Günlük arşivler: Ocak 8, 2014

TEKNOLOJİ /// BÜLENT KORUCU : SİBER TEHDİT

Yeni Çin Devlet Başkanı Şi, Kaliforniya’da ABD Başkanı Obama ile bir araya geldiğinde masada alışılmadık bir konu vardı. Böyle görüşmelerde kıtalar arası balistik füzeler ve nükleer silahların kontrolü gibi meseleleri duymaya alışmıştık.

İki devlet başkanının öncelikli gündemi ‘siber güvenlik’ti. İki ülke arasında artık sıkça konuşulur olmuştu siber saldırı iddiaları. Obama daha önce de telefon görüşmesinde mevkidaşına sitemlerini iletmişti. İki ülke de siber saldırılar ve casusluk konusunda mağdur olduğunu düşünüyordu. Problemi çözebilmek ve iletişimi sürdürmek üzere çalışma grubu kurularak toplantı bitirildi.

Soğuk Savaş döneminde ‘dehşet dengesi’ bilinirdi. Dünyayı paylaşan bloklar diğerinin savaş çıkarmaya cesaret edemeyeceği kadar nükleer silah bulundurarak ‘barış’ı teminat altına alırdı. İkinci Dünya Savaşı’nda taraflar yol, su ve elektrik şebekesi gibi önemli yerleri vurarak düşmanı felç etmeye çalışırdı. O gün tonlarca bombayla başarılamayan şimdilerde bir virüs yazılımla sağlanabilir. Hayatımızı kolaylaştıran otomasyon ve bilgisayar sistemleri aynı anda büyük riskleri akla getiriyor. Ülkeler artık casusluğu siber uzayda yapıyor. Çatışma dönemlerindeki saldırılar, barış yıllarında yerini casusluğa bırakıyor. Ülkeler birbirlerinin askerî, ekonomik ve teknolojik sırlarını elde etmek için ordular kuruyor. Söz konusu birlikler savaş zamanında düşmanı yerinden kımıldayamaz hâle getirmeyi amaçlıyor. Uçaklarınızı kaldıramadığınız, bataryalarınızı ateşleyemediğiniz bir savaşa girebilirsiniz.

Dünyanın bu seviyede ele alıp ehemmiyet verdiği meseleye biz nasıl bakıyoruz dersiniz? Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın sitem ettiği gibi sosyal medyada mesajlarımızın paylaşılma sayısı ile tatmin oluyoruz. Bu işlerle ilgilenmesi gereken dış istihbarat örgütümüz fiş takibi yapıyor. Casusluk için cazip bir ülke değiliz. Kimseden saklamamız gereken teknolojik sırlarımız maalesef yok. Ekonomimiz zaten dışa bağımlı; dış ticaret açığımız başını almış gidiyor; borsamızın yüzde 60’ı zaten yabancıların elinde. Belki siyasi casusluk girişimleri vardır. Onun için de sıra dışı siber saldırılara gerek yok, ilkel metotlarla bile rahatlıkla çözebilirler bizi. Ama Allah korusun bir savaş sırasında siber saldırılara dayanacak hazırlığımız bulunuyor mu, emin değilim. Daha açığı aksini düşünmek için yeterince sebebimiz var.

NOT: Mediacat, Yılın Dergi Kapağı olarak Aksiyon dergisininkini seçti. Gazeteci, televizyoncu ve reklamcılardan oluşan seçkin bir jürinin tercihi olmak hâliyle sevindirici. Başta Görsel Yönetmenimiz Süleyman Karaoğlu olmak üzere emeği geçen arkadaşlarımı tebrik ediyorum.

KİTAP TAVSİYESİ : Selanik’in 500 yıllık öyküsü

Yeni nesil, Selanik’i “Atatürk’ün doğduğu şehir” olarak biliyor. Bugün Yunanistan’ın ikinci büyük kenti.

Yazar Mark Mazower, yirmi yıl emek verdiği bu çalışmasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolitliğinin örneği hâline gelmiş kentin 1430’dan 1950’ye kadar izini sürüyor. Kentin son 500 yıllık tarihini Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi öyküleri eşliğinde anlatıyor. Üç bölümden oluşan kitap Sultan Murad’ın Selanik’i fethiyle başlıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde “Selanik 20. yüzyılda önce siyasal, sonra toplumsal ve kültürel açıdan bir Yunan kentine nasıl dönüştü?” sorusunun cevabı aranıyor. Kitap 2004’te iki ödül almış.

Selanik /

Hayaletler Şehri

Mark Mazower

Çeviren:

Gül Çağalı Güven

Alfa Yayınları

633 sayfa

02125115303

KİTAP TAVSİYESİ : Selçukluları nasıl bilirsiniz ? /// SELÇUKLULAR ///

Selçuklular, Türk tarihinde özel bir yere sahip. Temelde Türk hükümranlık anlayışı, İran bürokrasisi ve İslami an’anelerin sentezinden meydana gelen bu gelenek, Türk İslam devletleri tarafından büyük ölçüde benimsenerek devam ettirilmiş.

Osman G. Özgüdenli kitabında Yakındoğu’nun siyasî, idarî, sosyal, dinî ve kültürel tarihinde mühim bir yere sahip Selçukluların siyasî tarihini inceliyor. Selçuklu tarihi araştırmalarında henüz yolun başında olunduğunu belirten Özgüdenli, Selçuklular kitabının ilk cildinde Erken Selçuklu tarihinden Selçuklu devletinin kuruluşuna, Tuğrul Bey’den Alparslan’a, Melikşah’tan çöküş sürecine kadar birçok vakayı akıcı bir dille anlatıyor. Çin sınırlarından İstanbul önlerine, Kızıldeniz ve Mısır’a kadar geniş bir coğrafyaya hâkim olan Selçukluların hikâyesi ilginizi çekecek.

Selçuklular Cilt I

Osman

G. Özgüdenli

İsam Yayınları

367 sayfa

02166740850

ARAŞTIRMA DOSYASI : Helal sertifikalı ürünlerin yüzde 13’ü riskli

Küresel helal gıda pazarının 1 trilyon dolar bandını aşması ‘merdiven altı’ üretimi artırdı. Gayrimüslim ülkelerin tekelindeki sektörde yapılan hileleri, test aşamasında haram çıkan ‘helal’ damgalı ürünleri Tayland Helal Bilim Merkezi Direktörü Doç. Dr. Winai Dahlan ile konuştuk.

Helal gıda sektöründe iştahlı büyüme sürüyor. 2010’da 660 milyar dolar seviyesini gören küresel ciro geçen yıl itibariyle 1 trilyon dolar bandını aştı! Baş döndürücü büyümenin ardında gayrimüslim dünyanın da helal sertifikalı ürünlere yönelmesi yatıyor. Yani pazar sadece 1,8 milyarlık Müslüman âlemini kapsamıyor. Dahası ‘ballı’ sektörün 2030’da 2 trilyon dolarlık ciroya ulaşacağı öngörülüyor. Pasta büyük olunca taliplisi de artıyor. Pazarda alan kapma mücadelesi kızışıyor. İlginçtir, hâlihazırda sektördeki ana helal gıda ihraççıları gayrimüslim ülkeler! Lider Brezilya. Ardından ABD, Çin, Hindistan ve Tayland geliyor. Türkiye gibi bu helal gıda işine soyunan yeni oyuncular da var. Ancak sektöre girmek pek kolay değil. Hammadde temininden üretim aşamasına, paketlemeden lojistiğine kadar ayrı ayrı uygulanması gereken sıkı prosedürleri var. Ciddi altyapı, donanım ve şuurlu insan kaynağı gerektiriyor. Yatırımdan kaçıp işi ‘merdiven altı’ tarzında sürdürenler yok değil! Hâliyle işin hilesi hurdası artıyor! Gelecek dönemde ‘Helal kesim domuz eti’ benzeri skandalların artması muhtemel.

Helal gıda sektöründeki hızlı büyümeyi, yapılan hileleri ve tam tekmil helal üretimin gerektirdiği şartları, alanın önde gelen uzmanlarından Doç. Dr. Winai Dahlan ile konuştuk. 2012’de ‘Dünyanın En Etkili 500 Müslümanı’ listesine giren Doç. Dr. Dahlan, biyokimya ve uygulamalı biyotıp uzmanı. Doktorasını uygulamalı tıbbi biyoloji bilimi üzerine Belçika Bruxlles Üniversitesi’nde tamamlamış. Ardından uzun yıllar Tayland’ın prestijli Chulalongkorn Üniversitesi’nde Sağlık Bilimleri Bölümü’nde dersler vermiş. Bugüne kadar 40’tan fazla özgün bilimsel araştırma yapan Dahlan, 20 kitaba da imza atmış. 1995’te Chulalongkorn Üniversitesi bünyesinde kurduğu Helal Bilim Merkezi (HSC-Halal Science Center) hem onun hem de ülkenin kaderini değiştirmiş. Zira Tayland’ın helal gıda sektörünün beşinci büyük ihracatçısı olmasında Winai Dahlan ile Dahlan’ın kurduğu ‘Helal Bilim Merkezi’nin (www.halalscience.org) büyük katkısı var.

HSC, ‘helal bilim merkezi’ sıfatıyla dünya çapında tanınan ilk kurum. Mütevazı merkez binası başkent Bangkok’ta bulunuyor. Pattani ve Chaing Mai şehirlerinde iki ofisi daha var. Direktörlüğünü Dahlan’ın üstlendiği kurumda yaklaşık 30 kadarı bilim insanı olmak üzere 60 kişi çalışıyor. Çalışanların yüzde 90’ı Müslüman. Özellikle laborantlar! Amaç ürünler üzerinde yapılan ‘haram-helal’ testlerindeki hassasiyeti artırmak. Ayrıca itibarlı ulemadan oluşturulmuş danışmanlık kurulu var. Meselelerin Kur’an-ı Kerim ve Hadis’e bakan kısmını bu heyet değerlendiriyor. HSC, üniversite bünyesinde kurulsa da devletin yanında özel sektörle de ortak projeler yürütebiliyor. Küresel helal gıda sektöründeki payını artırmak isteyen Thai hükümetince destekleniyor.

Kurumun geçen 18 yılda katettiği mesafe takdire şayan. Chulalongkorn Üniversitesi’nin bünyesinde açılan küçük laboratuvarda son tüketiciye ulaşan gıda ürünlerinin helal olup olmadığını test ederek başlamış işe. Bugün gıda üretim sürecini en başında sonuna kadar takip ediyor. Devlet kuruluşlarına ve özel kuruluşlara helal gıda üretim, izleme ve kontrol hizmeti veriyor. Dahası dünyanın dört bir tarafından gelen kursiyerlere, 10 haftalık periyotlarla helal gıdayı A’dan Z’ye anlatıyor. Eğitim sonunda katılımcılara sertifika veriyor. Türkiye de dâhil birçok ülkeden gelen heyetlere bilgi birikimlerini aktarıyor. Kısacası HSC, helal gıda çalışmaları alanında ilgililerin başvurduğu ilk adres konumunda…

Dahlan’a helal gıda sektöründeki hızlı büyümenin perde arkasını soruyoruz. 1,8 milyarlık Müslüman dünyasında gayrimüslim âlemin de helal sertifikalı ürünleri tercih etmeye başladığını anlatıyor: “Çünkü biliyorlar ki prosedürler uygulanarak üretilmiş helal gıdalar daha güvenli ve temiz. Bundan dolayı helal gıda sektörü hızla ama kontrolsüz büyüyor.” Kontrolsüzlükten neyi kastettiğini soruyoruz. Tüketicilerin helal damgasına tam itimat etmemeleri, tüketmeden önce ürünlerin içerik ve barkod bilgilerini tahlil etmeleri gerektiğini vurguluyor.

“Kendinizi güvende hissederseniz tehlikedesiniz demektir. Biliyorsunuz kazaların çoğu özgüvenden kaynaklanıyor. Aynı durum helal gıdada da söz konusu. Sertifika yeterli değil. Ürünlerin marka, içerik ve barkod bilgilerini mutlaka analiz etmeliyiz. Zira haram sertifikalı ürünler haram da çıkabiliyor. Yakın dönemde son tüketici aşamasındaki helal damgalı ürünler üzerinde yaptığımız araştırmada ilginç sonuçlara ulaştık. Marka ve ürün bilgisi veremem ama 100 helal üründen 13’ünün haram olduğunu tespit ettik. Bu durum bize helal gıda sektörünün daha sıkı kontrol ve denetime tabi tutulması gerektiğini kanıtladı.”

Denizden her çıkan helal değil!

Teknolojinin son imkânlarından faydalanan HSC, helal-haram testlerini hız, kalite ve derinlik açısından bir hayli ilerletmiş. Gıdadan kozmetiğe, ilaçtan tekstile kadar birçok farklı alandaki üründe helal-haram araştırması yapabiliyor. Bir et parçası üzerinden söz konusu hayvanın İslami usule uygun kesilip kesilmediğini tespit edebiliyorlar. Özellikle domuz jelatinini tespitte hayli mesafe katetmişler. Dahlan bazı balık ürünlerinde bile domuz jelatinine rastladıklarını aktarıp, denizden her çıkanın helal olamadığını vurguluyor: “Denizden çıkan ürünler işlenirken ‘necis’ (İslâm’a göre bir şeyin temiz olmaması) hâle getirilebiliyor. Raf ömrünü uzatmak için eklenen kimyasallar deniz ürünlerinin yapısını bozuyor. Dahası özellikle konserve türü deniz ürünlerine domuz jelatini eklendiğini tespit ettik. Yani denizden çıkan her ne olursa olsun ‘helal’ demek doğru değil. Kozmetik ürünlerinde de ciddi oranda domuz katkıları var. Buna karşın sınırlı da olsa helal üretim yapan markalar var. Yaptığımız iyi işlerden biri domuz katkılı ürünlerin kodlarını çıkarmak oldu. Bu kodları akıllı telefon-İpad uygulamasına dönüştürdük. Uygulama sayesinde tüketiciler aldıkları üründe domuz katkısı olup olmadığını kolayca öğrenebiliyor.”

Dahlan, tam bu noktada önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Hammadde aşamasında ‘helal’ olan bir ürünün işleme, paketleme ve taşıma süreçlerinde ‘necis’ olma ve harama dönüşme durumunun söz konusu olduğunu ifade ediyor. Bunda üretim-paketleme-taşıma sürecindeki yanlışların yanında ürünlere sonradan eklenen koruyucuların (domuz jelatini gibi) rol aldığını aktarıyor: “Bundan dolayı HSC kendinden danışmanlık isteyen firmaları hammadde tedarikinden son tüketiciye taşınma sürecine kadar inceliyor. Tüm aşamaları kontrol edip izliyoruz. Bazı firmaları istekleri üzerine kameralar üzerinden ‘online’ takibe alıyoruz. Sadece firmalar da değil, restoranlara da benzer hizmetler veriyoruz. Kılavuzumuz Kur’an ve Sünnet olduğu için kolaylıkla helale ‘helal’, harama ‘haram’ diyebiliyoruz.”

Doç. Dr. Dahlan, gıda üretim süreçlerinin İslami kurallara uygunluğunu sağlamak için helal üretim standardı çerçevesinde geliştirdikleri Hal-Q Kalite Kontrol Sistemi’nin (Hal-Q KKS) yerli yabancı firmalar tarafından kolayca tatbik edilebileceğini ileri sürüyor. Bu doğrultuda önce üretim sisteminde hijyenin sağlanması sonra da lojistik altyapının helalleştirilmesi gerektiğini anlatıyor: “Her konteyner için iki boyutlu barkod (kare kod) kullanıyoruz. Bu kare kod şirket adını, sipariş numarasını, konteyner numarasını içeriyor. Gümrük yetkililerine sadece kodu okutarak ürün bilgilerine erişme imkânı veriyor. HSC’nin geliştirdiği barkod uygulaması 2012’de Dünya Helal Araştırma Bilim ve İnovasyon Üstün Başarı Ödülü kazandı. Şimdi Hal-Q Sistemi’ni tüm helal gıda tedarik zincirine uygulamaya çalışıyoruz. Böylece fabrika, laboratuvar, lojistik-nakliyat bilgilerine gümrük, liman ve havalimanı yetkililerinin kolay erişimini sağlamaya çalışıyoruz. Tayland zarfında yaklaşık 200 gıda şirketi merkezî Hal-Q sistemine geçmiş durumda.”

“Türkiye pazarı hedefimizde”

Uzakdoğu’da helal gıda temininin en kolay olduğu ülkelerin başında Tayland geliyor. Ülkenin helal gıda pazarı her yıl yaklaşık yüzde 20 oranında büyüyor. Hâlihazırda faaliyet gösteren 30 bin gıda firmasından 8 bini helal üretim yapıyor. Ancak bunlardan sadece 200’ü ihracatçı. Zira helal ürünleri yurtdışına taşıma hâlâ çok maliyetli. Buna rağmen Thai hükümeti 600 milyonluk Asya pazarında at koşturan gıda ihracatçılarının başında geliyor. Orta vadede Türkiye gibi helal pazarın canlandığı Ortadoğu ülkelerine açılma planları üzerine çalışıyor. Bu doğrultuda hükümet helal gıda fuarları ile tanıtıma ağırlık vermeye çalışıyor.

Tayland Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi Genel Müdürü Manasvi Srisodapol, 6 milyonluk Müslüman nüfusun hassasiyetine cevap vermek için geçmişte yapılan yatırımların bugünlerde ülkeye küresel gıda sektöründe ciddi avantaj sağladığını vurguluyor. 2012’de Tayland’ın helal gıda sektörü sıralamasında beşinciliğe yükseldiğini, 600 milyonluk Asya’nın yanında Ortadoğu pazarına açılmayı hedeflediklerini ifade ediyor…

“Tayland’da helal gıda üretim altyapısı Müslüman vatandaşlarımız için oluşturuldu. Ancak artan talep karşısında küresel ticaret unsuruna dönüştü. Hükümetimiz gerek altyapı gerekse eğitim yatırımlarını yaparak bu alanda daha da güçlenmeye çalışıyor. Gıda güvenliği, organik ve helal üretimde bir hayli mesafe katettik. Altyapı ve ürün çeşitliliği açılarından iyi durumdayız. Özellikle organik pirinçte çok iddialıyız. Türkiye’de de helal ürün hassasiyetinin oluştuğunu görüyoruz. Helal gıda eğitimi verdiğimiz kurumlarımıza Türkiye’den de kursiyerler geliyor. Yakın gelecekte ortak ticaretimize helal gıda ürünlerimizin de dâhil olacağını öngörüyoruz.”

Yanlış ambalaj helal ürünü harama çeviriyor!*

“Dünya genelinde Müslüman nüfusa paralel olarak helal gıda talebi de artacak. Müslüman olmayan kesimin de helal gıda pazarından yararlanma isteği hesaba katılırsa bu alandaki üreticilerin kendilerini geleceğe hazırlamaları gerektiği anlaşılıyor. Helal damgalı ürün yelpazesi de giderek genişliyor. Örneğin, su ve pirinç gibi doğal ürünlere de ‘helal sertifikası’ verilmeye başlandı. Çünkü doğal ürünler yanlış işlenirse haram olabiliyor. Dolayısıyla helal üretim ciddi dikkat ve özveri gerektiriyor. Kullandığınız ambalajın bile bir standardı var. Zira yanlış kullanılan ambalaj helal ürünü haram yapabiliyor! Bundan dolayı helal gıda üreten firmalar her yıl en başta kontrolden geçiriliyor. Bir hata görülürse ‘Helal Sertifikaları’ iptal ediliyor. Gelişmiş laboratuvarlarda ürünlerin helal olup olmadığı saatler içinde tespit edilebiliyor.

*Tayland İslam Yüksek Merkezi Helal Departmanı Başkan Yardımcısı Saman Adam

AK PARTİ DOSYASI /// SELİM SAVAŞ GENÇ : 11 sene fark edilemeyen ‘paralel devlet’ !

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları başladıktan sonra Türkiye, bu tarihî dosyaları değil de algıyı çok yönlü şekilde yönetme imkânı bulunan AK Parti iktidarının ‘paralel devlet’ iddialarını tartışmaya başladı.

Daha önce haber kanallarına kesinlikle çıkartılmayacaklar listesinde yer alan Hizmet hareketine yakın isimler, açık oturumların ‘paralel devlet’ ekseninde yapılabilmesi için ekranlara davet edilmeye başladılar. Davet sahiplerinin amacı, Hizmet hareketi hakkında sağlıklı bilgiler almaktan ziyade, tartışmaların yolsuzluk ve rüşvet ekseninde değil de Camia gönüllülerinin devlete sızdığı iddiası ekseninde devam etmesi. 11 senelik AK Parti iktidarı süresinde daha önce dershane ‘tehdidini’ Başbakan Erdoğan gündeme getirinceye kadar hiç görmeyen iktidar medyası, yolsuzluk ve rüşvet soruşturması akabinde daha önce hiç sezinlemediği yeni bir kavramı keşfetti: “Paralel devlet!”

AK Parti tam 11 senedir tek başına iktidarda. Şayet iddia edildiği gibi iktidara ortak olmak isteyen ya da siyasilerin politikalarını icra etmemekte direnen paralel ve örgütlü bir yapı bulunuyorsa, bahsi geçen bürokrat, üst düzey yönetici ve güvenlik birimleri, amirlerinin aksine hangi politikalara imza atmış ya da amirlerinin yasalar çerçevesinde hangi emirlerine uymamış? AK Parti aktörleri bugüne kadar mezkur iddialar çerçevesinde (daha önce fişlenmiş) kaç Hizmet gönüllüsü memur ve bürokrata soruşturma ya da dava açmış? Bahsi geçen ‘paralel devlete’ tam 11 sene rastlamayan AK Parti, yolsuzluk ve rüşvet soruşturması ile birlikte yakın geçmişte başkalarının tekrarlayadurduğu tezleri gündeme getirdi? Türkçe Olimpiyatları’nda övgüler yağdırılan bir kitlenin devleti ele geçirdiğini soruşturmaların başlaması akabinde iddia etmek ne kadar inandırıcı olabilir?

‘Paralel devlet’ iddialarına paralel olarak AK Parti’nin kurucularından ve eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, hükümetin dar ve oligarşik bir kadro tarafından yönlendirildiğini iddia ederek istifa etti. Karar alma sürecinde etkin olduğu iddia edilen bu dar kadroyu, ortak akıl ve toplumun beklentilerinin dikkate alınmasına engel olan alternatif bir adres olarak gösterdi. İdris Naim Şahin, ‘özel akıllı kişiler ve sorgulanabilir anketlerin’ karar alma sürecinde ön plana çıktığını ve bu sürecin ulusal bütünlüğe zarar verdiğine işaret ediyor. Anketlerin varlığından zaten haberdardık. Başbakan’ın hemen her konuda sık sık anketlere başvurarak söylem ve politika geliştirdiğini biliyoruz. Burada puslu gibi görünen bilgi ‘özel akıllı kişiler’. Devletin kurumlar, kurallar ve ilkeler bütünü olduğunun altını çizen Şahin, bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. “Başbakan’ın danışmanları” demiyor. Ya da sanki sadece onlar olmadığı için farklı ve daha geniş bir kitleyi işaret ediyor. Karar alma sürecinde bir bakanı rahatsız edecek kadar etkin olan ekipte kimler var?

İdris Naim Şahin’in bu ifadelerini okuduğumda son Abant toplantısında kulak misafiri olduğum bir bilgi kırıntısı aklıma geldi. Alevilerin tüm haklarının verilmesine Diyanet’in mâni olduğunu iddia edenlere karşı, kahve molası esnasında iki entelektüelin kendi aralarında konuşurken ‘Bu bilgi doğru değil, hakların tanınmasını ilahiyatçı bir profesör keskin tavrı ile engelliyor’ yorumunu yaptıklarına şahit oldum. İdris Naim Şahin’in işaret ettiği ‘Hükümet etmede, niyetlerinden emin olunmayan bürokratik ve politik dar bir oligarşik kadronun tavsiye, yönlendirme ve etkinliğinin…’ itirafı tüm istifa kararlarından çok daha önemli bir veridir. Bu bilgilerden elde edebileceğimiz en önemli çıkarım, hayati meselelerin ülke bütünlüğünü tehdit edecek ve yüksek tansiyonun düşmesine hiçbir zaman müsaade etmeyecek bir süreç akabinde alındığı iddiasıdır.

17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında yürütmenin yargıya müdahale edebilmek için sarf ettiği panikatak çaba, polislerin görevden alınması ve adli kolluk görevlilerinin mahkeme kararını yerine getirmemesi, kadim devlet aklından ziyade alternatif ‘dar ve oligarşik’ bir yapının tepkilerine benziyor. Twitter üzerinden devletin acımasız geleneklerini hatırlatan müsteşar, faili meçhul suikastların ülke için iyi olduğunu savunan basın mensupları, AK Gençler’e giydirilen kefenler ve satır aralarına saklı tehditlerle Türkiye’nin sorun çözme yöntemi endişe verici boyutlara doğru yol alıyor. Yargıya ‘Siz de temiz değilsiniz!’ çıkışının yapıldığı ülkede bireylerin hangi kuruma ya da devlete nasıl güveneceğinin de anlatılması gerekiyor. Benden sonrası tufan anlayışı Türkiye’yi adım adım çıkmaz bir sokağa götürüyor.

EKONOMİ DOSYASI /// Zaman Gazetesi Ekonomi Editörü ve yazarı Turhan Bozkurt : 2014 çok daha zor geçecek

2013 yılı döviz kurlarında iki büyük yükseliş ve mali piyasalarda çalkantılarla geçti. En önemli gündemimiz olması gereken ekonomide 2014 yılında Türkiye ve dünyayı neler bekliyor?

2013 yılı Türkiye için her anlamda çok hareketli geçti. Mahallî seçimlere ön hazırlıklar, Gezi protestoları, faiz lobisi dedikoduları, büyük şirketlere uygulanan vergi cezaları ve son olarak yolsuzluk soruşturması ağırlıklı gündem konularıydı. Bu gelişmelerin ekonomik yansımaları da oldu. Dünyadaki ekonomik gelişim ve değişimler ile Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) para politikaları, gelişmekte olan ülkelerin borsaları, para birimleri ve piyasalarını derinden etkiledi. Tüm bu yaşananları ve 2014 beklentilerini Zaman Gazetesi Ekonomi Editörü ve yazarı Turhan Bozkurt ile konuştuk.

-2013 yılı Türkiye ve dünya için ekonomik açıdan beklendiği gibi geçti mi?

2012’den bakıldığında 2013, beklentilerin kuvvetli olduğu bir yıldı. Amerika’daki hızlı büyüme genel olarak olumlu olsa da İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Avrupa’nın lokomotif ülkelerindeki kıpırdanma tüm avro bölgesini toparlamaya yetmedi. Böyle olunca Çin gibi ekonomisi ihracata dayalı ülkeler beklenenden daha az büyüdü. Çin’de büyümenin bir puan düşük olması 150 milyar dolara yakın bir rakama denk geliyor. Bu bizim bütün ihracatımızdan daha fazla. Hindistan, yüzde 9-10 arası büyüyen bir ekonomiyken son yıllarda bu durgunluk sebebiyle yüzde 8’in altında bir performans sergiliyor. Küresel talep, tüketim ve yatırım harcamalarındaki iştahsızlık Türkiye gibi ihracata dayalı büyümeye çalışan ülkeleri sarsıyor. Türkiye İhracatçılar Meclisini’nin (TİM) açıkladığı 2013 ihracat rakamlarına göre yılı 12 milyon dolar artışla kapattık ki bu çok düşük bir rakam. Kur artışı dolayısıyla bir kârlılık var ama sattığımız ürün miktarını artıramadık. Bu başka yapısal problemlerin de göstergesi. Mayıs sonunda başlayan Gezi protestolarında izlenen sert ve ötekileştirici politika mayıs başlarında FED’in açıklamaları ile başlayan sermaye çıkışını daha da hızlandırdı. FED, 2008 krizinden bu yana piyasaları desteklemek için aylık 85 milyar dolar tahvil alımı yapıyordu. Bankaların ve yatırımcıların elindeki Amerikan kâğıtlarını nakit para ile değiştiriyordu. Mayıs ayında FED bu alımları 2013’ün son çeyreğinde azaltabileceğinin sinyallerini verdi. Bu açıklamadan sonra tüm gelişmekte olan piyasalarda ve Türkiye borsasında kısmi düşüşler, bono ve tahvil piyasasından çıkışlar başladı. Gezi süreci güveni azalttığı için çıkışı biraz daha hızlandırdı.

-Türkiye’de borsadan, tahvil ve bonodan çıkan para nereye gidiyor?

Çıkan paranın gittiği ana mecra Amerika oldu. Amerika’da büyüme beklentilerden yüksek, yüzde 2’nin biraz üzerinde. Amerikan ve Alman borsasında yüzde 30 yükseliş var. Emlak endeksi yükseliyor, risk primleri düşüyor, istihdam verileri iyi. 2008’de başlayan resesyonun etkileri hızla azalıyor. Bugüne kadar dünya doğalgaz pazarına etkisi olmayan Amerika, kaya gazı sayesinde enerjide hızla söz sahibi oluyor ve enerji maliyetlerinde inanılmaz düşüşler yaşıyor. Ürettiği kaya gazını şu an için sadece tsunami sonrası nükleer santralleri kapanan müttefiki Japonya’ya ihraç ediyor. Üretim arttıkça hem kendi ihtiyacını karşılayacak hem de dünyaya ihracat yaparak doğalgaz fiyatlarını aşağı çekecek. 10 yıl sonra doğalgazın kaya gazı ile rekabet edemeyeceğini söyleyen uzmanlar dahi var. Amerikan ekonomisinin bu pozitif görünen durumu dünyadan yatırım çekmeye başladı. Örneğin Avrupa’daki çok enerji tüketen fabrikalar ucuz enerji sebebiyle Kuzey Amerika’ya taşınmaya başladı. Kaya gazı, Amerika’yı tekrar dünyanın gözde ekonomilerinden biri hâline getirdi. Böyle olunca uzun vadede Amerikan şirketlerinin daha kârlı olacağı beklentisi sıcak paranın oraya doğru akmasına sebep oluyor. Çıktıkları nokta Amerika olan büyük fonlar bizim gibi gelişmekte olan ve riskler barındıran ülkelerden ana vatana dönüyor.

-Gelişmekte olan ülkelerin ve Türkiye’nin riskleri neler?

Öncelikle 50 milyar dolara varan cari açık en büyük riskimiz. Bütçe açığı 30 milyar TL civarında, tasarrufun millî gelire oranı yüzde 12, yani diplerde. İhracatımız artmamış. 100 milyar dolara yakın dış ticaret açığımız var. 150 milyar dolarlık bir ithalat yapabilmek için 250 milyar dolarlık mal ve hizmet satın almışız. Bu sürdürülebilir bir kalkınma modeli değil. Türkiye, cari açığını finanse eden fonların çıkışları ve yeni girenlerin azalması sebebiyle kaynak sıkıntısı yaşamaya başladı. Değirmene dışarıdan gelen su azalıyor. Değirmeni içeriden besleyen ilave kaynaklar üretemiyoruz. Elimizde olan en önemli kozumuz Merkez Bankası rezervleri. Bunların miktarı da kamuoyuna Başbakan tarafından brüt olarak açıklanıyor. Brütte 133 milyar dolar olan rezerv, içerisindeki zorunlu karşılıklar çıkarıldığında 45 milyar dolara düşüyor. İktisatçılar net döviz rezervinin bir ülkenin 4 aylık ithalatını karşılaması gerektiğini söyler. Aylık 20 milyar dolar ithalatımızı sadece iki ay karşılayacak dövizimiz var. Döviz çıkışı olduğunda bu rezervler kullanılıyor. Giriş azaldığında ve çıkış başladığında mevcut cari açık, bütçe açığı ve tasarruf oranıyla dayanabilmemiz mümkün görünmüyor. 2013’te Çin borsası yüzde 10, Hindistan ve Brezilya borsaları yüzde 20 düştü. Rupi dolar karşısında yüzde 30 değer kaybetti. Tüm dünyada dolar ve avro yerel para birimlerine göre değer kazandı. Bu olumsuz tablo sadece ülkemizde değil, tüm gelişmekte olan ülkelerde var fakat onların cari ve bütçe açıkları bizimki gibi büyük değil. Bugüne kadar açıklarımız sıcak para ve kredi ile finanse oluyordu ama artık bolluk dönemi geride kaldı. Zaten ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan doların kıt olacağı bir döneme gireceğimizi belirtirken, TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi de ‘Bolluk dönemi bitti, önümüzdeki dönem zor, yeni bir ekonomik program ve yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var’ diyor. Devletimiz de bunun farkında ve uyarılarını yaptı.

-Etkili oldu mu uyarılar?

Çin gibi ülkelerin yavaşlaması dünya emtia fiyatlarını düşürdü. Altın fiyatları taban yaptı, petrol fiyatını yüksek tutmak için Güney Sudan, Mısır, Suriye, Libya ve Irak gibi ülkelerdeki krizler derinleştirilmeye çalışılıyor, yoksa petrol fiyatları da 80 dolar seviyelerine gerileyebilir. Hâl böyle olunca emtiaya dayalı Rusya, Brezilya ve Güney Afrika gibi ekonomilerin ihracat gelirleri düşüyor. Sıcak para girişi azalan, ihracat geliri düşen ve katma değerli üretim yapamayan, tüketerek büyüyen ekonomi olma alışkanlığı ile ihracatımız 150 milyar dolara çakıldı kaldı. Daha ileriye gitmekte zorlanıyoruz.

-Neden zorlanıyoruz?

100 birim ihracatımızın sadece 3 birimi yüksek katma değerli ürünlerden oluşuyor. Dışarıdan gelen yatırımlar da sanayi ve üretim yatırımı değil, portföy yatırımı olarak geliyor. Ülkemizde 140 milyar dolarlık dış yatırımın 50 milyarı borsada, 70 milyarı bono ve tahvil piyasasında, 20 milyar doları ise mevduatta. Bu sermayeyi ürkütecek ve ülkeden çıkışına sebep olacak tavır, eylem ve kararlardan uzak durmamız gerekiyor. Zaten dünyada bu sermayenin gitmesi için çok anlamlı ekonomik gerekçeler ve güvenli limanlar var. Gelişmiş ülke piyasaları iyi kazançlar ve yüksek beklentiler vadediyor. Beklentiyi satın alıp gerçekleştiğinde satan bu sistemi ürkütmememiz gerekiyor. Gezi olaylarında çok adı geçen “faiz lobisi” gerçekte yok. Gezi iddianamesinde de adı geçmiyor. Altı aydır yapılan incelemelerde manipülasyona ve spekülatif bir işleme rastlanmadı. Yatırımcıların alım satım kararları serbest piyasa koşullarında ve kanunlar çerçevesinde olmuş. Bir suç dahi yokken yabancı yatırımcıyı dışlayıcı açıklamalar yapmak ülkemizin menfaatine değil.

-2014 yılı tahmin ve beklentileri nasıl, ümitvar mı?

2014’te sağduyulu, serinkanlı ve barışçı olmamız her zamankinden daha menfaatimize olur. Cari açık, bütçe açığı ve düşük tasarruf gibi problemlere ek olarak yabancı sermaye girişinin azaltılması, çıkışının tetiklenmesi, keyfî ve siyasî incelemeler ile yerli yatırımcıların bile ürkütülmesi yapılabilecek en büyük yanlışlar olur. Mart sonu seçimin olduğu ve erken seçimlerin konuşulduğu bir ülke zaten birçok yeni riske gebedir. Yatırımın ve üretimin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan keyfî ve amatörce uygulamalar yarar sağlamaz. Eleştirileri dikkate almalı, faiz lobisi, dış mihrak gibi boş argümanlarla yatırımcıyı kaçırmamalıyız. Komünist bir parti idaresinde Çin yılda 70 milyar dolar yabancı yatırım çekerken biz yerimizde sayarsak büyük fırsatları kaçırır ve 2023 hedeflerimizin çok gerisinde kalırız.

-Ekonomi yönetiminin alacağı pozisyon nasıl olmalı?

2014 dengelerin değiştiği, eski ekonomik modellerin işe yaramayacağı ve tüm dünyada istikrarsızlığın biraz daha tırmanacağı bir yıl olabilir. Bu esnada serinkanlı ve ekonomi odaklı bir siyasi ve bürokratik yapı ile daha kârlı oluruz. Türkiye’de bu siyasi ve bürokratik altyapı fazlasıyla var. Sayın Ali Babacan ve diğer ekonomi bürokrasimiz dünyaya örnek olacak çalışmaları yıllardır yapıyor ve tekrar yapabilir. Bunun için güçlü bir irade ortaya koymalı, ortak paydaları güçlendirmeli, ötekileştirmekten vazgeçip birleştirici bir üslupla içte ve dışta kucaklaşmalıyız. Yüzde 7 büyüyen Çin’in borsası yüzde 10 düşüyorken, Brezilya gibi bizden çok daha iyi durumdaki ülkeler büyük kayıplar yaşıyorken bizim hiç kayıp vermeyeceğimizi düşünmek aşırı iyimserlik olur.

-Son dönemde ülkemizde üretime gelen yabancı yatırımlar var mı?

Son dönemde genellikle kaçırdığımız yatırımları konuşuyoruz. Alman Volkswagen’in 2 bin kişiye istihdam sağlayacak 1 milyar avroluk yatırımını Polonya’ya kaptırdık. Katarlılar, Afşin Elbistan kömür sahasında birçok yatırım vaadiyle geldiler ama çekildiler. Üçüncü havalimanı mayısta ihale edildi ama hâlâ bir ilerleme yok. Çılgın proje dedik ama hiçbir gelişme göremedik. Bu çalkantılı ve negatif giden son dönemde Azeri petrol şirketi Socar, İzmir Aliağa’ya rafineri yapma kararı aldı. 6-7 milyar doları bulan peyderpey yapılacak bu yatırım Azerilerin samimiyeti ve bize olan güveninin de önemli bir göstergesi.

-Yabancı yatırımcı yeni bir ülkeye giderken nelere dikkat ediyor?

Dikkat edilecek çok faktör var. Öncelik büyüme ve enflasyondan ziyade şeffaflıkta. Kamu ve vergi reformu ile şeffaflık da etkili. Enflasyon çift haneliyken bile ülkemize çok yatırım geldi. Bunlar o dönem yapılan kamu ve AB reformlarının, demokratikleşme adımlarımızın faydalarıydı. Bugün, AB bakanımızın AB’ye çok ağır hakaretler ettiği, Başbakan’ın “Bizi Şangay İşbirliği’ne alın” dediği, komşularımızla bol sorunlarımızın olduğu ve dünyada gitgide itibarımızın düştüğü bir ortamda yabancı yatırımcının ilgisi de azalıyor. Rüşvet ve yolsuzluk güveni zedeliyor. Yatırımcı rüşvet istenmesinden ve işlerinin zorlaştırılmasından endişe ediyor. Rüşvet hazineden çıkmasa bile hazineye, ülkeye zarar veriyor.

-Kriz ortamında ekonomik dengeler korunabilir mi?

Günübirlik tartışmalar ve siyasi krizler olsa da hiçbir devlet sürekli krizle yaşamaz. Devlet geleneği, sivil toplum, akil insanlar devreye girip krizleri çözerler. Ancak krize rağmen ev ödevlerini yapmazsanız sınıfı geçemezsiniz. Türkiye 16. büyük ekonomiydi ve 18. sıraya geriledi. Bu gidişle 2023’te hedeflediğimiz 10. sıra ve 500 milyar dolar ihracat sadece hayal olur. Hatta hızla toparlanmazsak ilk 20’de kalmamız bile zor. Şu anda ÖTV zamlarıyla bütçe açığını kapatmaya çalışırken büyümeyi değil enflasyonu artırıyoruz. Bu yüzden Gezi de, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu da, dünyadaki değişimler de o günlerdeki kurlara ve borsalara etki eder ama kısa, orta ve uzun vadede ülke ekonomisinin problemi bu değildir. Hukuk işliyorsa, mahkemeler çalışıyorsa, şeffaflık varsa, adalet suçluyu cezalandırabiliyor ve herkes işini yapıyorsa bu tip toplumsal olayların etkileri çok sınırlı olur hatta o ülkeye güven artar. Amerika’da 2001 yılında Enron skandalı oldu. Dünyanın en büyük enerji şirketi muhasebe hileleriyle zararını gizledi. Hiç kimse Enron bizim en değerli şirketimiz, biz bunu örtbas edelim demedi. Herkes yargılandı, ceza aldı. Böyle durumlarda genelleme yapmadan, masumiyet karinesine dikkat ederek yargı ve adalet işini yapmalı. İşler böyle yürüse ürken sermaye daha çok parayla ülkemize gelecektir. ‘Değerli yalnızlık bize yeter, büyük Türkiye kendi kaynaklarıyla kurulacak’ gibi çocukça söylemler bu toplumda karşılık bulmamalı. Bunlar İttihatçıların hayalleriydi. Üzerinden 100 yıl geçti ve koca bir cihan devletini çökertmekten başka bir işe yaramadı. 3-5 maceraperest paşanın birçok milleti ne hâle soktuğunu görüyoruz.

-2014’te ne gibi riskler var, nasıl tedbirler almalıyız?

Türkiye’nin yoluna dünya ile beraber devam etmesi gerekiyor. Gelişmiş, demokratik, müreffeh ülkelerle aynı kulüpte yer alarak gelişmesini hızlandırabilir. Bizim menfaatlerimiz, bizim değerlerimiz ve duruşumuzla dünya barışı, huzuru ve refahına katkı sağlayacağız. Reaksiyoner tavır ve politikalarla bir yere gidemediğimizi görüyoruz. Bizim akl-ı selime, kalb-i selime ve ferasete ihtiyacımız var. Bu vasıflar yöneticilerimizde, insanımızda ve kültürümüzde ziyadesiyle var. 2014’te işletmelerimizi kur riski, faiz riski ve birçok belirsizlikler bekliyor. Ülke olarak şu anda yapmamız gereken omuz omuza verip yeni bir kalkınma hamlesi ile güzel bir ekonomik gelecek inşa etmeye çalışmak. Rakiplerimizin hızla güçlendiği, sadece rasyonel argümanların geçerli olduğu, asıp kesmenin bir işe yaramadığı günümüzde ekonomisi güçsüz olan devletler ciddiye alınmıyor.

EKONOMİ DOSYASI : Hesabın et(t)iğine bak !

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile başlayan süreçte ekonomik kayıplar gün geçtikçe öne çıkmaya başladı. Havada uçuşan o kadar rakam var ki…

Hisseleri borsada işlem gören bir kamu bankasından Borsa İstanbul’daki toplam kayba, oradan dolardaki dalgalanma ve bir katılım bankasının yaptığı iddia edilen ‘döviz vurgunu’na… Hepsi de milyar dolar mertebesinde.

‘Borsa’, ‘zarar’ deyince hemen bütün yorumlar Halkbank’ın mağduriyeti üzerine yoğunlaşıyor. Ancak soruşturma dosyasında Halkbank’ın adının geçmediğini hem bankanın kendisi hem de Başbakan Yardımcısı Ali Babacan açıkladı. Diğer yandan evet, Halkbank milli bir değer ama borsada işlem gören hisselerinin (yüzde 48,9) yüzde 70’i yabancı yatırımcı elinde. Bu hissenin değer kaybından asıl zararı onlar çekmiş olmuyor mu? Kamu elindeki hisselerin durumu farklı. Banka özelleştirilecek olsa hisselerdeki değer düşüşü satılacağı fiyatı belki etkileyebilirdi. Ama hükümet cephesinden gelen açıklamalardan Halkbank’a ayrı bir önem verildiği ve bankanın önümüzdeki dönem bu sayede parlayacağı aşikar. Buna rağmen 17 Aralık’ta yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun konuşulduğu her programda, her platformda bankanın adının zikredilmesinin amacı ne olabilir? Bu sürekli gündemde tutmanın zararını en çok kim çeker, çekiyor? Bunu bir düşünmek lazım.

Sorular uzatılabilir ama bir başka garabet daha var. O da şu: Operasyonun ilişkilendirilmek istendiği Hizmet Hareketi üzerinden Bank Asya da hedefe konmuş durumda. Öyle iddialar ortaya atılıyor ki… Operasyondan önceden haberi olduğu için döviz pozisyonu almış, bir kenara o kadar döviz yığmış ki, bu sayede tam 2 milyar dolarlık vurgun yapmış. Bank Asya’yı tebrik etmek lazım! Çünkü 23 milyar lira (yaklaşık 11 milyar dolar) aktif büyüklüğü ile bir şekilde 35 milyar dolarlık döviz almayı başarmış. 2 milyar dolarlık kazancı ancak böyle bir hesap açıklıyor. İnsanın, “Bunu söyleyen ya rakam bilmiyor ya hesap-kitaptan haberi yok.” diyesi geliyor ama iddia sahibi; devletin bütçesine hâkim, milyar lirayı, milyar doları iyi bilen devletin eski en üst düzey bürokratı. Ama yanlış hesabın Bağdat’tan dönme gibi bir huyu var.

Bu zarar kimin?

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, katıldığı bir televizyon programında açıkladı; 17 Aralık-27 Aralık arasında halka açık şirketlerin toplam değer kaybı 49 milyar dolar. Ancak pazartesi günü borsaya 15 milyar dolarlık giriş olmuş ve 15 günlük kaybın üçte biri tek günde telafi edilmiş. Döviz piyasasında ise 764 milyon dolar çıkış olurken, bunun 110 milyon dolarlık kısmı pazartesi geri gelmiş.

Peki, bütün bu kayıpları sadece yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna bağlamak doğru olur mu? Malum; hisse senetleri, altın ve doların işlem gördüğü piyasalar uzun bir süredir Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) tahvil karşılığı piyasaya verdiği 85 milyar doları ne zaman azaltmaya başlayacağı beklentisi çerçevesinde serbest salınıyordu. Bu durum ekteki grafikte rahatça görülebilir. Borsa İstanbul’un mayıs ayından bu yana çizdiği grafik, bir miktar düşüş ve toparlanma gayreti şeklinde özetlenebilir. Burada hemen FED’in tahvil alımını 75 milyar dolara düşürdüğü haberinin Türkiye saati ile 18 Aralık gecesi saat 21.00 civarında geldiğini ekleyelim. Borsa İstanbul’daki düşüşte bu gelişmenin etkisi de göz ardı edilmemeli.

Benim kaybım, senin kaybın, hepimizin kaybı

Borsa İstanbul’da 416 şirketin hissesi işlem görüyor. Dolayısıyla piyasalardaki dalgalanmadan bu hisselerin hepsinin etkilenmesi mümkün. Ama Halk Bankası ile Bank Asya öne çıktığı için ikisinin hisselerine bir bakalım. Bank Asya’nın yüzde 53,47’si halka açık. 16 Aralık günü Halk Bankası’nın hisseleri 15,60 TL’den işlem görürken Bank Asya’nınkiler 2 lirada imiş. 2 Ocak itibarıyla Halk Bankası’nın hisseleri 3,80 lira kayıpla 11,80 TL’ye gerilerken, Bank Asya’nın hisseleri de 0,62 lira kayıpla 1,38 TL’ye inmiş. Oran olarak bakıldığında Halk Bankası’nın hisse kaybı yüzde 24,3’te kalırken, Bank Asya’nın kaybı yüzde 31. Kimin daha zararlı çıktığı ortada.

Eğitim, enflasyon ikincisi

Tüketici fiyatları (enflasyon) geçen sene yüzde 7,4 artış gösterdi. Yıllık en yüksek artış yüzde 10,52 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda gerçekleşti. Onu sırasıyla eğitim (yüzde 10,05), lokanta ve oteller (yüzde 9,86), ulaştırma (yüzde 9,77), gıda ve alkolsüz içecekler (yüzde 9,67) takip etti. Üretici fiyatlarındaki yıllık artış da yüzde 6,97 oldu. En yüksek artış yüzde 7,58 ile tarımda görülürken, bu oran sanayide yüzde 6,85 olarak kayıtlara geçti. Enflasyon oranları, geçtiğimiz on yıllara nazaran bir hayli geriledi ve hâlâ tek haneli rakamlarda. Ama açıklanan hedefi tutturmak için ekonomi aktörlerinin birkaç fırın daha ekmek yemesi gerekiyor herhalde…

Konutta ‘metrekarelik’ artış

Merkez Bankası, 2013 yılı Ekim ayına ilişkin Konut Fiyat Endeksleri’ni paylaştı. 2013 yılı Ekim ayında bir önceki aya göre İstanbul, Ankara ve İzmir’de sırasıyla yüzde 1,82, yüzde 0,70 ve yüzde 0,74 oranlarında artış görüldü. Endeks değerleri bir önceki yılın aynı ayına göre İstanbul, Ankara ve İzmir’de sırasıyla yüzde 18,28, yüzde 10,41 ve yüzde 11,86 oranlarında artarken, metrekare fiyatı; İstanbul’da 2.080,07 TL, Ankara’da 1.168,18 TL, İzmir’de de 1.420,32 TL olarak gerçekleşti.

· İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Temmuz-Aralık 2013 dönemi enflasyonu yüzde 3,27 olarak gerçekleşti. Bu veriden hareketle yapılan hesaplamaya göre kamu çalışanlarına 120 lira civarında enflasyon farkı verilecek.

· Türkiye’nin 2013 yılındaki ihracat rakamı 151,7 milyar dolar olarak açıklandı. Söz konusu rakam, Türkiye İstatistik Kurumu’nun 11 aylık rakamı ile Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin Aralık ayına ait verisinin toplanması ile bulundu.

· 2014 yılında geçerli olacak asgari ücret açıklandı. İlk altı ay yüzde 5 artışla net 846 TL, ikinci altı ay için yüzde 6’lık artışla net 891 TL. Asgari ücrette 16 yaş sınırı da kalktı. Asgari geçim indiriminde 3 çocuğu olanlardan vergi alınmayacak.

· 2012’de sosyal koruma için 188 milyar 4 milyon lira harcandı. Bu harcamanın yüzde 98,3’ü (184,8 milyar TL) sosyal yardımlara gitti. Sosyal yardımlarda ise en büyük harcama 99,1 milyar TL ile yaşlılara/emeklilere yapılan harcama oldu.

· İstatistik Kurumu, istihdamın işverene maliyetini belirlemek için 4 yılda bir yaptığı ‘İşgücü Maliyeti Araştırması’nın sonuçlarını açıkladı. Buna göre 2008’de bin 833 TL olan aylık ortalama işgücü maliyeti, 2012’de 2 bin 680 TL’ye çıktı.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: