Günlük arşivler: Ocak 16, 2014

EKONOMİ DOSYASI : Bu elden giden kimin itibarı, farkında mısınız ?

Bank Asya’yı yıpratmak için yürütülen operasyonun çok ilginç bir başka tarafı da var. Asılsız iddiaların kaynağı olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) gösteriliyor.

Oysa sektör otoritesi, kanunlara aykırı bir durum tespit ederse bunu önce basınla paylaşmaz, gerekli cezayı keser, sonra kamuoyuna açıklar. Bu, bugüne kadar hep böyleydi. Zaten o da bu konudaki hassasiyetini 24 Aralık 2013’te yaptığı bir basın açıklaması ile deklare etti.

Sektör için ‘itibar’ın önemine vurgu yaptığı açıklamasında, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun ‘İtibarın korunması’ başlıklı 74. maddesine dikkat çekti. O madde şöyle: “5187 sayılı Basın Kanunu’nda belirtilen araçlarla ya da radyo, televizyon, video, internet, kablolu yayın veya elektronik bilgi iletişim araçları ve benzeri yayın araçlarından biri vasıtasıyla; bir bankanın itibarını kırabilecek veya şöhretine ya da servetine zarar verebilecek bir hususa kasten sebep olunamaz ya da bu yolla asılsız haber yayılamaz.”

Bu hüküm ile bankaların itibarının korunmasının amaçlandığını, kanunun 158. maddesi ile de söz konusu yükümlülüğe aykırı davranışların cezai yaptırıma bağlandığını aktardı. BDDK’nın açıklaması şöyle bitiyor:

“Bu itibarla, Türk bankacılık sektörü veya herhangi bir banka hakkında yapılan haber ve yayınlarda, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun ‘İtibarın korunması’ başlıklı 74. maddesinde yer alan hususlara titizlikle uyulmasının, güven ve itibarı zedeleyici yayınlardan özenle kaçınılmasının, aksi takdirde kanun ile verilen görev ve yetki çerçevesinde işlem yapılacağı hususunun hatırlatılmasında yarar görülmüştür.”

Buraya kadar her şey güzel. Ama sektör otoritesinin bu haklı uyarısının tarihi, ilgili Başbakan Yardımcısı ve banka yönetiminin açıklamasına rağmen, işlem genel müdürüne yapıldığı halde birilerinin ısrarla Halk Bankası’nı gündemde tuttuğu zamana denk geliyor. Lakin o günden bu yana, üstelik bazıları da BDDK kaynak gösterilerek ‘itibarı’ iki paralık edilmek istenen Bank Asya’ya karşı yapılan yayınlar karşısında bürünülen suskunluğu anlamak mümkün değil. Noktayı koyarken şu uyarıyı yapalım: Bu ‘itibar’ zedelenmesinden sadece Bank Asya değil, sektör otoritesi de, sistem de zarar görecek. Tehlikenin farkında mısınız?

Kaybolan prestij, zedelenen güven ve bir tablo

Yaşadığımız günler, Türk ekonomi tarihinde ibret vesikası olarak yerini alacak. Bir katılım bankasını linç etmek için adım adım uygulanan bir plana tanık oluyoruz. Önce 17 Aralık 2013’te yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu önceden bildiği ve bu sayede dövizle oynayıp 2 milyar dolar kazanç sağladığı iddia edilen Bank Asya’dan, bu kez bazı büyük hesapların talimatla kapatıldığını öğreniyoruz. Ancak ‘prestij kaybettirmek, duyulan güveni zedelemek ve mali zaafiyete yol açıp Tasarruf Mevduatı Fonu’na almak’ şeklinde özetlenebilecek bu senaryo hesap-kitap bilen Anadolu çocuklarına takıldı. Dersaneler sağ olsun…

Bank Asya halka açık bir şirket. Hisselerinin yüzde 53,47’si Borsa İstanbul’da işlem görüyor. Dolayısıyla ileri sürülen bu iddialara Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yaptığı açıklamalarla cevap verdi. Gerçeğe aykırı haber ve paylaşımlara karşı yasal yollara başvurduğunu, bu iftirayı yayımlamayı ve yaymayı sürdürenlerle ilgili hukuk mücadelesinin süreceğini duyurdu. Bu arada iddiaların asılsızlığını göstermek için aralık ayına ait döviz işlemlerinin ayrıntılarını gösteren ‘Kambiyo Kâr-Zarar Raporu’nun tablosunu yayımladı. Rapora göre Aralık 2013’te 19 işlem gününün 11’inde kambiyo tutarı ekside görünüyor. Tabloda; ‘Kambiyo Kâr-Zarar (USD)’ sütunundaki rakamların 12 Aralık-24 Aralık arasında bulunanları da negatif. Yani iddia edilenin aksine operasyon öncesindeki haftadan başlayıp 24 Aralık’a kadar geçen sürede büyük bir dolar vurgunundan bahsetmek mümkün değil. Hatta tam tersi; zarar söz konusu!

Olayın adli tarafı bir yana, temel amacı kâr etmek olan bir finans kuruluşunun buruk bir tebessümle ‘Bakın, kâr etmedim, işte belgesi!’ diyerek açıklama yapmış olması da ekonomi tarihinin utanç sayfalarında yerini aldı. Unutmadan, 2 milyar dolar iddiasını dile getirenler Bank Asya’nın açıkladığı tabloya bir baksın; bakalım, 18-23 Aralık arasındaki 3,5 milyon dolarlık döviz zararını görebilecekler mi? Acaba kimin prestiji kayboluyor, kime duyulan güven zedeleniyor?

Dolardaki hareket…

Merkez Bankası her hafta para ve banka istatistiklerini yayımlıyor. Bank Asya’yı karalamak için ortaya atılan 2 milyar dolar kazanç iddiasını bu veriler çürüttü. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun yapıldığı 17 Aralık’tan bir önceki haftayı kapsayan 6-13 Aralık tarihleri arasında Türkiye’deki bankalarda tutulan döviz hesaplarının tutarı 187 milyon dolar artışla 154,4 milyar dolara çıkmış. Söz konusu dönemde dolardaki artış da sadece 1,4 kuruş. 1 doların karşılığını 2,1 TL (210 kuruş) kabul edersek, 1,4 kuruşun dolar karşılığı basit bir oran-orantı hesabı ile 0,006 dolar ediyor. Hadi bakalım, 2 milyar doları bulmak için varın gerisini de siz hesaplayın! Merkez’in verilerine göre bankalardaki döviz tevdiat hesapları 16-20 Aralık haftasında 1,8 milyar dolar arttı. 20 Aralık ile 27 Aralık arasında ise yaklaşık 2,2 milyar dolar eridi. 27 Aralık 2013 ile 3 Ocak 2013 tarihleri arasında da yaklaşık 1,7 milyar dolar düştü. Doların ateşinin inip çıkmasında şüphesiz ABD Merkez Bankası’nın (FED) tahvil alımlarında 10 milyar dolar indirime gitmesinin etkisi var. Ama o 17 Aralık’tan bu yana ‘itidal’ telkin etmek yerine telaş ve aceleyle, üstelik ısrarla devam ettirilen tansiyonu yüksek siyasi söylemlere ne demeli?

İsviçre Merkez Bankası 9 milyar frank zarar etti

İsviçre Merkez Bankası 2013 yılında 9 milyar frank (yaklaşık 21,6 milyar lira) zarar ettiğini açıkladı. İsviçre’nin para otoritesi, altın değerinin düşmesinden 15 milyar frank zarar ettiğini; buna karşılık döviz yatırımlarından 3 milyar frank ve UBS bankasıyla ortak yürütülen kurtarma fonundan da 3 milyar kâr elde ettiğini duyurdu. İsviçre Merkez Bankası, 2013 yılını zarar ederek kapattığı için hükümetin bütçesine planlanan katkıda bulunamayacağını ilan etti.

Not veren şirketten kredi itibarı uyarısı

Gerilimi yüksek günler yaşamaya devam ediyoruz. Bunun hem yurtiçi hem yurtdışı piyasalara yansıması var elbette. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, hükümet ve yargı arasındaki kriz üzerine iki ayrı açıklama yaptı. Ülkelere, ‘yatırım yapılabilirliği’ hakkında not veren şirket, ilk olarak Türkiye’nin kredi itibarıyla ilgili bir uyarı yaptı. İkincisinde de TL’deki değer kaybının uzun süre devam etmesi halinde, bu durumun şirketlerin kredi notları üzerinde baskı oluşturabileceğine dikkat çekti. Yaşananları ‘siyasi kriz’ olarak niteleyen Fitch, bu durumun Türkiye’nin kredi itibarını zayıflatabileceğini belirtti. “Türkiye’deki siyasi kriz kalıcı güçlüklere işaret ediyor.” ifadesini kullanan kredi derecelendirme şirketinin şu tespiti dikkat çekici: “Hükümet ile yargı arasındaki tansiyon kurumların bütünlüğü üzerinde baskı yaratıyor, bu gibi faktörler BBB- notu ile uyumsuz değil ancak kredi itibarını zayıflatma gücüne sahip.”

· İstatistik Kurumu (TÜİK), Kasım 2013’e ait Perakende Satış Hacim Endeksi’ni açıkladı. Takvim etkilerinden arındırılmış sabit fiyatlarla perakende satış hacmi kasımda bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 6,4 arttı. Aynı ayda gıda, içecek ve tütün satışları yüzde 8,4, gıda dışı satışlar (otomotiv yakıtı hariç) yüzde 8,6 ve otomotiv yakıtı satışları yüzde 0,3 arttı.

· Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı verilerine göre geçen yıl Türkiye’de 22 milyon ton buğday, 5,9 milyon ton mısır, 900 bin ton çeltik ve 1,5 milyon ton ayçiçeği üretildi. Bu dört üründe de Cumhuriyet tarihinin rekoru kırıldı. Turunçgillerde 3,7 milyon tona çıkılırken, 42 bin tonla kivi üretiminde sayılı ülkeler arasına girdi. Muz üretimi 215 bin tona çıktı.

· Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretimi Kasım 2013’te bir önceki aya göre yüzde 2,9, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 4,7 arttı. Bir önceki aya göre madencilik ve taşocakçılığı sektörü endeksi yüzde 1,7 ve imalat sanayi sektörü endeksi yüzde 3,6 arttı. Elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 1,4 azaldı.

· İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayımladığı 2013 Kasım ayı Dış Ticaret Endeksi verilerine göre ihracat birim değer endeksi yüzde 0,6 azaldı. Endeks; gıda, içecek ve tütünde yüzde 5,2, yakıt hariç ham maddelerde yüzde 0,7, gıda, içecek, tütün hariç imalat sanayiinde yüzde 0,4 arttı. Yakıtlar da yüzde 2,9 geriledi. İthalat birim değer endeksi ise bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 2,6 azaldı.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// ADEM GÜNEŞ : Sınırsız güç kişilik bozar

Bunun için üniversitenin bodrum katı, hapishane ortamına dönüştürülür. Deneye katılmak üzere 24 öğrenci seçilir. Öğrencilerden 12’sine gardiyan, 12’sine de hapishanede kalan mahkûm rolü verilir. Zimbardo da aynı hapishanenin müdürü rolünü üstlenir.

Deney 2 hafta sürecektir.

Birbirleri ile oldukça dost olan 24 öğrencinin rollerine uyum sağlamaları için psikolojik hazırlıklar yapılır. Gardiyanlara üniforma, mahkûmlara mahkûm kıyafetleri giydirilir.

Gardiyanlara, “Siz bu hapishanenin tek otoritesisiniz. Kurallar, sizler tarafından oluşturulur. Otoritenizi kurmak için kontrolün tamamen sizde olduğunu hissettirin. Sizin izniniz olmadıkça hiçbir şey olamayacağını gösterin. Mahkûmların bireysel var oluşlarını bozun, grup psikolojisi içine sokun. Sınırsız bir otoritenin üzerinizdeki varlığını hissedin.” denilir.

Bu arada, mahkûmların da rollerine psikolojik olarak daha iyi uyum sağlayabilmeleri için yerel polis teşkilatı ile işbirliği yapılır. Mahkûm rolü oynayacak olan her bir öğrenci, farklı mekânlarda polisler tarafından şok baskınlarla gözaltına alınır, gerçek tutuklanma prosedürlerinden geçirilir, parmak izleri alınır, profil fotoğrafları çekilir, savcılık suçlamaları yüzlerine okunarak hapishaneye gönderilir.

Mahkûmlar 3’er kişilik dar hücrelere yerleştirilir.

İlk gün çok fazla sorun yaşanmaz…

İkinci gün, mahkûmlar hapishanedeki uygulamalardan rahatsız olduklarını belirterek bazı kurallara itiraz ederler. Gardiyanlar, bu itirazlara karşı ilginç bir davranış sergiler, mahkûmların problemlerine kulak vermek yerine sahip oldukları gücü kullanarak itirazları bastırmayı tercih ederler.

Mahkûmlar kendi üzerlerinde oluşturulan baskıya karşı direnç gösterdikçe gardiyanlar tutumlarını daha da sertleştirir. Hapishane müdürünün olaylar karşısındaki “sessiz onayı” gardiyanların tutumlarını kabul edilemeyecek bir şiddet düzeyine dönüştürmeye yol açar.

Birbirleri ile yıllarca arkadaşlık yapmış aynı üniversitenin öğrencileri “kontrolsüz güç” kullanma hazzını öylesine içselleştirirler ki bir süre sonra gardiyanların “kendi geçmişlerindeki öfke duygularını” mahkûm arkadaşları üzerinde gidermeye çalıştıkları gözlemlenir. Mahkûmlara, kurtulması imkânsız baskılar oluşmaya başlar.

Deneyin 3. gününde hiç beklenmedik bir gelişme olur, 8612 numaralı mahkûm çıldırmışçasına bağırmaya, çığlıklar atarak sağa sola saldırmaya, öfke nöbetleri geçirmeye başlar. Gardiyanlar bu mahkûmun çığlıklarını umursamazlar, kulak tıkayarak baskıları daha da artırırlar. Hapishane müdürü Profesör Zimbardo, durumun ciddiyetini fark eder ve 8612 numaralı mahkûmu deneyin dışına alır.

Gelişen olaylar karşısında gardiyanlar duyarsız bir keyif içinde hapishaneye hâkim olurlar. Mahkûmlar, içsel direnişleri nefrete dönüştüğü halde, davranışlarında uysallaşırlar.

Deney, süre 2 hafta olarak belirlenmesine rağmen, deneklerin üstlendikleri rolleri içselleştirdikleri ve kendi doğal kişiliklerine geri dönüşü oldukça zor tahribatlara uğrattıkları gerekçesiyle 6. günde sonlandırılır.

Bu deney, psikoloji literatürüne “Stanford Hapishane Deneyi” olarak geçti.

Bu çalışmadan sonra benzer birçok bilimsel çalışmalar yapılmış, makaleler yazılmış, “korku kültürünün” hâkim olduğu topluluklarda ve “sınırsız otorite” kullanılmasına izin verilen kişilerde kişiliklerin nasıl tahrip olduğu belirlenmiştir. Başlangıçta oldukça sağlıklı kişilik yapısına sahip olanların bile kendilerine verilen rolleri “sınırsız otorite kullanımı” ve “idealist bir yüceliş” içerisinde nasıl da acımasızca güç kullanmaya dönüştürdüklerine dair birçok psikolojik çalışma ortaya çıkmıştır.

“Sınırsız gücü” elinde barındıran kişi, ister bir okulda öğretmen olsun, ister bir evde aile reisi, bir mahallede muhtar veya bir ülkede yönetici, hiç fark etmez, kontrol edilemeyen güç, o güce itiraz edenler ile güç sahibi arasında kısır döngüye yol açan bir şiddeti doğurur.

Deneyin sonunda bu öğrencilere ne olduğunu merak ediyorsanız söyleyeyim: Hem gardiyanlar hem de mahkûmlar, kendi gerçek kişiliklerine dönebilmek için oldukça yoğun psikolojik destek almak zorunda kaldılar.

GEZİ PARKI NOTLARI : Alma Gezi’nin ahını, çıkar Flora Flora !

Gezi olaylarını yakından takip eden Almanya, “Her yer Taksim, her yer direniş!” sözünün bir benzeriyle Hamburg’da karşı karşıya geldi. 1989’dan beri işgal ettikleri Rote Flora Kültür Merkezi’nin boşaltılmasına karşı çıkan sol gruplar, her şeyin çok sakin aktığı ülkeyi şoka soktu.

Türkiye’deki Gezi olaylarıyla ilgili “Alman medyasında mı daha çok haber çıkmıştır, yoksa Türk medyasında mı?” diye bir soru sorulsa, bunun absürt kaçmayacağını ifade edecek kadar çok Gezi haberi yayımlandı Alman medyasında. Ki bu haberlerin hâlâ devam ettiğini belirtmek lazım.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz derler. O kadar Gezi haberinin yaptığı reklam veya özenti etkisiyle olacak herhâlde, Almanya “Her yer Taksim, her yer direniş!” sözünün bir benzeriyle Hamburg’da karşı karşıya geldi. 1989’dan beri işgal ettikleri Rote Flora Kültür Merkezi’nin boşaltılmasına ve sonrasında yıkılmasına karşı çıkan sol gruplar, her şeyin çok sakin aktığı ülkeyi şoka sokarken, Almanya’nın zengin şehirlerinden Hamburg’u da karıştırdılar.

Almanlar, aşırı sol ve otonom grupların polise karşı sergilediği eylemler karşısında o kadar şaşırdılar ki tarif edilmesi imkânsız bir duygu yaşıyorlar. Çünkü Almanya’da polis demek bir yerde her şey demek gibidir. Polise karşı gelmek büyük cesaret ister ve öyle kolay kolay kimsenin aklına gelmez. Hamburg’da sergilenen eylemler sadece normal vatandaşı değil, polisi de şaşkınlığa uğrattı.

Öfkeli eylemciler polisin müdahalesine karşı barikatlar kurdu ve çöp konteynerlerini ateşe verdi. Polise taşlarla karşılık veren binlerce kişi, süpermarket ve bankalara da şişe ve taş attı. Nadir olarak molotofkokteylinin de kullanıldığı gösterilerde, eyalette iktidarda olan Sosyal Demokrat Parti (SPD) İlçe Binası’nın camları kırıldı.

Hamburg Polis Sözcüsü Mirko Streiber’in, göstericilere niçin bu kadar sert müdahale ettiklerinin gerekçesini açıklarken kullandığı “Uzun süredir böylesine şiddet eğilimli bir gösterici grubuyla karşılaşmamıştık.” sözleri bu şaşkınlığın ifadesi. Hamburg Emniyet Müdürü Wolfgang Kopitzsch’in “Polis memurlarına böyle hedefli ve kitlesel saldırılar kabul edilemez. Kamu görevlilerine şiddetli saldırı ve ağır yaralanmalar beni dehşete düşürdü.” sözleri ise şaşkınlıkla beraber biraz da panik barındırıyordu.

Hamburg’da olanlar Gezi’de yaşananların tipik bir tekrarıydı. Türkiye’dekinden farkı ise bulunduğu bölgeyle sınırlı kalması. Hamburg haricinde başka bir şehirde benzer olaylar sergilenmedi. Hatta olayların yaşandığı Altona, St. Pauli ve Sternschanze semtlerinin haricinde Hamburg’un diğer semtlerinde de eyleme destek verenlere rastlanmadı.

Hâlâ devam eden olayların sebebi özetle şöyle: 1980’lerde sadece Almanya’da değil, Avrupa’nın birçok ülkesinde devlete ait kullanılmayan ve atıl durumdaki binalar dar gelirli gençler veya öğrencilerden oluşan sol gruplar tarafından işgal edilir ve kira ödemeden kullanılırdı. 1835’te tiyatro olarak inşa edilen Rote Flora da yıllar içinde farklı şekillerde kullanıldıktan sonra atıl kalmıştı. Uzun süre metruk vaziyette bekleyen bina 1989’da sol gruplar tarafından işgal edildi. Bina kullanılmadığı için işgale itiraz edecek birileri yoktu. Bina sahibi Hamburg Eyalet Hükümeti de boş durmasındansa bu şekilde kullanılmasının daha faydalı olacağı inancıyla olsa gerek işgale ses çıkarmadı. İşgalciler binanın metrukiyetini kısa sürede değiştirdiler. Barınma amacıyla kullanmalarının yanı sıra binanın alt katlarında birçok kültürel ve sanatsal projeyi hayata geçirdiler. Hatta hükümet işgalcilerin bu projelerine destek bile oldu. Zaman içinde Rote Flora Kültür Merkezi herkesin bildiği, ilgi duyduğu, alternatif bir yaşam şekli olarak örnek gösterildi, turistlerin ziyaret ettiği bir mekân hâline geldi.

Her şey çok güzel giderken Hamburg Eyalet Hükümeti, 2001’de binayı bir iş adamına 370 bin marka (180 bin avro) sattı. İşgalciler için sıkıntılı günler başlamıştı. 13 yıl yeni sahiple tartışmalı günler yaşayan işgalciler belediyenin ortayı bulmasıyla varlıklarını sürdürdüler. Binayı alan Klausmartin Kretschmer isimli girişimcinin asıl niyeti eskisini yıkıp yerine daha lüksünü yapmaktı. İş mahkemeye gitti ve davayı kazanan iş adamı işgalcilerden binayı 20 Aralık’a kadar boşaltmasını istedi. İşgalciler özel sahibe söz geçiremeyince binayı belediyenin geri almasını talep ettiler. Ama pabuç çok pahalıydı. Çünkü iş adamı 180 bin avroya aldığı binayı “çok zararı olduğu” gerekçesiyle geri vermek için tam 6 milyon avro istiyordu. Belediye bu rakama yanaşmayınca tahliye kaçınılmaz oldu. Her türlü yolu denemelerine rağmen başarısız olan işgalci solcular bu sefer genlerinde hiç sönmeden duran eylemcilik alternatifini meydana sürdüler ve 21 Aralık’ta protestolar başladı.

Rote Flora’ya yakın bir yerde bulunan ve ağırlıklı olarak mülteciler olmak üzere 110 ailenin kaldığı iki bloktan oluşan Esso evleri de yıkılma tehlikesi arz ettiği için belediye tarafından boşaltılmak isteniyordu. Orada oturan fakir aileler de yıkım sonrasının belirsiz olması sebebiyle kısmen direniyorlardı.

İki tahliyenin birleşmesi, Rote Flora’nın yıkılmasını istemeyen birçok Hamburglunun olması işi büyüttü. Polis karşıtı eylemler başta da vurguladığımız gibi kimsenin beklemediği büyüklükte ve şiddetle sokak gösterilerine dönüştü. Polisin izin vermek istemeyen sert tavrı, tazyikli su, cop ve biber gazlı müdahalesi eylemcileri daha da hiddetlendirince iş iyice büyüdü.

Binlerce kişinin katıldığı protestolarda 120 polisin yanı sıra çok sayıda gösterici yaralandı, onlarca araç yakıldı, yüzlerce iş yeri hasar gördü. 40 kişiden oluşan bir aşırı sol grubun aynı hafta Davidwache Karakolu’na resmen taşlı şişeli saldırıda bulunup 3 polisi ağır yaralaması gerilimi daha da tırmandırdı. Hamburg polisi de Sternschanze semtinde bulunan ve sol örgütler ve otonom grupların direniş sembolü olarak gördükleri “Rote Flora Kültür Merkezi” protestolarını kontrol altına alamayınca kentin bazı bölgelerini “tehlikeli bölge” ilan ederek olağanüstü önlemleri devreye soktu. Altona, Sankt Pauli ve Sternschanze semtlerinin bazı kısımlarında kimlik kontrolleri yapan, onlarca sol görüşlü ve otonom gruplara mensup kişiyi gözaltına alan polis, 62 kişiye bu bölgeye giriş yasağı getirdi.

‘Tehlikeli bölge’, ‘sıkıyönetim’ şeklinde tercüme edilebilir. Daha önce ülkede 40 kez tatbik edilen ama süresi birkaç saati geçmeyen bu uygulamanın günlerce sürmesi ülkede ayrı bir tartışma başlattı, uygulamanın yasalara aykırı olduğu, anayasanın ihlal edildiği görüşleri seslendirildi. Polis, bu yetki uyarınca belirlenen bölgede devamlı devriye geziyor, somut bir şüphe olmasa da kişileri durdurabiliyor, kimlik sorabiliyor, üst araması yapabiliyor, şüphelendiği kişiyi alan dışına çıkarabiliyor.

Göçmenlerin de yoğun yaşadığı bu semtlerin tehlikeli bölge ilan edilmesine Sol Parti, Yeşiller Partisi, Liberal Parti ve Korsanlar Partisi karşı çıkarken, Hamburg eyaletinde iktidarda olan Sosyal Demokrat Parti ile Hristiyan Demokrat Parti polisin aldığı önlemleri destekliyor.

Olaylar 21 Aralık’a göre oldukça sakinleşmiş vaziyette. Eylemler biraz daha sürse de polisin yakında kontrolü sağlayacağı kesin. Kamera görüntülerinden aşırı saldırgan kişileri tespit eden polis bu kişileri tek tek yakalamayı da ihmal etmiyor.

Peki, olan nedir? Türkiye örneğinden hareketle bir benzetme yapacak olursak tipik bir kentsel dönüşüm kavgası diyebiliriz. Bir gecekondu yıkımının Batılı versiyonu olarak adlandırabiliriz. Şehir merkezine yakın eski mekânlar yavaş yavaş lüks mekânlarla yer değiştiriyor. Oralarda oturan fakirler ise ya o binayı satın alamadıkları için veya istenen kirayı ödeyemedikleri için mekânı terk edip daha ucuz olan dış semtlere doğru çekilmek zorunda kalıyorlar. Rote Flora’nın yeni sahibinin ‘gariban’ solculardan aylık 25 bin avro kira istediğini hatırlatırsak işgalcilerin bu “kapitalist” karşı işgal karşısında hiç şanslarının olmadığını rahatça anlayabilirsiniz. Yani sonuç yine kapitalizm karşısında solun mağlubiyeti olacak.

Alman medyasına yönelik de bir değerlendirme yapacak olursak, Gezi’ye gösterdiği ilginin onda birini Rote Flora’ya göstermediler. Türkiye’dekinin tersine eylemcilerden değil de daha çok polisten yana tavır koydular. Gezi olaylarında Türkiye’ye ve Türk polisine ağzına ne geldiyse söyleyen “Alaman aydınlar” muhatap Alman polisi olunca gıklarını çıkaramadılar. Başbakan Angela Merkel’e herhangi bir tarizde bulunmadılar.

En bariz farkı ise Merkel ortaya koydu. Başbakan Erdoğan yalın kılıçla Gezi’nin ortasına dalıp bütün riski üzerine alırken, Angela Merkel konuyla ilgili bir kere bile görüş belirtmedi. İlgilenip ilgilenmediğini bile bilemiyoruz.

Bir de kimse dış güçlerle irtibat kurmadı. “İşin arkasında Cemaat var” diyen de olmadı. Darısı Türkiye’nin başına…

MEDYA DOSYASI : Medya mensupları hâlâ parti üyesi devlet memuru gibi

Ülkelerin en önemli yumuşak güç unsurları olan sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya uluslararası ilişkilerin yeni aktörleri. Prof. Dr. Vedat Demir’e göre, bu fonksiyonu kavrayamayan medya mensupları, hâlâ devlet veya iktidar bağımlılığından kurtulamadı.

Uluslararası ilişkilerde, devlet merkezli diplomasi ve dış politika artık ülkeleri hedefine taşıyamıyor. Bugün pek çok devlet ikili ilişkilerini ve imajını güçlendirmek için kamu diplomasisi faaliyetleri yürütüyor. Devletin en önemli yumuşak güç unsurları olan sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya dış politikadaki en önemli aktörlerden. Yeni milletlerarası münasebetlerde ehemmiyeti giderek artan kamu diplomasisi Türkiye’de yeni yeni konuşuluyor. 2010 yılında Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nün kurulmasıyla bir devlet politikası hâline geldi. Fakat, bir yandan da devlet en etkili kamu diplomasisi güçleriyle karşı karşıya geliyor, onları zayıflatıp baskı altına almaya çalışıyor.

Son yıllarda devletin giderek otoriterleştiği iddiası sık dile getirilir oldu. Devletin kendi dışındakilere karşı geliştirdiği bu çatışmacı tavrı yumuşak gücünü pasifleştirmez mi? Soruyu İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vedat Demir’e sorduk.

Demir, ‘Kamu Diplomasisi ve Yumuşak Güç’, ‘Türkiye’de Medya Siyaset İlişkisi’ ve ‘Medya Etiği’ kitaplarının da yazarı. 2012’den beri Amerika’da misafir öğretim üyesi olarak kamu diplomasisi ve siyasi iletişim sahasında çalışmalar yapıyor. Türkiye’de çok önemli potansiyel yumuşak güç unsurları bulunmasına rağmen demokratik hukuk devletine yakışmayan uygulamaların bu gücü zayıflatacağını ifade eden Demir, “Politikacıların ortaya koyduğu otoriter ifadeler, basın hürriyetine matuf baskılar ve demokratikleşmeden geriye atılan adımlar, ülkenin mevcut olumlu imaj ve itibarını zedeler.” diyor.

-Türkiye yumuşak güç unsurlarını dış politikada etkin şekilde kullanabiliyor mu?

Sivil toplum teşekkülleri son on senede olduğu gibi kendilerini gösterme imkânı bulabildiğinde yumuşak güç unsurları olarak dış politika, milletlerarası münasebetler ve kamu diplomasisine muazzam katkılar sunuyor.

Dünyanın her tarafında Türkiye’nin kamu kuruluşları, sivil toplum teşekkülleri, eğitim, sağlık ve ilk yardım konuları faaliyet gösteriyor. Türk okulları, hem oralarda vasıflı, kaliteli insan yetişmesine, hem de Türkçeyi ve Türkiye’yi sevdirerek istikbale büyük yatırım yapıyor. Türk filmleri, dizileri, ihracat ve turizm vasıtasıyla Türk ekonomisine katma değer sunuyor. Daha önemlisi o ülkelerde sempati duyan insanların çoğalmasını temin ederek, Türkiye’nin yumuşak gücüne katkıda bulunuyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türkiye’nin kültürüne, tarihine sahip çıkarak, bunlardan tevarüs eden değerleri özümseyerek dış politikasına aksettirdiği ve demokratikleşme süreciyle harekete geçen toplumsal dinamiklerinin yurtdışında gerçekleştirdiği faaliyetleriyle önemli nispette itibarını artırdığını gösteriyor. Mesela, International Herald Tibune gazetesi 4 Ocak 2010 tarihli haberinde Türkiye’nin Irak’taki tesirini anlatırken, “ABD Irak’ı 4 bin 400 asker kaybederek işgal etti. Türkiye ise daha kalıcı bir şekilde ve yumuşak güçle, yani kültür, eğitim ve ticaretle Irak’ta var oluyor” ifadeleri kullandı.

-Bugünlerde Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Hukuk, medya, siyaset gibi alanlarda adalet, güven, özgürlük konuları tartışılıyor. Bu tartışmalar, Türkiye’nin kamu diplomasisine nasıl yansır?

Türkiye’nin dünyada ve bölgesinde daha tesirli bir ülke hâline gelmeye başlamasında, askerî ve sivil bürokratik vesayetin kalkması ve demokratikleşme çabalarının büyük etkisi var. Halka ve topluma istinat eden, paranoyalarından, komplekslerinden kurtulmuş daha özgüvenli dış politika anlayışı ve tatbikatları Türkiye’nin potansiyel yumuşak güç unsurlarının ortaya çıkmasında rol oynuyor. Ancak imaj ve itibar çok uzun ve zorlu çalışmalar sürecinde kazanıldığı gibi, kaybedilmeleri ve olumsuza tahvil edilmeleri çok kolay. Demokratik hukuk devletine yakışmayan uygulamalar, politikacıların otoriter ifadeleri, iletişim ve basın hürriyetine matuf baskılar, demokratikleşmede atılan geri adımlar mevcut olumlu imaj ve itibarı anında olumsuza çevirecektir. Politikacı ve liderlerin iç politikaya matuf mesajları veya iktidar mücadelesi için kullandığı argümanlar artık sadece iç zeminde kalmamakta, dış politikaya ve Türkiye’nin itibarına etki eden neticeler husule getirmektedir. Bilhassa ülkeyi yönetenlerin kullandıkları politik dil konusunda çok dikkatli olmaları lâzım. Dikkatsizce sarf edilen bir söz, küreselleşmiş bir dünyada AB sürecindeki bir Türkiye’de anında dış politikanın konusu hâline gelebilir.

-Türkiye’nin yumuşak güç unsurları iç ve dış politikadan etkileniyor mu?

İç ve dış politikada ortaya koyduğu uygulamalar o ülkenin yumuşak gücünü etkileyen en önemli unsurlardandır. Mesela, 2000’li yıllarda Türkiye’nin siyasî, sosyal ve iktisadî gelişimi ve değişen dış politikası dünyada ve komşularında Türkiye algısının olumlu bir şekilde yükselmesine vesile olmuştur. Bu gelişmeler arasında AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesi, TBMM’nin Mart 2003’te ABD ile Irak savaşı için işbirliği yapmayı reddetmesi, Türkiye-Avrupa Birliği (AB) münasebetlerindeki gelişmeler ve bilhassa Aralık 2004’te AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması, Türkiye’nin İsrail’in Gazze saldırısına verdiği güçlü reaksiyon ve 2009’da Davos’ta yaşanan ‘one minute’ hadisesi ile yine İsrail’in Gazze’ye yardım götüren ‘Mavi Marmara’ gemisine saldırı sonrası İsrail’e matuf politikaları sayılabilir. Bu politikalar neticesi pek çok ülkeyle vizeler kalkmış, Suriye, Irak, Mısır ve diğer İslam ülkeleriyle münasebetlerimiz pek çok ülkeyi kıskandırır hâle gelmiştir. Yapılan araştırmalar Ortadoğu’daki halklarda Türkiye’nin itibarının son dönemde oldukça iyi olduğunu ortaya koyuyor. Çevremizdeki iç savaş ve kargaşaya rağmen durum hâlâ çok fazla değişmemiştir.

Türkiye’nin bu çerçevedeki, komşularıyla sıfır problem politikası, demokratik değerlere ve halkın iradesine saygı gibi genel ilkeleri doğru olmakla birlikte, uygulamada birtakım hatalar da yapılmış olabilir. Ayrıca Mısır ve Suriye’deki son durum Türkiye’nin politikalarından ziyade, küresel güçlerin bölgedeki menfaat çatışmalarından kaynaklanmaktadır.

-Milletlerarası alanda çeşitli lisanlarda yayın yapan ve geniş kitlelere ulaşan ülkeler, kendilerini ve politikalarını anlatma ve imajlarını geliştirme açısından büyük mesafe katediyor. Bu konuda Türkiye’nin zayıf olduğunu söylemek mümkün mü?

Türkiye hâlâ kamu diplomasisi çalışmaları ve yumuşak gücünü kullanmada çok geride. Dünyadaki itibarını artırmak ve hak ettiği yeri alabilmek için öncelikle demokratik ve modern bir hukuk devleti olduğunu herkese göstermeli. Bunu temin etmek için mesela geçmişte siyasî iktidarların özellikle gayrimüslim azınlığa ve diğer etnik yapılara yönelik hatalarını kabul etmeli ve telafisi istikametinde icap eden hukukî, idarî ve sosyal düzenlemeleri yapmalıdır. Bunun için Türkiye’deki bütün farklı etnik yapıların, inançların, fikirlerin bir arada barış içinde yaşayabilmesini teminat altına alan, üzerinde mutabık kalacakları yeni demokratik anayasanın yapılması gerekir.

Ülke, aktörler değişmesine rağmen hâlâ eski Türkiye’nin kurumlarıyla yönetilmekte ve en ufak krizde bu devlet bütün dehşetiyle ortaya çıkmaktadır. 1925’ten sonra ülkede hâkim olan tek parti devleti ve anayasasıyla Türkiye’nin içerideki problemleri çözmesi ve dış politikada kalıcı başarılar elde etmesi mümkün değildir.

-Sosyal medyayı en çok kullanan ülkeler arasındayız. Bu gücümüzü kamu diplomasisinde de başarılı şekilde kullanabiliyor muyuz?

Kamu diplomasisindeki başarı sadece iletişim araçları gibi vasıtalara bağlı değildir. Önemli olan sosyal medyada kullanacağınız malzemedir. Sosyal medya sadece imaj sağlar. İmaj ise kalıcı değil, geçicidir. Kamu diplomasisinde önemli olan itibarın kazanılmasıdır. İmaj kısa va’dede elde edilebilirken, itibar uzun va’dede ve daha kalıcı olarak kazanılır. Sosyal medya imajınızı kısa süreliğine olumlu veya olumsuz kılabilir. Ama itibar, ülkenin demokratik yapısı, hukuk devleti uygulamaları, insan haklarına saygı, kültürel ve etnik çoğulculuğu, müsamaha ve hoşgörü kültürünü yaşatarak elde edilir.

-Kamu diplomasisini en başarılı ve zayıf yürüten ülkeler hangileri? Başarılı ülkelerde en çok hangi yumuşak güç unsurları kullanılıyor?

En başarılı olanlar Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İsveç, Norveç gibi ülkeler. Zayıf olanlar ise Çin, İran, Kuzey Kore gibi ülkeler. Başarılı ülkeler demokratik sistemleri, liberal ekonomileri, popüler kültürü, sinema ve televizyon prodüksiyonları ile ülke markalarını, kültür ve eğitim sahalarındaki yumuşak güç unsurlarını kullanıyor. Mesela ABD’nin en önemli yumuşak güç unsuru eğitim mübadelesi yoluyla ülkesine getirdiği yabancı öğrenciler, popüler kültürü ve Hollywood’dur.

-Sadece yumuşak güce sahip olmanın yeterli olmadığını söylüyorsunuz kitabınızda. Bu yumuşak gücü markalaştırmak ve bunu yönetebilmenin de ehemmiyetli olduğundan bahsediyorsunuz. Türkiye markalaşmada başarılı mı?

Türkiye maalesef markalaşma konusunda çok başarılı değil. Bu durum tabii ki hem siyasi sisteminiz hem de ekonomik durumunuzla çok yakından alakalı. Ama Türkiye, tarihi, coğrafyası ve kültürüyle aslında pek çok şeyi markalaştıracak potansiyele sahip. Mesela İstanbul, İzmir, Bursa, Edirne, Konya, Kayseri, Mardin, Adıyaman, Ağrı, Antakya, Urfa gibi kentler dünya çapında marka hâline getirilebilir, buralar milyonlarca turistin ağırlanacağı şekilde dizayn edilebilir. Bunun için Türkiye’deki medeniyetlerden Hitit, Mezopotamya, Yunan, Pers, Roma, Selçuklu ve Osmanlı eserleri hak ettiği himayeyi görmeli, bu eserlerin muhafazası ve ihyâsı hususunda gerekli itina gösterilmelidir.

Bilhassa İstanbul, Roma ve Osmanlı imparatorluklarının başkentleri olarak ön plana çıkarılmalı, İstanbul’un tarihî yarımada ve çevresi bu konsept dâhilinde yeniden düzenlenmelidir. Tarihî hususiyeti haiz, otoriter idareler tarafından daha önce değiştirilmiş isimler Anadolu coğrafyasındaki mekân ve yerlere yeniden iade edilmelidir. Maalesef dünya markası olabilecek İstanbul’a çok hor davranıyoruz. İstanbul’u rant ve imara kurban ediyoruz. İstanbul’un tarihî siluetini bozan gökdelen ve yüksek binaları yapan ve buna müsade edenleri tarih ve gelecek nesiller affetmeyecektir. İstanbul, başka ülkelerde olsa senede 50 milyon turist çeken dünyanın en önemli marka şehri olurdu. Bunların yanında Türkiye’nin yurtdışındaki tanıtımı için sade, anlaşılabilir, net bir konsept ve mesaj oluşturulmasına itina gösterilmelidir.

-Devletin giderek otoriterleştiği ileri sürülüyor. Böyle bir devletin, sivil toplum örgütleri, iş dünyası ve medya gibi yumuşak güç unsurlarıyla ilişkisi sağlıklı olabilir mi?

Demokrasi statik, durağan bir sistem değildir. Siz bu konuda ne kadar mesafe alırsanız alın, demokratikleşmeyi durdurduğunuz an otoriterleşirsiniz. Mesela geçen asrın başında temsilî demokrasi çok önemli bir kavramdı. Asrın sonunda yerini katılımcı demokrasiye bıraktı. Yeni asrın başında da ‘müzakereci demokrasi’ dediğimiz, toplumun bütün kesimlerinin yönetime sürekli müdahil olduğu, yönetenleri her an murakabe ettiği bir demokrasi anlayışı hâkim olmaya başladı. Müzakereci demokrasi, sivil toplum teşekkülleri, iş dünyası, hür medya ve tartışma olmadan gerçekleşemez. Çünkü devlet ontolojisi icabı daima otoriterleşme temayülündedir. Onun otoriterleşmesini önleyecek serbestçe teşekkül eden bir kamuoyu, sivil toplum teşekkülleri, hür medya ve hukuktur.

-Devletin Gezi olayları, ardından Hizmet Hareketi’yle devam eden çatışmacı tavrı, bu grup ya da kişileri medya ve siyasette hedef hâline getirdi. “Çapulcu, paralel devlet, çete, örgüt” gibi ifadeler kullanılarak toplumun önemli bir kesiminin ötekileştirilmesi, sivil toplumu pasifleştirmez mi?

Toplumun çeşitli kesimleriyle yaşanan bu çatışmaların kesinlikle Türkiye’nin yumuşak gücüne, imaj ve itibarına zarar verdiğini düşünüyorum. Bilhassa Gezi hadiseleri sonrası Türkiye yurtdışındaki olumlu imajını, kaybetti. Daha önce bölgesinde bir demokrasi ve barış adası olarak görülen Türkiye bir anda, çevresindeki ülkelerle aynı ligde anılır oldu. Burada hangi tarafın haklı olduğunun önemi yok. Zira hadiseler öncelikle Türkiye’nin imaj ve itibarına zarar veriyor. Ayrıca çatışma bir iktidar mücadelesi hâline geldiği için, hiçbir ahlaki kaygı tanımadan karşısındakini tamamen sindirme ve yok etme amaçlı yapılıyor. Bu da ülkenin demokratik çoğulcu imajını ciddi mânâda zedeliyor. Bir ülkede herkes düşman ilân ediliyorsa, orada demokrasiyi yaşatamazsınız. Bu çerçevede sivil toplum teşekküllerinin hem yurtiçinde hem de yurtdışında yapmış olduğu faaliyetler, dolayısıyla Türkiye’nin yumuşak güç unsurları da bu çatışmada çok büyük zarar görüyor. Mesela Gülen Cemaati’yle anılan yurtdışındaki Türk okulları şu anda Türkiye’nin en büyük yumuşak güç unsurlarından birini teşkil etmektedir. Bu okulların bir sivil toplum hareketi olarak devletle irtibatının bulunmaması da bu yumuşak güç unsurunun tesirini artırmaktadır. Çünkü kamu diplomasisi geleneksel diplomasinin aksine devletin en az müdahil olduğu diplomasidir. Bu okullar mübadele diplomasisi çerçevesinde Türkiye’de okullar kurup, buralara dünyanın çeşitli ülkelerinden insanları çekmek yerine, bizâtihi o insanların ülkelerine gidip okul kurarak ve eğitim faaliyetlerinde bulunarak farklı bir mübadele diplomasisi faaliyeti icrâ etmektedir.

-Yurtdışındaki Türk okulları için ‘yumuşak güç unsuru’ diyebilir miyiz?

Yurtdışındaki Türk okulları tam manasıyla bir kamu diplomasisi faaliyeti ve yumuşak güç unsurudur. Türkiye açısından, bu özel okullar söz konusu ülkelerin elitlerini ve müstakbel karar vericilerini yetiştirmekte, onları Türkçeyi bilen, Türkiye’ye sempati besleyen insanlar hâline getirmektedir. Ev sahibi ülkeler açısından ise bu kuruluşlarda idareleri açısından o kadar ihtiyaç hissettikleri, birçok lisan bilen yeni kadrolar yetiştirmektedir. Diğer yandan bu okullar devlet tekelinin kendini her sahada hissettirdiği bir ekonomiden çıkmaya çalışan bu ülkelere rekabet ve piyasa ruhunun da sokulmasına yardım etmektedir. Öğrenciler ve aileleri de ülkelerindeki ve kimi zaman da yurtdışındaki iyi üniversiteler için bir sıçrama tahtası teşkil eden bu okulları takdir etmektedir.

-Böyle bir unsurun zarar görmesi ülke açısından kötü olmaz mı?

Yurtdışındaki Türk okulları orta ve uzun va’dede Türk kamu diplomasisi açısından çok büyük neticeler elde edecek faaliyetler ifa etmektedir. Ayrıca bahsettiğiniz hareketi, toplumdan ayırmak ve koparmak da mümkün değildir. Çünkü bu yapı halkla iç içe, halkın her kesiminin içinde yer aldığı bir sivil toplum hareketidir. Son hadiseler ve camiaya cemaate yönelik ithamlar, bu açıdan, Türk demokrasisine, toplumsal dayanışma ve kardeşlik ruhuna, toplumsal çoğulculuğa da çok büyük zarar verecektir. Bütün Türkiye halkı gibi ben de bunun böyle sürmesinden endişe duyuyorum. Ama en çok da Türkiye’nin yurtdışındaki yumuşak gücüne büyük darbe vurmaktadır. Çünkü bu hizmetleri yapan camianın Türkiye’de bu kadar aşırı ithamlara maruz bırakılması, hatta hükümete darbe yapmakla suçlanması okulların bulunduğu diğer ülkelerdeki Türkiye ve Türk okullarına husumet duyanların eline büyük koz vermektedir.

-Medya-siyaset ilişkisi açısından bugün medyanın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Geçmişi de göz önüne alırsak medyanın devlet eksenli yayın çizgisi neden değişemiyor?

Türkiye’de nasıl devletin diğer kurum ve müesseseleri değişmediyse, medya da genel olarak aynı kalmıştır. Türkiye medyasının ortaya çıkışından itibaren, devletçi, iktidar yanlısı pozisyonu değişmemiştir. Değişen sadece medyadaki mülkiyet yapısı. Medyanın devletçi ve iktidar yanlısı, elitist, halktan ve Türkiye gerçeklerinden kopuk zihniyeti hâlâ devam ediyor. Hâlâ medya mensupları, gazeteci ve yazarlar devlet memuru, parti üyesi, hükümet sözcüsü gibi davranıyor. Çok mâkul çizgide tenkit ve eleştiri yapan, sağduyu ve sükûnet telkininde bulunan gazeteci, yazarların bile işine son verilebiliyor. Kullanılan ‘vatan haini, komplo, kumpas, casus, ajan, devlet, dış mihrak, düşman’ ifadeleri tamamen eski Türkiye’nin ve eski medyanın dilidir. Bu durum son hadiselerle iyice tebarüz etti. Bunun kısa zamanda değişeceğine dâir bir emâre de gözükmüyor. Zihinlerin demokratikleşmesi çok uzun bir süre alır. Hangi ideoloji ve fikirden olursa olsun, herkes Türkiye’de resmî tek parti ideolojisinden şu veya bu nispette etkilenmiştir.

-Siyaset-ticaret-medya arasındaki bağ gittikçe kemikleşiyor mu?

Siyaset-ticaret-medya meselesi 1980’lerde Türkiye’nin gündemine giren ve 90’larda kangren hâlini alan bir problemdi. Bu problem 2000’li yıllarda önceki mülkiyet yapısı ve patronajın değişmesi, medyanın başka siyasi aktörlerin emrine girmesi şeklinde tecelli etti. İhale ilişkileri, banka kredileri, hükümet desteği, siyasetin medya mülkiyetine müdahalesi muhteva olarak 90’lardan çok farklı değil. İletişim hürriyetinde de kanunlar açısından olmasa da, mülkiyet yapısı ve medya-siyaset-ticaret münasebetlerinden neşet eden ciddi problemler var. En ufak farklı kanaat ve düşünceyi dillendiren, siyasi iktidarı tenkit eden gazeteci ve yazarın işine son verilebiliyor olması, durumun değişmediğinin en bariz örneği.

Bunun sebeplerinden biri de, Türkiye’de iktidar mücadelesinin ‘savaş psikolojisi’ ile yapılması. Meseleyi ‘savaş’, muhataplarınızı da ‘düşman’ olarak gördüğünüz zaman, artık bütün prensip ve ilkeler bir kenara konulup yapılan her şey meşrulaştırılır. Bu da medyanın yayınlarına ‘yalan haber, dezenformasyon, iftira, kişilik haklarına saldırı, mahremiyeti ihlal, suçlama, mahkûm ve infaz etme, komplo teorisi gazeteciliği’ şeklinde tezahür eder.

ERGENEKON DAVASI : Ergenekon’u aklama arayışları

AK Parti, yolsuzluk operasyonlarından sonra ilginç bir adım attı. Önce Başbakan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan ‘orduya kumpas kurulduğunu’ iddia etti. İddiayı sahiplenen Başbakan, partisinin müdahil olduğu Ergenekon davalarında yeniden yargılama arayışına girdi. Hem de ‘Ergenekon avukatları’yla.

Ergenekon ve Balyoz başta, son 6 yılda görülen davalar Türkiye’de derin devlet, askerî vesayet ve darbeciliği bitirmeye yönelik en ciddi adımlardı. 50-60 yıllık geçmişe sahip karanlık yapının son temsilcileri yargılanıp hukuk önünde hesap verdi. Yargılama konuları ise, hemen hepsi AK Parti döneminde hazırlanmış darbe planları ya da hayata geçirilmiş karanlık eylem ve cinayetlerdi. Ve Türkiye’de ilk kez büyük ve ciddi bir ‘derin devlet’ yargılaması yapıldı. Şimdi AK Partili bakan ve çocuklarının isminin karıştığı yolsuzluk soruşturmalarından hemen sonra Ergenekon ve Balyoz davalarında yeniden yargılama gündeme getirildi. Başbakan Tayyip Erdoğan, bu davaların tekrar görülmesi için Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile görüşerek taktik aldı. Feyzioğlu, Silivri ile Adalet Bakanlığı arasında mekik dokumaya başladı. Bu sırada devreye 2007’deki 367 krizinin mimarı eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu girdi. O, yeniden yargılama yerine dosyaların doğrudan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na götürülüp sanıkların salıverilmesi gerektiğine işaret ediyor. Yani yıllardır illegal yollar ve baskılarla Ergenekon ve Balyoz sanıklarını kurtaramayanlar bugün hükümet işbirliği ile ‘derin devleti’ aklama formüllerinin peşine düştü.

Önce Ergenekon sanıkları ve destekçileri kamuoyunu “Ergenekon’un olmadığına” ikna etmeye çalıştı ama bu doğru değildi. Yıllardır JİTEM’İ, cinayetleri ve darbeleriyle gerçek bir derin devlet vardı ve kendine ‘Ergenekon’ adını vermişti. Şimdi ise iktidar, insanları ‘gerçek bir Ergenekon yargılaması’ olmadığına inandırarak ‘yeniden yargılama’ istiyor. Fakat bu da doğru değil, çünkü Silivri’de gerçek bir yargılama yapıldı. Haziran 2007’de Ümraniye’de 27 el bombası bulunmasıyla başlayan süreçte yargı, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) düzenlemelerine göre hareket etti. Delilden sanığa gidilerek Ergenekon örgütü ortaya çıkarıldı. CMK 250 ile kurulmuş mahkemelerde davalar görüldü. Yargılamada ana suç ‘darbe teşebbüsü’ ve ‘terör örgütü kurmak’ olduğu için sanıklar Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında da yargılandı. Hükümet, bu davaların sona ermesine yakın Temmuz 2012’de CMK 250 ile kurulmuş mahkemeleri kaldırdı. Çok sayıda süren dava vardı ve bunların akıbeti büyük sorundu.

Binlerce sayfadan oluşan dosyalar başka mahkemelere gitse, yargılama içinden çıkılamaz hâle gelecek, hem sanıkların mağduriyeti hem de davaların içinin boşalması tehlikesi gündeme gelecekti. Bu sebeple, CMK 250 ile kurulan ‘Özel Yetkili Mahkemeleri (ÖYM) kaldıran kanuna geçici madde eklendi. ÖYM’ler normal ağır ceza mahkemeleri olarak faaliyetlerine devam edecek ama önce elindeki davaları bitirecekti. Bu adım, o gün oluşan tıkanıklığı büyük ölçüde giderdi ve davaların riske edilmesini engelledi. İşte bu süreçte Eylül 2012’de 365 sanıklı Balyoz davası ve Ağustos 2013’te 275 sanıklı Ergenekon ana davası bitti. Daha sonra Yargıtay, Balyoz davasındaki mahkumiyetleri büyük ölçüde onayarak normal yargı sürecini bitirdi. Ergenekon davasında ise yerel mahkeme, gerekçeli kararı yazıyor. Bu davada da Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreçleri var.

Davalar sırasında hukuka aykırılıklar ileri sürüldü ama bunları hem bir üst mahkeme hem de Yargıtay inceleyip reddetti. AİHM, hem Balyoz hem de Ergenekon sanıklarının tutuklama ve sahte delillere ilişkin başvurularını geri çevirdi.

TBB Başkanı Feyzioğlu’nun arayışı devam ederken CHP’nin Silivri müdavimi milletvekillerinden Muharrem İnce’nin de aralarında bulunduğu üç isim TBMM’ye 8 maddelik kanun değişikliği önerisi getirdi. Öneri tabii ki Feyzioğlu’nun ‘yeniden yargılama’ taktiğinin ilk adımları, onun altını dolduran işlemlerdi. Feyzioğlu ve devamında CHP’li vekillerin önerisine göre, CMK 250 kaldırılıp TMK 10 mahkemelerinin kurulduğu kanundaki geçici madde iptal edilecek. Bu maddeye göre yapılan yargılamalar durdurulacak. Özellikle Ergenekon davasına ilişkin, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon davası gerekçeli kararını hemen yazıp, dosyayı Yargıtay’a gönderecek. Yargıtay da, esasa girmeden kararı bozacak ve dosyayı genel ceza mahkemelerine gönderip en baştan yargılama yapılmasını sağlayacak. Balyoz davasında da yine Yargıtay onamasına rağmen karar bozulup tekrar yerel mahkeme süreci başlayacak. Sil baştan bütün yargılamalar (iddianame okunması, savunma, sorgu, tanık dinleme…) tekrar yapılacak. Bu sırada yasal tutukluluk süresi dolduğu için de Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan, emekli Tuğgeneral Veli Küçük, emekli Orgeneral Hurşit Tolon başta olmak üzere tüm sanıklar tahliye edilecek. Bu tahliyelerden sonra da içi boşaltılmış bir dava süreci ile Ergenekon ve Balyoz sanıkları için örtülü bir af hayata geçirilmiş olacak. Darbe planları cezasız kalacak.

CHP’nin ortaya sürdüğü ve hükümetin olumlu baktığı ifade edilen formül bu. ‘Yeniden Yargılama’ aslında kanunda var; ama CHP ve hükümetin yansıttığı gibi siyasi değil, tamamen hukuki gerekçelere dayanıyor. ‘Hükümlü yeniden yargılama’ başlıklı CMK 311’e göre tekrar yargılama için şu şartlar gerekiyor: “Duruşmada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliğinin daha sonra anlaşılması, yalan tanık-bilirkişi, hükme katılmış hâkimlerden görevini yaparken mahkûmiyetle sonuçlanan kusur işleyen olması, yeni olaylar ve yeni deliller çıkmış ve bunlar önceki delillerle birlikte incelendiğinde beraat ya da daha az cezayı sağlaması, AİHM’den ihlal kararı çıkması.” Yani ‘siyasi’ bir gerekçe ile, bitmiş yargılamalar, mahkeme kararları değiştirilemez. Kanunda sayılan gerekçelerden biri olacak ki, yeniden yargılama yapılabilsin. Yoksa her dönem her iktidar istemediği mahkeme kararlarını değiştirmek için siyasi tavır takınabilir ki bu hukuk devleti gerçeğine uymaz.

AK Parti Ergenekon’un müdahili

Yeniden yargılama hükümet ve CHP tarafından daha çok benimsense de ikinci öneri 367 krizinin mimarı Kanadoğlu’ndan geldi. Kanadoğlu, dosyaların Yargıtay Başsavcısı tarafından doğrudan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderilmesini öneriyor. Genel Kurul da inceleyip suç olup olmadığına ve gerekirse tahliyelere karar verecek. Burada AK Parti Milletvekili Yalçın Akdoğan’ın iddia ettiği ‘Millî orduya kumpas kurma’ varsa da bunu tespit edecek, yine sanıkları tahliye edip davaları ortadan kaldıracak. CHP ve TBB Başkanı Feyzioğlu, Kanadoğlu’nun önerisine sıcak bakmıyor. Gerekçesi de Ceza Genel Kurulu’nun ‘Suç var’ deme ihtimali. Biraz uzun olsa da kesin sonuçlu bir süreç istiyorlar. Yani, sonuç olarak hükümet, kendisine karşı yıllarca darbe planı yaptığı suçlamasıyla mahkûm olan sanıkları kendi eliyle salıp onları yargı üzerinden aklamaya çalışıyor.

Hâlbuki AK Parti, İlker Başbuğ’un sanık olduğu ve Ergenekon ile birleşen ‘İnternet Andıcı’ davasına Aralık 2011’de müdahil oldu. Müdahil olma talebinde de mağduriyetini gerekçe gösterdi. Ayrıca, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, millî eğitim bakanı olduğu dönemde kendisinin hedef alındığı gerekçesiyle ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ davasına müdahil olmuştu. Hem parti yönetimi hem de milletvekilleri ile tam kadro Ergenekon davasına müdahil olan AK Parti için bugün ne değişti, merak konusu. Suçlamalar ve tartışmalar AK Parti müdahil olduğu zaman da aynıydı bugün de öyle. Tabii olarak davalar açısından değişen bir şey yok. Ama bugün, bütün o yargılamalar ‘yok’muş gibi yeni bir sürece gidiliyor.

YOLSUZLUK DOSYASI : Yolsuzluğu ortaya çıkarmak suç mudur ?

Büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının ardından iktidar sürpriz şekilde ‘paralel devlet’ iddiasını ortaya attı. Kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanan iddiayı BBP Genel Başkanı Mustafa Destici de inandırıcı bulmuyor.

Rahmetli genel başkanları Muhsin Yazıcıoğlu, 28 Şubat sürecinde, “Türkiye İran olmayacak; ancak Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz!” sözü ile âdeta tek başına darbecilere meydan okumuştu. Türkiye 16 yıl sonra ikinci bir 28 Şubat süreci yaşıyor. Fethullah Gülen Hocaefendi ve camia bir linç kampanyası ile karşı karşıya. İktidara yakın medya, tıpkı olağanüstü dönemleri hatırlatır yöntemlerle bir kara propaganda yürütüyor. Daha önce mahkemelerden dönen yalanlanmış iddialar yeniden ısıtılıp gündeme getiriliyor. Bürokraside fişlemeler yapılıyor. Çeşitli bakanlıklarda tarihin en büyük tasfiyeleri söz konusu. Öte yandan mart ayında yerel seçimler var. Meydanlar kızışıyor.

Peki, bütün bu olup bitenler siyaseten ne anlama geliyor? Büyük Birlik Partisi, MHP geleneğinden geliyor; en çok operasyonlara maruz kalan partilerden biri. Muhsin Başkan, şüpheli bir helikopter kazasında hayatını kaybetti. Bayrağı devralan Mustafa Destici, BBP Genel Merkezi’nde sorularımızı cevapladı.

-Yargı ve emniyette bir cunta olduğu, camianın devlet içinde paralel yapı kurduğu iddiasına katılıyor musunuz?

Eğer yargı ve emniyet içinde paralel devlet yapılanmasından hizmet cemaati kastediliyorsa, o zaman bu devletin içinde onlarca paralel devlet vardır. Siyasi görüşe sahip her grubu paralel devlet olarak kabul edeceksek, her cemaate, mezhebe mensup insanları öyle göreceksek, Türkiye’de bütün partilerin devlet içinde kadroları var, dolayısıyla bunları paralel devlet olarak görmemiz lazım. O zaman, pek çok paralel devletten bahsedebiliriz. İnsan hangi etnik kökene, mezhebe, siyasi görüşe, cemaate mensup olursa olsun, bu insanların devlet yönetimi ve bürokraside yer alması kadar doğal bir şey olamaz! Önemli olan o insanlar devlet içinde hukuka uygun hareket ediyor mu, etmiyor mu? Mevcut hukukun dışındalar mı, içindeler mi? Buna bakmak gerekir. ‘Hükûmetin istediği doğrultuda hareket ediyorlar mı?’ değil, ‘Anayasa ve kanunlara uygun hareket ediyorlar mı?’ diye yorumlamamız ya da yargılamamız gerekir. Hukuk içinde kalmışsa kimseyi sorgulayamazsınız ‘Hangi görüşe sahip?’ diye.

-Devlete paralel bir yapı var mı?

Bakın terör örgütü, KCK diye bir yapılanmaya gitti. Adamlar diyor ki, ‘Devlet içinde devlet kuracağız, Kürdistan kuracağız.’ Bunu; eş başkanı, yürütme kurulu başkanı söylüyor. ‘Burası özgür Kürdistan olacak.’ diyor. Kendi yargı, eğitim, vergi ve güvenlik sistemini kuruyor. Sen bu cümleleri sarf edenler için bile paralel devlet demeyeceksin ama öbür tarafta ömrünü, hayatını, her şeyini vatanı, milleti için; inançları için, Türkçe için, dünya barışı için harcayanlara bu suçlamaları reva göreceksin. Bu hakkaniyetli değil.

-‘İnlerine gireceğiz!’ diyor Başbakan.

Kimin inine giriyorsunuz? Eğer girecek bir in arıyorsanız PKK’nın inlerine gireceksiniz. 10 binden fazla ini olduğu söyleniyor. 30 yıldır askerin, polisin, imamın, öğretmenin kanına ellerini bulayan teröristlerin inlerine gireceksiniz. İnlerden kasıt evler, yurtlarsa bir kere bunların in olarak tanımlanması çok yanlış. İkincisi oraya girdiğinizde bulacağınız şey Kur’an-ı Kerim, Hadis kitapları, Risaleler, Kırık Mızrap, ders kitapları ve pırıl pırıl öğrenciler olur; başka bir şey bulamazsınız.

-Camia, iktidara itaat etmediği için mi hedefte?

Ortaya çıkan rüşvet ve yolsuzluk soruşturması, cemaatin bir operasyonu olarak gösteriliyor. Daha ağır suçlama nedir? Bunu dış güçlerle birlikte yapıyor iddiası… Bu büyük haksızlıktır. Siz, ‘dış güçlerin operasyonu’ diyor ve camiayı onun ‘içerideki uzantısı’ olarak tanımlıyorsanız, bunu ispatlayacaksınız. Bir taraftan ABD Büyükelçisi’nin, ülkemizdeki AB üyesi ülkelerin elçilerine yemek verdiğini, hükûmeti düşürmeye yönelik sözler sarf ettiğini söyleyeceksiniz, diğer taraftan ABD’ye dönüp böyle bir düşünceniz olmadığı yönünde teminat vereceksiniz. Öyle bir şey yoksa büyük bir iftira atıyorsunuz demektir, özellikle de hizmet cemaatine karşı. Yolsuzluğu, hırsızlığı ortaya çıkarmak suç mudur?

-Sizce suç mu?

Devletin savcısı, polisi kendisine verilen görevi yerine getirmiştir. Velev ki bunu dış operasyon kabul edelim, peki o zaman hırsızın hiç mi suçu yok? Belgeler, bilgiler ve zaaflarınızı yabancı bir dış güç ele geçirdiği zaman, demek ki sizin üzerinizden Türkiye Cumhuriyeti devletine her türlü operasyonu yapabiliyorlar. Siz bu kozları onların eline vermiş oluyorsunuz. Nihayetinde sizin kadronuz, yönetim tarzınız böyle bir sonuç doğurmuş. Siz, içinizde yanlış yapanları ayıklamak yerine ‘onları nasıl hukuktan kurtarırım?’ ya da ‘Bu yanlışların üzerini nasıl örterim?’ çabası içine girerseniz, örtemezsiniz. Bu, milletin hafızasına silinmeyecek şekilde kazınarak yerleşmiştir.

-İdris Naim Şahin ‘hükûmete etki eden bir oligarşik yapı’dan bahsediyor. Acaba böyle bir yapı mı Başbakan’ı yönlendiriyor?

Şahin, ‘Hükûmet etme niyetinden emin olmadığımız oligarşik yapı’ diyor. Ben de bir sene önce, ‘İktidar içinde Başbakan’ı PKK çizgisine getirmeye çalışan bir yapı var.’ demiştim. Bu grup başarılı oldu, masaya oturuldu ve neticede PKK’nın bütün talepleri kabul gördü. Bağımsızlık dışında bütün talepler yerine getirildi. Aynı yapının cemaati de hedef aldığı gözüküyor. İdris Naim Şahin, partinin kurucularından, partide ikinci adam pozisyonunda on yıl kalmış birisi; o da bunu söylüyorsa ciddiye almak lazım.

-Bazı cemaatlere hatta partilere karşı operasyonlar yapılıyor. Bölünenler oldu. ‘İktidar kendisine itaat etmeyen unsurları yok ediyor.’ diyebilir miyiz?

Her iktidar kendi iktidarını devam ettirme adına bu tür çabalar içinde bulunmuştur ama bu, demokratik rejimlerde izlenecek bir yol değildir. Tam tersine muhalefeti, sivil toplumu ve cemaatleri güçlendirmek, farklı seslerin çıkmasının önündeki engelleri kaldırmak, demokratik rejimlerde yönetimlerin öncelikli işleri arasında olmalıdır. Sivil toplum, tamamen hükûmetin dışındaki toplumsal örgütleri ifade eder.

-Bazı sivil toplum örgütlerinin iktidara destek açıklamalarını nasıl görmek lazım?

Odaları, sendikaları, sivil toplum örgütlerini hükûmet etrafında şekillendirme veya hükûmet şemsiyesi altına alma gibi bir gayret var. Kapalı kapılar arkasında farklı, meydanda farklı şeyler konuşuyorlar. İşçi, memur sendikaları bile işçilerin, memurların hakkını savunamıyor, hükûmetin âli menfaatleri neyi gerektiriyorsa onun peşinde koşuyor görüntüsü veriyorlar. Propagandist gibi çalışan sivil toplum örgütleri, liderleri var. Bir iktidar veya siyasi parti karşısındakini zayıflatmayı düşünebilir ama bunu fikirle, sandıkla, millete giderek yapar; elindeki imkânları ve devlet gücünü kullanarak bir baskı oluşturursa bu antidemokratik olur, bir yerde tıkanır, kabul görmez.

-Danıştay, HSYK gibi kurumların yapısının değiştirilmek istenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demokratik ülkelerde yargıda, idarede ve eğitimde sistem bir kere kurulur ve yüzyıllarca gider. Yolsuzluk iddiaları karşısında bir iktidarın aklına ‘Kanunları değiştirmeliyim ve bunlardan kurtulmalıyım. Yargıyı emrime veren bir sistem kurmalıyım.’ düşüncesi gelmez. Herkes yargıya teslim olur, hukuka güvenir. 3 yıl önce HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısını bu iktidarın teklifi ve halkın yüzde 58’inin desteği oluşturdu. Şimdi ne oldu da HSYK’nın yapısını yeniden değiştirme gereği duyuyorsunuz? Daha önce Adalet Bakanı’nın elinden alınıp Kurul’a verilen yetkiler neden yeniden bakana devredilmek isteniyor? Bu yeni düzenleme gerçekleşirse yargının bağımsızlığına vurulmuş bir darbe olur. Geriye gidiş olur. Bu, Anayasa’ya aykırı olduğu gibi, 2010 referandumuna da ihanettir. Ne oldu da 2010’un karşısında olanlar şimdi hükûmetle kol kola. Özellikle bazı kurumlardaki yer değiştirmeler, görevden almalar bir kıyıma dönüşmüş vaziyette. Hükûmet, ‘Denize düşen, yılana sarılır’ misali hareket ediyor lakin bilmiyorlar ki öfkeyle hareket etmeye devam ederse bedelini hem demokrasimiz hem de milletimiz ağır bir şekilde ödeyecek.

-Başbakan, ‘Hükümete karşı bir darbe girişimi var’ diyor. Muhalefete bize destek verin çağrısı yapıyor?

Mısır’da darbe olduğunda da ifade ettik, dünyanın neresinde olursa olsun, meşru, hilesiz, entrikasız seçimlerle işbaşına gelmiş hangi iktidara darbe yapılırsa yapılsın, biz bunun karşısında oluruz. 28 Şubat’ta dik duruşumuzla bunu gösterdik. Ben, bugün gelişen olayları asla hükûmete karşı bir darbe girişimi olarak görmüyorum.

-Hükümet neyle karşı karşıya?

Savcılar, hukuk adamları ve polis bir yolsuzluk operasyonu yapmıştır ve başka operasyonların önü kesilmiştir. Bu, bir darbe girişimi değildir. Darbe girişimi olabilmesi için Başbakan’ın dediği gibi dış güçler ve işbirlikçilerinin ortaya konması lazım; tabanı safta tutma adına geliştirilmiş bir söylem olarak görüyorum bunu.

-Yolsuzluk operasyonunu Başbakan, Gezi olaylarındaki gibi hükûmete karşı bir kalkışma ve darbe girişimi olarak değerlendirdi. 17 Aralık, Gezi’nin devamı mı?

Gezi ve 17 Aralık farklı. Gezi’nin içerisinde olanlar da dışarıda olanlar da, ‘Biz buradayız!’ dedi. ABD, AB ve diğerleri Gezi sürecinin yanında durdu. Başbakan Erdoğan’ın son süreci Gezi’nin devamı gibi sunması, tabanını yanında tutabilme çabasından başka bir şey değildir. Mağduru oynarken, birtakım yolsuzlukların üzerini de örtmeye çalışıyor görüntüsü vermektedir.

-Gezi’deki gibi bazı şehirlerde eylemler başladı. Hükümet istifaya davet ediliyor.

Bunların kendiliğinden oluşmadığını düşünüyorum. Kontrollü gerginlik projesi kapsamında yaptırılıyor. Çatışmadan beslenen bir siyaset var. Toplumu önce gerip sonra da çatıştırmak istiyorlar. İki kutuplu bir siyasetin taşlarını döşüyorlar. Bilinçlice yürütülen bir strateji var.

-Nasıl?

2002’den bu yana, AK Parti’nin toplumu hep kutuplaştırarak seçimlerden galip çıktığını görüyoruz. Mutlak düşmanlar oluşturuldu; gerginlikle taban diri tutuldu ve bu sandığa yansıtıldı. Bu süreçte yeniden gerginlik çıkarılarak bu strateji üzerinden oynanıyor.

-‘Hükûmet bilerek gerilimi artırıyor.’ diyorsunuz.

Bakın, şimdi ne konuşulması gerekir? Yolsuzlukların, rüşvetin, hırsızlığın, terörün, bütçenin ve yeni anayasasının konuşulması lazım. İşte bu süreçlerde üretilen stratejilerle bütün bunların üzeri örtülüyor. Bütçe geldi geçti; hiçbir değerlendirme duyuyor musunuz? Olumlu rakamlar söyleniyor, olumsuz hiçbir şey söylenmiyor. Kişi başına düşen millî gelirde biz Kıbrıs Rum Kesimi’nin 13 basamak gerisindeyiz. Yılbaşında zamlarla uyandık. Sosyal devlet iddiası yalan.

Destici, Gezi olaylarının kontrollü gerginlik projesi kapsamında çıkarıldığına inanıyor.

-Olağanüstü dönemler öncesi hep sokak hareketlendirildi. Marta doğru bu kavga körüklenebilir mi?

Burada daha çok kamplaştırarak, ayrıştırarak, kutuplaştırarak bir süreç yürütülmeye çalışılıyor. Birtakım gruplar sokağa bilinçli olarak indiriliyor. Zaten sokağa inmeye hazır gruplar da var, bunların kontrollü bir şekilde sokağa inmesine izin veriliyor. Eylem, taşkınlık ve protesto yapmasına göz yumularak, bunlar üzerinden ‘bu iktidar giderse, karşılığında bunlar gelir.’ diye bir görüntü verilmek isteniyor. Mütedeyyin ve muhafazakâr oy tabanı korkutuluyor. ‘Bak! AK Parti giderse bunlar gelir!’ diyorlar. Kaos fotoğrafı verilerek ‘Nasıl yeni bir siyasi menfaat elde ederiz?’in hesabı yapılıyor.

-AK Parti, gençliği sokağa çekilebilir mi?

Şu anda buna teşebbüs ediliyor. Ancak etkili olabilirler mi, bilmiyorum. Bunlar sığ ve dar mitingler ama hükûmet gücü, iktidar gücü ve yerel yönetimlerdeki güç birleşince siyaset çok partizanlaştı. Sosyal yardım kurumlarının yardımları ile devlet kurumlarına alınan taşeron işçiler bile iktidar partisinin il ve ilçe teşkilatlarından gelen listelere göre belirleniyor. Bu süreçlerdeki en tehlikeli noktalardan biri de aşırı partizanlaşmadır. Katı taassubiyetle, bağnazlık derecesinde parti tarafgirliğidir. Vatandaşlarımız tarafgir bir tutum içerisine girmeden, doğruya doğru demelidir. Milleti bölmeye ve kamplaştırmaya çalışanlara fırsat verilmemelidir.

-Mahalli seçimler siyaseti nasıl biçimlendirir?

Son gelişmeler önemli. Genel seçimler erkene alınabilir, 30 Mart yerel seçimleri ile birleştirilebilir. Hükûmetin bu süreçteki tavrı da bunu körüklemektedir. İktidar partisinden kopmalar artabilir, 17 Aralık’a benzer operasyonlar olabilir. Türkiye, sonuçta mecburi bir erken seçimle karşı karşıya kalabilir. 30 Mart’taki seçimlerle birleşir veya cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce mayıs sonu, haziran başı gibi bir genel seçim yapılabilir. Yerel seçim sonuçlarına bağlı olarak birtakım gelişmeler yaşanması ihtimali yüksek. AK Parti, 2009’da yüzde 38 oy aldı. Bütün avantajları ile girdiği bir seçimden bahsediyoruz. Şimdi problemli bir seçime giriyor, bazı argümanlar elinden alındı ve bazı ezberler bozuldu. Yüzde 38’in altındaki her neticede, İstanbul ve Ankara’nın kaybedilmesi hâlinde hükûmet erken seçimden kaçamaz.

-BBP, seçimlerde başarı çıtasını nereye koyuyor?

Bütün büyükşehirler, il ve ilçelerde kendi adaylarımızla seçime gireceğiz. En fazla adayla gireceğimiz seçim olacak. Pek çok alternatifi yok ettiler ama bizi yok edemediler. Bu seçimde hem oy oranını hem de belediye başkanlıklarını artırma açısından seçimin tek galibi olacağız. 2009 yerel seçiminde 20 belediye kazandık, tamamını iktidar partisinden devraldık. Onların döneminden daha fazla hizmet yaptık. Milletimizi, vatandaşlarımızı ‘Alternatif yok’ propagandasıyla kandırıp ümitsizliğe sevk ediyorlar. Halkımız şunu bilsin ki, alternatif biziz. BBP, ülkemizdeki her problemi çözecek projelere ve kadroya sahiptir.

-Yazıcıoğlu soruşturmasından sonuç çıkacak mı?

Muhsin Başkanımızla ilgili soruşturma süreci devam ediyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda yüksek bürokratlarla ilgili soruşturma bitirilmek üzere. Adı geçen vali, komutan ve üst düzey bürokratların ifadesi alındı. Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nda esas soruşturma devam ediyor. Başbakanlık Teftiş Kurulu da idari yönden olayı soruşturuyor. Muhsin Başkan hakkındaki yazısıyla ilgili Hayrettin Karaman Bey’in de dinlenmesi talebinde bulunduk. Kendisinin ifadesine başvurulacak. Hayrettin Karaman Bey, bana yazısının; ‘Muhsin Bey her zaman ülke, millet ve kamu menfaati olduğunda kendi menfaatinden vazgeçmiştir.’ manasına geldiğini söyledi.

Gemi batarsa hepimiz gideriz

Haksız ithamlardan, suçlamalardan ve iftiralardan hepimizin uzak durması gerekmektedir. Hiçbirimiz “Bu süreçte nasıl bir fayda elde ederiz?” mantığı güderek pragmatist bir yaklaşım sergilememeliyiz. Aksine birleştirici, bütünleştirici ve barıştırıcı bir tutum içinde olmalıyız. “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” hadis-i şerifini asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Kardeşler arasında kırgınlıklar oluşmuşsa, kavgaya dönüşmeden bunu önlemek için hepimiz çaba sarf etmeliyiz. Velhasıl, hepimiz aynı geminin içindeyiz. Gemi batarsa hepimiz boğuluruz.”

YOLSUZLUK DOSYASI : Yolsuzluğa dünyada sıfır tolerans

Yolsuzlukla mücadele sadece AB’nin gündeminde değil. Dünyanın yeni ekonomik güçlerinden Çin de yolsuzluğa karşı ‘sıfır tolerans’ prensibini hayata geçirdi. İran ve Uruguay’da da gündem yolsuzlukların ortaya çıkarılması.

Şeffaf yönetimiyle dikkat çeken Avrupa Birliği (AB), yolsuzlukla mücadelede sert önlemler alıyor. Vergi kaçırmanın cezasının adam öldürmeyle eş tutulduğu AB ülkelerinde, yolsuzluğa bulaşan kişi görevine bakılmaksızın yargı karşısına çıkarılıyor. Hakkında yolsuzluk söylentileri olan politikacılar, yargıya hesap vermeden önce istifa yolunu seçiyor. Politikanın ‘hizmet’ amaçlı görüldüğü AB’de, toplum da yolsuzluklara müsamaha göstermiyor. 27 üye ülkede gerçekleştirilen Eurobarometre araştırmasında AB vatandaşlarının yüzde 74’ü yolsuzluğu en büyük problem olarak görüyor. En çok yolsuzluk yaptığına inanılanların başında siyasetçilerin gelmesinden dolayı, onlarla ilgili en küçük bir yolsuzluk iddiası bile dikkatle takip ediliyor. Yolsuzlukla mücadele sadece AB’nin gündeminde de değil. Dünyanın yeni ekonomik güçlerinden Çin de yolsuzluğa karşı ‘sıfır tolerans’ prensibini hayata geçirdi. İşte son dönemde dünyada dikkat çeken yolsuzluk operasyonları:

Sarkozy’nin eski İçişleri Bakanı’na gözaltı: Fransa’da eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminin İçişleri Bakanı Claude Gueant ve aynı dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü yapan Michel Gaudin gözaltına alındı. Gueant’ın İçişleri Bakanlığı Kabine Direktörü olduğu 2002-2004 yıllarını kapsayan soruşturmada savcılık, kamu kaynaklarının zarara uğratıldığını ve pirimlerde usulsüzlük kaydedildiğini vurguladı. Soruşturma, haziranda Fransız polisinin Gueant’ın evinde 20 bin avro peşin parayla yapılmış harcama delilleri bulması üzerine başlamıştı. Michel Gaudin ise Paris’e bağlı Nanterre’de bulunan adli polis merkezinde, yolsuzluk ve vergilerin kötüye kullanılması iddiaları ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında sorgulandı.

İspanya’da iktidar partisine baskın, kralın damadı sanık: Avrupa’da en ses getiren yolsuzluk soruşturması İspanya’dakiydi. İktidardaki Halk Partisi (PP) genel merkezini basan polis 14 saat boyunca arama yaptı. Başbakan Mariano Rajoy ise mahkemelerin verdiği karara “mutlak saygı” duyduğunu belirtti ve partisine de soruşturma için gereken tüm kolaylığın gösterilmesi talimatını verdi. Polis, basılan binanın 2005-2011 yılları arasındaki tadilatında yapıldığı iddia edilen kayıt dışı ödemelere dair evrak aradı. AB Zirvesi için Brüksel’de bulunduğu sırada partisinin merkezi basılan Rajoy, kendilerinden emin olduklarını ve soruşturmanın sonucundan endişe duymadığını açıkladı. Rajoy’un sözlerini Türkiye’de birinci sayfadan veren bir gazete için Başbakan Erdoğan “Haddini bil!” çıkışını yaptı. Direkt Rajov’un şahsıyla ilgili olmayan soruşturmadaki iddialara göre PP’nin eski mali işler sorumlusu Luis Barcenas, müteahhitlerin partiye ‘bağış’ olarak verdiği milyonlarca avroyu parti liderlerinin zimmetine geçirmesine yardımcı oldu. Rajoy ve diğer üst düzey yetkililer, yolsuzluk suçlamalarını reddederken, tutuklu yargılanan Barcenas’ın alınan rüşvetlerle gizli bir fon oluşturduğu ve İsviçre bankalarında 48 milyon avro parası bulunduğu iddia ediliyor.

İspanya’yı sarsan ikinci yolsuzluk soruşturmasının adresinde ise Kral Juan Carlos’un damadı İnaki Urdangarin vardı. Damat hakkında 23 yıl hapis cezası istendi. Kralın ortanca kızı Prenses Cristina ile evli olan Urdangarin ile ortağı Diego Torres için kamu malını zimmetine geçirme, kötüye kullanma, dolandırıcılık ve evrakta sahtekârlık gibi 6 ayrı suçtan sırasıyla 23 ve 19 sene hapis cezası talep edildi. Aynı zamanda Palma Dükü olan Urdangarin’in, yöneticiliğini yaptığı Noos Enstitüsü adlı kâr amaçlı olmayan bir vakıf aracılığıyla 6 milyon avro yolsuzluk yaptığı iddia ediliyor. Mahkeme, Urdangarin adına kayıtlı 16 mülke de el koymuştu. İnaki Urdangarin, 8 Mart’ta sanık olarak hâkim karşısına çıkacak.

Uruguay’da ekonomi bakanı istifa etti: Uruguay Ekonomi Bakanı Fernando Lorenzo, devlet tarafından işletilen havayolları şirketi Pluna’nın geçen seneki satış ihalesinde usulsüzlük yapmakla suçlanması sonucu istifa etti. Lorenzo, istifa kararını mahkemenin önüne bakan olarak değil, sıradan bir vatandaş olarak çıkmak için aldığını söylerken; Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujika, siyasi yoldaşı ve yakın çalışma arkadaşının parlak bir geçmişi olmasına rağmen yargının önünü açmak için kendi isteğiyle istifa ettiğini bildirdi. Mujika, Lorenzo’nun ahlaki bir davranış sergilediğini kaydederek “Mahkemeden masumiyet kararı çıkana kadar bakan arkadaşımızla hükümetimizin ilişkileri sona ermiştir.” açıklaması yaptı.

Çin yolsuzluğa savaş açtı: Dünyanın yeni ekonomik güçlerinden biri olan Çin, yolsuzlukla mücadelede sert önlemler alıyor. Martta göreve geldiğinde yolsuzlukla mücadele gündemini birinci sıraya koyan ve bunu önümüzdeki 10 yılda en büyük millî hedef olarak belirleyen Cumhurbaşkanı Xi Jinping, “sıfır müsamaha’” sloganıyla yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gidiyor. Bu kararlılıkta ilk görevden alınan isim, Kamu Güvenliği Bakanı Yardımcısı Li Dongsheng oldu. Hakkında bir süredir inceleme yapılan Li, “şüpheli ciddi disiplin ihlalleri” nedeniyle görevinden alındı. Çin yönetimi yolsuzlukla mücadelede amacına ulaşmak için 5 yıllık bir plan yayımladı ve buna göre rüşvet cezalarının artırılması ve yolsuzluk soruşturmalarının daha ciddi yürütülmesi istendi.

Kamu Güvenliği Bakan Yardımcısı Li Dongsheng’in görevden alınmasından sonra Çin yönetimi, resmî görevlilere yeni sınırlamalar getirdi. Çin Komünist Partisi (ÇKP), topluma nüfuz etmiş yolsuzluğu engellemek amacıyla resmî görevlilerin, yasa dışı görüşme ve bağlantılara ev sahipliği yapan özel kulüplere üyeliğini ve ziyaretini yasakladı. Çinli liderler, ülkeyi ve ÇKP’yi çökertecek en büyük etkenin yolsuzluk olduğunu belirterek Çin’de hızlıca çoğalan ve görünürde toplanma ve sosyalleşme için yer sunan özel kulüpleri mercek altına aldı. ÇKP Disiplin Denetim Merkez Komisyonu, söz konusu kulüplere gidenlerin, sert cezalara maruz kalacaklarını duyurdu. Bazı parti görevlilerinin özel kulüpleri sık sık ziyaret ettiğini belirleyen komisyon, bunun parti, politik çalışma düzeni ve sosyal etik üzerinde ciddi negatif etkisi olduğunu vurguladı.

Zencani’ye yolsuzluktan gözaltı: Türkiye’yi sarsan 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun kilit ismi Reza Zarrab’ın arkasındaki kişi olduğu iddia edilen İranlı ünlü iş adamı Babek Zencani ülkesinde gözaltına alındı. Gözaltına gerekçe olarak Tahran’a yönelik yaptırımlar sonucu Zencani’nin İran petrollerini karaborsada satışından elde ettiği parayı kendisine saklaması olarak gösterdi. İran’da bir grup milletvekili geçen günlerde 13,8 milyar dolarlık şahsi servetiyle ülkenin en zengin iş adamlarından biri olan Zencani hakkında yolsuzluktan soruşturma açılmasını talep etmişti. İran’ın yarı resmî Mehr Haber Ajansı, Zarrab’ın ‘Reisim’ dediği Zencani’nin büyük ihtimalle Merkez Bankası ve Petrol Bakanlığı’na olan borcunu ödememesi ve evrakta sahtecilik suçlamalarından dolayı gözaltına alındığını yazdı. Zencani’nin sattığı petrol karşılığı devlete 2 milyar avro borcu olduğu ve bunu ödemediği ifade edilmişti. Zencani’nin İran’a uygulanan petrol ambargosunu delmek için eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın oluşturduğu imtiyazlı iş adamları heyetinde olduğu ifade ediliyor. Zencani’nin adı, Avrupa Birliği ve ABD’nin “kara listesinde” bulunuyor. Onur Air havayolu şirketinin ortağı olan Zencani’nin Türkiye’de Kont Kozmetik adlı bir şirketi de var. Ayrıca Zencani, Kont Grup bünyesinde İstanbul merkezli hava yolculuğu, petrol ve banka şirketine de sahip. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, göreve gelir gelmez yolsuzlukların üzerine gideceğini açıklamıştı.

Yunanistan’da rüşvet parası geri ödendi: Yunanistan’da Savunma Bakanlığı’nın eski Silahlanma Genel Müdür Vekili Antonis Kantas, silahlanma programları karşılığında yolsuzluk ve rüşvetten temin ettiği 9 milyon avroyu Merkez Bankası’na iade etti. Ülkede böyle bir durumla ilk defa karşılaşılırken Kantas, silah ihaleleri karşılığında aldığı toplam 16 milyon avro rüşvetin kalan kısmını da önümüzdeki günlerde geri ödeyeceğini duyurdu. Yunanistan’da 1990 ve 2000’li yıllarda 12 silahlanma ihalesine fesat kırıştırıldığı tespit edilmiş, tutuklanan Kantas’ın ifadesi sonrası en az 17 kişinin rüşvet, kara para ve yolsuzluk ile ilişkili oldukları tespit edilmişti. Aralarında iki eski savunma bakanı, bürokrat, eski hava ve kara kuvvetleri komutanları dâhil 10 üst düzey ordu mensubu ve iş adamının adının da karıştığı çok sayıda kişi, yargıya hesap verecek. Gözaltına alınanlar arasında Alman silah şirketi WEGMANN’ın Yunanistan temsilcisi Dimitris Papahristos’un da olmasıyla Almanya’da da soruşturma açılması gündeme geldi. Papahristos’un, 150 milyon avro tutarındaki topçu sistemlerinin WEGMANN’a verilmesi için Kantas’a 750 bin avro rüşvet verdiği iddia ediliyor. Alman savcılığı, konuyla ilgili inceleme başlatırken iddiaları değerlendirdikten sonra soruşturma açılıp açılmayacağına karar verecek.

Eski Romanya başbakanı rüşvetten hapse girdi: Eski Romanya Başbakanı Adrian Nastase, rüşvet alma iddiasıyla yargılandığı davada 4 yıl hapse mahkûm edildi. Yüksek Temyiz Mahkemesi, 2000-2004 yıllarında başbakanlık yapan Nastase’nin, Irina Jianu adlı girişimciden 630 bin avroluk Çin menşeli inşaat malzemesi ve mobilya aldığını, karşılığında da Jianu’yu Millî Yapı Denetim Kurulu’nun başına getirdiğini tespit etti. Mahkeme, 4 yıllık mahkûmiyete ek olarak Nastase’yi, 5 yıl boyunca seçme, seçilme ve her türlü memuriyet haklarından menetti. Eski başbakanın eşi Dana Nastase de suç ortaklığı yapmaktan üç yıl tecilli hapis cezasına çarptırıldı. Nastase çifti ayrıca devlete 400 bin avro ödemeye mahkûm edildi. Mahkeme kararının siyasî olduğunu iddia eoer eski başbakan, başkent Bükreş’teki Rahova Cezaevi’ne konuldu. Rüşveti veren iş kadını da hâlen cezaevinde. Ülkede komünizm sonrası dönemde hapse giren ilk başbakan olan Nastase, bir başka yolsuzluk davasından hüküm giymiş, 9 ay cezaevinde kaldıktan sonra iyi hâlden tahliye olmuştu.

İngiltere’de eski bakana sahte faturadan hapis: İngiltere’de eski Avrupa Bakanı Denis MacShane, sahte harcama beyanı vermek suçundan 6 ay hapse mahkûm edildi. Tony Blair kabinesinde üç yıl bakanlık yapan MacShane’in, 2005-2008 yıllarında ‘araştırma ve tercüme’ hizmetleri aldığına dair verdiği 19 faturanın gerçek dışı olduğu belirlendi. Söz konusu faturaların tutarı ise 13 bin sterlin (yaklaşık 44 bin 500 TL) civarında. 65 yaşındaki MacShane, 2009’da Telegraph gazetesinin ortaya çıkardığı usulsüz harcama skandalında hapis cezasına çarptırılan beşinci milletvekili oldu. Oxford mezunu MacShane, harcamalarına dair hakkında meclis soruşturması başlatılmasının ardından Kasım 2012’de milletvekilliğinden istifa etmişti.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: