Günlük arşivler: Ocak 17, 2014

PROGRAM TAVSİYESİ : IObit Malware Fighter 2.3.0.8

IObit Malware Fighter 2.3.0.8 yayınlandı.

Yenilikler:

– Stabilitesini artırmak için tarama motoru geliştirildi.
– En son tehditler için geliştirilmiş veritabanı
– Kayıt işlemi çok akıllı olması için optimize edildi
– Firefox26 için geliştirilmiş AD Blocker desteği
– Geliştirilmiş Kullanıcı Arabirimi.
– Diğer genel hataler düzeltildi.

Buradan ulaşabilirsiniz.

YABANCI BASIN : Fransa: Mısır Tunus’a Baksın

62757a2221330402490f6a7067009f87.jpg?itok=C80Z6QZw

PARIS — Fransız Cumhurbaşkanı Arap Baharı isyanları ile Mısır ve Tunus’un sarsılmasından sonra Mısır’ın bir demokrasi kurması noktasında Tunus’a bakması gerektiğini söyledi. Fransız Cumhurbaşkanı Francois Hollande global demokrasi hakkında senelik yaptığı konuşmasında “ben bununla üç yıl önce Arap Baharı’nın doğduğu yer olan Tunus’ta ne olduğunu düşünüyorum. Bugün yeni bir anayasa var ve uygulanma süreci içindedir” dedi. “Bu örnek diğer ülkeleri ilham edebilir: Ben şiddetin var olduğu Mısır’ı düşünüyorum; fakat amaçlar aynı olmalıdır ve herkesin sesinin duyulmasına saygı duyulacak bir demokratik yol bulunabilmelidir.”

Mısırlılar son zamanlarda bir yeni anaysa için oy kullandı. Bu anayasa ordu tarafından daha sonra devrilen Müslüman Kardeşler’in hakimiyetindeki hükümet tarafından 2012 yılında kabul edilen anayasanın yerine geçecek şekilde ordu destekli hükümet tarafından atanan liberallerin egemen olduğu bir komite tarafından kaleme alındı. Oylamanın gerçekleşmesi bir korku ve paranoya ortamında iki gün aldı.

Otoriteler, çoğu asker destekçisi medya ve dikkate değer sayıda Mısırlılar muhalif seslere çok az ya da hiç mesabesinde tolerans gösterdiler. “Hayır” oyu için yapılacak bir kampanya polis tarafından tutuklanma riskine sahipti. Yeni anayasa aleyhine görüş beyan eden muhalif Mısırlılar veya onların bir bölümü çabucak hainler olarak etiketlenebiliyordu. Devamı…

Çeviren: Süreç Analiz

(AP, France: Egypt Should Look to Tunisia’s Example,17 Ocak 2014)

YERLİ BASIN : Mustafa Sarıgül’ün mal varlıklarına haciz !

sarigul.jpg?itok=-hLyCauk

Zaman:TMSF, 16 yıl sonra Sarıgül’ün tüm varlığına el koydu

Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu (TMSF)’nin Şişli Belediye Başkanı ve CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Sarıgül’ün tüm malvarlığına el koydu. Edinilen bilgiye göre, Mustafa Sarıgül ve 9 iş ortağı 1998’de Korkmaz Yiğit’in sahibi olduğu ve TMSF bünyesinden batık bankalardan biri olan Bank Ekspres’ten 3,5 milyon dolar kredi çekti. Fakat bu kredi geri ödenmedi. Kredi borcu faizleri ile beraber 8 milyon dolara (16 milyon TL) çıkınca TMSF harekete geçti ve Sarıgül’in tüm mal varlığına el konuldu…Devamı…

Cumhuriyet:Sarıgül’ün malvarlığa el konuldu

“Bugün TMSF tarafından banka hesaplarıma ve mal varlığıma haciz ve tedbir konulmuştur. Bu tamamen haksız ve siyasi bir saldırıdır. Benim TMSF ile herhangi bir borç ilişkim kesinlikle yoktur. Bu olay, öğrendiğim kadarı ile 1998 yılına ait ve benim dışımdaki kişilerin kredi borcu ile ilişkilendirilerek yapılmak istenen bir provakasyondur. Ben TMSF’den geçen 16 yıl içerisinde bir mektup dahi almış değilim. “Bugün avukatım vasıtası ile resmen TMSF’ye başvuru yaparak, benim borçlu olduğumu gösteren bir belge varsa örneğinin tarafıma verilmesini istedim…Devamı…

Yeni Akit:Sarıgül’ün tüm mal varlığına el konuldu

Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu TMSF’nin Şişli Belediye Başkanı ve CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Sarıgül’in tüm varlığına el koyduğu öğrenildi. Sarıgül’ün tüm mal varlıklarına el konulma nedeni ise 1998’de Bank Ekspres’ten 9 kişiyle beraber çekilen 3,5 milyon dolarlık kredinin geri ödenmemesi…Devamı…

T24:Mustafa Sarıgül’ün mal varlıklarına haciz!

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Şişli Belediye Başkanı ve CHP İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Mustafa Sarıgül’ün banka hesaplarına ve gayrimenkullerine haciz koydu. Aysel Alp’in hürriyet.com.tr’deki haberine göre TMSF, Sarıgül’ün banka hesaplarına ve gayrımenkullerine, 1998’de Bank Ekspress’ten aldığı kredi nedeniyle haciz koydu. Sarıgül’ün, kayıp olduğu bildirilen kredi borcu belgelerini TMSF’ye, Bank Ekspres’in eski sahibi işadamı Korkmaz Yiğit’in kısa bir süre önce teslim ettiği öğrenildi…Devamı…

Star:Korkmaz Yiğit, Mustafa Sarıgül’ün tüm mal varlığına haciz koydurttu

Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu TMSF’nin Şişli Belediye Başkanı ve CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Sarıgül’in tüm varlığına el koyduğu öğrenildi. Sarıgül’ün tüm mal varlıklarına el konulma nedeni ise 1998’de Bank Ekspres’ten 9 kişiyle beraber çekilen 3,5 milyon dolarlık kredinin geri ödenmemesi. TMSF, Şişli Belediye Başkanı ve CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Sarıgül’ün bankalardaki tüm hesaplarına tedbir koydu. Bunun yanı sıra Sarıgül’ün 35 gayrimenkulüne de el konuldu…Devamı…

Radikal:Mustafa Sarıgül’e haciz şoku

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) CHP İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Mustafa Sarıgül’ün banka hesaplarına ve gayrimenkullerine haciz koydu…Devamı…

(Süreç Analiz, 17 Ocak 2014)

TOP SECRET : NATO Afghan Ministry of Defense and Afghan National Army General Staff Master Ministerial Development Plan

NATO Afghan Ministry of Defense and Afghan National Army General Staff Master Ministerial Development Plan.pdf

TOP SECRET : U.S. Army Unified Exploitation Concept of Operations 2012-2018

U.S. Army Unified Exploitation Concept of Operations 2012-2018.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI : Mısır’ın Diğer Seçeneği Olarak Kongo-Nil Bağlantısı

Dr. Seyfi Kılıç

ORSAM Su Araştırmaları Programı Uzmanı

seyfikilic

Etiyopya’nın Mavi Nil nehri üzerinde Büyük Rönesans barajını inşa etmeye başlaması ile birlikte Nil nehri havzasında uzun yıllardan bu yana süren Mısır hakimiyetinin sonuna yaklaşıldığı söylenebilir. Mısır gerek İngiliz hakimiyeti altındayken gerek bağımsızlığını kazandıktan sonra Nil nehri sularının hiçbir kesintiye uğramadan Mısır’a ulaşması amacı ile havzadaki diğer ülkelerle birçok iki ve çok taraflı uluslararası düzenleme içine girmiştir. Ancak bu andlaşmalardan hiçbiri tüm havza ülkelerini kapsayıcı olmamıştır. Ayrıca havza ülkeleri kendi adlarına İngiltere’nin yaptığı andlaşmaları da bağımsızlıklarından sonra farklı şekillerde de olsa tanımadıklarını açıklamışlardır. Mısır Etiyopya’nın 2010 yılında baraj inşasına başlamasından sonra rahatsızlığını her fırsatta dile getirmiş ve bir darbe ile görevden uzaklaştırılan Mursi döneminde baraj inşasını engellemek için askeri önlemler dahi alabileceğini bir şekilde kamuoyuna açıklamıştır. Aradan geçen dönemde ise Mısır, Sudan ve Etiyopya arasında bir dizi görüşmeler gerçekleştirilmiş ancak tüm tarafları tatmin edecek bir sonuca ulaşılamamıştır. Mısır Etiyopya’nın inşa ettiği baraj nedeniyle kendine ulaşacak su miktarında ciddi bir azalma meydana geleceğini belirtmektedir. Nil nehri sularının %85’ini oluşturan Mavi Nil nehri üzerindeki Büyük Rönesans barajı elektrik üretme amacıyla inşa edilmekte olup herhangi bir su tüketici faaliyeti kapsamamasına rağmen Mısır iddiasında ısrarlı görünmektedir. Yürütülen müzakerelerde ortaya çıkan pozisyonlara bakıldığında ise Mısır’ın gelecekteki kullanımlarını da garanti altına alma isteği açıkça ifade edilmektedir.

1959 yılında Sudan ile imzalamış olduğu anlaşma çerçevesinde yıllık ortalama 84 milyar metreküplük akımın 55 milyar metreküpü Mısır’a tahsis edilmiştir. Buharlaşma kayıplarını da 10 milyar metreküp/yıl olarak hesaplanmış ve kalan 74 milyar metreküp/yıllık miktar iki ülke arasında tahsis edilmiştir. 1959 Andlaşması’nda suların tahsisi su şekilde ele alınmıştır. 1929 Andlaşmasında sırasıyla 48 ve 4 milyar metreküp/yıl olan Mısır ve Sudan’ın payları, kazanılmış hak olarak kabul edilmiş ve geri kalan yıllık 22 milyar metreküp miktar akım ise 7,5 oranında Mısır ve 14,5 oranında Sudan arasında paylaştırılmıştır. Bu durumda Mısır’a tahsis edilen toplam miktar 55,5 milyar metreküp/yıl ve Sudan’ın payı da 18 milyar metreküp/yıl olarak hesaplanmıştır. Akışın tahminin üzerine çıkması durumunda da, fazla miktarın iki ülke arasında eşit olarak paylaştırılacağı hükme bağlanmıştır.

Yirminci yüzyılın ortalarında hayata geçirilen bu andlaşma günümüzün karmaşık sosyo- ekonomik ve politik durumuna cevap verememektedir. Havzadaki bulunan on bir devletin her birinin farklı toplumsal yapıları, ekonomisi ve öncelikleri bulunmaktadır. İktisadi gelişme amaçlayan bu ülkelerin Nil nehri gibi önemli bir kaynağı gözardı etmelerini beklemek günümüz gerçeklerine uymamaktadır. Etiyopya gibi hızla nüfusu artan ve artan bu nüfusun elektrik ihtiyacının karşılanmasının yanı sıra gelişen sanayi için de ucuz ve güvenilir bir kaynağa ihtiyaç duyan ülkede topografyanın uygun olması nedeniyle de hidroelektrik enerjisi öne çıkmaktadır.

Bu nedenle de Etiyopya’nın Mavi Nil üzerindeki baraj inşaatından vazgeçmesi beklenemez. Aksine Etiyopya’nın Afrika’nın enerji sağlayıcısı olma gibi iddialı bir planı bulunmaktadır. Bunu destekler bir şekilde de, inşa ettiği barajın tüm havzanın yararına olacağını ve ucuz enerji sağlayacağını ifade eden Etiyopya’nın bu iddiası Mısır’ın Nil nehri suları konusundaki tarihsel müttefiki Sudan’ı da etkilemiş görünmektedir. Sudan birçok farklı yetkilisinin açıklamalarında Etiyopya’nın inşa ettiği barajı tüm kıyıdaşlar için “faydalı” olarak değerlendirmiştir. Sudan’ın bu şekildeki açıklamalarının temelinde ise kendi toprakları içinde Nil nehri sularından faydalanmaya dönük isteği yatmaktadır. Viktorya gölünden doğan Beyaz Nil ile Etiyopya steplerinden doğan Mavi Nil Sudan topraklarında birleşmekte ve Mısır’a doğru akmaktadır. Bu nedenle de Sudan bu kaynaktan faydalanmak istemekte ve özellikle Çin’in mali ve teknik desteği ile bir takım su kaynaklarını geliştirme faaliyetlerini yürütmektedir. 1959 yılında Mısır ile imzaladığı andlaşmaya rağmen bu faaliyetlerine haklılık payı çıkarabilmek adına yukarı kıyıdaş Etiyopya’nın faaliyetlerine destek sunduğu değerlendirilebilir.

Büyük Rönesans barajının hidroelektrik üretme amacıyla inşa edildiği göz önüne alındığında, buharlaşma kayıpları haricinde Mısır’a ulaşacak suyun miktarında bir azalma olmayacağı bilinmektedir. Ancak barajın dolumu sırasında, geçici olarak aşağı kıyıdaşlara bırakılacak suyun miktarında bir miktar azalma olacağı da dikkate alınmalıdır. Mısır gerek dolum sırasında oluşacak olan akımdaki azalmayı gerek barajın bitirilmesi ile akımda daimi bir azalma olacağını ve gelecekteki faydalanmalarının tehlikeye düşeceğini ileri sürmektedir. Mısır’ın gelecekteki faydalanmalarını ileri sürerek günümüzdeki yukarı kıyıdaş faydalanmalarını engellemeye çalışması uluslararası hukuka uygun görünmemektedir.

Havzada Akımı Artırmaya Dönük Eski Projeler

Nil nehrinin akımını artırmak için İngiliz egemenliği zamanından bu yana farklı planlar gündeme gelmiştir. İngiliz mühendisleri ilk olarak 1904 yılında, amacı Nil’in taşkın sularını, Mısır dışında toplamak olan “Yüzyıl Depolama Projesi”ni ortaya atmış ve daha sonraları bu proje geliştirilmiştir. Projenin gerçekleşmesi halinde akımın yüksek olduğu zamanlarda biriktirilecek olan su ile kurak yıllarda bırakılarak tarımın etkilenmemesinin sağlanması amaçlanmıştır. Projede, Etiyopya’da, Mavi Nil’in kaynağı durumundaki Tana Gölü’nde ve Beyaz Nil’in kaynağı olan ve günümüzde Tanzanya, Kenya ve Uganda tarafından paylaşılan Victoria Gölü’nde barajların inşası öngörülmüştür. Beyaz Nil’in, Sudan sınırlarını aştıktan sonra girdiği ve büyük buharlaşma kayıplarına neden olan Sudd bataklıklarında da kaybedilen su miktarını azaltma amacıyla bir kanal inşası planlanmıştı. Ayrıca Sudan içinde de bir dizi barajın yapımı öngörülmüştü. Ancak bu plan, Mısırlı milliyetçiler tarafından tüm ana yapıların Mısır toprağı ve yönetimi dışında olması nedeniyle eleştirilmiştir. Mısırlı milliyetçiler, bu planı İngiltere’nin Mısır’ın bağımsızlığını kazanması durumunda Mısır’ı kontrol etmek için kullanabileceğini düşünmüşlerdir.

İngilizlerin yaptığı plana benzer bir başka plan da, 1949 yılında, Mısırlılar tarafından ortaya atılmıştır. “Gelecekte Nil Sularının Korunması” adlı plan iki aşamalıydı. İlk aşamada Albert ve Viktoria göllerinde birer regülatör ve Viktoria Gölünün mansabında bir başka baraj; Sudd bataklıklarında inşa edilecek olan Jonglei kanalı; Mavi Nil’in kaynağı olan Tana Gölünü rezervuar olarak kullanacak bir baraj ve Sudan toprakları içinde bulunan 4. şelalede de bir başka baraj inşası öngörülmüştür. İkinci aşamada ise, Sobat ve Bahr El Gazal havzalarında, su kaybını önleyecek projeler bulunmaktaydı ve bu yolla da 4,4 ile 7 kilometre küp/yıl arasında ilave bir su sağlanması amaçlanmıştır. Ancak, ikinci aşama planlar için fazla bir araştırma yapılmamıştır.

Mısır her yıl büyüyen ve günümüzde 90 milyona yaklaşan nüfusunu besleyebilmek için yeni tarım arazileri kazanmak zorundadır. Bu amaçla Mısır, Yeni Vadi Projesi’ni ortaya atmıştır. Nil vadisinin batısında yer alan vahalar boyunca yeni yerleşim ve tarım alanları oluşturmayı planlayan Mısır, böylece Nil vadisi üzerindeki baskıyı hafifletmeyi, yeni tarım ve yerleşim alanları açmayı planlamaktadır. Proje ile 300,000-500,000 hektar alan sulu tarıma açılabilecektir.

Mısır diğer yandan uzun yıllardan beri Sina çölünün kuzeyinde, ‘Kuzey Sina Tarımsal Kalkınma Projesi’ adında büyük boyutlu bir toprak kazanma projesi yürütmektedir. Projenin toplam maliyetinin 1,5 milyar ABD doları olacağı tahmin edilmektedir. Proje kapsamında da, 1987 yılından bu yana Süveyş Kanalı’nın batısında yer alan topraklar sulanmaktadır. Mısır, Nil nehrinden alınan suyu Sina yarımadasında, Gazze Şeridi’nin sınırında yer alan, El Ariş kentine kadar taşıyacak olan kanalı da tamamlamış durumdadır. Bu kanalın Gazze Şeridi’ne ve hatta İsrail’e kadar uzatılarak, bölgedeki su sıkıntısının giderilmesine katkıda bulunması da önerilmektedir. Bu yöndeki ilk öneri 1902 yılında, Dünya Siyonist Teşkilatı’nın başındaki Thedor Herzl tarafından ortaya atılmış ve İsrail ile yapılan 1979 Camp David Barış Andlaşmasından sonra, Mısır Devlet Başkanı, Enver Sedat tarafından tekrarlanmıştır. Ancak bu konu Mısır içinde yoğun bir muhalefetle karşılaşmaktadır. Ayrıca, yukarı kıyıdaş ülkelerin herhangi bir su kaynaklarını geliştirme faaliyetine, ülkesinin güvenliği nedeniyle karşı çıkan Mısır’ın, bu şekilde havza dışına su taşıdıktan sonra, söz konusu ülkelerin Nil havzasındaki su tüketim faaliyetlerine karşı çıkmasının, havza ülkeleri tarafından ciddiye alınmayacağı açıktır.

Kongo-Nil Bağlantısı

Yukarıda bahsedilen bu iki proje kapsamında Mısır’ın ilave su ihtiyacının doğması kaçınılmazdır. Bu projelere bir de hızla artan nüfus eklendiğinde Mısır için Nil nehri sularına bağımlılık daha da artmaktadır. Mısır’a ulaşan akımın devamı ise sadece yukarı kıyıdaşların faydalanmalarını engellemek yoluyla mümkün görünmemektedir. Bu amaçla 20. yüzyılın başında gündeme gelen Kongo-Nil nehri bağlantısının tekrar gündemde yer bulabileceği değerlendirilmektedir. Kongo nehri yıllık 1000 milyar metreküplük akımı ile Nil nehrinin yaklaşık 14 katı kadar bir su taşımaktadır. Bu sulardan bir kısmının açılacak bir kanal vasıtası ile kaynağı Viktorya gölü olan Beyaz Nil’e aktarılması akımı artırmak açısından önemli bir plan olarak görülmektedir. Bu yöndeki ilk plan 1902 yılında Mısır’ın Sudan’da bulunan başmühendisi Apata Paşa tarafından dile getirilmiş ancak uygulamaya konulamamıştır. 1981 yılında Mübarek’in Mısır Cumhurbaşkanı olması ile tekrar gündeme gelen plan için herhangi bir girişimde bulunulmamıştır. Projeye ilişkin olarak Mısır’ın açıklamaları olumsuz gibi görünse de gelecekteki su ihtiyacının karşılanması için şu an ütopik olarak görünen ihtimallerin de dikkate alınması gerekmektedir.

Ortalama akımın 41 000 metreküp saniye olduğu Kongo nehrinden ortalama akımın saniyede 2800 metreküp olduğu Nil nehrine yapılacak katkı Nil havzasındaki sıkıntıların ortan kalmasını ve özellikle Mısır’ın yukarıda bahsedilen projelerini gerçekleştirebilmesini sağlayacaktır. Havzalar arası su transferleri çevresel, finansal ve sosyo-ekonomik yönden sıkıntılar doğurma potansiyeline sahip olmakla birlikte bu örnekte aktarılacak miktarın toplam miktara oranının küçüklüğü bu tür riskleri azaltmaktadır. Kanal ile Nil nehrinin bağlantı noktası Güney Sudan’ın başkenti Juba’nın güneyi olarak görünmektedir. Bu tür bir bağlantı için bir takım teknik zorluklar da bulunmaktadır. Kongo nehri ile Nil nehri arasındaki yükseklik farkı nedeniyle büyük pompalama istasyonlarının kurulması gerekmektedir. Ancak daha sonra aktarılacak suyun düşüm farkı nedeniyle taşıdığı hidroelektrik potansiyelinin oldukça büyük olduğu da belirtilmektedir. Ayrıca Beyaz Nil nehri boyunca Güney Sudan’da ciddi bir hidroelektrik potansiyeli bulunmaktadır.

Artan su miktarı diğer yandan Mısır’ın Asvan barajındaki hidroelektrik üretimini de olumlu etkileyecektir. Ayrıca Nil deltasında akımın azlığı nedeniyle görünmeye başlanan deniz suyu girişimi de engellenip çok kıymetli tarım arazilerinin kaybedilmesi de engellenecektir. Projenin güney Sudan hükümetince sıcak karşıladığı bilinmektedir. Güney Sudan bu yolla Afrika’da enerji üretiminde öne çıkabileceğini düşünmektedir. Ek olarak da kanal ve hidroelektrik santralleri inşaatı ile yapılacak yeni yolların Afrika’yı kuzey-güney ve doğu-batı istikametinde birleştirebileceği projenin olumlu yansımaları arasında yer almaktadır. Mısır hükümeti bu projeye şimdilik mesafeli yaklaşsa da projeye ilişkin olarak Mısır Mineral Kaynaklar İdaresi’nin (Mineral Resources Authority) bir çalışma yürüttüğü bilinmektedir. Havza ülkelerinin ve özellikle Mısır’ın gelecek yıllarda bu projeye ilişkin daha çok mesai harcayacakları değerlendirilmektedir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : İran-Kuzey Kore Savunma Sanayii ve Nükleer Teknoloji İşbirliği

Bekir ÜNAL

Uluslararası sistemde tecride maruz kaldığı halde mevcut rejimlerini muhafaza etmeyi başaran İran ve Kuzey Kore, 1980’li yıllardan bugüne savunma sanayi alanında kapsamlı bir işbirliği geliştirmiştir. İran’ın nükleer programına yönelik başlatılan Birleşmiş Milletler yaptırımları neticesinde ise iki ülkenin nükleer teknoloji alanında da işbirliğine yöneldiği gözlemlenmiştir. Nükleer silah sahibi Kuzey Kore, İran’ın tartışmalı nükleer programını, ABD ve İsrail karşıtlığına dayalı dış politika söylemini desteklemekte, bu ülkedeki enerji kaynakları ve ekonomik potansiyel ile ilgilenmektedir. İki ülke arasında ideolojik, coğrafi, kültürel veya etnik yakınlık olmamasına rağmen, Tahran ve Piyonyan (1) ortak ihtiyaçlara dayalı simbiyotik bir işbirliği içindedir. İran ve Kuzey Kore’deki mevcut rejimlerin akıbet kaygısı ve nükleer programları nedeniyle uygulanan yaptırımları devre dışı bırakma çabası iki ülkeyi yakınlaştırmaktadır.

Yalnızlaşan İki Devletin Yakınlaşması

İran, 1979 Devrimi’nden sonra dış politikada radikal bir değişikliğe gitmiş ve yalnızlaşma sürecine girmiştir. ABD ile ilişkiler kesilen Tahran’ın Batılı ülkelerle yakın ilişkileri de zayıflamıştır. İran’ın bu stratejik yalnızlığı, başta ABD olmak üzere Batı’nın İran’ı uluslararası sistemden tecrit etmeye yönelik politikalarıyla en üst noktaya çıkmıştır. Bununla birlikte Batı’nın İran’la yakınlaşma amacıyla zaman zaman uyguladığı stratejiler beklenen başarıyı sağlayamamış ve tam tersine İran’ın güvenlik ikilemlerini pekiştirmiştir. Kuzey Kore ise 1948 yılında Soğuk Savaş dönemi koşullarının sonucu olarak Sovyet yanlısı bloğun tarafında yer alarak ABD ile ilişkilerini sınırlandırmış, Batı tarafından tehdit olarak algılanmış ve giderek yalnızlaşmaya başlamıştır.

İran ve Kuzey Kore’de totaliter özellikler taşıyan rejimin akıbeti iki ülke için de temel öncelik olarak öne çıkmaktadır. Tarihi tecrübelerinin de etkisiyle İran ve Kuzey Kore, dış politikasında ulusal güvenliğini ön planda tutmakta ve ulusal prestijini öncelemektedir. İran, devrim sonrası süreçte algıladığı tehditlere karşı sahip olduğu Şiilik dinamiği ile belirli tercihlere yönelmiştir. Kuzey Kore ise “Songun” (önce ordu) olarak adlandırılan politika temelinde komünist bir rejime sahiptir. Kuzey Kore’nin kurucusu ve ilk lideri olan Kim Il-sung tarafından 1980’li yıllarda geliştirilmiş olan bu politika “Juche” olarak adlandırılan ideale dayanmaktadır. Juche ideali, temel olarak üç prensip üzerine inşa edilmiştir: siyasette bağımsızlık, ekonomide kendine yeterlilik ve meşru müdafaa hakkı. Daha sonra gelen liderler de bu prensiplere bağlılığı sürdürmüşlerdir. “Songun” politikası çerçevesinde ordunun, iç ve dış politikanın belirlenmesi ve uygulanmasında önemli rolü bulunmaktadır.(2) Ayrıca Kuzey Kore rejimi ‘Bitmemiş Devrim’ ilkesi ile içerideki rakiplerini caydırmakta, iç sorunları dış faktörlere bağlama stratejisi uygulamaktadır.

İran ve Kuzey Kore yönetimi, totaliter rejimlerini muhafaza edilebilmek için uzun vadede nükleer silah teknolojisini elinde bulunduran ülkeler ligine yükselmeyi hedeflemektedir. İran, Şii coğrafya üzerinde nüfuzunu artırmayı amaçlarken Kuzey Kore’de Batı ile mücadele edebilmek ve güvenliğini sağlama almak için nükleer silaha sahip olmayı istemektedir. Bu çerçevede iki ülkenin de dış politikasında işgal sendromunun getirmiş olduğu varlığını devamlı tehdit altında algılama, etrafının düşmanlar tarafından sürekli çevrili olduğunu düşünme, kendini güvensiz, yalnız ve istikrarsız hissetme, toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına vurgu yapma stratejisinin süreklilik teşkil ettiği söylenebilir.(3) İran ve Kuzey Kore’nin iç ve dış politikasındaki benzerliklerin yalnızlaşan iki devleti yakınlaştırdığı ve işbirliğine yönelttiği ifade edilebilir.

Diplomatik İlişkiler

Piyonyan ve Tahran arasındaki diplomatik ilişkilerin 1979 yılındaki İran devrimi sonrasında başladığı kabul edilmektedir. 1980-88 yılındaki İran-Irak savaşında Kuzey Kore yönetiminin İran’a diplomatik ve askeri yönden destek vermesi, ikili ilişkilerin seyrini değiştirmiş ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin geleceğini belirlemiştir.

İki ülke arasında 1990’lı yıllarda devam eden diplomatik ilişkiler 2000’li yıllarda belirgin biçimde gelişme kaydetmiştir. Kuzey Kore dışişleri heyetinin 2007 yılındaki Tahran ziyaretinde ekonomik, askeri ve kültürel ilişkiler başta olmak üzere birçok alanda işbirliğine gidilmesi konusunda anlaşma sağlanmıştır. 2008 yılında İranlı yetkililerin Piyonyan ziyaretinde ise iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin bir üst seviyeye çıkarılması ve ülkelerin birbirlerini uluslararası toplantılarda desteklemesi yönünde karar alınmıştır. Artan işbirliği neticesinde 2009 yılında Kuzey Kore’de düzenlenen İran kültür haftası etkinliklerinde İranlı diplomatlar, Piyonyan’daki kültür haftasında iki ülkenin ortak değerlerine ve politikalarına vurgu yapmış ve Kuzey Kore toplumunda Pers kültürüne olan ilgiyi arttırmaya çalışmıştır.(4) Ayrıca İran 2009 ve 2013 yılındaki Kore krizinde tavrını Kuzey Kore’den yana koymuştur. İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Tahran’daki yemin törenine Kuzey Kore’den üst düzey bir heyet de katılmıştır. Ziyaret sırasında iki ülke, başta nükleer program ve uzun menzilli füze teknolojisi olmak üzere askeri, ekonomik ve kültürel işbirliğini daha da geliştirme konusunda mutabakat sağlamıştır. Anlaşma sonrası Tahran ve Piyonyan ikili ilişkileri daha ileri bir aşamaya taşımak için karşılıklı adımlar atmaya ve işbirliğini geliştirmeye devam etmiştir. Son olarak 2013 yılının Ekim ayında Tahran’ı ziyaret eden Kuzey Kore dostluk heyeti İran’a nükleer teknoloji konusunda destek vermeye devam edeceklerini belirtmiştir.(5)

İki ülkenin nükleer politikasındaki benzerlik ve Batı karşıtı söylemlere karşı birbirlerine duyduğu sempati İranlı ve Kuzey Koreli yetkililerin açıklamalarına da yansımıştır. Kuzey Kore’nin Tahran Büyükelçisi, İran’ın nükleer programının sonuna kadar arkasında olduklarını ve İran’ın bölgedeki faaliyetlerini desteklediklerini açıklamıştır. İran’daki düşünce kuruluşları İran-Kuzey Kore ilişkileri konusunda ortak bir yaklaşım geliştirmektedir. İranlı uzmanlar tarafından yapılan analizlere göre; İran ve Kuzey Kore, doğal müttefiklerdir ve birçok alanda işbirliğine devam etmektedir. Nükleer program, enerji ve Suriye meselesi iki ülkenin bağlarını güçlendirmek konusunda en umutlu olunan alanların başında gelmektedir. İran medyası ise Kuzey Kore’yi ele alırken bir dizi spesifik konuya odaklanmakta ve genellikle Kuzey Kore’yi olumlu bir şekilde betimlemektedir. Medyanın ilgi duyduğu konular arasında Kuzey Kore’nin İran’a verdiği askeri teknoloji desteği, iki ülkenin Batı’ya bakışındaki paralellik, Nükleer ve Suriye politikasındaki benzerlikler öne çıkmaktadır. Kuzey Kore ile artan ilişkiler konusunda İran yönetiminin ve diplomatlarının olumlu demeçleri de İran basınında yer almaktadır.

Bağlantısızlar Hareketi üyesi iki ülke son olarak BM tarafından hazırlanan Uluslararası Silah Ticareti Antlaşması’nı engelleme noktasında işbirliği yapmıştır.(6)

Ekonomik İlişkiler

İran ve Kuzey Kore tartışmalı nükleer programından dolayı yaptırımlar ve ambargolar ile mücadele etmekte ve ekonomik yönden zor bir dönem geçirmektedir. İran ve Kuzey kore arasındaki ekonomik ilişkilerin temeli 1980’li yıllarda atılmıştır.(7) 1990’lı yıllardan itibaren Kuzey Kore, İran’a balistik füze ve füze teknolojileri ihracını hızlandırmıştır. İran’a Scud-B ve Nodong balistik füzeleri satan Kuzey Kore yönetimi, İran’ın Şahab-3 adlı balistik füzesinin de altyapısını oluşturmuştur. Bunun yanı sıra iki ülke başta petrol ve doğalgaz olmak üzere enerji alanında da bir dizi ortak proje yürütmeye devam etmektedir. 2000’li yılların ortalarından itibaren İran’a yönelik yaptırımların etkisini azaltmak ve yaptırımların aşılması konusunda Kuzey Kore, Çin ile birlikte hareket ederek önemli bir rol oynamıştır. Son olarak İran Petrol Bakanlığı, ülkenin ekonomisini geliştirmenin bir yolu olarak Kuzey Kore’ye petrol ihraç etmek istediklerini açıklamış ve ikili görüşmelere başlandıklarını duyurmuştur. Tahran ve Piyonyan arasındaki ekonomik ilişkilerin boyutu net olarak bilinmemekle birlikte iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin temeli, başta Kuzey Kore’nin İran’a sattığı balistik füzeler olmak üzere savunma ve İran’ın Kuzey Kore’ye ihraç ettiği enerji kaynaklarına dayanmaktadır.

Kapalı bir ekonomik sisteme sahip olan Kuzey Kore’de önemli madenler ve zengin mineral kaynakları bulunmasına rağmen ülke, başta gıda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayamamakta ve uluslararası yardıma olan bağımlılığını sürdürmektedir. SSCB’nin çöküşü ve Doğu Bloku’nun dağılmasıyla Kuzey Kore en önemli ticaret ortaklarını kaybetmiş ve dış ticarette büyük bir gerileme yaşamıştır. Özellikle, 1998-99 yılları arasındaki yaşanan kıtlık sırasında dış ticaret 1990 yılına kıyasla yarı yarıya azalarak ülke tarihindeki en düşük seviyeye inmiştir. 2000 yılına gelindiğinde ise dış ticarette bir nebze de olsa canlanma yaşanmıştır. İthalat ve ihracatının büyük bir bölümünü Çin ve Rusya ile yapan Kuzey Kore’nin 2012 yılındaki ihracatı yaklaşık 5 milyar dolar, ithalatı ise 4 milyar dolar civarında gerçekleşmiştir.(8) Ekonomisi dış yardıma muhtaç olan Kuzey Kore, temel gıda ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorluk çekmekte ve ülkede her üç kişiden birinde yetersiz beslenme görülmektedir. 26 milyonluk nüfusa sahip olan ve silah altında yaklaşık 1 milyondan fazla askeri bulunan Kuzey Kore’de halkın önemli bir kesimi sokaklardaki atık maddeleri toplayarak gündelik yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Mekanize tarım sistemine geçemeyen Kuzey Kore’de BM’in gıda yardımını sürdürmesine rağmen temel gıda maddelerinin nüfus için yetersiz kaldığı gözlemlenmektredir.

Kuzey Kore ekonomisi gibi İran ekonomisi de içe dönük ve nispeten kapalı bir ekonomidir. İran’da ekonomi siyasette olduğu gibi, tamamen dini-bürokratik bir yapının denetimi altındadır. Ekonomisinin neredeyse tamamı devlet hâkimiyetinde olan Kuzey Kore’de olduğu gibi çok sayıdaki bürokratik kurumun ve iktisadi kamu kuruluşlarının varlığı İran ekonomisinin hantal yapısının temel sebepleridir. Bununla birlikte İran’da zengin enerji kaynaklarından elde edilen gelirin %80’e yakını devlet bütçesine aktarılmaktadır.

Tahran ve Piyonyan yönetimi, çeşitli dönemlerde siyasi ve ekonomik yaptırımlara maruz kalmıştır. 2006’dan itibaren başlatılan yaptırımlar İran’ın tartışmalı nükleer programından kaynaklanmaktadır. İlk etapta İran’ın nükleer programı ve balistik füze projelerini sürdürmesini engellemeye yönelik tasarlanan BM yaptırımları, daha sonra İran bankalarının yurtdışı faaliyetlerini ve enerji sektörünü kapsayacak şekilde genişletilmiştir. 2006’da BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen 1737 sayılı kararla başlatılan yaptırımlar, 2007 yılında 1747 sayılı kararla, 2008 yılında 1803 sayılı kararla ve 2010’da 1929 sayılı kararla genişletilerek sürdürülmüştür. Kuzey Kore hakkında da geliştirmekte olduğu nükleer programı ve uzun menzilli füze fırlatma çabaları nedeniyle Güvenlik Konseyi tarafından alınan ve tüm BM üyesi ülkeler için bağlayıcı nitelikte olan 1718 (2006), 1874 (2009) ve 2087 (2013) sayılı yaptırım kararları bulunmaktadır.(9)

Savunma Sanayii İşbirliği

Kuzey Kore ile İran arasındaki işbirliği ilk olarak İran-Irak savaşında kendisini göstermiştir. Savaş sırasında İran’ı destekleyen ve Tahran’a önemli miktarda silah yardımı yapan Piyonyan, verdiği askeri desteğin karşılığını savaş sonrasında fazlasıyla almıştır. Kuzey Koreli uzmanlar nükleer teknoloji konusunda bilgi alışverişinde bulunmanın yanında askeri teknoloji transferi konusunda da İran ile yakın temas halindedir. Kuzey Kore yönetimi, Şahab-3 adlı balistik füzelerinin geliştirilmesi ve uranyumun zenginleştirilmesi noktasında İran’a yardımcı olmaya devam etmektedir.(10)

Bu yönüyle balistik füzeler tekil ve bağımsız bir askeri yetenekten ziyade, kitle imha silahı yeteneğinin bir habercisi veya uzantısı muamelesi görmektedir. 1980’li ve 1990’lı yıllarda Kuzey Kore ve Irak gibi örnekler, bir devletin balistik füzelere ilgi duymasının nükleer silah elde etme niyetinin habercisi olduğu şeklindeki algılamayı teyit etmiştir. Günümüzde de İran’ın süratle çeşitlenen ve büyüyen balistik füze stokları, Tahran’ın nükleer silah programının doğrudan bir uzantısı ve vurucu unsuru olarak algılandığı için hem bölge ülkeleri, hem de uluslararası camia tarafından ciddi bir tehdit olarak görülmektedir.

Devrimi sonrasında Batı ile ilişkilerin zedelenen ve Kuzey Kore ile yakınlaşan İran’ın balistik füze programının birkaç evrede olgunlaştığı söylenebilir. İran, seksenli yılların ortalarında Kuzey Kore’den kısa menzilli Scud füzelerini temin etmeye başlamıştır. Kuzey Kore’nin yardımlarıyla İran’ın balistik füze programı doksanlı yılların başında olgunlaşmış ve İran son otuz yıl içerisinde gerçekleştirdiği balistik füze araştırma-geliştirme çalışmaları sonucunda bugün caydırıcı kabiliyetlere sahip balistik füze sistemlerini seri olarak üretme kabiliyetlerini kazanmıştır.(11) Uluslararası baskılara rağmen gerekli teknolojik kabiliyeti edinen İran bugün Kuzey Kore’nin desteğiyle sadece kısa menzilli ve orta menzilli balistik füzeleri üretme kabiliyetini edinmekle kalmayıp, bu tip füzelerden binlercesini envanterinde bulundurmaktadır. İran’ın bir sonraki hedefi orta vadede ileri seviye uzun menzilli balistik füzeleri üretmek ve nihayetinde de kıtalararası balistik füzeleri üretmektir.(12)

İran füze teknolojisinin geldiği noktayı ve Kuzey Kore’nin yaptığı yardımların boyutunu göstermesi bakımından balistik füzeler konusunda temel teknik bilgileri vermek faydalı olacaktır. Kısa menzilli balistik füzeler (SRBM) menzilleri 1000 km’ye kadar olan füzelerdir. SRBM’ler 100-200 km menzilleri arasında, kullanımı topçu roket sistemleri gibidir ve taktik muharebe sahasında kullanımları yaygındır. İran’ın kısa menzilli füzelerinin temelini Kuzey Kore’den satın aldığı Fetih-100 ve Şahab-2 (Scud-C) oluşturmaktadır.(13) Tahran’ın üçüncü kısa menzilli füzesi olan CSS-8’i ise Kuzey Kore’nin yardımları ile Çin’den temin etmiştir. İran, topçu roketi olarak da değerlendirilebilecek Nezeat isimli güdümsüz roket sistemlerinin üretimine ise devam etmektedir. Benzer bir amaçla başlatılan Zelzal füzesi son versiyonlarında INS güdüm sisteminin kullanıldığı ve dairesel hata payının oldukça düşürüldüğü düşünülmektedir. Zelzal-2 roketinin Suriye ile ortak üretilen versiyonu Fattah-110 olarak isimlendirilmektedir. 600 mm çapındaki bu füzenin menzilinin ise 200 km’nin ötesinde olduğu düşünülmektedir.(14)

1990’lı yılların ortalarında İran, katı yakıtlı ve çok kademeli füze sistemlerinin de gelişmesi ile birlikte teorik olarak füzelerinin yerdeki dayanıklılığını ve uçma menzilini sistemli olarak artırarak yeni füze projelerine imza atmıştır. İran’ın 2000 yılından itibaren balistik füze programına 1 milyar dolar civarında yatırım yaptığı düşünülmektedir.(15) İran Şahab-3 adında tek kademeli, sıvı yakıt kullanan ve Kuzey Kore yapımı Nodong’u temel alan orta menzilli füze geliştirmiş ve 1998 yılında test etmiştir. İran Ordusu’nun 400 civarında Şahap-1 ve Şahap-2 füzesini ve 50’den fazla atıcı sistemi elinde bulundurduğu düşünülmektedir. Hem Şahap-1 hem de Şahap-2 füzeleri sıvı yakıtlı Rus Scud (R-17) füzelerinin türevleridir. Şahap-1 1980’lerin sonunda Kuzey Kore’nin desteği ile geliştirilmiştir ve SCUD-B füzelerinin bir türevi olup menzili 300 km’dir. Şahap-2’nin ise 1990’ların ikinci yarısında operasyonel hale geldiği düşünülmektedir. Şahap-2 füzesi Rus Scud-C füzelerinin bir türevi olup yine Kuzey Kore’nin teknik desteği ile geliştirilmiştir. Menzili 550 km’dir. Şahap-1 ve Şahap-2 füzelerinin 700 kg ağırlığında harp başlığına sahip olduğu düşünülmektedir. İran’ın bu füzeleri yüksek infilak patlayıcı başlıkları ile donattığı kuvvetle muhtemeldir. Buna karşın 1000’den fazla küçük bombacık içeren bir harp başlığının geliştirilmiş olabileceği düşünülmektedir.(16)

Orta menzilli balistik füzeler ise menzilleri 1000-3000 km arasında olan füzelerdir. İran’ın bu sınıfta Şahap-3 füzelerini aktif bir şekilde kullanmakta olduğu ve son zamanlarda daha gelişmiş füzeleri test etmeye devam ettiği bilinmektedir. 2000’lerin başlarında operasyonel hale geldiği düşünülen ve 1300 km civarında menzile sahip olan Şahap-3 füzeleri Kuzey Kore’nin desteği ile Nodong-1 füzeleri temel alınarak geliştirilmiştir.(17) Bu füzelerin daha gelişmiş versiyonu olan Şahap-3A olarak da isimlendirilen füzenin menzilinin ise 1500-1800 km civarındadır. Şahap-3A füzesinde üçgensel atmosfer dönüşlü harp başlığının bulunması İran’ın konvansiyonel olmayan başlıklar geliştirdiği yönündeki kuşkuları artırmıştır. 2004 yılında ortaya çıkan ve İran kaynaklarında Ghadr-1 olarak adlandırılan Şahap-3B füzesinin menzilinin ise 2000 km’yi aştığı iddia edilmiştir. Şahap-3 serisi füzelerinin dairesel hata payı 500-2500 metre arasında olduğu düşünülmektedir, son yapılan gelişitirmeler ile bu değerin Şahap-3B füzelerinde en aza indirildiği düşünülmektedir. Harp başlığı olarak konvansiyonel yüksek infilaklı harp başlığı kullanan İran’ın Şahap-3 serisi füzelerinin 500-800 kg arasında bir harp başlığı taşıdığı düşünülmektedir. Nükleer silah taşıyabilecek atmosfer dönüşlü başlık kabiliyetini edindiği bilinen Şahap-3 füzelerinin tamamı tek kademeli sıvı yakıtlı roket motoruna sahiptir. Sıvı yakıtlı roketlerin ateşlenmeden önce yakıtla doldurulması gerekliliği bu tip füzelerin kullanımında zorluklar çıkarmaktadır. Bu yüzden İran yine Kuzey Kore’den elde ettiği bilgiler ile katı yakıt teknolojili füzeler geliştirmeye devam etmektedir.

Yakın bir zamanda İran katı yakıtlı, çift kademeli ve menzilinin 2000 km olduğu tahmin edilen Sejil (Aşura) füzesinin denemesini gerçekleştirdiği basına yansımıştır. Sejil füzesi İran’ın uzun menzilli darbe kabiliyetlerinde önemli artışlar sağlayacağı tahmin edilmektedir. İran Savunma sanayisinin bu füzelerin seri üretimine önümüzdeki yıllarda başlayacağı iddia edilmektedir. Orta menzilli balistik füze Sejil’i geliştirmeden önce İran’ın elinde ilk orta menzilli füze olarak Şahab-3 ve Şahab türevleri bulunmaktaydı. Sijil-2’nin test edilmesi ise İran’ın füze kabiliyetlerinin ortaya çıkmasında özellikle katı yakıt konusunda önemli rol oynamıştır. İran’ın Kıtalar Arası Balistik füzeler programı ile ilgili herhangi kesin bir veri bulunmamakla birlikte sadece çok kademeli Safir’in başarıyla uzaya fırlatılmasının uzun menzilli balistik füze teknolojilerini test etmek için bir araç olabileceği düşünülmektedir. Uzmanlar İran’ın 1000 kg’lık nükleer savaş başlığına ve 2000 km’lik menzile sahip balistik füzeyi üretmekten sekiz sene uzakta olabileceğini tahmin etmektedir.(18) ABD Başkanı Obama’nın 2009 yılında Tahran’ın füzelerinin Avrupa’ya ulaşabilecek kabiliyete sahip olduğunu açıklamıştır. Açıklamanın hemen ardından İran Devrim Muhafızları, Kuzey Koreli uzmanların da yardımıyla orta ve kısa menzilli füzelerini başarıyla test ederek adeta gövde gösterisi yapmıştır. Test edilen füzelerin İsrail ve Basra Körfezi’ndeki Amerikan üslerini menzile alabilecek yeterlilikte olduğu konuşulurken, İranlı üst düzey komutan Abdullah Araki, İran füzelerinin istenilen noktaları kolaylıkla vurabilecek seviyede olduğunu açıklamıştır.

İran’a balistik füze geliştirme konusunda yardımcı olan Kuzey Kore, 1960’lı yıllarda SSCB’nin desteğiyle ilk füze sistemi olan hava savunma amaçlı V-75 Dvina’ları geliştirmiştir. 1970’lerin ortalarından itibaren de orta ve uzun menzilli balistik füze geliştirmeye yönelik girişimlere başlamıştır. Piyonyan yönetimi, 1980’lerin sonundan itibaren 1000 km menzilli Nodong füze sistemini geliştirmiştir. Daha sonra İran, Mısır, Libya ve Suriye gibi ülkelerin desteğiyle daha uzun menzilli Taepodong füzeleri için çalışmalara başlamış ve 1998 yılında menzili 2200 km’yi bulan Taepodong-1 roketini uzaya fırlatmayı başarmıştır.(19) 2006 yılında 6000 km menzilli Taepodong-2’yi deneyen Kuzey Kore başarılı olamamıştır. Denemelere son vermeyen Kuzey Kore, 2009 yılında Taepodong-2’nin daha gelişmiş versiyonu olan Unha-2’yi denemiş, ancak yine başarılı olamamıştır. Nisan 2012’de en yeni roketi Unha-3’ü ateşlemiş, fakat roket yörüngeye ulaşmayı başaramamıştır. Son olarak Aralık 2012’deki denemesinde 10 bin km menzile sahip olduğu tahmin edilen Unha-3’ü uzaya fırlatmayı başarmıştır. Kuzey Kore’nin elinde; 600’den fazla 300 km’nin üzerinde menzili olan kısa menzilli füze, 300 civarında 1.300 km menzilli Nodong füzesi ve 30 adet menzili 3.000 km kadar olan orta menzilli füze olduğu tahmin edilmektedir.(20)

İran ve Kuzey Kore arasındaki askeri işbirliğini gösteren somut olaylar da basına yansımıştır. Son olarak İran’ın Kuzey Kore’den menzili 2500 km’nin üzerinde olan Rusya kaynaklı R-27/RSM-25 tipi 18 adet balistik füze satın aldığı da ortaya çıkmıştır. Bunun öncesinde 2005 yılında Kuzey Kore’ye füze parçaları almak üzere bir İran kargo uçağının indiği tespit edilmiştir. 2007 yılında ise İran havayollarına ait bir uçak İran’ın füze programına yönelik füze jet kanatçıkları sevkiyatı yapmak üzere Kuzey Kore’den İran’a doğru yola çıktığı kayıtlara geçmiştir. 2009 yılının Ağustos ayında Birleşik Arap Emirlikleri, Kuzey Kore yapımı silahları İran’a taşıyan bir gemiye el koymuştur. 2009 yılının Aralık ayında Tayland, Kuzey Kore uçağında yaptığı aramada İran’a gönderilen füze başlıklarına ve çok sayıdaki diğer askeri mühimmata el koymuştur.(21) 2010 yılının Mart ayında ise İranlı ve Kuzey Koreli uzmanlardan oluşan bir grubun Tahran yakınlarındaki Semnan’da yeni bir balistik füze tesisi kurdukları ortaya çıkmıştır. İran bandıralı gemilerin Kuzey Kore’ye 2012 yılının Şubat ve Kasım ayında Füze ve roket yakıtı teslim ettiği ortaya çıkmıştır. İran menşeli uçaklar ise en son Nisan-Temmuz 2013 yılında Kuzey Kore’ye altı uçakla kruvazör füzeler içerdiğinden şüphelenilen kargo teslimatı yapmıştır.

İran ve Kuzey Kore’nin balistik füze teknolojisi konusunda yaptığı işbirliği BM raporlarına da yansımıştır. BM nezdindeki uzmanlar tarafından hazırlanan 2011 yılındaki rapora göre, İran ve Kuzey Kore düzenli olarak balistik füze teknolojisi hakkında bilgi paylaşımında bulunmaktadır. Ayrıca yasaklanmış balistik füze ve unsurların Kuzey Kore ve İran arasında transfer edildiğini ve bu şekilde Kuzey Kore’ye yönelik BM yaptırımlarının ihlal edildiği savunulmaktadır. Rapora göre; füze transferleri Koryo Havayolları ve İran Havayolları’nın düzenli uçuşlarında gerçekleştiriliyor; yolcu terminallerinden daha az güvenli prosedürü bulunan hava kargo merkezleri kullanılıyordu. Yapılan sevkiyatın Çin üzerinden gerçekleştirildiğini savunan rapor, BM güvenlik konseyine sunulmuş ancak Çin’in engellemesi sonucu rapor askıya alınmıştır.(22) İran’ın katı yakıt teknolojisi, entegre GPS/INS güdüm sistemi, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip atmosfer dönüşlü başlık teknolojisi gibi ileri seviye balistik füze teknolojileri üzerinde çalışmalarını sürdürdüğü bilinmektedir. İran’ın günümüzde sahip olduğu ve yaklaşık 2500 km mesafede 500 kg.dan fazla yük taşıma kapasitesine sahip katı ve sıvı yakıtlı balistik füze üretme kabiliyetlerini, yakın gelecekte IRBM olarak da adlandırılan ve menzili 3000 km.yi aşan balistik füze üretimi şeklinde devam ettirmesinden endişe edilmektedir.

Nükleer Teknoloji İşbirliği

Soğuk Savaş döneminde yakın ilişki içinde olduğu SSCB ile nükleer teknoloji alanında işbirliği girişimleri öncelikle bu alanda kullanılan madenler bakımından zengin olan Kuzey Kore’den bu ülkeye satışla başlamış ve 1956 yılında nükleer araştırma projelerinde işbirliğini öngören resmi bir anlaşma imzalanmıştır. Kuzey Kore, Eylül 1974’te Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) üye olmuş ve tesislerinde denetim yapılmasını kabul etmiştir. 1968’de imzaya açılan ve 1970’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na (NPT) 1985’te taraf olmuştur. 1980’li ve 1990’lı yıllarda da nükleer kapasitenin geliştirilmesi amaçlı, özellikle yakıt geliştirme hedefli çabalar devam etmiştir. 1990’ların ortalarına gelindiğinde Kuzey Kore’nin Yongbyon bölgesinde uranyum madeni işlemekten uranyum zenginleştirmeye, plütonyum ayrıştırmaktan güç reaktörü kurmaya kadar uzanan faaliyetleri kapsayan pek çok irili ufaklı nükleer tesis kurulmuştur.(23)

UAEA tarafından ilk denetim 1992’de gerçekleştirilmiş fakat nükleer silah üretimi konusunda açık ve net bir bulguya rastlanamamıştır. 2000’li yıllarda nükleer silah geliştirme projesine hız veren Piyonyan, gaz santrifüj teknolojisi edinerek uranyum zenginleştirme çabası içine girmiş ve 2003’de NPT’den çekildiğini açıklamıştır. Krizin çözülmesi amacıyla ABD, Güney Kore, Kuzey Kore, Çin, Japonya ve Rusya’nın yer aldığı Altılı Görüşmeler başlatılmıştır. Şubat 2005’te Kuzey Kore nükleer silah sahibi olduğu yönünde yaptığı ilk açıklamada, Nükleer Silah Geliştirme Programının olduğunu itiraf etmiş ve bu programın ilerletileceğini belirtmiştir. Nitekim 2006 yılında ilk nükleer denemesini yapan Kuzey Kore, BM yaptırımlarına rağmen 2009 yılında da ikinci denemeyi gerçekleştirmiştir. Son olarak Şubat 2013’de üçüncü nükleer denemesini gerçekleştiren Kuzey Kore, başarıyla sonuçlanan yeraltı denemesinde kullanılan nükleer cihazın öncekilerden daha küçük ve hafif ama daha şiddetli patlayıcı güce sahip olduğunu duyurmuştur. Bu gelişmenin ardından Kuzey Kore’ye yönelik olarak Mart 2013’de yapılan BM Güvenlik Konseyi oturumunda yaptırımların genişletilmesi kararı alınmıştır.

İran nükleer programının tarihi arka planı da Kuzey Kore’ye benzer bir şekilde 1950’lerin ikinci yarısına kadar uzanmaktadır. İran 1957 yılında ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamış, ardından 1958 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na üye olmuştur. 1959’da Tahran Nükleer Araştırma Merkezi kurulmuştur. İran, 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalayarak anlaşmanın yürürlüğe girdiği 1970’te bu anlaşmaya taraf olmuştur. 1974’te İran Atom Enerjisi Kurumu kurulmuştur. İran’ın Şah döneminde başlayan nükleer programına ABD’nin yanı sıra Avrupa devletleri de bizzat destek vermiştir. 1979 İran Devrimi sonrası iktidarı ele geçiren Humeyni rejimi, 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı nedeniyle nükleer faaliyetleri durdurmak zorunda kalmıştır. (24) Savaşın ardından nükleer programını devam ettirmek isteyen İran, 1990 sonrası süreçte Rusya ile nükleer işbirliği yaparak Moskova tarafından açıkça, Çin tarafından ise ABD baskısı nedeniyle üstü örtülü bir şekilde desteklenmiştir. Washington yönetiminin 2002 yılında, İran’ın Arak ve Natanz tesislerinde nükleer silah üretmeye çalıştığını ileri sürmesi üzerine İran ile ABD arasında başlayan nükleer kriz tırmanarak devam etmiştir. İran, nükleer programının barışçıl olduğunu iddia etse de UAEA raporları ışığında İran’ın asıl hedefinin nükleer silah imal etmek olduğu kanaati yaygındır. İran’ın nükleer silah teknolojisi ısrarı; dengelerin hızlı değişebildiği bir coğrafyada rejimini korumak ve bölgede başat güç olmak hedefiyle açıklanabilir.(25)

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından Kasım 2011 tarihinde İran nükleer çalışmalarıyla ilgili hazırlanan rapor, İran nükleer programının askeri boyutuna dikkat çekmiştir. Raporda, İran’ın nükleer santrallerinde nükleer silah üretmek amacıyla birçok deney yapıldığı ve bu deneylerin bir kısmında başarıya ulaşıldığı aktarılmıştır. Bununla birlikte İran’ın nükleer silah tasarımı ve üretimi konusunda faaliyetlerde bulunduğu ve denemeler yaptığı belirtilmiştir. Raporun vurguladığı önemli noktalardan biri de, İran’ın nükleer savaş başlığı elde etmek için bilgisayar simülasyonları ve modellemeleri gerçekleştirdiğini, nükleer mühendislerin nükleer başlıkların füzelere entegrasyonu konusunda çalışmalar yaptığını ve bu kapsamda orta menzilli Şahab 3 füzesinin nükleer füzeye dönüştürülmeye çalışıldığını ileri sürmesi olmuştur.

UAEK ayrıca Çin ve İran’ın da Piyonyan ile nükleer teknoloji paylaşımında bulunduğunu açıklamıştır. Kuzey Kore ölçeğinde olmamakla birlikte İran’ın da Rus ve Çin ile iş birliği içinde olduğu düşünülmektedir. İran’ın nükleer programına önemli katkılarda bulunan Çin ve Rusya, Kuzey Kore-İran nükleer işbirliğini desteklemektedir. ABD yönetimi, Çin’i Kuzey Kore’nin nükleer programına son vermemesi durumunda Japonya’nın da nükleer bir güç olarak belirebileceğini söylemesi Çin üzerinde etkili olmamıştır. ABD’nin Irak işgalinin hemen sonrasında, Kuzey Kore’ye de askeri bir müdahalede bulunmaktan çekinmeyeceğini açıklaması sonrası Çin, Piyonyan’ın nükleer programı konusunda tutumunu değiştirmiştir. Çin’in katkısı ile bazı kesin olmayan sonuçlara varılsa da yapılan görüşmeler sonrasında Kuzey Kore’ye sadece önemli ekonomik yaptırımlar uygulanabilmiştir. Sonu gelmeyen ekonomik ambargolar ve BMGK’nin 1874 sayılı karar tasarısı ile uygulanan uluslararası yaptırımlara rağmen, Kuzey Kore nükleer kabiliyetini geliştirmek için elinden gelen çabayı göstermekte ve bu amaç doğrultusunda İran ile yakın işbirliği içerisinde bulunmaktadır.

Kuzey Kore ve İran’ın nükleer faaliyetleri hakkında hazırlanan güvenilir raporlar iki ülkenin nükleer faaliyetlerinin dünya barışı ve güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğunu göstermektedir. İlk başlarda NPT Antlaşması’na imza atan Kuzey Kore, imzaladığı anlaşma sayesinde plütonyuma ulaşmış ve daha sonra nükleer silahsızlanma anlaşmasına uymaktan vazgeçtiğini açıklamıştır. Bu gelişmeler sonrasında Kuzey Kore’nin Tahran’la gizli bir anlaşma imzaladığı ve iki ülkenin nükleer silah konusunda bilgi paylaşımı içinde olduğu iddia edilmiştir. Son dönemde Piyonyan’ın geliştirdiği orta menzilli füzelere monte edilebilecek nükleer başlık teknolojisini Tahran ile paylaşmasından endişe edilmektedir. UAEK, Tahran’ın 2000 yılında bu teknolojiyi geliştirmek üzere çalışmalara başladığını ancak 2003 yılında ara verdiğini belirtmiştir. Bunun yanında 2012 yılının Eylül ayında İran ve Kuzey Kore arasında Tahran’da imzalanan bilimsel işbirliği anlaşması, iki ülkenin nükleer silahların geliştirilmesinde birlikte çalışmasına yönelik endişeleri arttırmıştır.(26) Son olarak Kuzey Kore’nin İran’ın nükleer programına yardımcı olmaları için iki yüzün üzerinde nükleer uzmanı sahte isimler kullanarak Tahran’a gönderdiği basına yansımıştır.(27)

Piyonyan ile Tahran nükleer konusunda önemli gelişmeler gösterirken 2013 yılının Kasım ayında İran’ın nükleer programına ilişkin bir anlaşma imzalanmıştır. Cenevre’de İran ile P5+1 ülkeleri arasında imzalanan anlaşma, kimileri tarafından tarihi olarak kabul edilirken kimilerince de hata olarak değerlendirilmektedir. Tahran’ın nükleer programını geçici olarak donduran anlaşma ile İran, planladığı plütonyum reaktörünü altı aylık süre boyunca faaliyete geçirmeyeceğinin garantisini vermiştir. Anlaşma ile Tahran’ın uranyumu zenginleştirme planı sadece durdurulmuş, uranyum zenginleştirme kapasitesi ortadan kaldırılmamıştır. Anlaşma sonrasında İran’ın nükleer programının meşrulaştırılması Orta Doğu’da nükleer silahlanma yarışının başlaması tehlikesini de beraberinde getirmiştir.

İran ve Batı arasındaki yakınlaşmanın Tahran-Piyonyan ilişkilerini de etkileyeceği düşünülmektedir. Bu süreçte, İran’ın ABD ile nasıl ilişkiler kuracağı ve hangi tavizleri vereceği belirleyici olacaktır. Bugüne kadar Kuzey Kore, ABD ve İran arasındaki gerilimden istifade etmiştir. Son dönemde ABD ve İran arasındaki yakınlaşma ve iki ülke ilişkilerindeki normalleşme süreci Piyonyan tarafından kaygıyla takip edilmektedir.

İran’ın uzun menzilli balistik füzeler ve nükleer silahlar üretmesi durumunda jeopolitik hedeflerini gerçekleştirmek adına daha dinamik ve sertlik yanlısı bir dış politika takip edebileceği ve bölgesel etkisini arttırabileceği ifade edilebilir. Nitekim İran, nükleer programını bölgenin lider gücü ve küresel bir aktör olmak için rasyonel bir dış politika aracı olarak görmekte ve nükleer faaliyetlerine bu amaçla kararlı bir şekilde devam etmektedir.

Kuzey Kore ve İran-Suriye-Hizbullah Ekseni

Kuzey Kore’nin Suriye’deki Esed rejimine silah ve mühimmat yardımı yanında başta savaş pilotları olmak üzere askeri personel desteği verdiği bilinmektedir.(28) Piyonyan, Hizbullah’a da eğitim desteği sağlamakta, Lübnan’ın güneyinde Hizbullah için yer altı sığınakları inşa etmektedir. Kuzey Kore’nin Esed rejimi ve Hizbullah ile bağlantısı ise İran tarafından koordine edilmektedir. Suriye-İran ve Kuzey Kore arasındaki işbirliği süreci sadece Suriye krizi ile sınırlı değildir. Piyonyan, Esed rejiminin nükleer ve kimyasal silah teknolojisine önemli katkılarda bulunmuştur. Suriye’deki rejim 2005 yılındaki başarısız balistik füze denemesinin ardından Kuzey Koreli uzmanların yardımıyla 2007 yılında Scud-D füzelerini başarıyla test etmiştir.(29)

Üç ülke arasında doksanlı yıllarda başlayan işbirliği uzun yıllar gizlice yürütülmüştür. 2007 yılının Haziran ayında Halep yakınlarındaki balistik füze tesisinde meydana gelen büyük patlama, İran-Suriye ve Kuzey Kore arasındaki işbirliğini gözler önüne sermiştir. Scud-C balistik füzelerinin üretildiği iddia edilen tesisteki patlamada Suriyeli uzmanların yanı sıra çok sayıda İranlı ve Kuzey Koreli uzman da hayatını kaybetmiştir. Halep’teki patlamadan bir kaç ay sonra İsrail, Suriye’nin doğusundaki el-Kibar nükleer tesisine bir hava saldırısı gerçekleştirmiştir. 2007 yılındaki saldırı Suriye’nin gizli nükleer programını daha görünür hale getirmiştir. Araştırmalar sonucunda el-Kibar nükleer tesisinin, İran’ın finanse etmesiyle Kuzey Koreli uzmanlar tarafından Yongbyon reaktörü örnek alınarak kurulduğu ortaya çıkmıştır. İsrail’in hava saldırısında on civarında Kuzey Koreli nükleer teknoloji uzmanın da öldüğü basına yansımıştır.(30) İran Devrim Muhafızları’nın üst düzey komutanı Ali Rıza Askeri’nin 2009 yılındaki açıklamaları Suriye’nin nükleer programının İran tarafından finanse edildiği yönündeki iddiaları doğrulamıştır.(31)

Piyonyan, Tahran ve Şam arasındaki nükleer, kimyasal silah ve balistik füze konularındaki işbirliğinin devam etmekte olduğu düşünülmektedir. Suriye’de olayların başlamasından önce 2010 yılında Kuzey Koreli uzmanların Humus’taki balistik füze yapımında kullanılacak malzemelerin üretileceği bir tesis kurduğu ortaya çıkmıştır.(32) Araştırmalar İranlı ve Kuzey Koreli uzmanların Suriye’deki beş kimyasal tesisin kurulmasında ve yönetilmesinde aktif rol oynadığını göstermektedir. Suriye’de olayların başlamasından sonra Esed rejimi, nükleer faaliyetleri durdurmak zorunda kalmıştır. 2002 yılındaki Esed rejimi ile Piyonyan arasında imzalanan nükleer işbirliği anlaşmasına benzer bir anlaşma, on yıllık bir aradan sonra 2012 yılının Eylül ayında Tahran ve Piyonyan arasında imzalanmıştır. İmzalanan bu anlaşma neticesinde İran ilk olarak Arak’taki nükleer tesisinde uranyumu zenginleştirmek için Kuzey Koreli uzmanların yardımına başvurmuştur.(33)

BM ve diğer uluslararası platformlarda Kuzey Kore, İran’ın Suriye krizindeki tutumuna tam destek vermeye devam etmektedir. 2013 yılının Nisan ayında İran, Suriye ve Kuzey Kore BM tarafından hazırlanan Uluslararası Silah Ticareti Antlaşması’nı engellemeye çalışmış fakat uzun uğraşlar sonunda anlaşma imzalanabilmiştir. Batı karşıtlığı paydasında birleşen ve Bağlantısızlar Hareketi mensubu olan Kuzey Kore ile İran arasındaki ikili işbirliği Suriye’yi de kapsayacak şekilde üçlü işbirliğine dönüşmüştür.

Sonuç

İran’ın günümüzde dış politikasındaki en önemli amacı, 1979 devriminden bu yana Batı tarafından uygulanan ancak son yıllarda Tahran’ın nükleer silah elde etmesini engellemek amacı ile yoğunlaştırılan yaptırımların kaldırılmasını sağlayarak, uluslararası tecritten kurtulmaktır. Tahran uygulamaya başladığı yeni strateji gereği geleneksek dış politikasında radikal bir değişim yaparak başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkilerini gözden geçirmeye ve düzeltmeye çalışmaktadır. İran, Batı ile arasındaki ilişkileri gözden geçirirken Kuzey Kore ile arasındaki işbirliğini korumaya ve geliştirmeye de özen göstermektedir.

Son dönemde İran nükleer ve askeri teknoloji konusunda Kuzey Kore ile yaptığı işbirliğini farklı alanlara yayarak geliştirmeyi planlamaktadır. Kuzey Kore ise İran’ın Batı karşıtı söyleme sahip dış politikasını değiştirmesinden ve ABD ile yakınlaşmasından endişe duymaktadır. Piyonyan son geliştirdiği orta menzilli füzelere monte edilebilecek nükleer başlık teknolojisini Tahran ile paylaşmaya yakındır. Kuzey Kore yönetimi, İran’ın başta enerji kaynakları olmak üzere ekonomik potansiyelini daha aktif bir şekilde kullanmak için Tahran’ı önemli bir stratejik ortak olarak görmektedir. Piyonyan, İran’ın Orta Doğu’daki potansiyelini ve nüfuz alanını kullanabilmek adına Çin ve Rusya’nın da desteğiyle işbirliğini giderek derinleştirmektedir.

İran’ın Kuzey Kore’den teknik destek alarak geliştirdiği Şahap-3 ve Sejil füzeleri, Türkiye topraklarının tamamına ulaşabilmektedir. Özellikle Malatya-Kürecik’e ABD’ne ait balistik füze tespit ve teşhis radarı konuşlandırılmasından bu yana İran makamları Türkiye’yi sık sık balistik füze taarruzuyla tehdit etmektedir. İran kaynaklı füze tehdidini misliyle artıran paralel gelişme, son yıllarda Tahran’ın nükleer araştırma programının tüm engelleme girişimlerine rağmen istendiğinde nükleer silah yapımı için gerekli radyoaktif maddeleri sağlayabilecek olgunluğa ulaşmış olması, dolayısıyla İran’ın balistik füze-nükleer başlık birleşiminin eşiğine ulaşmış bulunmasıdır. Bu yönüyle İran’ın envanterindeki balistik füzeler, esasen İran’ın nükleer güç olma emellerinin Türkiye’de sebebiyet verdiği tehdit algılamasının doğrudan bir uzantısı ve parçası olarak ele alınmalıdır.

Kuzey Kore’nin desteğiyle İran, balistik füze kabiliyetlerini geliştirmekte ve nükleer silahlar edinme konusunda önemli adımlar atmaktadır. İran her ne kadar kimyasal ve biyolojik silahların yayılmasını önleyici uluslararası anlaşmalara imza atsa da bu silahları üretme bilgi ve becerisine sahip olduğu tahmin edilmektedir. Tüm dinamikler göz önüne alındığında İran’ın komşusu Türkiye’nin bu tehditlere karşı önleyici savunma ve saldırı sistemleri edinmesi ve geliştirmesi gerekli görülmektedir. Bu çerçevede Türkiye, modern erken uyarı ve füze savunma sistem alt yapısını kurulması hususunda bir an önce gerekli adımları atmalıdır.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: