Günlük arşivler: Ocak 11, 2014

FRANSA : Çapkınlık, gelenek haline geldi !

Sarkozy’den koltuğu devralan Hollande’ın oyuncu Julie Gayet ile aşk yaşadığı ortaya çıktı!

Fransa’da Cumhurbaşkanları aşk serüvenleriyle tanındı. Giscard d’Estaing, Mitterrand, Chirac ve Sarkozy’den sonra Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın adı da aşk dedikodularına karıştı. Magazin dergisi Closer, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın, 2006 yılından bu yana beraber yaşadığı sevgilisi Valerie Trierweiler’den ayrılıp, aktris Julie Gayet (41) ile aşka yelken açtığını iddia edildi.

TAZMİNAT DAVASI AÇACAK

İkilinin 6 aydır gizlice buluştuğunu belirten dergi, Hollande’ın sık sık Gayet’e ait apartman dairesine motosikletiyle gidip geceyi orada geçirdiğini öne sürdü. Haberde gizli görüşme fotoğraflarının ise güvenlik sorunu oluşturabileceği ihtimali nedeniyle yayımlanmadığı kaydedildi. Gazeteci Valerie Trierweiler ile uzun bir süre aynı evde yaşadıktan sonra nikahlanan Hollande ise iddialar hakkında herhangi bir yalanlamada bulunmadı. Mahremiyet haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini açıkladı. Fransa Cumhurbaşkanı’nın

dergiye, 10 milyon euroluk tazminat davası açacağı belirtiliyor.

/// YANDAŞ MEDYADAN YOLSUZLUK HABERİ /// Halkbank’a vur tefeci kazansın ! ///

Esnafa ucuz kredi imkanı sağlayan Halkbank’a yönelik karalama kampanyalarının, tefeci ve faiz lobisinin işine yaradığı belirtildi.

İstanbul merkezli operasyon sonrası harekete geçen faiz lobisinin, Halk Bankası’nı itibarsızlaştırarak, esnafa ucuz kredinin önünün kesilmesiyle birlikte ülke ekonomisinin krize sokulmasını hedeflediği belirtildi. Gezi Parkı eylemleri öncesinde KOBİ’lerin yüzde 7-8 olan kredi maliyeti 17 Aralık’tan sonra hızlı bir şekilde artış göstererek bugün yüzde 18’e kadar yükseldi. Daha küçük esnafa kullandırılan kredinin oranı ise yüzde 20’nin üzerine çıkmış durumda. Finans sektörünün büyük şirketlere kullandırdığı krediler ise aynı dönemde yüzde 5-6’dan yüzde 12’ye kadar çıktı. Böylece faiz lobisi yüksek faizli kredilerle esnaf üzerinden tatlı kâr elde etmiş olacak. Faizlerdeki büyük oranlı artışların ardından ekonomik yapısı da bozulan çok sayıda işletme sahibinin tefecinin eline düşebileceği ifade ediliyor. Hazine’nin Halk Bankası aracılığı ile kullandıracağı faiz desteği sayesinde esnafa 2014 yılı sonuna kadar 2 milyar lira civarında yeni kredi kullandırılması planlanıyor.

KOBİ’lere yeni destek paketi

MÜSİAD Ankara Şube Başkan Yardımcısı İrfan Güvendi, Küçük ve Orta Büyülükteki İşletmelerin (KOBİ) ihracatın lokomotifi olduğuna dikkat çekerek, hem ülkenin istihdamını artırdığını hem de üretim yaparak cari açığın azalmasına katkı sağladığını ifade etti. Güvendi, işadamlarının önünü görmek istediğini belirterek reel sektöre yönelik desteklerin artırılması gerektiğini düşünüyor. Güvendi "KOBİ’lere yönelik yeni bir destek paketi olması iyi finansman açısından rahatlama sağlar. Tek model altında birleştirilmesi de kaynak maliyetlerine düşürücü etki olarak yansır" dedi.

Star

TEKNOLOJİ : İnternetin Yeni Düzenlemeleri Endişe Doğuruyor

‘Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri’ başlığıyla hazırlanan kanun teklifinde yer alan internetle ilgili madde, tartışmaları da beraberinde getirdi. 5651 sayılı kanunun taslağında yer alan değişiklikler, internet özgürlüğüne ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Plan ve Bütçe Komisyonu’nun alt komisyonunda kabul edilen yeni kanun teklifinde yer alan maddeler, Türkiye’de internetin geleceği hakkında endişe doğurdu.

5651 sayılı internet yayınlarını düzenleme ile ilgili kanuna genişleme getiren teklifte, 60’ın üzerinde madde yer alıyor. Bu maddelerden en öne çıkanı ise internet içeriklerine erişimin kesilebileceğini öngören düzenleme.

Madde kapsamında, ‘bir web sitesine erişimle ilgili karar 48 saat içinde verilebilecek, yayınların yayılması 4 saat içinde engellenebilecek."

Dahası, TİB (Telekomünikasyon İletşim Bakanlığı) gerekirse erişimi kesebilecek, Erişim Sağlayıcıları Birliği adında yeni bir düzenleyici kurum oluşturulacak ve internet kafelerde kayıtlar belli bir süre saklanabilecek.

İlk olarak Aralık 2013’te 2/1914 numarasıyla sunulan ve 12 maddeden oluşan kanun teklifi, bir ay sonra 60’ın üzerinde maddeyle torba yasaya eklendi.

Özel hayatın gizliliği ihlal edildiği gerekçesiyle içeriklerin bloke edilmesine imkan verecek olan yeni kanun teklifi, aynı zamanda Sulh ve Ceza Mahkemeleri’nin en geç 48 saatte erişimin kesilmesi konusunda karar vermesini şart koşacak.

IP Adresiyle Bloke

Yeni kanun teklifinde, web sitelerinin dijital adresleri olarak bilinen IP’leri üzerinden bloke edilmeleri öngörülüyor. Bu uygulama hayata geçerse, engellenen siteye erişim hiçbir şekilde mümkün olmayacağı gibi aynı IP’yi paylaşan alt sayfalar da erişime kapanacak.

Örnek olarak, geçmişte erişimi engellenen ancak proxy sunucular gibi opsiyonlarla erişim sağlanan YouTube, IP adresi üzerinden engellenirse erişimden kopacak.

İnternetteki veri akışını ve içerik paylaşımını son derece dikkatli bir şekilde denetimden geçirmeyi öngören değişiklikler, web sitelerinin paylaşımlarının internet kullanıcılarına erişmesinin de önüne geçebilecek.

Örneğin, domain (alan adı) yerine web sitelerinin doğrudan bloke edilebilecek olması, haberlerden tweet’lere kadar içeriklerin okuyuculara ulaşmasını önleyecek.

Erişim Sağlayıcıları Birliği ile merkezi bir denetim oluşturulabileceği sinyalini veren yeni teklif, web sitesi ve içeriklerine müdahale edilmesiyle internet hızının da yavaşlamasıan neden olacak.

DNS ayarları ve proxy alternatifleri işe yaramayacak gibi görülen şartlar gerçeğe dönüşürse, paralı olarak sunulan Sanal özel ağ (VPN) hizmetinde patlama yaşanabilir.

İnternet kullanıcıları, dün akşam yasaklanan video portalı Vimeo’ya DNS ayarlarını değiştirerek ve VPN ile erişebiliyor.

TEKNOLOJİ : Adresi Bilmeden E-Posta Atabileceksiniz

Google+ hizmet platfomuyla sunduğu içerikleri güçlendiren Google, Gmail e-posta hizmetinde kullanıcılara yeni bir kolaylık sundu. Yeni özellik, bağlantı listenizde bulunan ancak adresini bilmediğiniz kullanıcılara e-posta göndermenizi sağlayacak.

Google+ kullanıcıları, bundan sonra bağlantı çevrelerinde bulunan bir diğer kullanıcıya adresini bilmese bile e-posta gönderebilecek.

Gmail’in sunduğu yeni özellik, diğer kullanıcıların da bağlantı listelerinde bulundurmaları halinde size e-posta atabilmelerini sağlayacak. Otomatik tanımlama sayesinde kullanıcılar adreslerini görmeden birbirlerine e-posta atabilecekken, mesaj gönderdiğiniz kişi size cevap verdiği takdirde bilmediğiniz adresi öğrenme şansınız olacak.

Google+ kullanıcıları, Gmail üzerinden kendileriyle bağlantıya geçibilecek kişileri dört gruba ayırabilecek. E-posta atmasını istemediğiniz kullanıcılar otomatik tanımlama dışında bırakılabilecek; sadece çevrelerinizde bulunan kişiler size e-posta atabilecek; çevrelerinizde olmayan ancak çevrelerinizdeki diğer kullanıcıların arkadaşı olan kişiler size e-posta gönderebilecek veya Google+ kullanan herkes size e-posta atmakta özgür olacak.

PCWorld’ün haberine göre, Google’ın getirdiği yeni hizmetin amacı, kullanıcıların Gmail üzerinden mesajlaşma oranını artırmak. Google, yeni içeriğin birkaç gün içinde hayata geçeceğini açıkladı.

SURİYE DOSYASI : #BurasıSuriye İnsanlığın öldüğü yer. Here is #Syria where humanity has died.

YERLİ BASIN : “Darbe var” söylemleri

gazete-logolari.jpg?itok=eUpcn7_L

Radikal: Özgür Mumcu: Dostmodern darbenin takkesiyle külahı

İktidar kendi vücudunda çıplak elleriyle narkozsuz ameliyat yapıyor. Ortalığın bu kadar çığlık çığlığa ve kan revan içinde olması bundan. Yolsuzluk operasyonuyla başlayan gündem fırtınası dördüncü haftasına giriyor. Artık herhalde dikkatler dağılmaya başlamıştır. Üç haftada beş seneye yetecek flaş haber, skandal ve demeç gördük. Gündem müptelaları haricindekiler için her şey birbirine girmeye başlamıştır. İstanbul’da üç ayrı başlıkta ilk dalga ve tutuklamalar. Savcının elinden alınan dosyayla yapılamayan ikinci dalga. İzmir’deki operasyon. Bakanlar, oğullar, bacanaklar…Devamı…

T24: Hasan Cemal :Darbe var diye diye kendi darbesini yapanları tarih baba çok gördü!

Gözümüzün önünde hukuk tepelenirken, yargı bağımsızlığı tepelenirken, kuvvetler ayrılığı tepelenirken, yargı adım adım yürütmenin emrine alınırken, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın "darbe teşebbüsü" diye bas bas bağırması inandırıcı olabilir mi? Bir: Eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın zamanlama manidar dediği soruşturmayı sabah başlatan polisleri öğleden sonra görevden al…Devamı…

Sözcü: Mehmet Türker: Devlet çöktü altında kaldılar!..

Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti, ana­ya­sa­da “de­mok­ra­tik, la­ik, sos­yal bir hu­kuk dev­le­ti­” ola­rak ta­rif edili­yor!..De­mok­ra­si­nin ır­zı­na geç­ti­ler!..La­ik­lik çok­tan git­ti!..Hu­kuk dev­le­ti siz­le­re ömür!..
Dev­le­tin sos­yal­li­ği ise, kö­mür çu­val­la­rı­na, no­hut-bul­gur tor­ba­la­rı­na bağ­lan­dı!..Şim­di önü­müze bir se­çe­nek ko­nul­du: Kırk ka­tır mı, kırk sa­tır mı?.. Bir yan­da Fet­hul­lah­çı­lar, di­ğer yan­da di­ni si­ya­se­te alet ede­rek İs­la­mi­ye­t’­i sö­mü­ren­ler… İki­si­nin ara­sın­da kal­dık!..
Bi­ri kırk ka­tır!.. Di­ğe­ri kırk sa­tır!..Devamı…

Taraf: Hadi Uluengin: İkinci kaybet kaybet

Dün dediğim gibi, 17 Aralık’tan beri yaşamakta olduğumuz kaybet kaybet sürecinde üç temel aktör ve unsur mutlaka zayiat verecek. Bunlar Gülen Hocaefendi Camiası; AKP ve lideri ve sivil demokrasi atılımıdır. Kaldığım yerden, yani ikincisinden devam ediyorum. Buradaki sorun AKP’den ziyade Recep Tayyip Erdoğan’dır. Mesele Başbakan’ın otokratik, hatta giderek diktatoryal bir viraj dönmüş olmasından kaynaklanıyor…Devamı…

Yeni Şafak: Ali Bayramoğlu:Kriz bilançosu: Otoriterleşme

MİT emniyetle, emniyet kendi içinde, savcı savcıyla, yürütme HSYK’yla karşı karşıya geliyor. Polis savcıyı dinlemiyor, dinleyen polisi hükümet görevden alıyor. Sayı 2000’e ulaştı. ‘Savcı’nın temsil ettiği mercinin yargı değil, cemaat olduğuna dair keskin bir kuşku bulunuyor. Ve yürütme yargının ‘mafyalaşmış’ bu kısmına neşter atmak için, bir organ olarak yargı gücüne çok keskin müdahalelerde bulunuyor. Bu arada ‘bir yanda yolsuzluk iddialarının yapılan darbenin, öte yanda darbe iddiasının yolsuzlukların susturucusu’ olduğu fikri dolaşıyor…Devamı…

Star: Mensur Akgün:Krizin dış boyutu

17 Aralık’ta yolsuzluk operasyonuyla başlayan, kısa sürede dallanıp budaklanarak sistemik hale gelen kriz derinleşerek büyüyor. Bir kaç hafta içinde yolsuzluk, cemaat boyutlarına yenileri eklendi. Yakında dış boyutu da oluşacağa benzer. Görünen o ki HSYK’nın revizyonu da dahil krizi yönetmek için atılacak adımlar sorunun daha da derinleşmesine, yönetilemez hale gelmesine neden olacak.

(Süreç Analiz, 11 Ocak 2014)

SANAT DÜNYASI : Duyduğumuz Anda Aklımıza İstanbul’u Getiren 26 G üzide Parça

“Seni yeneceğim” diyenlerin tamamının bir şekilde yenildiği, “sen mi büyüksün ben mi” diye soranların yanında hep küçük kaldığı tek şehir olma özelliğini bin yıllardır elinde tutan İstanbul ile ilgili bir müzik listesiyle karşınızdayız. İçinden İstanbul geçen ya da İstanbul’un içinden geçen şarkıları düşündüğümüzde ilk aklımıza gelen parçalar bunlar oldu, burada yaşayan yaşamayan herkese İstanbul’u hatırlatalım istedik.

1. Beyoğlu

Athena
Listemize fıkır fıkır bir İstanbul türküsüyle başlayalım istedik. Athena bu güzel yorumuyla sağolsun bir neslin kafasına bu şarkıyı sokmuş oldu. Mavi gözlük olmadığı yıllarda mavi boncuk takılıyormuş bilginize.

2. Istanbul pas Constantinople

Ayhan Sicimoğlu
Şu dünyada en sevdiğimiz adamlardan biri olan Ayhan Sicimoğlu’nun müthiş albümü Friends & Family’den müthiş bir yorumı seçtik size. 1953 yılında The Four Lads adlı Kanadalı topluluk tarafından bestelenen şarkıyı, Ayhan Sicimoğlu’nun albümünde kızı Ayşe söylüyor -ki şarkının ortasında kendini de tanıtıyor zaten sağolsun.

3. İstanbul

Birsen Tezer
Birsen Tezer’i sevmeyenler hakkında hiç iyi düşünmediğimiz bir gerçek, siz de kendisini dinledikçe benzer düşüneceksiniz şüphesiz. Sözü de müziği de kendisine ait zarif mi zarif bir İstanbul şarkısı, ilk albümü Cihan’dan geliyor.

4. Istanbul Twilight

Brooklyn Funk Essentials
Efendim bu adamların yeri kalbimizde bir ayrıdır, Laço Tayfa’yla yaptıkları ortak albüm In the Buzzbag’den biliriz kendilerini. Sırf biz değil Fatih Akın falan da çok seviyor bu grubu.

5. Hep Kahır

Cem Karaca
Bir Nazım Hikmet şiiri, bir Cem Karaca şarkısı, daha da bir şey demeye gerek yok herhalde. “İnsanlar gülüyordu de, trende vapurda otobüste, yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle…” Şehir dışındayken bu şarkıya denk gelirseniz koşa koşa İstanbul’a gitmek isteyebilirsiniz, dikkatli dinleyin.

6. Kadıköylü

Deniz Kızı Eftelya
Listenin belki de en kıdemli İstanbullusu Deniz Kızı Eftelya söylüyor, Kadıköylü’yü. Refik Fersan’ın nihavent makamında kantosunu dinlerken içinizin ısınmama ihtimali yok. Tabii ki bu vesileyle tüm Kadıköylü dostlarımıza da bir selam ediyoruz.

7. İstanbul Kafası

Dolunay Obruk
Yanlış hatırlamıyorsak aynı isimdeki bir televizyon programının giriş müziği olarak kulağımıza takılan bir parça bu. Düzenlemesi, sözleri, kafası kısaca her şeyiyle pek güzel şarkı, program da güzeldi diye hatırlıyoruz sanki.

8. Bekle Bizi İstanbul

Edip Akbayram
Sözleri Vedat Türkali’ye, müziği ise Onur Akın’a ait olan Bekle Bizi İstanbul şarkısını başkası söyledi mi çok emin değiliz ancak bizim kulağımıza yerleştiren isim kesinlikle Edip Akbayram, kendine has yorumuyla İstanbul’u hatırlatıyor her dinleyene.

9. İstanbul

Ezginin Günlüğü
Sözü ve müziği Nadir Göktürk’e ait bir başka zarif İstanbul şarkısı daha. “Bir ateş buldum yandım yakıldım, esti geçti rüzgarına kapıldım, bir o yana bir bu yana yıkıldım, hayallerim vardı çaldın İstanbul, ne ümitle geldim ama ne buldum, hani taş toprağın altın İstanbul.”

10. İstanbul’dan Kız mı Alınır?

Göktan
Doksanların sonuna denk gelmesine rağmen adeta doksanların başında yapılmışçasına doksanlar kokan bir doksanlar şarkısı. Biraz daha doksanlar diyelim mi? Bizce de İstanbul’dan kız alınmaz Göktan.

11. İstanbul’dan Gökhan’a

Grup Vitamin
Boğazımızda yumru olan şarkılardan. Devrinin açık ara en keyifli grubu Grup Vitamin’in, Gökhan’ı kaybettikten sonra yeniden düzenledikleri şarkı, İstanbul’un bile tüm gücüyle çağırsa geri döndüremeyeceği birine yazılan bir şarkı… “Bu sabah yine her sabahki gibi sıkıldım İstanbul’dan, moralim bozuk, cereyan kesik, hele bir de sen yoksun ya çok yazık.”

12. Ada Sahillerinde Bekliyorum

Hamiyet Yüceses
Hicaz makamındaki bu İstanbul türküsünün ne sözlerini kimin yazdığı belli ne de kimin bestelediği. Yani gerçek bir İstanbullu, nereden geldiği ne yöne gittiği belirsiz. En bilinen, en sevilen İstanbul şarkılarından birisi. Hamiyet Yüceses konusuna gelince, soyadından başka diyecek hiçbir şeyimiz yok kendisine dair.

13. Boğaziçi

Kargo
Boğaziçi’nin ayırdığı iki kıtayı yorumlayan, iki ayrı dünyayı anlatan bir şarkı, belki de bu yüzden tam bir İstanbul şarkısı. Ne iyi geldi çok zaman sonra bu şarkıyı dinlemek, dinleyin siz de fark edeceksiniz.

14. İstanbul

Levent Yüksel
Böyle bir kadro yok! Sözlerini Sezen Aksu’nun yazdığı, Fahir Atakoğlu’nun bestelediği ve Uzay Heparı’nın düzenlediği üstüne bir de Levent Yüksel’in söylediği, en all-star ekipli İstanbul şarkılarından biri.

15. Bu Sabah Yağmur Var İstanbul’da

MFÖ
Bir grup insanın sosyal medya hesapları başında 7/24 bu şarkının bağlantısını yapıştırmış şekilde, yağmur yağsa da paylaşsam diye beklediğini düşündürten efsane MFÖ şarkısı. Aslında bu şarkıda Mazhar, Fuat, Özkan ve perdesiz bas, 4 kişi beraber söylüyorlar.

16. İstanbul’da

Mirkelam
Mirkelam’ın görece pek çok bilinen şarkısına oranla daha hasır altı edilmiş şarkılarından biri. Dinleyince diyeceksiniz ki o hasırın altına ben de gireydim. Mirkelam’ın ne güzel bir adam olduğunu bize tekrar hatırlatan güzide şarkısı. 60′ların 70′lerin saykedelik ya da progressive rock gruplarının albümlerinde hep bir adet bulunan yumuşacık şarkıları anımsatıyor bize.

17. Yok Başka Yerin Lûtfu Ne Yazdan Ne de Kıştan

Münir Nurettin Selçuk
Üstadın en müthiş eserlerinden biri, sözleri Behçet Kemâl Çağlar’a ait. Herhalde üstadın Kalamış’ı ve İstanbul’u ne çok sevdiğini tekrar etmemize gerek yok, dinleyince idrak edeceksiniz zaten. Ayrıca bir İstanbul şarkısında geçebilecek en mükemmel söze sahip bu Nihavend eser: “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar?”

18. İstanbul

Nefret
Orhan Veli’nin belki de en ünlü dizelerinden biri olan “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”yı şarkılarına nakarat yapan devrinin en çok satan Türkçe rap albümünün sahibi Nefret’le karşı karşıyayız. Ceza ve Fuchs’ın bir arada söylediği, bu toprakların en sağlam rap parçalarından biri. Sözler mühim, sözlere dikkat.

19. Ver Elini İstanbul

Özer Atik
Pek çoğumuzun eski adıyla Komedi Dükkanı’ndaki piyanist olarak tanıdığımız Özer Atik’in hepsi birbirinden güzel şarkılarından en İstanbul’la alakalı olanı sizler için seçtik. Yedi tepeli dostundan bir güzellik rica ediyor sanatçımız burada.

20. İstanbul

Pamela
İstanbul’un ortalama bir insanı kolaylıkla mahvedebileceğini bize her dinleyişte hatırlatan bir Pamela şarkısı. “İstanbul seni kaybetmiş, ilaçlayıp berbat etmiş, davul gibi gerilen derini aman Allah, kim bilir kimler inletmiş.”

21. İstanbul’da

Pinhani
Bu şarkıyı her dinleyişte Pinhani’nin hayatımıza girdiği o güzel günleri hatırlıyoruz, en tatlı İstanbul şarkılarından biri kendilerinden geliyor. “Ne kaldı ki kalabalıktan” diyerek gönüllerimizi fethediyorlar.

22. Üsküdar’a Gideriken Aldı da Bir Yağmur

Safiye Ayla
Katibim olarak da bilinen bir başka güzeller güzeli İstanbul türküsü. Safiye Ayla gibi bir sesten dinleyince çok daha iyi anlayacaksınız şarkının güzelliğini. Kendine yakışanları giymeyi başaran bir katibin peşinde geçen bir hikaye, tabi ki İstanbul’da geçiyor.

23. İstanbul

Sertab Erener
İstanbul’a dair nice şeyi güzel güzel anlatan bir Sertab Erener ile karşı karşıyayız bu kez. Hiç beklemediğimiz anda bir üstteki şarkıya da bir referans veriliyor şarkıda. “İstanbul birini sevmiyorsan çekilmez” diyerek doğrulara parmak basmayı da ihmal etmiyor şarkımız.

24. İstanbul İstanbul Olalı

Sezen Aksu
Durduk yere insanın ciğerini söküp eline verebilen insanlardan Sezen Aksu bu şarkısını Anadolu’dan Avrupa’ya bakarken yazmış herhalde. Özellikle kendisini yaşı gereği geç tanımış nesillerin en bildiği Sezen Aksu şarkısı olma özelliğiyle daha pek çok insanı telef edecek gibi duruyor bu eser.

25. İstanbul’da Sonbahar

Teoman
Teoman’ın iyi bir şarkı yazarı olduğunu bize hatırlatan şarkılardan biri. Şarkımız da İstanbul deyince akla ilk gelenlerden biri ne de olsa. İstanbul’u güzelleştireceğini düşündüğümüz kişilerin hepsini bir gün burada görmek dileğiyle dedirtiyor sözler.

İstanbul’da neler oluyor bonusu: Zombiler İstanbul’da

Kola
İstanbul’u basan zombileri ve onlardan kurtulma alternatiflerini anlatan bu güzide parçayı dinleyip beğenmemek elde değil. İstanbul menşeli Kola adından canavar bir üçlünün bu güzide eseriyle listemizi sonlandırıyoruz.

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI /// HAKAN ALBAYRAK : Cemaat ümmete saldır ıyor

110120140243531934184.jpg

Cemaat, ümmete saldırıyor!

Bir taraftan Esed’in ordusu ve İranlı-Lübnanlı müttefikleri, öbür taraftan Irak-Şam İslam Devleti denilen çete, Suriye Devrimi’ni kıyasıya bombalıyor.

Batı, Suriye’de en iyi seçeneğin Esed rejimi olduğu konusunda Rusya ile görüş birliği içinde ve devrimin üzerine gölge düşüren “Irak-Şam” fitnesinden gayet memnun.

El-Kaide ötesi El-Kaide diyebileceğimiz “Irak-Şam” örgütü, İslamî kimlikli Suriye Devrimi’ni ‘Baas rejiminden beter caniler’ propagandasıyla lekelemek isteyen herkesin ekmeğine yağ sürüyor.

Mutedil devrimci gruplara hem Esed’le hem de “Irak-Şam” fitnesiyle mücadelelerinde yardımcı olmak isteyen Türkiye, uluslararası sistemin ağaları tarafından durdurulmaya çalışılırken, Gülen Cemaati kadroları da o ağalar adına Türkiye’ye operasyon çekiyor, MİT’in müsbet faaliyetlerini şer güçlere ihbar ederek Türkiye’nin ayağına sıkıyorlar.

“El-Kaide’ye yardım götüren tır” tezviratı, doğrudan doğruya El-Kaide’ye ve onun fenalıklarından medet uman uluslararası güç odaklarına hizmet eden bir tezvirat.

Suriye sınırındaki MİT mensuplarının peşine “paralel devlet” polislerini takarak sınırdaki her hareketlenmeyi anında tespit etmeye ve Türkiye’nin Suriyeli mutedil devrimcilere yardımlarını engellemeye çalışanlar, devrime sabotaj sürecinin ‘selametini’ gözetirken, Suriye’nin Türkiye sınırındaki topraklarının -şu günlerde bilhassa Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad’ın- “Irak-Şam” çetesi tarafından ele geçirilmesini de murat ediyorlar.

El-Kaide düşmanlığı kisvesi altında yapılmaya çalışılan şeylerden bir tanesi, “Irak-Şam” fitnesini Türkiye’nin kapısına dayandırmak, bu tehlikeli grubu Türkiye’nin canını iyice yakabileceği bir pozisyona getirmektir.

Cemaat kadroları, güya infial halinde “El-Kaide’yi kollayan başbakan”, “Cihadist Erdoğan”, “Kaidecilere silah taşıyan MİT” diye bağırıp dururken, El-Kaide’ye mevzi kazandırmak için gereken her şeyi yapmaktan da imtina etmiyorlar; yarın “Irak-Şam” örgütü onların sabotajları sayesinde Türkiye kapısına dayanıp Anadolu’ya musallat olduğunda da “Erdoğan’ın beslediği Kaideciler şimdi Türkiye’yi vuruyor, bu belayı başımıza Erdoğan sardı” diye bağırıp duracaklar.

İlke yok, ahlâk yok, Erdoğan’ın temsil ettiği Yeni Türkiye’yi durdurma yolunda her şey serbest!

Yeni Türkiye; yani dünya siyasetinde başrol oynayan Türkiye, yani iktisadi bağımsızlık ve kalkınma yolunda dev adımlar atan Türkiye, yani toplumsal barış yolunda demokratik açılım üstüne açılım yapan Türkiye, yani yardım dilenmeyip yardım dağıtan Türkiye, yani kabuklarını ve zincirlerini kıran Türkiye, yani özgürleşip ayağa kalkan ve bütün İslam dünyasına da özgürleşip ayağa kalkma umudunu aşılayan Türkiye!

Başbakan Erdoğan’a topyekûn savaş açtılar diyorduk… Çok iyimsermişiz!

Topyekûn savaş, Türkiye’ye açıldı.

Bugüne kadar dindar bildiğimiz, memleket sevgilerinden şüphe etmediğimiz Gülen Cemaati kadroları, angaje oldukları uluslararası güç odaklarının bile öngöremediklerini zannettiğim müthiş bir iştiyakla Türkiye’ye saldırıyorlar.

Başbakan’a diktatör ve terörist yaftası yapıştırarak Türkiye’nin uluslararası saygınlığına saldırıyorlar, Halkbank üzerinden Türkiye’nin iktisadi bağımsızlık siyasetine saldırıyorlar, Türkiye’yi büyüten işadamlarını itibarsızlaştırarak kalkınmamıza saldırıyorlar, Oslo-Moslo diye MİT Müsteşarı’nı topa tutarak Türkiye’nin barışına saldırıyorlar…

Sadece Türkiye’ye değil, Türkiye üzerinden ümmetin umutlarına, hürriyet ve adaletin hakim olduğu Yeni İslam Dünyası perspektifine saldırıyorlar.

Şimdi, yolsuzluk iddialarına filan cevap yetiştirmeyi bırakıp, savunmadan karşı saldırıya geçme zamanı! (tabi ki hukuk çerçevesi içinde)

Kimse ‘iç kavga’ filan demesin; karşımızdaki kadrolar düpedüz emperyalistlerin hizmetindeki 5. kol!

Kendileri söylüyorlar; ‘Ortadoğu ile ilgilenmekten vazgeçmeliyiz, Türk-Kürt savaşının önüne geçmek için elimizden geleni yapma saplantısından da kurtulmalıyız, İsrail’i üzmemeliyiz, Batı’dan başka istinatgâh kabul etmemeliyiz’ diyorlar; Eski Türkiye’ye dönmek ve dolayısıyla ümmetin ümitlerini söndürerek -devrim rüzgârlarını dindirerek- İslam dünyasını da eski haline döndürmek istediklerini açıkça ifade ediyorlar.

Onları sadece kendi adımıza değil bütün İslam dünyası adına durdurmaya mecburuz.

/// YANDAŞ MEDYADAN YOLSUZLUK ANALİZİ /// Erdoğan’ı makamında te hdit eden 3 kişi kimdi ?? ///

erdogan--zaman-gazetesi-ve-fethullah-gulen-cemaatine-sert-cikisti-.jpg

Milli Eğitim Bakanlığı’nın dershanelerle ilgili taslak metni hazırladığı günler. Başbakan Erdoğan, yoğun gündeminin arasında kendisini ziyarete gelen 3 ismi ağırlıyor.

Konuklarının bu konuda kendisini ikna etmeye yönelik eleştirilerini büyük bir nezaketle dinliyor Erdoğan… Milli Eğitim Bakanlığı’nın mağduriyet doğurmamaya yönelik çalışmalar yaptığını, dershane yöneticileriyle bir araya gelip, yol haritası konusunda fikir alışverişinde bulunacağını anlatıyor.

Bu konuşmadan sonra sohbetin seyri bir anda değişiyor!

AK Parti içindeki bazı isimlerin yolsuzluğa bulaştığı ilk kez o gün, o toplantıda Erdoğan’ın kulağına çalınıyor. Konuklardan biri pandoranın kutusunu açıyor, "Efendim partinizde bazı isimlerin yolsuzluk ve rüşvet olaylarına bulaştığı konusunda belgeler var" diyor.

Erdoğan bu konuda MİT’in de kendisine uyarılar içeren bir rapor sunduğunu, gerekli adımların atıldığını belirtiyor, "Elinizdeki ciddi belgeleri benimle paylaşırsanız, derhal gereğini yaparım" diyor.

"Bahsi edilen kişiler sizin çok, çok yakınınızda ve bu size çok zarar verir" cevabı üzerine bir kez daha tavrını ortaya kokuyor: "Kim olursa olsun, gereğini yaparım. Siz yeter ki elinizdeki belgeleri paylaşın."

Gelen cevap aynen şöyle: "Efendim bu isimler çok yakınınızdaki isimler ve birilerinin bu konuyu hasıraltı edeceği yönünde endişelerimiz var. Biz bu isimleri medya üzerinden deşifre ettikten sonra atacağınız adımlar size de fayda sağlar!"

"Ya dershaneler konusunda geri adım atılsın, ya da yolsuzluk dosyaları açılacak" tehdidi Başbakan’ı çileden çıkarıyor. Tehdit ve şantaja asla boyun eğmeyeceğinin altını çizen Erdoğan, 3 ismi "Elinizden geleni ardınıza koymayın" diyerek makamından kovuyor!

Sonrasında yaşananları hepimiz gün be gün izliyoruz.

Bakın size bir detay anlatayım.

O gün Erdoğan’a "Bahsi edilen kişiler sizin çok, çok yakınınızda ve bu size çok zarar verir" diyenlerin bahsettiği o yakın kişi, Bilal Erdoğan’dan başkası değil. Operasyonların Bilal Erdoğan’a uzaması için Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir gözaltına alındı.

Demir, "Marmaray’ın tam üzerinde yer alan ve raylı sisteme zarar verecek bir arsa üzerinde otel yapıldığına izin vermek. Bunun karşılığında rüşvet almakla" suçlanıyordu değil mi?

Emniyetteki sorgusunda Mustafa Demir’e, "Bu konuda Bilal Erdoğan’dan baskı gördüm" denmesi istendi. Hatta tezcanlı davranan birkaç internet gazetesi, "Fatih Belediye Başkanı itiraf etti. Operasyon Bilal Erdoğan’a uzandı" diyerek önceden haber bile yaptı.

Sonra ne oldu?

Otel yapıldı denilen arazinin boş olduğu, rüşvet diye alınan paraların Belediye Kanunu gereği, belediye kasasına konulmak üzere alınan paralar olduğu makbuzlarıyla belgelendi. Rüşvet denilen paranın da İftar çadırında verilen yemeğin parası olduğu ortaya çıktı.

Mesela şu haber de bazı yayın organlarında hiç yer almadı.

Daha birkaç gün önce Rezza Zarrab’ı Halil İbrahim Koca isimli bir avukat ziyaret etti, "Ek ifade ver. Seni savcıya götüreceğim. Ek ifade vermeden önce masada adli kollukla imzalanmış tahliye kağıdını göreceksin. Ek ifadende ‘Bu işi hükümetin bilgisi ve talimatı doğrultusunda yaptım’ de ifaden bitince evine gideceksin" dedi.

Siz bu haberin tekzip edildiğini duydunuz mu?

Emniyetle, yargıyla alakası olmayan 3 kişi size gelecek, "Yolsuzluk dosyalarını medya aracılığıyla deşifre edeceğiz" diyerek sizi tehdit edecek. Başbakan kalkıp, "Yahu arkadaş! Verin bana isimlerini, gereğini yapmazsam o zaman ne yapacaksınız yapın" diyecek. Bu tehdidin ardından savcılar 6 ay önce kapattığı dosyayı yeniden açarak harekete geçecek. Medya olayı tarihin en büyük yolsuzluğu diyerek manşetlere çekecek!

Erdoğan’ın operasyonlar başladığı günden bu yana, "Bu operasyonların altında başka nedenler, başka hesaplar var. Hedef benim" demesinin altında işte bu nedenler yatıyor. Emniyet ve yargıya yapılan operasyonların nedeni de, Soruşturmanın koordinatörü olan Savcı Zekeriya Öz’e duyulan güvensizliğin nedeni de bu…

Şimdi Savcı Zekeriya Öz çıkmış, Başbakan Erdoğan’ı yüksek yargı kökenli 2 kişiyi kendisine göndererek, tehdit mesajı iletmekle suçluyor.

Hale bakın!

Suçüstü yapmakta kimsenin eline su dökemediği savcı, kendisini tehdit edenler olduğunu söylüyor ama bu olayda suçüstü yapamıyor. Yapmadığı gibi tehdit eden kişilerin isimlerini de vermiyor. İddiaları dinlerken insanın içinden, "Keşke savcıya gitseydin!" diyesi geliyor.

Aynı savcı, "Ağaoğlu’nun parasıyla tatil yaptı" iddialarını da da çok ustaca bir manevrayla bertaraf etmeye çalışıyor, "Tatilin parasını ben ödedim. Belgelerini göstereceğim" diyor.

Belgeler nerede?

Yok!

Açın bugünkü sabah gazetesini okuyun.

Savcının, 17 Aralık operasyonundan sonra, yani 7 Ocak tarihinde iki müteahhit arkadaşını hem de 2 kez Ali Ağaoğlu’na gönderdiğini ve "O tatille ilgili Zekeriya Öz adına fatura kesin" diyerek 1 saat 11 dakika süren bir baskı yaptırdığını kamera kayıtlarıyla birlikte göreceksiniz.

Görüşmeler nerede yapılmış dersiniz? Savcı Öz’ü tatile gönderen Akdeniz İnşaat’ın Ataşehir’deki merkez ofisinde. Bu görüşmede Ali Ağaoğlu’nun, "Hem seyahatin parasını ben ödeyeceğim, hem de şimdi size fatura mı vereceğim" diyerek geri çevirdiğini okuyacaksınız. Yine aynı gazetede tatilin faturasının kimin kredi kartıyla ödendiğini de öğrenmiş olacaksınız.

Elinizi koyacağınız bir vicdanınız varsa, tüm bu belgeler ışığında operasyonunun altında başka nedenler olup olmadığını sorgulamanız gerekiyor.

Kendisi hakkındaki bir belgeyi yasal olmayan yollarla elde etmeye çalıştığı iddia edilen bir savcının, soruşturmayla gözaltına aldırdığı kişiler hakkında sonradan belge tenzim etmediğini savunabilir misiniz?

Her yazıda şu ayrıntıya özellikle dikkat çekiyorum ve çekeceğim. Kim ki rüşvet ve yolsuzluk yoluyla servetine servet katmışsa Allah’ın laneti üzerine olsun. Bu konunun takipçisi olmayan, bu konuda taraf gözetmeksizin hesap sormayanlardan da Allah hesap sorsun!

Bugün yolsuzluk yapmakla suçlananlar içeride mi, içeride…

Yeni operasyonlar yapılıyor mu, yapılıyor…

Kanal İstanbul, 3. Havaalanı, 3. Köprü, Körfez İzmir yolu ve nükleer santral projelerini yürüten tüm firmaların yöneticilerinin mal varlıklarına bloke kondu mu, kondu.

Kesmiyor efendileri!

İlla bu operasyonları Zekeriya Öz ve Muammer Aktaş’ın yürütmesi gerekiyor. Çünkü onlardan başka temiz savcı yok. Hepsi tu-kaka! İlla Başbakan’ın oğlunu hesaba çekecekler, Başbakan’ın koluna kelepçe takmaya çalışacaklar.

Dertleri bu!

Operasyonu savunanları izledikçe, onların yerine ben yerin dibine geçiyorum! Hepsi anlaşmış gibi hep bir ağızdan, "Başbakan istifa etmeli" diye bağırıyor.

Kimler mi?

Mesela Kemal Kılıçdaroğlu…

SSK’da yolsuzluk ve usulsüzlük yaptığı yine mahkeme kararıyla kesinleşmiş olmasına ve ama Rahşan affıyla paçayı kurtarmış olmasına rağmen.. Partisi CHP’de yolsuzluk yapıldığı mahkeme kararıyla belgelenmesine rağmen Kemal Kılıçdaroğlu istifayı hiç düşündü mü?

Mesela Devlet Bahçeli…

Madem ki partililer yolsuzluğa usulsüzlüğe karıştığında genel başkanlar istifa edecek. O zaman koynuna aldığı körpe kızlara, partisinin bütçesinden elde ettikleri paralarla Range Rover alan, harcayan 7 partilinin görüntüleri medyaya yansıdığında Bahçeli niye istifa etmeyi düşünmedi?

Ya Nazlı Ilıcak’a ne demeli?

Savcı Zekeriya Öz’le Twitter üzerinden nasıl cicili bicili konuşuyorlar, nasıl birbirlerine methiyeler düzüyorlar anlatamam! O Zekeriya beyle, Zekeriya Bey onunla gurur duyduğunu söyleyip duruyor.

Nazlı hanım aldığı gazla depara kalkıyor, oğlunun adının yolsuzluğa bulaşması nedeniyle Erdoğan’ın yargıya baskı yaptığını söylüyor, istifa etmesi gerektiğinden dem vuruyor.

Biri de çıkıp demiyor ki, "Hanım, hanım! Senin oğlan onbinlerce insana kupon karşılığı televizyon vereceğini söyleyip vermedi. Yurtdışına kaçarak tutuklanmaktan kurtuldu. Dava yıllarca sürdü. Sen o dönem mesleğini bıraktın mı ki bugün bize dürüstlük taslıyorsun?"

Demek ki neymiş?

Temizlik operasyonu yapabilmeniz ve o temizlik operasyonunu savunabilmeniz için en önce sizin temiz olmanız gerekiyormuş değil mi?

SÜLEYMAN ÖZIŞIK

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Polis Kimin Yanındadır : Toplumun mu İktidarın mı ?

Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar

hibahar

1829 yılında Britanya’da modern polis teşkilatının kuruluş sürecinde Parlamento’da hararetli tartışmalar yaşandı. Tartışmalarda, güvenlik ihtiyaçlarının toplum tarafından karşılanmasından vazgeçilip; yerine modern, maaşlı, bürokratik ve iktidara bağlı olan bir polis örgütünün kurulmasının iki önemli sorunu beraberinde getireceği vurgulandı. Birinci sorun, polisin herkesin güvenliğini sağlama yerine, sadece güçlülere ve hatırı sayılı kişilere hizmet edebileceği ihtimaliydi. Bu bağlamda polisin sıradan insanlara hizmet etmeyip, tüccarların can ve mal güvenliklerinin sağlanması için çalışacağı iddia edildi. İkinci sorun ise, polisin halkın değil, güçlülerin ve siyasal iktidarın polisi olacağıydı.

Britanya’da modern polis teşkilatının kuruluşundan bu yana yaklaşık yüz seksen beş yıl geçmesine rağmen söz konusu kaygılar ve tartışmalar hâlâ devam etmekte. Bu süreçte sayısız reformlar, gerçek ve simgesel değişimler yapıldı. Toplumun memnuniyetinin esas alındığı vurgulandı. İngiliz polisi kendisini artık üniformalı vatandaş (citizen in uniform) olarak tanımlıyor; güç yerine hizmet (Metropolitan Police Force yerine Metropolitan Police Service) kavramlarını kullanıyor; yapılanmasını ve uygulamalarını demokratik ilkelere göre gerçekleştirmeye çalışıyor. İngiliz polisi bağımsız şikâyet kurulları tarafından denetleniyor. 1981 yılında meydana gelen Brixton olaylarındaki hatalı tutumları ve 1984 yılında başlayıp bir yıl süren meşhur madenciler grevi sürecinde polisin Başbakan Thatcher’in emirlerini dinlemesi ve Thatcher’den yana tavır alarak grev sürecinde yapılan gösterilerde göstericilere karşı sert tutum almaları İngiliz polisinin tarafsızlığını gölgeledi. Polisin demokratikleştirilmesi için atılan tüm adımlara rağmen “polis toplumun mu yoksa siyasal iktidarın mı yanında?” sorusu, yüz seksen beş yıldır yanıtlanmamış bir soru olarak karşımızda durmaktadır.

Türkiye’de polisin kökeni 1845 tarihinde kurulan düzenlemeyle ilişkilendirilir. 1845 tarihindeki yapılanma o günün askeri koşullarına göre yapılan düzenlemeler içermekteydi. Milli Polis Teşkilatı 24 Haziran 1920 tarihinde kurulmuştur. Türkiye’de polis her dönem iktidarın yanında yer alması ve baskıcı özellikleriyle eleştiri oklarına hedef olmuştur. 12 Eylül 1980 öncesi polis, diğer meslek grupları gibi ideolojik farka göre bölünmüştü.

Avrupa Birliği sürecinde poliste önemli gelişmeler oldu. Polise yetki veren yasalar daha demokratik bir niteliğe ulaştı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi temel referanslardan biri oldu. Sanık haklarında ilerlemeler oldu. Polis adaylarının seçimi ve eğitimi demokratik standartlara yükseltildi. Avrupa Birliği sürecinde AB polisleriyle farklı alanlarda projeler de yapıldı. Hâlâ bağımsız bir polis şikâyet sisteminin olmayışı gibi bazı temel eksiklikler olmakla birlikte, AB sürecinde yapılan çalışmalarla, polis örgütünde zihinsel ve yapısal olarak ve uygulamalarda büyük ilerlemeler kaydedildi. Bu ilerlemeler polis hakkındaki toplumun şikâyetlerini azaltsa da söz konusu şikâyetleri tamamen ortadan kaldırmadı. Türk polisinde gücün kötüye kullanılması kurumsal bir uygulama biçiminden, bireysel kötü uygulamalar şekline dönüştü.

17 Aralık 2013 tarihinde başlayan yolsuzluk operasyonları, Türk ve dünya polis tarihinde çok önemli olayları beraberinde getirdi. Birinci dalga yapılan operasyonda hükümetteki bakanların ve bakan çocuklarının, ikinci dalga olarak planlanıp gerçekleştirilemeyen operasyonda ise Başbakan’ın oğlunun isminin geçmesi; operasyonların adli boyutunun göz ardı edilmesine ve siyasi boyutun ön plana çıkarılmasına neden oldu. Bu süreçte iktidar, operasyonun siyasi olduğunu vurguladı; Adli Polis Yönetmeliği’nde değişiklik yaptı. Yeni yönetmelikte kolluğun yapacağı operasyon ve benzeri uygulamalarda, idareye haber verme zorunluluğu getirildi. Danıştay söz konusu yönetmeliği Anayasa ve ilgili kanunlara aykırı bularak iptal etti.

Bu süreçte hukukun siyasallaştığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin çiğnendiği iddia edildi. Gazetecilerin emniyet müdürlüklerine girişleri yasaklandı. İdare mahkemesi bu yasağı kaldırdı. HSYK, savcılar, polis, iktidar, muhalefet ve medya arasında tarihte görülmemiş tartışma ve çatışmalar yaşandı. 2010 Anayasa referandumunun bir ürünü olan HSYK’nın Adalet Bakanı’nın tam kontrolü sağlayabileceği şekilde yeniden düzenlendiği bir kanun tasarısı hazırlandı. Hükümet, operasyonu yapan polis, hâkim ve savcılara karşı “cemaat” ve “çete” suçlamasında bulundu.

17 Aralık yolsuzluk operasyonu sürecinde operasyonlardan haberi olmadığı gerekçesiyle İstanbul’da son derece başarılı çalışmalar yapmış olan İstanbul il emniyet müdürü Hüseyin Çapkın görevinden alınarak yerine Aksaray valisi olan Selami Altınok atandı. Selami Altınok’un İstanbul’a müdür olarak atanmasından sonra verdiği ilk demecinin ilk cümlesi “il emniyet müdürlüğünü tanımaya çalışıyorum” oldu. İstanbul il emniyet müdürlüğünde müdür yardımcıları, şube müdürleri diğer rütbeli personel ve polis memurlarının yeri değiştirildi. Emniyet Genel Müdürlüğü’nde de daire başkanları ve bazı genel müdür yardımcıları görevlerinden alındı. 17 Aralık süreci içinde polisteki görevden almalar, diğer illere de sıçradı. Son olarak büyük ve orta büyüklükte illerin il emniyet müdürleri değiştirildi. Üç hafta içinde iki bin civarında polis müdürü, amiri ve memurunun yerleri değişti. Bir zamanlar halkın şikâyet ettiği polislerden, şimdi de yolsuzluk operasyonu yaptıkları gerekçesiyle iktidar şikâyet etmeye başladı.

17 Aralık’tan beri yaşadığımız süreç şu soruyu bir kez daha sormamızı gerektiriyor: Demokratik toplumlarda polis kimindir? Polis toplumun mu siyasal iktidarın mıdır? Polis topluma mı yoksa siyasal iktidara mı hesap vermelidir?

Bu soruyu yanıtlarken öncelikle devletin asli görevinin güvenlik ve adaleti sağlamak olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Devletin güvenliği ve adaleti sağlarken, hukuk devletinin temel esaslarına bağlı kalmasının şart olduğunu belirtmeliyiz. Bu kapsamda tarafsızlık ve herkesin kanunlar önünde eşit olduğunu, idarenin uygulamalarının keyfi olmadığını, uygulamaların sınırlarının kanunlarla belirlendiğini ve idarenin uygulamalarında kişisel değil, kamu yararı gözetmesi gerektiğini hatırlamakta fayda var. Bu kapsamda polisin toplumun yanında olduğunun iddia edilebilmesi için demokratik olması şarttır. Demokratik polisliğin temel formülü ise polis –halk ilişkilerinde uzlaşmacı yaklaşım, bağımsızlık ve hesap verebilirlik olarak karşımıza çıkar.

Polisin farklı gruplara karşı uzlaşmacı tavır içinde ve siyasetten ve iktidarın etkisinden uzak olup olmadığına bakmalıyız. Ayrıca polisin mali, yasal ve demokratik anlamda hesap verip vermediğini de göz önüne almalıyız.

Polisin uzlaşmayı sağlama ilkesi en fazla toplumsal gösterilerde ortaya çıkar. Polis uzlaşmacı bir yaklaşım içinde mi sorusuna Gezi Parkı gösterilerine bakarak yanıt verebiliriz. Gezi Parkı sürecinde iktidar bilinçli olarak tansiyonu yükseltti; gösterileri ve göstericileri marjinalleştirdi; göstericilere çapulcu dedi. Barışçıl göstericilere kriminal damgası vuruldu. Polis düşük profil uygulayarak tansiyonu düşürebilir ve gösterilerin barışçıl bir şekilde sürmesini sağlayabilirdi. Göstericilerin Gezi Parkı’ndaki çadırları belediye zabıtaları tarafından bilinçli olarak yakıldı ve göstericiler haklı olarak tepkilerini gösterdiler. Sonra da gösteriler kontrolden çıktı.

Gezi Parkı’nda göstericilerin “yaşam tarzlarına müdahale edildiği” iddiası vardı. Başbakan yaşam tarzlarına müdahale edilenlerin aslında muhafazakarlar olduğunu vurguladı. Kapalı ve hamile olan bir kadına saldırıldığı ve camide içki içildiği söylendi. Gezi parkı gösterilerinin barışçıl bir şekilde gerçekleştirilmesi mümkünken, hükümet gerginlik politikası uyguladı; toplum kutuplaştırıldı ve bu kutuplaştırmadan siyasi kazanç elde edilmeye çalışıldı. Orantısız güç kullanımı sonrası gösteriler amacının dışına çıktı. Gezi parkı sürecinde uzlaşmayı sağlama yolu denenmedi.

17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk operasyonları sonucu, polislerin görevden alınmaları ve diğer yasal düzenlemeler, toplumun kaygı ve taleplerine cevap vermekten çok, yolsuzluğun üzerinin örtülmesine yönelik olduğu izlenimi ortaya çıktı. Yolsuzluğun örtülmesi yerine, üstüne gidilmesinden, iktidarın, polisin ve toplumun kazançlı çıkacağı açıktı. Ortada güçlü delillerin ve iddiaların olmasına rağmen, mahkeme kararlarının ve savcıların emirlerinin uygulanmaması, yolsuzluğun üzerinin örtülmeye çalışıldığı algısını güçlendirdi. Söz konusu yasal düzenlemeler ve tayinler hukuk devletinin temel ilkelerini zedeledi; polisi, toplumun polisi olmaktan çıkarıp, iktidarın polisi haline getirdi. Bu da demokratik anlamda halka hesap verme yerine, iktidara hesap vermeye zorlanan bir polis teşkilâtının oluşturulmak istendiği algısına yol açtı.

Halka hesap vermek yerine, iktidara hesap veren bir teşkilât haline gelmesi, polisin bağımsızlığını ve demokratik hesap verebilirliğini ortadan kaldırır. Hukuk ve toplumsal talepler yerine iktidarın taleplerini dinleyen polis, zaten halka hesap verme zorunluluğunu hissetmez. Bu durumda hukuk devletinin temeli olan “herkesin kanunlar önünde eşit olduğu “ilkesi zedelenmiş olur.

İktidarın polisi olmayı tercih eden polis, karşısında toplumun polisi olmayı tercih eden polisi bulur. Polis iktidarın polisi ve toplumun polisi olmak üzere ikiye bölünür. Bu sefer iktidarın polisi ile toplum karşı karşıya gelir. Bu da polis-toplum ilişkilerini bitirir. Polisin hem kendi içinde bölünmesi, hem de toplumla aralarındaki mesafenin açılması, suç oranlarını yükseltir. Polislik toplumun desteğiyle gerçekleştirilebilecek bir iştir. Toplum desteği olmadan polis başarılı olamaz. Bu yüzden yasal düzenlemeler ve personel tayinleri yapılırken, hukukun ve demokrasinin sınırlarında kalmak koşuluyla toplumsal beklentiler de hesaba katılmalıdır. Polis ile toplum arasında dinamik bir etkileşim sürecinin olması gerekmektedir.

Sonuç

Polislik eğitim, bilgi, uzmanlık ve deneyim gerektiren profesyonel bir meslektir. Herkes polis olamayacağı gibi, polisler de ilgilerine, yeteneklerine ve bilgilerine göre kendi aralarında branşlara ayrılmıştır. Polislerin görevlendirilmesinde, tayinlerinde ve terfilerde bilgi, tecrübe ve uygunluğa dair ölçütler dikkate alınmalıdır. Polislikle ilgili atılacak her adım sağlıklı düşünme, tespit ve ihtiyaç analizine göre gerçekleştirilmelidir. Keyfi, taraflı ve günü kurtarmaya yönelik çabaların topluma faydası yoktur. Atılacak her adımda, hem polisin içyapısı, hem de polis toplum ilişkileri hesaba katılmalıdır. Siyasi ve kişisel kaygılara göre adım atmak, poliste meşruiyet sorununu ortaya çıkarır; toplumun polise olan güveninin ve desteğini azaltır. Bu da polis toplum işbirliğini olumsuz yönde etkiler. Bunun sonucu suç oranlarındaki artış kaçınılmaz olur.

Devletin en temel görevi, hukuk devletinin ilkelerine göre güvenlik ve adaleti sağlamaktır. Yukarıda belirtildiği gibi polislik mesleğinde uzmanlık, deneyim ve profesyonellik şarttır. Sabah yolsuzluk operasyonu yapan polislerin, öğlen görevlerinden alınıp, yerlerine uzman olmayanların getirilmesi doğru bir yaklaşım değildir. Polis teşkilatında yapılan zamansız ve plansız kitlesel tayinler, suçlularla ve suçlarla mücadele iradesini bitirir.

Polis, iktidarın değil, halkın polisi olmalıdır. Kamu yararı gözetmeyen, keyfi görevden almalar ve atamalar, polisin bağımsızlığı ilkesini gölgeler. Demokratik anlamda halka karşı sorumlu ve hesap verebilir olması gereken polis, siyasi iktidara karşı hesap verme ve sorumlu olma sorunuyla karşı karşıya bırakılır.

Kamu yararı ilkesinin gözetilmediği açık olan, 17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk operasyonu sonrası yapılan tüm tayinler, yeni yapılan hukuksal düzenlemeler ve yapılan açıklamalar, hükümetin tarafsızlığını ortadan kaldırmıştır. Hükümetin polisi emri altına ve yolsuzluğu örtmeye yönelik çalıştığı yönünde kuşkular ortaya çıkmıştır. Kimin polisi: Halkın mı yoksa iktidarın mı?

Polis, toplum ve iktidarlar olduğu sürece yukarıdaki soru güncelliğini koruyacaktır. Tüm toplumlarda siyasal iktidarlar polisi egemenlikleri altına almak ister. Polisi kontrol edebilen iktidarlar, kendilerini daha güçlü hisseder. Demokratik toplumlarda polisin iktidarın bir aracı olmasının, iktidara fayda yerine zarar vereceği de açıktır. Demokratik toplumlarda iktidarlar polisi kontrol altına almak isteseler de, toplumun demokratik yapısı buna asla izin vermez.

Mesleki liyakat yerine iktidara sadakati esas alan ve iktidarın emrinde olan polis meşru değildir. Meşruiyet krizi, polisin profesyonelliğini bitirir; güvenlik ve hukuk tehdit altına girer. Bunun sonucu toplumsal anlamda birlikte yaşama koşulları ortadan kalkar. O yüzden demokratik toplumlarda polisin meşruiyetini zedeleyecek adımlar mutlaka engellenir.

Demokratik toplumlarda iktidarlar polisi egemenliği altına almaya çalışırken, polis de bu süreçlerde elbette etkisiz eleman değildir. Polis etiğine ve diğer temel norm ve değerlere bağlılık, polisi iktidarın veya başka güçlerin olumsuz etkilerinden kurtarır. Polis, toplum ve iktidar ilişkilerinde sadece iki taraf yoktur. Polis, toplumu tercih ettiğinde iktidara; iktidarı tercih ettiğinde de topluma sırtını çevirme durumunda değildir. Sırt çevirme zaten keyfi bir tutumu çağrıştırmaktadır.

Polisler, halkla ilişkiler çalışmalarıyla, uzak durmaları gereken nüfuzlu kişilerle ilişkiler kurma arasındaki ayrımı çok iyi yapmalıdır. Polis, hem toplumun polisi olurken; hem de güvenlikle ilgili sorunların giderilmesinde ve polisliğin daha iyi yapılabilmesi bağlamında iktidarla iletişim halinde olmalıdır. Polisin hem toplumla, hem de iktidarla ilişkisinin temel referansı, kanunlar ve hukuk devletinin temel prensiplerine bağlılıktır.

Polis, halkın polisi olmakla, iktidarın polisi olmak arasında sıkıştırılmış bir şekilde bırakılmamalıdır. Polis bağımsızlık, hesap verebilirlik ve uzlaşmacı yaklaşımdan asla vazgeçmemelidir. Polisler mesleğe adım atarlarken, kanunları tarafsız ve eşitlik ilkesine bağlı kalarak uygulayacağına dair namusları ve şerefleri üzerine yemin ederler. Polis iktidarın değil, halkın polisi olmalıdır. Hiç kimsenin polislerden kutsal yeminlerini bozmalarını istemeye hakkı yoktur.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: