Günlük arşivler: Ocak 8, 2014

TEKNOLOJİ /// BÜLENT KORUCU : SİBER TEHDİT

Yeni Çin Devlet Başkanı Şi, Kaliforniya’da ABD Başkanı Obama ile bir araya geldiğinde masada alışılmadık bir konu vardı. Böyle görüşmelerde kıtalar arası balistik füzeler ve nükleer silahların kontrolü gibi meseleleri duymaya alışmıştık.

İki devlet başkanının öncelikli gündemi ‘siber güvenlik’ti. İki ülke arasında artık sıkça konuşulur olmuştu siber saldırı iddiaları. Obama daha önce de telefon görüşmesinde mevkidaşına sitemlerini iletmişti. İki ülke de siber saldırılar ve casusluk konusunda mağdur olduğunu düşünüyordu. Problemi çözebilmek ve iletişimi sürdürmek üzere çalışma grubu kurularak toplantı bitirildi.

Soğuk Savaş döneminde ‘dehşet dengesi’ bilinirdi. Dünyayı paylaşan bloklar diğerinin savaş çıkarmaya cesaret edemeyeceği kadar nükleer silah bulundurarak ‘barış’ı teminat altına alırdı. İkinci Dünya Savaşı’nda taraflar yol, su ve elektrik şebekesi gibi önemli yerleri vurarak düşmanı felç etmeye çalışırdı. O gün tonlarca bombayla başarılamayan şimdilerde bir virüs yazılımla sağlanabilir. Hayatımızı kolaylaştıran otomasyon ve bilgisayar sistemleri aynı anda büyük riskleri akla getiriyor. Ülkeler artık casusluğu siber uzayda yapıyor. Çatışma dönemlerindeki saldırılar, barış yıllarında yerini casusluğa bırakıyor. Ülkeler birbirlerinin askerî, ekonomik ve teknolojik sırlarını elde etmek için ordular kuruyor. Söz konusu birlikler savaş zamanında düşmanı yerinden kımıldayamaz hâle getirmeyi amaçlıyor. Uçaklarınızı kaldıramadığınız, bataryalarınızı ateşleyemediğiniz bir savaşa girebilirsiniz.

Dünyanın bu seviyede ele alıp ehemmiyet verdiği meseleye biz nasıl bakıyoruz dersiniz? Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın sitem ettiği gibi sosyal medyada mesajlarımızın paylaşılma sayısı ile tatmin oluyoruz. Bu işlerle ilgilenmesi gereken dış istihbarat örgütümüz fiş takibi yapıyor. Casusluk için cazip bir ülke değiliz. Kimseden saklamamız gereken teknolojik sırlarımız maalesef yok. Ekonomimiz zaten dışa bağımlı; dış ticaret açığımız başını almış gidiyor; borsamızın yüzde 60’ı zaten yabancıların elinde. Belki siyasi casusluk girişimleri vardır. Onun için de sıra dışı siber saldırılara gerek yok, ilkel metotlarla bile rahatlıkla çözebilirler bizi. Ama Allah korusun bir savaş sırasında siber saldırılara dayanacak hazırlığımız bulunuyor mu, emin değilim. Daha açığı aksini düşünmek için yeterince sebebimiz var.

NOT: Mediacat, Yılın Dergi Kapağı olarak Aksiyon dergisininkini seçti. Gazeteci, televizyoncu ve reklamcılardan oluşan seçkin bir jürinin tercihi olmak hâliyle sevindirici. Başta Görsel Yönetmenimiz Süleyman Karaoğlu olmak üzere emeği geçen arkadaşlarımı tebrik ediyorum.

KİTAP TAVSİYESİ : Selanik’in 500 yıllık öyküsü

Yeni nesil, Selanik’i “Atatürk’ün doğduğu şehir” olarak biliyor. Bugün Yunanistan’ın ikinci büyük kenti.

Yazar Mark Mazower, yirmi yıl emek verdiği bu çalışmasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolitliğinin örneği hâline gelmiş kentin 1430’dan 1950’ye kadar izini sürüyor. Kentin son 500 yıllık tarihini Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi öyküleri eşliğinde anlatıyor. Üç bölümden oluşan kitap Sultan Murad’ın Selanik’i fethiyle başlıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde “Selanik 20. yüzyılda önce siyasal, sonra toplumsal ve kültürel açıdan bir Yunan kentine nasıl dönüştü?” sorusunun cevabı aranıyor. Kitap 2004’te iki ödül almış.

Selanik /

Hayaletler Şehri

Mark Mazower

Çeviren:

Gül Çağalı Güven

Alfa Yayınları

633 sayfa

02125115303

KİTAP TAVSİYESİ : Selçukluları nasıl bilirsiniz ? /// SELÇUKLULAR ///

Selçuklular, Türk tarihinde özel bir yere sahip. Temelde Türk hükümranlık anlayışı, İran bürokrasisi ve İslami an’anelerin sentezinden meydana gelen bu gelenek, Türk İslam devletleri tarafından büyük ölçüde benimsenerek devam ettirilmiş.

Osman G. Özgüdenli kitabında Yakındoğu’nun siyasî, idarî, sosyal, dinî ve kültürel tarihinde mühim bir yere sahip Selçukluların siyasî tarihini inceliyor. Selçuklu tarihi araştırmalarında henüz yolun başında olunduğunu belirten Özgüdenli, Selçuklular kitabının ilk cildinde Erken Selçuklu tarihinden Selçuklu devletinin kuruluşuna, Tuğrul Bey’den Alparslan’a, Melikşah’tan çöküş sürecine kadar birçok vakayı akıcı bir dille anlatıyor. Çin sınırlarından İstanbul önlerine, Kızıldeniz ve Mısır’a kadar geniş bir coğrafyaya hâkim olan Selçukluların hikâyesi ilginizi çekecek.

Selçuklular Cilt I

Osman

G. Özgüdenli

İsam Yayınları

367 sayfa

02166740850

ARAŞTIRMA DOSYASI : Helal sertifikalı ürünlerin yüzde 13’ü riskli

Küresel helal gıda pazarının 1 trilyon dolar bandını aşması ‘merdiven altı’ üretimi artırdı. Gayrimüslim ülkelerin tekelindeki sektörde yapılan hileleri, test aşamasında haram çıkan ‘helal’ damgalı ürünleri Tayland Helal Bilim Merkezi Direktörü Doç. Dr. Winai Dahlan ile konuştuk.

Helal gıda sektöründe iştahlı büyüme sürüyor. 2010’da 660 milyar dolar seviyesini gören küresel ciro geçen yıl itibariyle 1 trilyon dolar bandını aştı! Baş döndürücü büyümenin ardında gayrimüslim dünyanın da helal sertifikalı ürünlere yönelmesi yatıyor. Yani pazar sadece 1,8 milyarlık Müslüman âlemini kapsamıyor. Dahası ‘ballı’ sektörün 2030’da 2 trilyon dolarlık ciroya ulaşacağı öngörülüyor. Pasta büyük olunca taliplisi de artıyor. Pazarda alan kapma mücadelesi kızışıyor. İlginçtir, hâlihazırda sektördeki ana helal gıda ihraççıları gayrimüslim ülkeler! Lider Brezilya. Ardından ABD, Çin, Hindistan ve Tayland geliyor. Türkiye gibi bu helal gıda işine soyunan yeni oyuncular da var. Ancak sektöre girmek pek kolay değil. Hammadde temininden üretim aşamasına, paketlemeden lojistiğine kadar ayrı ayrı uygulanması gereken sıkı prosedürleri var. Ciddi altyapı, donanım ve şuurlu insan kaynağı gerektiriyor. Yatırımdan kaçıp işi ‘merdiven altı’ tarzında sürdürenler yok değil! Hâliyle işin hilesi hurdası artıyor! Gelecek dönemde ‘Helal kesim domuz eti’ benzeri skandalların artması muhtemel.

Helal gıda sektöründeki hızlı büyümeyi, yapılan hileleri ve tam tekmil helal üretimin gerektirdiği şartları, alanın önde gelen uzmanlarından Doç. Dr. Winai Dahlan ile konuştuk. 2012’de ‘Dünyanın En Etkili 500 Müslümanı’ listesine giren Doç. Dr. Dahlan, biyokimya ve uygulamalı biyotıp uzmanı. Doktorasını uygulamalı tıbbi biyoloji bilimi üzerine Belçika Bruxlles Üniversitesi’nde tamamlamış. Ardından uzun yıllar Tayland’ın prestijli Chulalongkorn Üniversitesi’nde Sağlık Bilimleri Bölümü’nde dersler vermiş. Bugüne kadar 40’tan fazla özgün bilimsel araştırma yapan Dahlan, 20 kitaba da imza atmış. 1995’te Chulalongkorn Üniversitesi bünyesinde kurduğu Helal Bilim Merkezi (HSC-Halal Science Center) hem onun hem de ülkenin kaderini değiştirmiş. Zira Tayland’ın helal gıda sektörünün beşinci büyük ihracatçısı olmasında Winai Dahlan ile Dahlan’ın kurduğu ‘Helal Bilim Merkezi’nin (www.halalscience.org) büyük katkısı var.

HSC, ‘helal bilim merkezi’ sıfatıyla dünya çapında tanınan ilk kurum. Mütevazı merkez binası başkent Bangkok’ta bulunuyor. Pattani ve Chaing Mai şehirlerinde iki ofisi daha var. Direktörlüğünü Dahlan’ın üstlendiği kurumda yaklaşık 30 kadarı bilim insanı olmak üzere 60 kişi çalışıyor. Çalışanların yüzde 90’ı Müslüman. Özellikle laborantlar! Amaç ürünler üzerinde yapılan ‘haram-helal’ testlerindeki hassasiyeti artırmak. Ayrıca itibarlı ulemadan oluşturulmuş danışmanlık kurulu var. Meselelerin Kur’an-ı Kerim ve Hadis’e bakan kısmını bu heyet değerlendiriyor. HSC, üniversite bünyesinde kurulsa da devletin yanında özel sektörle de ortak projeler yürütebiliyor. Küresel helal gıda sektöründeki payını artırmak isteyen Thai hükümetince destekleniyor.

Kurumun geçen 18 yılda katettiği mesafe takdire şayan. Chulalongkorn Üniversitesi’nin bünyesinde açılan küçük laboratuvarda son tüketiciye ulaşan gıda ürünlerinin helal olup olmadığını test ederek başlamış işe. Bugün gıda üretim sürecini en başında sonuna kadar takip ediyor. Devlet kuruluşlarına ve özel kuruluşlara helal gıda üretim, izleme ve kontrol hizmeti veriyor. Dahası dünyanın dört bir tarafından gelen kursiyerlere, 10 haftalık periyotlarla helal gıdayı A’dan Z’ye anlatıyor. Eğitim sonunda katılımcılara sertifika veriyor. Türkiye de dâhil birçok ülkeden gelen heyetlere bilgi birikimlerini aktarıyor. Kısacası HSC, helal gıda çalışmaları alanında ilgililerin başvurduğu ilk adres konumunda…

Dahlan’a helal gıda sektöründeki hızlı büyümenin perde arkasını soruyoruz. 1,8 milyarlık Müslüman dünyasında gayrimüslim âlemin de helal sertifikalı ürünleri tercih etmeye başladığını anlatıyor: “Çünkü biliyorlar ki prosedürler uygulanarak üretilmiş helal gıdalar daha güvenli ve temiz. Bundan dolayı helal gıda sektörü hızla ama kontrolsüz büyüyor.” Kontrolsüzlükten neyi kastettiğini soruyoruz. Tüketicilerin helal damgasına tam itimat etmemeleri, tüketmeden önce ürünlerin içerik ve barkod bilgilerini tahlil etmeleri gerektiğini vurguluyor.

“Kendinizi güvende hissederseniz tehlikedesiniz demektir. Biliyorsunuz kazaların çoğu özgüvenden kaynaklanıyor. Aynı durum helal gıdada da söz konusu. Sertifika yeterli değil. Ürünlerin marka, içerik ve barkod bilgilerini mutlaka analiz etmeliyiz. Zira haram sertifikalı ürünler haram da çıkabiliyor. Yakın dönemde son tüketici aşamasındaki helal damgalı ürünler üzerinde yaptığımız araştırmada ilginç sonuçlara ulaştık. Marka ve ürün bilgisi veremem ama 100 helal üründen 13’ünün haram olduğunu tespit ettik. Bu durum bize helal gıda sektörünün daha sıkı kontrol ve denetime tabi tutulması gerektiğini kanıtladı.”

Denizden her çıkan helal değil!

Teknolojinin son imkânlarından faydalanan HSC, helal-haram testlerini hız, kalite ve derinlik açısından bir hayli ilerletmiş. Gıdadan kozmetiğe, ilaçtan tekstile kadar birçok farklı alandaki üründe helal-haram araştırması yapabiliyor. Bir et parçası üzerinden söz konusu hayvanın İslami usule uygun kesilip kesilmediğini tespit edebiliyorlar. Özellikle domuz jelatinini tespitte hayli mesafe katetmişler. Dahlan bazı balık ürünlerinde bile domuz jelatinine rastladıklarını aktarıp, denizden her çıkanın helal olamadığını vurguluyor: “Denizden çıkan ürünler işlenirken ‘necis’ (İslâm’a göre bir şeyin temiz olmaması) hâle getirilebiliyor. Raf ömrünü uzatmak için eklenen kimyasallar deniz ürünlerinin yapısını bozuyor. Dahası özellikle konserve türü deniz ürünlerine domuz jelatini eklendiğini tespit ettik. Yani denizden çıkan her ne olursa olsun ‘helal’ demek doğru değil. Kozmetik ürünlerinde de ciddi oranda domuz katkıları var. Buna karşın sınırlı da olsa helal üretim yapan markalar var. Yaptığımız iyi işlerden biri domuz katkılı ürünlerin kodlarını çıkarmak oldu. Bu kodları akıllı telefon-İpad uygulamasına dönüştürdük. Uygulama sayesinde tüketiciler aldıkları üründe domuz katkısı olup olmadığını kolayca öğrenebiliyor.”

Dahlan, tam bu noktada önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Hammadde aşamasında ‘helal’ olan bir ürünün işleme, paketleme ve taşıma süreçlerinde ‘necis’ olma ve harama dönüşme durumunun söz konusu olduğunu ifade ediyor. Bunda üretim-paketleme-taşıma sürecindeki yanlışların yanında ürünlere sonradan eklenen koruyucuların (domuz jelatini gibi) rol aldığını aktarıyor: “Bundan dolayı HSC kendinden danışmanlık isteyen firmaları hammadde tedarikinden son tüketiciye taşınma sürecine kadar inceliyor. Tüm aşamaları kontrol edip izliyoruz. Bazı firmaları istekleri üzerine kameralar üzerinden ‘online’ takibe alıyoruz. Sadece firmalar da değil, restoranlara da benzer hizmetler veriyoruz. Kılavuzumuz Kur’an ve Sünnet olduğu için kolaylıkla helale ‘helal’, harama ‘haram’ diyebiliyoruz.”

Doç. Dr. Dahlan, gıda üretim süreçlerinin İslami kurallara uygunluğunu sağlamak için helal üretim standardı çerçevesinde geliştirdikleri Hal-Q Kalite Kontrol Sistemi’nin (Hal-Q KKS) yerli yabancı firmalar tarafından kolayca tatbik edilebileceğini ileri sürüyor. Bu doğrultuda önce üretim sisteminde hijyenin sağlanması sonra da lojistik altyapının helalleştirilmesi gerektiğini anlatıyor: “Her konteyner için iki boyutlu barkod (kare kod) kullanıyoruz. Bu kare kod şirket adını, sipariş numarasını, konteyner numarasını içeriyor. Gümrük yetkililerine sadece kodu okutarak ürün bilgilerine erişme imkânı veriyor. HSC’nin geliştirdiği barkod uygulaması 2012’de Dünya Helal Araştırma Bilim ve İnovasyon Üstün Başarı Ödülü kazandı. Şimdi Hal-Q Sistemi’ni tüm helal gıda tedarik zincirine uygulamaya çalışıyoruz. Böylece fabrika, laboratuvar, lojistik-nakliyat bilgilerine gümrük, liman ve havalimanı yetkililerinin kolay erişimini sağlamaya çalışıyoruz. Tayland zarfında yaklaşık 200 gıda şirketi merkezî Hal-Q sistemine geçmiş durumda.”

“Türkiye pazarı hedefimizde”

Uzakdoğu’da helal gıda temininin en kolay olduğu ülkelerin başında Tayland geliyor. Ülkenin helal gıda pazarı her yıl yaklaşık yüzde 20 oranında büyüyor. Hâlihazırda faaliyet gösteren 30 bin gıda firmasından 8 bini helal üretim yapıyor. Ancak bunlardan sadece 200’ü ihracatçı. Zira helal ürünleri yurtdışına taşıma hâlâ çok maliyetli. Buna rağmen Thai hükümeti 600 milyonluk Asya pazarında at koşturan gıda ihracatçılarının başında geliyor. Orta vadede Türkiye gibi helal pazarın canlandığı Ortadoğu ülkelerine açılma planları üzerine çalışıyor. Bu doğrultuda hükümet helal gıda fuarları ile tanıtıma ağırlık vermeye çalışıyor.

Tayland Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi Genel Müdürü Manasvi Srisodapol, 6 milyonluk Müslüman nüfusun hassasiyetine cevap vermek için geçmişte yapılan yatırımların bugünlerde ülkeye küresel gıda sektöründe ciddi avantaj sağladığını vurguluyor. 2012’de Tayland’ın helal gıda sektörü sıralamasında beşinciliğe yükseldiğini, 600 milyonluk Asya’nın yanında Ortadoğu pazarına açılmayı hedeflediklerini ifade ediyor…

“Tayland’da helal gıda üretim altyapısı Müslüman vatandaşlarımız için oluşturuldu. Ancak artan talep karşısında küresel ticaret unsuruna dönüştü. Hükümetimiz gerek altyapı gerekse eğitim yatırımlarını yaparak bu alanda daha da güçlenmeye çalışıyor. Gıda güvenliği, organik ve helal üretimde bir hayli mesafe katettik. Altyapı ve ürün çeşitliliği açılarından iyi durumdayız. Özellikle organik pirinçte çok iddialıyız. Türkiye’de de helal ürün hassasiyetinin oluştuğunu görüyoruz. Helal gıda eğitimi verdiğimiz kurumlarımıza Türkiye’den de kursiyerler geliyor. Yakın gelecekte ortak ticaretimize helal gıda ürünlerimizin de dâhil olacağını öngörüyoruz.”

Yanlış ambalaj helal ürünü harama çeviriyor!*

“Dünya genelinde Müslüman nüfusa paralel olarak helal gıda talebi de artacak. Müslüman olmayan kesimin de helal gıda pazarından yararlanma isteği hesaba katılırsa bu alandaki üreticilerin kendilerini geleceğe hazırlamaları gerektiği anlaşılıyor. Helal damgalı ürün yelpazesi de giderek genişliyor. Örneğin, su ve pirinç gibi doğal ürünlere de ‘helal sertifikası’ verilmeye başlandı. Çünkü doğal ürünler yanlış işlenirse haram olabiliyor. Dolayısıyla helal üretim ciddi dikkat ve özveri gerektiriyor. Kullandığınız ambalajın bile bir standardı var. Zira yanlış kullanılan ambalaj helal ürünü haram yapabiliyor! Bundan dolayı helal gıda üreten firmalar her yıl en başta kontrolden geçiriliyor. Bir hata görülürse ‘Helal Sertifikaları’ iptal ediliyor. Gelişmiş laboratuvarlarda ürünlerin helal olup olmadığı saatler içinde tespit edilebiliyor.

*Tayland İslam Yüksek Merkezi Helal Departmanı Başkan Yardımcısı Saman Adam

AK PARTİ DOSYASI /// SELİM SAVAŞ GENÇ : 11 sene fark edilemeyen ‘paralel devlet’ !

Yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları başladıktan sonra Türkiye, bu tarihî dosyaları değil de algıyı çok yönlü şekilde yönetme imkânı bulunan AK Parti iktidarının ‘paralel devlet’ iddialarını tartışmaya başladı.

Daha önce haber kanallarına kesinlikle çıkartılmayacaklar listesinde yer alan Hizmet hareketine yakın isimler, açık oturumların ‘paralel devlet’ ekseninde yapılabilmesi için ekranlara davet edilmeye başladılar. Davet sahiplerinin amacı, Hizmet hareketi hakkında sağlıklı bilgiler almaktan ziyade, tartışmaların yolsuzluk ve rüşvet ekseninde değil de Camia gönüllülerinin devlete sızdığı iddiası ekseninde devam etmesi. 11 senelik AK Parti iktidarı süresinde daha önce dershane ‘tehdidini’ Başbakan Erdoğan gündeme getirinceye kadar hiç görmeyen iktidar medyası, yolsuzluk ve rüşvet soruşturması akabinde daha önce hiç sezinlemediği yeni bir kavramı keşfetti: “Paralel devlet!”

AK Parti tam 11 senedir tek başına iktidarda. Şayet iddia edildiği gibi iktidara ortak olmak isteyen ya da siyasilerin politikalarını icra etmemekte direnen paralel ve örgütlü bir yapı bulunuyorsa, bahsi geçen bürokrat, üst düzey yönetici ve güvenlik birimleri, amirlerinin aksine hangi politikalara imza atmış ya da amirlerinin yasalar çerçevesinde hangi emirlerine uymamış? AK Parti aktörleri bugüne kadar mezkur iddialar çerçevesinde (daha önce fişlenmiş) kaç Hizmet gönüllüsü memur ve bürokrata soruşturma ya da dava açmış? Bahsi geçen ‘paralel devlete’ tam 11 sene rastlamayan AK Parti, yolsuzluk ve rüşvet soruşturması ile birlikte yakın geçmişte başkalarının tekrarlayadurduğu tezleri gündeme getirdi? Türkçe Olimpiyatları’nda övgüler yağdırılan bir kitlenin devleti ele geçirdiğini soruşturmaların başlaması akabinde iddia etmek ne kadar inandırıcı olabilir?

‘Paralel devlet’ iddialarına paralel olarak AK Parti’nin kurucularından ve eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, hükümetin dar ve oligarşik bir kadro tarafından yönlendirildiğini iddia ederek istifa etti. Karar alma sürecinde etkin olduğu iddia edilen bu dar kadroyu, ortak akıl ve toplumun beklentilerinin dikkate alınmasına engel olan alternatif bir adres olarak gösterdi. İdris Naim Şahin, ‘özel akıllı kişiler ve sorgulanabilir anketlerin’ karar alma sürecinde ön plana çıktığını ve bu sürecin ulusal bütünlüğe zarar verdiğine işaret ediyor. Anketlerin varlığından zaten haberdardık. Başbakan’ın hemen her konuda sık sık anketlere başvurarak söylem ve politika geliştirdiğini biliyoruz. Burada puslu gibi görünen bilgi ‘özel akıllı kişiler’. Devletin kurumlar, kurallar ve ilkeler bütünü olduğunun altını çizen Şahin, bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. “Başbakan’ın danışmanları” demiyor. Ya da sanki sadece onlar olmadığı için farklı ve daha geniş bir kitleyi işaret ediyor. Karar alma sürecinde bir bakanı rahatsız edecek kadar etkin olan ekipte kimler var?

İdris Naim Şahin’in bu ifadelerini okuduğumda son Abant toplantısında kulak misafiri olduğum bir bilgi kırıntısı aklıma geldi. Alevilerin tüm haklarının verilmesine Diyanet’in mâni olduğunu iddia edenlere karşı, kahve molası esnasında iki entelektüelin kendi aralarında konuşurken ‘Bu bilgi doğru değil, hakların tanınmasını ilahiyatçı bir profesör keskin tavrı ile engelliyor’ yorumunu yaptıklarına şahit oldum. İdris Naim Şahin’in işaret ettiği ‘Hükümet etmede, niyetlerinden emin olunmayan bürokratik ve politik dar bir oligarşik kadronun tavsiye, yönlendirme ve etkinliğinin…’ itirafı tüm istifa kararlarından çok daha önemli bir veridir. Bu bilgilerden elde edebileceğimiz en önemli çıkarım, hayati meselelerin ülke bütünlüğünü tehdit edecek ve yüksek tansiyonun düşmesine hiçbir zaman müsaade etmeyecek bir süreç akabinde alındığı iddiasıdır.

17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında yürütmenin yargıya müdahale edebilmek için sarf ettiği panikatak çaba, polislerin görevden alınması ve adli kolluk görevlilerinin mahkeme kararını yerine getirmemesi, kadim devlet aklından ziyade alternatif ‘dar ve oligarşik’ bir yapının tepkilerine benziyor. Twitter üzerinden devletin acımasız geleneklerini hatırlatan müsteşar, faili meçhul suikastların ülke için iyi olduğunu savunan basın mensupları, AK Gençler’e giydirilen kefenler ve satır aralarına saklı tehditlerle Türkiye’nin sorun çözme yöntemi endişe verici boyutlara doğru yol alıyor. Yargıya ‘Siz de temiz değilsiniz!’ çıkışının yapıldığı ülkede bireylerin hangi kuruma ya da devlete nasıl güveneceğinin de anlatılması gerekiyor. Benden sonrası tufan anlayışı Türkiye’yi adım adım çıkmaz bir sokağa götürüyor.

EKONOMİ DOSYASI /// Zaman Gazetesi Ekonomi Editörü ve yazarı Turhan Bozkurt : 2014 çok daha zor geçecek

2013 yılı döviz kurlarında iki büyük yükseliş ve mali piyasalarda çalkantılarla geçti. En önemli gündemimiz olması gereken ekonomide 2014 yılında Türkiye ve dünyayı neler bekliyor?

2013 yılı Türkiye için her anlamda çok hareketli geçti. Mahallî seçimlere ön hazırlıklar, Gezi protestoları, faiz lobisi dedikoduları, büyük şirketlere uygulanan vergi cezaları ve son olarak yolsuzluk soruşturması ağırlıklı gündem konularıydı. Bu gelişmelerin ekonomik yansımaları da oldu. Dünyadaki ekonomik gelişim ve değişimler ile Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) para politikaları, gelişmekte olan ülkelerin borsaları, para birimleri ve piyasalarını derinden etkiledi. Tüm bu yaşananları ve 2014 beklentilerini Zaman Gazetesi Ekonomi Editörü ve yazarı Turhan Bozkurt ile konuştuk.

-2013 yılı Türkiye ve dünya için ekonomik açıdan beklendiği gibi geçti mi?

2012’den bakıldığında 2013, beklentilerin kuvvetli olduğu bir yıldı. Amerika’daki hızlı büyüme genel olarak olumlu olsa da İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Avrupa’nın lokomotif ülkelerindeki kıpırdanma tüm avro bölgesini toparlamaya yetmedi. Böyle olunca Çin gibi ekonomisi ihracata dayalı ülkeler beklenenden daha az büyüdü. Çin’de büyümenin bir puan düşük olması 150 milyar dolara yakın bir rakama denk geliyor. Bu bizim bütün ihracatımızdan daha fazla. Hindistan, yüzde 9-10 arası büyüyen bir ekonomiyken son yıllarda bu durgunluk sebebiyle yüzde 8’in altında bir performans sergiliyor. Küresel talep, tüketim ve yatırım harcamalarındaki iştahsızlık Türkiye gibi ihracata dayalı büyümeye çalışan ülkeleri sarsıyor. Türkiye İhracatçılar Meclisini’nin (TİM) açıkladığı 2013 ihracat rakamlarına göre yılı 12 milyon dolar artışla kapattık ki bu çok düşük bir rakam. Kur artışı dolayısıyla bir kârlılık var ama sattığımız ürün miktarını artıramadık. Bu başka yapısal problemlerin de göstergesi. Mayıs sonunda başlayan Gezi protestolarında izlenen sert ve ötekileştirici politika mayıs başlarında FED’in açıklamaları ile başlayan sermaye çıkışını daha da hızlandırdı. FED, 2008 krizinden bu yana piyasaları desteklemek için aylık 85 milyar dolar tahvil alımı yapıyordu. Bankaların ve yatırımcıların elindeki Amerikan kâğıtlarını nakit para ile değiştiriyordu. Mayıs ayında FED bu alımları 2013’ün son çeyreğinde azaltabileceğinin sinyallerini verdi. Bu açıklamadan sonra tüm gelişmekte olan piyasalarda ve Türkiye borsasında kısmi düşüşler, bono ve tahvil piyasasından çıkışlar başladı. Gezi süreci güveni azalttığı için çıkışı biraz daha hızlandırdı.

-Türkiye’de borsadan, tahvil ve bonodan çıkan para nereye gidiyor?

Çıkan paranın gittiği ana mecra Amerika oldu. Amerika’da büyüme beklentilerden yüksek, yüzde 2’nin biraz üzerinde. Amerikan ve Alman borsasında yüzde 30 yükseliş var. Emlak endeksi yükseliyor, risk primleri düşüyor, istihdam verileri iyi. 2008’de başlayan resesyonun etkileri hızla azalıyor. Bugüne kadar dünya doğalgaz pazarına etkisi olmayan Amerika, kaya gazı sayesinde enerjide hızla söz sahibi oluyor ve enerji maliyetlerinde inanılmaz düşüşler yaşıyor. Ürettiği kaya gazını şu an için sadece tsunami sonrası nükleer santralleri kapanan müttefiki Japonya’ya ihraç ediyor. Üretim arttıkça hem kendi ihtiyacını karşılayacak hem de dünyaya ihracat yaparak doğalgaz fiyatlarını aşağı çekecek. 10 yıl sonra doğalgazın kaya gazı ile rekabet edemeyeceğini söyleyen uzmanlar dahi var. Amerikan ekonomisinin bu pozitif görünen durumu dünyadan yatırım çekmeye başladı. Örneğin Avrupa’daki çok enerji tüketen fabrikalar ucuz enerji sebebiyle Kuzey Amerika’ya taşınmaya başladı. Kaya gazı, Amerika’yı tekrar dünyanın gözde ekonomilerinden biri hâline getirdi. Böyle olunca uzun vadede Amerikan şirketlerinin daha kârlı olacağı beklentisi sıcak paranın oraya doğru akmasına sebep oluyor. Çıktıkları nokta Amerika olan büyük fonlar bizim gibi gelişmekte olan ve riskler barındıran ülkelerden ana vatana dönüyor.

-Gelişmekte olan ülkelerin ve Türkiye’nin riskleri neler?

Öncelikle 50 milyar dolara varan cari açık en büyük riskimiz. Bütçe açığı 30 milyar TL civarında, tasarrufun millî gelire oranı yüzde 12, yani diplerde. İhracatımız artmamış. 100 milyar dolara yakın dış ticaret açığımız var. 150 milyar dolarlık bir ithalat yapabilmek için 250 milyar dolarlık mal ve hizmet satın almışız. Bu sürdürülebilir bir kalkınma modeli değil. Türkiye, cari açığını finanse eden fonların çıkışları ve yeni girenlerin azalması sebebiyle kaynak sıkıntısı yaşamaya başladı. Değirmene dışarıdan gelen su azalıyor. Değirmeni içeriden besleyen ilave kaynaklar üretemiyoruz. Elimizde olan en önemli kozumuz Merkez Bankası rezervleri. Bunların miktarı da kamuoyuna Başbakan tarafından brüt olarak açıklanıyor. Brütte 133 milyar dolar olan rezerv, içerisindeki zorunlu karşılıklar çıkarıldığında 45 milyar dolara düşüyor. İktisatçılar net döviz rezervinin bir ülkenin 4 aylık ithalatını karşılaması gerektiğini söyler. Aylık 20 milyar dolar ithalatımızı sadece iki ay karşılayacak dövizimiz var. Döviz çıkışı olduğunda bu rezervler kullanılıyor. Giriş azaldığında ve çıkış başladığında mevcut cari açık, bütçe açığı ve tasarruf oranıyla dayanabilmemiz mümkün görünmüyor. 2013’te Çin borsası yüzde 10, Hindistan ve Brezilya borsaları yüzde 20 düştü. Rupi dolar karşısında yüzde 30 değer kaybetti. Tüm dünyada dolar ve avro yerel para birimlerine göre değer kazandı. Bu olumsuz tablo sadece ülkemizde değil, tüm gelişmekte olan ülkelerde var fakat onların cari ve bütçe açıkları bizimki gibi büyük değil. Bugüne kadar açıklarımız sıcak para ve kredi ile finanse oluyordu ama artık bolluk dönemi geride kaldı. Zaten ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan doların kıt olacağı bir döneme gireceğimizi belirtirken, TİM Başkanı Mehmet Büyükekşi de ‘Bolluk dönemi bitti, önümüzdeki dönem zor, yeni bir ekonomik program ve yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var’ diyor. Devletimiz de bunun farkında ve uyarılarını yaptı.

-Etkili oldu mu uyarılar?

Çin gibi ülkelerin yavaşlaması dünya emtia fiyatlarını düşürdü. Altın fiyatları taban yaptı, petrol fiyatını yüksek tutmak için Güney Sudan, Mısır, Suriye, Libya ve Irak gibi ülkelerdeki krizler derinleştirilmeye çalışılıyor, yoksa petrol fiyatları da 80 dolar seviyelerine gerileyebilir. Hâl böyle olunca emtiaya dayalı Rusya, Brezilya ve Güney Afrika gibi ekonomilerin ihracat gelirleri düşüyor. Sıcak para girişi azalan, ihracat geliri düşen ve katma değerli üretim yapamayan, tüketerek büyüyen ekonomi olma alışkanlığı ile ihracatımız 150 milyar dolara çakıldı kaldı. Daha ileriye gitmekte zorlanıyoruz.

-Neden zorlanıyoruz?

100 birim ihracatımızın sadece 3 birimi yüksek katma değerli ürünlerden oluşuyor. Dışarıdan gelen yatırımlar da sanayi ve üretim yatırımı değil, portföy yatırımı olarak geliyor. Ülkemizde 140 milyar dolarlık dış yatırımın 50 milyarı borsada, 70 milyarı bono ve tahvil piyasasında, 20 milyar doları ise mevduatta. Bu sermayeyi ürkütecek ve ülkeden çıkışına sebep olacak tavır, eylem ve kararlardan uzak durmamız gerekiyor. Zaten dünyada bu sermayenin gitmesi için çok anlamlı ekonomik gerekçeler ve güvenli limanlar var. Gelişmiş ülke piyasaları iyi kazançlar ve yüksek beklentiler vadediyor. Beklentiyi satın alıp gerçekleştiğinde satan bu sistemi ürkütmememiz gerekiyor. Gezi olaylarında çok adı geçen “faiz lobisi” gerçekte yok. Gezi iddianamesinde de adı geçmiyor. Altı aydır yapılan incelemelerde manipülasyona ve spekülatif bir işleme rastlanmadı. Yatırımcıların alım satım kararları serbest piyasa koşullarında ve kanunlar çerçevesinde olmuş. Bir suç dahi yokken yabancı yatırımcıyı dışlayıcı açıklamalar yapmak ülkemizin menfaatine değil.

-2014 yılı tahmin ve beklentileri nasıl, ümitvar mı?

2014’te sağduyulu, serinkanlı ve barışçı olmamız her zamankinden daha menfaatimize olur. Cari açık, bütçe açığı ve düşük tasarruf gibi problemlere ek olarak yabancı sermaye girişinin azaltılması, çıkışının tetiklenmesi, keyfî ve siyasî incelemeler ile yerli yatırımcıların bile ürkütülmesi yapılabilecek en büyük yanlışlar olur. Mart sonu seçimin olduğu ve erken seçimlerin konuşulduğu bir ülke zaten birçok yeni riske gebedir. Yatırımın ve üretimin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan keyfî ve amatörce uygulamalar yarar sağlamaz. Eleştirileri dikkate almalı, faiz lobisi, dış mihrak gibi boş argümanlarla yatırımcıyı kaçırmamalıyız. Komünist bir parti idaresinde Çin yılda 70 milyar dolar yabancı yatırım çekerken biz yerimizde sayarsak büyük fırsatları kaçırır ve 2023 hedeflerimizin çok gerisinde kalırız.

-Ekonomi yönetiminin alacağı pozisyon nasıl olmalı?

2014 dengelerin değiştiği, eski ekonomik modellerin işe yaramayacağı ve tüm dünyada istikrarsızlığın biraz daha tırmanacağı bir yıl olabilir. Bu esnada serinkanlı ve ekonomi odaklı bir siyasi ve bürokratik yapı ile daha kârlı oluruz. Türkiye’de bu siyasi ve bürokratik altyapı fazlasıyla var. Sayın Ali Babacan ve diğer ekonomi bürokrasimiz dünyaya örnek olacak çalışmaları yıllardır yapıyor ve tekrar yapabilir. Bunun için güçlü bir irade ortaya koymalı, ortak paydaları güçlendirmeli, ötekileştirmekten vazgeçip birleştirici bir üslupla içte ve dışta kucaklaşmalıyız. Yüzde 7 büyüyen Çin’in borsası yüzde 10 düşüyorken, Brezilya gibi bizden çok daha iyi durumdaki ülkeler büyük kayıplar yaşıyorken bizim hiç kayıp vermeyeceğimizi düşünmek aşırı iyimserlik olur.

-Son dönemde ülkemizde üretime gelen yabancı yatırımlar var mı?

Son dönemde genellikle kaçırdığımız yatırımları konuşuyoruz. Alman Volkswagen’in 2 bin kişiye istihdam sağlayacak 1 milyar avroluk yatırımını Polonya’ya kaptırdık. Katarlılar, Afşin Elbistan kömür sahasında birçok yatırım vaadiyle geldiler ama çekildiler. Üçüncü havalimanı mayısta ihale edildi ama hâlâ bir ilerleme yok. Çılgın proje dedik ama hiçbir gelişme göremedik. Bu çalkantılı ve negatif giden son dönemde Azeri petrol şirketi Socar, İzmir Aliağa’ya rafineri yapma kararı aldı. 6-7 milyar doları bulan peyderpey yapılacak bu yatırım Azerilerin samimiyeti ve bize olan güveninin de önemli bir göstergesi.

-Yabancı yatırımcı yeni bir ülkeye giderken nelere dikkat ediyor?

Dikkat edilecek çok faktör var. Öncelik büyüme ve enflasyondan ziyade şeffaflıkta. Kamu ve vergi reformu ile şeffaflık da etkili. Enflasyon çift haneliyken bile ülkemize çok yatırım geldi. Bunlar o dönem yapılan kamu ve AB reformlarının, demokratikleşme adımlarımızın faydalarıydı. Bugün, AB bakanımızın AB’ye çok ağır hakaretler ettiği, Başbakan’ın “Bizi Şangay İşbirliği’ne alın” dediği, komşularımızla bol sorunlarımızın olduğu ve dünyada gitgide itibarımızın düştüğü bir ortamda yabancı yatırımcının ilgisi de azalıyor. Rüşvet ve yolsuzluk güveni zedeliyor. Yatırımcı rüşvet istenmesinden ve işlerinin zorlaştırılmasından endişe ediyor. Rüşvet hazineden çıkmasa bile hazineye, ülkeye zarar veriyor.

-Kriz ortamında ekonomik dengeler korunabilir mi?

Günübirlik tartışmalar ve siyasi krizler olsa da hiçbir devlet sürekli krizle yaşamaz. Devlet geleneği, sivil toplum, akil insanlar devreye girip krizleri çözerler. Ancak krize rağmen ev ödevlerini yapmazsanız sınıfı geçemezsiniz. Türkiye 16. büyük ekonomiydi ve 18. sıraya geriledi. Bu gidişle 2023’te hedeflediğimiz 10. sıra ve 500 milyar dolar ihracat sadece hayal olur. Hatta hızla toparlanmazsak ilk 20’de kalmamız bile zor. Şu anda ÖTV zamlarıyla bütçe açığını kapatmaya çalışırken büyümeyi değil enflasyonu artırıyoruz. Bu yüzden Gezi de, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu da, dünyadaki değişimler de o günlerdeki kurlara ve borsalara etki eder ama kısa, orta ve uzun vadede ülke ekonomisinin problemi bu değildir. Hukuk işliyorsa, mahkemeler çalışıyorsa, şeffaflık varsa, adalet suçluyu cezalandırabiliyor ve herkes işini yapıyorsa bu tip toplumsal olayların etkileri çok sınırlı olur hatta o ülkeye güven artar. Amerika’da 2001 yılında Enron skandalı oldu. Dünyanın en büyük enerji şirketi muhasebe hileleriyle zararını gizledi. Hiç kimse Enron bizim en değerli şirketimiz, biz bunu örtbas edelim demedi. Herkes yargılandı, ceza aldı. Böyle durumlarda genelleme yapmadan, masumiyet karinesine dikkat ederek yargı ve adalet işini yapmalı. İşler böyle yürüse ürken sermaye daha çok parayla ülkemize gelecektir. ‘Değerli yalnızlık bize yeter, büyük Türkiye kendi kaynaklarıyla kurulacak’ gibi çocukça söylemler bu toplumda karşılık bulmamalı. Bunlar İttihatçıların hayalleriydi. Üzerinden 100 yıl geçti ve koca bir cihan devletini çökertmekten başka bir işe yaramadı. 3-5 maceraperest paşanın birçok milleti ne hâle soktuğunu görüyoruz.

-2014’te ne gibi riskler var, nasıl tedbirler almalıyız?

Türkiye’nin yoluna dünya ile beraber devam etmesi gerekiyor. Gelişmiş, demokratik, müreffeh ülkelerle aynı kulüpte yer alarak gelişmesini hızlandırabilir. Bizim menfaatlerimiz, bizim değerlerimiz ve duruşumuzla dünya barışı, huzuru ve refahına katkı sağlayacağız. Reaksiyoner tavır ve politikalarla bir yere gidemediğimizi görüyoruz. Bizim akl-ı selime, kalb-i selime ve ferasete ihtiyacımız var. Bu vasıflar yöneticilerimizde, insanımızda ve kültürümüzde ziyadesiyle var. 2014’te işletmelerimizi kur riski, faiz riski ve birçok belirsizlikler bekliyor. Ülke olarak şu anda yapmamız gereken omuz omuza verip yeni bir kalkınma hamlesi ile güzel bir ekonomik gelecek inşa etmeye çalışmak. Rakiplerimizin hızla güçlendiği, sadece rasyonel argümanların geçerli olduğu, asıp kesmenin bir işe yaramadığı günümüzde ekonomisi güçsüz olan devletler ciddiye alınmıyor.

EKONOMİ DOSYASI : Hesabın et(t)iğine bak !

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile başlayan süreçte ekonomik kayıplar gün geçtikçe öne çıkmaya başladı. Havada uçuşan o kadar rakam var ki…

Hisseleri borsada işlem gören bir kamu bankasından Borsa İstanbul’daki toplam kayba, oradan dolardaki dalgalanma ve bir katılım bankasının yaptığı iddia edilen ‘döviz vurgunu’na… Hepsi de milyar dolar mertebesinde.

‘Borsa’, ‘zarar’ deyince hemen bütün yorumlar Halkbank’ın mağduriyeti üzerine yoğunlaşıyor. Ancak soruşturma dosyasında Halkbank’ın adının geçmediğini hem bankanın kendisi hem de Başbakan Yardımcısı Ali Babacan açıkladı. Diğer yandan evet, Halkbank milli bir değer ama borsada işlem gören hisselerinin (yüzde 48,9) yüzde 70’i yabancı yatırımcı elinde. Bu hissenin değer kaybından asıl zararı onlar çekmiş olmuyor mu? Kamu elindeki hisselerin durumu farklı. Banka özelleştirilecek olsa hisselerdeki değer düşüşü satılacağı fiyatı belki etkileyebilirdi. Ama hükümet cephesinden gelen açıklamalardan Halkbank’a ayrı bir önem verildiği ve bankanın önümüzdeki dönem bu sayede parlayacağı aşikar. Buna rağmen 17 Aralık’ta yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun konuşulduğu her programda, her platformda bankanın adının zikredilmesinin amacı ne olabilir? Bu sürekli gündemde tutmanın zararını en çok kim çeker, çekiyor? Bunu bir düşünmek lazım.

Sorular uzatılabilir ama bir başka garabet daha var. O da şu: Operasyonun ilişkilendirilmek istendiği Hizmet Hareketi üzerinden Bank Asya da hedefe konmuş durumda. Öyle iddialar ortaya atılıyor ki… Operasyondan önceden haberi olduğu için döviz pozisyonu almış, bir kenara o kadar döviz yığmış ki, bu sayede tam 2 milyar dolarlık vurgun yapmış. Bank Asya’yı tebrik etmek lazım! Çünkü 23 milyar lira (yaklaşık 11 milyar dolar) aktif büyüklüğü ile bir şekilde 35 milyar dolarlık döviz almayı başarmış. 2 milyar dolarlık kazancı ancak böyle bir hesap açıklıyor. İnsanın, “Bunu söyleyen ya rakam bilmiyor ya hesap-kitaptan haberi yok.” diyesi geliyor ama iddia sahibi; devletin bütçesine hâkim, milyar lirayı, milyar doları iyi bilen devletin eski en üst düzey bürokratı. Ama yanlış hesabın Bağdat’tan dönme gibi bir huyu var.

Bu zarar kimin?

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, katıldığı bir televizyon programında açıkladı; 17 Aralık-27 Aralık arasında halka açık şirketlerin toplam değer kaybı 49 milyar dolar. Ancak pazartesi günü borsaya 15 milyar dolarlık giriş olmuş ve 15 günlük kaybın üçte biri tek günde telafi edilmiş. Döviz piyasasında ise 764 milyon dolar çıkış olurken, bunun 110 milyon dolarlık kısmı pazartesi geri gelmiş.

Peki, bütün bu kayıpları sadece yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna bağlamak doğru olur mu? Malum; hisse senetleri, altın ve doların işlem gördüğü piyasalar uzun bir süredir Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) tahvil karşılığı piyasaya verdiği 85 milyar doları ne zaman azaltmaya başlayacağı beklentisi çerçevesinde serbest salınıyordu. Bu durum ekteki grafikte rahatça görülebilir. Borsa İstanbul’un mayıs ayından bu yana çizdiği grafik, bir miktar düşüş ve toparlanma gayreti şeklinde özetlenebilir. Burada hemen FED’in tahvil alımını 75 milyar dolara düşürdüğü haberinin Türkiye saati ile 18 Aralık gecesi saat 21.00 civarında geldiğini ekleyelim. Borsa İstanbul’daki düşüşte bu gelişmenin etkisi de göz ardı edilmemeli.

Benim kaybım, senin kaybın, hepimizin kaybı

Borsa İstanbul’da 416 şirketin hissesi işlem görüyor. Dolayısıyla piyasalardaki dalgalanmadan bu hisselerin hepsinin etkilenmesi mümkün. Ama Halk Bankası ile Bank Asya öne çıktığı için ikisinin hisselerine bir bakalım. Bank Asya’nın yüzde 53,47’si halka açık. 16 Aralık günü Halk Bankası’nın hisseleri 15,60 TL’den işlem görürken Bank Asya’nınkiler 2 lirada imiş. 2 Ocak itibarıyla Halk Bankası’nın hisseleri 3,80 lira kayıpla 11,80 TL’ye gerilerken, Bank Asya’nın hisseleri de 0,62 lira kayıpla 1,38 TL’ye inmiş. Oran olarak bakıldığında Halk Bankası’nın hisse kaybı yüzde 24,3’te kalırken, Bank Asya’nın kaybı yüzde 31. Kimin daha zararlı çıktığı ortada.

Eğitim, enflasyon ikincisi

Tüketici fiyatları (enflasyon) geçen sene yüzde 7,4 artış gösterdi. Yıllık en yüksek artış yüzde 10,52 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda gerçekleşti. Onu sırasıyla eğitim (yüzde 10,05), lokanta ve oteller (yüzde 9,86), ulaştırma (yüzde 9,77), gıda ve alkolsüz içecekler (yüzde 9,67) takip etti. Üretici fiyatlarındaki yıllık artış da yüzde 6,97 oldu. En yüksek artış yüzde 7,58 ile tarımda görülürken, bu oran sanayide yüzde 6,85 olarak kayıtlara geçti. Enflasyon oranları, geçtiğimiz on yıllara nazaran bir hayli geriledi ve hâlâ tek haneli rakamlarda. Ama açıklanan hedefi tutturmak için ekonomi aktörlerinin birkaç fırın daha ekmek yemesi gerekiyor herhalde…

Konutta ‘metrekarelik’ artış

Merkez Bankası, 2013 yılı Ekim ayına ilişkin Konut Fiyat Endeksleri’ni paylaştı. 2013 yılı Ekim ayında bir önceki aya göre İstanbul, Ankara ve İzmir’de sırasıyla yüzde 1,82, yüzde 0,70 ve yüzde 0,74 oranlarında artış görüldü. Endeks değerleri bir önceki yılın aynı ayına göre İstanbul, Ankara ve İzmir’de sırasıyla yüzde 18,28, yüzde 10,41 ve yüzde 11,86 oranlarında artarken, metrekare fiyatı; İstanbul’da 2.080,07 TL, Ankara’da 1.168,18 TL, İzmir’de de 1.420,32 TL olarak gerçekleşti.

· İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Temmuz-Aralık 2013 dönemi enflasyonu yüzde 3,27 olarak gerçekleşti. Bu veriden hareketle yapılan hesaplamaya göre kamu çalışanlarına 120 lira civarında enflasyon farkı verilecek.

· Türkiye’nin 2013 yılındaki ihracat rakamı 151,7 milyar dolar olarak açıklandı. Söz konusu rakam, Türkiye İstatistik Kurumu’nun 11 aylık rakamı ile Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin Aralık ayına ait verisinin toplanması ile bulundu.

· 2014 yılında geçerli olacak asgari ücret açıklandı. İlk altı ay yüzde 5 artışla net 846 TL, ikinci altı ay için yüzde 6’lık artışla net 891 TL. Asgari ücrette 16 yaş sınırı da kalktı. Asgari geçim indiriminde 3 çocuğu olanlardan vergi alınmayacak.

· 2012’de sosyal koruma için 188 milyar 4 milyon lira harcandı. Bu harcamanın yüzde 98,3’ü (184,8 milyar TL) sosyal yardımlara gitti. Sosyal yardımlarda ise en büyük harcama 99,1 milyar TL ile yaşlılara/emeklilere yapılan harcama oldu.

· İstatistik Kurumu, istihdamın işverene maliyetini belirlemek için 4 yılda bir yaptığı ‘İşgücü Maliyeti Araştırması’nın sonuçlarını açıkladı. Buna göre 2008’de bin 833 TL olan aylık ortalama işgücü maliyeti, 2012’de 2 bin 680 TL’ye çıktı.

DİN & DİYANET DOSYASI : İngiltere’de Müslüman olmak, oh ne rahat !

İslamofobik hareketler Batı dünyasındaki Müslümanların hayatını kısıtlıyor. Ancak İngiltere’de durum biraz farklı. Müslümanlara tanınan özgürlükler özellikle Londra’yı Arap zenginlerin uğrak yeri yaptı. Bu durumdan hem Müslümanlar hem de İngilizler memnun.

İslamofobik tepki ve planların arttığı günümüzde Batı dünyasında Müslüman olarak hayat sürmek zor. Ancak Kıta Avrupa’sı ya da ABD’ye nazaran İngiltere’de İslam’ı yaşamak daha kolay. Elbette tüm Avrupa’da olduğu gibi İngiltere’de de zorluklar var; ancak demokratik haklar anlamında son 20 yılda önemli mesafeler katetti ada ülkesi. Müslümanlar sosyal veya politik hayatın içine rahatça girmeye başladı. Hükümet, 2013 yılında Müslümanlarla ticari ilişkilerini geliştirmek için önemli projelere imza attı. Buna ilk örnek, İslami bonolar oldu. Ancak hükümetin Müslümanlara yaranmaya çalıştığına yönelik iddialar da ortaya atılıyor. Gerçekten öyle mi veya İngiltere’de Müslüman olmak ne demek, izini sürdük…

Öncelikle Londra, petrol zengini Arapların vazgeçilmez şehri oldu. Şehri, ticaretten eğitime, turizmden sanayiye kadar onların kalkındırdığı söylense yeri. Özellikle üniversitelere yaptıkları yüklü bağışlarla bilinen ünlü Arap zenginler, İngiliz lortları, dük ve baronları kadar adından söz ettiriyor. İngiliz gazetelerinde zengin Arapların servetlerini nasıl, nerede harcadıkları, ülke ekonomisine ne katkı yaptıklarının ayrıntılarını okumak mümkün.

Petrol zenginlerinin hikâyeleri fıkra gibi dilden dile dolaşıyor. Mesela, biri oğluna aldığı Ferrari marka arabayı telefonda sorar: “Nasıl oğlum, memnun musun arabadan, hızlı mı?” Cevap ilginçtir: “Çok güzel baba; ama burada trenler daha hızlı. Arkadaşlarımın çoğu okula trenle gidiyor.” Buna şaşıran baba, “O zaman sana tren alayım.” diye karşılık verir. Bu hikâye, İngiltere’deki Arap sermayesinin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Özellikle Londra’nın Royal Borough of Kensington ve Chelsea denilen en varlıklı bölgeleri Arap zenginlerin mekân tuttuğu yerler. Hele Knightsbridge’deki alışveriş merkezi Harrods! Nam-ı diğer ‘alışveriş tapınağı’, nelere sahne olmuyor ki! Knightsbridge caddelerindeki Ferrariler, piyasaya henüz çıkan otomobiller bir galeri veya film setini aratmaz. Arap dünyasından gelen varlıklı insanlar milyonlarını burada harcar, burada ibadet eder, burada gezer… Her lüks arabadan prens veya prenses çıkma ihtimali vardır. Cadde şık ve gösterişli insanların kıyafetleri ile merak uyandırır.

Arap milyarderlerin tabir yerindeyse çılgınca harcadığı servetler İngilizleri hayli memnun ediyor. Nasıl etmesin ki, iddiaya göre özellikle kadınlar her mağazadan en az 10 ürün almadan çıkmıyor. Bazen sadece bir kerede 100 bin İngiliz Sterlini harcadıkları söyleniyor. Bu çılgınlığın sınırı yok… Çevredeki lüks restoranlarda da durum farksız; kalabalıklar, kuyruklar onları caydırmıyor. Garsonların aldığı bahşişlerin bazen maaşlarını geçtiği ifade ediliyor. Özellikle Katar, Kuveyt, Dubai gibi ülkelerden gelen müşteriler epey cömert davranıyor.

Müslüman iş kadınlarının da İngiliz sosyetesinde ayrı bir yeri var. En az artistler kadar meşhurlar. Giydikleri, giydirdikleri marka oluyor. Bunların iş dünyasındaki lakabı, ‘ışıltılı kızlar’. Camilla al-Fayed bu isimlerden biri. Camilla, Mısır kökenli zengin iş adamı Muhammed al-Fayed’in kızı, Prenses Diana ile ilişkisi sebebiyle meşhur olan Dodi’nin de kardeşi. Ancak ne babasının serveti ne de ağabeyinin namı onun için bir anlam ifade ediyor. Zira Camilla kendisi dünyada bir marka oldu. Nasıl mı? Cambridge düşesi Kate Middleton’ın daha nişanlılık döneminde giydiği meşhur ‘Issa’ markalı elbiseyi tasarladı ve iş dünyasına damgasını vurdu. Babası gibi ticaretten iyi anlayan Camilla, Düşes’e kıyafet dikmeye başladıktan sonra işi büyüttü ve dünyanın dört bir tarafına elbise dikmeye başladı. Siparişleri karşılayamayacak duruma gelen genç iş kadını tüm dünyada en çok beğenilen markalar arasına girdi.

Arap asıllı Shelina Janmohamed ve Pakistan kökenli Farmida Bi ise ‘Büyük şehir çocukları’ lakabıyla anılan diğer meşhur Müslüman kadınlardan. Bu isimleri bilmeyen yok. Zira Shelina Janmohammed’in adı ilk olarak 2009’da yayımlanan ‘Love in a Headscarf’ (Başörtülü kızın aşkı) romanıyla duyuldu. Ünlü firmalara danışmanlık hizmeti veren Shelina, Ogilvy Noor, Coca-Cola ve Unilever gibi pazarlama ajanslarında başdanışman olarak çalıştı. İş dünyasının diğer renkli kadını Norton Rose Fulbright adlı hukuk firmasında İslami Finans Bölümü’nü yöneten Farmida Bi. Londra’da yapılacak yatırım anlaşmalarının şeriat hukukuna uygun olup olmadığını tespit eden uzman isimlerden.

‘Sosyete Müslümanları’

Mohamed Bin Issa Al Jaber, 2013 zenginler listesine giren tek yeni isim. Suudi Arabistanlı iş adamı 15’inci sırada yer aldı. 4,5 milyar sterlinlik servetiyle sadece İngiltere’nin değil, dünyanın en zengin Müslümanlarından biri. Gayrimenkul sahibi ve otel işletmecisi olan Al Jaber, Paris ve Londra arasında mekik dokuyor. Aynı zamanda hayır işlerinde iyi bilinen hatırı sayılır isimlerden.

İngiltere’nin bir diğer ünlü ve zengin Müslüman siması Mısırlı Mohamed al-Fayed. Batı Londra’nın meşhur Fulham FC futbol takımı ve ünlü Harrods Mağazası’nın eski sahibi olan Al-Fayed’in serveti için 1 milyar İngiliz Sterlini’nden fazla rakamlar dolaşıyor. 84 yaşındaki iş adamı, İskoçya’da 65 hektarlık bir arsanın ve Paris’teki büyük Ritz Oteli’nin sahibi.

Londra’nın batısında bir kebapçıda kardeşleriyle çalışan Suriyeli Wafic Said, nam-ı diğer ‘finans sihirbazı’ Körfez ülkelerinin yatırımlarını takip etmeye başlayınca yüzü güldü. Said, zengin Arap şehzadelerinin Londra’daki finans yatırım uzmanı olunca İngiltere’nin zengin Müslümanları arasında yerini aldı. Kızı Rasha Said’e Fransa’daki Versay Sarayı’nda yaptığı pahalı düğünle sosyete dünyasının hafızasına kazınmıştı.

Harrods’ta dolaşan kadınların, ne fotoğraflarını çekebiliyoruz ne de gerçek isimlerini öğrenebiliyoruz. Gazeteci olduğumuzu söylediğimizde yanında koruması olanlar, “Fotoğraf çektiniz mi?” diyerek makinemizi alıp, fotoğrafları kontrol ediyor. Bu sıkı güvenlik önlemi bizi ürkütse de merakımızı tetikliyor. Öğreniyoruz ki, bunun iki sebebi var. Biri tanınan ama kimliğini saklayan zengin Araplar, diğeri ise ailesinden gizli gelen Harrods müdavimleri. Buraya gelmek bazıları için neredeyse bir takıntı hâline gelmiş. Örneğin, Rania rumuzlu Kuveytli 21 yaşındaki genç kız, Londra’da üniversite öğrencisi. Raina’nın babası Kuveyt’in petrol zenginlerinden. Bu yüzden fotoğraf çektirmek istemediği gibi isminin de yazılmamasını rica ediyor. Genç kız, okuldan sonra neredeyse her gün buraya uğruyormuş. Her gelişinde, cebinden en az beş yüz ile bin sterlin arasında bir meblağ çıktığını itiraf ediyor. Çanta ve ayakkabı koleksiyonu olan genç kız, parfüm almayı da çok seviyor. Boş zamanlarında araba kullanmayı tercih eden üniversiteli kız, mezun olunca babasının petrol şirketinde çalışma hayatına atılacak. Raina, işletme okuyor; ama hayalinde ünlü bir iş kadını olmak var. Tıpkı Camilla al-Fayed gibi adından söz ettirecek işler yapmak istiyor.

Araplardan sonra Hintliler

Alışveriş merkezlerinde genelde genç kızlar ve mücevher almak için âdeta birbiriyle yarışan orta yaşlı kadınlar var. İngiltere’de Arap Müslümanlardan sonra en çok Hintliler altın alıyor. Hatta onların kiloyla aldığı söyleniyor. Harrods’tan almak ise bambaşka bir anlam ifade ediyor. Özellikle üzerinde marka isimleri yazılıysa!

Etrafında korumaları olan uzun abayeli bir kadına korumalar yaklaştırmıyor. Hemen yanımızdaki Suudlu Mona rumuzlu kadın, gözlerinin çevresi siyah kalemle boyalı, elleri Hint kınasıyla işlenmiş bu genç kadının büyük ihtimalle prenses olduğunu söylüyor. Arap Müslümanların Londra’da alışveriş yaptığı yerleri yıllardır adım adım dolaşan Mona, alışveriş merkezine giren birçok kişiyi tanıyor ve onlarla selamlaşıyor. Buraya gelmeyi çok sevdiğini anlatan yaşlı kadın, kendini ülkesinde gibi hissettiğini söylüyor. Kardeşlerine, hatta tüm yakın akrabalarına buradan hediye takı, çanta, ayakkabı ve gece kıyafeti götürdüğünü söylüyor. Ferah (22) ise pek zengin olmayan orta hâlli bir ailenin kızı. Üniversite öğrencisi Ferah’ın en sevdiği mekânlardan biri Royal Borough of Kensington ve Chelsea. Hiçbir şey alamasa bile zaman zaman babasından gizli buraya gelip vitrinleri dolaştığını anlatıyor. Biriktirdiği harçlıklarıyla senede bir kez de olsa Knightsbridge’de alışveriş yapmanın keyfini çıkarmaya çalışıyor.

Müslüman kadıların yanı sıra marka etiketleri kıyafetlerinin ön yüzünde bulunan erkekler de alışveriş yapmak için sürükleniyor zengin mahallesine. Bir an önce alışverişin bitmesini bekleyen Mousa bunlardan biri. Nişanlısıyla alışveriş yapmak için gelmiş Harrods’a. Mousa, “Kadınları kendi başına bırakırsanız, bu koca alışveriş merkezinde bir çöp bırakmazlar.” diyerek espri yapıyor. Mousa, israf korkusu olmayan kadınlardan korktuğunu dile getiriyor. Alışverişte aşırıya gitmenin Müslümanca bir davranış olmadığını belirten genç adam, “Dört kız kardeşim var ve bir annem. Şimdi de nişanlım. Gördüğüm tüm kadınlar aynı, hepsi de alışverişe bayılıyor. Harrods onlar için tıpkı hastane gibi, hemen iyileşiyorlar. Ama ben onları her zaman durduruyorum.” diyor.

İngiltere’de Müslümanlar, Hıristiyanlardan sonra, ikinci büyük dinî topluluğu oluşturuyor. Ülkenin çeşitliliğine zenginlik katıyorlar. İngiltere için ‘çeşitlilik’ ise politik ve ekonomik kâr getiren bir değer. Müslümanları, yekpare bir topluluk olarak değerlendirmek yanlış. Çünkü, ekonomik açıdan tüm Müslümanlar Borough of Kensington ve Chelsea’daki petrol zengini Arap Müslümanlar gibi yaşamıyor. 2011 İngiliz nüfus verilerine göre; İngiltere’de 2,8 milyon Müslüman yaşıyor. Sadece; 114 bin 548’i fiyakalı yerlerde yüksek mevki ve makamlara sahip zengin kesimi oluşturuyor. Bunların da 10 bini milyoner. İngiltere’de ‘en zenginlerin’ yer aldığı listenin sadece 15’i Müslüman. 13 bin 400’ü iş yeri sahibi.

Keele Üniversitesi Öğretim Üyesi, İngiltere Müslümanları alanında uzman Dr. Naveed Sheikh, ilginç bir oran veriyor. Müslüman milyonerlerin, İngiltere’deki Müslüman nüfusa oranı yüzde 1 bile değil. Ancak Müslüman gençliğinde işsizlik oranı yüzde 40’la en yüksek seviyede. Sheikh’in değerlendirmeleri şöyle: “Müslüman toplumunun geniş bir kesimi orta gelirli ya da ortalama millî gelirin altında yaşıyor. Pakistanlı-Bengalli aileler, fakirlik sınırının çok altında yaşıyor. Hatta bu ailelerin yüzde 80’i orta gelirli bir ailenin ancak yarısı kadar gelire sahip. Müslüman-nüfus yüzdesi içinde zengin-fakir arasında açık gittikçe büyüyor. Daha da önemlisi sosyal eşitsizlik sorunu baş gösterdi. Müslüman toplumu içerisinde gittikçe büyüyen sosyal ve ekonomik bir ayrışma var. Şüphesiz ulus ötesi Müslüman elitler, Batı ekonomisini destekleme konusunda petrol-dolar ve diğer ticaret formlarıyla önemli bir rol oynuyor. Yani durum göründüğü gibi tozpembe değil.”

Dr. Sheikh, fakirlik, sağlık ve çevre problemleriyle boğuşan Müslümanların sorunlarının temel sebebini ise mecliste yeterli sayıda Müslüman vekilin olmayışına bağlıyor. İngiliz Parlamentosu’nda, 650 üyesi bulunan Avam Kamarası’nda sadece 8 Müslüman vekil var. Bunlardan sadece 2’si iktidardaki Muhafazakâr Parti’den. 3 yıl öncesine göre aslında bu iyi. Zira, daha önce Müslümanları yalnızca 4 vekil temsil ediyordu. Muhafazakâr Parti’de ise Müslüman vekil yoktu. Gelişmeye rağmen, Dr. Sheikh, son 10 yılda, İngiliz politika sisteminin Müslümanlara büyük hayal kırıklığı yaşattığını düşünüyor: “Bu hayal kırıklığı Londra’da halkın isyan etmesine sebep oldu. Daha önce 2001’de kuzey şehirleri Bradford, Oldham ve Burnley kentlerine yaşattığı gibi. Dinî-siyasî radikalizmin, 2005 terör saldırıları ile 2007’deki Glasgow terör saldırılarının sebebi de buydu.” Sheikh, İngiliz hükümetinin Londra’yı İslam finans merkezi yapmak istediğini ve bu yönde ciddi efor sarf ettiğini kaydediyor. Bunun temel sebebini, son dönemde giderek artan nakit ihtiyacına bağlıyor. İngiliz akademisyen, devletin Müslüman sermayesini kontrol etme ve onların mal varlıkları ve birikimlerinden faydalanma isteğine de dikkat çekiyor.

Müslümanlara özel mahkeme

Fransa’da dini toplum dışına iten gerici sekülerizmin aksine, İngiltere’de daha ılımlı ve kapsayıcı bir anlayış var. Bu bağlamda son yirmi yılda ciddi mesafe katedildi. İnsanlar resmî kurumlarda ibadet özgürlüğüne sahip. Başörtülü kadınlar hayatın her alanında çalışabiliyor. Örneğin; Lortlar Kamarası’nın her toplantısı İngiliz Kilisesi tarafından atanan 26 piskoposun duasıyla başlıyor. Bundan dolayı İngiltere devlet yapısında dinlere saygı esas alınıyor. Müslümanların sosyal, kültürel ve hukuki anlamda dinlerini yaşayabilmesi için de kolaylıklar sağlanmış. Hukuki alanda problemlerini çözmek için kendi dinî kurumlarının açılması teşvik edilmiş. Örneğin; ‘Şeriat’ ve ‘Tahkim’ Konseyi diye İslam mahkemeleri kurulmuş. Şeriat Konseyleri yalnızca özel hukuk davalarına bakıyor. Evlilik, boşanma, mal bölüşümü gibi. Tahkim Konseyleri ise Müslümanlar arasındaki ticari anlaşmazlıklarda bir nevi arabuluculuk yapıyor.

Queen Mary Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’nden Dr. Sibel Safi, bu mahkemelerin avantajlarını ve dezavantajlarını şöyle açıklıyor: “Şeriat Konseyleri ve Tahkim Konseyleri aracılığıyla yürütülen davalar Müslümanların hukuki açıdan dinî hükümlere göre yargılanmaları için büyük avantaj. Bu kurumların hiçbir yaptırım gücü yok. Başvuran kişiler tamamen gönüllü olarak kararlara uyuyor. Yaklaşık 85 şeriat konseyi var. Müslümanlar arasında bu konseylere başvurma oranı her geçen gün artıyor. Bunun sebebi Müslümanların kendi manevi ilkelerine karşılık bulması, davanın kısa sürede neticeleniyor olması ve İngiliz mahkemelerine göre daha az masraflı olması. Konseylerin gerçek bir yargılama sistemine sahip olup olmadığı tartışılsa da İngiliz hükümeti bunları pek önemsemiyor gibi. Hatta mahkemelerin yükünü azalttığı için hükümet bu kurulların varlığından memnun.”

Oxford Üniversitesi Öğretim Üyesi Ali Aslan Gümüşay da diğer Avrupa ülkelerine nazaran İngiltere’de dinî özgürlüklerin daha geniş olduğunu ifade ediyor. Müslümanların taleplerinin yerine getirildiğini söylüyor. Gümüşay, Oxford Üniversitesi’ne bağlı olarak yöneticiliğini yaptığı Said İş Adamları Okulu’nu da örnek gösteriyor: “Okulda mescit ve semavi dinlere mahsus ibadet odaları var. Yemek konusunda özen gösteriliyor. Bizim okulumuzdaki tüm etler helal. Üretimde hukukta temel olan şer’i hükümlere göre uyumluluk ilkesine riayet ediliyor.”

Başbakan’ın İslam hoşgörüsü

İngiltere’nin son 200 yıldır seçilen en genç başbakanı David Cameron, ‘çok kültürlü’ politikaları ile bilinen bir siyasetçi. İslam dünyasının tüm reflekslerini iyi biliyor. Son dönemlerde Müslümanlara yönelik projelerle İngiltere ile İslam âlemi arasındaki ilişkilerin ne kadar iyi bir seviyeye geldiğini gösterdi. İslamiyet’e karşı hoşgörülü politikalarıyla Müslümanların sempatisini kazanan Cameron, her dinî bayramda Müslümanları İngilizce ve Arapça olarak sosyal paylaşım adresi Twitter’dan tebrik ediyor, cami ve İslami kuruluşları ziyaret ediyor.

Müslümanların İngiltere’ye ilk gelişi

Müslümanların İngiltere’ye ilk göçü 1707’de birkaç grubun gelmesi ile başlıyor. Bugün ‘Hindistan, Pakistan, Bangladeş’ diye bilinen eski Hindistan topraklarından buraya göç edenler, daha çok Hindistan’ın Bengal bölgesinden İngiliz-Doğu Hindistan Şirketi’nde çalışmak için gelen denizcilerdi. Bu gruptaki pek çok Müslüman Britanya’ya yerleşmiş ve yerli insanlarla evlenmiş. Çoğunluk denizci olduğu için en eski Müslüman toplulukları liman şehirlerinde yaşamış. İngiliz kaynaklarına göre, İngiltere’ye gelen ilk göçmenlerden biri Bengalli Sake Dean Mohamet adında bir kaptan. Hintli Müslüman Mohamet, 1810’da ‘the Hindoostane Coffe House’ adıyla Londra’nın ilk Hint restoranını açarak İngiltere’ye Hint yemeklerini taşıyor. Bugün İngiltere’de 9 bin çeşit Hint yiyeceği var. Öyle ki, İngiltere’de icat edilen bazı Hindistan sosu ya da çayı, bugün anavatanı Hindistan’da dahi mevcut değil. Hindistanlı Müslümanlardan sonra; Somali, Nijerya, Türkiye, Bosna, Kıbrıs, Kuzey Afrika ülkeleri, İran ve Körfez ülkelerinden gelen büyük gruplarla beraber zamanla nüfus artmış.

ARAŞTIRMA DOSYASI : El Hamra’nın gizemleri

Bir sarayda olması gerekenden daha fazlası mevcut Endülüs’ün incisi El Hamra’da. Sırları, gizemleriyle de büyüleyici. Sarayı Granadalı şair Pedro Enriquez ile gezerken Endülüs tarihine de yolculuk yaptık.

1083’te kaybedilen Madrid’de de rastlıyorsunuz Müslüman izlerine ama 90 kilometre güneye indiğinizde rengi değişiyor toprağın. Karşınıza panoramik bir görüntüyle elinizin avucundaymış hissi veren Toledo çıkıyor. Şehrin bir ruhu olduğunu hissediyorsunuz daracık sokaklarında dolaşırken. Hıristiyanlar tarafından 1085’te alınmasına rağmen hâlâ İslami bir esinti hâkim burada. Biraz daha güneye gidiyorsunuz. 340 kilometre sonra Cordoba kucaklıyor sizi. Benzeri bir daha yapılmamış Kurtuba Camii’nde kendinizden geçiyorsunuz. Aynı zamanda hüzünleniyorsunuz da caminin tam ortasına inşa edilen katedrali görünce. 164 kilometre doğuya doğru yol alıyorsunuz. Size özlemle sarılıyor Sierra Nevada Dağı’nın eteklerine kurulan ve 1492’den beri ayrı kaldığınız Granada. Sabika Tepesi’nden Granada’ya bakan El Hamra ise elini kalbine götürerek selamlıyor sizi. Birazdan fethedecek ruhunuzu.

İsterseniz zamanı biraz geriye alalım. Prof. Dr. Mehmet Özdemir, Ziya Paşa ve W. Montgomery Watt’ın Endülüs tarihini anlatan kitapları içinde dolaşalım. 711’de çıkıyor Müslümanlar Endülüs’e. Öyle bir çıkış ki dünya tarihini değiştirecek adımlar atıyorlar. 12 bin askeriyle gemileri yakan Emevi komutanlarından Tarık bin Ziyad ve 712’de yarımadaya ayak basan Musa bin Nusayr iki koldan hareketle İber Yarımadası’nı ele geçiriyorlar. 714’te Preneler’i aşıp Fransa’ya dayanıyorlar. Bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük kara parçasının fethi tarihte görülmemiş. Daha sonra bu iki komutan bilinmeyen bir nedenle dönemin Emevi hükümdarı tarafından Şam’a çağrılıyor. Ama onların bu topraklarda ektiği tohum 1492’de resmen sona erse de günümüze kadar canlılığını koruyor. Önce valiler dönemini yaşıyor yarımada (715-756). Sonra Endülüs Emevi Devleti kuruluyor (756-1031). Ardından Beylikler (1031-1090), Murabıtlar (1090-1147), Muvahhidler (1146-1248) ve Granada Sultanlığı (1231-1492) ile 8 asır süren dönem son buluyor.

Avrupa’da Rönesans’ın temellerini oluşturan; Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların tarihte eşine rastlanmamış bir hoşgörü içinde bir arada yaşadığı; sanat, bilim, mimari ve edebiyatta zirve yapan bir hayat yaşanıyor bu topraklarda. Aragon Kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi İsabella’nın evliliğiyle Hıristiyanların birleşmesi, Vatikan’ın çağrısı ile Müslümanları bu topraklardan atma gayreti, 1492’deki sonun sebepleri. Ama bu 3 kitabı okuduğunuzda Müslümanların bu toprakları kaybetmesinin asıl sebebinin dâhilî çekişmeler olduğunu görüyorsunuz. Bir yarımada etrafında aynı dönemde neredeyse 20’ye yakın devlet kurmak gibi bir basiretsizlik söz konusu. Fetih sonrası fitnelerin ardı arkası kesilmiyor, meydana gelen asabiye savaşları, bölünmeler, parçalanmalar Hıristiyanların iştahını kabartıyor. Hıristiyanlar, tarihte reconquista (geri alma) denen hareket etrafında birleşerek yeniden bu toprakları ele geçiriyor. 2 Ocak 1492’de de Granada’nın son sultanı Ebu Abdullah (XII. Muhammed de denir) şehrin anahtarını Kral Ferdinand’a teslim ediyor.

Tüm bu savaşlara rağmen Müslümanlar 8 asır boyunca bu toprakları nakış gibi işledi. Granada’daki El Hamra Sarayı ise dünya mirasına Müslümanların eşi benzeri görülmemiş bir hediyesi.

Granada; şehirden baktığınızda kartal başını andıran Sierra Nevada Dağı’nın eteklerine kurulmuş, insanın ruhunu okşayan, huzurun başkenti. Şehirde benzersiz bir koku, tat ve hava var. Rüzgâr bile sizi rahatsız etmemek için sessizce esiyor. Ve şehrin sembolü El Hamra Sarayı. Kırmızı kil kullanılarak yapılan kale, daha dış surlardan başlıyor sizi kuşatmaya. Yeryüzündeki cennet burası olsa gerek.

Cennete giden bu yolda rehberimiz ise şair Pedro Enriquez. 1956 doğumlu Enriquez, Granada’nın yaşayan en ünlü şairlerinden. Granada Güzel Sanatlar Akademisi üyesi Enriquez, hâlen Revista de Letras isimli derginin editörlüğünü yürütüyor. Şiirleri Türkçeye çevrilen yazar, İstanbul ve Eskişehir’de uluslararası şiir festivallerine katıldı. Onu ayrıcalıklı kılan bir özellik de babasının 35 yıl El Hamra’da çalışmış olması. Hâliyle çocukluğu sarayda geçti.

El Hamra’yı günde 8 bin, yılda 2,5 milyon kişi ziyaret ediyor. Günler öncesinden bilet ayırtmazsanız görmekte çok zorlanacağınız bir saray burası. 1231’deki Granada Sultanlığı’nın (Nasriler veya Ahmeriler Devleti diye anılır) kurucusu Muhammed bin Nasr, dışarıda Hıristiyanlarla olan mücadelelere, içerideki taht kavgalarına rağmen medeniyet kervanında yürümekten geri kalmıyor. Önemli eserlere imza atıyor. Ama onun en önemli eseri hiç kuşkusuz 1237’de temelleri atılan El Hamra idi. Gayet geniş, estetik, sağlam ve büyük bir saraydı burası. Ziya Paşa’nın ifadesiyle, “Temeline akıl ve hayal mühendisi hayran kalmış, yapılış tarzı feleği şaşırtmıştı.” Vefat ettiği 1273’e kadar sarayla ilgilendi. Saray en büyük gelişmeyi I. Yusuf (1333-1354) zamanında yaşadı. V.Muhammed (1354-1392) döneminde de saraya önemli ilaveler eklendi. Granada sultanları, El Hamra’yla şehrin düştüğü 1492’ye kadar meşgul oldu.

Ve Pedro Enriquez ile birlikte I. Yusuf döneminde yapılan Adalet Kapısı’ndan içeri giriyoruz. Enriquez, çocukluğunda bu alanda çok oynadığını söylüyor. “Son 35-40 yılda burası çok değişti.” diye de ekliyor. 1970’lerde saraya bugünkü kadar insan gelmiyormuş. Ziyaretçi sayısı son yıllarda olağanüstü artmış. O dönemler o ve arkadaşları; El Hamra’nın keyfini çıkartıyormuş. Bugün ise sarayın bazı yerlerinin ziyaretçilere kapalı olduğunu söylüyor. “Şu an ancak yüzde 30’unu geziyoruz.” Diğer kısımlar kapalı. Babası yasak kısımları ona gezdirmiş.

Elimizdeki kitapçıktan, 3 milyon 455 bin metrekarelik El Hamra’nın 655 bin metrekarelik alanının ziyarete açık olduğunu öğreniyoruz. Bu, yaklaşık 600 futbol sahası demek. Böylesine geniş bir alanı birkaç saat içinde gezmek çok zor. Bu yüzden Pedro Enriquez, kerpiçten duvarları, ahşapla inşa edilen kemerleri, kubbeleri, pervazları, saçakları, tavanları ile zengin inceliklerle dolu, çeşitli ihtiyaçlarla büyütülmüş sarayın önemli yerlerini bize gezdirecek. El Hamra; kale, ribatlar, yazlık saray ve Generalife (Cennet-ül Arif) olmak üzere dört ana kısımdan oluşuyor. Birbiriyle bağlantılı sayısız odalar ve salonlar, bu mekânların arasında yer alan avlular, yeşil alanlar, fıskiyeli havuzlar, çeşmeler ve bahçeler bizi bekliyor. İlk durağımız Nazaries Sarayları. Buradaki Comares Sarayı ve kulesi herhangi bir şehri turistik açıdan ihya etmeye kâfi. Varın gerisini siz düşünün. Duvarlardaki işlemelerde Türk ve İslam kültüründe çok rastlanılan, iki karenin iç içe geçtiği, 8 köşeli yıldız motifler yoğunlukta. Motiflerin tam orta yerinde bütün sarayın duvarlarını süsleyen “Lâ galibe illallah” yazıyor. Yani “Allah’tan başka galip yoktur”… Rivayete göre Muhammed bin Nasr (El Ahmer), bir zaferden dönünce halk kendisini ‘El galip, el galip!’ diye karşılamış. O da kendisinin değil, Allah’ın galip olduğunu söylemiş ve bu söz sarayın her yerine bu yüzden işlenmiş. Çok az sayıda olsa da duvarlardaki bazı motiflerin tam orta yerindeki bu sözün Hıristiyanlar tarafından silinip yerine değişik figürlerinin yerleştirildiğini görüyoruz.

Şimdi Mersinli Avlu’dayız. El Hamra denince gözlerinizin önüne gelecek ilk fotoğraf burası. Havuza yansıyan görüntüler de büyüleyici. İnsanın buradaki incelikleri tam anlamıyla fark edebilmesi için daha çok zamanının ve daha fazla gözünün olması gerek. “Burası yaratılışı anlatıyor.” diyor Enriquez, tavanı işaret ederek. Samanyolu’nu andıran bir görüntü var tavanda. Çokluktan teke doğru gidiş tasvir ediliyor. Sonra avludaki bir duvarı gösteriyor. Duvarda İbni Zamrak’ın şiirlerinin yer aldığını söylüyor. El Hamra’nın duvarlarında aynı zamanda 3 şairin şiirleri bulunuyor. Bunlar, İbni Hatip (Ö. 1374), İbni Zamrak (Ö. 1393) ve İbni Ceyyap (Ö. 1349). İlk saray şairi İbni Ceyyap’ın varlığı 40 yıl öncesine kadar bilinmiyordu. İbni Hatip ise ünlü bir vezirdi. Sarayda en çok İbni Zamrak’ın şiirleri duvarları süslüyor. Pedro, az sonra bize Zamrak’ın bir şiirini okuyor.

-Duvarları şairlerin şiirleri süslüyor. Bir şair olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?

Etkileyici. Burada, düzenlenen etkinliklerde bu üç şaire ait şiirleri seslendirdim.

-El Hamra konulu kaç şiiriniz var.

12 şiirim var.

-İlk şiirinizi ne zaman yazdınız?

Çok küçükken. Bir aşk şiiri yazmıştım El Hamra’da. Çocukluğumu işte buralarda geçirdim. Babamın bana hediye ettiği ilk kitap Washington Irving’in ‘El Hamra Hikâyeleri’ kitabıydı.

Hemen araya girelim. Amerikalı büyükelçi Washington Irving, bu eserini 1832’de kaleme aldı. New Yorklu yazar, 1829’da ülkesi tarafından İspanya’ya büyükelçi sekreteri olarak atandı. Kendisine ikamet yeri olarak da El Hamra’yı seçti. O zamanlar Müslümanlardan kalan El Hamra, İspanya’nın unutmak istediği, terk edilmiş bir yerdi. Irwing, İspanyol arşivlerini inceledikten sonra sarayın geçmişini, mimari yapısını detaylı bir şekilde kitabında anlattı: “Bir Hıristiyan toprağının bağrındaki Müslüman sarayı; Batı’nın gotik binaları arasındaki şark abidesi; fetheden, yöneten ve yok olup giden yiğit, zeki ve seçkin bir halkın zarif kalıntısı El Hamra.” Şu satırlar da ona ait: “Tek başıma, büyülü taşların cazibesine esir olmuş vaziyette, burada aylarca kaldım. İleriki sayfalarda anlatacaklarım, bu zevk verici esaretim esnasında yapmış olduğum araştırma ve kurduğum hayallerin meyvesidir”.

Daha sonra Büyükelçi olacak İrving’in bu hikâye kitabı (Tales of the Alhambra) Batı ve Doğu’da büyük etki meydana getirdi. Mısırlı yazar Rıdvan Aşur’dan Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’a, Garcia Lorca’dan Francisco Ayala’ya, hatta Ernest Hemingway’e kadar pek çok yazar El Hamra ve Endülüs’ü kalemine konu edindi. İspanyol hükümeti de 1558’den Irving’in Granada’ya geldiği tarihe kadar unuttuğu El Hamra’nın restorasyonuna el attı. 1870’te millî anıtlar arasına alınan saray, 1923 ile 1936 yılları arasında büyük bir restorasyondan geçti. Ancak 1936’daki iç savaş bu çalışmaları durdurdu. Saray yine uzunca bir süre kaderine terk edildi. Ta 1984’te UNESCO burayı Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alıncaya kadar.

-El Hamra sizin için ne ifade ediyor?

Benim için El Hamra fantastik bir diyar, bir düşler mekânı. El Hamra Hikâyeleri, yasak olan yerlere yaptığım ziyaretler bende derin izler bıraktı. Burada gizem var, sır var. Günümüzle geçmişi harmanlayan bir yer burası.

-El Hamra’yı inşa eden insanlar nasıl bir ruh hali taşıyordu? Aynı zamanda müthiş bir sabır var bu işlemelerde…

Haklısınız. Evet, büyük bir sabır gerekiyor. Zaman kavramı çok farklı o günler için. Nesilden nesile sürekli inşaat var burada. Her gelen hükümdar farklı yerler inşa ettirmiş. Yapımı yüzyıllar sürmüş. 7 hükümdar buranın yapımı için öncülük etmiş. Burası bir zamanlar terk edilmişti. Buna rağmen günümüze kadar gelmeyi başardı. 200 yıl bir yere uğramazsanız oranın nasıl olacağını bir düşünün. Ama El Hamra kimsesizliğe direndi. Bence günümüze ulaşması da bir sır, bir gizem taşıyor.

-Size göre El Hamra’da ne gibi gizemler var?

Sarayın tarihî, mimarî, sihirli ve askerî yönleri var. İlk yapımında askerî üstü. Sonradan saray hâlini aldı. Burada aynı zamanda 7 rakamı çok önemli. Buranın sihirli, gizemli yönü de önemli. Gizemli yönü şu: El Hamra’yı inşa eden taş ustaları Süleyman Tapınağı’nı örnek aldılar. Orası Allah’ın tapınağıydı. Süleyman Tapınağı’nın nasıl yapılması gerektiği önemliydi. Allah nasıl ibadet yapması gerektiğini Süleyman’a söylemişti. Süleyman Tapınağı, Allah için yapıldığı için mükemmel olmalıydı. İşte burada da onu örnek aldılar. Mükemmelliği aradılar. Müslümanlarda büyük bir bilgi, birikim vardı. Mesela El Hamra’da su da çok önemlidir. Bütün bir şehre dağlardan getirilen sular motorsuz su sarnıçlarıyla, su kanallarıyla dağıtılıyordu. İnanılmaz bir mühendislik, inanılmaz bir dâhilik yani.

-7 rakamının gizemi ne?

El Hamra’nın inşaatında 7 ve 7’nin katsayısı çok kullanılmıştır. Göğün 7 kat oluşu, 7 hükümdarın burayı inşa ettirmesi, 7 kat aşağı cehennem. Burada da 7 kat aşağıda mahzene iniyorsunuz. 7’nin katsayısı olan 1024 rakamına da rastlayabilirsiniz. Şu an bulunduğumuz bu oda bir evreni andırıyor. Avluda 7 tane revak görüyoruz. Diğer tarafta da 7 tane kemer var. 7’nin katsayısı duvarların boyutunu veriyor. Aslanlar Avlusu’ndaki sütunların sayısı 124’tür. Yine 7’nin katsayısıdır. Bir gizemli dünya var burada 7’yle alakalı.

-7’nin dışındaki gizemler nelerdir?

Burada da şu an bulunduğumuz bu alanda 3 enerji koridoru var. Yani bir meditasyon hâli yaşıyorsunuz burada. Dinleniyorsunuz. Rahatlıyorsunuz. Sihirli bir yer burası.

-Sarayın avlularına, fıskiyelerine baktığımızda suyun burası için önemli olduğunu görüyoruz.

Bu yönüyle de burası eşsiz bir yer. Müslümanlar bilgiye hâkim oldukları için burada böyle bir mekân yaptılar. Bütün fıskiyeler, havuzlar sarnıçlar; hepsi kuzeye doğru yönlendirilmiş. Sanki hepsi bir pusula gibi. Burada henüz çözülemeyen bir gizem var. Matematik ve metafizik boyutuyla bir gizem. Su, Müslümanlar için önemli bir hayat kaynağıydı. İslam’ın şartlarından biri de namaz kılmak olduğu için su çok önemliydi. Tabii mimarinin böyle şiirsel bir şekilde suyla harmanlanması, böyle bir karışımın oluşturulması inanılmaz bir şey.

-El Hamra’yı Granada halkı ne kadar biliyor?

Hâlâ Granada halkı için de bilinmeyen bir yer burası. Burada böyle bir yer var, insanlar buraya hayranlık duyuyor ama El Hamra hakkında gerçek bir bilgiye sahip olmadan duyulan bir hayranlık bu. İrdeleme yok.

-Burayı yılda 2,5 milyon kişi ziyaret ediyor. Ziyaretçiler buranın gizemleri hakkında bilgi sahibi mi?

Hayır. Çünkü rehberler El Hamra’ya ait bilgilere sahip değil. Yapılan ziyaretler çok hızlı ve turistik. Kısa bir bilgi veriliyor. Oysa buranın bir ruhu var. El Hamra yaşayan bir canlı. Bazı anıtların yaşadığını görürsünüz. Ruhu olduğunu hissedersiniz. Burası böyle bir yer. El Hamra; çok sakin, çok sessiz, çok mütevazı. Onunla kalbiniz aynı atmalı. Hissetmelisiniz. Onunla senkronize olmalısınız, bunu yaparsanız onunla iletişime geçersiniz. Buraya geldiğinizde şunu da düşünmelisiniz. Hıristiyan, Müslüman, Yahudi olabilirsiniz ama şunu düşünmelisiniz: Burası bütün dinleri birleştirici bir mekândı. El Hamra’nın aynı zamanda birleştirici bir yönü var. Bu yüzden belki dünyada üç dinin, üç semavi dinin kaynaştığı tek saraydır El Hamra. Krallar Salonu var. Oradaki bazı resimler Araplar, Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından yapıldı.

-Bu Müslümanların hoşgörülü olduğunun da göstergesi değil mi?

Evet. Müslümanlar çok açık görüşlüydü. Yenilikçiydi. Birleştiriciydi. Burada öyle bir ruh inşa ettiler ki o ruh duvarlarda, sütunlarda, tüm mekânlarda, köşelerde, yazıtlarda her yerde hâkim. Yazıtlar aslında bizimle konuşuyor. Belki dünyanın en büyük kitabıdır El Hamra. Hangi şaire böyle bir imkân tanınır? Şiirleri duvara işlendi şairlerin. Bakın şu şiire, bu bir sayfadır (duvardaki bir şiiri gösteriyor). El Hamra’da şiirlerin yazıldığı bir sayfadır bu duvar. (2011 yılında, El Hamra’nın duvar ve tavanlarında gizli 10 bin Arapça şiir ve özlü söz bulunduğu medyaya yansıdı). İbni Zamrak’ın bir şiiri var burada. Zamrak bu şiirinde V. Muhammed’in Hıristiyanlara karşı kazandığı bir zaferi övüyor.

Pedro ile El Hamra’nın Elçiler Salonu’na açılan 12 aslan sütunlu, fıskiyeli Aslanlar Avlusu’ndayız. V. Muhammed döneminde 1361-1391 yılları arasında yapılan bu avlu da oldukça etkileyici. Burası öyle bir saray ki her ziyaretçide ayrı bir lezzet bırakacak ihtişama, etkiye sahip. Fışkıran su sesleri adeta musiki tadında kulağımızın pasını siliyor. Pedro, 124 beyaz sütun mermerden, çanaktan taşan ve aslanların ağzından fışkıran suyun kanallar vasıtasıyla salona geçtiğini söylüyor. Şimdi Kız Kardeşler Salonu’ndayız.

-Burası hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

Burası ihtirasların da olduğu bir mekân. El Hamra âdeta kâinat gibi. Burada cennet de var, cehennem de. Bu salonda bir aile katledilmiştir. İhtiraslara, taht kavgalarına, iç çatışmalara da sahne olmuştur saray. Kutsal kitaplarda Allah, insanın yüce makamlara çıkabileceğini, aşağılardan aşağılara kadar inebileceğini söylüyor bize. Burası öyle bir mekân işte. İnsanın yücelebileceğini de anlatıyor, yerin dibine girebileceğini de.

-Neredeyse sarayın her duvarında “Lâ galibe illallah” yazıyor. Bunu nasıl karşılıyorsunuz?

Manevi açıdan düşündüğümüz zaman bizden üstte bir yaratıcı var. Kâinatın yaratıcısı olduğunu düşününce buna ha Allah demişiz ha İspanyolca Dios. Geri planda farklı 4 yoldan (4 büyük dini kastediyor) giden yolcularız ama aynı yere gidiyoruz. O yüzden o, Allah diyor. Ben saygı duyuyorum. Biliyorum ki Allah İspanyolca Dios. Aynısı yani. Yani Amazon’daki bir kabilenin bile taptığı tek O’dur. Beni rahatsız etmiyor, saygı duyuyorum. Bu bize şunu gösteriyor. Bizden daha üstün bir yaratıcıya inanmak gerektiğini gösteriyor. İsim önemli değil. İslam mimarisine baktığınızda binaların dışında sadelik görürsünüz, içte ise büyük bir zenginlik var. O yüzden iç kısımda Allah övülüyor. O yüzden bu güzelliği bütün bu kâinatı yaratanın Allah olduğunu belirtmek, ona teşekkür etmek için Müslümanlar böyle yapılar yapmış. Galip yazarken, hem savaşlarda galip hem de ruhen galip demek istiyorlar.

-El Hamra’yı inşa edenler içinde İspanyol Müslümanlar da var. Siz kendinizi buraya ait hissediyor, ‘burayı benim atalarım yaptı’ diyor musunuz?

Ben kendimi El Hamra’nın çocuğu olarak hissediyorum. Endülüs döneminde yaşamış insanların bir akrabası olarak hissediyorum. Çünkü tarih bizi bağlıyor. Doğduğumuz yer bizi birbirimize bağlıyor.

-İspanyollar da sizin gibi hissediyor mu?

Hayır. Granadalı olmak gerekiyor bunu hissetmek için. Günümüzde turistik amaçla ziyaretler yapılıyor buraya. İspanyollar da geliyor. Daha önce burası Granadalılara ait bir mekân olarak görülüyordu. Granadalılar vardı sadece. Turizme açılınca herkes gelmeye başladı. Önceki nesille şimdiki neslin El Hamra’yla farklı kontağı var. Önceki nesil sanki akraba gibiydi. Şimdi herkes burada. Gizemli yapılara çok turist geldiği zaman o yapıların ruhu biraz bozuluyor gibi.

-Az önce dediniz ki burada 3 dini görebiliyorsunuz. Sonra ne oldu da Avrupa’da bir İslamofobi oluştu?

Granada, Müslümanların son toprağıydı. Biliyorsunuz muzaffer olarak gelenler her zaman düşüncelerini, dinlerini empoze etmek istiyor. Birlikte yaşama düşüncesi empozeye dönüştü. Müslümanlar da buna karşı çıktı. Barış ve huzur içinde yaşayan insanlar farklı bir din empoze edilmeden dolayı zorla taşındılar. Granada’da kalmak isteyen Hıristiyan olmak zorundaydı. Aynı zamanda isimleri değişecekti. İki şık vardı: Ya Hıristiyan ol, ismini değiştir ya da git. Hâlâ bugün bile Endülüslülerin torunları Granada’daki evlerinin anahtarlarını bir hazine gibi, mücevher gibi evlerinin köşesinde saklıyor. Düşünün burada Kuran’ın yanında ilmi kitaplar yakıldı. Rampla Meydanı bütün Arapça kitapların yakıldığı yerdir. Yani Hıristiyanlar kendi kültürlerini zorla empoze etmek için kendilerinden önceki kültürü tamamen yok etti.

-Ne kadar kitap yakıldı?

Kaynaklarda 1 milyona yakın kitap yakıldığı yazıyor. (Burada araya tercümanımız Cihan Tanrıkulu giriyor. Nobel ödüllü Fransız fizikçi Pierre Curie’nin “Bize Endülüs’ten 30 kitap kaldı. Biz bu kitaplarla Rönesans’ı gerçekleştirdik. Sonra atomu parçaladık. Yakılan kitapların hepsi elimizde olsaydı, şimdi galaksiler arasında geziyorduk.” sözünü hatırlatıyor).

-Batı bugün de İslam’dan korkuyor. Bu korkuyu yenmek için ne yapmak gerekiyor?

İlk yapılması gereken şey: İnsanların bilgilendirilmesi. İnsanlar İslam’ı bilmiyor. İslam’a böyle dıştan bir bakış var. Faslı bir şair arkadaşımla bir proje gerçekleştirdik: ‘Buradan Oraya’ isimli. O benim şiirlerime müzik yaptı. Şiirlerimi Arapçaya çevirdi. Yani sahneye ikimiz çıkacağız ve iki kültürün kaynaştığını, bir arada olduğunu anlatmaya çalışacağız. Kötü şeyleri dinlemektense iyiyi anlatmalıyız. Batıda da çok kötü şey var. O yüzden bütün sanatçılar birlikte bir şey ortaya koymalı. O zaman bakış değişir. Batılı ve doğulu sanatçılar eğer bir araya gelirse, bakış değişir. Barış umutları için bence bu güzel bir yol.

Pedro, 8 yaşından beri şiir ve hikâye yazıyor. Şu ana kadar 12 kitap yayımladı. Bu kitapların bazıları hikâyelerden oluşuyor. Şiirlerinde ölüm, aşk ve hayat ana konuları. İki kez Türkiye’ye gelmiş. “Sanki evimdeymişim gibi hissettim.” diyor. Granada ve Türkiye arasında paralel bir tarih bağının olduğunu düşünüyor: “Türk insanında bir Alman ve İngiliz’de bulamayacağınız karakter, nezaket, misafirperverlik var. Bu İspanya’daki insanlarda da var. İki ülke arasında bu yönden bir benzerlik bulunuyor.” sözleri de ona ait. Yakında Granada ve Türkiye ile alakalı Türkçe ve İspanyolca bir şiir kitabı çıkacak. Amacı iki ülke insanlarını birbirine kaynaştırmak.

Granadalı şairimizle gezimizin sonraki bölümlerini yağmurun da etkisiyle daha çabuk gerçekleştirdik. Sarayın bazı bölümlerini göremedik. Hızlıca geçtiğimiz Generalife denilen yazlık sarayın bahçeleri de muhteşemdi. Suyun burada da çok naif bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Yağmur şiddetini daha da artırıyor. Pedro yağmura aldırmadan bir şiirini şemsiyenin altında okuyor. Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi kitabında yer alan “Süslü tasvirleriyle Kisra’nın kubbesi gibi / Nakışlı resimleriyle Nami’nin mektubu gibi / Feleğin gözleri gibi parlak, Cennet gibi güzel / Beyti Haram gibi mübarek ve İrem bağı gibi hoş” şiiriyle El Hamra’ya istemeden de olsa veda ediyoruz.

Pedro ile eşsiz tarihi mekânlardan birinde soluklanma vakti. Burada onun şair arkadaşları Francisco Vaquero ve Chema Cotarelo da bizi bekliyor. Vaquero, İbni Hatip’e hayran. Hatip’in bir şiirini okurken gözlerinden yaş geliyor. Cotarelo ise ‘İstanbul’dan Granada’ya Kartpostal’ adında bir şiir yazmış. İki kültürü bağlayan bir köprü kuruyor şiirinde. Topkapı Sarayı ile El Hamra’nın birbirine benzediğini düşünüyor. “Burada bir medeniyet sona ererken İstanbul’da büyük bir medeniyet başlıyordu.” diyor. Daha sonra ekibe İsacio Rodriguez (56) katılıyor. ‘Granada’nın Gizemli Yolları’ adlı kültür turu düzenleyen hukuk ve tarih mezunu İsacio, Granada’da Müslümanların gizli bir hazine bıraktığını ama bu hazinenin tam anlamıyla ortaya çıkartılamadığını söylüyor. Granada halkının İslam’la iç içe olduğunu ama bunun farkında olmadıklarını da iddia ediyor. “Yemeklerimizde, evlerimizde, edebiyatımızda İslam kültürünün etkisi var. Bugün Granada’daki insanlarda Müslüman karakteri görmek mümkün. Çünkü Granadalıların kanında Müslüman izleri var.”

Sohbet iyice koyulaşıyor. Ortaya şöyle bir soru atıyorum: Yahudiler de Müslümanlar da buradan göçe zorlandı. Bugünkü İspanya, Yahudilerden özür diledi ama Müslümanlardan özür dilenmedi. Neden? “Çok basit” diye atılıyor İsacio: “Ekonomik güçten dolayı.” Pedro’yla görüşmemizde bize tercümanlık yapan Cihan Tanrıkulu’ya da bir paragraf açmak istiyoruz. 5 dil bilen Tanrıkulu, bu bölgede turizm rehberliği yapıyor. Eğer bu toprakları ziyaret edecekseniz, Cihan’a ulaşmanızı tavsiye ederiz. Bakarsınız sizi de Pedro ve arkadaşları ile tanıştırır.

ENDÜLÜS’TE BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ: CONVİVENCİA

Pedro’nun bahsini ettiği birlikte yaşama kültürü, tarihte Endülüs’ü farklı kılan en önemli unsurlardan biridir. Endülüs’te 3 din bir arada huzur içinde yaşar. Biraz daha geriye gittiğimizde bu coğrafyada Katolikliğin 586’da bütün İspanya’nın resmî dini hâline geldiğini görürüz. Orta ve alt tabaka, kilisenin nüfuz sahibi olmasından başlangıçta mutlu olur. Ancak kilise bu sınıflara yönelik vaatlerini yerine getirmez. İslam fethi sonrasında buraların kolayca İslamlaşmasında kilisenin bu kayıtsızlığının da etkisi büyüktür. Katolikliğin resmi din haline gelmesi İspanya’da en çok Yahudileri etkiler. 694’te çıkarılan bir fermanla ülkedeki Yahudilerin toptan köle statüsüne alındığı ilan edilir. Yahudiler için de Müslümanların bu toprakları fethetmesi kurtuluştur.

Fetihten sonra Müslümanlar, Hıristiyanların aksine birlikte yaşama kültürünü ön plana çıkartır. 713’te Müslüman komutan Abdulaziz bin Musa ile İspanyol Teodomiro arasında şöyle bir anlaşma imzalandığını Mehmet Özdemir’in Endülüs Müslümanları kitabından okuyoruz: “Anlaşma şartlarına uydukları sürece, Teodomiro ve onun idaresi altındaki herhangi bir Hıristiyan’ın malına dokunulmayacak, kendileri, çocukları ve kadınları öldürülmeyecek, esir edilmeyecek, dinlerini yaşama hususunda herhangi bir engelle karşılaşmayacak, kiliselerine dokunulmayacaktır.”

Fethin ardından Hıristiyanlıkla alakalı düşünce, eğitim ve öğretim faaliyetleri de gözle görülür bir canlılık kazanır. Bu hoşgörüden en fazla faydalananlar Yahudiler olur. Kaybettikleri sivil ve dini haklarını yeniden kazanırlar. Müslümanlar Yahudi topluluklarını şehir merkezlerine yerleştirir. Kapatılmış sinagogların açılmasına izin verilir. Müslümanların bu tutumu sonraları, 3 dinin bir arada yaşama sanatı diye tabir edilen ‘convivencia’ kavramını ortaya çıkarır.

Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlara hoş görülüdür ancak birbirleriyle yaşama noktasında ise aralarında sık sık fitneler çıkar. Yaşanan taht kavgaları, Endülüs’te uzun dönemli ve coğrafi açıdan geniş bir devlet kurmalarına engeldir. Müslümanların birbirlerine düşmeleri 1492’deki hazin sonu getirir.

1492’den sonra sadece Müslümanlar değil, Yahudiler de büyük sıkıntı yaşar. Hıristiyanlar, Granada’nın anahtarını teslim sırasında Müslümanlarla yapılan 67 maddelik anlaşma metnini 2-3 ay sonra unutmaya başlar. Tuleytula’daki (Toledo) cami kiliseye çevrilir. Gırnata Ulu Camii (Cami el’Kebir), Kraliçe İsabella’nın emriyle yıkılır. Yerine büyük bir katedral inşa edilir. Yaklaşık 5 yıl sonra ise şehir merkezinde oturan Müslümanlar göçe zorlanır. Halkın İslam’la alakalı bilgi kaynaklarını kurutmak için Arapça dini eserler toplattırılarak yakılır. Müslümanların isyanları sert bir şekilde bastırılır. Bazı Müslüman topluluklar topluca vaftiz edilmeyi kabul edince bağışlanır. Endülüs Müslümanları görünüşte Hristiyan’mış gibi davranma yolunu da seçer. Bu Müslümanlara Moriskolar denir. Ancak Hıristiyanlar daha ağır kararları yürürlüğe koyar. Hayvanların İslami usulde kesilmesini önlemek için Moriskoların kasap olmaları dahi yasaklanır. Mescitler kapatılır. Arap isimleri yasaklanır, çocukların sünnet ettirilmesi de… Yasaklara uymayanlar Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanır. Bu mahkemeler Yahudileri de takip etmek için kurulmuştur. İyice bunalan Moriskolar 1568-1570’de büyük bir isyan daha çıkartır. İsyan Hıristiyanların başını ağrıtır ancak isyancılar arasında ikilik çıkınca çok geçmeden bastırılır. Düşünün Müslümanlar isyan ettiklerinde bile birbirlerine düşer.

90 yıl süren asimilasyon politikası beklenen neticeyi tam olarak vermeyince İspanyollar 1609’da Moriskoların ülke dışına sürülmelerine karar verir. 5 yıl süren sürgün neticesinde çoğu Müslüman Kuzey Afrika’ya göç eder. Fransa’ya, İtalya’ya, hatta Osmanlı topraklarına kadar gidenler olur. Sürgünde yarım milyon insanın göç ettiği tarihi kaynaklarda yer alıyor. Osmanlı’nın yardımlarından Yahudiler de payını alır. 2003 yılında yani aradan tam 511 yıl geçtikten sonra İspanyol Müslümanlar Endülüs topraklarında ilk camilerini açar. Caminin yapımı için izin alma süreci 19 yıl sürer. Bugün 300 bin nüfuslu Granada’da 10 bin Müslüman yaşıyor.

SİBER SAVAŞ DOSYASI /// Sanal dünyada gerçek savaş : Siber saldırılar

Ağ üzerine kurulu ülkeler artık siber ortamda savaşıyor. Siber silahla bir ülkenin bütün altyapısı çökertilebilir! Türkiye’de bakanlıklar dâhil, saldırıya uğramayan kamu kurumu neredeyse yok. Siber savunma ve saldırı gücünüz yoksa ‘gizli bilgi-belgeleriniz’ ve güvenliğiniz de yok! Biz bu savaşa hazır mıyız?

Dışişleri, İçişleri, Adalet ve Maliye bakanlıkları, Emniyet Genel Müdürlüğü, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) başta, neredeyse bütün kamu kurumları son yıllarda siber saldırılara maruz kalıyor. Geçen haziran ayında küresel hacker (bilgisayar korsanı) grubu Anonymous, Suriye Elektronik Ordusu desteğiyle, #OpTurkey kapsamında Başbakanlık’ın internet sitesini çökertmişti. Grup, 2012’de YouTube üzerinden “Ermeni soykırımını tanımazsanız resmî sitelerinizi etkisiz hâle getiririz!” diyerek Türkiye’yi tehdit etmişti. Anonymous ve Redhack (Kızıl Siber Korsanlar) grupları yine geçen sene 20 civarında devlet resmî web sitesine, internet erişimini engellemek için saldırmıştı. Bütün bu saldırılar, ulusal düzeyde ciddi bir güvenlik zafiyeti olarak karşımıza çıkarken, uluslararası ilişkilerde bir savaş türü olarak adlandırılıyor.

Fiziksel güvenlikleri mükemmel derecede sağlanmış olsa da elektronik düzen üzerine kurulmuş ülkeler hem içeriden hem dışarıdan gelen siber tehdit ve saldırılara açık. Kara, deniz, hava ve uzayın yanı sıra, siber ortam da artık yeni bir mücadele alanı. Bir savaş düşünün ki silah, bomba, füze, kullanılmıyor. Savaş uçakları işe yaramıyor. Bilgisayar virüsleri, yazılım ve donanımlar en etkili silah! Aktörlerin belirsizliği, virüsün ışık hızıyla hareket etmesi ulus devletleri âciz bırakan unsurlar. Saldırının başlangıç ve bitişini ölçmek neredeyse imkânsız. Büyük ve simetrik devlet yapıları, siber ortamdan gelen tehditlere eski organizasyonlarla karşılık vermekte zorlanıyor. Peki, siber saldırı gruplarının arttığı, yöntemlerinin geliştiği günümüzde, devletlerin karşı koyma stratejileri yeterli mi veya nasıl olmalı? Konuyu uzmanlarına ve yetkili birimlere sorduk.

‘21. Yüzyılda Siber Güvenlik’ kitabının yazarı, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Salih Bıçakçı, siber saldırıların, savaş kültürünün yeniden kurgulanması ihtiyacını beraberinde getirdiğini söylüyor. Siber uzayın gelişmeye başlamasıyla, sosyal gerçekliğin en önemli iki uzantısı olan mekân ve zaman bağıntısının değişmeye başladığına dikkat çeken Bıçakçı, “Fiziksel uzaklıklar ve bilgi aktarımı için gereken zaman internetin oluşturduğu hızla kısaldı. Devletler de küçük ölçekte, altyapı hizmetlerinin dağıtımında, makro ölçekte ise dış misyonlarıyla iletişimden diplomasiye, istihbarattan savunma teknolojilerine kadar geniş bir çerçevede bilgi teknolojisi ve siber uzayın imkânlarından yararlanmaya başladı.” diyor. Bıçakçı’ya göre, ülkeler millî siber sınırlar oluşturmaya doğru gidiyor. Hâlihazırda siber güvenlik diplomasisinden bahsetmek de mümkün. ABD Başkanı Barack Obama’nın, “Amerika’nın 21. yüzyıldaki refahı siber güvenlik konusunda aldığı önlemlere bağlıdır.” dediğini hatırlayalım. Çoğu ülkenin siber güvenlik strateji belgesi var. Belgelerde siber tehdit karşısında neler yapılacağı aşama aşama anlatılıyor. Mesela, Çin’in siber orduları emir bekliyor!

Bu noktada, “Türkiye siber savaşa hazır mı?” sorusu geliyor akıllara. Sorunun cevabını verebilmek için, ağ üzerine kurulan düzene göz atmakta fayda var. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de Ağustos 2012 itibarıyla hanelerin yüzde 47’si internet erişim imkânına sahip. 16-74 yaş grubu bireylerin yüzde 47’si internet kullanıyor. 2008 yılında 6 milyon geniş bant internet abonesi bulunurken, dört yılda üç kattan fazla artışla 2012 sonu itibarıyla bu sayı 19,3 milyona yaklaşmış. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’ndan (BTK) aldığımız bilgiye göre, toplam internet abone sayısının yıllık artış oranı yüzde 50. İnternet abone sayısındaki genel artış eğiliminin de devam ettiği söyleniyor. Hâliyle teknolojinin gelişmesine paralel olarak internetle daha yakın temastayız. Akıllı telefonlar sayesinde internet her an elimizin altında. Hastane işlemlerinden bankaya, okul kayıtlarına kadar her işimizi buradan görüyoruz. Devlet kurumları dâhil birçok yerde işlemler elektronik ortamda yapılıyor. Tüm bunlar, bir siber saldırıda kritik altyapınızın ciddi tehdit altında olduğunu gösteriyor. Dünyada 2011 yılının ilk yarısından itibaren her 4-5 saniyede bir internet tehdidi ortaya çıkmış, günlük 150 bin zararlı yazılım örneği tespit edilmiş. Kritik altyapılar ülkeden ülkeye değişse de, bankacılık-finans, enerji, ulaşım, bilgi-iletişim, elektronik haberleşme ve sağlık hizmetleri gibi sektörler genel anlamda ülkelerin kritik altyapılarını oluşturuyor.

Türkiye’ye yönelik siber saldırılar

Herhangi bir saldırıda ilk hedef ülkenin kritik altyapıları. Türkiye’nin Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve 2013-2014 Eylem Planı Belgesi’ne göre, kritik altyapılar, işlediği bilginin gizliliği, bütünlüğü veya erişilebilirliği bozulduğunda; can kaybına, büyük ölçekli ekonomik zarara, ulusal güvenlik açıklarına veya kamu düzeninin bozulmasına yol açabilecek bilişim sistemlerini barındırıyor. Türkiye herhangi bir saldırıyla karşı karşıya geldiğinde ulusal koordinasyon merkezi olarak görev yapan birim Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM). Yetkililerin anlattığına göre, merkez, saldırıya uğrayan kurum ve kuruluşlarla hemen iletişime geçerek gerekli önlemlerin alınmasını sağlıyor. Zararlı yazılımlar analiz ediliyor, özel sektör, kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliği yapılıyor. 81 ilde 164 ayrı noktadan ‘siber trafik’ alınıyor. Türkiye’ye yönelik siber saldırılar daha çok Çin, ABD ve Rusya’daki siber suçlular/hackerlar tarafından yapılıyor. USOM’un ihbar merkezi de var. Zararlı yazılımlara karşı kamuoyu bilgilendiriliyor. Elektronik haberleşme hizmeti sunan işletmeciler de bünyelerinde Siber Olaylara Müdahale Ekibi (SOME) kurarak USOM’un belirlediği gerekli tedbirleri alıyor. Siber tehditleri önleme adına Balküpü ve STOP (Siber Tehditleri Önleme Projesi) projeleri geliştirilmiş. Balküpü projesiyle, savunma önlemlerinin tüm sistemlerde etkin hâle getirilmesi amaçlanıyor. Saldırganın kimliği, yöntem ve araçları ile hedef alınan sistemlerin bilinmesi siber saldırıyla baş edebilmek için çok önemli.

Türkiye’de henüz devletin kabul ettiği siber savunma strateji belgesi bulunmuyor. Sadece Siber Güvenlik Stratejisi ve 2012-2013 Eylem Planı var. Bu planda 29 ana eylem ve 95 alt eylem maddesi yer alıyor. Ana eylem planında siber güvenlik konusunda mevzuat çalışmalarının yapılmasından, tatbikatların düzenlenmesine, akademisyen yetiştirilmesine kadar birçok başlık bulunuyor. Alt eylem planında ise yöntem ve hedefler belirlenmiş; ayrıca bu işi yapacak ilgili ve sorumlu kuruluşlar belirtilmiş.

BTK da siber saldırı ve tehditlere karşı yapılan çalışmalarda koordinasyonu sağlayan birimlerden. 2012 yılında BTK tarafından koordine edilen ‘Siber Kalkan Tatbikatı’nda siber saldırıların büyük oranda hedefine ulaşmadan önlenmesine yönelik teknik ve idari kapasitenin geliştirilmesi hedeflenmiş. “Siber savaşa hazır mıyız?” sorusunun cevabını aslında bu tatbikatlar veriyor. Böylece, kurumların savunma refleksleri, güçleri, zafiyetleri ölçülüyor. Kurumlar arası koordinasyonun geliştirilmesi sağlanıyor. Hatırlarsınız, 2011 ve 2013 yıllarında ulusal siber güvenlik tatbikatları yapılmıştı. Doç. Dr. Bıçakçı, bu tatbikatların siber güvenliğin sağlanmasında büyük rol oynadığına dikkat çekiyor. Bir de uyarısı var: “Geçen aylarda yapılan bir tatbikata Dışişleri katılmadı. Bu ciddi güvenlik sorunları oluşturabilir. Tehdide karşı ‘antrenmanlı’ olmayan kurumlar savunma yapmada zayıf ve yetersiz kalacak.”

Güvenlik uzmanları, siber güvenliğin başlı başına bir teşkilat, birim olması gerektiği görüşünde. Ayrıca eylem planının daha çok savunma amaçlı yazıldığını düşünüyorlar. Bahçeşehir Üniversitesi siber güvenlik programı direktörü Yrd Doç. Dr. Selçuk Baktır’a göre caydırıcı bir savunma yapabilmenin en önemli şartı saldırgan gibi düşünmek. Saldırı tarzlarını bilmeden, saldırgan gibi düşünmeden güçlü bir savunma yapmak zor. Dolayısıyla siber savunmayı saldırıdan bağımsız düşünmek neredeyse imkânsız.

Bilgi güvenliği uzmanı Huzeyfe Ünal, Türkiye’nin siber tehditler karşısında zayıf olduğunu iddia ediyor: “Özel sektör çok hızlı bir şekilde önlem alırken kamu kurumları ciddi olaylar yaşanmadan maalesef önlem alma yoluna gitmiyor. Türkiye’de kamu sistemleri özel sektöre göre güvenlik açısından çok geride. Bunun en temel sebebini yetişmiş insan kaynağı eksikliği oluşturuyor. Siber güvenlik konusunda uzman kişiler kamu bünyesinde yeni yeni çalıştırılmaya ve bu konuda somut adımlar atılmaya başlandı.”

Doç. Dr. Bıçakçı, hiyerarşik bir yapı kurulduğunu hatırlattıktan sonra “Daha çok asimetrik bir savaştan bahsettiğimiz için bu yapıyla savunma yapmak zor olur.” diyor. Ona göre, Türkiye Ortadoğu gibi bir bölgede liderliğe oynuyorsa diğer devletler gibi bir altyapı oluşturması gerekiyor. Birçok ülke savunmadan ziyade misliyle karşılık verecek (saldıracak) bir askerî donanım oluşturuyor. Washington’da F-35 uçaklarıyla ilgili projede görevli Hava Mühendis Binbaşı Hasan Çifci, Her Yönüyle Siber Savaş (Tübitak Yayınları) adlı kitabında bu konuyla ilgili yakın geçmişten örnekler vererek saldırı ve savunmaya yönelik, ülkelerin gerekli altyapıları hızla oluşturduğunu anlatıyor. Mesela, Çeçenistan, Kırgızistan, Gürcistan, Litvanya, Estonya ve İnguşetya’ya yaptığı siber saldırılar ile gündeme gelen Rusya, en aktif ülkelerden biri. 1990’ların ortalarında bilgi harbi konusunda stratejilerini geliştirmeye başladığı biliniyor. ABD de siber alandaki önemli aktörlerden. Siber güvenlikten sorumlu en üst düzeyde dört kurum bulunuyor. Siber komutanlık, millî güvenlik teşkilatı ve iç güvenlik bakanlığı, federal araştırma bürosu. Hemen her birimin kendi içinde siber savunmadan görevli özel bir alt birimi bulunuyor. 12 Mart 2013 tarihinde ABD siber komutanı Keith Alexander tarafından CYBERCOM bünyesinde 13 ekibin sadece saldırı amaçlı oluşturulacağı, diğer 27 ekibin de muharip komutanlıkları desteklemek üzere hem savunma hem de saldırı yetki ve kabiliyetine sahip olacağı duyurulmuştu.

Çin’in de savunmanın yanı sıra saldırıya yönelik ekipleri var. 2011 yılında ‘Mavi Ordu’ adını verdiği siber savaş birimine sahip. ABD’nin Tayvan ile Çin arasındaki gerilime müdahil olması durumunda, ABD’nin elektrik şebekesini çökertebilecek kapasitede bir saldırı yeteneği olduğunu ispatlayacak bir dizi eyleme imza attı.

Rusya, ABD’li uzmanlara göre siber savaş açısından Çin’den daha tehlikeli. Moskova’da, ABD’nin Ulusal Güvenlik Dairesi’ne (NSA) benzeyen FAPSI (Devlet İletişim ve Bilişim Federal Teşkilatı) isimli bir kuruluş var. 2003’te bu birimin ismi ‘Özel İletişim ve Bilişim Servisi’ olarak değiştirilmiş. Yine İsrail, Fransa, İngiltere de siber savunma anlamında kendilerini güçlendirmiş ülkelerden. 2002’de siber saldırılara karşı İsrail Güvenlik Teşkilatı (Shin Bet) altında aynı zamanda saldırı kabiliyeti olan özel bir birim kuruldu. Ayrıca, siber savaş birimine eleman alınırken adayın sadece bu alandaki teknik kabiliyetleri değil, komando seçimlerindeki gibi, fiziksel savaş yeteneği de test ediliyor. Siber saldırıcıların gerektiğinde düşman ülkelere sızarak, o ülke içinden saldırı başlatabilecek şekilde eğitildikleri ileri sürülüyor. İsrail Millî Sibernetik Görev Gücü de 2011 yılında kurulmuş. Bu gücün yaklaşık 80 personeli var. Ülkedeki kritik ağları ve özel kuruluşları sanayi casuslarına karşı koruyor. Unıt 8200 ve C41 Tugayı ülkenin siber askerî teşkilatlarından. Unıt 8200, İsrail’in sinyal istihbaratı ve şifre çözme teşkilatı. C41 Tugayı, komuta, kontrol, muharebe ve bilgisayarlarla ilgili faaliyetlerden sorumlu. Askerî ağları siber saldırılardan koruyor. 2009 yılında Jerusalem Post gazetesinde, askerî istihbarat teşkilatı ve C41 Tugayı’nın koordinasyonu altında bir siber savaş biriminin kurulduğu ve bu birime 300 bilgisayar uzmanının alındığı haberi yayımlanmıştı. Ayrıca zorunlu askerlik süresinde meraklı gençlere hava kuvvetlerinde bu konuda eğitim veriliyor. Hatta eğitim sonunda askerlerden yazılım geliştirmeleri isteniyor. Düzenlenen yarışma sonrasında başarılı olanlardan iş teklifi alanlar oluyor.

Uluslararası organizasyonlar da bu anlamda kendilerini yeniliyor. Avrupa Birliği’nde (AB) siber güvenlikten sorumlu kurum, Avrupa Ağ ve Bilgi Güvenliği Teşkilatı (European Network and Infomation Security Agency-ENISA). 2004 yılında kurulan teşkilat bir sene sonra tam harekât kabiliyetine ulaşmış. NATO’da bilgisayar olaylarına müdahale yeteneğine sahip bir (NCIRIC) program var. NATO Danışma, Komuta, Kontrol Teşkilatı (Consultation, Command and Control Agency-NC3A) siber savunma kabiliyetini geliştirmek amacıyla 8 Mart 2012’de en büyük siber savunma anlaşmasını imzalamıştı.

Siber silahlar!

Güvenlik önlemlerinin neden bu kadar hayati olduğunu anlamak için siber silahların verdiği, verebileceği zararlara bakmak gerekiyor. Siber saldırı için öyle karmaşık ve pahalı silahlara gerek yok. Bir bilgisayar ve e-posta, hedefteki sisteme tahmin edilemeyecek zararlar verilebiliyor.

Zararlı yazılımlar, devletlerin kullandığı bir siber silah hâline geldi. Sıradan kişiler tarafında geliştiriliyor olması da kontrolünü imkânsız hâle getiriyor. Yrd Doç. Dr. Selçuk Baktır, yazılım geliştiricilerin en popüler yazılımları hedef aldıklarına işaret ediyor: “Bir yazılım ne kadar yaygınsa, zararlı yazılım geliştirici buna paralel oranda daha çok kişiyi etkileyecek hedef yazılımı bulmuş oluyor.”

Virüs, solucan, Truva atı, arka kapı, rootkit, köle bilgisayarlar siber silahlar arasında. Mesela solucan, bağımsız ve kendi kendine çoğalabilen bir program. İşletim sistemleri ve programların güvenlik açıklarını kullanarak milyonlarca bilgisayara ulaşabilme kabiliyeti var. Truva atı da normalde yararlı bir program gibi gözüküyor. Ancak gizli bir şekilde yerleştiği bilgisayara zarar vermeye yönelik kullanılıyor. Örneğin bir programı çalıştırıp, bir resme bakarken Truva atı bilgisayarın diskini formatlamaya başlıyor. Siber savaşın olmazsa olmazı diyebileceğimiz ‘köle bilgisayarlar’la, yüklenen bir programla diğer bilgisayarlar uzaktan kontrol edilebiliyor. Saldırgan her türlü amacı için bu bilgisayarları kullanabiliyor. Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırmasıyla birlikte Rus bilgisayar korsanları Gürcistan’ın internet altyapısını çökertmişti. Bu yüzden Gürcistan Rusya’dan gelen internet trafiğini bloke etti. Ruslar saldırılarını, Çin, Kanada, Türkiye ve Estonya’daki köle bilgisayarları kullanarak devam ettirmişti. Arbor Network Atlas, iletişim ağı saldırılarıyla ilgili istatistiksel bilgi veren internet sitelerinden biri. En çok taranan servisleri, saldırı yapan ülkeleri (Top threat sources) görebilirsiniz. Bu siteye göre, en çok saldırı yapan 20 ülke arasında Türkiye genelde ilk 5’te. Bunun sebeplerinden biri güvenlik önlemleri yeterince alınmadığından, bilgisayarların, kullanıcılar farkına varmadan başkaları tarafından (başka ülkeler dâhil) saldırı amaçlı köle bilgisayar olarak kullanılması. Köle bilgisayarlarla (botnet) farklı birçok noktadan aynı anda saldırı düzenlemek mümkün. Saldırgan bu yolla gerçek kimliğini saklama imkânı buluyor.

Yüzde 100 güvenli bir sistem de yok aslında. En güçlü sistemlerde bile içeriye girecek kapı mutlaka bulunuyor. Çinliler tarafından geliştirilen 36 ‘siber savaş hilesi’ de her sistemin bir zafiyeti olduğunu gösteriyor. Hava Mühendis Hasan Çifci, kitabında bunlardan da bahsediyor. Mesela herkesin ilgi göstereceği eğlenceli siteler kuruluyor. Buralara zararlı kodlar içeren resim, ses, görüntü, program gibi indirilecek nesneler yerleştiriliyor. Kullanıcıların bunları çalıştırması ya da indirmesi hâlinde hedef bilgisayara rahatlıkla ulaşılıyor. En yaygın yöntemlerden biri arka kapı. Bu, bilgi sızdırmasına sebep olacak ya da dışarıdan müdahaleye izin veren bir yer. Genellikle üretici firma ürüne gizli bir kapı koyuyor. Bunu üretici dışında sattığı kişi dâhil, kimse bilmiyor. Tabii üzerine çalışıldığında bu arka kapılar tespit edilebiliyor. Sadece saldırgan tarafından bilinen bu yolla karşıdaki sisteme gizli bir kanaldan ulaşılıyor. Bazen de ‘düşmanın’ cevap vermesini sağlamak için amaçsızca fakat gösterişe yönelik saldırılar yapılıyor. Sıra dışı, beklenmedik şeyler yaparak düşmanın şüphelenmesi sağlanarak sağlıklı düşünmesi engelleniyor. Bu yöntemle düşmanın web sitelerindeki içerik değiştirilebiliyor. Aynı zamanda bu yolla karşı tarafın müdahale kabiliyetlilerini ölçme fırsatı doğuyor. Bunlar savaş hilelerinden sadece birkaçı. Hâl böyle olunca, en çok zararlı yazılım üretenin Çin olduğu iddia ediliyor. Ancak güvenlik uzmanları bunun bir yanıltma olabileceğini düşünüyor. Çünkü Edward Snowden vakasından sonra, güvenlik şirketlerinin ve bireysel araştırmacıların zararlı yazılım alma taleplerine bakıldığında karşımıza Amerika ve İsrail çıkıyor. Bahsi geçen 3 ülke, siber istihbarat ve saldırı üzerine çalışıyor. Bu devletlerin savunmadan ziyade saldırıya önem verdiklerini ve bu alanda yatırım yaptıkları görülüyor. Kimsenin bilmediği güvenlik açıklarının bulunması, alınması yönünde ciddi yatırımlar yapılıyor.

Peki, bu yazılımları hangi firmalar çıkarıyor? Hava Mühendis Binbaşı Hasan Çifci, kitabında, bazı firmalar ve bunların yöneticileri olan ülkelerden bahsediyor: “Casus yazılımın hangi firmaya ait olduğuna bakılırsa yazılımın ne maksatla kullanıldığı da ortaya çıkıyor. ABD’den veri çaldığı iddia edilen (Genellikle Çin suçlanıyor) casus yazılımları ABD ve Kanadalı firmalar bulmuş! Ortadoğu ülkelerine zarar veren ve gelmiş geçmiş en karmaşık casus yazılımı, dünyaca meşhur ABD firması değil, Rus, Macaristan ve Belarus firmaları bulmuş.” Çifci, bu bilgilerden hareketle bazı şüphelerini dile getiriyor: “Stuxnet’e ilave olarak, duqu (Windows işletim sisteminin açığını kullanarak bulaşan solucan) ve flame (casus yazılım) gibi yazılımlar da ABD tarafından geliştirilmiş olabilir mi? Bu yazılımları ABD’li firmalar çok önceleri tespit ettiği hâlde, dünyaya duyurmamış olabilir mi? ABD’li firmalar bu yazılımları önceden keşfetti ve dünyaya duyurmadıysa, bu firmalar ABD istihbarat örgütleri (özellikle NSA ve CIA) ile birlikte hareket ediyor olabilir mi?”

NSA ve Merkezî Haber Alma Teşkilatı (CIA) görevlisi olan Edward Snowden, Amerikan ve İngiliz istihbarat servislerinin kullandığı kitle takip programlarını kamuoyuna açıklamasıyla aslında bu şüpheler gerçeklik kazanmış oldu. Amerika’nın, NSA tarafından yönetilen PRISM ve Tempora adlı programlar yardımıyla tüm dünyadaki telefon ve internet görüşmelerini dinlediği ortaya çıktı. Snowden’in sızdırdığı bilgi ve belgelere göre, attığımız bütün e-mailler, tweetler, mesajlar, telefon görüşmelerimiz aynı anda dinleniyor, kelimelere dökülüyor ve tasnif edilip NSA veri tabanlarında- zamanı gelince kullanılmak üzere saklanıyor. Bunun için gmail, facebook, Skype, twitter gibi ABD menşeli şirketlerle gizli anlaşmalar yapıldığı söyleniyor. Bu konu şirketler tarafından “Bizim bilgimiz dâhilinde böyle bir şey olmadı.” denilerek yalanlandı. Ülkelerin artık insan istihbaratı yerine siber ortamdan bilgi toplayarak ‘siber istihbarat’ oluşturdukları da görülüyor.

Siber savunma endüstrisi

Siber saldırılar, ulusal ve uluslararası düzeyde bir tehdit oluşturmaya başlayınca, güvenlik amaçlı üretilen yazılımlar, satılan malzemeler, kurulan şirketler bu alanda bir ‘pazar’ oluşturuyor.

Yazılım güvenlik uzmanları İsrail, Amerika, Çin gibi devletlerin zararlı yazılımlara dayalı siber silah konusunda ciddi yatırımlar yaptıklarına ve bunları siber istihbaratta da kullandıklarına dikkat çekiyorlar. Mesela birçok insan Adobe Reader, Office gibi yazılımları kullanıyor. Office yazılımında kimsenin bilmediği bir açık bulunup, kod geliştirildiğinde programı kullanan dünyadaki herkesi etkileyebilecek bir siber silah geliştirmiş oluyorsunuz. Nitekim geçen aylarda yazılım şirketi Adobe, 38 milyon civarında aktif kullanıcısının şifrelerinin ve kullanıcı adlarının çalındığını duyurmuştu.

Çin, Amerika, Rusya, İsrail hem kendi iç dinamikleriyle, personelleriyle zararlı yazılım geliştirmede aktif rol oynuyor hem de dünyanın bütün ülkelerinde zararlı yazılım geliştiren kişilerden bunları satın alıyor. Örneğin evinizde oturan bir güvenlik araştırmacısısınız ya da hackersınız ve bir açık buldunuz. Amerika gibi devletlerden yaklaşık 40-50 bin dolar teklif alabilirsiniz!

Savunma sanayiindeki bir füze veya savaş uçağı ile kıyaslandığında ‘siber silahların’ maliyeti epey düşük. Mesela bir füzenin, uçağın, F-16’nın maliyeti 20 milyon doları bulabiliyor. Bir siber silahın maliyeti 40-50 bin dolardan başlıyor, 200-300 bin dolara kadar çıkıyor. Ayrıca bir açık bulunmadığı takdirde zararlı yazılımlar yıllarca kullanılabiliyor ve her yerden güncellenebiliyor. Askerî operasyonun ciddi bir maliyet ve yaptırımı da var. Siber saldırının hem politik anlamda yaptırımı az hem de maliyeti düşük. Verdiği zarar ise büyük. Çoğu devlet için bu savaş sebebi sayılmıyor. Mesela, İngiliz The Guardian gazetesi, Snowden’ın sızdırdığı belgelere dayanarak, ABD’nin 35 dünya liderini dinlediğini ileri sürmüştü. 35 ülkenin hiçbiri Amerika’ya savaş ilan etmedi.

Doç. Dr. Bıçakçı Türkiye’de de bu alanda bir pazar oluştuğunu anlatıyor: “Ulaştırma Bakanlığı’nın etrafında sırf malzeme satmak için kurulmuş şirketler var. Bir sektör oluştu. En büyük tuzak, gerekli gereksiz bütün malzemelerin alınması. Bu tuzağa düşmemek gerek. İhtiyaçlar doğru belirlenmeli ve sistemle uygunluğu gözetilmeli. Bu kısmı hiç tartışılmıyor.”

Bıçakçı’nın işaret ettiği önemli bir husus daha var; geliştirilen ‘siber korku’ yüzünden pazarın büyümesi. Siber savunmada ürün almaktan ziyade üretici olmak gerekiyor. Anlayacağınız dış yazılımları kullanmak başkasının silahıyla kendini vurmak gibi bir şey! Huzeyfe Ünal, Türkiye’nin henüz üreten değil tüketen konumda olduğuna temas ediyor: “Yerli üretim yapan kendini kanıtlamış üç beş firmayı saymazsak Türkiye’nin siber savunması tamamen yabancı devletlerin geliştirdiği sistemlere bağlı kalmıştır.” Uzmanlar, dış yazılımlara bağımlılığın ciddi riskleri olduğu görüşünde. Çünkü, kendi işletim sistemimiz ya da içeriden geliştirdiğimiz bir sistem olsa zafiyet bulunması riskini kapalı tutmuş oluruz. Aynı zamanda dışarıdan aldığımız ürün içinde ‘backdoor’ dediğimiz arka kapıları minimuma indirebiliriz.

Eğitimsiz siber güvenlik olmaz

Siber tehdit ve saldırılar, güçlü bir savunmayı gerektirdiği gibi, eğitimli, donanımlı personelin yetişmesini de zorunlu kılıyor. Hem savunma hem saldırı yapacak kapasiteli elemanlardan oluşan bir ekip, olmazsa olmazlardan. Siber güvenlikte kaynak, personel ve eğitimin bir bütün. Bu bütünün en önemli parçası ise insan kaynağı. Yani milyon dolarlık bir yazılım elinizde olsa bile onu düzgün işletecek donanımlı biri yoksa bunun hiçbir anlamı yok.

Yazılım uzmanları, siber güvenlik eğitimlerinde zararlı yazılım geliştirme ve analiz etmenin öncelikle öğretilmesi gerektiği görüşünde. Örneğin, Scada, Microsoft gibi uygulamalarda nasıl güvenlik açığı bulunur ve bu açık sömürülüp nasıl sızdırılabilir? Kendi açığımızı nasıl bulur ve bu açığı sömüren istismar kodlarını nasıl geliştiririz?’ gibi soruların cevapları eğitimin içeriğini oluşturmalı.

Ulusal siber güvenlik stratejisi ve 2013-2014 eylem planı kapsamında üniversitelerde siber güvenlik eğitimlerinin yaygınlaştırılması, siber güvenlik derslerinin müfredata eklenmesi, bu alanda Türkçe kaynakların çoğaltılması, yüksek lisans ve doktora programlarının açılması hedefleniyor. Bazı üniversitelerde eğitimler verilmeye başlandı.

Bahçeşehir Üniversitesi Siber Güvenlik Programı Direktörü Yrd. Doç. Dr. Selçuk Baktır bu alanda uzman insanların yetişmesinin üniversitelerde bu tarz programların açılması ile mümkün olduğunu vurguluyor. Dersler teori ve uygulamayla birlikte veriliyor. Baktır, bu programları seçenlerin belli seviyede olduklarını kaydediyor: “Özel bir alanda uzmanlaşmak amacıyla tercih ediyorlar. Kamu kurumlarından gelenler de oluyor. Siber güvenlik, web yazılım geliştirme, adli bilişim, web güvenliği, zararlı web yazılımı geliştirme gibi derslerimiz var.” Baktır, kendi özel ağı olan her kurumun bilgisayar uzmanının olması gerektiğini vurguluyor.

TUBİTAK bünyesindeki merkezlerden BİLGEM (Bilgi ve Bilgi Güvenliği İleri Teknolojiler Araştırma Merkezi), temel olarak siber güvenlikle ilgili alanlarda görev yapıyor. Merkeze bağlı enstitüler de bulunuyor. Siber Güvenlik Derneği de bu konuda farkındalık çalışmaları olan sivil toplum kuruluşu. Özellikle ulusal siber güvenlik kültürünün oluşturulması ve kritik bilgi altyapılarının korunmasına katkıda bulunmak, sektörler arasında siber güvenlik konusunda bilgi alışverişini sağlamak amacıyla çalışmalar yürütüyor. İnternet Geliştirme Kurulu tarafından, kamuoyunu temsilen BTK ve TİB’den uzmanların ve özel sektör temsilcilerinin katılım sağlayacağı bir ‘Siber Güvenlik İnisiyatifi’ oluşturulmuş. Burada, farkındalık, eğitim ve rapor, siber olaylarla ilgili mevzuat ve koordinasyon, ulusal siber olaylara müdahale organizasyonu, teknik araştırmalar ve standartlar, siber tehditlerle mücadele çalışma grupları da var.

Donanımlı ekipler kurmak bir düğmeye basmak kadar kolay değil. Ekibin kurulması, yetiştirilmesi, eğitimlerin verilmesi de ciddi yatırım gerektiriyor.

Doç. Dr. Bıçakçı’nın bir tespiti de siber güvenlik birimindekiler başta, herkesi yakından ilgilendiriyor. Türk Dil Kurumu’nun (TDK) bu konuda kavramsal bir bütünlüğü oluşturma adına sözlük hazırlaması: “Eylem planı 2013’ün başında çıktı ama konuşabilmemiz için kavramsal birliktelik yok. Siyasetçisinden bürokratına, otorite sayılabilecek herkese bu konuyu anlatmak gerekiyor ama anlayacakları bir dilde!”

PSİKOLOJİK HARBİN YENİ OYUNCAĞI: SOSYAL MEDYA

Sosyal medyayı siber silahlardan biri olarak nitelemek mümkün olmasa da, bilgi güvenliği uzmanı Huzeyfe Ünal ‘psikolojik harbin yeni oyuncağı’ olarak tanımlıyor: “Önceden görsel/basılı medya bu işte kullanılıyordu ama kontrolü zordu. Şimdi sosyal medyanın bu amaçla kullanıldığına şahit oluyoruz. Kişilere şantaj yapmak ve kanunlarla yasak olabilecek görselleri, haberleri yaymak da diğer hedeflerden. Kullanıcıların gerçek kimlik bilgilerine ulaşmak resmî olarak mümkün değil. Bu da sosyal medyayı kullanan kötü niyetli insanlara cesaret veriyor.”

Güvenlik uzmanları, sosyal medyayı kullanarak kitleleri manipüle eden özellikle bu amaçla kurulmuş şirketlerin olduğunu söylüyor: “Yerli-yabancı bu şirketlerin iş ilanlarına baktığınızda 6-7 dil bilen elemanların arandığını görürsünüz. İş tanımı, ‘tehdit istihbarat analisti’ olarak geçiyor. Bu personelin işi sosyal medyayı kullanarak manipülasyon yapmak. Bu şirketler, Türkçe, Arapça, Farsça, Çince, Rusça bilen elemanlar alıyor.Türkiye’de buna yönelik önlemlerin alınması gerekiyor. Çünkü bu personel Türkiye ve Ortadoğu’da manipülasyonlar yapıyor. Bu tarz oluşumların içinde yer alan bazı kişilerin bunun farkında olmama ihtimali var.”

Hava Mühendis Binbaşı Hasan Çifci, her Yönüyle Siber Savaş (Tübitak Yayınları) adlı kitabında Robin Sage isimli hayalî Amerikan siber tehdit analizcisinden bahsediyor kitabında. 2009 yılında New York’lu bir güvenlik uzmanı Thomas Ryan tarafından uydurulmuş bir kişilik. 25 yaşındaki bu kızın adı ABD Kara Kuvvetleri özel kuvvetler eğitim tatbikatından alınmış. ABD Deniz Kuvvetleri’nde çalışan 10 yıllık deneyimi olan siber tehdit analizcisi olarak tanıtılmış sosyal medyada. ABD Savunma Bakanlığı ve başka istihbarat kuruluşlarında çalışan üst düzey yöneticileri de kapsayacak şekilde yüzlerce Amerikalıyla irtibat kurmuş bu sahte kişilik. Aralık 2009 ile Ocak 2010 arasında iki ay süren test sonucuna göre, gerçek bir kişi olmamasına rağmen Google, Lockheed Martin gibi önemli firmalardan iş teklifi almış. FBI ve CIA’dekiler hariç, birçok istihbaratçı ve askerî personelle arkadaş olmuş. Kendisine sunulan bilgilerin çoğuyla harekât güvenliği ve personel güvenliği kurallarını ihlal etmiş. Bu test gösteriyor ki, sosyal medya istihbarat toplama amaçlı da kullanılıyor. Böylelikle ulaşılan kişilerin bilgisayarlarına ya da sistemlerine kolaylıkla ‘adrese teslim’ saldırılar düzenlenebiliyor.

SİBER GÜVENLİKLE İLGİLİ KURUMLAR

Siber Güvenlik Stratejisi Eylem Planı’na göre herhangi bir saldırıda planda belirtilen kurumlar koordineli çalışarak gerekli önlemleri alacak. Ulaştırma bakanının başkanlığında siber güvenlik kurulu oluşturulmuş. Burada, Dışişleri, İçişleri, Milli Savunma, Ulaştırma bakanlıkları müsteşarları, Kamu Düzeni ve Güvenliği müsteşarı, Milli İstihbarat müsteşarı, Genelkurmay Başkanlığı Muharebe Elektronik ve Bilgi Sistemleri başkanı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu başkanı, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TUBİTAK) başkanı, Mali Suçları Araştırma Kurulu başkanı, Telekomünikasyon İletişim başkanı yer alıyor.

ŞİRKET BİLGİSAYARLARININ YÜZDE 75’İ İŞGAL ALTINDA

Türkiye’nin en büyük iletişim ağı olan Türk Telekom, anti DDOS, Güvenlik Duvarı (Firewall), Aktif Savunma Sistemi (IPS), İçerik Filtreleme (Content Filter), Antivirüs gibi hizmetlerle müşterilerini siber saldırılara karşı koruyor. Türk Telekom Teknoloji Başkanlığı, Yönetilir Güvenlik Servisleri Müdürlüğü takım lideri Hüseyin İslam’ın bizimle paylaştığı verilere göre internet kanalıyla yapılan sanayi casusluğu ve işlenen suçlar bütün dünyada her yıl yaklaşık 300 milyar dolar ile 1 trilyon dolar arasında zarara yol açıyor. Dünyada 110 milyar dolarlık bir zarar oluşurken yılda 556 milyon kişi mağdur oluyor. Türkiye’de 1 milyar TL zarar ve 10 milyon mağdur var. Güvenlik ihlallerinin yüzde 95’i kandırma (phishing) e-postalar ile başlıyor. İslam’ın dikkat çektiği diğer önemli nokta kurumsal şirketlere ait bilgisayarların yüzde 75’i zararlı yazımların (malware) işgali altında. Ayrıca zararlı yazılımlar daha kompleks ve kazanç sağlamaya yönelik üretiliyor. İslam, 2012 yılında spam e-maillerde (istenmeyen e-postalar) yaşanan yüzde 29’luk düşüşü, spam üreticilerin sosyal medyaya yönelmelerine bağlıyor. Kandırma saldırıları daha karmaşık olmakla birlikte hedefleri sosyal medya. Sosyal medya kullanıcısı her 5 kişiden 4’ü spam iletilere, her 2 kişiden biri kandırma, zararlı yazılım saldırılarına maruz kalıyor. İslam, “Siber saldırılar sonucu şirketlerin uğradığı zararlar önceki seneye göre yüzde 40, DDoS ataklarının ortalama büyüklükleri geçen seneye oranla yüzde 63 arttı.” diyor. Ayrıca tespit ettikleri köle bilgisayarlar (botnet) var: “Çökertildikten aylar sonra Şubat 2012’de Kelihos Botneti tekrar görüldü. Mart 2012’de güvenlik araştırmacıları Zeus Botneti’nin anahtar sunucularını çökertti. Grum Botnet, Temmuz 2012’de tespit edilerek etkisiz hâle getirildi. Eylül 2012’de Nitol isimli büyüyüp gelişmekte olan bir botnet çökertildi.”

ÜNİVERSİTELERDE SİBER DERS

Hacettepe Bilgisayar Mühendisliği Bölü-mü’nde lisans seviyesinde bilgisayar ve ağ güvenliği; yüksek lisans seviyesinde ise ileri düzey bilgisayar ve ağ güvenliği, şifreleme dersleri veriliyor. Ayrıca ağ ve kriptografi konularında çalışan güvenlik araştırma grubu, hukuk fakültesinde ise bilişim hukuku yüksek lisans programı mevcut. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) yüksek lisans seviyesinde bilgi güvenliği ve adli bilişim dersleri işleniyor. İstanbul Şehir Üniversitesi’nde, bilgi güvenliği mühendisliği yüksek lisans programı bulunuyor. Bilgi Üniversitesi’nde Bilgi Güvenliği ve Adli Bilişim Araştırma Birimi, Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin bir alt birimi olarak kuruldu. Buradaki eğitim ise daha çok hukukçulara yönelik. Uluslararası Bilgi Sistemleri Derneği (ISSA) Türkiye Başkanlığı ve Kadir Has Üniversitesi işbirliğiyle geçtiğimiz hafta Siber Güvenlik Araştırma Merkezi (SİGÜM)’nin ilk adımları atıldı. SİGÜM’de eğitim alanında siber güvenlik yüksek lisans programı da başlatılacak.

SİBER SAVAŞLAR VE CASUS YAZILIMLAR

Yakın geçmişte yaşanan siber saldırılara ve kullanılan silahlara baktığımızda siber savaşçı ülkelerin savunma reflekslerini, güvenlik zafiyetleri yani ne kadar güçlü olduklarını görmek mümkün. Hava mühendis Hasan Çifci, Her yönüyle Siber Savaş adlı kitabında bu ülkelerden ve en güçlü zararlı yazılımlardan bahsediyor. STUXNET: 2010 yılında Amerika’nın Stuxnet adlı bir solucanının (zararlı yazılım) İran’ın nükleer santrallerine sızdığını hatırlarsınız. Solucan özellikle Siemens üretimi kumanda sistemlerini etkilemişti. SCADA (supervisory control and data acquisiton) sistem denen, endüstriyel kontrol sistemleri hedef alınmıştı. Zararlı yazılımın, İran’ın internete bağlı olmayan nükleer santral sistemine USB bellek üzerinden bulaştırıldığı tahmin ediliyordu. Endüstriyel kontrol sistemlerinin (SCADA) ve dış dünyaya kapalı sistemlerin hedef alınması ve bunda başarılı olunması siber saldırıların verebileceği zararın farkında olmayan ülkeler için önemli bir uyarı niteliğinde. Bazı gazeteler o dönem ‘siber savaş başladı’ diye manşet atmışlardı. Hedef büyük ve sonuç başarılıydı. İSRAİL-CAST LEAD HAREKATI: Aralık 2008’de İsrail’in Filistin’e karşı başlattığı Cast Lead Harekatı ile Filistin ve İsrail arası siber savaş yaşanmıştı.

İsrail savunma gücü, Hama TV istasyonu yayınına girerek Hamas liderlerinin öldürüldüğünü gösteren Arapça “Zaman tükeniyor” başlığı altında çizgi film yayımladı. Bunun üzerine Filistinli siber korsanları, İsrail web sitelerine saldırdı ve binlerce siteyi değiştirerek İsrail aleyhtarı ilanlar yerleştirdiler. İsrail’in “Help İsrail Win” olarak bilinen siber korsan ekibi tarafından geliştirilen “Patriot” adlı hizmet dışı bırakma yazılımıyla çok sayıda gönüllü köle bilgisayarla bir ordu kurdu. Bu orduyla İsrail karşıtı web siteleri çökertildi. MAVİ MARMARA: Abluka altındaki Gazze’ye yardım götürün ve çoğunluğu Türk gönüllülerden oluşan gemiye 31 Mayıs 2010 tarihinde yapılan İsrail saldırısı üzerine Türk bilgisayar korsanları, İsrail’deki iktidar partisi Likud’un web sitesini çökertti. İsrail karşıtı sloganların yerleştirildiği web sitesinde “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü, Türk bayrağı ve Atatürk’ün fotoğrafı yer almıştı. GHOSTNET: Ghostnet, 2009 yılında ortaya çıkarılan bir olayda, 103 ülkeden çok sayıda bilgisayardan veri çalabilen, bilgisayarların mikrofon, kameralarını açarak ses ve görüntü aktarabilen bir casus yazılım. Bu sistemin özellikle elçilik ve devlet kurumları bilgisayarlarına yüklendiği belirlenmişi bilgilerin Çin’e gönderildiği ileri sürülmüştür. RED OCTOBER (KIZIL EKİM): Özellikle eski Sovyet Bloku ülkeleri (Doğu Avrupa), elçilikleri ve bilimsel kuruluşlarının kullandıkları iletişim ağlarına bağlı bilgisayarlarda 2007 yılından beri aktif olan casus yazılım. Kaspersky firması tarafından tespit edilmiş ve 14 Ocak 2013 tarihinde kamuoyuna duyurulmuştur.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: