Günlük arşivler: Ocak 18, 2014

YANDAŞ MEDYA : Bizi hep yediler

2h8b7ro.jpg

Bizi hep yediler

Kurt adam Putin haftalar önce söyledi. "Türkiye’nin Bağımsızlık savaşını alkışlıyorum" dedi.
En büyük hasmı "PARA"ydı.

Bağımsızlığın onu yenmekten geçtiğini biliyordu.
PARADOR Musevi Baronları, gözünü kırpmadan ülkeden kovdu.
Halbuki biz tam 200 yıldır "Türkiye Türklerindir" sloganı ile uyutuluyoruz.

Zannediyoruz ki, ülkeyi biz yönetiyoruz.

İşte bu 100 TÜRK BÜYÜK YALANINDAN daha büyük bir yalan.

İngilizler "DEMOKRASİ" altında yüzyıllardır MEŞRUTİYET ile yönetiliyor.
Meclis ve Başbakan olsa da hepsi sonunda tek patrona, ülkenin sahibi KRALİÇE’ye bağlı…
Osmanlı’yı 1908’de fiilen yıktılar.

Getirdiler Meşrutiyeti, yani kendi sistemlerini dikte ettiler.
Bakıldığında fena değildi manzara.
Padişah, aynı İngiliz Kraliçesi gibi baştaydı ancak ülkeyi meclis, bürokratlar yönetecekti.

Ancak bu sistem bizde İngiliz kurnazlığı ile tersine çevrildi.
O günden beri bu topraklarda korkunç bir bürokrasi kurdular.
Ülkenin başında kim olursa olsun aslında bürokraside hep PARALEL bir devlet vardı.

O Paralel yapı ne isterse o oluyordu.
İstenen yapılmazsa DARBELER geliyordu.

Ne padişahlar kaldı, ne asılan Menderesler, ne de öldürülen Özallar.
Ama İngiliz usulü PARALEL yapılar asla silinip atılamadı bu ülkeden.
Tanzimatla birlikte girdiler içimize.

O dönemin 1 numaralı ismi Padişah değil, Mustafa Reşit Paşa’dır.
En büyük MEZİYETİ müthiş İNGİLİZ hayranı olmasıydı.
Paris’te yaşamış, Fransız kültürüyle yoğrulmuştu.

Ancak Londra’da büyükelçilik yaptığı yaşlarda vurgun yemiş, İNGİLİZ tutkusu söndürülemez bir AŞKA dönüşmüştü.
Türkiye’ye döner dönmez bürokrasiyi ele geçirip PARALEL DEVLET kurmuştu.
İlk icraatı İngilizlere büyük imtiyazlar tanıyan ticaret anlaşmasını imzalamak olmuştu.

İşte bu ülke topraklarına, Yahudi Rothschild ailesinden aldığı 35 ton altın karşılığı, PARALEL devletini veren İngiltere’nin girişi böyle olmuştu.

O günden sonra hep PARALEL DEVLETLE yönettiler bizi.
Tefeci banker ailelerinden oluşan sermaye buyuruyor, İngilizler "Emredersiniz" diyor, Türklere uygulatıyordu.

Bu ülkenin insanları, 1. Dünya Savaşı’na girerken bile "TÜRKİYE" için girmedi.

Onlar bugünkü beyaz yakalıların dedeleri Jöntürkler, masonlardı.
Bu ülke topraklarındaki TÜRKLERİN bir kısmı "YA İSTİKLAL YA İNGİLTERE" dedi.

Bir kısmı da "YA İSTİKLAL YA ALMANYA" diye ayağa kalktı.
Almancılarla İngilizciler birbirine girdi.
ALMANCI Türkler, İNGİLİZCİ Türkleri devirdi.

Ardından ALMANCI Türkler, memleketin tüm Türkleri’ni, Almanya adına 1.Dünya Savaşı’na soktu.

Alman generalin yönettiği Türk orduları İngilizlere mağlup oldu.
İşte o günden sonra İngilizler bu ülkeden hiç çıkmadı.
Savaşın bedelini tam 100 yıldır İNGİLİZ PARALEL DEVLET anlayışı ile ödetiyor Londra.

İktidara kim gelirse gelsin bankerlere teslim olan Londra, PARALI bir EL’i hep devreye sokuyor.
Ve indiriyor.

Başbakan Erdoğan "BU BİR İSTİKLAL SAVAŞI MÜCADELESİ" diye boşuna demiyor.
Önceki gün "Tarihimizi iyi öğrenmemiz lazım" derken boş konuşmuyor.

O bir BOŞBAKAN değil.
İyi hesap yapmalıyız.

Ananas, HESAP yapma melekesine korkunç katkı sağlayan bir meyve.
Uzmanlar öyle diyor. "Zaman artık gerekirse Uganda’ya gidip ananası alma zamanı…"
Yüzyıldır, ananas gibi yenmekten bıkmadık mı?

YANDAŞ MEDYA : Başbakan Ne demek istedi acaba ??

assassins_creed_3_connor-HD.jpg

Başbakan Ne demek istedi acaba?

İran’dan bir adam geldi. Adı Reza ZERRAB’dı…
Türkiye’ye İran PETROLLERİNDEN 87 milyar euro soktu.
ZERRAB üzerinden Türkiye’ye operasyon yapıldı.
İşin ucu Erdoğan’a karakter SUİKASTI ile DARBEYE kadar gitti.
SINIRLAR geçilmişti.

Suikast gerçekleşirse Türkiye
UÇURUMDAN aşağı yuvarlanacaktı.
Ve BİN yıl öncesi… Yer yine İran…
Emir ZERRAB talebesi Hasan’ı yanına çağırdı. "Ey oğul hayatın boyunca dinde asla ama asla sınırları geçme, uçurumdan aşağı yuvarlanma" dedi.

Hasan gitti, İsmailiye tarikatını kurdu.
Ömrünü Selçuklu Türk Devleti’ni parçalamaya adadı.
Tarikatını yaydı, taraftar topladı, ALAMUTU şehrini ele geçirdi.
Gizli bir sahte CENNET yaptırdı.

İçinden sütler, ballar, şaraplar akan nehirler geçirdi.
Kızlar yerleştirip "Huriler" takımı kurdu.
Müridlerine haşhaş verip uyuşturdu.
Bu sahte cennete soktu.

Uyuşturucunun etkisiyle kendinden geçen müridler araziye bırakıldı.
Ayılan Hasan Sabbah’ın yanına koştu. "Bana ne oldu" diye sordu.
Hassan Sabbah; "Öldün ve cennete gittin evladım.
Tanrı ile ölen müridlerimi cennete göndermek için daha önceden sözleşme yaptım.
Ve seni tekrar dirilltik" dedi.

Ardından "Tekrar cennete gitmek ister misin?" diye sordu. "Evet" diye bağırdı her mürid. "O zaman suikastçı olacaksın" talimatını aldı.
Hassan Sabbah savaşlarda önce bu sadık müridlerinden birkaçını öne sürdü. "UÇURUMDAN aşağı atla" dedi. "Cennete gidiyorum" diyerek sevinç çığlıkları ile atladı müridler.
Karşı tarafa korku veriyordu Hassan Sabbah.
Sonra savaşa başlıyordu.

İşte o müridler birer birer Selçuklu devlet adamlarına SUİKASTE gönderildi.
Tarikatın en ünlü suikastçısı İbn-i Tahir’di.
Selçuklu veziri Nizamülmülk’ü çadırına girip öldürdü.
Sultan Melikşah da aynı şekilde halledildi.
Selçuklu "BÜYÜMEYİ" engelleyen Haşhaşiler’i kesin olarak halletme kararı aldı.

Sultan Sencer savaş hazırlıklarına başladı.
Bir sabah uyandığında yastığına saplanmış hançer gördü.
Ucunda bir mektup vardı ve şöyle yazıyordu; "İster bizimle ilgili planlarını gerçekleştir, ister bizi rahat bırak…

Yatak odana kendi evimmiş gibi girebiliyorsam arkanı sağlam tut.
İmza; İbn-i Tahir." "Biz senin yatak odana kadar gireriz. Seni yok etmek kolay" mesajı veriyordu tarikat.

Hassan Sabbah suikastçılarıyla Selçuklu Devleti’nin BÜYÜMESİNE ve ORTADOĞU’ya yayılmasına büyük DARBE vurdu.
Yıllar sonra Hulagu Han, Alamutu’ya girdi.

Tüm SUİKASTÇI ordusunu EVLERİNE ATEŞ düşürerek yok etti.
Koca şehri, altına "PETROL" döşeyerek havaya uçurdu.
Aradan BİN yıl geçti.

Türkiye enerji hatlarına iniyor, PETROL’de söz sahibi oluyor.
Selçuklu ve Osmanlı torunlarının Başbakanı Erdoğan dün; "HAŞHAŞİLER denen gözü dönmüş örgütün gerektiğinde düşmanlarla nasıl işbirliğine gittiğini asırlar önce gördük.
Türkiye bu sızıntılara asla geçit vermeyecek" dedi.
Ne demek istedi acaba?

YANDAŞ MEDYA : İngiliz dostları

24-temmuz-2013-t%C3%BCpra%C5%9F-a-yap%C4%B1lan-denetim-bask%C4%B1n%C4%B1_475629.jpg

İngiliz dostları! – (MUTLAKA OKU ANLA OT GİBİ YAŞAMA)

Sovyetler Birliği’ni dağıtan GÜÇ Rusya’da tüm bürokrasiye sızmıştı.
Bürokrasinin VANASI sermayenin elindeydi.

Sermaye ya Yahudi’ydi veya Yahudi ortağı vardı.
Bürokrasiye yerleştirilmiş PARALEL DEVLET ülkeyi kilitliyordu.
Putin o sermayeyi kovdu.
Hepsi soluğu Londra’da aldı.

Kurtuluşu Kraliçe’nin İngiltere’sinde buldu.
İngiltere’nin The Times gazetesi dün ilginç bir haber yaptı. "Türkiye’nin Putinleşmesi" başlığını taşıyan haber Başbakan Erdoğan’a hakaretler yağdırıyor.

Türkiye’de DOSTLARI varmış İngilizler’in.

THE TIMES öyle diyor. Bu DOSTLAR Erdoğan’ın kulağına fısıldamalı imiş. "Sen de bir fanisin, Türkiye’nin bir Putin’e ihtiyacı yok" diye.
Biz de zaten İngilizler’in bu memlekette çok DOSTU olduğunu söyleyenlerdeniz.

Hatta TÜRK görünen İNGİLİZLER oldukça fazla. Sağolsun THE TIMES bizi yalancı çıkarmadı.

Tel-Aviv-Londra ittifakını bu köşeden hep dile getirdik. Bu konuda da tam destek çıktı The TIMES…

Son haberde Erdoğan’ı İsrail ile hakaret atışmasına girmekle suçladı.
Aşağılık gazete Gezi olaylarında Başbakanımızı Hitler’e benzetmişti.
SEAN PENN dahil çoğunluğu Yahudi yazar-sanatçı birçok ismi kullanıp, onların imzasıyla Türkiye aleyhine ilan yayınlamıştı.

Erdoğan’a "YARGILANABİLİRSİN" diyorlardı o ilanda.

THE TIMES sahibinin sesine göre havlayan bir gazetedir.

Tasmanın ucunda medya imparatoru Yahudi Ruperth Murdoch var.
Dünyanın her yerinde 200’e yakın gazete, 70 televizyon, 56 milyar dolarlık mal varlığı, yıllık 27 milyar dolar gelirin olursa ne yaparsın?
Kalkarsın ülkeleri yönetmeye başlarsın.

İngiltere’de Cameron’u iktidara getiren Murdoch’a ait yayın organlarının manipülatif yayınlarıdır.

Cameron daha adayı adayı iken 2008’lerde Murdoch’un yatlarında TATİL’deydi.

Murdoch’un damadı Matthew Freud’un özel uçaklarıyla geziyordu.
Önceki Başbakan Blair’in iletişim yardımcısı Price, Observer gazetesinde diyordu ki, ”Murdoch kabinenin 24’ncü üyesiydi.

Bakanlar Kurulu toplantısında olmazdı ancak varlığını hep hissederdik. 10 Numara’da (Başbakan’ın evi) 3 adamın ne düşündüğü dikkate alınmadan tek bir önemli karar alınamaz. 3 adam Gordon Brown, John Prescott ve Rupert Murdoch’tur.” Cameron’un basın koordinatörü Andy Coulson, Murdoch’un gazetesi News of The World editörüydü.

Kraliyet ailesi üyeleri dahil ülkedeki yüzlerce önemli kişinin telefon mesajlarını hackleyerek dinlediği ortaya çıktı.
Blair’in korumasıyla maçasını kurtardı.

Hatta bu öyle bir Murdoch GÜCÜ’ydü ki, TELEKULAK ANDY’i terfi ettirecek kadar KUDRETLİYDİ.

Aldılar Başbakan Cameron’un çalışma arkadaşı yaptılar. İngiltere’yi Musevi BARONLAR yönetiyor. Türkiye’ye Londra ayarlı saldırılar düzenleniyor.

Hedef; Obama-Putin-Erdoğan eksenini dağıtmak. Murdoch’un gazeteleri Obama’ya da "Hıristiyan değil, Hitler gibi biri" diye saldırmıştı.
Obama karşıtlarına milyonlarca dolar bağışlayan da Murdoch’tır.

Şimdi Türkiye’de tüm kaynakları kullanarak Başbakan’ı DEĞİŞTİRMEK istiyorlar.

Rupert Murdoch’un bir sözü İngiliz gazetelerinde aynen şöyle yayınlanmıştır; "Ben değişim için bir katalizörüm.

30 yıl boyunca, ardında bazı kirli şeyler bırakmadan başarılı olabilmek ve tüm bunların dışında kalabilmek mümkün değildir."

Türkiye Başbakanı’nın "YENİ TÜRKİYE İÇİN İSTİKLAL MÜCADELESİ VERİYORUZ" sözleri boşuna değildir.

Kimlerle SAVAŞTIĞI, nasıl bir BAĞIMSIZLIK mücadelesi verdiği ortadadır.

Evet… Aylar önce "YARGILANABİLİRSİN" diye ilanlar yayınlayan İNGİLİZ gazetesi adeta aylar sonraki operasyonu haber veriyor.
AKIL böyle diyor!

YANDAŞ MEDYA : Bozuk paracılar

anonymousboardturk1.jpg

Bozuk paracılar

Bizi yalanlarla büyüttüler… Koca bir ülkeyi yıllarca ninnilerle uyuttular.
Bu ülkeyi önce parçalayıp sonra tekrar dizayn eden SAHİP’lerimiz nasıl istiyorsa öyle kuruyorlardı bizi.
Türk sanayisine asla yerli üretimi sokmadılar.

Bizi hep MONTAJLARLA avuttular. Biz MONTE edilmiş insanlar topluluğuyduk onların gözlerinde.
Beyinlerimize de montajlar yaptılar onun için.

1930’lu yıllardı.
Elinde tarih kitabı vardı bir çocuğun.

Onu okuyordu. "Abdülhamid Kızıl Sultan" yazıyordu o kitapta.
O gün ziyarete gelen dedesine gösterdi.
Öfkeyle "KIZIL" oldu dede.

Sert bir şekilde bağırdı: "O asla Kızıl Sultan değil. Yalan bu"
Küçük çocuğun kafası karıştı. "Ama dede kitap öyle diyor" dedi.
Dedenin öfkesi arttı. "Yalan… Yalan" diye bağırdı. O çocuk biraz büyüdü.

Kitaplar okudu, araştırdı ve fikri değişti.
Yıllar sonra "Dedem haklıymış" dedi.
Sonra bir gün kürsüye çıktı.

Bu anısını anlattı. "Tarihimizi bize yanlış öğrettiler. Bir karış toprak vermeyen, demiryolları, okullar açan, sağlık hizmetlerini zirveye çıkaran Koskoca Abdülhamid’i bize yıllarca Kızıl Sultan diye lanse ettiler.
Ve İttihaçılarla Koskoca İmpratorluğu bozuk para gibi harcadılar" dedi.
İttihatçılar dediği İsrail’in kurucusu İngilizlerin güdümündeki yerli Masonlardı.

Kürsüdeki kişi ise Turgut Özal’dı.
Ölmeden önce Türkiye’de yaptığı SON konuşmaydı.
Bir de İsrail’in ilk Cumhurbaşkanı vardı.

Adı Chaim Weizman’dı.

O da ölmeden önce konuşmuştu bizimle ilgili. Demişti ki: "Biz Yahudiler 20.yüzyılda Ortadoğu’da yıkılmaz denen Osmanlı İmparatorluğunu yıkıp iki tane devlet kurduk.

Onlara öyle güzel sistem inşa ettik ki, Türkler bize Filistin’i vermeyen Abdülhamid’e 200 sene daha SÖVERLER."
Ve bugüne gelirsek…

Bana hep soruyorlar. "Ülkede neler oluyor?
Bu gerilimler ne zaman bitecek?" diye.

İsrail’in ilk Cumhurbaşkanı’na göre tarihimize 100 yıl daha sövmemiz gerekiyor. Bir karış toprak vermeyen Abdülhamid’den sonra bir Başbakan çıktı "Barış" dedi.

Çanakkale’de birlikte savaşıp bu topraklar uğuruna birlikte öldüğümüz Kürtlerle kucaklaşmak istedi.
Ülkenin bölünmesi değil, silahların suması, bütünleşmenin sağlanması için adım attı..

Dedelerinin, Osmanlı’nın hakim olduğu topraklara gitmek istedi.
Abdülhamid Han Ortadoğu petrollerini ilk keşfeden Devlet adamımızdı.
O petrollere, enerji hatlarına ulaşmak istedi 100 yıl sonra Türkiye.
Sen misin başını kumdan çıkaran…

Bu ülkenin sahip olduğu koskoca İmparatorluğu bozuk para gibi harcayanlar, bizim üzerimizden iki devlet kuranlar tüm uluslararası güçlerini devreye soktu. Bugün Türkiye’de olan tüm operasyonların arkasında bu var. "Peki ne yapacağız" diye soruyor insanlar bana.
Hepsine aynı şeyi söylüyorum.

Ya 100 yıl daha bize öğretileni uygulamaya devam edeceğiz.
Yani tarihe sövmeye devam…
Ya da 100 yılı beklemeyeceğiz.

Bize dedelerimize sövmeyi öğretenleri bertaraf edeceğiz.
Rahmetli Özal 100 yıl sonra "Abdülhamid"i anlattı. "Ben artık sövmüyorum" diye dünyaya ilan etti. Bu onun son konuşması oldu. Bu sözlerden hemen sonra öldürüldü.

Napolyon diyor ki; "Türkler öldürülebilirler ama asla yenilmezler."
Evet devir artık uyanma devri.
Bizi bozuk para gibi harcayanlara "DUR" deme zamanı.
Sıkıntılı olacak ama…
Küresel sermayenin bozuk paracılarına
YENİLMEYECEĞİZ

YOLSUZLUK DOSYASI : Muammer Güler’le ilgili teknik takip 2009’da başlamış

Süleyman Özışık seçim ayarlı operasyondaki gözden kaçan ayrıntıya dikkat çekerek ‘Muammer Güler’le ilgili teknik takip 2009 başlamış, hani 14 aylık bir izleme yapılmış’ dedi.

A Haber’de yayınlanan Deşifre Programına katılan gazeteci Süleyman Özışık 17 Aralık operasyonunda gözden kaçan bir detayı açıkladı.

Süleyman Özışık operasyonun ilgili 14 aylık bir süreç sonunda başlatıldığını söylenmesine karşın ortaya çıkan kamera kayıtlarında Muammer Güler’le ilgili teknik takibin 2009 yılında başladığının görüldüğü söyleyerek ‘bu bir siyasi operasyon’ dedi.

VALİLİK DÖNEMİNDE TAKİP BAKANLIKTA OPERASYON

Muammer Güler’le ilgili teknik takip valiliği döneminde başlıyor, milletvekilliği döneminde başlıyor ve yine milletvekilliği döneminde sona eriyor. Operasyon bakanlığı döneminde yapılıyor ve seçimlere iki ay kala. Muammer Güler 2011’de milletvekili seçildi. Savcıların medyaya servis ettiği kasetlerin üzerinde 2009- 2010 tarihleri var. İnsanların şaşırıyor hani bu 2011 yılında açılmış bir davaydı. Bu tarih yanlış olmaz. Yıllarca polis adliye muhabirliği yaptım, bu kaset tarihi birinci delilidir. Kameranın üzerindeki tarihten dolayı beraat eden insanlar var. Bu bir emsal teşkil eder.

İŞTE ÖZIŞIK’IN O SÖZLERİ…

CEMAAT DEVLETTEN HESAP SORAR NİTELİKTE AÇIKLAMA YAPIYOR

Bugün öyle bir hale geldi ki bir Cemaat kalkıp Başbakan’a ‘Sen polisleri neden görevden alıyorsun?’ diyor. Sanane! Sen muhalefet misin? ‘Yargıdaki bizim adamlarımız değil ama neden alıyorsun?’ diyorlar. Devlete hesap sorar nitelikte açıklamalar yapıyorlar. Yargı eliyle bir suikast yapılıyor.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ /// ORHAN DEDE : Utan Kadir Mısıroğlu utan !

2003 yılında Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Türkiye’nin de verdiği destekle Irak’a giren Amerikan askerlerinin işkenceleri ve tecavüzleri çok geçmeden tüm dünya medyasına sızmıştı.

Bu beklenmedik bir şey değildi çünkü işgali başlatan dönemin ABD Başkanı George Bush, savaşın adını şöyle koymuştu: “Haçlı Savaşı.”

Ebu Garib cezaevinde Müslüman tutuklulara her türlü işkenceyi yaptı Haçlı Amerikan askerleri.

Irak’ta ABD askerlerinin 11 yıldır gerçekleştirdiği katliamların resimleri hala basına sızıyor.

En son ortaya çıkan fotoğraflarda Amerikan askerleri Irak’ta direnişçilerin cesetlerini yakıyorlar.

Fotoğraflarda, Amerikan askerleri, Felluce’de bir evin bahçesinde yerde yatan direnişçilerin cesetlerini ateşe verdikleri görülüyor.

Fotoğrafları yayınlayan internet sitesi ellerinde 42 fotoğraf bulunmasına karşın fotoğrafların çoğunun içeriğinin “çok vahşice” görüntüler içerdiğini belirterek sadece bir kısmını yayınlayabildiklerini açıkladı.

Haçlı Amerikan askerleri Irak’ta aynı zamanda on binlerce Müslüman kadına tecavüz ettiler.

Bu talihsiz kadınlardan biri de Iraklı Nur’du.

2004 yılında bu Nur kardeşimizin bir mektubu gündem olmuştu.

Bakın Iraklı Nur o mektupta nasıl feryat ediyordu:

“Bu size, Amerikan-Siyonist hapishanesi Ebu Garib’ten kardeşiniz Nur’un mektubudur. İnanın buradaki aşağılanmayı, sefaleti ve haysiyetsizliği size nasıl anlatacağımı, kelimelere nasıl dökeceğimi bilemiyorum.

Siz sıcak evlerinizde karınlarınızı doyurup sevdiklerinizle bir arada otururken bizim maruz kaldığımız aşağılanma ve Amerikalıların bize yaşattığı uykusuz geceleri, sizler giyinikken bizim yaşadığımız çıplaklığı, bizi soyup önlerinde sıraya dizmelerini nasıl anlatabilir, nasıl kelimelere dökebilirim…

Kardeşlerim; Allah’a yemin ederim ki, yaşadıklarımızı dile getirmekten acizim. Bundan ar ediyorum.

Hayvani zevklerinin aracı olmadığımızda, kendimizi şehvetlerine teslim etmediğimizde bizi nasıl öldüresiye dövdüklerini ifade etmeme izin verin…

Siz ey bizim dini liderlerimiz olarak ortalarda tozup gezenler! Amerikalıların bize reva gördüğü bu cinsel ve hayvani eziyetler karşısında hâlâ nasıl oluyor da açık alınla ortalarda görünebiliyorsunuz?

Amerikalılar, Ebu Garib’te namusunuzu her gün ayaklar altına alıyor.

Mektubumu okuyanları, Allah adına, Ebu Garib Hapishanesi’ndeki vahşiliklere dur demeye çağırıyorum.

Eğer kalbinizde, ruhunuzda bir zerre insanlık, haysiyet, onur ve şeref varsa, birleşin ve bu hapishaneye saldırın. Gelin ve kurtarın bizi! Elinize geçen bütün silahlarla bu hapishaneye saldırın! Hem onları hem de bizleri öldürün! Biz çoktan ölüme razıyız.

Bacınız Nur. (10 Nisan 2004)”

Fotoğrafların ortaya koyduğu ve Nur kardeşimizin feryadı BOP kapsamında Irak’ı işgal eden Haçlı Amerikan askerlerinin yaptıklarının belki de milyonda biri bile değildir.

Bu gerçekler ortada olduğu halde varlığını Atatürk’e hakaret üzerine bina etmiş olan Kadir Mısıroğlu bakın yukarıdaki katliamları işleyen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) hakkında neler söylüyor:

“Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye için bir nimettir. Bunu tenkit edenlerin kulakları çınlasın. Clinton zamanında bana da sordular, bende rapor verdim. Nasıl kurulur, nasıl kurulursa geleceği olur diye… Ankara’da 1 saatten fazla Tayyip ile görüştük. AKP hükümetini Irak savaşına da ben ikna ettim.”

İtiraf ettiği bu BOP destekçiliği Mısıroğlu için utanç olarak yeter.

Irak’taki katliam ortadayken, ırzına geçilen Müslüman kadınların feryadı yürek dağlarken BOP’u bir nimet olarak gören Kadir Mısıroğlu insan içine nasıl çıkıyor anlamak mümkün değil.

Bu gerçekler ışığı altında tarih okumadığı halde tarihçi geçinen Kadir Mısıroğlu’na, özellikle de Mısıroğlu’na değer verip peşinden gidenlere Allah Resulü’nün şu uyarısını hatırlatmak istiyorum:

Hz. Peygamber Kadir Mısıroğlu gibilerine şu ikazı yapıyor:

“Her kim, bir mü’minin öldürülmesine yarım kelime ile dahi olsa katkı sağlarsa, kıyamet günü, alnında “Bunun Allah’ın rahmetinden nasibi yoktur” diye yazılmış olarak Allah’ın huzuruna getirilir.” (İbn Mace, Sünen, Diyat 1)

SURİYE DOSYASI : MİT Müsteşarı mı tedarikçi mi ?

Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, MİT’in Suriye’deki kimyasal silahlarla ilgili Başbakan’a sunduğu raporun yalanlandığını yazdı.

"Geçmişte Birleşmiş Milletler adına silah denetçiliği yapmış bir uzman"ın hazırladığı rapora değinen Özkök sorularını şöyle sıraladı:

Şimdi, vergileriyle MİT’in kaynaklarını sağlayan bir ulusun vatandaşları olarak sorma hakkımız var:

Ey MİT…

-Sen bu raporu nasıl yazdın?

-Birileri mi seni tufaya getirdi?

-Yoksa sen mi hepimizi, Başbakan’ı, koskoca bir milleti tufaya getirdin?"

İşte Ertuğrul Özkök’ün o yazısı:

"Sadece Türk istihbarat tarihinin değil, dünya istihbarat tarihinin en olağanüstü çalışmalarından biriydi.

Olayın üzerinden 48 saat geçmeden Türk istihbaratı her şeyi çözüp Başbakan Erdoğan’ın önüne koymuştu.

O da alıp Rusya Cumhurbaşkanı Putin’in önüne koymuş ve gururla, “İşte bütün ayrıntıları ile olayın gerçek yüzü budur…” demişti.

ERDOĞAN O RAPORA İNANMIŞTI

Neler yoktu o raporda.

Daha hiçbir uzman olay yerine girememişken, Türk istihbaratı, füzenin nereden ve hangi açılardan fırlatıldığını, izlediği yolu bütün ayrıntılarıyla ortaya çıkarmıştı.

-Füze Suriye Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na yakın bir yerden ateşlenmişti.

-Olay yerinde bulunan bütün veriler, füzenin seyir açısı ve güzergâhını ortaya koyuyordu.

Sonuç şuydu:

-Füzenin seyir açısı

-Güzergâhı

-Menzili

Dikkate alındığında bu yetenekte bir füzeyi ancak rejime bağlı güçler fırlatabilirdi.

Etkileyici bir rapordu.

Başbakan raporun doğruluğuna tam inanmıştı.

Öylesine inanmıştı ki, “Aman bu deliller karartılmasın” diye, oradan getirtilen deliller Ankara’da “kozmik kasa”ya konulmuştu.

Başbakan, salı konuşmalarında, miting meydanlarında, “kendi halkı üzerine kimyasal silah atan Esed”e ağzına geleni söylemişti.

SONUÇ NET

Önceki gün çok önemli bir gelişme oldu.

ABD’nin en prestijli üniversitelerinden biri olan MIT (Massachusetts Institute of Technology), Guta’da kimyasal silah kullanımı ile ilgili raporunu yayınladı.

Raporun kesin sonucu şu:

“Guta’daki füzeler muhalif gruplar tarafından fırlatıldı.”

Herhangi bir rapor değil. Altında 2 önemli isim var.

Üniversitenin saygın öğretim üyelerinden Prof. Theodore Postol ve Richard Lloyd.

Kimdir bu?

Geçmişte Birleşmiş Milletler adına silah denetçiliği yapmış bir uzman.

* * *

Rapor diyor ki:

“Kullanılan füzelerin menzili 2 kilometredir ve isyancıların elindeki bölgeden ateşlenmiştir…”

Birçok bulgudan sadece birini aktarayım:

Uzmanlar, füzelerin menzilinin en fazla 2 km olduğuna bakıp, etrafında 2 km çapında bir daire çizmişler.

Bu daire içinde rejim yanlısı kimse yok…

İyi mi…

Daha önce ünlü gazeteci Seymour Hersh yazdığı bir makalede aynı şeyleri söylemişti.

EY MİT

Şimdi, vergileriyle MİT’in kaynaklarını sağlayan bir ulusun vatandaşları olarak sorma hakkımız var:

Ey MİT…

-Sen bu raporu nasıl yazdın?

-Birileri mi seni tufaya getirdi?

-Yoksa sen mi hepimizi, Başbakan’ı, koskoca bir milleti tufaya getirdin?

O RAPORLA SAVAŞIN EŞİĞİNE GELMİŞTİK

Farkında mısınız, MİT’in verdiği bu raporla savaşın eşiğine getirildik?

Olay ciddidir ve Türkiye bunu aydınlığa kavuşturmalıdır.

Bana kimse, “darbe marbe” diye maval okumasın.

Olay savcıların meselesi de değildir.

Olay, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin işidir.

İstihbarat örgütümüzde böyle bir “fabrikasyon” anlayışı ve geleneği oluşmuşsa, bu vahim ötesi bir durumdur.

MİT Müsteşarı, milletin seçilmiş temsilcilerinin önüne çıkan o raporunu savunmalıdır…

Veya hazırladığı raporun bir fabrikasyon olduğunu kabul edip, hesabını vermelidir.

Eğer Türkiye, ulusal güvenliğini, devletinin itibarını, siyasetçisinin itibarını düşünüyorsa…

Bu skandal mutlaka aydınlatılmalıdır.

MÜSTEŞARDAN ŞUNLARIN CEVABINI DA BEKLİYORUZ

MİT Müsteşarı’ndan şu soruların cevabını da bekliyoruz:

-BİR: REYHANLI ilçemizi kana boyayan o olayın gerçek sorumluları kimdir?

Bölgede yaşayan insanlarda ve ciddi bazı kaynaklarda, bu olayın El Kaide yanlısı muhaliflerce gerçekleştirildiği yolunda ciddi iddialar var.

-İKİ: TIR OLAYI Suriye sınırında yakalanan TIR’da neler vardı?

MİT kontrolündeki bu TIR’la, El Kaide’ye mühimmat taşındığı iddiası henüz ikna edici biçimde açıklanmadı.

-ÜÇ: PARİS’TE öldürülen PKK’lı 3 kadınla ilgili olarak bir MİT belgesi ortaya atıldı. Orada MİT’in cinayetlerin şüphelisi olarak yakalanan kişiyle ilişkisi olduğuna dair somut bir talimat vardı.

MİT’in, ıslak imzalı talimatın gerçek olup olmadığını incelemeye aldığı söylendi..

Aradan bir haftaya yakın zaman geçti.

O yazı gerçek mi, sahte mi…

Henüz bir açıklama yok.

-DÖRT: BAKAN ÇOCUKLARI MİT 8 ay önce, bazı bakanların karıştığı yolsuzlukları Başbakanlığa bildirirken, sonuç kısmında “Ortaya çıkarsa hükümet zor durumda kalabilir” gibi skandal bir ifade kullanmıştı.

İstihbarat kuruluşu bu raporla ilgili de herhangi bir açıklama yapmadı.

O nedenle soruyoruz:

-MİT, Türkiye Cumhuriyeti devletinin istihbarat kuruluşu mudur?

-Yoksa Başbakan’ın özel istihbarat bürosu mu

Yani onun dış ve iç politikada kullanabileceği malzemenin tedarikçisi midir…"

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: