YOLSUZLUK DOSYASI : Yolsuzluğu ortaya çıkarmak suç mudur ?

Büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının ardından iktidar sürpriz şekilde ‘paralel devlet’ iddiasını ortaya attı. Kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanan iddiayı BBP Genel Başkanı Mustafa Destici de inandırıcı bulmuyor.

Rahmetli genel başkanları Muhsin Yazıcıoğlu, 28 Şubat sürecinde, “Türkiye İran olmayacak; ancak Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz!” sözü ile âdeta tek başına darbecilere meydan okumuştu. Türkiye 16 yıl sonra ikinci bir 28 Şubat süreci yaşıyor. Fethullah Gülen Hocaefendi ve camia bir linç kampanyası ile karşı karşıya. İktidara yakın medya, tıpkı olağanüstü dönemleri hatırlatır yöntemlerle bir kara propaganda yürütüyor. Daha önce mahkemelerden dönen yalanlanmış iddialar yeniden ısıtılıp gündeme getiriliyor. Bürokraside fişlemeler yapılıyor. Çeşitli bakanlıklarda tarihin en büyük tasfiyeleri söz konusu. Öte yandan mart ayında yerel seçimler var. Meydanlar kızışıyor.

Peki, bütün bu olup bitenler siyaseten ne anlama geliyor? Büyük Birlik Partisi, MHP geleneğinden geliyor; en çok operasyonlara maruz kalan partilerden biri. Muhsin Başkan, şüpheli bir helikopter kazasında hayatını kaybetti. Bayrağı devralan Mustafa Destici, BBP Genel Merkezi’nde sorularımızı cevapladı.

-Yargı ve emniyette bir cunta olduğu, camianın devlet içinde paralel yapı kurduğu iddiasına katılıyor musunuz?

Eğer yargı ve emniyet içinde paralel devlet yapılanmasından hizmet cemaati kastediliyorsa, o zaman bu devletin içinde onlarca paralel devlet vardır. Siyasi görüşe sahip her grubu paralel devlet olarak kabul edeceksek, her cemaate, mezhebe mensup insanları öyle göreceksek, Türkiye’de bütün partilerin devlet içinde kadroları var, dolayısıyla bunları paralel devlet olarak görmemiz lazım. O zaman, pek çok paralel devletten bahsedebiliriz. İnsan hangi etnik kökene, mezhebe, siyasi görüşe, cemaate mensup olursa olsun, bu insanların devlet yönetimi ve bürokraside yer alması kadar doğal bir şey olamaz! Önemli olan o insanlar devlet içinde hukuka uygun hareket ediyor mu, etmiyor mu? Mevcut hukukun dışındalar mı, içindeler mi? Buna bakmak gerekir. ‘Hükûmetin istediği doğrultuda hareket ediyorlar mı?’ değil, ‘Anayasa ve kanunlara uygun hareket ediyorlar mı?’ diye yorumlamamız ya da yargılamamız gerekir. Hukuk içinde kalmışsa kimseyi sorgulayamazsınız ‘Hangi görüşe sahip?’ diye.

-Devlete paralel bir yapı var mı?

Bakın terör örgütü, KCK diye bir yapılanmaya gitti. Adamlar diyor ki, ‘Devlet içinde devlet kuracağız, Kürdistan kuracağız.’ Bunu; eş başkanı, yürütme kurulu başkanı söylüyor. ‘Burası özgür Kürdistan olacak.’ diyor. Kendi yargı, eğitim, vergi ve güvenlik sistemini kuruyor. Sen bu cümleleri sarf edenler için bile paralel devlet demeyeceksin ama öbür tarafta ömrünü, hayatını, her şeyini vatanı, milleti için; inançları için, Türkçe için, dünya barışı için harcayanlara bu suçlamaları reva göreceksin. Bu hakkaniyetli değil.

-‘İnlerine gireceğiz!’ diyor Başbakan.

Kimin inine giriyorsunuz? Eğer girecek bir in arıyorsanız PKK’nın inlerine gireceksiniz. 10 binden fazla ini olduğu söyleniyor. 30 yıldır askerin, polisin, imamın, öğretmenin kanına ellerini bulayan teröristlerin inlerine gireceksiniz. İnlerden kasıt evler, yurtlarsa bir kere bunların in olarak tanımlanması çok yanlış. İkincisi oraya girdiğinizde bulacağınız şey Kur’an-ı Kerim, Hadis kitapları, Risaleler, Kırık Mızrap, ders kitapları ve pırıl pırıl öğrenciler olur; başka bir şey bulamazsınız.

-Camia, iktidara itaat etmediği için mi hedefte?

Ortaya çıkan rüşvet ve yolsuzluk soruşturması, cemaatin bir operasyonu olarak gösteriliyor. Daha ağır suçlama nedir? Bunu dış güçlerle birlikte yapıyor iddiası… Bu büyük haksızlıktır. Siz, ‘dış güçlerin operasyonu’ diyor ve camiayı onun ‘içerideki uzantısı’ olarak tanımlıyorsanız, bunu ispatlayacaksınız. Bir taraftan ABD Büyükelçisi’nin, ülkemizdeki AB üyesi ülkelerin elçilerine yemek verdiğini, hükûmeti düşürmeye yönelik sözler sarf ettiğini söyleyeceksiniz, diğer taraftan ABD’ye dönüp böyle bir düşünceniz olmadığı yönünde teminat vereceksiniz. Öyle bir şey yoksa büyük bir iftira atıyorsunuz demektir, özellikle de hizmet cemaatine karşı. Yolsuzluğu, hırsızlığı ortaya çıkarmak suç mudur?

-Sizce suç mu?

Devletin savcısı, polisi kendisine verilen görevi yerine getirmiştir. Velev ki bunu dış operasyon kabul edelim, peki o zaman hırsızın hiç mi suçu yok? Belgeler, bilgiler ve zaaflarınızı yabancı bir dış güç ele geçirdiği zaman, demek ki sizin üzerinizden Türkiye Cumhuriyeti devletine her türlü operasyonu yapabiliyorlar. Siz bu kozları onların eline vermiş oluyorsunuz. Nihayetinde sizin kadronuz, yönetim tarzınız böyle bir sonuç doğurmuş. Siz, içinizde yanlış yapanları ayıklamak yerine ‘onları nasıl hukuktan kurtarırım?’ ya da ‘Bu yanlışların üzerini nasıl örterim?’ çabası içine girerseniz, örtemezsiniz. Bu, milletin hafızasına silinmeyecek şekilde kazınarak yerleşmiştir.

-İdris Naim Şahin ‘hükûmete etki eden bir oligarşik yapı’dan bahsediyor. Acaba böyle bir yapı mı Başbakan’ı yönlendiriyor?

Şahin, ‘Hükûmet etme niyetinden emin olmadığımız oligarşik yapı’ diyor. Ben de bir sene önce, ‘İktidar içinde Başbakan’ı PKK çizgisine getirmeye çalışan bir yapı var.’ demiştim. Bu grup başarılı oldu, masaya oturuldu ve neticede PKK’nın bütün talepleri kabul gördü. Bağımsızlık dışında bütün talepler yerine getirildi. Aynı yapının cemaati de hedef aldığı gözüküyor. İdris Naim Şahin, partinin kurucularından, partide ikinci adam pozisyonunda on yıl kalmış birisi; o da bunu söylüyorsa ciddiye almak lazım.

-Bazı cemaatlere hatta partilere karşı operasyonlar yapılıyor. Bölünenler oldu. ‘İktidar kendisine itaat etmeyen unsurları yok ediyor.’ diyebilir miyiz?

Her iktidar kendi iktidarını devam ettirme adına bu tür çabalar içinde bulunmuştur ama bu, demokratik rejimlerde izlenecek bir yol değildir. Tam tersine muhalefeti, sivil toplumu ve cemaatleri güçlendirmek, farklı seslerin çıkmasının önündeki engelleri kaldırmak, demokratik rejimlerde yönetimlerin öncelikli işleri arasında olmalıdır. Sivil toplum, tamamen hükûmetin dışındaki toplumsal örgütleri ifade eder.

-Bazı sivil toplum örgütlerinin iktidara destek açıklamalarını nasıl görmek lazım?

Odaları, sendikaları, sivil toplum örgütlerini hükûmet etrafında şekillendirme veya hükûmet şemsiyesi altına alma gibi bir gayret var. Kapalı kapılar arkasında farklı, meydanda farklı şeyler konuşuyorlar. İşçi, memur sendikaları bile işçilerin, memurların hakkını savunamıyor, hükûmetin âli menfaatleri neyi gerektiriyorsa onun peşinde koşuyor görüntüsü veriyorlar. Propagandist gibi çalışan sivil toplum örgütleri, liderleri var. Bir iktidar veya siyasi parti karşısındakini zayıflatmayı düşünebilir ama bunu fikirle, sandıkla, millete giderek yapar; elindeki imkânları ve devlet gücünü kullanarak bir baskı oluşturursa bu antidemokratik olur, bir yerde tıkanır, kabul görmez.

-Danıştay, HSYK gibi kurumların yapısının değiştirilmek istenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demokratik ülkelerde yargıda, idarede ve eğitimde sistem bir kere kurulur ve yüzyıllarca gider. Yolsuzluk iddiaları karşısında bir iktidarın aklına ‘Kanunları değiştirmeliyim ve bunlardan kurtulmalıyım. Yargıyı emrime veren bir sistem kurmalıyım.’ düşüncesi gelmez. Herkes yargıya teslim olur, hukuka güvenir. 3 yıl önce HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısını bu iktidarın teklifi ve halkın yüzde 58’inin desteği oluşturdu. Şimdi ne oldu da HSYK’nın yapısını yeniden değiştirme gereği duyuyorsunuz? Daha önce Adalet Bakanı’nın elinden alınıp Kurul’a verilen yetkiler neden yeniden bakana devredilmek isteniyor? Bu yeni düzenleme gerçekleşirse yargının bağımsızlığına vurulmuş bir darbe olur. Geriye gidiş olur. Bu, Anayasa’ya aykırı olduğu gibi, 2010 referandumuna da ihanettir. Ne oldu da 2010’un karşısında olanlar şimdi hükûmetle kol kola. Özellikle bazı kurumlardaki yer değiştirmeler, görevden almalar bir kıyıma dönüşmüş vaziyette. Hükûmet, ‘Denize düşen, yılana sarılır’ misali hareket ediyor lakin bilmiyorlar ki öfkeyle hareket etmeye devam ederse bedelini hem demokrasimiz hem de milletimiz ağır bir şekilde ödeyecek.

-Başbakan, ‘Hükümete karşı bir darbe girişimi var’ diyor. Muhalefete bize destek verin çağrısı yapıyor?

Mısır’da darbe olduğunda da ifade ettik, dünyanın neresinde olursa olsun, meşru, hilesiz, entrikasız seçimlerle işbaşına gelmiş hangi iktidara darbe yapılırsa yapılsın, biz bunun karşısında oluruz. 28 Şubat’ta dik duruşumuzla bunu gösterdik. Ben, bugün gelişen olayları asla hükûmete karşı bir darbe girişimi olarak görmüyorum.

-Hükümet neyle karşı karşıya?

Savcılar, hukuk adamları ve polis bir yolsuzluk operasyonu yapmıştır ve başka operasyonların önü kesilmiştir. Bu, bir darbe girişimi değildir. Darbe girişimi olabilmesi için Başbakan’ın dediği gibi dış güçler ve işbirlikçilerinin ortaya konması lazım; tabanı safta tutma adına geliştirilmiş bir söylem olarak görüyorum bunu.

-Yolsuzluk operasyonunu Başbakan, Gezi olaylarındaki gibi hükûmete karşı bir kalkışma ve darbe girişimi olarak değerlendirdi. 17 Aralık, Gezi’nin devamı mı?

Gezi ve 17 Aralık farklı. Gezi’nin içerisinde olanlar da dışarıda olanlar da, ‘Biz buradayız!’ dedi. ABD, AB ve diğerleri Gezi sürecinin yanında durdu. Başbakan Erdoğan’ın son süreci Gezi’nin devamı gibi sunması, tabanını yanında tutabilme çabasından başka bir şey değildir. Mağduru oynarken, birtakım yolsuzlukların üzerini de örtmeye çalışıyor görüntüsü vermektedir.

-Gezi’deki gibi bazı şehirlerde eylemler başladı. Hükümet istifaya davet ediliyor.

Bunların kendiliğinden oluşmadığını düşünüyorum. Kontrollü gerginlik projesi kapsamında yaptırılıyor. Çatışmadan beslenen bir siyaset var. Toplumu önce gerip sonra da çatıştırmak istiyorlar. İki kutuplu bir siyasetin taşlarını döşüyorlar. Bilinçlice yürütülen bir strateji var.

-Nasıl?

2002’den bu yana, AK Parti’nin toplumu hep kutuplaştırarak seçimlerden galip çıktığını görüyoruz. Mutlak düşmanlar oluşturuldu; gerginlikle taban diri tutuldu ve bu sandığa yansıtıldı. Bu süreçte yeniden gerginlik çıkarılarak bu strateji üzerinden oynanıyor.

-‘Hükûmet bilerek gerilimi artırıyor.’ diyorsunuz.

Bakın, şimdi ne konuşulması gerekir? Yolsuzlukların, rüşvetin, hırsızlığın, terörün, bütçenin ve yeni anayasasının konuşulması lazım. İşte bu süreçlerde üretilen stratejilerle bütün bunların üzeri örtülüyor. Bütçe geldi geçti; hiçbir değerlendirme duyuyor musunuz? Olumlu rakamlar söyleniyor, olumsuz hiçbir şey söylenmiyor. Kişi başına düşen millî gelirde biz Kıbrıs Rum Kesimi’nin 13 basamak gerisindeyiz. Yılbaşında zamlarla uyandık. Sosyal devlet iddiası yalan.

Destici, Gezi olaylarının kontrollü gerginlik projesi kapsamında çıkarıldığına inanıyor.

-Olağanüstü dönemler öncesi hep sokak hareketlendirildi. Marta doğru bu kavga körüklenebilir mi?

Burada daha çok kamplaştırarak, ayrıştırarak, kutuplaştırarak bir süreç yürütülmeye çalışılıyor. Birtakım gruplar sokağa bilinçli olarak indiriliyor. Zaten sokağa inmeye hazır gruplar da var, bunların kontrollü bir şekilde sokağa inmesine izin veriliyor. Eylem, taşkınlık ve protesto yapmasına göz yumularak, bunlar üzerinden ‘bu iktidar giderse, karşılığında bunlar gelir.’ diye bir görüntü verilmek isteniyor. Mütedeyyin ve muhafazakâr oy tabanı korkutuluyor. ‘Bak! AK Parti giderse bunlar gelir!’ diyorlar. Kaos fotoğrafı verilerek ‘Nasıl yeni bir siyasi menfaat elde ederiz?’in hesabı yapılıyor.

-AK Parti, gençliği sokağa çekilebilir mi?

Şu anda buna teşebbüs ediliyor. Ancak etkili olabilirler mi, bilmiyorum. Bunlar sığ ve dar mitingler ama hükûmet gücü, iktidar gücü ve yerel yönetimlerdeki güç birleşince siyaset çok partizanlaştı. Sosyal yardım kurumlarının yardımları ile devlet kurumlarına alınan taşeron işçiler bile iktidar partisinin il ve ilçe teşkilatlarından gelen listelere göre belirleniyor. Bu süreçlerdeki en tehlikeli noktalardan biri de aşırı partizanlaşmadır. Katı taassubiyetle, bağnazlık derecesinde parti tarafgirliğidir. Vatandaşlarımız tarafgir bir tutum içerisine girmeden, doğruya doğru demelidir. Milleti bölmeye ve kamplaştırmaya çalışanlara fırsat verilmemelidir.

-Mahalli seçimler siyaseti nasıl biçimlendirir?

Son gelişmeler önemli. Genel seçimler erkene alınabilir, 30 Mart yerel seçimleri ile birleştirilebilir. Hükûmetin bu süreçteki tavrı da bunu körüklemektedir. İktidar partisinden kopmalar artabilir, 17 Aralık’a benzer operasyonlar olabilir. Türkiye, sonuçta mecburi bir erken seçimle karşı karşıya kalabilir. 30 Mart’taki seçimlerle birleşir veya cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce mayıs sonu, haziran başı gibi bir genel seçim yapılabilir. Yerel seçim sonuçlarına bağlı olarak birtakım gelişmeler yaşanması ihtimali yüksek. AK Parti, 2009’da yüzde 38 oy aldı. Bütün avantajları ile girdiği bir seçimden bahsediyoruz. Şimdi problemli bir seçime giriyor, bazı argümanlar elinden alındı ve bazı ezberler bozuldu. Yüzde 38’in altındaki her neticede, İstanbul ve Ankara’nın kaybedilmesi hâlinde hükûmet erken seçimden kaçamaz.

-BBP, seçimlerde başarı çıtasını nereye koyuyor?

Bütün büyükşehirler, il ve ilçelerde kendi adaylarımızla seçime gireceğiz. En fazla adayla gireceğimiz seçim olacak. Pek çok alternatifi yok ettiler ama bizi yok edemediler. Bu seçimde hem oy oranını hem de belediye başkanlıklarını artırma açısından seçimin tek galibi olacağız. 2009 yerel seçiminde 20 belediye kazandık, tamamını iktidar partisinden devraldık. Onların döneminden daha fazla hizmet yaptık. Milletimizi, vatandaşlarımızı ‘Alternatif yok’ propagandasıyla kandırıp ümitsizliğe sevk ediyorlar. Halkımız şunu bilsin ki, alternatif biziz. BBP, ülkemizdeki her problemi çözecek projelere ve kadroya sahiptir.

-Yazıcıoğlu soruşturmasından sonuç çıkacak mı?

Muhsin Başkanımızla ilgili soruşturma süreci devam ediyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda yüksek bürokratlarla ilgili soruşturma bitirilmek üzere. Adı geçen vali, komutan ve üst düzey bürokratların ifadesi alındı. Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nda esas soruşturma devam ediyor. Başbakanlık Teftiş Kurulu da idari yönden olayı soruşturuyor. Muhsin Başkan hakkındaki yazısıyla ilgili Hayrettin Karaman Bey’in de dinlenmesi talebinde bulunduk. Kendisinin ifadesine başvurulacak. Hayrettin Karaman Bey, bana yazısının; ‘Muhsin Bey her zaman ülke, millet ve kamu menfaati olduğunda kendi menfaatinden vazgeçmiştir.’ manasına geldiğini söyledi.

Gemi batarsa hepimiz gideriz

Haksız ithamlardan, suçlamalardan ve iftiralardan hepimizin uzak durması gerekmektedir. Hiçbirimiz “Bu süreçte nasıl bir fayda elde ederiz?” mantığı güderek pragmatist bir yaklaşım sergilememeliyiz. Aksine birleştirici, bütünleştirici ve barıştırıcı bir tutum içinde olmalıyız. “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” hadis-i şerifini asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Kardeşler arasında kırgınlıklar oluşmuşsa, kavgaya dönüşmeden bunu önlemek için hepimiz çaba sarf etmeliyiz. Velhasıl, hepimiz aynı geminin içindeyiz. Gemi batarsa hepimiz boğuluruz.”

Etiketlendi:,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: