğlu sürpriz olmayacak şekilde Kerry ile mutabıktı.

Erdoğan’ın hayali Amerikan müdahalesi ile ilgili kınamaları Washington’ı zor bir duruma sokuyor. ABD skandalla ilgili müdahil olursa Erdoğan’ın suçlamalarını haklı çıkartabilir ve kendi tarafına daha fazla destekçi toparlayabilir.

Erdoğan yönetiminin önemli bir kısmındaki Amerikan yaklaşımı çoğunlukla istenmeyen gelişmelerle ilgili olarak mevzii bazı özel uyarılar dışında kamusal bir sessizlik oldu. Biz daha önce yayınlanan Bipartisan Policy Center raporunda söylediğimiz gibi bu strateji başarısızdır. Erdoğan dış politikasının –ki çoğu zaman ABD siyasetinden ayrı yollardadır- önemli noktalarına tesir edememiş, çatışmacı üslubunu yumuşatamamış ve daha az sertlikteki bir ulusal siyaset izlemesine neden olmamıştır. Aslında bütün bu yıllar boyunca devam eden ABD sessizliği Erdoğan’ı teşvik etmiş bile olabilir.

ABD siyasa yapıcılar Erdoğan’ın diktatörlük temayüllerinin felaketvari etkisi ile karşılaşma gönülsüzlüğünü bir tarafa atmalıdır ve Türk lidere ABD’nin Türkiye’nin politik istikrarı ve demokratik gerekliliğine verdiği önemi hatırlatmalıdır. Hususiyetle, ABD’nin etkisi göründüğünden büyüktür. Türkler Amerika’ya güvenmeseler de onun zıddına gitmekten de hoşlanmıyorlar.

Erdoğan Türkiye’nin ABD ile olan işbirliğini ve Başkan Obama ile olan yakın şahsi münasebetini kendi meşruiyetini parlatmak için istismar etmiştir. Amerika’nın onun son hareketlerini hem kamusal alanda hem de hususi görüşmelerde –bu görüşmelerde üstelik daha sert bir şekilde- lanetlemesi onun tavırlarını sakinleştirebilir. Amerika’nın Türkiye menfaatlerini ne kadar önemli olursa olsun ne sessizlik ne de beylik laflar onun siyasi düşüşünü durduramayacak.

Erdoğan Türkiye demokrasisine büyük zarar veriyor. ABD hem özel hem de kamuya açık olarak onun aşır hareketlerinin ve demagojisinin Türkiye’nin siyasi kurumlarını ve değerlerini bozduğu ve ABD-Türkiye ilişkilerini tehlikeye soktuğu konusunda net olmalıdır.

Morton Abramowitz ve Eric Edelman geçmişte ABD’nin Türkiye büyükelçiliklerini yapmıştır ve Bipartisan Policy Center’ın Türkiye Girişimi’nin eşbaşkanlıklarını yapmaktadırlar. Blaise Misztal ise sözkonusu merkezin dış politika direktörüdür.

Çeviren: Süreç Analiz

(WP, Morton I. Abramowitzi Eric S. Edelman, Blaise Misztal,The United States needs to tell Turkey to change course, 23 Ocak 2014)

TOP SECRET : U.S. Military PSYOP Leaflets from Iraq and Afghanistan

The following are psychological operations (PSYOP) leaflets dropped over Afghanistan and Iraq during Operation Enduring Freedom and Operation Iraqi Freedom. The leaflets are taken from a booklet released commercially by Giovanni Carmine and Christoph Büchel in 2006. The leaflets are written in Arabic, Dari and Pashto. Accurate translations are welcome.

US-AfghanPropaganda-1a-1024x518.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-1b-1024x518.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-2a-1024x518.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-2b-1024x517.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-3a-1024x517.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-3b-1024x521.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-4a-1024x518.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-4b-1024x518.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-5a-1024x521.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-5b-1024x519.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-6a-1024x519.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-6b-1024x517.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-7a-1024x520.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-7b-1024x521.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-8a-1024x520.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-8b-1024x519.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-9a-1024x521.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-9b-1024x516.jpg

Back

US-AfghanPropaganda-10a-1024x518.jpg

Front

US-AfghanPropaganda-10b-1024x518.jpg

Back

ARAŞTIRMA DOSYASI : “Anayasa Referandumu Sonrası Mısır Politikası” Paneli

“Anayasa Referandumu Sonrası Mısır Politikası” başlıklı bir panel tartışması Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler bölümünün işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir.

20 Ocak 2014 tarihinde düzenlenen panelin başkanlığını ORSAM Başkanı Doç. Dr. Şaban Kardaş yapmıştır. Panele basın, diplomatik çevreler ve farklı üniversitelerin öğretim üyeleri ve öğrencilerinden 100’e yakın dinleyici katılmıştır. Tek oturum şeklinde düzenlenen panel; ilk olarak panelistlerin sunumu ile başlamış ve soru cevap kısmıyla sona ermiştir.

Panel Şaban Kardaş’ın açılış konuşması ile başlamıştır. Açılış konuşmasından sonra sözü ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri Drake Üniversitesi ve Kahire Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mahmoud Hamad almıştır. Mahmoud Hamad ilk olarak kısaca Mısır’ın siyasi tarihinden bahsetmiştir. Hamad konuşmasında Cemal Abdül Nassır’dan Hüsnü Mübarek’e kadar Mısır liderlerinin yönetim biçimlerini ve bu liderlerin yönetiminde yapılan yanlış uygulamaları dile getirmiştir. Son olarak Hamad, Mübarek’in 2012’de görevinden ayrılmasından sonra Mısır siyasetinde neler olduğuna değinmiştir.

Mahmoud Hamad’ın konuşmasının ardından Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi Uzmanı ve Sakarya Üniversitesi Araştırma Görevlisi İsmail Numan Telci konuşmasını yapmıştır. Kasım 2012- Temmuz 2013 tarihleri arasında Mısır’da bulunan Numan Telci, Mısır’da bulunduğu dönemde ülkede yaşanan süreçten bahsetmiş ve bu süreci anlatırken bölge insanları ile yaptığı görüşmelerden izlenimleri de aktarmıştır. Konuşmasında yeni anayasanın bazı önemli maddelerinden de bahseden Telci, yeni anayasa ile ülke yönetiminde askerin daha etkin ve baskın olduğunu dile getirmiştir. Son olarak iç ve dış faktörlerin Mısır’ın dinamiklerini değiştirdiğini belirten Numan Telci, Türkiye’nin Mısır’da meydana gelen gelişmelere ilişkin görüşlerini ve buna dair politikalarından bahsetmiştir.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Burak Bilgehan Özpek, konuşmasında Türkiye’nin Anayasa Yapım Sürecinden bahsetmiş ve bu sürecin neden başarısız olduğunu farklı başlıklar altında açıklamıştır. Özpek, Ortadoğu’da diğer ülkelerin Türkiye’nin Anayasa yapım sürecinde yapılmış olan hatalara bakıp, ders çıkarabileceklerini dile getirmiştir. Burak Bilgehan Özpek ayrıca Türkiye Anayasasındaki hataların bazılarının 2012 Mısır Anayasasında görüldüğüne de değinmiştir.

Son konuşmacı, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Uzmanı Doktor Mehmet Özkan ilk olarak Mısır’ın güncel durumuna değinmiştir. Askeri darbe sonrası referandumun nasıl bir ortamda gerçekleştiğinden bahseden Özkan, sonuçların neler olduğunu anlatmıştır. Mehmet Özkan referanduma katılımla ilgili istatistiklerden bahsetmiş ve bu sayıları temel alarak referanduma katılım oranını yorumlamıştır. Özkan konuşmasında ayrıca bu anayasanın neler getireceğinden ve önümüzdeki dönemde Mısır’da neler olabileceğinden bahsetmiştir. Son olarak Mehmet Özkan, General Sisi’nin Mısır’da Başbakan olarak seçilmesi durumunda, Türkiye-Mısır arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceğini değerlendirmiştir. Panel daha sonra katılımcılardan gelen yorum ve sorularla devam etmiştir.
Paneli detaylı olarak aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

SURİYE DOSYASI : Alman Ve Sırp Sniperlar Müslüman Katlediyor

630433.jpg

Alman Ve Sırp Sniperlar Müslüman Katlediyor

(Esad dı destekleyenler siz desteklemeye devam edin gün gelir bu kişiler sizide mıhlar)

Nasıl esir düştüğünü, kesilerek idam suretiyle infaz kararının nasıl verildiğini ince ayrıntılarıyla anlatan Aygün, programda şoke eden açıklamalar da yaptı:

Video

Suriye’de Sırp ve Alman Sniper Yuvası

https://www.facebook.com/photo.php?v=658998210814586

A Haber’de televizyon dünyasının usta ismi Can Okanar’ın moderatörlüğünde yayınlanan “Anlatılmamış Öyküler”de “İnsanlık tarihinin utancı Suriye’deki katliamları belgeleyen 55 bin kan donduran fotoğraf” mercek altına alındı.

Okanar’ın konukları, 40 gün esir düştüğü Suriye’de Başbakan Erdoğan, Türkiye Dışişleri Bakanlığı ve İHH’nın yardımıyla kurtulduğunu söyleyen Gazeteci Bünyamin Aygün, Suriye Türkmen Kitlesi Koordinatörü Samir Hafez ve Fatih Tezcan’dı.

Nasıl esir düştüğünü, kesilerek idam suretiyle infaz kararının nasıl verildiğini ince ayrıntılarıyla anlatan Aygün, programda şoke eden açıklamalar da yaptı:

AV-AVCI MANTIĞI İŞLİYOR”

"Son bir yıldır yoğun gelen haberler ve beni esir alan örgüt şunu söyledi: Sırp ve Alman sniperlar ücretsiz Suriye’ye gidiyor. Konuşturmuşlar. Geliş amaçları tamamen Müslüman öldürmek. Avcı mantığı. Ücretsiz geliyorlar. Bu çok önemli. Ben orada infaz edilecek bir esirim. Propaganda amaçlı söylemediler. Ama ben bunu başka kaynaklardan da biliyordum zaten. Sırp ve Alman sniperlar orada şimdi çok etkili. Yakalamışlar ve infaz etmişler böyle birkaç tane. “Bizim internet sitemizde de var” dediler. Ben “Ama bu hiç basına yansımadı” dedim. “Nasıl gazetecisin sen? Bizim internet sitemizde var. Biz onları infaz ederken bile yayınladık” diye konuştular.

ARAŞTIRMA DOSYASI : İspanya-İngiltere Arasında Cebelitarık Anlaş mazlığı

Aslıhan P. TURAN

Avrupa’nın çözüm bekleyen sorunlardan biri olan Cebelitarık meselesinin kökleri 18. yüzyıla dayanmaktadır. 1713 Utrecht Antlaşması ile İspanyol egemenliğinden Britanya egemenliğine devredilen Cebelitarık, Avrupa Birliği’ne (AB) üye iki ülke arasında yaşanan bir egemenlik sorunudur. Cebelitarık’ın statüsündeki muğlaklık Britanya ve İspanya arasında zaman zaman ciddi krizlerin yaşanmasına neden olmaktadır. Nitekim 2013’ün yaz aylarında konu yeniden gündeme gelmiş ve iki ülke arasında sorunlara sebep olmuştur.

Cebelitarık meselesinin pek çok parametreyi ve aktörü içinde barındıran bir toprak sorunu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Burada yaşanan sorunlar serbest dolaşım ilkesi bakımından AB’yi, dekolonizasyon süreci bakımından ise Birleşmiş Milletler’i (BM) doğrudan ilgilendirmektedir. Cebelitarık BM’nin “özerk olmayan ülke” listesinde yer almaktadır ve söz konusu listeden çıkarılıp bağımsızlığını elde etmek üzere defalarca BM’ye başvurmuştur. Ancak İngiltere ve İspanya’nın soruna ilişkin farklı tutumları nedeniyle herhangi bir sonuca ulaşamamıştır.

Günümüzde Cebelitarık, Avrupa’daki durgun ekonomiyle tezat teşkil edecek şekilde yüksek büyüme hızı (2012 yılında %7,8) ve düşük işsizlik oranıyla (2012 yılında %2,5) dikkat çekmektedir. Ülke birçok işadamı tarafından bir refah toprağı olarak anılmaktadır. Euro krizine karşı mücadele veren AB ülkelerinin aksine Cebelitarık’ta ekonomik durumun oldukça iyi bir seviyede seyretmesinin temel nedenleri bankacılık ve mali sistem, liman işletimi, turizm ve kumar gelirleri olarak sıralanabilir. Düşük vergi oranları sebebiyle yatırımcılar için vergi cenneti sıfatını taşıyan 30,000 nüfuslu Cebelitarık’taki şirket sayısı da 30,000’dir. Yatırımcıların Cebelitarık’ı böylesi yüksek oranlarda tercih etmelerinden şikâyet eden ülkelerin başında İspanya gelmektedir. Zira İspanya ekonomisi avantajlı yatırım olanaklarını fırsat bilen İspanyol şirketlerinin faaliyetlerini Cebelitarık’a kaydırmasından doğrudan etkilenmektedir. Cebelitarık 2009 yılına kadar sağladığı düşük vergi uygulaması ve vergi muafiyetleri nedeniyle OECD’nin gri listesinde yer almıştır. Cebelitarık 2009 yılında vergi bilgilerini 10 ülkeyle paylaşmayı kabul etmek suretiyle bu listeden çıkabilmiştir. Kimi şirketlerin faydalandığı vergi muafiyetlerini kaldıran Cebelitarık’ta uygulanan %10’luk vergi oranı, İspanya’da uygulanan %30’luk oranla karşılaştırıldığında yatırımcılar için hâlâ çok daha çekici bir ortam sunmaktadır.(1)

Bu çerçevede Cebelitarık’ta yaşanan son krizin medya organlarında geniş yer bulduğunu söylemek mümkündür. Ancak konunun hassasiyetini göz önünde bulunduran stratejistlerin ve düşünce kuruluşlarının herhangi bir taraflı yoruma meydan vermemek için genellikle resmi açıklamalara sadık kaldığı söylenebilir. Bu analiz konuyu tam olarak kavrayabilmek için Cebelitarık meselesini tarihsel boyutlarıyla ele almakta, tarafların soruna yönelik tutumlarını irdelemeye çalışmakta, BM ve AB gibi bir nevi soruna taraf uluslararası aktörlerin yaklaşımlarını ortaya koymaya çalışmaktadır.

Anlaşmazlığın Tarihsel Arka Planı ve Tarafların Tezleri

Krizin tarihsel kökenlerinin incelenmesine geçmeden önce İspanya ve İngiltere’nin temel savlarına kısaca değinmek faydalı olacaktır. İspanya, Cebelitarık’ın İngiltere’ye veraset savaşları sonucunda 1713 Utrecht Antlaşması ile bırakılmak zorunda kalındığını, ancak antlaşmada boğaz ve karasularıyla ilgili bir hüküm olmadığını savunmaktadır. Buna karşılık İngiltere ise İspanya’nın Cebelitarık’ı şehri, kalesi, limanı dâhil olmak üzere bir bütün olarak İngiliz yönetimine bıraktığını belirtmektedir. İspanya, dönem dönem yükselen Cebelitarık krizlerinde Birleşmiş Milletler’in toprak bütünlüğü ilkesine ve dekolonizasyon sürecine atıf yaparken, İngiltere kendi kaderini tayin ilkesi temelinde her halkın siyasi statüsünü belirleme hakkına sahip olduğunu savunmaktadır.(2) Cebelitarık ise temel sorunun İspanya’nın toprak talebi olduğunu dile getirmekte; egemenliğin İngiltere’den İspanya’ya geçme olasılığına karşı çıkarken, BM’nin özerk olmayan ülkeler listesinden çıkartılarak bağımsız ülke statüsü elde etmek istemektedir.

Cebelitarık’ın Coğrafi Konumu

Kaynak: Gerry O’Reilly, “Gibraltar: Sovereignty Disputes and Territorial Waters”, IBRU Boundary and Security Bulletin, Bahar, 1999.

Birleşmiş Milletler Genel Kurul’u 1960 yılında, BM Şartı’nın 1. maddesine (3) dayanarak sömürgelerin hangi ilkeler doğrultusunda bağımsızlıklarına kavuşacaklarını belirleyen 1514 sayılı kararı kabul etmiştir. Cebelitarık’ın statüsünün belirlenmesi amacıyla BM bünyesinde, İspanya, İngiltere ve Cebelitarık’ın görüşlerini alarak durumu analiz etmek üzere bir Özel Komite (Yirmi Dörtler Komitesi olarak anılır) kurulmuştur. BM 1965 ve 1966 yıllarındaki 2070 ve 2231 sayılı kararlar uyarınca, İspanya ve İngiltere’nin Cebelitarık’ın statüsünü belirlemek üzere müzakere etmelerini ve sonucu Özel Komite’ye bildirmelerini talep etmiştir. BM’nin 2231 sayılı kararında “Cebelitarık halkının çıkarları gözetilerek” müzakere edilmesi gerektiği ibaresinin bulunduğunu not etmekte fayda vardır.(4) Zira ilerleyen yıllarda Cebelitarık bu ibareye uyulmadığına dair şikâyetlerini dile getirecek, dekolonizasyon sürecinde müzakerelerin dışında bırakılmasını ve anayasal düzenlemelere rağmen kendi kaderini tayin hakkından faydalanamamasını sıklıkla eleştirecektir.

İngiltere, Cebelitarık üzerindeki egemenlik hakkında ısrar ederek sorunun çözülmesi maksadıyla 1966 yılında Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmayı teklif etmiş, ancak İspanya buna karşı çıkmıştır. BM kararları uyarınca İngiltere Cebelitarık halkının iradesini hangi yönde kullanmak istediğini öğrenmek amacıyla bölgede 1967 yılında referanduma gitmiştir. Referandum sonucunda Cebelitarık halkının İspanya ile yakınlaşmak yerine İngiltere ile mevcut bağlarının devam etmesini istediği ortaya çıkmış, ancak bu referandum BM tarafından 2353 sayılı kararla geçersiz ilan edilmiştir. İngiltere ise referandum sonucuna dayanarak 1969 yılında Cebelitarık ile ilgili bir yasa kabul ederek, halkın egemenliğin İngiltere’den başka bir devlete devrini reddetme hakkını tanımıştır.(5) Ayrıca İngiltere aynı yasa ile Majesteleri hükümetinin Cebelitarık halkının demokratik olarak ifade ettikleri arzuları dışında hiçbir devletle müzakereye girmeyeceğini kabul etmiştir.(6) Bu yasayla İngiltere bir yandan Cebelitarık halkının kararlarına saygı duyacağı ve haklarını savunacağı mesajını verirken, diğer yandan da İspanya’ya karşı mevcut düzende kendi egemenliğinin geçerli olacağı hususunu vurgulamıştır. İspanya bu gelişmeye Cebelitarık sınırını kapatmak, burada çalışan 4.666 işçisini geri çekmek ve telefon ve telgraf iletişimini kesmek suretiyle cevap vermiştir.

İngiltere’nin 1973 yılında AET’ye üye olmasıyla, bağımlı toprak statüsüyle Topluluğa taraf olan Cebelitarık kendi talebiyle AET’nin ortak dış tarifelerinden, ortak tarım politikasından ve katma değer vergisinden bağışık tutulmuştur. Söz konusu bağışıklığın sebebi Cebelitarık’ın kendi parlamentosuna sahip olduğu halde, statüsü gereği dış ilişkilerinde İngiltere’nin sorumluluğu altında bulunmasıdır. İlerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere Cebelitarık’ın yatırım ve ticari açılardan avantajlı bir konum elde etmesi ve jeoekonomik statüsünün değer kazanmasının başlıca nedenleri bu bağışıklıklardır. Bunun yanında Cebelitarık’ın statüsüyle ilgili krizin ve krizin tetiklediği serbest dolaşım ilkesiyle ilgili tartışmaların canlanmasında AB ile geliştirilmiş olan ilişkilerin payı önem arz etmektedir. Foreign Policy Center uzmanlarından Adam Hug’a göre, yaşanan son gelişmeler sırasında İngiltere, nadir görülür bir şekilde, bir krize AB ilkeleri uyarınca çözüm bulunmasını istemiştir. İngiltere’nin bu şekilde hareket etmesinin en büyük nedeni elbette ki BM’nin dekolonizasyon süreci ile Cebelitarık’a bağımsızlık kazandırma veya toprak bütünlüğü ilkesi gereği İspanyol tezlerine destek verme ihtimalidir.

İspanya 1980’de reelpolitik bir tercih yaparak Birleşik Krallık ile Lizbon Anlaşmasını imzalamış ve 1982’deki NATO ile 1986’daki Avrupa Topluluğu üyeliklerinin yolunu açmıştır. 1984 yılında ise Lizbon Anlaşmasının uygulanmasını garanti altına alan Brüksel Bildirisi yayınlanmıştır. Lizbon Antlaşması’na göre İspanya’nın Cebelitarık’a uyguladığı kısıtlamaları kaldırması, düzenli ve devamlı diyaloğun sürdürülmesi öngörülmekteydi. Buradaki en önemli husus Cebelitarık’ta yaşayan İspanyollar ile İspanya’da yaşayan Cebelitarıklılar arasında mütekabiliyet ve eşitlik esasları temelinde kişilerin, araçların ve malların Cebelitarık ile “komşu toprak” arasında serbest dolaşımının sağlanacak olmasıydı. Egemenlik konusunun ise ilerleyen süreçte müzakere edilmesi öngörülmüştü. Antlaşma hükümlerine tarafların uyacaklarını garanti eden Brüksel Bildirisi ile başlayan süreç 1991 yılında sınırın açılmasına kadar ilerlemiş, ancak egemenlik konusu herhangi bir platformda görüşülmemiştir.(7)

Lizbon Antlaşmasından sonra İspanya 1969’da kapattığı Cebelitarık sınırını kontrollü bir şekilde açmıştır. Sınırdan sadece Britanya pasaportuyla Cebelitarık’ta ikamet eden veya İspanya vatandaşı olan yayalar geçebilmekteydi; Cebelitarık’tan ihracat yapmak ise yasaklanmıştı. 1984 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması İspanya’nın kısıtlamaları kaldırması ve egemenlik için görüşmelere başlanması noktalarında kapıyı aralamıştır. Nitekim İspanya 1985 yılında sınırları tamamen açmış ancak 1969 yılında durdurduğu feribot seferlerini başlatmamış ve uçuşa yasak bölge uygulamasını kaldırmamıştır.(8)

İspanya’nın Utrecht Antlaşması’nda kanalın statüsüyle ilgili bir hüküm bulunmadığını iddia etmesine rağmen, İngiltere 1938 yılında Cebelitarık’ın kanal kısmına askeri üs olarak kullanılmak üzere bir havalimanı inşa etmiştir. İngiltere 1987 yılında bahse konu havalimanını İspanya ile paylaşmayı kabul etse de Cebelitarık egemenlik haklarının İspanya ile İngiltere arasında paylaşılmasına karşı çıkmıştır. Bunun üzerine Avrupa Topluluğu, üyeler arasında uçuş kısıtlamalarını kaldırmayı öngören Hava Hizmetleri Direktifi’ni Cebelitarık’a uygulamama kararı almıştır. Buna karşılık Cebelitarık Avrupa Adalet Divanı’na başvurarak söz konusu uygulamanın Avrupa Topluluğu Antlaşması’nın kişilerin ve malların serbest dolaşım ilkelerine dayandığını ve aksi uygulamaların hukuk dışı olduğunu savunmuştur. Ancak Divan, Cebelitarık’ın AT üyesi olmadığı gerekçesiyle AT Antlaşması’nı öne süremeyeceği kararına vararak başvuruyu reddetmiştir.(9)

1991 yılında Lüksemburg’da AT’nin dış sınırlarının belirlenmesi için düzenlenen toplantılar sırasında İspanya Cebelitarık’ın AT dış sınırına dâhil edilmesine karşı çıkmıştır. Britanya ise Cebelitarık’ın Roma Antlaşması’nın 227/4 maddesi uyarınca AT’nin bir parçası olduğunu savunmuş ve dışarıda bırakılmasının Cebelitarık’a verilmiş statüye aykırı olacağını savunmuştur.(10)

Cebelitarık pek çok kez BM Yirmi Dörtler Komitesi’ne kendi kaderini tayin hakkının tanınması yönünde başvuruda bulunmuştur. 1997 yılında yapılan başvuruda bir halkın kendi kaderini tayin hakkından, bir devletin (İspanya kastedilerek) topraksal talepleri sonucu mahrum bırakılmasının mümkün olup olmadığı sorgulanmış ve Cebelitarık’ın kendi kaderini tayin hakkının çiğnenemez olduğunun açıkça tanınması istenmiştir. Cebelitarık halkının, kendi kaderini tayin hakkından faydalanmasına yöneten devletin dahi itirazı bulunmazken, üçüncü bir devletin Cebelitarık halkını bu haktan mahrum bırakma çalışmalarının kabul edilemez olduğu bilhassa vurgulanmıştır. Bu çerçevede Cebelitarık 2000 yılından itibaren sömürgeciliğin tamamen ortadan kalkmasını talep etmiştir. Cebelitarık’ın gelişmesi ve ilerlemesi isteniyorsa Komite’nin Cebelitarık halkının arzularına öncelik vermesi ve çözüm görüşmelerinde kendi kendini temsil etmesi gerektiği vurgulanmıştır.(11)

Cebelitarık, 2000 yılında BM Özel Komitesi’ne yaptığı başvuruda ise BM’yi eleştirmiş ve Cebelitarık’ın dekolonizasyon sürecinin neden İspanya ve İngiltere arasındaki müzakerelere bağlı tutulduğunu sorgulamıştır. Cebelitarık, kendi geleceğini ilgilendiren bu konuda taraf olarak sürece dâhil edilmeyi talep etmiştir. 2001 yılında İspanya ve İngiltere müzakere sürecine ivme kazandırmak amacıyla görüşmelere yeniden başlamıştır. Ancak 2002 senesinde Cebelitarık’ta düzenlenen referandumda oy kullananların %99’u İngiliz-İspanyol ortak egemenliğini reddetmiştir.(12)

Madrid yönetimi 2002 yılından bu yana Cebelitarık’a İspanya devletine bağlı olmak şartıyla bölgesel veya toplumsal özerklik tanınması teklifini sunmaktadır. 2002 senesinde Cebelitarık’ta düzenlenen egemenlik referandumunda seçmenler egemenliğin İspanya ve İngiltere arasında paylaşılması planına karşı çıkmışlardır. Cebelitarık halkı 1960 yılında Birleşik Krallık tarafından kendilerine verilmiş olan kendi kaderini tayin hakkının, BM Şartı tarafından da tüm eski sömürgelere tanınan bir hak olduğunu savunmaktadır.(13)

Cebelitarık ile ilgili ilk yasayı 1969 yılında kabul eden İngiltere, 2006 yılında Cebelitarık’ta yapılan anayasa referandumundan sonra Cebelitarık Yasasını yenilemiştir. Yenilenen yasada Cebelitarık’ın statüsü ile ilgili “Cebelitarık halkı, Parlamento’nun farklı bir iradesi olmadığı müddetçe Majesteleri’nin dominyonu olmaya devam edecektir. Majesteleri hükümeti Cebelitarık’ın, özgür ve demokratik taleplerinin aksine, başka bir devletin egemenliği altına girmesini öngören bir anlaşmaya taraf olmayacağını güvence etmektedir. Cebelitarık’ın 2006 yılındaki referandumla kabul ettiği anayasanın Cebelitarık halkına, İngiliz egemenliği altında ve dış ilişkilerinde İngiltere’ye karşı sorumlu olmaya devam etmekle birlikte, kendi kendini yönetme hakkını verdiği” ifadeleri yer almıştır.

İspanya İngiltere’nin Cebelitarık’ın tamamı üzerinde egemenlik uygulamasından duyduğu memnuniyetsizliği her fırsatta dile getirmektedir. Görüşmelerin düşük seviyede devam ettirildiği ve egemenlik ilkesi konusunda anlaşmaya varılamadığı bir ortamda, 2010 ve 2011 yıllarındaki hükümet değişiklikleri sonucu İngiltere ve İspanya arasındaki Cebelitarık görüşmeleri askıya alınmış, Üçlü Diyalog Forumu bloke edilmiştir. 2012 ve 2013 yılları boyunca, Cebelitarık, İspanya ile 1999 yılında imzalanmış balıkçılık anlaşmasını uygulamayı durdurmuş ve Temmuz 2013’te tek taraflı bir kararla denize yapay resifler inşa etmiştir.

Tırmanan Krizin Brecher’in Teorisine Göre Değerlendirilmesi

İspanya ile İngiltere arasında Cebelitarık konusunda yaşanan sorunu, Michael Brecher’ın kriz teorisi şemasına göre değerlendirirsek, tarihsel süreçteki gelişmeler ön kriz olarak tanımlanabilir. Ağustos 2013’te alevlenen krizin çıkış noktası ise Cebelitarık’ın balık stoklarının yenilemesini sağlamak amacıyla yapay resifler inşa etmesine İspanya’nın sıkı bir sınır kontrolü uygulaması ile cevap vermesi olarak kabul edilebilir. Söz konusu uygulamayla İspanya-Cebelitarık sınırında ciddi bir yoğunlaşmanın yaşanması; Madrid yönetiminin Cebelitarık’a giriş ve çıkışlardan 50 Avroluk ücret almaya başlayacağını açıklaması, ücret uygulamasını protesto etmek amacıyla sınırda gösteri ve yürüyüşlerin düzenlenmesi ve bu gelişmeler üzerine İngiliz Kraliyet donanmasının Cebelitarık’a destek vermek amacıyla bölgeye demirlemesi krizin tırmanma aşamasını oluşturmuştur. Yukarıda bahsedilen karşılıklı adımlarla zirve noktasına ulaşan kriz, İspanya ve İngiltere arasında üst düzey iletişimin sağlanması ve AB Komisyonu’nun bir denetleme heyeti görevlendirmesiyle düşüş eğilimine girmiştir.

İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, 7 Ağustos 2013 tarihinde İngiliz mevkidaşı David Cameron ile yaptığı telefon görüşmesinde iki ülke arasındaki dost ve müttefiklik bağı dolayısıyla krizin şeffaf müzakereler yoluyla çözülmesi gerektiğini dile getirmiştir. Krizin kamuoyunda yarattığı rahatsızlıklara da değinen Rajoy, Cebelitarık’ın yapay resif inşasının kabul edilemez olduğunu vurgulamıştır. Sınır kontrollerinin yasa dışı trafiği engellemek maksadıyla Schengen Sınır Kodu uyarınca orantısallık, adillik ve rastgelelik ilkeleri uyarınca devam ettirildiğini de belirtmiştir.(14)

Aynı tarihte İspanya Dışişleri ve İşbirliği Bakanı José Manuel Garcia-Margallo, konunun çevresel ve balıkçılık faktörleri açısından değerlendirildiğinde tek taraflı yapay resif inşasının kabul edilemez bir uygulama olacağını İngiliz mevkidaşı William Hague’a bildirmiştir. İspanyol Bakan ayrıca sınır kontrollerinin uluslararası hukuka, AB düzenlemelerine ve ulusal mevzuata uygun şekilde devam edeceğini açıklamış ve sorunun çözümü için ad hoc çalışma gruplarının oluşturulmasını teklif etmiştir.(15)

İspanya, Cebelitarık’ın çevre kanunlarını ihlal ettiğini ve balıkçılık endüstrisine zarar verdiğini savunmaktadır. Buna karşılık Cebelitarık inşa edilen yapay resiflerin balıkçılık sektörünü uzun vadede korumayı amaçladığını ileri sürmektedir. Ayrıca Cebelitarık yetkilileri resif inşa edilen alana İspanyol balıkçıların girmesine izin verileceğini vurgulamaktadır. Sadece balıkçılık açısından değil Akdeniz’in girişindeki konumuyla Cebelitarık coğrafi bakımdan da stratejik olarak dikkat çeken bir noktadadır. Özellikle deniz taşımacılığı alanında ticari önemi de son yıllarda hızla artmaktadır.(16)

Cebelitarık AB’ye üye olmadığı için İspanya’nın Cebelitarık-İspanya sınırında yaptığı sınır kontrollerinin AB dış sınırlarında yapılan kontroller olduğu unutulmamalıdır. İngiltere’nin dâhil olmadığı Schengen bölgesinin dış sınırında sıkı sınır denetimlerinin gerçekleştirilmesi, Cebelitarık’ın gümrük birliğine üye olmadığı da göz önünde bulundurulduğunda hukuka aykırı gözükmemektedir. Geçtiğimiz yıllarda Cebelitarık sınırında yaşanan tütün kaçakçılığı ve kara para aklama faaliyetleri AB Komisyonu’na şikâyet konusu olmuş, ancak hiçbir vaka Avrupa Adalet Divanı önüne getirilmemiştir. İspanya açısından yaşanan sıkıntılar nedeniyle arttırılan sınır denetimleri Schengen Sınır Yasası’yla da uyumludur. Nitekim yapılan denetimler orantılılık ve adillik ilkelerine saygılıdır. Buna karşılık 50€’luk geçiş ücretinin yasallığı çeşitli nedenlerden dolayı tartışma konusudur. İlk olarak geçişlerin ücretlendirilmesi kararı siyasi bir kriz ortamında alınmıştır. İkinci olarak, kararın kişilerin serbest dolaşım ilkesine aykırı olduğu değerlendirilmekte ve orantılılık ilkesi açısından muğlâk olduğu kabul edilmektedir.(17)

AB Komisyonu, sınır kontrollerinin yasallığıyla ilgili tartışmalar sırasında İspanya’yı girişlerde uygulanacak herhangi bir verginin AB yasalarına aykırı olacağı konusunda uyarmıştır. Aslında Cebelitarık’ın Schengen Sınır Antlaşması’na taraf olmaması sebebiyle sınır kontrollerine izin verilmesi gereken bir durum söz konusu olsa da, Komisyon, Madrid’in geçiş kolaylığı sağlaması gerektiğinde ısrarcıdır. Komisyon’un konuya dâhil olmasının temel nedeni yaşanan krizin AB hukukundaki temel haklardan olan serbest dolaşım hakkına zarar veriyor olmasıdır. Bu süreçte hem İspanya’nın hem İngiltere’nin Komisyon’a başvurduğunu, ancak başvuruların farklı gerekçelerle yapıldığını hatırlamak gerekmektedir. İspanya tütün kaçakçılığıyla mücadeleyi ön planda tutarken, İngiltere AB vatandaşlarının serbest dolaşım hakkına atıf yapmaktadır. Burada Bulgaristan ve Romanya’nın Schengen alanına dâhil olması gündeme geldiğinde İngiltere’nin bu ülke vatandaşlarının serbest dolaşımı hakkındaki tepkisini hatırlatmak anlamlı olacaktır.

Serbest dolaşım hakkı ile ilgili yaşanan sorun tartışmalarda önemli bir yer tutmakta ve kendi içinde farklı hukuki zeminler barındırmaktadır. İspanya Schengen Antlaşması’na taraf olduğu için Schengen Sınır Yasası’yla bağlıdır, dolayısıyla kişi ve mallar üzerinde, mantıklı ve orantılı olmak, serbest dolaşıma zarar vermemek kaydıyla denetim yapmaya izni bulunmaktadır. İngiltere ve Cebelitarık Schengen Antlaşması’na taraf olmamakla birlikte, İngiltere AB hukukuyla bağlıdır. Cebelitarık ise İngiltere’den farklı olarak dört AB politikasından bağışıktır: gümrük birliği, ortak ticaret politikası, ortak tarım politikası, ortak balıkçılık politikası.(18) Daha önce de belirtildiği üzere Cebelitarık’ın bahsi geçen AB politikalarından muaf olması bağımsız bir ülke olarak AB’ye üye olmamasından, dış ilişkilerinin İngiltere’nin sorumluluğu altında AB’ye bağımlı toprak statüsüyle bağlı olmasından ve BM’nin özerk olmayan ülkeler listesindeki statüsünden kaynaklanmaktadır.

Cebelitarık Mali Hizmetler ve Kumar Bakanı Gilbert Licudi, İspanya ve İngiltere arasında Cebelitarık üzerinden yaşanan gerginliğin günlük yaşamın bir parçası haline geldiğini ve Avrupa ile Afrika arasındaki en yakın noktada yatırım yapmış şirketlerin de bu duruma alıştığını söylemektedir. Licudi, ihtilafın bir yandan Cebelitarık’ın imajına zarar verirken diğer yandan da dünya kamuoyunun dikkatini çekmek suretiyle ülkesinin diğer devletlerle ilişki kurmasına ve bu ilişkileri geliştirmesine katkı sağlayabileceğini belirtmektedir.(19)

Bilindiği üzere İngiltere ile Arjantin arasında Falkland Adaları’nın statüsüyle ilgili dönem dönem gerginlik yaşanmaktadır. Cebelitarık krizinin tırmandığı son dönemde İspanya ve Arjantin İngiltere’ye karşı bir dayanışma içine girmiştir. İngiltere ise baskıya karşılık olarak İspanya’nın ikili görüşme talebini reddetmiş ve 30.000 kişilik Cebelitarık nüfusunun taleplerine saygı göstereceğini açıklamıştır.(20)

İngiltere ile Falkland Adaları konusunda sorun yaşayan Arjantin Cebelitarık krizi sırasında İspanya’ya açıktan destek vermiştir. Arjantin’in desteğini alan İspanya krizi BM gündemine taşımayı uygun bulmuştur. İspanya Başbakanı Rajoy 2013 Eylül’ünde BM Genel Kurul’unda yaptığı konuşmada bir İngiltere sömürgesi olan Cebelitarık’ın, BM tarafından 1963 yılında dekolonizasyon sürecine dâhil edilerek özerk olmayan ülkeler arasında listelendiğini hatırlatmıştır. Avrupa’da bu statüdeki tek toprağın Cebelitarık olduğunu vurgulayan Rajoy, bu durumun aynı zamanda kendi toprak bütünlüklerine de etki ettiğini belirtmiştir. Rajoy İngiltere’nin BM mandasını reddettiği gibi1984 tarihli Brüksel Bildirisi’nde verdiği sözlere de riayet etmediğini ifade etmiştir. Konuşmasında krizi bir anakronizm olarak tanımlayan Rajoy yaşananların Cebelitarık halkı ve çevre bölgeler için uygunsuz bir ortam yarattığının altını çizmiştir. İspanya Başbakanı bu vesileyle Genel Kurul’un evrensel doktrinlerine dayanarak İngiltere’yi ikili diyaloğa ve bölgesel işbirliğine davet etmiştir. Buna karşılık İngiliz Muhafazakâr Parti Cebelitarık Milletvekili, İspanya’nın Kuzey Afrika’daki sömürgelerinin meşruluğu üzerine düşünmesi gerektiğini açıklamış ve Cebelitarık’ın İngiliz olmak istediği için İngiliz olduğunu vurgulamıştır.(21)

İspanya İstanbul Başkonsolosu Pablo Benavides Orgaz’ın da vurguladığı üzere İspanya Utrecht Antlaşması’nda Cebelitarık’ın bağımsızlığıyla ilgili bir hükmün olmadığını ısrarla dile getirmektedir. Başkonsolos Orgaz, İngiliz egemenliğinin sona ermesi durumunda Cebelitarık’ın bağımsız olamayacağını, böyle bir durumda bölgede İspanyol egemenliğinin yeniden tesis edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Orgaz’a göre Utrecht Antlaşması’yla kayalık, denizalanı ve kanaldan oluşan Cebelitarık’ta sadece kayalık olarak tanımlanan alan İngiltere’ye bırakılmıştır. Başkonsolos Orgaz krizin çözümü noktasında tarafların şimdilik bekle gör politikasından yana olduğunu, ilerleyen süreçte ise gerek yatırım olanaklarının geliştirilmesi, gerek çalışma imkânlarının arttırılması bakımından işbirliğine yönelmeleri gerektiğini vurgulamaktadır.

İngiltere Cebelitarık’ı Birleşik Krallık’ın denizaşırı toprağı olarak tanımlamaktadır. Nitekim İngiliz Dışişleri Bakanlığı 19 Kasım 2013 tarihinde konu ile ilgili yaptığı basın açıklamasında; İspanya’nın Birleşik Krallık’ın bir parçası olan Cebelitarık karasularını hukuksuz bir şekilde ihlal ettiğini, sınırda yaşanan sorunların hukuka aykırı olduğunu ve Cebelitarık’ın tamamı üzerinde İngiliz egemenliğinin devam ettiğini vurgulamıştır. Açıklamada İspanya’nın girişimlerinin İngiltere’nin egemenliği üzerinde bir etkisi olmadığı belirtilmiş ve İspanya AB Komisyonu önerileri ışığında sınırların işleyişiyle ilgili gerekli adımları atmaya davet edilmiştir.(22)

İngiliz iç siyasetinde önemli bir konu olarak ele alınan Cebelitarık krizi hususunda, İngiltere’nin muhafazakâr kanat siyasilerinden biri olan Andrew Rosindel ise Krallık Donanması’nın Cebelitarık bölgesine gönderilmesini ve Britanya’nın çıkarlarının uluslararası arenada savunulması gerektiğini ifade etmiştir. İspanya’ya önemli bir dostu kaybettiğini göstermek için İngiltere’nin elindeki tüm imkânları kullanmasından yana olan Rosindel, İspanya’nın Cebelitarık konusundaki tavrını mutlaka değiştirmesi gerektiğini vurgulamaktadır.(23)

Cebelitarık Hükümeti BM Genel Kurulu Dördüncü Komitesi’nin 9 Ekim 2013 tarihli toplantısında bağımsız olmaya uygun görülüp görülmediğinin belirlenmesini istemiştir. Bağımsız olmaya uygun görüldüğü takdirde BM özerk olmayan ülkeler listesinden çıkarılmayı talep etmiş, uygun görülmediyse anayasada ne gibi eksikliklerin saptandığının bildirilmesini arzu etmiş ve bu eksiklerin İngiltere’nin desteği ile doldurulabileceğini açıklamıştır. Ayrıca Cebelitarık Hükümeti Dekolonizasyon Özel Komitesi’nin ısrarla İspanya ile İngiltere arasında bir uzlaşmanın sağlanmasını beklemesini eleştirmiştir. Bu çerçevede Cebelitarık egemenlik ihtilafları nedeniyle dekolonizasyon prensiplerinin komşu bir ülkenin talepleri doğrultusunda topraktan toprağa değişmemesi gerektiğini de vurgulamıştır. Hükümet Başkanı Picardo, İspanya’nın çeşitli dönemlerde Cebelitarık üzerinde ekonomik yaptırımlar veya sınırda fiziksel kısıtlamalar uyguladığını, karasularında askeri işgallerde bulunduğunu ifade etmiş ve İspanya’yı Kişot’un yel değirmenlerinin peşinde koşmak yerine gerçek sorunlarıyla ilgilenmeye davet etmiştir. İspanya ise kendi onayı olmadan Cebelitarık’ın bağımsız olmasının imkânsız olduğunu, İngiltere’nin İspanya egemenliğindeki bir toprağı işgal ettiğini, Cebelitarık’ın özel durumunda kendi kaderini tayin prensibi yerine toprak bütünlüğü ilkesinin öncül olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamada İspanya müzakerelerin kendileriyle ile İngiltere arasında sürdürülmesi gerektiğini, Cebelitarık’ın müzakere sürecinde yer alamayacağını açıklamıştır. İngiltere ise Cebelitarık’ın hoşnut olmadığı bir egemenlik müzakeresine girmeyeceğini, başka bir devletin egemenliğine geçmesine sebep olacak düzenlemelere de katılmayacağını duyurmuştur.(24)

Avrupa Komisyonu sınır kontrollerinin AB hukukuyla uyumlu olup olmadığı konusunu incelemek üzere, 2013 yılının eylül ayında gümrük birliği, adalet ve yolsuzlukla mücadele birimlerinden seçilmiş altı denetçiden oluşan bir heyeti Cebelitarık’a göndermiştir. Heyet sınırın her iki tarafındaki giriş ve çıkış kontrollerini ve kaçakçılık iddialarını incelemek üzere görevlendirilmiştir. 25 Eylül 2013 tarihinde gerçekleştirilen teknik ziyaretin ardından Komisyon’un yayınladığı basın açıklamasında İspanya’nın yaptığı sınır kontrollerinin AB hukukuna aykırı unsurlar taşımadığının gözlemlendiği, hem tütün kaçakçılığının önlemesi hem de trafik yoğunluğunun engellenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu kapsamda İspanya ile İngiltere arasında işbirliğinin ve yapıcı diyalog inşasının öneminin altı çizilmiştir. Komisyon; İspanya’ya sınır kontrollerinin trafik yoğunluğuna sebep olmaması için fiziksel alanı genişletmesi, hedef odaklı kontrollerin arttırılması ve tütün kaçakçılığına karşı İngiltere ile bilgi paylaşımı yapması gerektiğini önermiştir. Aynı şekilde komisyon İngiltere’ye de risk odaklı bir profil çıkarmasını, tütün kaçakçılığına karşı yasal düzenlemeleri ve koruma önlemlerini arttırmasını ve İspanya ile bilgi paylaşımı yapmasını tavsiye etmiştir. Avrupa Komisyonu ayrıca denetlemeleri sürdüreceğini ifade etmiş ve taraflardan altı ay sonunda, tavsiyelerinin ne ölçüde yerine getirildiğine dair birer rapor hazırlamalarını talep etmiştir.(25)

Sonuç ve Çözüm Önerileri

İspanya’nın Cebelitarık sorununun çözümü ile ilgili öne çıkardığı bir takım seçenekler vardır. Prof. Alejandro del Valle Galvez’e göre İspanya Cebelitarık halkı ile yakınlaşmak ve BM’nin dekolonizasyon prensibi çerçevesinde hareket etmek istemektedir. Brüksel Süreci’ni canlandırmak bu hedefe ulaşmanın temel ayaklarından biridir. Bir yandan egemenlik müzakereleri BM çatısı altında ve Brüksel Süreci kapsamında sürdürülürken, diğer yandan da Üçlü Diyalog Forumu çerçevesinde sınır ötesi işbirliği görüşmelerinin devamlılığı sağlanmaktaydı. Ancak İngiltere’nin Brüksel Süreci’ni, İspanya’nın ise Diyalog Forumu’nu bloke etmesiyle görüşme kanalları şu an kapalı durumdadır. İngiltere ayrıca BM’nin dekolonizasyon talebini de reddetmektedir. Burada hatırlanması gereken bir husus 2006 yılı anayasasında Cebelitarık halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınmış olmasıdır.(26)

Hukuki bir çözüm olarak akla ilk gelebilecek seçenek Uluslararası Adalet Divanı olsa da, İspanya ve İngiltere’nin Divan’a başvurmak için uzlaşması gerekeceğinden sürecin bu yönde evrilmesi çok mümkün gözükmemektedir. Kaldı ki 1966’da İngiltere Divan’a başvurmak istediğinde İspanya ret etmiş ve sorun Divan’a taşınamamıştır. Cebelitarık sorununa özel bir çözüm yolunun bulunması ise ancak Cebelitarık’ın kalıcı bir uluslararası statü edinmesi, İngiltere’nin bölgedeki askeri ihtiyaçlarına cevap verilmesi ve İspanya’nın Cebelitarık’ın da onayını alarak bölgede egemenliğini bir şekilde yeniden tesis etmesiyle mümkün olabilecektir. Tarafların söz konusu bu talepleri göz önünde bulundurulduğunda bir uzlaşmanın kolay olmayacağı açıktır. Del Valle Galvez’in önerisi ise Andorra veya Monako gibi uluslararası bir şehir statüsüyle İspanya’ya bağlı bir belediye olarak kabul edilmesidir. Ancak böyle bir çözümün de Fas’ın Ceuta ve Melilla üzerindeki taleplerine karşılık verilmesini gerektireceği için İspanya açısından ciddi bir risk taşıdığı vurgulanmalıdır.(27)

Mercopress’te yayınlanan anket sonuçlarına göre İngiltere vatandaşlarının %60’ı Cebelitarık’ın önemli bir mesele olduğunu söylerken, İspanyolların ise %52’si aynı görüştedir. Bu sonuçta İspanyolların ekonomik kriz ve Katalonya meselesiyle daha yakından ilgilenmelerinin etkisi yadsınmamalıdır. İngilizlerin %48’i Cebelitarık’ın mevcut statüsünün devamından yana tavır alırken, İspanyollar aynı oranda bölgenin İspanya’ya bağlanmasını arzu etmektedirler. Egemenliğin ortak bir şekilde paylaşılmasına ise hem İngilizler hem de İspanyollar %17’si olumlu yaklaşmaktadır. Cebelitarık’ın kendi kaderini tayini hususuna ise İngilizlerin %25’i destek verirken, İspanyollarda bu oran %17’ye düşmektedir.(28)

İngiliz ve İspanyol Toplumlarının Cebelitarık’ın Statüsüne İlişkin Algıları

Başlangıçta da belirtildiği üzere Cebelitarık, BM’nin kendi kaderini tayin ve toprak bütünlüğü ilkelerinin çakıştığı bir noktada bulunmaktadır. İspanya ve İngiltere tezlerini farklı prensiplere dayandırmakta, bu da BM’nin Cebelitarık’ın özerk olmayan ülkeler listesinden çıkarılma başvurularına olumsuz cevap vermesine neden olmaktadır. Yaşanan son gelişmelerden sonra İspanya’nın aldığı sınır kontrolü kararı serbest dolaşım hakkıyla örtüşmeyince AB Komisyonu da krizde doğrudan rol almak durumunda kalmıştır. İki AB üyesi arasında toprak egemenliği ekseninde gelişen bir kriz yaşanması başlı başına önemli bir sorundur.

Krizin tarafları olarak İspanya, İngiltere ve Cebelitarık kabul edilirse, her üç tarafında tezlerini çeşitli geçerli temellere dayandırdığı görülecektir. Bu bakımdan taraflar arasında bir uzlaşma zeminin bulunmasının zor olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Cebelitarık, İngiltere’ye yakın bir pozisyon almakla birlikte kendi kaderini tayin hakkını kullanmak istemekte, İngiltere Cebelitarık halkının haklarını savunuyor gibi görünse de egemenliğini kaybetmek istememekte, İspanya ise Cebelitarık’ın bağımsız olmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Ortak paydada buluşulmasını engelleyen siyasi pek çok nedenin yanında, Cebelitarık’ın sahip olduğu jeoekonomik konum itibariyle yatırımcılara sunduğu mali avantajlarda düşünülürse krizin çözümünün pek de kolay olmayacağını söylemek bir kehanet olmayacaktır.

ERGENEKON DAVASI : Ergenekon tutuklusu Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, ölümden döndü

Ergenekon tutuklusu Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, ölümden döndü. "Hastanede kalırsa ölür, cezaevinde kalamaz" raporuna rağmen tutuklu bulunan Ersöz, 24 Ocak gecesi hastane enfeksiyonuna bağlı şok yaşadı. Doktorların müdahalesi sonucu hayata döndürülen Ersöz’ün avukatları ise tahliye taleplerini ısrarla reddeden Ergenekon Mahkemesi’ne yeni bir rapor sunmaya hazırlanıyor.

Hakkında verilen "Hastanede kalırsa ölür, cezaevinde kalamaz" raporuna rağmen Silivri Cezaevi’nde tutulan Ersöz, 24 Ocak gecesi hayati tehlike atlattı. Tedavi için sevk edildiği İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde "hastane enfeksiyonuna bağlı şok" yaşadı.

Ersöz, doktorların yoğun çabalarıyla hayatta kaldı.

Levent Ersöz, bir yandan hastane enfeksiyonu için zorunlu antibiyotik tedavisi görüyor, diğer yandan tedavinin yarattığı antibiyotik alerji şokuna bağlı ölüm riski yaşıyor.

Uzun süren tedavisine bağlı olarak hastane enfeksiyonları da büyük risk oluşturuyor.

Ersöz’ün avukatları Osman Aydın Şahin ve Hüseyin Çobanoğlu, Ersöz için verilen "Hastane enfeksiyonlarından uzak kalması için hastane dışında tedavi edilmeli" görüşünün devam edip etmediğini bir kez daha sordu. Hastaneden, durumun aciliyeti nedeniyle tekrar rapor verilmesi istendi.

Rapor, Ersöz’ün hayatı için büyük önem taşıyor. Rapor, Ersöz’ün avukatları tarafından Ergenekon Mahkemesi’ne sunulacak.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: