MEDYA DOSYASI : Medya mensupları hâlâ parti üyesi devlet memuru gibi

Ülkelerin en önemli yumuşak güç unsurları olan sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya uluslararası ilişkilerin yeni aktörleri. Prof. Dr. Vedat Demir’e göre, bu fonksiyonu kavrayamayan medya mensupları, hâlâ devlet veya iktidar bağımlılığından kurtulamadı.

Uluslararası ilişkilerde, devlet merkezli diplomasi ve dış politika artık ülkeleri hedefine taşıyamıyor. Bugün pek çok devlet ikili ilişkilerini ve imajını güçlendirmek için kamu diplomasisi faaliyetleri yürütüyor. Devletin en önemli yumuşak güç unsurları olan sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya dış politikadaki en önemli aktörlerden. Yeni milletlerarası münasebetlerde ehemmiyeti giderek artan kamu diplomasisi Türkiye’de yeni yeni konuşuluyor. 2010 yılında Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nün kurulmasıyla bir devlet politikası hâline geldi. Fakat, bir yandan da devlet en etkili kamu diplomasisi güçleriyle karşı karşıya geliyor, onları zayıflatıp baskı altına almaya çalışıyor.

Son yıllarda devletin giderek otoriterleştiği iddiası sık dile getirilir oldu. Devletin kendi dışındakilere karşı geliştirdiği bu çatışmacı tavrı yumuşak gücünü pasifleştirmez mi? Soruyu İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vedat Demir’e sorduk.

Demir, ‘Kamu Diplomasisi ve Yumuşak Güç’, ‘Türkiye’de Medya Siyaset İlişkisi’ ve ‘Medya Etiği’ kitaplarının da yazarı. 2012’den beri Amerika’da misafir öğretim üyesi olarak kamu diplomasisi ve siyasi iletişim sahasında çalışmalar yapıyor. Türkiye’de çok önemli potansiyel yumuşak güç unsurları bulunmasına rağmen demokratik hukuk devletine yakışmayan uygulamaların bu gücü zayıflatacağını ifade eden Demir, “Politikacıların ortaya koyduğu otoriter ifadeler, basın hürriyetine matuf baskılar ve demokratikleşmeden geriye atılan adımlar, ülkenin mevcut olumlu imaj ve itibarını zedeler.” diyor.

-Türkiye yumuşak güç unsurlarını dış politikada etkin şekilde kullanabiliyor mu?

Sivil toplum teşekkülleri son on senede olduğu gibi kendilerini gösterme imkânı bulabildiğinde yumuşak güç unsurları olarak dış politika, milletlerarası münasebetler ve kamu diplomasisine muazzam katkılar sunuyor.

Dünyanın her tarafında Türkiye’nin kamu kuruluşları, sivil toplum teşekkülleri, eğitim, sağlık ve ilk yardım konuları faaliyet gösteriyor. Türk okulları, hem oralarda vasıflı, kaliteli insan yetişmesine, hem de Türkçeyi ve Türkiye’yi sevdirerek istikbale büyük yatırım yapıyor. Türk filmleri, dizileri, ihracat ve turizm vasıtasıyla Türk ekonomisine katma değer sunuyor. Daha önemlisi o ülkelerde sempati duyan insanların çoğalmasını temin ederek, Türkiye’nin yumuşak gücüne katkıda bulunuyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türkiye’nin kültürüne, tarihine sahip çıkarak, bunlardan tevarüs eden değerleri özümseyerek dış politikasına aksettirdiği ve demokratikleşme süreciyle harekete geçen toplumsal dinamiklerinin yurtdışında gerçekleştirdiği faaliyetleriyle önemli nispette itibarını artırdığını gösteriyor. Mesela, International Herald Tibune gazetesi 4 Ocak 2010 tarihli haberinde Türkiye’nin Irak’taki tesirini anlatırken, “ABD Irak’ı 4 bin 400 asker kaybederek işgal etti. Türkiye ise daha kalıcı bir şekilde ve yumuşak güçle, yani kültür, eğitim ve ticaretle Irak’ta var oluyor” ifadeleri kullandı.

-Bugünlerde Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Hukuk, medya, siyaset gibi alanlarda adalet, güven, özgürlük konuları tartışılıyor. Bu tartışmalar, Türkiye’nin kamu diplomasisine nasıl yansır?

Türkiye’nin dünyada ve bölgesinde daha tesirli bir ülke hâline gelmeye başlamasında, askerî ve sivil bürokratik vesayetin kalkması ve demokratikleşme çabalarının büyük etkisi var. Halka ve topluma istinat eden, paranoyalarından, komplekslerinden kurtulmuş daha özgüvenli dış politika anlayışı ve tatbikatları Türkiye’nin potansiyel yumuşak güç unsurlarının ortaya çıkmasında rol oynuyor. Ancak imaj ve itibar çok uzun ve zorlu çalışmalar sürecinde kazanıldığı gibi, kaybedilmeleri ve olumsuza tahvil edilmeleri çok kolay. Demokratik hukuk devletine yakışmayan uygulamalar, politikacıların otoriter ifadeleri, iletişim ve basın hürriyetine matuf baskılar, demokratikleşmede atılan geri adımlar mevcut olumlu imaj ve itibarı anında olumsuza çevirecektir. Politikacı ve liderlerin iç politikaya matuf mesajları veya iktidar mücadelesi için kullandığı argümanlar artık sadece iç zeminde kalmamakta, dış politikaya ve Türkiye’nin itibarına etki eden neticeler husule getirmektedir. Bilhassa ülkeyi yönetenlerin kullandıkları politik dil konusunda çok dikkatli olmaları lâzım. Dikkatsizce sarf edilen bir söz, küreselleşmiş bir dünyada AB sürecindeki bir Türkiye’de anında dış politikanın konusu hâline gelebilir.

-Türkiye’nin yumuşak güç unsurları iç ve dış politikadan etkileniyor mu?

İç ve dış politikada ortaya koyduğu uygulamalar o ülkenin yumuşak gücünü etkileyen en önemli unsurlardandır. Mesela, 2000’li yıllarda Türkiye’nin siyasî, sosyal ve iktisadî gelişimi ve değişen dış politikası dünyada ve komşularında Türkiye algısının olumlu bir şekilde yükselmesine vesile olmuştur. Bu gelişmeler arasında AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesi, TBMM’nin Mart 2003’te ABD ile Irak savaşı için işbirliği yapmayı reddetmesi, Türkiye-Avrupa Birliği (AB) münasebetlerindeki gelişmeler ve bilhassa Aralık 2004’te AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması, Türkiye’nin İsrail’in Gazze saldırısına verdiği güçlü reaksiyon ve 2009’da Davos’ta yaşanan ‘one minute’ hadisesi ile yine İsrail’in Gazze’ye yardım götüren ‘Mavi Marmara’ gemisine saldırı sonrası İsrail’e matuf politikaları sayılabilir. Bu politikalar neticesi pek çok ülkeyle vizeler kalkmış, Suriye, Irak, Mısır ve diğer İslam ülkeleriyle münasebetlerimiz pek çok ülkeyi kıskandırır hâle gelmiştir. Yapılan araştırmalar Ortadoğu’daki halklarda Türkiye’nin itibarının son dönemde oldukça iyi olduğunu ortaya koyuyor. Çevremizdeki iç savaş ve kargaşaya rağmen durum hâlâ çok fazla değişmemiştir.

Türkiye’nin bu çerçevedeki, komşularıyla sıfır problem politikası, demokratik değerlere ve halkın iradesine saygı gibi genel ilkeleri doğru olmakla birlikte, uygulamada birtakım hatalar da yapılmış olabilir. Ayrıca Mısır ve Suriye’deki son durum Türkiye’nin politikalarından ziyade, küresel güçlerin bölgedeki menfaat çatışmalarından kaynaklanmaktadır.

-Milletlerarası alanda çeşitli lisanlarda yayın yapan ve geniş kitlelere ulaşan ülkeler, kendilerini ve politikalarını anlatma ve imajlarını geliştirme açısından büyük mesafe katediyor. Bu konuda Türkiye’nin zayıf olduğunu söylemek mümkün mü?

Türkiye hâlâ kamu diplomasisi çalışmaları ve yumuşak gücünü kullanmada çok geride. Dünyadaki itibarını artırmak ve hak ettiği yeri alabilmek için öncelikle demokratik ve modern bir hukuk devleti olduğunu herkese göstermeli. Bunu temin etmek için mesela geçmişte siyasî iktidarların özellikle gayrimüslim azınlığa ve diğer etnik yapılara yönelik hatalarını kabul etmeli ve telafisi istikametinde icap eden hukukî, idarî ve sosyal düzenlemeleri yapmalıdır. Bunun için Türkiye’deki bütün farklı etnik yapıların, inançların, fikirlerin bir arada barış içinde yaşayabilmesini teminat altına alan, üzerinde mutabık kalacakları yeni demokratik anayasanın yapılması gerekir.

Ülke, aktörler değişmesine rağmen hâlâ eski Türkiye’nin kurumlarıyla yönetilmekte ve en ufak krizde bu devlet bütün dehşetiyle ortaya çıkmaktadır. 1925’ten sonra ülkede hâkim olan tek parti devleti ve anayasasıyla Türkiye’nin içerideki problemleri çözmesi ve dış politikada kalıcı başarılar elde etmesi mümkün değildir.

-Sosyal medyayı en çok kullanan ülkeler arasındayız. Bu gücümüzü kamu diplomasisinde de başarılı şekilde kullanabiliyor muyuz?

Kamu diplomasisindeki başarı sadece iletişim araçları gibi vasıtalara bağlı değildir. Önemli olan sosyal medyada kullanacağınız malzemedir. Sosyal medya sadece imaj sağlar. İmaj ise kalıcı değil, geçicidir. Kamu diplomasisinde önemli olan itibarın kazanılmasıdır. İmaj kısa va’dede elde edilebilirken, itibar uzun va’dede ve daha kalıcı olarak kazanılır. Sosyal medya imajınızı kısa süreliğine olumlu veya olumsuz kılabilir. Ama itibar, ülkenin demokratik yapısı, hukuk devleti uygulamaları, insan haklarına saygı, kültürel ve etnik çoğulculuğu, müsamaha ve hoşgörü kültürünü yaşatarak elde edilir.

-Kamu diplomasisini en başarılı ve zayıf yürüten ülkeler hangileri? Başarılı ülkelerde en çok hangi yumuşak güç unsurları kullanılıyor?

En başarılı olanlar Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İsveç, Norveç gibi ülkeler. Zayıf olanlar ise Çin, İran, Kuzey Kore gibi ülkeler. Başarılı ülkeler demokratik sistemleri, liberal ekonomileri, popüler kültürü, sinema ve televizyon prodüksiyonları ile ülke markalarını, kültür ve eğitim sahalarındaki yumuşak güç unsurlarını kullanıyor. Mesela ABD’nin en önemli yumuşak güç unsuru eğitim mübadelesi yoluyla ülkesine getirdiği yabancı öğrenciler, popüler kültürü ve Hollywood’dur.

-Sadece yumuşak güce sahip olmanın yeterli olmadığını söylüyorsunuz kitabınızda. Bu yumuşak gücü markalaştırmak ve bunu yönetebilmenin de ehemmiyetli olduğundan bahsediyorsunuz. Türkiye markalaşmada başarılı mı?

Türkiye maalesef markalaşma konusunda çok başarılı değil. Bu durum tabii ki hem siyasi sisteminiz hem de ekonomik durumunuzla çok yakından alakalı. Ama Türkiye, tarihi, coğrafyası ve kültürüyle aslında pek çok şeyi markalaştıracak potansiyele sahip. Mesela İstanbul, İzmir, Bursa, Edirne, Konya, Kayseri, Mardin, Adıyaman, Ağrı, Antakya, Urfa gibi kentler dünya çapında marka hâline getirilebilir, buralar milyonlarca turistin ağırlanacağı şekilde dizayn edilebilir. Bunun için Türkiye’deki medeniyetlerden Hitit, Mezopotamya, Yunan, Pers, Roma, Selçuklu ve Osmanlı eserleri hak ettiği himayeyi görmeli, bu eserlerin muhafazası ve ihyâsı hususunda gerekli itina gösterilmelidir.

Bilhassa İstanbul, Roma ve Osmanlı imparatorluklarının başkentleri olarak ön plana çıkarılmalı, İstanbul’un tarihî yarımada ve çevresi bu konsept dâhilinde yeniden düzenlenmelidir. Tarihî hususiyeti haiz, otoriter idareler tarafından daha önce değiştirilmiş isimler Anadolu coğrafyasındaki mekân ve yerlere yeniden iade edilmelidir. Maalesef dünya markası olabilecek İstanbul’a çok hor davranıyoruz. İstanbul’u rant ve imara kurban ediyoruz. İstanbul’un tarihî siluetini bozan gökdelen ve yüksek binaları yapan ve buna müsade edenleri tarih ve gelecek nesiller affetmeyecektir. İstanbul, başka ülkelerde olsa senede 50 milyon turist çeken dünyanın en önemli marka şehri olurdu. Bunların yanında Türkiye’nin yurtdışındaki tanıtımı için sade, anlaşılabilir, net bir konsept ve mesaj oluşturulmasına itina gösterilmelidir.

-Devletin giderek otoriterleştiği ileri sürülüyor. Böyle bir devletin, sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya gibi yumuşak güç unsurlarıyla ilişkisi sağlıklı olabilir mi?

Demokrasi statik, durağan bir sistem değildir. Siz bu konuda ne kadar mesafe alırsanız alın, demokratikleşmeyi durdurduğunuz an otoriterleşirsiniz. Mesela geçen asrın başında temsilî demokrasi çok önemli bir kavramdı. Asrın sonunda yerini katılımcı demokrasiye bıraktı. Yeni asrın başında da ‘müzakereci demokrasi’ dediğimiz, toplumun bütün kesimlerinin yönetime sürekli müdahil olduğu, yönetenleri her an murakabe ettiği bir demokrasi anlayışı hâkim olmaya başladı. Müzakereci demokrasi, sivil toplum teşekkülleri, iş dünyası, hür medya ve tartışma olmadan gerçekleşemez. Çünkü devlet ontolojisi icabı daima otoriterleşme temayülündedir. Onun otoriterleşmesini önleyecek serbestçe teşekkül eden bir kamuoyu, sivil toplum teşekkülleri, hür medya ve hukuktur.

-Devletin Gezi olayları, ardından Hizmet Hareketi’yle devam eden çatışmacı tavrı, bu grup ya da kişileri medya ve siyasette hedef hâline getirdi. “Çapulcu, paralel devlet, çete, örgüt” gibi ifadeler kullanılarak toplumun önemli bir kesiminin ötekileştirilmesi, sivil toplumu pasifleştirmez mi?

Toplumun çeşitli kesimleriyle yaşanan bu çatışmaların kesinlikle Türkiye’nin yumuşak gücüne, imaj ve itibarına zarar verdiğini düşünüyorum. Bilhassa Gezi hadiseleri sonrası Türkiye yurtdışındaki olumlu imajını, kaybetti. Daha önce bölgesinde bir demokrasi ve barış adası olarak görülen Türkiye bir anda, çevresindeki ülkelerle aynı ligde anılır oldu. Burada hangi tarafın haklı olduğunun önemi yok. Zira hadiseler öncelikle Türkiye’nin imaj ve itibarına zarar veriyor. Ayrıca çatışma bir iktidar mücadelesi hâline geldiği için, hiçbir ahlaki kaygı tanımadan karşısındakini tamamen sindirme ve yok etme amaçlı yapılıyor. Bu da ülkenin demokratik çoğulcu imajını ciddi mânâda zedeliyor. Bir ülkede herkes düşman ilân ediliyorsa, orada demokrasiyi yaşatamazsınız. Bu çerçevede sivil toplum teşekküllerinin hem yurtiçinde hem de yurtdışında yapmış olduğu faaliyetler, dolayısıyla Türkiye’nin yumuşak güç unsurları da bu çatışmada çok büyük zarar görüyor. Mesela Gülen Cemaati’yle anılan yurtdışındaki Türk okulları şu anda Türkiye’nin en büyük yumuşak güç unsurlarından birini teşkil etmektedir. Bu okulların bir sivil toplum hareketi olarak devletle irtibatının bulunmaması da bu yumuşak güç unsurunun tesirini artırmaktadır. Çünkü kamu diplomasisi geleneksel diplomasinin aksine devletin en az müdahil olduğu diplomasidir. Bu okullar mübadele diplomasisi çerçevesinde Türkiye’de okullar kurup, buralara dünyanın çeşitli ülkelerinden insanları çekmek yerine, bizâtihi o insanların ülkelerine gidip okul kurarak ve eğitim faaliyetlerinde bulunarak farklı bir mübadele diplomasisi faaliyeti icrâ etmektedir.

-Yurtdışındaki Türk okulları için ‘yumuşak güç unsuru’ diyebilir miyiz?

Yurtdışındaki Türk okulları tam manasıyla bir kamu diplomasisi faaliyeti ve yumuşak güç unsurudur. Türkiye açısından, bu özel okullar söz konusu ülkelerin elitlerini ve müstakbel karar vericilerini yetiştirmekte, onları Türkçeyi bilen, Türkiye’ye sempati besleyen insanlar hâline getirmektedir. Ev sahibi ülkeler açısından ise bu kuruluşlarda idareleri açısından o kadar ihtiyaç hissettikleri, birçok lisan bilen yeni kadrolar yetiştirmektedir. Diğer yandan bu okullar devlet tekelinin kendini her sahada hissettirdiği bir ekonomiden çıkmaya çalışan bu ülkelere rekabet ve piyasa ruhunun da sokulmasına yardım etmektedir. Öğrenciler ve aileleri de ülkelerindeki ve kimi zaman da yurtdışındaki iyi üniversiteler için bir sıçrama tahtası teşkil eden bu okulları takdir etmektedir.

-Böyle bir unsurun zarar görmesi ülke açısından kötü olmaz mı?

Yurtdışındaki Türk okulları orta ve uzun va’dede Türk kamu diplomasisi açısından çok büyük neticeler elde edecek faaliyetler ifa etmektedir. Ayrıca bahsettiğiniz hareketi, toplumdan ayırmak ve koparmak da mümkün değildir. Çünkü bu yapı halkla iç içe, halkın her kesiminin içinde yer aldığı bir sivil toplum hareketidir. Son hadiseler ve camiaya cemaate yönelik ithamlar, bu açıdan, Türk demokrasisine, toplumsal dayanışma ve kardeşlik ruhuna, toplumsal çoğulculuğa da çok büyük zarar verecektir. Bütün Türkiye halkı gibi ben de bunun böyle sürmesinden endişe duyuyorum. Ama en çok da Türkiye’nin yurtdışındaki yumuşak gücüne büyük darbe vurmaktadır. Çünkü bu hizmetleri yapan camianın Türkiye’de bu kadar aşırı ithamlara maruz bırakılması, hatta hükümete darbe yapmakla suçlanması okulların bulunduğu diğer ülkelerdeki Türkiye ve Türk okullarına husumet duyanların eline büyük koz vermektedir.

-Medya-siyaset ilişkisi açısından bugün medyanın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Geçmişi de göz önüne alırsak medyanın devlet eksenli yayın çizgisi neden değişemiyor?

Türkiye’de nasıl devletin diğer kurum ve müesseseleri değişmediyse, medya da genel olarak aynı kalmıştır. Türkiye medyasının ortaya çıkışından itibaren, devletçi, iktidar yanlısı pozisyonu değişmemiştir. Değişen sadece medyadaki mülkiyet yapısı. Medyanın devletçi ve iktidar yanlısı, elitist, halktan ve Türkiye gerçeklerinden kopuk zihniyeti hâlâ devam ediyor. Hâlâ medya mensupları, gazeteci ve yazarlar devlet memuru, parti üyesi, hükümet sözcüsü gibi davranıyor. Çok mâkul çizgide tenkit ve eleştiri yapan, sağduyu ve sükûnet telkininde bulunan gazeteci, yazarların bile işine son verilebiliyor. Kullanılan ‘vatan haini, komplo, kumpas, casus, ajan, devlet, dış mihrak, düşman’ ifadeleri tamamen eski Türkiye’nin ve eski medyanın dilidir. Bu durum son hadiselerle iyice tebarüz etti. Bunun kısa zamanda değişeceğine dâir bir emâre de gözükmüyor. Zihinlerin demokratikleşmesi çok uzun bir süre alır. Hangi ideoloji ve fikirden olursa olsun, herkes Türkiye’de resmî tek parti ideolojisinden şu veya bu nispette etkilenmiştir.

-Siyaset-ticaret-medya arasındaki bağ gittikçe kemikleşiyor mu?

Siyaset-ticaret-medya meselesi 1980’lerde Türkiye’nin gündemine giren ve 90’larda kangren hâlini alan bir problemdi. Bu problem 2000’li yıllarda önceki mülkiyet yapısı ve patronajın değişmesi, medyanın başka siyasi aktörlerin emrine girmesi şeklinde tecelli etti. İhale ilişkileri, banka kredileri, hükümet desteği, siyasetin medya mülkiyetine müdahalesi muhteva olarak 90’lardan çok farklı değil. İletişim hürriyetinde de kanunlar açısından olmasa da, mülkiyet yapısı ve medya-siyaset-ticaret münasebetlerinden neşet eden ciddi problemler var. En ufak farklı kanaat ve düşünceyi dillendiren, siyasi iktidarı tenkit eden gazeteci ve yazarın işine son verilebiliyor olması, durumun değişmediğinin en bariz örneği.

Bunun sebeplerinden biri de, Türkiye’de iktidar mücadelesinin ‘savaş psikolojisi’ ile yapılması. Meseleyi ‘savaş’, muhataplarınızı da ‘düşman’ olarak gördüğünüz zaman, artık bütün prensip ve ilkeler bir kenara konulup yapılan her şey meşrulaştırılır. Bu da medyanın yayınlarına ‘yalan haber, dezenformasyon, iftira, kişilik haklarına saldırı, mahremiyeti ihlal, suçlama, mahkûm ve infaz etme, komplo teorisi gazeteciliği’ şeklinde tezahür eder.

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: