Günlük arşivler: Ocak 2, 2014

ARAŞTIRMA DOSYASI : Yumuşak Güç Savaşları ve Gezi Parkı Olayları *

Doç. Dr. Atilla SANDIKLI

Mayıs 2013’de Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında Gezi Parkı’nda ağaçların yerinden sökülmesi ile başlayan eylemler, 15 Haziran’da parkın emniyet güçlerince tamamen boşaltılmasıyla hız kaybetmeye ve nitelik değiştirmeye başlamıştır. İlk etapta çevreye duyarlı genç bir grup tarafından başlatılan barışçıl eylemler, Taksim’deki yeşil alanın korunması ve Gezi Parkı alanında inşa edilmesi planlanan Topçu Kışlası’nı protesto etmek maksadıyla düzenlenmiştir. Eylemin 4. gününde emniyet güçlerinin eylemcilere aşırı güç kullanarak müdahale etmesi ve çok sayıda göstericinin yaralanması eylemlerin hızla Türkiye geneline yayılmasına neden olmuştur.

İlerleyen aşamada aşırı örgütlerin, bölgesel ve küresel ölçekteki dinamiklerin etkisiyle olaylar kontrolden çıkmış, dış aktörler tarafından yönlendirilebilecek bir güvenlik problemine dönüşmüştür. Bu aşamada Gezi Parkı çevresinde ve Taksim meydanında araçlar ve dükkanlar tahrip edilmiş, İstanbul dışında Ankara ve İzmir gibi diğer büyük şehirlerde iktidar partisi aleyhine kitlesel gösteriler düzenlenmiştir. Yurt genelinde iktidara tepki gösteren çevreler bu eylemlere belirli saatlerde hanelerinde ışıklarını açıp-kapatarak, pencerelerinden tencere-tavalara vurarak ve trafikte ise korna sesleriyle katılım göstermişlerdir.

Olayların gelişim süreçleri dikkate alındığında Gezi olayları üç aşamada değerlendirilmektedir. İlk aşama olarak değerlendirdiğimiz süreç, 27 Mayıs-31 Mayıs tarihleri arasındaki dört günü kapsamaktadır. Bu süreçte kısıtlı sayıda çoğunluğu genç eylemcinin destek verdiği, lokal gösterilerin düzenlendiği, hedef ve kapsamı dar olan ve iç dinamiklerin şekillendirdiği olaylar karşımıza çıkmaktadır.

Eylemlerin ikinci aşaması ise 1 Haziran’dan 15 Haziran’a kadar olan ve son derece hızlı bir şekilde Türkiye geneline yayıldığı iki haftayı kapsamaktadır. Yumuşak Güç Savaşları çerçevesinde okuduğumuz ve “şiddet içermeyen mücadele yöntemleri”nden “şiddetin yeniden üretildiği” çatışmalara dönüşen ikinci aşama 15 Haziran’da güvenlik güçlerinin Gezi Parkı’na müdahale ederek alanı boşaltması ile son bulmaktadır.

Üçüncü aşama ise 15 Haziran’da güvenlik güçlerinin müdahalesi ile park alanının boşaltılmasının ardından eylemlerin git gide zayıfladığı, meşruiyetinin toplum tarafından sorgulanmaya başlandığı ve geniş kitlelerin eylemlere olan desteğini çektiği bir süreçtir.

Bu makale, Gezi Parkı olaylarının ve eylemcilere müdahale şeklinin sağlıklı bir analizi için iki farklı bakış açısı sunmaktadır. İlk bakış açısı eylemlerin ve güvenlik güçlerinin müdahalesinin demokratik hak ve özgürlükler temelinde analiz edilmesidir. Bu bakış açısıyla özgürlük ve güvenlik ilişkisi değerlendirilecektir. İkinci perspektifise olayların artık bir güvenlik problemine dönüştüğü ve teorik temeli Yumuşak Güç Savaşları kavramıyla açıklanabilecek bir vaka çalışmasıdır. Artan şiddetle birlikte ulusal bir güvenlik problemine dönüşen ve ülke istikrarına zarar veren bir meselenin küresel ve bölgesel güçlerce istismar edilebileceği ve Yumuşak Güç Savaşlarına dönüşebileceği ihtimali üzerinde durulacaktır.

Soğuk Savaş sonrasına yaşanan devrimlerin, halk ayaklanmalarının, darbeler ve eylemlerin iyi okunabilmesi için gerçekleşen olayların kuramsal bir çerçeve ile tanımlanması, anlamlandırılması ve açıklanabilmesi gerekmektedir. Sosyal hayattan, siyasete doğrudan etki edebilecek toplumsal gelişmeleri ve ortaya çıkabilecek olası güvenlik problemlerini aşabilmek, geçmiş tecrübelerin teorik bir perspektifle okunabilmesi ve bu perspektifin yarına ışık tutabilmesi ile mümkündür. Amaç gelecekte Yumuşak Güç Savaşları kapsamında karşılaşılması muhtemel olan “işgal eylemleri” ve eylemlerde karşılaşılabilecek manipülasyonlar hakkında farkındalık oluşturmaktır.

Hak ve Özgürlükler Perspektifinde Gezi Olayları

Gezi olayları demokratik hak ve özgürlükler perspektifinde analiz edildiğinde; eylemlerin ilk aşamada Gezi Parkı alanı için geliştirilen inşaat projesine karşı, çevre duyarlılığına dayalı demokratik bir tepki olduğu görülmektedir. Bu aşamada, parkın mevcut şekli ile muhafaza edilmesini savunan protestocuların ilk tepkileri demokratik Türkiye içinde meşru talepler olarak değerlendirilmeliydi. Ancak Türkiye’de siyasal iktidar demokratik ve meşru talepler şeklinde ortaya çıkan bu ilk tepkileri kabullenememiş, aksine tepkileri sert bir şekilde bastırmak sureti ile taleplerin son bulacağını düşünmüştür. Oysa çağcıl demokrasilerde çoğulcu bir anlayışla ve yönetişimin bir gereği olarak toplumun talepleri şehirdeki çevre düzenlemelerine yansıtılabilmeliydi.

Modern dünyada özgürlük ve güvenlik son derece hassas bir denge üzerinde yürütülmektedir. Özgürlük ve güvenliğe birbirine zıt kavram olarak bakmaktan ziyade birbirini tamamlayıcı iki mefhum olarak da bakılabilir. Güvenlik hareket noktasını özgürlükten aldıkça, özgürlükleri güçlendirir. Demokratik toplum ve demokratik devlet birbiri için önem arzeden bu iki kavram arasındaki uyumu göz önünde bulundurmalıdır. Özgürlükler bazen “güvenlik açığı” şeklinde değerlendirilse dahi, paradoksal bir şekilde tam tersine etkiyle potansiyel gerilim noktalarının azaltılması; toplum içinde farklı görüşlerin ifade edilebilmesi, düşüncelerin kamuoyuna duyurulabilmesi ve siyasi iktidarı etkileyebilme açısından önemli roller üstlenmektedir. Bu bağlamda özgürlükler, toplumda hoşgörü ve güven ortamını sağlamak suretiyle potansiyel gerilimleri azaltmakta ve güvenliğe katkı yapmaktadır.

Soğuk Savaş sonrasında, Kadife Devrimlerin gerçekleşmesi sürecinde, Sovyet yanlısı rejimlerin karşılaştığı bu yeni toplumsal hareketler sadece otoriter ve totaliter rejimlerde görülmemiştir. Benzer olaylar gelişmiş demokrasilerde de yaşanmıştır. 2011’de Amerika’da meydana gelen “işgal hareketleri” domino etkisi ile İngiltere ve İspanya olmak üzere dünyanın birçok ülkesine yayılmıştır. Türkiye’de benzer gelişmeler Gezi olaylarında yaşanmış fakat bu olaylar karşısında güvenlik ve özgürlük dengesinde parlak bir sınav verilememiştir.

Taksim Gezi Parkı’nda ortaya çıkan ve başlangıçta demokratik bir nitelik taşıyan eylemlere güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanarak müdahale etmesi özgürlük-güvenlik ilişkisinde Türkiye’nin henüz belli bir olguluğa erişemediğini göstermiştir. Çağcıl demokrasilerde de sıkça karşılaşılan bu tür demokratik eylemlere erken ve sert müdahale edilmesi, güvenliğin liberal ve özgürlük temelli değil, realizm ve güç temelli yaklaşımla uygulandığının önemli bir delili olmuştur. Eylemcilere uygulanan sert müdahalenin meşruiyetindeki problem halk içinde büyük infiallere yol açmıştır. Dolayısıyla çelişkili bir şekilde toplum güvenliğini sağlamak için yapılan müdahaleler aksi yönde etki göstermiş ve güvenlik problemini daha da derinleştirmiştir.

Bu bağlamda Gezi eylemlerinin barışçıl olan birinci aşaması anlaşılabilir bir süreçtir. Bu aşamada güvenlik güçleri özgürlükler temelinde eylemlerin düzenli bir şekilde gerçekleşmesi için gerekli tedbirleri almalıydı. Tam tersine 29 Mayıs-1 Haziran sürecinde gerçekleştirilen sert müdahaleler eylem(ci)lerin şiddet fitilini ateşlemiş ve 15 Haziran’a kadar üstel artışla yayılan eylemler demokratik yollarla iktidara gelen meşru bir yönetimi tehdit eder duruma gelmiştir. İkinci aşamada eylem(ci)lerin şiddetin bir parçası olması, ülke istikrarını ve güvenliğini tehdit etmesi nedeniyle, küresel ve bölgesel aktörlerin karıştığı Yumuşak Güç Savaşları’nın bir aracı olduğu noktada eylem(ci)ler meşruiyetini kaybetmeye başlamıştır. 1 Haziran-15 Haziran tarihleri arasında tanık olduğumuz bu süreçte bazı sivil toplum örgütleri, Yumuşak Güç Savaşları kavramsallaştırması çerçevesinde açıklanabilecek bir ortamda, Türkiye’nin yumuşak gücünün gelişmesini kendi çıkarları için tehdit gören küresel ve bölgesel güçler tarafından kullanılan bir oyuncu konumuna düşürmüştür.

Yumuşak Güç Savaşları

Soğuk Savaş sonrası dönemde, savaşların siyasi, ekonomik ve sosyal maliyetlerinin kabul edilemez boyutlara ulaşmasıyla birlikte; terör örgütleri, mafyalar, gizli servisler ve özel kuvvetlerin kullanıldığı düşük yoğunluklu savaş, yıldız savaşları, siber savaş ve etki odaklı savaş gibi yeni savaş türleri de karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu savaş türleri genellikle klasik realizm yaklaşımı ile özdeşleştirilen güvenlik ve güç gibi kavramların yeniden okunmasına neden olmuştur.

Uluslararası örgütlerin yaygınlaşması, sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi, devlet dışı aktörlerinin etkinliğinin artması, içinde bulunduğumuz dönemde klasik güç tanımlarından öte; “sert güç”, “yumuşak güç” ve “akıllı güç” tanımlarını gündeme getirmiştir. Güç olgusu, yaşanan döneme, var olan aktörlere ve mevcut olaylara göre bu üç kavram arasında değişiklik ve dönüşüm gösterebilmektedir. Örneğin bir ülke, dünya siyasetinde istediği hedeflere ulaşmak için askeri müdahaleyi, baskı ve dayatmayı içeren sert gücü kullanabileceği gibi; o ülkenin değerlerine hayran olan, onu örnek alan, refah seviyesine ve fırsatlarına özenen başka ülkelerin kendisini izlemesi ile yumuşak gücünü de kullanabilir. Bu bağlamda zorlama yerine işbirliğini öneren ve yumuşak güç kavramını literatüre kazandıran Joseph Nye küresel sistemin çok kutuplu yapısının, uluslararası örgütler ve medyanın artan etkisinin askeri kapasiteyi geri plana attığını düşünmektedir. Bu yaklaşıma göre asimetrik savaş yöntemlerinin üretilmesi ve klasik orduların etkinliğinin azaltılması sonucu çağımızda sert/kaba gücün önemi azalmaktadır.

Küresel güçlerin ulusal çıkarlarını elde etmek için terörü bir araç olarak kullanma durumu, 11 Eylül 2001 ve sonrasında terörün kendilerini de vurmasıyla ortadan kalkmıştır. Uluslararası terör lanetlenmiş ve teröre destek veren devletler hedef haline getirilmiştir. Bu durum, küresel güçlerin yumuşak gücün kullanımını esas alan stratejiler geliştirmesine, bir boyutuyla da “Yumuşak Güç Savaşları” kavramsallaştırması çerçevesinde değerlendireceğimiz mücadelelere neden olmuştur.

Yumuşak Güç Savaşları, çıkarları çelişen ülkelerin birbirlerinin yumuşak güçlerini yok etmek, zayıflatmak için kendi yumuşak güçlerini kullandıkları bir mücadele yöntemidir. Bu mücadele biçimi bir ülkenin yumuşak gücünün hızlı bir şekilde gelişme göstererek küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarını tehdit etmesi durumunda meydana gelebilir. Bu bağlamda, yumuşak gücü hızlı bir şekilde gelişen ülkenin politikaları küresel ve bölgesel güçleri hedef almaya veya küresel ve bölgesel güçlerin sahip olduğu yumuşak güce zarar vermeye başlarsa Yumuşak Güç Savaşları’nın çıkması kaçınılmaz olur. Hatta gelişmeler farklı devletleri tehdit ettiği hallerde, bu devletler bir ittifak oluşturarak veya bir ittifak oluşturmadan ayrı ayrı, yumuşak gücü hızlı bir şekilde gelişen ülkeye karşı yumuşak güçlerin çatıştığı bir savaş açabilirler ve bu savaşı aynı anda uygulayabilirler.

Yumuşak Güç Savaşları’nda karşı tarafın etkili olan yumuşak güç unsurları hedef alınır. Bu unsurlar içinde siyasi liderler, partiler, sivil toplum kuruluşları, değerler, ideolojiler, tarihsel derinlik, kültürel yapı, ekonomik gelişme, o ülkeyi cazibe merkezi haline getiren diğer yetenek ve kabiliyetler bulunmaktadır.

Yumuşak Güç Savaşları’nda klasik güvenlik uygulamaları olayları daha da büyütebilir. Bir parkın veya meydanın işgal edilmesine ve trafiğin engellenmesine yönelik eylemler aslında güvenlik güçlerini sert müdahaleye zorlamak için yapılan girişimler olabilir. Güvenlik güçlerinin sert müdahalesi, müdahale sırasında meydana gelecek yaralanma ve ölümler sosyal medyada abartılı bir şekilde işlenir. Toplumdaki hassasiyetler istismar edilerek ve olaylarda kahramanlar yaratılarak eylemlere desteğin artırılması ve geniş kitlelerin eylemlere katılması sağlanabilir.

Yumuşak Güç Savaşları’nda siyasi direniş sürecinde şiddetten uzak durmak esas olmasına rağmen zaman zaman şiddet içeren mücadele yöntemleri de benimsenebilir. Bilgi teknolojileri ve medya süreç içinde aktif ve etkin bir şekilde kullanılır. Siyasi liderin diktatör olarak algılanması için girişimler yoğunlaştırılır ve bu şekilde mücadeleye meşruiyet kazandırılmaya çalışılır. Özgürlük adına gerçekleştirilen eylemler ve direniş vasıtasıyla liderin karizması ve otoritesi aşındırılır. Aynı zaman ülke içindeki hassasiyetler istismar edilerek ülke içindeki radikal örgütler harekete geçirilir. Sıfır toplamlı bir çatışma ortamında devletin yumuşak gücü zayıflatılır ve etkinliği azaltılır.

Sivil Toplum

Sivil toplum kuruluşları günümüzde kamuoyu oluşturmak suretiyle bireylerin taleplerinin dile getirilmesine ve dikkate alınmasına yardımcı olmaktadır. Farklı düşünce ve çıkar grupların düşüncelerini yaymak ve çıkarlarını elde etmek için örgütlenmektedir. Devlete bağlı olmadan gönüllülük esasına dayalı olarak ortak amaçlar doğrultusunda kurulan sivil toplum kuruluşları halkın katılımının en üst seviyede gerçekleştiği kuruluşlardır. Bu bağlamda vatandaşlar sivil toplum faaliyetlerine katılarak siyasal mekanizmayı yönlendirmekte ve yönetimde aktif bir şekilde rol almaktadır. Siyasi iktidarlar ile sivil toplum arasındaki diyalog ve müzakerelerin kopması, halkın belirli kesimlerinin dikkate alınmaması, kutuplaşmaya ve ötekileşmeye neden olmaktadır. Kutuplaşma ve ötekileştirme toplumdaki gerilimleri artırmakta, karşılıklı düşmanlık ve çatışma ortamını hazırlamaktadır. Oluşan hassasiyet Yumuşak Güç Savaşları için bulunmaz bir “fırsat” oluşturulmakta, küresel ve bölgesel diğer aktörlerin de müdahalesi ile hedef hükümetin yönetebilme kabiliyeti aşındırılarak, istikrar ve güven ortamına darbe vurulabilmektedir.

Gezi parkı örneğinde sivil toplumun aktif rol aldığı gözlemlenmektedir. Bu durum pek tabii ki çağcıl demokrasilerde olağandır. Fakat protestoların yer yer “vandalizm”e dönüştüğü ve kimi eylemcilerin karşısında olduğu şiddetin bir parçası durumuna geldiği noktada sivil toplumun da özgürlüğün uğradığı zarara ilişkin sorumlu olduğu belirtilmelidir. Eylemcilerin, Gezi olaylarının ikinci aşamasında açıkça görüldüğü üzere başvurduğu şiddet, barışçıl eylemlerin meşru zeminini sarsmış, Vandalizm diğer bireylerin ve toplumsal alt grupların özgürlükleri hedef almaya başlamıştır. Sivil toplum örgütleri bu bağlamda kitleleri organize eden ve harekete geçiren bir kuvvet olarak özgürlük ve güvenliğin hassas dengesini gözetmek durumundadır. Şu da eklenmelidir ki; özgürlük “-den kurtulmak” ya da “bana dokunma” demek değil, Jean Paul Sartre’ın vurguladığı üzere “özgürlük sorumlu olmaktır.”

Özgürlük ve güvenlik dengesinin güvenlikleştirme lehine bozulmaya çalışıldığı Yumuşak Güç Savaşları’nda siyasi liderin karakteri detaylı olarak incelenerek istismar edilebilecek özellikleri tespit edilir ve bu özellikler manipüle edilmeye çalışılır. Oluşturulan siyasi ortamda farklılıklar ötekileştirilmeye, ötekileştirmeler kutuplaştırmalara, kutuplaştırmalar düşmanlıklara dönüştürülür. Devletin ve halkın ortak menfaatleri siyasi çatışmalara, kargaşa ve kaosa feda edilir. Herkesin kaybettiği Yumuşak Güç Savaşları ortamında devletin yumuşak gücü ve etkinliği azaltılır.

Yumuşak Güç Savaşları kapsamında eğer yönetimler ekonomik baskılara açıksa, sivil toplum örgütleri iş yavaşlatma eylemleri, boykot ve grev gibi ekonomik eylemler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli grev türlerinin seçici şekilde kullanılması imalat, taşımacılık, ham maddelerin tedariki ve ürünlerin dağıtımı gibi kritik noktalarda uygulanabilir. Şiddet içermeyen direnişler yaygınlaştırılarak ülke yönetiminin meşruiyeti sorgulanmakta ve itaatsizlik propagandası yayılmaya çalışılmaktadır.

Bir devletin yumuşak gücü ve liderin cazibesi bölgedeki diğer ülkelerin liderini ve halklarını etkilemeye başladığında, bölgede çıkarları zarar görmeye başlayan diğer aktörler bu ülkelere ve liderlere karşı Yumuşak Güç Savaşları yürütülebilir. Yumuşak gücü gelişen ülkenin etkinliğini sınırlamak amacıyla bölgedeki gelişmeler yeniden şekillendirilebilir. Eğer ülkenin yumuşak gücünün kaynağı bir ideoloji veya inanç sistemi ise, bu değerleri aşındırmaya ve toplumun bu değerlere yönelik bağlılığını azaltmaya yönelik eylemlere ağırlık verilebilir.

Bu bağlamda, Gezi Parkı olaylarının güvenlik problemine dönüşmesi, Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız olan dış aktörlerin süreci istismar etmelerine neden olabilecek bir hassasiyet doğurmuş, yurt genelinde kitlelerin yönlendirilebileceği psikolojik bir zemin meydana getirilmiştir. Gezi olayları sırasında emniyet güçlerinin karşılaştığı zorluklar ve maruz kaldığı tepkiler, gelecekte dış aktörlerin desteği ile gelişebilecek kitlesel hareketlerin Türkiye aleyhine nasıl kullanılabileceğini göstermesi açısından önem arz etmektedir.

Gezi Olaylarının Analizi

Soğuk Savaş sonrası dönemde eski doğu bloku ülkelerinde “kadife devrimler” ile totaliter rejimler değiştirilmiştir. Kadife devrimlerle eylemciler, şehrin en önemli ve tanınan meydanlarında, şiddet içermeyen yöntemlerle taleplerini ülke ve dünya gündemine taşıyarak kendi halkına baskı ve şiddet uygulayan totaliter yönetimleri değiştirmişlerdir. Yumuşak Güç Savaşları’nın SSCB’nin ve Doğu Avrupalı diğer sosyalist rejimlerin dağılma sürecindeki bu yansıması, bize totaliter rejimlerin birer birer düşüşünü ve ilgili ülkelerde demokrasi tesisinin bir nevi resmini sunmuştur.

Yumuşak Güç Savaşları’nın ilk örneğini gördüğümüz ve kadife devrimlerle karşılaştığımız totaliter yönetimlerin devrilmesini sağlayan eylemler, Gezi Parkı olayları üzerinden Türkiye’yi okuduğumuzda aynı siyasal meşru zemini yakalayamamaktır. Türkiye, demokratik yollarla yönetime gelen meşru bir siyasal iktidara sahiptir. Bu bağlamda demokratik bir ülkede demokratik tepkiler, yine demokratik sistemin sınırları dahilinde gerçekleşmelidir. Eylemin ikinci aşaması olarak belirttiğimiz ve şiddetin yeniden üretildiği süreçte eylemcilerin, sivil toplum kuruluşlarının, muhalefet partilerinin, bazı yasa dışı örgütlerin, çevreci duyarlılıkla başlayan bu girişimi demokrasinin “altını oyacak” ve şiddeti maruz görecek şekilde manipüle etmesi Türkiye’de katılımcı demokrasiye zarar vermektedir. Bununla birlikte, hükümetin eylemlerin ilk aşamasındaki demokratik talepleri göz ardı etmesi ve polisin müdahalede orantısız güç kullanması eylemcilere oldukça geniş bir kitlenin destek verdiği protesto sürecini başlatmıştır. Bu süreçte Topçu Kışlası’nın inşa edileceği yönündeki ısrarlı tutum ve krizingüç kullanılarak çözülmeye çalışılması eylemlerin şiddetini arttırmıştır.

2002’den itibaren üç kez üst üste oylarını artırarak iktidara gelen ve “egemen parti” konumuna yükselen AK Parti’nin, 2011’deki seçimlerde %50’lik bir çoğunluğun desteğini kazanmasından sonra, “ustalık dönemi” olarak adlandırdığı dönemde çağcıl demokrasinin en önemli esasları olan çoğulculuk ve yönetişim ilkelerinden uzaklaşmaya başlaması, kendisine tepkilerin artmasına neden olmuştur. Kuruluş ve yükseliş aşamasında çoğulculuk ve yönetişim ilkelerine uygun hareket eden AK Parti’nin, ustalık döneminde sadece kendi seçmen kitlesinin ve hatta seçmen kitlesi içinde kendisine yakın belirli grupların talepleri doğrultusunda politikalar uygulamaya başlamıştır. Diğer grupların görüşlerini, beklentilerini ve taleplerini göz ardı etmesi hatta onların bir kısmını tamamen ötekileştirmesi, AK Parti’yi kapsayıcı olmaktan ziyade dışlayıcı söylemlerde bulunan bir parti konumuna düşürmüştür. Muhalefet bu hassasiyeti değerlendirerek iktidarı otoriterleşme ile suçlamış ve başbakanı diktatör olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda diktatör algısı üzerinden Gezi olaylarının meşruiyeti sağlanmaya çalışılmıştır.

Eylemlerin şiddete varan aşamalarında güvenliğin sağlanması için başvurulan güç kullanımı, radikal örgütlerce özgürlüklere vurulmuş bir darbe olarak gösterilmiş, kutuplaşma, düşmanlık ve çatışma ortamı derinleştirilerek yayılmaya çalışılmıştır. Siyasi liderin karakteri detaylı olarak incelenerek tespit edilmiş, karar alıcıların istismar edilebilecek özellikleri olumsuz ve kasıtlı bir şekilde manipüle edilmeye çalışılmıştır. Yumuşak Güç Savaşları’nda hedeflerden biri de hükümetin yönetebilme kabiliyetinin aşındırılması, istikrar ve güven ortamının ortadan kaldırılması ve devletin yumuşak gücünün zayıflatılmasıdır.

21. yüzyılda yükselen bir güç olarak ortaya çıkan Türkiye’nin yumuşak gücü Ortadoğu’da etkili olmaya başlamıştır. Arap Baharı kapsamında yapılan halk devrimleri, Türkiye’nin yumuşak gücünü daha da artırmış, bölge ile ilgilenen küresel ve bölgesel güçler endişe duymaya başlamıştır. Türkiye’de başbakanlık seviyesinde yapılan açıklamalar da bu endişeleri derinleştirmiştir. Yumuşak Güç Savaşları kavramsallaştırmasında yumuşak gücü hızlı bir şekilde gelişen ülkenin politikaları, küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarına zarar vermeye başladığında, bu güçler yumuşak gücü yükselen ülkenin iç hassasiyetlerini istismar ederek o ülkenin yumuşak gücünü zayıflatmak için girişimlerde bulunmaktadır. Gezi olayları sonrasında Türkiye’nin yumuşak gücü büyük bir darbe yemiştir.

Soğuk Savaş sonrası süreçte eski Sovyet Cumhuriyetleri sonrası ortaya çıkan devrimler, Arap halk ayaklanmaları ve Türkiye’deki Gezi olayları iç dinamikleri tetikleyen dış etkiler bağlamında okunurken; kitleleri harekete geçiren küresel ve bölgesel güçlerin stratejileri de göz önünde bulundurularak değerlendirilmeler yapılmalıdır. Gezi olayları, Mısır’daki darbe ve Tunus’ta muhalif liderin öldürülmesi ile artan eylemlerin aynı anda meydana gelmesi dikkate alınmalıdır. Başlangıçta sadece çevre duyarlılığı temel neden olsa da, Türkiye geneline bakıldığında eylemlerin dış aktörlerin destek ve yönlendirmelerinden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Gezi Parkı olayları ile başlayan gösterilerde yer alan çok sayıdaki yabancı uyruklu eylemci de Türkiye’deki sürecin sadece Taksim’deki çevre düzenlemeleri ile açıklanamayacağını ortaya koymaktadır. Gösterilerde eylemcileri kışkırtan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Yunanistan, Suriye ve İran uyruklu yabancılar tespit edilmiş ve gözaltına alınmıştır. Ayrıca eylemleri yönlendiren yabancı uyruklular arasında diplomatik pasaportlu kişilerin de yer alması dikkat çekmiştir.

Yumuşak Güç Savaşları’nda küreselleşme ve bilgi teknolojilerinden istifade edilerek uluslararası kamuoyu ve hedef ülke kamuoyları şekillendirilir. Bu çerçevede yabancı basının tutumu da Gezi parkı olaylarının küresel sistemden bağımsız değerlendirilemeyeceğini göstermiştir. Taksim’deki gelişmeleri dünya kamuoyuna düzenli bir şekilde aktaran bazı yabancı basın organlarının Türkiye’deki gelişmeleri “iç savaş” havasında yansıttığı, “Türk baharı” izlenimi vermeye çalıştığı, özellikle emniyet güçlerinin müdahale tarzına odaklandığı ve açık bir biçimde taraflı bir habercilik yaptığı gözlemlenmiştir. Hatta yine bazı medya kuruluşlarının, Türkiye’de demokratik yollarla seçilen siyasi iktidarı, Arap dünyasındaki halk hareketlerinin çıkmasına neden olan totaliter yönetimlerle karşılaştırdığı görülmüştür. Özellikle Rus basısının Taksim’deki gelişmeleri naklederken “Türk Baharı”, “Türk Savaşı”, “İstanbul Savaş Alanı” ve “Kalabalıklar Tahrir’de olduğu gibi Taksim’i de almak istiyor” başlıklarını tercih etmesi ve RussiaToday televizyonunun Twitter hesabındaki haber cümlelerinin sonuna “#occupygezi” (geziyi işgal et) etiketi koyması dikkat çekmiştir.

Demokrasi ve özgürlük yolunda demokratik yollarla iktidara gelen bir hükümete karşı yapılan bu eylemlerin küresel ve bölgesel aktörlerce desteklenmesi aynı zamanda bir ikilemi de ortaya çıkarmıştır. Taksim’de demokrasi ve özgürlüğü destekleyen Batı, Tahrir’de darbeye destek vermiştir. Bu durum, Batı’nın söylem ve eylemlerindeki ikircikliği göstermektedir. Gezi olaylarında Batı ülkeleri, Rusya ve İran’ın girişimleri Yumuşak Güç Savaşları’nda birbiriyle ihtilaf halinde olan kuvvetlerin bile dolaylı ya da direkt olarak bir ittifak kurduğu süreci dünya kamuoyuna sunabilmektedir.

Soğuk Savaş sonrası süreçte küresel ve bölgesel aktörlerin yumuşak güçleri nüfuz ettiği bölgelerde toplumları yönlendirebilmek amacıyla aşırı örgütlerle birlikte kitle hareketlerini teşvik ettiği gözlemlenmektedir. Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki devrimler ve Arap Baharı sürecindeki halk hareketleri, bu stratejinin kısmen tatbik edildiği örnekleri karşımıza çıkarmıştır. Bahse konu Yumuşak Güç Savaşları sürecinde, PKK terör örgütüne destek verilerek KCK yapılanması üzerinden kitleleri harekete geçirmeye çalışmış, Türkiye’ye karşı “devrimci halk savaşı”nın ön hazırlıkları yapılmıştır. SDP, ESP, TKİP, TKEP/L, Halkevleri gibi bazı aşırı gruplar da şiddet içerikli eylemlere müdahil olmuştur. Keza Gezi eylemlerinin ilerleyen aşamalarında Taksim’deki araçların, durakların ve işyerlerini tahrip edilmiş ve PKK/KCK, DHKP-C, MLKP, TKP/ML, THKP/C gibi halkı terörize eden örgütlerinin meydanda etkili olduğu görülmüştür. Dolayısıyla, Yumuşak Güç Savaşlarında Gezi parkı eylemlerinde görüldüğü gibi hedef ülkelerdeki hassasiyetler değerlendirilerek kitleler harekete geçirilmeye çalışılmakta ve o ülkelerin yumuşak güçlerine önemli zararlar verilmektedir.

Çıkarılması Gereken Dersler

Gezi olayları Türkiye’deki iç dinamiklerin etkisi ve güvenlik güçlerinin başlangıçtaki sert tepkisi sonucu yaygınlaşmıştır. Gezi Parkı olayları, eylemlerin başlangıcından itibaren dış aktörler tarafından planlanan ve yürütülen bir proje olarak değerlendirilemez. Ancak olayların ilerleyen günlerde ulusal bir güvenlik problemine dönüşmesi, ortaya çıkan kutuplaşmaların derinleşmesi ve grupların radikalize olmasıyla dış güçler de devreye girmiş ve Türkiye’nin yumuşak gücüne zarar vermek için oluşan hassasiyetler istismar edilmiştir.

Teknoloji ve iletişim olanaklarının üst düzeye çıktığı günümüz dünyasında, “işgal” eylemleri ve kitlesel halk hareketleriyle sık sık karşılaşılabilir. İç siyasette bıraktığı derin izler, ekonomide yol açtığı sonuçlar ve Türkiye’nin yumuşak gücüne vurulan darbeler dikkate alındığında, siyasi iktidar, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının Gezi olaylarından belli dersler çıkarması gereklidir. Türkiye’nin de önemli bir sınav verdiği bu yeni toplumsal hareketlerle mücadelenin panzehiri çoğulcu demokrasi ve yönetişimdir.

Demokrasinin gelişim sürecinde, çoğunluğun devlet yönetimindeki kararlarının mutlak olması, azınlık haklarını kısıtlayabileceği kaygısı çoğulcu demokrasiyi ortaya çıkarmıştır. Çoğulcu demokrasi anlayışında çoğunluğun yönetme hakkı bulunmasına rağmen çoğunluğun sınırsız yetkilere sahip olduğu söylenemez. Temel insan haklarına saygı, insan onurunun korunması, azınlıkta veya muhalefette olanların beklentilerinin dikkate alınması, farklı düşüncelerin serbestçe hiçbir baskıyla karşılaşmadan söylenebilmesi çoğulcu demokrasi için şarttır.

Çoğulcu demokrasilerde özgürlük herkesin yönetime serbestçe katılımını sağlarken, eşitlik de insanların her türlü farklılığına rağmen, insan onurunun korunması gereğinden dolayı, eşit bir şekilde bu yönetime katılabilmesi anlamına gelmektedir. Çoğulcu demokrasilerde bireysel, kültürel ve sosyal haklar korunur ve genişletilir. Farklı kültürel kimlikler arası ilişkilerde ötekileşme yerine eleştirel anlama ve diyalog temelli tartışma ortamı oluşturulur. Toplumsal sorunların çözümünde ve talepler karşısında şiddet ve baskı yerine demokratik müzakere yöntemi etkin olarak kullanılır.

Yönetişim kavramı ise hükümet otoritesine ve gücüne dayalı yönetim anlayışından, hiyerarşik yapıdaki bir yönetim olgusundan farklı yeni bir süreci ve toplumun yönetimine ilişkin yeni bir modeli anlatmaktadır. Böyle bir model içinde aktörlerin ve birimlerin tek taraflı yönlendirmeleri ve etkileri değil, bir etkileşim süreci içinde gerçekleşen interaktif ilişkiler söz konusudur. Sadece hükümet birimlerinin ve görevlilerinin değil, aynı zamanda hükümet dışı örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin, bilim adamlarının, uzmanların ve vatandaşların katılımı söz konusudur. Bu bağlamda yönetişim ilkesinin işletilmesi ve farklı taleplerin dikkate alınması ile protestoların henüz bir güvenlik problemine dönüşmeden yatıştırılması mümkün olabilir. Yönetişimin uygulanmaması muhalif grupların aşırı gruplar ile birlikte hareket etmesine, böylece aşırı grupların meşruiyet kazanmasına hizmet etme riski taşımaktadır.

Yönetişim yaklaşımından hareketle yapılan analizlerde; özellikle hükümet-toplum etkileşimi üzerinde durulmakta; devlet ile devlet-dışı alan arasında işbirliğinin, kamu ile sivil toplum örgütleri arasında ilişkilerin geliştirilmesinin, çok kutuplu karar alma mekanizmalarının yaygınlaştırılmasının önemi belirtilmektedir. Devlet, doğrudan doğruya yönetme pozisyonundaki egemen aktör niteliğine sahip olmaksızın, karşılıklı bağımlılık konumunda bulunan aktörler arası etkileşimlerin çoğalması yoluyla, gerek hükümet çerçevesinden, gerekse toplumsal tabandan gelen örgütler arası ilişki ağlarının bir koleksiyonu ya da toplamı olmaya başlamaktadır.

Çoğulculuk ve yönetişimin temel ilkeleri olan hukukun üstünlüğü, katılımcılık, şeffaflık, eşitlik, etkinlik, hesap verebilirlik sayesinde önemli güç merkezleri arasında uzlaşma sağlanarak toplumsal gerilimlerin çıkması önlenebilir. Çıkan gerilimler kutuplaşmaya ve karşılıklı düşmanlıklara varmadan yatıştırılabilir. Bu sayede toplumda barış, istikrar ve güven ortamı yaratılabilir. Yumuşak güç savaşları kapsamında ülke içindeki parçalanmış yapıların ve hassasiyetlerin istismar edilmesi engellenebilir.

Meydanlarda protesto gösterileri düzenleyen eylemcilerin bütün taleplerinin yerine getirilmesi mümkün değildir. Ancak dile getirilen demokratik taleplerin topyekûn yok sayılması da katılımcı demokrasi ile çelişmektedir. Ülke içinde farklı grupların beklentilerinin karşılanmaması ve dile getirilen eleştirilerin ötekileştirilmesi ülke içindeki parçalanmış yapıları harekete geçirmekte, derinleştirmekte ve radikalize etmektedir. Bu nedenle protesto gösterileri ortaya çıktığında diyalog devam ettirilmeli, mutedil ve ikna edici yaklaşımlar üzerinde durulmalı ve henüz olaylar şiddetlenmeden çoğulcu demokrasi ilkesiyle soruna çözüm aranmalıdır.

Gezi olayları sırasında halk hareketlerinin desteği ve iktidara duyulan tepkinin hızlı yayılmasında sosyal medyanın etkisi önemlidir. Bu bağlamda, sosyal medyayı protestocular kadar devlet de toplumun doğru bilgilendirilmesi ve provokasyonları engellemek amacıyla hızlı ve etkin bir biçimde kullanmalıdır.

Yumuşak Güç Savaşları’nda alınacak güvenlik tedbirlerindeki hassasiyetler dikkate alındığında, güvenlik güçlerinin teşkilatlarının ve eğitimlerinin büyük önem arz ettiği görülmektedir. Güvenlik güçleri alacağı tedbirlerde dengeli ve istikrarlı davranmalı, güvenlik tedbirlerinin büyüklüğüne ve aşamasına göre önlemler konusunda ölçülü davranmalıdır. Ayrıca güvenlik personelinin psikolojik durumları devamlı izlenmeli, özel olarak izlenilmesi gereken personel operasyonlara götürülmemelidir.

Sonuç

Gezi olaylarının ilk aşaması demokratik tepkilerin dile getirildiği; ikinci aşaması ise protesto gösterilerinin hızlı bir şekilde genişlediği, şiddetin yoğun olarak görüldüğü ve protestoların Türkiye geneline yayıldığı süreçtir. İkinci aşamanın ilerleyen safhalarında protesto gösterileri, Türkiye’nin hızla yükselen yumuşak gücünü kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak gören ülkeler ve aktörler tarafından yönlendirilmeye başlanmış veçoğu zaman manipülasyona uğramıştır. Bu aşamada Yumuşak Güç Savaşları olarak kavramsallaştırılabilecek gelişmeler yaşanmıştır.

Gezi parkı olaylarının Türkiye açısından bir güvenlik problemine dönüşmesi, dış aktörlerin istismar edebileceği bir alan doğurmuştur. Bu durum, yurt genelinde kitlelerin yönlendirilebileceği psikolojik bir zemin meydana getirmiştir. Bahse konu ortam yumuşak güçlerin çatıştığı ve sivil toplum kuruşlarının da bu zeminde araçsallaştırıldığı bir resmi ortaya koymuştur.

Gezi olaylarında çoğulcu demokrasi ve yönetişim kavramlarına uyulmadığı için Yumuşak Güç Savaşları kapsamında olaylar yaşanmış ve Türkiye’nin yumuşak gücü büyük bir darbe yemiştir. Çoğulcu demokrasi toplumun tüm kesimleri ile iletişim halinde bulunan ve onların görüşlerini dikkate alan müzakereci bir yönetimi öngörmektedir.

Çoğulcu demokrasi ilkelerine uygun hareket edilmesi toplumsal gerilim zamanlarında ve olayların başlangıç aşamasında daha da önem kazanmaktadır. Hatta olaylar meydana gelmeden önce siyasi iktidar yönetişim kavramına uygun olarak toplumsal talepleri analiz eder ve bu talepleri dikkate alan politikalar ve uygulamalar gerçekleştirirse proaktif olarak potansiyel gerilimlerin oluşmasını ve olayların gelişmesini engelleyebilir.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan gerilimlerin ve olayların temelinde çağcıl demokrasi, demokratik kültür ve olgunluk eksikliği yer almaktadır. Bireyler ve toplumun her kesimi özgürlük alanlarının temel sınırlarının, diğer kişilerin ve toplumun diğer kesimlerinin özgürlük alanlarının sınırları olduğunu algılaması ve bu alanlara müdahaleden kaçınması çok önemlidir. Bireysel ve toplumsal özgürlük alanları genişletilirken, güvenliğin temel görevinin bu alanları korumak olduğu üzerinde durulmalıdır. Olumsuz olayların gelişmesi durumunda, güvenlik güçleri yetkisini hukuktan alarak ve hukukun sınırlamalarına uyarak ihlal edilen özgürlük alanlarını korumalıdır.

Gezi olaylarında güvenlik tesis edilmeye çalışılırken özgürlükler zarar görmüş, özgürlük ve güvenlik ilişkisindeki denge özgürlükler aleyhine bozulmuştur. Bu noktada taraflar açısından demokratik olgunluğun elzem olduğu tekrar vurgulanmalıdır. Demokratik olgunluk sadece tek taraflı olarak devletten beklenmemelidir. Toplum ve bireyler de demokratik olgunluğa sahip olma hususunda sorumludur. Sadece çağcıl demokrasi, demokratik kültür ve olgunluğa ulaşmış bir Türkiye’de; barış, istikrar ve güven ortamı yaratılabilir, huzur ve refah içinde insanca bir yaşam hakim olabilir.

AK PARTİ DOSYASI /// KEREM ALTAN : Tehlikeli oyunlar

İsmi ne zaman bir yerlerde geçse elimde olmadan aklıma Ergenekon operasyonlarında yakalanmadan Londra’ya kaçmayı başaran Başbakan’ın eski danışmanı ve AKP Balıkesir eski Milletvekili Turhan Çömez geliyor.

Karmakarışık bir adamdı ve bir zamanlar Başbakan’ın en güvendiği isimlerdendi, hep en yakınlarındaydı Başbakan’ın.

Londra’da görüntülendikten sonra şimdilerde ne yapıyor sorusunun cevabı ise hala sır.

Sizin de rahatlıkla tahmin edebileceğiniz gibi bana Başbakan’ın eski danışmanı Turhan Çömez’i çağrıştıran isim Başbakan’ın şimdiki başdanışmanı ve AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan.

Hani şu Başbakan’ın Başdanışmanı sıfatı taşımasına rağmen ağzından çıkan sözlerin sonuçlarını hesaplamakta öyle görünüyor ki çok zorlanan ama yine de 75 milyon insanın kaderini elinde tutmasına imkan tanınmış birkaç isimden birisi olan Yalçın Akdoğan.

“Milli orduya kumpas kurdular” çıkışının yarattığı yankı üzerine “Beni bir sen anladın, sen de yanlış anladın” temalı yazılarının sayısı gittikçe artan Akdoğan için “şimdi ayıkla pirincin taşını” durumu söz konusu bu aralar.

Fakat gelin görün ki ayıklayamıyor bir türlü. Başbakan’ın yerli yersiz mitinglerinin sayısını bile geçti Akdoğan’ın “öyle demek istemedim “ yazıları ama nafile.

Akdoğan herhalde o sözleri söylerken bunun sonuçlarını da kontrol edebileceklerini, kafalarındaki planın zamanlamasını da kendilerinin belirleyebileceklerini sanıyordu.

Ama yanıldı. Olaylar kontrollerinden çıktı.

Ergenekon ve Balyoz davalarından hüküm giyen komutanlar harekete geçti bile.

Sanıkların avukatlarından tutun da Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e ve daha bir iki yıl öncesine kadar “kasaptaki ete soğan doğramam” diyen Hilmi Özkök’e kadar geniş bir kesim her gün Başbakan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın o “talihsiz” yazısını referans göstererek sanıkların yeniden yargılamasını gündeme getiriyor.

TSK da zaten resmen “suç duyurusunda” bulunarak askerlerin yeniden yargılanmasını talep etti dün.

Askeri vesayetin bütün aktörleri yeniden sahneye dönmek için hazırlanıyorlar.

Bir zamanlar lanetledikleri askeri vesayeti canlandırmanın sorumluluğunun tek başına kendi üstüne kaldığını gören Akdoğan ise paçasını kurtarabilmek için “aslında öyle demek istemedim” diye kıvranıyor.

Tabii bu arada Akdoğan’dan aldıkları işaretle televizyon programlarında zaman kaybetmeden geçmişlerine ihanet ederek “artık önceki davalara da şüpheyle bakıyorum” diyebilecek kadar “gözünü karartanlar” da Akdoğan’ın “ben öyle demek istemedim” yazılarından sonra hiç beklenmedik şekilde açığa düştü.

Herhalde şimdi de oturup “Yalçın Akdoğan öyle demek istemedi” konulu yazılar için yeni bir işaret bekliyorlardır. Yüzleri kızarmadan öyle yazılar da yazabilecekleri anlaşılıyor.

Zaten şu sıralar ne başbakan, ne danışmanları ne de onları koşulsuz biçimde destekleyenler günü kurtarmak dışında herhangi bir şeye aldırıyorlar, açığa düşmek, yalanlanmak, gerçekleri saptırdıklarının anlaşılması onları tedirgin etmiyor.

Her sıkıştıklarında aynı taktiği uyguluyorlar.

Gezi olayları sırasında kendi halinde bir müezzinden din kültürü ve ahlak bilgisi dersi alan Başbakan da her mitinginde “Dolmabahçe Camii’nde içki içtiler” diyerek çok tehlikeli bir oyun oynuyordu.

Camide içki içildiğine rastlamadığını ve bu konuyla ilgili yalan söyleyemeyeceğini dile getiren müezzine rağmen bu “iddiasından” vazgeçmeyen Başbakan’ı en son Gezi İddianamesi bile yalanladı. İddianamede bu konuyla ilgili herhangi bir iddia yer almadı.

Sanırım Başbakan’ın da derdi insanların kolaylıkla provoke edilebileceği ibadethaneler üzerinden “evde çok zor tuttuğunu” dile getirdiği yüzde 50’lik kesimi diğer yüzde 50 ile karşı karşıya getirmeye çalışmaktı.

Gerçekleşseydi altından kalkabilir miydi bilinmez ama öyle tehlikeli bir oyun oynamaktan çekinmeyen birinin bu oyunun sonuçlarını da dert edeceğine pek ihtimal veremiyorum.

Görünen o ki, ne Başbakan ne de etrafındaki danışmanları (yeri gelmişken, bana kalırsa Yiğit Bulut “telekinezi”nin ta kendisi) ağızlarından çıkan sözlerin yaratacağı sonuçların Türkiye’ye vereceği hasarla pek ilgilenmiyorlar.

İster işin sonunda insanlar birbirine girecek olsun, ister yıllarca şikayet ettikleri askeri vesayet yeniden hortlasın yeter ki onlar işledikleri suçların hesabını vermekten kurtulsun.

Yolsuzluk yaparken hukukun kıskacına yakalananlar, kurtulabilmek için geçmişi, geleceği, partilerini ve ülkelerini yakmaya hazır görünüyorlar.

Zaten ülkeyi bir ucundan tutuşturdular bile.

İSRAİL /// İstihbarat Örgütü Eski Bşk. Ayalon : Türkiye ve Arabistan’ın Liderliğinde Bölge sel koalisyonun oluşturulmasını istedi

İsrail’in iç istihbarat örgütü Shin Bet’in eski Başkanı Ami Ayalon, New York Times gazetesince yayımlanan makalesinde Ortadoğu ve Körfez’teki Sünni ülkelerinin, İran ve Şiilerin "hakimiyet arayışı" konusunda kaygılı olduklarını belirterek "ABD tarafından üstü kapalı koordine edilen Suudi Arabistan ve Türkiye’nin liderliğindeki sessiz bir bölgesel koalisyonun oluşturulmasını" istedi.

İsrail’in iç istihbarat örgütü Shin Bet’in eski Başkanı Ami Ayalon, New York Times gazetesince yayımlanan makalesinde Ortadoğu ve Körfez’teki Sünni ülkelerinin, İran ve Şiilerin "hakimiyet arayışı" konusunda kaygılı olduklarını belirterek "ABD tarafından üstü kapalı koordine edilen Suudi Arabistan ve Türkiye‘nin liderliğindeki sessiz bir bölgesel koalisyonun oluşturulmasını" istedi.

Ami Ayalon, İsrail Başbakanı Binyamın Netanyahu’nun Filistin konusunda takındığı tavrını eleştirdiği makalesinde Ortadoğu ve Körfez’deki Sünni ülkelerinin İran ve Şiilerin "hakimiyet arayışı"ndan, terör ve siyasi radikalizmden ve bölgesel egemenliğin peşinde olan ülkeler veya hareketlerin nükleer silahlara sahip olmalarından kaygı duyduklarını belirterek şöyle devam ediyor:

"Yaygın biçimde paylaşılan bu korkular, ABD tarafından üstü kapalı koordine edilen, Suudi Arabistan ve Türkiye‘nin liderliğindeki sessiz bir bölgesel koalisyonun oluşturulması için fırsat yaratıyor. Bu tür pragmatik bir ortaklık İran‘a karşı koyabilir, İran-Suriye-Hizbullah eksenini bloke edebilir, Suriye‘nin geleceğini şekillendirebilir ve Amerika’nın bölgedeki etkinliğini onarabilir."

Körfez ülkeleri ve Ürdün‘ün de bu koalisyonun bir parçası olabileceğini söyleyen Ayalon, "iç sorunlar nedeniyle tükenen Mısır ise, muhtemelen katılır veya en az karşı çıkmaz" da dediği makalesinde buna karşın "böyle bir geniş ortaklığın, İsrail-Filistin konusunda elde tutulur ilerleme sağlanmadan gerçekleşmesinin pek beklenmeyeceğini de ifade ediyor.

İRAN DOSYASI : Şİİ MİLLETVEKİLİ İRAN YARGISINI ELEŞTİRDİ, SORUŞTURMA AÇILDI

İRAN ANALİZ / Milletvekili Ali Mutahharı mecliste yapıtğı konuşmasında 2009 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerine hile karıştırılmasını protesto eden milyonlarca insanın katılımıyla düzenlenen gösterilerin akabindeki baskı politikalarına dikkat çekti. 2009 seçim protestolarında tutuklanan siyasi tutuklulara şiddetli cezaları yeniden gözden geçirmekte başarısız olan yargıyı eleştiren Mutahhari, radikal Şii elitlerin kontrolündeki yargının bağımsız olmadığını söyledi.

Kendisi de aşırı Şii olan Mutahhari, özellikle siyasi mahkumlara ve ülkedeki baskı ortamına yönelik eleştiriler yöneltmesi, mecliste bu yönde aktif bir vekillik yapmasıyla tanınıyor. Mecliste yaptığı konuşmasında Mutahhari, şiddetli cezalara çarptırılan siyasi mahkumların bu durumlarının yeniden gözden geçirilmesi noktasında güvenlik güçlerinden etkilenerek karar verilmesini eleştirdi. Yargı bağımsızlığının sağlanması gerektiğine işaret eden Mutahharinin bu konuşmasından bir gün sonra, 30 Aralık tarihinde Tahran Başsavcısı kendisi hakkında yasal sürecin başlatıldığını duyurdu.

Bunun üzerine Mutahhari, yargının eleştirileri daha çok kabul etmesi gerektiğini, yargının başından bu yönde tahammül beklediklerini, ancak yaşananın tam aksini gördüklerini söyledi. ‘Eğer meclisin bir vekili bu tür şeyler hakkında hiç konuşamayacak ise o zaman gelin bu meclisi kapatalım!’ cümleleriyle konuşmasını bitirdi.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ /// Yrd. Doç. Dr. Ediz TUNCEL : Arap Baharı ve BOP’un Türkiye ayağı

Yaklaşık üçbuçuk yıl önce Arap Baharı denen katliamlar ve trajediler zinciri Libya’da başladığında ve hızla tüm Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu sardığında, işin ucunun Türkiye’ye de dayanacağını ve bu sürecin ABD-NATO ortaklığının Büyük Ortadoğu Projesi’nin esas parçası olduğunu defaeten yazmış ve dile getirmiştik.

Enerji siyasetinin bir parçası olarak enerji siyasetini yönlendiren güçler tarafından başlatılan Arap Baharı denen vahşi süreç, yüzbinlerce masum insanın canını en vahşi şekilde alırken, Müslümanlar her türlü vahşeti sergileyerek birbirlerini acımasızca katlederken, bu oyunun tezgahlayıcıları manzarayı seyretmekle yetindiler.

Zaten seyretmekten başka birşey yapmalarına da gerek yoktu, onların istediklerini Müslümanlar kendi kendilerine fazlasıyla yapıyorlar, kendi kendilerini acımasızca katlediyorlar, ülkelerini mahvediyorlar, sonra da kurtuluş için kendilerini mahveden oyunu tezgahlayanlara avuç açıyorlar, yardım için medet umuyorlar.

Sürece özetten bir bakarsak, beş yıl öncesine kadar Ortadoğu’da Filistin-İsrail sorunu vardı, nerdeyse kökten temizlendi.

İsrail’in başbelası olan Hamas, Hizbullah ve Filistin Kurtuluş Örgütü ve bunların diğer uzantıları gibi İslami terör örgütleri “kurucuları” tarafından hizaya getirildi, bu örgütler içinde hizaya gelmemekte direnenler ise yok edildi.

O sorun küllenir küllenmez, hemen arkasından Arap Baharı hikayesi başladı.

Bu sefer hedefte İsrail yoktu ama Rusya’nın silah pazarını, Batı’nın da enerji pazarını besleyen, Batı’dan aldığı enerji bedeli parayı Rusya’ya silah parası olarak veren Libya, Mısır ve Suriye gibi ülkeler vardı hedefte…

Bu ülkeler oyunu ABD-NATO grubunun istediği gibi oynamadıkları, Batı’dan aldıkları petrol parasını yine Batı’dan silah alarak “sahibine” döndürmedikleri için resmen kanla baştan aşağı yıkandılar.

Libya ve Mısır’da BOP’un hedeflerine ulaşıldı, iktidarlar devrildi, yerlerine gelen iktidarlar ise doğrudan ABD-NATO güçleri güdümüne geçti.

Sıra Suriye’ye gelince, yani Rusya’nın Ortadoğu’daki son kalesine gelince, iş değişti.

Rusya adamını yedirmedi, Rusya’ya İran da destek verince ve Suriye’deki Esad rejimine destek çıkınca, ABD-NATO grubu, yaklaşık ikibuçuk yılda 140 bin kişinin hayatını kaybettiği, kalanların da tam bir sefalete ve dehşete boğulduğu Suriye’de istediği hedefe ulaşamadı.

Suriye mahvolurken, bir tür akıl tutulmasına uğrayarak yakın zamana kadar iyi ticari ve komşuluk ilişkileri içinde olduğu komşusunun felaketine çanak tutan Türkiye ise, kana boğulmadı ama tam bir ekonomik ve siyasi krize, sosyal patlamanın getirdiği kaosa boğuldu.

Afganistan’da, Rusya’ya karşı yaratıcısı olduğu radikal İslamcı terör örgütü El-Kaide’ye karşı savaşırken Suriye’de El-Kaide’yi ve uzantılarını destekleyen ABD’nin yanında yer alınması ve radikal islamcı bir terör örgütünün desteklenmesinin gerekçesi, hiçbir mantıkla açıklanamazdı ve internet gibi küresel bir iletişim aracı yoluyla da dünyada olup biten herşeyin farkında olan Türkiye kamuoyu bunun bilincindeydi.

Bu ve benzeri olaylara da şahit olmak da için için ve yavaş yavaş Türkiye kamuoyunu kaynattı.

Balık hafızalarda kaybolmaya yüz tutmuş PKK hikayesini bile bir tarafa bırakırsak, Arap Baharı sürecinde Türkiye diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi kana boğulmadı, çünkü Türkiye’nin bir NATO üyesi olması ve NATO çıkarları doğrultusunda istenildiği gibi kullanılması bunu engelledi.

Bir yerde buna güvenen ve özellikle Suriye konusunda ABD-NATO ikilisinin istediklerini bir tamam yerine getiren Türkiye’deki iktidar, gelişen süreçte çevresinde olan bitenleri iyi göremedi, iyi analiz edemedi, bir taraftan BOP tezgahında kendisine biçilen rolün zemindeki kaypaklığını anlayamadı, diğer taraftan bir usta bir memleket anlayışıyla yükseklik sarhoşluğuna uğradı, ve neticede, sivil toplumun iktidara karşı ülke içinde yükselen tepkilerine de şiddetle karşılık verme yoluna gitti.

Türkiye’deki AKP iktidarı, bir taraftan ülkeyi saran kaos ve savaş ortamına paydaş olurken, diğer taraftan ülke içindeki rakiplerini ve olası tehdit oluşturacak güç odaklarını safdışı etmek için hukuk sistemini kullandı.

Neticede, bu süreç içinde Türk ordusu da gücünü ve saygınlığını kaybederken İslami terör örgütleri Türkiye sınırlarında cirit atmaya, terör ve bombalama olayları Türkiye içinde görülmeye başlandı.

Ve gün geldi, yükseklik sarhoşluğuna yakalanan AKP iktidarının şöförleri bile yüzlerce milyon doları üst üste istifleyerek fotoğraf çektirme ve internette paylaşma gafiliyetine düştü ve AKP iktidarının rakiplerini ve olası tehditleri vurmak için kullandığı hukuk silahı, döndü ve AKP’yi ayaklarından vurdu…

AKP iktidarı, bir taraftan hukuk silahıyla vurulup da sakat kalırken, diğer taraftan da pervasızca kafa tuttuğu ve Avrupa Birliği’nin de esas gücünü kontrol altında tutan ABD-NATO ikilisi tarafından da aleni şekilde gözden çıkarıldı.

Dış kaynaklı ve şişirme bir para politikasıyla döndürülen Türkiye ekonomisi ise ne kadar kırılgan ve temelsiz olduğunu gösterdi ve bir anda Türk Lirası, yabancı para birimleri karşısında tavada sıcağı görünce eriyen yağ gibi eridi.

Sonuçta, takkiyecinin takkesi düştü, keli göründü…

Türkiye’deki kaosun bundan sonrası tufandır.

KİTAP TAVSİYESİ : Meşhur Osmanlı kumandanları

Ahmed Refik, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden, her iki dönemde de ilmî çalışmalarını sürdürebilen, kendini okutturabilmiş çalışkan yazarlarımızdan.

Büyüyen Ay Yayınları, Refik’in eserlerini yeniden düzenleyerek yayımlamaya başladı. Daha evvel “Âlimler ve Sanatkârlar” yayımlanmıştı. Bu kitapta ise Osmanlı’nın zaferlerle dolu döneminin kumandanları anlatılıyor. “Meşhur Osmanlı Kumandanları” adlı kitap, 1900 yılında İstanbul’da yayımlanan nüsha esas alınarak hazırlanmış. Gedik Ahmet Paşa, Sinan Paşa, Lala Paşa, Tiryaki Hasan Paşa kitapta yer alan tarihî şahsiyetlerden.

Meşhur Osmanlı Kumandanları

Ahmed Refik Hazırlayan: Yaşar Çalışkan

Büyüyen Ay Yayınları 284 sayfa

02125331811

ARNAVUTLUK : Yoksul kadınların koluna bir altın bilezik

Tiran caddelerinde bir kadın, boynu hafifçe yana eğik, eli size doğru uzanmış yardım isterken cümle içinde dört tanıdık kelime seçeceksiniz; yetim, sadaka, Allah, sevap… ‘Compassion Help Center’ o kelimelerin hatırı için kuruldu belki de…

Türkiye, yalnızca kendi içindeki değil, dünyanın hemen her bölgesindeki yoksulluk için de çözümler üretiyor. Afrika’da bilhassa, göz ameliyatları yapmak, su kuyuları açmak, hastaneler kurmak, bayramlarda kurban eti dağıtıp, yetimhaneleri onarmak sıra dışı aktiviteler olmaktan çıktı epeydir. Fakat Balkan ülkeleri söz konusu olduğunda, fakirlik öyle hemencecik akla gelmediğinden, şehrin girişinde el açan ve mütemadiyen ‘yetim, sadaka, Allah ve sevap’ gibi Müslümanlığın ortak sözlüğünden kelimelerle yakaran yoksul kadınları görünce şaşıracaksınız.

O kadınlar yalnızca havalimanında değil, şehrin işlek caddelerinde de yolunuza çıkabilir. Kenar mahallelere ve uzak dağ köylerine ise sizin gitmeniz gerekir; çünkü oralarda şehre karışamamış, caddelere inememiş yüzlerce yetim çocuk ve dul kadın yaşamaktadır.

Biz, geçtiğimiz hafta Arnavutluk’un başkenti Tiran’da, o kadınlara meslek edindirmek için açılan bir kursun kurdele kesme törenindeydik. Balonlarla süslenmiş, hem bir yardım derneğinin ofisi ve deposu hem de kurs merkezi olarak düzenlenmiş tertemiz, ferah bir bina… Ve her bina gibi onun da bir hikâyesi var. Hikâyenin kahramanları Türkiye’den yıllar önce çıkmış, Arnavutluk’u memleket bellemiş, orada okullar ve üniversiteler açmakla yetinmeyip, yoksullara da el uzatmaya karar vermiş bazı adamlar ve kadınlar… Hayat felsefeleri gönüllülük üzerine kurulu ve yardım derneği için de, bu felsefeyi izah eden bir isim seçmişler; ‘Compassion Help Center/Şefkat Yardım Merkezi’… Türkiye’deki Kimse Yok mu Derneği’yle bağlantılı olarak faaliyet gösteren bu merkez Arnavutluk’ta neler yapmak, kaç kişiye ulaşmak istiyor? Kurslara kayıt yaptıran kadınlar kimler, neden yoksul düşmüşler? Bu sorular bizi dramatik öykülerden alıp bir Balkan gerçeğine de götürebilir mi?

Elbette… O kadınların bir kısmının yalnızlığının, çalışmak için Avrupa’ya giden eşlerinin geri dönmemesiyle ilgili olması bir Balkan gerçeğidir söz gelimi. Bağlantıların eskiden beri güçlü olduğu İtalya ve Yunanistan’daki ekonomik krizin Arnavutluk’u doğrudan etkilediği, AB yardımlarının yerine ulaştırılmadığı, haftanın altı günü çalışan bir kadının eline ayda ortalama 100 avro geçtiği, dul kadınların sosyal güvenceden yoksun olduğu gibi gerçekleri de bu haneye eklersek, bir yardım derneğinin ülke için ne anlama geldiği daha iyi anlaşılabilir. Bizde neredeyse mahalle aralarına kurulan meslek edindirme kurslarına Arnavutluk’ta rastlanmadığını ve Şefkat Merkezi bünyesinde açılan kursların ülke için yepyeni bir adım olduğunu da hesaba katalım. Şimdi, bu kursların kısa öyküsünü, moda tasarım öğretmeni Kevser Kurt’tan dinleyelim; “Biz aslında, Türk okullarında görevli öğretmenlerin eşleri için küçük bir kurs açmıştık önce. Mesleklerini icra edemeyen bu kadınlar, evde oturmak yerine bir şeyler üretmek istiyordu. Oturma odası gibi küçük bir alanda, bir makineyle başladık çalışmaya. Sonra, caddelerde yolumuzu kesen ve bizden yardım isteyen Arnavut kadınların çokluğu dikkatimizi çekti. Dilenci değildi bu kadınlar, gerçekten yoksullardı. Çocukları, çöplerdeki yemek artıklarıyla besleniyordu. Kursu büyütmek ve bu kadınların koluna bir altın bilezik takmak istedik. Allah da bize böyle geniş ve güzel bir bina nasip etti.” Burada karşılıklı bir iyilikten veya iyileşme halinden söz edebiliriz aslında, el işlerine meraklı ya da bu işin eğitimini almış Türk hanımları da bu kurslarda eğitmenlik yapmayı heyecanla bekliyor zira… Görünen o ki, biri öğrendiği için, diğeri öğrettiği için mutlu olacak.

Kırmızı kurdele yeni kesildiğine göre, merkezin yolun çok başında olduğu zannedilebilir; ama doğrusu, resmî bir açılıştan çok önce başlatılan giysi ve gıda yardımı, kurban eti dağıtımı gibi faaliyetler azımsanmayacak bir tecrübeye işaret ediyor. Kurslar konusunda ise evet, hafif bir bekleyiş seziliyor. Sınıflar hazır, öğretmenler heyecanlı; ancak bakalım Arnavut hanımlar, 55 kurs programından hangisini seçecek? Kevser Kurt, web tasarım, grafik, video tasarım, bilgisayar, yabancı dil gibi seçeneklerin de yer aldığı listede başı dikiş, tel kırma, keçe, ahşap ve kumaş boyama kurslarının çektiğini söylüyor. Dikiş ve el işleri için şimdiden sekizer kişilik iki sınıf açılmış durumda. El sanatlarının daha kolay pazar bulması da bu kurslara rağbeti artırıyor; çünkü kısa bir süre sonra kadınlar ürünlerini hem sergileme hem de satma imkânı bulabilecek.

Başkent Tiran’ın merkezinde, Don Bosko bölgesinde yer alan ‘Compassion Help Center’ a kurs için ya da yardım talebinde bulunmak için gelebilen kadınları talihli sayabiliriz pekâlâ… Karın yolları kapattığı uzak dağ köylerinde, merkeze ancak telefonla ulaşabilen nice aile var zira… Öncelikli ihtiyaçları gıda ve sağlık malzemesi; ancak pek çoğu barınma sorunu da yaşıyor. Bu uzak köylere askerî arabalar eşliğinde yardım götüren dernek yetkilileri, pencere kapı tamiratı yapmak, ev kiralamak veya yeni bir ev inşa etmek gibi çözümler sunuyorlar mağdurlara. Bir de din ayrımı gözetmeksizin ziyaret edilen, ihtiyaçları düzenli olarak karşılanan aileler var. Berat şehri yakınlarındaki küçük bir kasabada üç oğluyla yaşayan ve kapısını açan kimse olmadığından yakınan Hıristiyan Fotina Prifti, derneğin Müslüman ziyaretçilerini görmekten öyle mutlu ki gözyaşlarına hâkim olamıyor. ‘Üç oğlan çocuğuyla sırtı yere gelmez insanın’ diye geçiriyorsanız içinizden, önemli bir detayı henüz duymadığınız içindir, çocuklardan biri bedensel, diğeri zihinsel engelli, 19 yaşındaki Mario da ailenin bütün sorumluluğunu üstlendiği için geç saatlere kadar çalışmak zorunda. Ev şu haliyle, dört kişilik görünse de, duvardaki çerçevelerde odayı izleyen gözler var. Fotina’nın öte dünyaya göç etmiş eşi, yakınları ve çalışmak üzere Yunanistan’a gidip kendisinden bir daha haber alınamayan kızı Mariglina… Fotina’nın içi en çok da ona yanıyor; “Daha iyi bir hayat sürsün diye ben göndermiştim onu, şimdi nerede olduğunu bile bilmiyorum.”

Mağdurlar sosyal medya aracılığıyla başvuruyor

‘Compassion Help Center’ın başkanı Gürkan Kurt, 14 yıldır Arnavutluk’ta olduğu için yoksulluk haritasını çıkaracak kadar vâkıf bu ülkeye. Merkez, halihazırda gıda, giysi ve kurban eti ulaştırdığı 50 bin yoksul aileyi kayıt altına almış durumda, şimdi ise Arnavutluk Cumhurbaşkanlığı ile ortak çalışan Yetimler Derneği’ne kayıtlı yetim çocuklar ve dul kadınlardan oluşan bir o kadar mağdur aileye ulaşmak niyetinde. Bu konuda fazla zorlanmayacakları söylenebilir; çünkü mağdurlar sosyal medya aracılığıyla iletişime geçmeyi tercih ediyor. Merkez üç ay içinde 11 bin Facebook takipçisine ulaşmış ve yardım talebi içeren binlerce mail almış. Kendi imkânlarıyla gelip derneği bulan 1000 mağdur kişiye karşı, yardıma hazır 2000 gönüllünün bulunması da ümit verici doğrusu.

/// İLGİNÇ BİR HAYAT HİKAYESİ /// Yorgan iğnesinden deniz canlıları müzesine ///

Yorgan iğnesiyle başladığı balıkçılığı Deniz Canlıları Müzesi ile taçlandırdı. Balıkçı Kenan’ın hikâyesi, mutlu müşteri bereketinin örneği.

Anadolu’dan göçle gelen, Kadıköy iskelesinde yorgan iğnesinden olta yapıp balık tutmaya çalışan küçük bir çocuğun hikâyesi bu aslında. Tuttuğu birkaç istavriti sonraları binlerce olacak müşterilerine satmaya başlayan ve bugün balığın markası olan Balıkçı Kenan (Balcı), zamanla balık konusunda marka olup iskeledeki tezgâh sahipleri tarafından paylaşılamayan satıcı konumuna gelecektir. Bu hikâyeyi bir de sahibinden dinleyelim.

-Balıkçı Kenan kimdir ve nereden geliyor bu balık sevdası?

1956 Kars doğumlu, göçle İstanbul Kadıköy’e yerleşen bir ailenin çocuğuyum. İlk balıklarımı annemin yorgan iğnesi ve ipliğiyle tuttum. İlkokuldan sonra tornacı olmamı isteyen babamı ağlayarak ikna ettim, balıkçı çırağı oldum. 15 yaşımda kendi sandalımı alıp ilk işimi kurdum. O dönemler boğazda kayıkla kılıç balığı ve orkinos avlardık. Balık bol, fiyat ucuzdu. Günde 60 lüfer tutunca paydos ediyorduk. Balıkların göç mevsiminde günde 300-400 lüfer tutar, bayram ederdik. Aynı cins balıkların her yıl aynı günlerde boğazın aynı yerlerinden geçtiğini biliyor ve günleri takip ediyorduk. Akdeniz’den gelen balıkların bir kısmı yumurtalarını Marmara’ya bırakıp dönerken bir kısmı Karadeniz’e geçmeye çalışıyordu. İşte bu geçiş esnasında boğazda dar bir alana sıkıştıklarında kolay av yapabiliyorduk. Sonra motorlu tekneler çıkınca her şey kolaylaştı ama avlayacak balık kalmadı. Benim 15 yaşımda bir kayık ve bir oltayla tuttuğum 60 lüferi bugün 20 metrelik tekneler tutamayabiliyor.

-Balık tutmaktan balık ticaretine nasıl geçtiniz?

O dönemde balıkçılar tuttukları balıkları kendileri satıyordu. Müşteriler bu balıkları yiyebilecekleri alkolsüz bir restoran soruyordu. Ben de küçük bir ızgarayı eski bir tekneye yerleştirip ilk açılışı yaptım. Sonra Bakırköy’de kapanan bir balık dükkanının eski malzemelerini almak için gittiğimde dükkana âşık oldum. Dükkânı devraldım ve ikinci işyerimizi açtık. Hâlâ balık satıyor, müşteriye yeni balıkları tanıtmak için çeyrek ekmek arasında tattırıyorduk. Bu ikramlar ve dağıttığımız el ilanları ile dükkân kâra geçti. Müşterilere zor yetişiyorduk. Balık tutmayı bıraktık, sadece satıyorduk. Müşterilerimiz o kadar memnun kaldılar ki belediye bize yeni dükkânlar açmamız için yer göstermeye ve tatlı sert baskı yapmaya başladı. Biz müşterilerimizi çok memnun ediyorduk, onlar da bizi memnun etmeye ve büyütmeye gayret gösteriyorlardı. Dönemin Bakırköy Belediye Başkanı Yıldırım Aktuna, Yenibosna ve Haznedar’da yeni açılan halk pazarlarında yeni dükkânlar açmamızı istedi, biz de mecburen açtık. Hızlı büyümede zorluk çeksek de uyumadık, çok çalıştık ve oralarda da müşterilerimizi memnun ettik.

-Restoran işletmeye nasıl karar verdiniz?

Bizden sık sık balık alan ve memnun olan bir müteahhit beni 1990’larda yeni gelişmeye başlayan Beylikdüzü’ne davet ediyordu. Ben de zaten çok yoğun olan işlerime yetişemediğim için erteliyordum. Bir gün beni zorla götürdü. “Bak Kenan burası çok gelişecek ve senin de burada olman gerekiyor.” dedi. Beylikdüzü aklıma yatmıştı. Akşamları sokak sokak geziyor, insanların nerelerde nasıl yaşamlar kuracağını ve benim onlara nasıl hizmet edebileceğimi düşünüyordum. Sonunda güzel bir yer satın aldık ve ilk restoranımızı açtık ama hiç müşteri gelmiyordu. Ben de iş başa düştü deyip bir kamyonet aldım, içine ızgarayı koydum. Tüm sokakları, okulları, fabrika çıkışlarını o araçla gezip ücretsiz balık dağıtmaya başladım. Ekmek arası pişmiş balık dağıtırken peçete olarak el ilanlarımızı veriyorduk. Bu el ilanı ile restoranımıza gelenlere yine bedava balık ikram edeceğimizi söylüyorduk. Birden restoran dolup taşmaya başladı ve biz hiçbir müşterimizden ücret talep etmedik. İkinci defa gelenden de üçüncü defa gelenden de bir kuruş istemedik. En ucuzundan en pahalısına hangi balığı isterlerse bedavaydı. Bir süre sonra müşteriler bedavadan rahatsız olmaya başladı. İki kişi geliyor balık yiyor, ama bedavayı kabul etmeyip 20 kişilik ücret ödeyip çıkıyordu. Hatta o dönemin ünlü müteahhitlerinden biri balığı çok beğenmiş ve bedava dağıttığımız kadar balığı para ile satsak 3 ayda kazanamayacağımız parayı bir defada bırakmıştı. Dükkânın önündeki kalabalığı gören merak ediyor, geliyor ve balık yiyordu. O bölgedeki arsaların değeri bizim küçük dükkânımız sayesinde hızla artıyordu. Türkiye’nin ilk alkolsüz restoranı olduğumuz için herkes bizi tanıyordu. Sonra yavaş yavaş başka dükkânlar açtık ve bugün 6 şubemizle balığın markası olarak hizmet veriyoruz.

-Deniz canlıları müzesi fikri nereden aklınıza geldi?

Okullardan öğrenciler verilen ödevleri için balıkları çizmek, bakmak, görmek ve fotoğraflamak için geliyorlardı ama mevsimi olmadığından birçok balığı gösteremiyorduk. Biz de balıkları neden tuzlayıp kurutup mevsimi dışında da çocuklara gösteremiyoruz diye bu çalışmaya başladık. Önceleri tuzladık, kuruttuk, kimyasal kullandık, soğukta beklettik, dondurduk derken yüzlerce farklı yöntem denedik. Sonunda doğru formülü bulduk ve artık aynı şekilde devam ediyoruz.

-Doğru yöntem nasıl?

Balıkları önce tuzluyoruz, kalın etli balıklarda bıçakla ince yaralar açıp tuzun ete derinlemesine işlemesini sağlıyoruz. Sonrasında doğrudan güneş görmeyen, üstü kapalı, yanları açık ve hava akımının çok olduğu bir ortamda kurutma işlemini yapıyoruz. Dünya ve Türkiye’de ilk olan müzemize giriş, gezmek, fotoğraf çekmek ücretsiz. Müzemizde çok fazla balık çeşidi var ve yerimiz dar olduğu için çok sanatsal bir sergileme imkânına sahip değiliz. Burada 50 yılın emeği var ve devletimiz destek verir güzel bir müze imkânı ayarlarsa ülkemiz için çok güzel ve kalıcı bir hizmet olacağına inanıyorum.

EKONOMİ DOSYASI : 1,4 milyon genç ne okulda ne işte o zaman nerede ?

Eğitim, en çok tartıştığımız konular arasında yer alıyor. En son dershane tartışmalarıyla gündemimize geldi ama eğitim müfredatından sınıf mevcutlarına, o kadar çok konuyu, o kadar uzun zamandır konuşuyoruz ki…

Her hükümet döneminde yaşanan değişimler bir yana, uzun süredir iktidarda kalan bir hükümetin bile 5 farklı ismi bu koltuğa oturtması ülkedeki kafa karışıklığının da bir göstergesi. İş dünyasının en önemli sıkıntıları arasında kalifiye eleman eksiği olunca, özellikle mesleki eğitim konusu ekonomiyi ve bu alandaki politikaları da yakından ilgilendiriyor. Tabii sosyal hayata bakan yönünü de işin içine katarak resmin bütününe bakmakta fayda var.

Veriler Türkiye İstatistik Kurumu’nun, Hanehalkı İşgücü Anketi 2012 bülteninde yer alıyor. Bu veriler üzerinden araştırma yapan Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi. Merkezin yayınladığı ‘Araştırma Notu’nda yer alan tespitler gençler ve eğitim konusundaki çok önemli bir noktaya parmak basıyor. Okuyunca, şapkayı önümüze koyup bir daha döşünmek gerek ‘Acaba ülkenin, eğitim sisteminin öncelikli konusu ne?’ diye… Önce birkaç tespiti paylaşalım:

-2,5 milyon genç okula gitmiyor.

-Doğu ve Güneydoğu’da gençlerin yarısı okula devam etmiyor.

-Gençlerde okula kayıtlı olmayanların eğitim seviyesinde önemli bir değişiklik yok.

-15-19 yaş arasındaki 125 bin genç şimdiden iş bulma ümidini kaybetmiş.

-Düşük eğitimli genç kuşak büyük zafiyet.

TÜİK rakamlarına göre 15-19 yaş grubunda genç kadınların yüzde 58,4’ü, genç erkeklerin de yüzde 61,4’i bir eğitim kurumunda kayıtlı. Bu rakamlar 2009 verilerine göre bir artış olduğunu gösterse de 2011 yılı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınmla Teşkilatı (OECD)’na üye ülkelerde okula devam ortalaması olan yüzde 83,7’den çok düşük. Bir eğitim kurumunda kayıtlı olmayan yaklaşık 2,5 milyon gençten 2 milyonu en fazla ilköğretim mezunu ve aralarında herhangi bir eğitim kurumundan mezun olmayanların oranı azımsanamayacak kadar çok.

Veriler, Türkiye’nin 2009’a kıyasla özellikle genç kadınların eğitime katılımlarında önemli gelişmeler kaydettiğini gösteriyor. Eğitimine devam eden ve işgücü piyasasına girmeyen genç kadınların oranı yüzde 50’den yüzde 54’e yükselirken, genç erkeklerin oranı yüzde 50’den yüzde 51’e çıkmış durumda. Ancak bu dönemde ne okula giden ne de işgücü piyasasına katılan genç kadın ve erkeklerin sayısında bir azalma görülmüyor. Demek 15-19 yaşlarındaki 1,4 milyon genç eğitim ve çalışma hayatının dışında. Fazla söze ne hacet; rakamlar ortada…

Piyasalar gittikçe ‘kur’uluyor!

Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, “Yıl sonu için dolar 1,92 TL olur.” dediği için herhalde en büyük pişmanlıklarından birini yaşıyordur. Gerçi geçen hafta yaptığı toplantıda, “2013’ün sakin olacağını söylemiştim. Yanılmışım. Erken konuşmamak lazımmış.” dedi ama dolardaki her yeni rekor, haliyle o cümleyi akla getiriyor.

Doların yükselmesi bu kez uluslararası etkilerden çok yerel bir olaya bağlı. Önceki haftaya kadar ABD Merkez Bankası’nın aylık 85 milyar dolarlık para musluğunda yapacağı kısıntının piyasalara etkisini tartışırken, Türkiye 17 Aralık’tan bu yana farklı bir gündemle çalkalanıyor. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile başlayan süreç, hükümet-yargı krizine dönüşmüş durumda. İçerideki tartışmalarla birlikte piyasalardaki ateş de alevleniyor. 16 Aralık’ta 2,0273 TL olan dolar, bu yazının kaleme alındığı saatlerde 2,1740 TL’ye ulaşmıştı. Avro da 2,8’den 3 TL’ye kadar tırmandı. Bu arada Merkez Bankası’nın her gün piyasaya 450 milyon dolara kadar para vereceğini, Ocak sonuna kadar da 6 milyar dolar satacağını duyurduğunu not edelim. Ancak bu hamle henüz doların ateşinin düşmesini sağlamadı.

Bir de Borsa İstanbul’da işlem gören hisse senetlerinde yaşanan kayıplar var. 20 milyar dolarlık bir kayıp söz konusu. Bir hissenin adı öne çıksa bile BIST’te işlem gören şirket sayısı 416. Dolayısıyla orada eriyen şirketler kadar, milli sermayenin de bir kısmı. Bu, fitne ateşine odun atanların pek umurunda değil. Ya piyasaları gözetlemekle görevli devletin kurumları, onlar ne yapıyor ? Yukarıdan gelen talimatla ‘çete’ izi mi sürüyorlar, asıl yapmaları gerekeni mi?

Ticarette e-fatura dönemi başlıyor

Ticarette kayıtlı sisteme geçişin önemli adımlarından biri daha atılıyor. İşletmelerde kâğıt kalabalığına son verecek e-Fatura’lı döneme sayılı günler kaldı. Uygulama yıl başından itibaren başlıyor. Düzenleme, yaklaşık 25 bine yakın mükellefi yakından ilgilendiriyor. Bu mükellefler, 2011 sonu itibariyle; asgari 25 milyon TL brüt satış hasılatına (ciro) sahip madeni yağ lisansı sahipleri ile asgari 10 milyon TL brüt satış hasılatına (ciro) sahip ÖTV Kanunu’na ekli (III) sayılı listedeki malları imal, inşa veya ithal edenlerden (ağırlığını gıda, alkollü ve alkolsüz içecek ile tütün şirketleri oluşturuyor) oluşuyor. Söz konusu mükellef işletmelerin yaklaşık yarısının e-Fatura’ya fiilen başladığı veya başlamak için hazır olduğu ifade ediliyor. Bu sistem, ilgili şirketler kadar onların tedarikçilerini de yakından ilgilendiriyor. Çünkü kapsamda olanlar da tedarikçilerinden e-Fatura istemeye başlayacak.

AB’ye yeni bir rakip geliyor

‘Birlikten kuvvet doğar’ diye bir atasözümüz var ama bir türlü birlik olamıyoruz, oluşan birliklere de katılamıyoruz. Kazanımlar inkar edilemez ama Avrupa Birliği ile maceramız ortada. Şangay beşlisine girelim dedik, bekliyoruz. Hemen yanıbaşımızda yeni bir ekonomik birlik oluşuyor; Avrasya Ekonomik Birliği. 2015’te faaliyete geçmesi planlanan birlik; Rusya, Belarus ve Kazakistan’dan oluşuyor. Moskova, Avrupa Birliği markajındaki Ukrayna’nın da birliğe katılmasını istiyor. Üyeleri arasında gümrük birliği kuracak birlik, bu sayede yeni bir ekonomik büyüme kaynağı oluşturmayı hedefliyor.

Gayri safi katma değerden en yüksek pay İstanbul’un

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2011 yılı bölgesel gayrisafi katma değer verilerini yayımladı. Verilere göre gayri safi katma değerden en yüksek payı yüzde 27,2 (312,4 milyar TL) ile İstanbul aldı. Ankara yüzde 8,6 pay (99,3 milyar TL) ile ikinci, İzmir yüzde 6,6 pay (7,9 milyar TL) ile üçüncü oldu. En düşük payı yüzde 0,7 ile Ağrı, Kars, Iğdır ve Ardahan aldı.

Tüketici güven endeksi yüzde 3,3 azaldı

İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) işbirliği ile yürütülen Tüketici Eğilim Anketi sonuçlarından hesaplanan Tüketici Güven Endeksi 2013 Aralık ayında bir önceki aya göre yüzde 3,3 oranında azaldı; Kasım ayında 77,5 olan endeks Aralık ayında 75 değerine düştü.

Erkekler, kadınların iki katı iş kazası geçirdi

Türkiye’de son 12 ay içerisinde çalışmış olanların yüzde 2,3’ü bir iş kazası geçirdi. Bu oran erkeklerde yüzde 2,8 iken, kadınlarda yüzde 1,3 olarak gerçekleşti. Toplam iş kazası geçirenlerin yüzde 81,6’sını erkekler oluşturdu.

2014 enflasyon hedefi yüzde 5

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2014 yılında uygulayacağı Para ve Kur Politikası’nı açıkladı. Buna göre 2014’üe enflasyonun yüzde 5 olması hedefleniyor. Banka, yıl sonu enflasyon tahminini Ekim sonunda yüzde 6,2’den yüzde 6,8’e çıkarmıştı ama Başkan Erdem Başçı, toplantıda söz konusu oranın yüzde 7 veya biraz üzerinde gerçekleşebileceğini söyledi.

ARAŞTIRMA DOSYASI : 2013 YILINA KRONOLOJİK BAKIŞ

ADI KONULMAMIŞ YIL

Tohumları 2013 yılının içinde saklı nice sosyal, siyasal ve ekonomik vaka, muhtemelen önümüzdeki senelerde ortaya çıkacak. Bu kehanet değil, olayların birbirini tetikleme gücünü görüp bir tahmin yürütme.

Bu yıl hiç bitmeyecek gibi geldi. Cengiz Aytmatov’un asra bedel günlerinin toplu gösterimiydi sanki. Normal bir ülkede on yıllara serpiştirilecek hadiseleri birkaç haftada yaşadık. Daha ilginci gölgesi önümüzdeki en az iki yıla düşmeye şimdiden başladı. Tohumları 2013’ün içinde saklı nice sosyal, siyasal ve ekonomik vaka, önümüzdeki yıllarda ortaya çıkacak. Bu kehanet değil, olayların birbirini tetikleme gücünü görüp tahmin yürütme. Ve geride bıraktığımız yılı nitelemek gerektiğinde zamanın yol göstericiliğine ihtiyacımız olacak. Seneler sonra bakıp karar verecek olanlar bizden daha şanslı; yaşananla yetinmeyecek, sonuçlar üzerinden değerlendirme yapacaklar. Yeterince fark etmedik belki, bir dönüm noktasından geçtiğimiz muhakkak. Film şeridini başa sarıp şöyle ağır çekimde yaşadıklarımıza baktığımızda bana hak vereceğinizi düşünüyorum. Olanlar kadar, yarım kalanlar, istenmeden gelenler ve ertelediklerimizin dökümünü yapmakta fayda var.

Herhâlde en büyük hayal kırıklığı, anayasa değişikliği umudumuzun yakın olmayan bir bahara ertelenmesi. Yüzde 50 oy almış bir iktidar, dünya ortalamasının çok üzerinde bir temsil keyfiyeti ve halkın güçlü talebine rağmen elde var sıfır! Bir daha böylesi tablo yakalanır mı? Kolay olmayacak. En kötüsü de ‘artık yapılamaz’ algısının şuuraltlarımıza kazınmış olması.

Anayasa ile atbaşı gitmesi gereken önemli bir adım, çözüm süreciydi. AK Parti ve Başbakan Tayyip Erdoğan umulanın ötesinde cesur adımlar attı. Konuşulması bile zor görünen şeyleri yapmaya girişti. Ancak alternatifli planlar konusunda bilgi sahibi olmayan kamuoyu tedirginliği atamadı. Yeni anayasanın akim kalması belirsizliği artırıyor. Bir buçuk yıldır kimsenin ölmüyor olması her hâlükârda büyük kazanım. Biraz da önümüzü görebilsek…

Gezi eylemleri hem siyasi hem de sosyal sonuçlar doğurmaya aday. Gölgesi önümüzdeki yıllara düşen olaylardan. Yurtiçinde farklı konuşsa da yurtdışında pek çok yetkili Gezi’nin ‘bir çapulcu kalkışması’ olmadığını itiraf ediyor. Başbakan Erdoğan, mahkemeden onay çıksa bile referanduma gideceklerini açıkladı ve başlangıçla sonraki gelişmeleri ayrıştırdı. Eylem, yeşil ve çevre hassasiyetiyle başlaması, organizasyon kabiliyeti ve katılımcıları ile yeni bir sosyal vaka. Siyasal örgütlülüğe dönüşmesi zor, fakat siyasi tavır ve sonuçlar doğurması mümkün. Teorideki imkânın ne derece hayata geçtiğini ise üç ay sonraki yerel seçimlerle ölçebiliriz.

Dershane krizi de yeni bir sosyal kırılmanın habercisi oldu. AK Parti’nin doğal seçmeni konumundaki kitle ile karşı karşıya gelmesi ciddi analiz gerektiriyor. Konunun teknik ve hukuki boyutu uzun uzun tartışıldı. Toplumsal boyutu ve siyasete yansımaları üzerine konuşmak için daha erken. Ortalık durulup iki taraf hasar tespiti yaptığında yeni yol ayırımı çıkacak karşımıza. Ya yarıklar kapatılmaya çalışılacak ya da umutsuz vaka olarak görülürse inceldiği yerden kopsun noktasına gelinecek.

Yılın son bombası rüşvet ve yolsuzluk soruşturması oldu. AK Parti Hükümeti’nde üç bakanın istifasına birinin de görevden alınmasına sebep olan soruşturma, yargı ile yürütmeyi karşı karşıya getirdi. Kuvvetler ayırımı gereği yargıya diş geçiremeyen Hükümet, hıncını ara birim görevi yapan polisten çıkardı. Hem yargı hem de yürütmenin operasyonel gücü olan Emniyet Teşkilatı, kelimenin tam anlamıyla arada kaldı. İlk operasyonda yürütmenin hışmını çekti, ikincide ise yargı ile karşı karşıya kaldı. Mahkeme kararını uygulamayan polis şefleri ve mülki amirler suçlu durumuna düştü. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun açıklaması ve Danıştay’ın apar topar çıkarılan Adli Kolluk Yönetmeliği’ni iptal etmesi yürütmeyi iyice köşeye sıkıştırdı. Önümüzdeki yıla sarkan yargısal süreçler, büyük siyasi depremleri tetikleyecek.

2013, adı sonradan konulan bir başka sene, 93’ün 20. yılı olması hasebiyle ilginç anmalara da sahne oldu. Zaman aşımı dolan bazı davalar tarihin çöplüğüne kaldırılırken, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü gibi olaylar son dakikada ipten alındı. ‘Zehir var zehirlenme yok’ saçmalığı Gezi’den sonra yerini tekrar suikast söylemlerine bıraktı.

Bu arada Yeni Türkiye’ye gittiğimizi zannederken karşımızda eski Türkiye’nin dilini ve uygulamalarını bulmak yılın sürpriziydi. İç ve dış düşmanlar konsepti tekrar yürürlüğe girdi. Karşılaşılan her sorunu izah etme ve öteleme işlevinden dolayı önümüzdeki yılda da sıkça duyacağız. Dış politikada Arap Baharı’ndan ziyade Türk Baharı’nın bittiğini söyleyebiliriz. İlkinin zaten başladığı dahi şüpheliydi. ‘Komşularla sıfır sorun’ noktasından dört tarafı düşmanla çevrili ülke konumuna geri döndük. Küresel güçlerle de ilişkilerimiz eski havasında değil. Sadece içeride değil, dışarıda da zor bir yıl bekliyor bizi.

ANAYASA YILINDAN RÜŞVET SKANDALINA…

Yeni yıla girerken ‘Bu yıl anayasa yılı olacak’ söylemi nafile bir beklentiydi. Yıl biterken ortaya çıkan, dört bakanın içinde olduğu iddia edilen yolsuzluk ve rüşvet skandalı ise 2014’teki siyasi hesapları altüst etmeye yetti.

NURSEL DİLEK MANAVBAŞI

2013, Türkiye siyaseti açısından en gerilimli yıllardan biri oldu. 2014’te yapılacak genel ve yerel seçimlerin atmosferi 2013’te kendini hissettirmeye, siyasi rekabeti kızıştırmaya başladı.

Demokratikleşme paketi, çözüm süreci, anayasa çalışmaları, başkanlık tartışmaları, başörtüsü yasağının kaldırılması, AK Parti’de yaşanan istifalar, 2014 senaryoları yılın çok konuşulan siyasi olaylarıydı. Ancak 2013’ün bitmesine günler kala İstanbul’da başlayan ve çeşitli illere dağılan, üç bakanın oğlu, Halk Bankası Genel Müdürü, Fatih Belediye Başkanı’nın adlarının da karıştığı yolsuzluk ve rüşvet operasyonu 2013’te yaşanan tüm siyasi olayları gölgede bıraktı. Ayakkabı kutusundan çıkan milyon dolarlar, İçişleri Bakanı’nın oğlunun evinden çıkan para sayma makineleri yılın en önemli siyasi gelişmeleri olarak hafızalara kazındı.

ANAYASA BAŞKA BAHARA!

Türkiye, 12 Eylül Referandumu sonrasında yeni bir anayasayı gündemine almıştı. Darbe döneminin anayasasında yapılan bu değişiklik son olacak, bu kez demokratik, sivil ve özgürlükçü bir anayasa yapılacaktı. 19 Ekim 2011’de çıkılan yolda, jet hızıyla değişen gündemler arasına birkaç kez kısa süreli girişler yapabilen ‘Yeni Anayasa’ bir türlü istenilen ortam ve nitelikte tartışılmadı. Meclis’te kurulan Anayasa Komisyonu ise karşılıklı zıtlaşmalar, partilerin talepleri sebebiyle hep sekteye uğradı. 2012’nin sonunda bitmesi gereken anayasa çalışmaları uzayınca, Mart 2013’ü son tarih olarak gösterdi Başbakan. Komisyon, dört partinin büyük uğraşları sonucu üzerinde mutabık kaldığı 60 maddeden öteye gidemeyince Meclis Başkanı Cemil Çiçek feshetti komisyonu. Ve sonuç olarak Yeni Anayasa süreci tıkandı. İhtimal ki yerel seçimlere kadar bu konu kapatılacak. Seçimler sonrasında ise anayasa için yeni bir iklim aranacak. Yani, anayasa yine başka bahara kalacak!

AK PARTİ’YE SALDIRI

19 Mart 2013’te Ankara iki eş zamanlı saldırıya maruz kaldı. Ankara’nın en sıkı korunan yerlerinden Adalet Bakanlığı’na iki el bombası atılırken, AK Parti Genel Merkezi’ne ise LAW silahıyla saldırıldı. Bir saldırgan güvenlik kameralarınca kaydedildi. 7. kat ile 8. kat arasındaki bölüme isabet eden roketatarlar, duvara ve pencerelere zarar verdi. LAW silahlı saldırıda bomba yaklaşık bir metre daha yana isabet etseydi, patlama Başbakan Erdoğan’ın makam odasında olacaktı. Olaydan kısa bir süre sonra saldırıyı gerçekleştiren kişinin DHKP-C militanı olduğu ortaya çıktı ve yakalandı.

ÖCALAN’IN MESAJI

21 Mart’ta Diyarbakır’da yapılan Nevruz kutlamalarına bu yıl, PKK kurucusu, terörist başı Abdullah Öcalan’ın mesajı damga vurdu. Diyarbakır’da yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı Nevruz kutlamasında beş sayfalık mesajı BDP’li Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan Türkçe ve Kürtçe okudu. Önce Kürtçe okunan mesajında Öcalan, ‘PKK’ya silahlar sussun, sınır dışına çıkın’ çağrısı yaptı. Öcalan’ın dikkat çeken mesajlarından biri de “Tıpkı yakın tarihte Misak-ı Millî çerçevesinde, Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Kurtuluş Savaşı’nın derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz.” sözleri oldu.

ALKOL YASAĞI

Alkol ile ilgili düzenlemeleri içeren Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, 19 Mayıs’ta TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Buna göre, alkollü içkilerin her ne surette olursa olsun reklamı ve tüketicilere yönelik tanıtımı yapılamayacaktı. Bu ürünlerin kullanılmasını ve satışını özendiren veya teşvik eden kampanya, promosyon ve etkinlik yapılamayacaktı. Ayrıca alkol satışı 22.00 ile 06.00 saatleri arasında yasaklandı.

DEMOKRATİKLEŞME PAKETİ

2013’e damgasına vuran siyasi gelişmelerden biri de Demokratikleşme Paketi’ydi. 30 Eylül’de Başbakan Erdoğan tarafından açıklanan paket, birçok yeniliği de beraberinde getirdi. Kamuda başörtüsü yasağının kaldırılması, farklı dilde eğitim ve propaganda, seçim barajında değişiklik, eş genel başkanlık, eski köy isimlerinin verilmesi, Öğrenci Andı’nın kaldırılması, Hacı Bektaş Üniversitesi, ‘x, w ve q’ harflerinin kullanılabilmesi ve Roman Enstitüsü gibi birçok yenilik hayata geçti.

MECLİS’TE BİR İLK

Paketle gelen ‘kamuda başörtüsü serbestisi’ ilk olarak Meclis çatısı altında hayata geçti. Meclis tarihî anlarından birini 31 Ekim günü yaşadı. Hac dönüşü başörtüsüyle Meclis’e girmeye karar veren AK Partili dört vekil (Sevde Beyazıt, Nurcan Dalbudak, Gülay Samancı, Gönül Bekin Şahkulubey) TBMM’nin ilk başörtülü milletvekilleri olarak tarihe geçti. Şu an Meclis’te beş başörtülü vekil bulunuyor.

DERSHANE KRİZİ

2013’ün bitmesine birkaç ay kala yaşanan dershaneleri kapatma girişimi ise senenin en önemli siyasi krizlerinden biriydi. Dershanelerin haklı isyanına ve kamuoyunun tepkisine duyarsız kalan AK Parti, son çare olarak ‘dershaneleri dönüştürme’ virajıyla eğitimde çıkmaz bir yola girdi. Ocak ayında Meclis’e gelmesi gereken tasarının akıbeti şimdilik belli değil.

İDRİS BAL VE HAKAN ŞÜKÜR’ÜN DERSHANE İSYANI

Hükümetin dershaneler konusunda geri adım atmaması parti içerisindeki çoğu ekilin de tepkisine yol açtı. Dershane konusunda partisiyle farklı düşündüğünü açıklayan İdris Bal, ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk edildi. Hakan Şükür ise istifa kararını yazılı bir açıklamayla duyurdu. Şükür, son günlerde yaşanan ve vicdan sahibi herkesi derinden üzen bir kısım gelişmeler üzerine istifa kararı aldığını belirtti.

ÇÖZÜM SÜRECİ

Kürt sorununun çözüm süreci, İmralı’yla başlayan görüşme trafiğiyle bu yıl yeni bir kavşağa girdi. Öncekilerden farklı olarak Öcalan’ı da içine alan bu yeni süreç, devletin istihbarat ve güvenlik birimlerinin ayrıntılı bir ön hazırlığı sonrasında başlatıldı. PKK’nın silah bırakması ve Kürt sorununun çözümünü hedefleyen süreç için Meclis’te de Çözüm Sürecini Değerlendirme Komisyonu kuruldu. Komisyon, hazırladığı raporu aralık ayı içerisinde kamuoyuna açıkladı. Raporda, sonuca ulaşılması için 15 adımlık bir yol haritası sunuldu. Çözüm sürecinin başarılı olması için önerilen adımlardan bazıları: Barış masası devrilmemeli, hükümet arkasındaki toplumsal desteği korumalı. Güvenlikçi politikalar yerine demokratik yaklaşım sürmeli. Devletin bütün kurumları sürece dâhil olmalı. Sürecin devamı için kararlılık ve ortak irade korunmalı. Silah bırakma süreci doğru yönetilmeli. IRA, ETA örneklerinde olduğu gibi taraflarla görüşülmeli. Kanaat önderleri, din adamları da devrede kalmalı. Bölünme paranoyasına son verilmeli. Eğitimde ezber bozulmalı, barış, uzlaşı, empati odaklı bir sistem kurulmalı.

KÜRDİSTAN TARTIŞMASI

TBMM, 2014 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı Raporu’nda BDP’nin muhalefet şerhinde yer alan “Kürdistan” ibaresinin çıkarılması için usul tartışması açılınca tartışma başladı. BDP Milletvekili İdris Baluken, MHP’li Özcan Yeniçeri’ye yumruk atmak istedi. Tartışmanın ardından ‘Türkiye Kürdistan’ı’ ifadesi çıkarıldı. Meclis’te bir diğer gerilim de Muharrem İnce ile Zeyit Aslan arasında yaşandı. AK Partili Aslan’ın İnce’ye ettiği küfürler Meclis zabıtlarına geçti. Kadın vekilleri tepkilerini kırmızı fular takarak gösterdi.

BALBAY YEMİNİ, SAYIŞTAY KRİZİ

2014 bütçe görüşmelerine başlamadan önce cezaevinden tahliye edilerek Meclis’e gelen Mustafa Balbay’ın yemin etmesi yılın son ayında yaşanan gelişmelerden biriydi. Balbay’ın yemininin ardından başlayan bütçe görüşmelerine ise Sayıştay raporları damga vurdu. Sayıştay’ın 2012 yılına ait raporlarında başta Başbakanlık olmak üzere onlarca bakanlık ile birçok kurumu denetleyemediğinin ortaya çıkmasının ardından başlayan tartışmalar, krize neden oldu. CHP lideri Kılıçdaroğlu konuşmasının büyük bir bölümünü Sayıştay raporlarına ayırırken; MHP lideri birkaç gün öncesinde yaşanan Kürdistan krizinden dolayı konuşmamayı tercih etti. Komisyonun muhalefet partilerine mensup üyeleri Sayıştay’ın istediği bilgi ve belgelerin ilgili kurumlar tarafından verilmediğini iddia etti. Bilgi ve belgeye ulaşılamadığı için Sayıştay’ın inceleme yapamadığını, bunun raporlara da yansıdığını belirten üyeler, hükümeti hesap vermekten çekinmekle suçladı.

GEZİ PARKI OLAYLARI

2013’e damga vuran en önemli olaylardan biri de Taksim Gezi Parkı eylemleriydi. Tarihi Topçu Kışlası’nın Taksim Yayalaştırma Projesi çerçevesinde yeniden inşa edilmesini engellemek amacıyla 28 Mayıs’ta başladı. Başbakan Erdoğan projeden taviz vermeyeceklerini açıklayınca protestolar hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. Çok sayıda marjinal grup bundan yararlanmaya çalıştı. 15 Haziran’a kadar birçok şehirde devam eden protestolarda 6 sivil ve 1 komiser hayatını kaybetti. Çok sayıda kişi de yaralandı. Uluslararası medya da olaylara geniş yer verdi. Özellikle CNN İnternational’ın canlı ve yanlı yayınları Türkiye’nin tepkisini çekti.

RÜŞVET VE YOLSUZLUK

Yılın son ayında gerçekleştirilen yolsuzluk ve rüşvet operasyonu, 2013’ün en önemli siyasi olayıydı. Bütün siyasi dengeleri altüst edecek yolsuzluk operasyonunda İranlı iş adamı Reza Zerrab’ın üç bakanın oğluyla bağlantıları teknik takibe takıldı. Soruşturma kapsamında bakanlar Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar’ın çocukları; Halk Bankası Genel Müdürü, Fatih Belediye Başkanı, iş adamı Ali Ağaoğlu ve çok sayıda isim gözaltına alındı. Soruşturmaların başlamasının ardından birçok polis ve şube müdürü ile İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın görevden alındı. Soruşturmaya müdahale olarak yorumlanan bu değişiklikler, kamuoyunda tepkiyle karşılandı. Kamuoyundan gelen tepkilere dayanamayan bakanlar Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar, 25 Aralık’ta istifa etti. Egemen Bağış da bakanlık koltuğunu kaybetti.

2013’ÜN ÖNEMLİ SİYASİ OLAYLARI

10 Ocak:Meclis; milletvekilleri, dışarıdan atanan bakanlar ve gazetecilerin fiilî hizmet zammından yararlanmasını öngören, sigortalı lehine düzenlemeler içeren ve 4,5 milyon kişiyi ilgilendiren tasarıyı kabul etti.

22 Ocak:Haberleşme özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğinin ihlalinin nedenlerinin ortaya çıkarılması ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu.

23 Ocak:Ana dilinde savunma hakkı getiren Ceza Muhakemesi Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapan Kanun Tasarısı’nın Meclis Genel Kurulu’ndaki görüşmeleri sırasında tartışma yaşandı. CHP İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in, “Kürt milliyetçiliğini bana ilericilik ve bağımsızcılık diye yutturamazsınız. Türk milleti ile Kürt milliyetini eşit, eşdeğer gördürtemezsiniz. Bundan sonra biz savunmadayız, meşru müdafaa hakkı için saldırıdayız.” sözleri uzun süre tartışıldı.

24 Ocak:CHP Adıyaman Milletvekili Salih Fırat, Güler’in bu sözleri nedeniyle 24 Ocak’ta partisinden istifa etti, 19 Mart’ta AK Parti’ye katıldı.

14 Mart:Meclis’te kabul edilen yasayla Ordu büyükşehir oldu.

16 Mart:Meclis’te halk günü uygulaması başladı.

3 Nisan:AK Parti, çözüm sürecine ilişkin Meclis’te araştırma komisyonu kurulması için önerge verdi. CHP ve MHP komisyona üye vermeyince komisyon çalışmalarını AK Parti ve BDP üzerinden yürüttü.

11 Nisan:4. yargı paketi Meclis’te kabul edildi.

25 Nisan:CHP’li Kamer Genç’in Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’e ‘Acaba Atatürk olmasaydı o makamda oturacak mıydınız? Otursaydınız hangi tarikatın mensubu, bilmem kaçıncı hanımı olacaktınız?’ sorusu gerginliğe sebep oldu. Genç’e kınama cezası verildi. Genç’e yönelik sözlerinden dolayı AK Parti Tokat Milletvekili Zeyid Arslan da kınama cezası aldı, Yasadışı Dinlemeleri Araştırma Komisyonu başkanlığı ve üyeliğinden istifa etti.

22 Mayıs:Alkolle ilgili düzenleme yapıldı. Alkollü içkilerin 22.00- 06.00 saatleri arasında satılması yasaklandı.

24 Haziran:TBMM Başkanlığı için adaylık süreci başladı. İlk adaylık başvurusunu MHP Konya Milletvekili Faruk Bal yaptı.

2 Temmuz:AK Parti Ankara Milletvekili Cemil Çiçek 3. turda 299 oy alarak yeniden Meclis başkanı seçildi.

13 Temmuz:Darbelere yasal dayanak olarak gösterilen TSK İç hizmet Kanunu’nun 35. maddesini değiştiren yasa kabul edildi. TSK’nın görev tanımı değişti.

1 Ekim:Meclis 24. Dönem 4. Yasama Yılı’na başladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül açılış konuşmasını yaptı. Eşi Hayrünnisa Gül ilk kez eşini Meclis’teki locadan izledi.

2 Ekim:Ergenekon Davası’nda tahliye edilen CHP Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal Meclis Genel Kurulu’nda yemin ederek göreve başladı.

22 Ekim:Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2014 yılı bütçesini TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’na sundu. Komisyonda bakanın sunuşundan önce, Sayıştay raporlarının Meclis’e gelmemesi tartışma konusu oldu.

23 Ekim:BDP İstanbul milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Sebahat Tuncel ile BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, partilerinden istifa etti.

30 Ekim:Nevşehir Üniversitesi’nin adını ‘Nevşehir Hacı Bektaş Veli’, Siirt’in Aydınlar ilçesinin adını ‘Tillo’ olarak değiştiren kanun teklifi yasalaştı.

13 Kasım:Kadın milletvekillerinin Genel Kurul çalışmalarına pantolonla katılmasına imkân sağlayan içtüzük değişikliği teklifi kabul edildi.

18 Kasım:Anayasa Uzlaşma Komisyonu toplandı. Çiçek, komisyon çalışmalarının sonuç vermediği ve bundan sonra sürdürülemeyeceği gerekçesiyle, bir sonraki toplantı tarihini belirlemedi. Çiçek’in bu kararı üzerine AK Parti, sonraki komisyon toplantılarına katılmadı.

27 Kasım:Çözüm Sürecini Değerlendirme Komisyonu raporunda, ‘kafaların silahsızlandırılmasının, sürecin ilerleyeceği zeminler açısından dikkate değer olduğu’ belirtilerek, ‘Çözüm sürecinde fiziki mayınlar kadar kafalar ve zihinlerdeki mayınların temizlenmesi büyük önem taşımaktadır’ denildi.

4 Aralık:Kütahya Milletvekili İdris Bal, AK Parti’den istifasını Meclis’e sundu. Bal, siyasete bağımsız milletvekili olarak devam edeceğini açıkladı.

12 Aralık:AK Parti Bursa Milletvekili Canan Candemir Çelik, TODAİE bütçesi üzerinde yaptığı konuşmayla Meclis kürsüsünden başörtüsüyle hitap eden ilk milletvekili oldu.

16 Aralık:İstanbul Milletvekili Hakan Şükür, AK Parti’den istifa etti.

17 Aralık:Zafer Çağlayan ve Muammer Güler’in oğullarının da aralarında bulunduğu rüşvet ve yolsuzluk operasyonu başlatıldı.

25 Aralık: Zafer Çağlayan ile Muammer Güler istifa etti. Erdoğan Bayraktar ‘Başbakan da istifa etmelidir’ diyerek, milletvekilliğinden ve bakanlıktan istifa ettiğini bir televizyon kanalında açıkladı. Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin de bir açıklama metni yazarak istifa etti. Şahin, son dönemde yaşanan olayların hukuk ve adalet anlayışıyla bağdaşmadığını söyledi, emniyet ve yargıdaki düzenlemeleri eleştirdi. Partide yaşanan istifaların ardından Başbakan yeni kabineyi görüşmek için Köşk’e çıktı. Yeni kabinede 10 bakan değişti.

DİPLOMASİDE ELDE VAR ‘SIFIR’

Diplomatlar yıl boyu sahada ter atsa da skor tablosu değişmedi. Suriye ve Mısır’da tutmayan öngörüler, Irak-İran ekseninden gelen beklenmedik ataklar Ankara’nın hareket alanını daralttı. Türk diplomasisi açısından 2013 kendi sahamızda top çevirdiğimiz bir yıl oldu…

MESUT ÇEVİKALP

iplomatlar 2013’te çok koşturdu. Diplomasi açısından zorlu bir yıldı. 2012’den miras krizler çözülemediği gibi daha da derinleşti bu yılda. Ortadoğu’da Arap Baharı rüzgârı tersine döndü. Vesayetçi yönetimler iktidara bir bir geri dönüyor. Batı cenahında da durum iç açıcı değildi. 5 yıldır süren mali kriz bazı ülkeleri iflasın eşiğine getirdi. Yunanistan, İspanya, Portekiz gibi… Üzerine kuzey komşu Rusya ile Suriye üzerinden yaşanan gerilim, güneyde süren Kıbrıs krizi Ankara’nın diplomasi sahasını daralttı hâliyle. İsrail ve Suriye ile süren diplomatik kriz, Irak ve İran’la yaşanan gerilimler Türk hükümetinin sahadaki hâkimiyetini kırdı. Tel Aviv’in ardından Bağdat’la normalleşme adımları atılsa da arzu edilen normalleşme yaşanmadı. Kısacası saha ve zemin diplomasiye uygun değildi. Geriye dönüp bakıldığında skor tabelasının boş olduğu görülüyor. Ankara açısından verimsiz bir yıldı vesselam… İşte 2013 diplomasi karnesi:

ARAP BAHARI

Arap Baharı sürecini başından itibaren destekleyen sayılı ülkelerden biriydi Türkiye. İsyan dalgasıyla yaşanan devrimleri ‘tarihin normalleşmesi’ olarak yorumladı. Mısır, Yemen ve Tunus’ta diktatörleri deviren yeni iktidarları çabucak tanıdı, onlara destek verdi. Vesayetin geri dönmeyeceği öngörüsüyle kurulan strateji kısa zamanda tıkandı. Çünkü Mısır gibi Tunus’ta da vesayet iktidarı devirdi. Seçimle başa gelenler hapse tıkıldı. Hâliyle yeni iktidar sahipleri de Türkiye ile ilişkilere mesafe koydu. Mısır’da iktidara el koyan darbeciler Türk Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı’yı istenmeyen adam ilan etti. Sonuçta Ankara’nın Arap Baharı çerçevesinde takındığı insani, demokratik tavır akim kaldı. Vesayetçilerle demokrasiyi konuşmanın suya yazı yamaktan farkı yok zira. Bu noktada Ankara’nın ‘ahlaki’ diplomasiyle yola ne kadar devam edeceği net değil. Söylem korunsa da eylemde ilk Arap Baharı duruşunun sürdürülmediği görülüyor.

SURİYE

2013’te Ankara’yı meşgul eden gündemlerin başında Suriye krizi geldi. 2011’den bu yana eli kanlı Esed rejimi karşısında muhaliflerin yanında saf tuttu. Özgür Suriye Ordusu’ndan maddi-manevi desteğini esirgemedi. Suriye muhalefetini ağırladı. Suriye’nin Dostları Grubu’nda aktif rol oynadı. Ancak 21 Ağustos 2013’te Şam’ın Guta bölgesinde yaşanan kimyasal katliam denklemi değiştirdi. Bir gecede kimyasal silahla 1500 kadar sivili öldüren Esed rejimi, oluşan küresel baskı sonrasında kimyasal silahlarını BM’ye teslim etmeyi kabul etti. 25 Ağustos’ta imzalanan anlaşma gereğince kimyasal silahlarını Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne (OPCW) veren rejim bu yolla Batı’nın askerî müdahale kartını akim bıraktı. Cenevre 2 Konferansı’na zemin kazandırdı. Başkanlığının ikinci dönemini savaşsız kapatmaya çalışan Barack Obama ‘Esed ile yola devam’ sinyali verdi. Washington’daki bu tavır değişikliğinde Suriye’nin kuzeyinde güçlenen El Kaide varlığı da rol oynadı. ABD ile birlikte Avrupa ülkeleri, Katar-Suudi Arabistan ekseni de muhaliflere desteği kesti. Esed’in silahla devrilmesine destek veren tek ülke Türkiye kaldı! Suriye iç savaşı bağlamında bombalı saldırılara maruz kalan, 70 kadar vatandaşını kaybeden, uçağı düşürülen, 700 bin göçmene topraklarını açan Ankara kaybedenler safında. Dahası Suriye’de büyüyen El Kaide varlığının her an hedefinde. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, geçen ay Tahran’da açıklanan ‘ateşkes’ çağrısını desteklediklerini söylemesi, Ankara’nın Suriye politikasında revizyon arayışında olduğunu gösterdi. Ankara, hâliyle, Esed’li geçiş hükümetine sıcak baktığını gösterdi. Muhaliflere yardımın kesilmesi de bu politikanın bir gereği olarak algılandı.

MISIR

30 yıllık Mübarek rejimi Arap Baharı vesilesiyle 11 Şubat 2011’de devrilince Ankara’nın Mısır üzerindeki nüfuzu artmıştı. Arap Baharı ile Müslüman Kardeşler hareketini destekleyen Başbakan Tayyip Erdoğan Kahire’de Türk bayraklarıyla karşılandı. İlk seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi döneminde ikili ilişkiler hızla gelişti. Ancak bahar havası kısa sürdü! Ordu 3 Temmuz 2013’te yönetime el koydu. İlk işleri, başından bu yana Müslüman Kardeşler’e ve Arap Baharı’na destek veren Türkiye ile köprüleri atmak oldu. Türk hükümetini hedef alan sert mesajların ardından Türk Büyükelçisini ‘istenmeyen adam’ ilan ettiler. Diplomatik ilişkiler maslahatgüzarlık seviyesine indirildi. Dahası Kahire’de gelişmeleri takip eden TRT muhabiri Metin Turan tutuklandı, serbest muhabirler tehdit edildi. Daha da vahimi kısa ve orta vadede normalleşme pek mümkün görünmüyor.

İSRAİL

2012’de ilişkilerde tamir çabasının sürdüğü ikinci adres Tel Aviv’di. 31 Mayıs 2010’da yaşanan Mavi Marmara katliamının ardından ilişkiler kopmuştu. İki yıl önce kapalı kapılar ardında başlayan barış müzakereleri İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 22 Mart’ta özür dilemesi üzerine nihai aşamaya evirildi. Ancak Ankara özür ve tazminat şartlarının yerine getirilmesini normalleşme için yeterli bulmadı. Gazze ambargosunun da kaldırılmasını istedi. İsrail ise güvenlik gerekçesiyle ablukanın tamamen kaldırılamayacağını iletti. Başkan Obama’nın devreye girmesi de aradaki anlaşmazlığı gidermedi. Hâlihazırda ilişkiler ikinci kâtiplik seviyesinde sürüyor. Her iki tarafın da yeni büyükelçilerini belirlemesi yakın zamanda anlaşma ihtimalinin bulunduğunu hissettiriyor. Krizin sürmesi iki tarafın yanında Filistinlilere de kaybettiriyor. Çünkü Türkiye bu hâlde İsrail’in orantısız Filistin hamlelerini frenleyemiyor.

IRAK

Ankara-Bağdat ilişkileri 2010’dan bu yana gergindi. Türkiye’nin 2010 genel seçimlerinde İyad Allavi liderliğindeki El Irakiye Koalisyonu’nu desteklemesi seçimden zaferle çıkan Dava Partisi lideri Şii Nuri El Malki’yi Ankara’ya düşman etti. Ankara’nın Bağdat’la yaşanan sorunlara takılmayıp Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile enerji işbirliğine girişmesi Irak hükümetini daha fazla gerdi. Irak lideri Maliki’nin inisiyatifiyle 2013 son çeyreğinde taraflar arasında normalleşme başlasa da istenilen ritim yakalanamadı. Bunda Türkiye’nin Kürt bölgesiyle enerji işbirliğini sürdürmesi etkili. İran yörüngesindeki Şii Maliki, Mart 2014 genel seçimleri öncesinde krizi soğutmaya matuf adımlar atsa da hükümetin Ankara’ya bakış açısının değişmeyeceği görülüyor.

İRAN

Türk hükümeti, halkın genelindeki ‘şüpheci’ bakışa rağmen İran’la kurduğu sıkı bağlarını koruyor. Ankara, PKK ile Esed rejimine desteği kanıtlanan Tahran ile diplomatik ilişkileri yürütme çabasında. Buna karşın iki devlet Suriye, Irak ve Arap Baharı süreçlerinde karşı karşıya geliyor. Tahran’ın bölgesel rakibi olarak gördüğü Türkiye’de ajan operasyonları düzenlediği, PKK desteğini artırdığı ortaya çıkıyor. Ahmedinejad’ın ardından başlayan Hasan Ruhani döneminde de mevcut tavrın korunduğu görülüyor. Batı ile nükleer kriz konusunda anlaşma sinyalleri veren İran, Türkiye’yi ekarte edip bölge liderliğine oynuyor. Türk hükümeti ise her koşulda Tahran’ın yanında olduğu mesajını veriyor. ABD Maliye Bakanlığı, İran’ın, sıkı ambargodan Ankara’nın desteğiyle sıyrıldığına işaret etti.

KIBRIS

Ankara bir adım önde olma hâlini korusa da Kıbrıs meselesinde herhangi bir ilerleme sağlanamadı. 2013’ün son çeyreğinde BM önceliğinde başlatılan yeni müzakere süreci de daha işin başında akim kaldı. Seçim öncesinde çözüm vaadiyle oy toplayan Rum lider Nikos Anastasiadis’in iktidara gelince anlaşmaktan kaçınması Ankara’da hayal kırıklığı oluşturdu. BM gibi mevcut çözüm inisiyatifini son çaba olarak gören Ankara, bu kez de sonuca ulaşılamaması hâlinde KKTC’de Kosovalaşma sürecini başlatmaya hazırlanıyor.

BALKANLAR

2013 diplomasi karnesinin en göz doldurucu hanesi Balkanlar. Ankara, 2012’de olduğu gibi bu yıl da Balkanlara dönük yumuşak güç unsurlarıyla açılımı sürdürdü. STK, vakıflar ve belediyeler üzerinden Balkan coğrafyasındaki Türk eserlerini imar etti, Türk unsurlarını diriltti. Bunu da Sırp, Boşnak, Hırvat, Bulgar ayrımına girmeden büyük devlet misyonuyla hayata geçirdi. Almadan veren el olmaya çalıştı. Bölgedeki Türk eğitim kurumları, yardım dernekleri ve vakıflarıyla eş güdümlü şekilde çalışıldı. Bosna, Kosova gibi sorunlu konularda arabulucu inisiyatiflerini sürdürdü. Ekonomik kriz içindeki Balkanlar’da Türkiye ve Türklük itibar vesilesine dönüştü.

AVRUPA BİRLİĞİ

Avrupa Birliği ile 2013’ün son günlerinde imzalanan iki anlaşma Ankara’nın artı hanesine yazıldı. 3 yıl zarfında uygulamaya girecek anlaşmalardan biri Türk vatandaşlarının AB sınırları içinde vizesiz dolaşmasına kapı aralayacak. Diğeri bu kadar lehimize değil. Zira Ankara Türkiye üzerinden Avrupa’ya giren mültecileri geri almayı taahhüt ediyor. Ciddi bir mülteci dönüşü söz konusu olacak. Büyük maliyeti olacak Türkiye’ye. Elde edilen vizesiz AB dolaşım kazanımı şimdilik bu handikabı örtüyor.

Son tahlilde gerek Türk hükümetinin şartları gerekse sahadaki kötü koşullar Ankara’nın 2013’te aktif diplomasi yürütmesine imkân vermedi. Bölgede yaşanan savaş ve ayaklanmalar durulmadan da şartların değişmesi öngörülmüyor. Yani 2014’te de çetin mücadele sürecek!

DÜNYA KAOSTA AMA UZAYDA İŞLER YOLUNDA!

2010’da dünyaya 3 yıl ömür biçilmişti! Şükür kıyamet kopmadı. Ancak dünya günlük gülistanlık da değildi. Geride bıraktığımız yılda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya Arap Baharı ateşi, ABD-Avrupa eksenine mali kriz hâkimdi. 2013’te yüzümüzü uzaydan gelen haberler güldürdü.

MESUT ÇEVİKALP

Yıl 2010. Londra’da bir araya gelen gök bilimciler Güneş’te gün geçtikçe büyüyen patlamaları tartışıyor. İçlerinden biri Dünya’nın en fazla 3 yıl daha yaşayacağını’ iddia ediyor. Bir bakıma Dünya’ya ömür biçiyor! Hazirun da bu tezi onaylıyor. O gün ortaya konan felaket senaryosuna ‘Dijital Kıyamet’ adı veriliyor. Adım adım tüm aşamaları masaya yatırılıyor: 2013’te Güneş’te büyük bir patlama yaşanacak. Açığa çıkacak yüksek enerji, elektromanyetik dalgalar ve radyasyon enerji ve iletişim altyapısını tahrip edecek. İnsanlık karanlığa gömülecek. Dünya yaşanmaz hâle gelecek…

2013’te dünya ‘Dijital Kıyamet’i yaşamadı çok şükür! Dünya hâlâ ayakta. Ancak sütliman da geçmedi günler. Ne Ortadoğu’yu tarumar eden Arap Baharı rüzgârı hız kesti ne de ABD ile Avrupa’nın boğazına çöken mali kriz hafifledi. Aksine Arap Baharı süreci şiddetlendi, mali kriz derinleşti. Küresel siyaset bu iki küresel krizin oluşturduğu manyetik dalgalanmaların etkisinde ilerledi. İlk bakışta Suriye iç savaşı, Mısır darbesi, Yemen istikrarsızlığı salt Arap Baharı’na bağlanabilir. Ancak küresel kriz de etkili. Ekonomik kötü gidişat sebebiyle küresel oyuncuların içe dönmesi (ABD-Avrupa-BM) siyasal yıkımların büyümesine kapı araladı. Paralelinde dünyanın dört bir tarafında yaşanan doğal felaketler (deprem, sel, kasırga) toparlanma çabalarını zorlaştırdı. Sözün özü, 2012’den miras küresel krizler daha da çetrefilleşti, derinleşti geçen 12 ayda!

MEYDAN OKUYAN LİDERLERİ KAYBETTİK

Her yıl olduğu gibi bu yıl da aramızdan eksildi bazıları. 5 Mart’ta dünyaya meydan okuyan Venezuelalı sosyalist lideri Hugo Chávez kansere yenik düştü. 21 Mart’ta Suriyeli İslam âlimi Muhammed Said Ramazan El Buti’yi kaybettik. Şam’ın Mezraa semtindeki İman Camii’ne düzenlenen bombalı saldırıda şehit düştü. Talebelerine ders okuturken verdi son nefesini. 7 Nisan’da İngilizlerin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher’i yitirdik. Tarihe ‘Demir Leydi’ lakabıyla geçen kurt siyasetçi 87 yaşındaydı. 15 Kasım’da bu kez Kıbrıslı Rumlar ağladı liderlerinin ardından. Eski liderleri Glafkos Kliridis 94 yaşındaydı. Ardından 4 Aralık’ta Güney Afrika’nın efsanevi lideri Nelson Mandela’yı (95) uğurladık ebedî âleme. Mandela ırkçılıkla mücadelenin sembol ismiydi. 12 Aralık’ta gözyaşları Bangladeşli âlim Abdülkadir Molla için aktı. Molla, Bangladeş Cemaat-i İslami Partisi Genel Sekreter Yardımcısı’ydı. 42 yıl önceki olaylarda dahli bulunduğu iddiasıyla idam edildi. Vasiyeti ‘şiddete meyletmeyin’ oldu! Ve daha nice kıymetli isimi verdik toprağa…

Güzel haberler de aldık. Mesela Mayıs ayında ABD’li bilim insanları klonlama yöntemiyle insan kök hücresi üretmeyi başardıklarını duyurdu. Buluş Alzheimer, diyabet gibi hayati hastalıklarda yeni tedavi imkânlarına kapı araladı. NASA’nın ardından Çin uzaya keşif aracı gönderdi. Ay’a inen Yütu’nun (Yeşim Tavşan) Pekin’e gönderdiği ilk görüntüler sevinçle karşılandı. Bir olumlu haber de Cenevre’den geldi geçen kasım ayında. ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya (P5+1) ile masaya oturan İran nükleer krizin çözümüne dair ön anlaşmayı kabul etti. Ancak olumlu havası kısa sürdü. Tahran rejimi bir ay içinde anlaşma sürecini askıya aldı. Bir yakınlaşma girişimi de Kafkaslar’da yaşandı. Türk hükümetinin inisiyatifiyle kasım ayında Erivan’a giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ermeni mevkidaşı Edward Nalbandyan ile bir araya geldi. Donan normalleşme protokollerini konuştu. Ancak beklenen çözülme yaşanmadı. Benzer bir süreç ekim ayında Kıbrıs’ta yaşandı. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un son çaba olarak başlattığı yeni müzakere süreci yeniden Rumlara takıldı. Yeni barış müzakeresi için Maraş’ın verilmesini isteyen Rumlar inisiyatifi en başında tıkadı.

ORTA DÜNYADA VESAYET GERİ DÖNDÜ

Orta dünyada durum biraz daha ağırlaştı geçen 365 günde! Arap Baharı etkisiyle Tunus, Yemen, Mısır ve Suriye’de devrilen-devrilme noktasına gelen diktatörlükler geri dönmeye başladı. Seçimle iktidara gelen sivil iktidar bir bir düşürüldü. Bölgenin yeni dinamiği Müslüman Kardeşler Mısır’ın arından Tunus’ta da iktidarı kaybetti. Yemen, Suriye ve Cezayir’de de vesayetçiler güçlendi. Bunda Batı’nın ikiyüzlülüğü büyük rol oynadı. Diktatörlüklerin gidişiyle bölgedeki nüfuzunun azaldığını gören ABD-Avrupa ekseni yeni iktidarlara yaşama hakkı tanımadı. Dahası, Mısır örneğinde olduğu gibi vesayetçilerin geri dönüşünü kutsadı. Demokrasinin her yerde mubah olmadığını gösterdiler!

ABD-Avrupa ekseni aynı ikircikli tavrı Suriye krizinde de sergiledi. İşin başında Arap Baharı rüzgârıyla sahaya inen muhalif Suriyelileri destekledi. Ancak Esed gidişinin çıkarlarına zarar vereceğini görünce geri adım attı. Önce maddi, ardından manevi desteğini çekti. Çözümün sadece diplomasi masasından çıkacağını vurgulayarak rejime nefes aldırdı. Esed kimyasal silahla katliam düzenledi. Washington yönetiminin kırmızı çizgisini aştı. Ancak Başkan Obama, ikinci dönemini savaşsız kapatma hedefini bozmamak için müdahale etmedi. Cenevre 2 Konferansı’na işaret ederek, Suriyeli muhaliflerin ipini çekti. Son tahlilde Batı, yaklaşık 150 bin sivilin kanına giren Esed rejimiyle yola devam kararı aldı. Tarih bu noktada Obama’yı iyi hatırlamayacak!

2013 Avrupa ülkeleri nazarında da kayıp bir yıldı. Etkisi artan mali kriz Avrupalı aktörlerin sessini kıstı. Tarihî ekonomik daralmanın yaşadığı avro bölgesi küresel siyaseti bir kenara bırakıp, iç ekonomik sorunlara yöneldi. Yunanistan, Portekiz, İspanya gibi batan ekonomileri ayağa kaldırma görevini üstlenen Almanya-Fransa ikilisi kıtadaki nüfuzunu artırdı. Ancak 2014 öngörüleri diğer Avrupalı ülkeler için SOS durumunun süreceğini gösteriyor.

RUSYA, ÇİN VE İRAN KAZANANLAR KULÜBÜNDEYDİ

Avrupa’daki ekonomik çöküş Rusya’ya da yaradı. Bir taratan enerji satışını artırdı, diğer taraftan Sırbistan üzerinden Balkanlar’daki nüfuzunu güçlendirdi. Gelecekteki belirsizlikten ürken Ukrayna, AB’den gelen yeşil ışığa aldırmaksızın Moskova’ya yöneldi. Rusya’nın öne çıkmasında, ABD-Avrupa ekseninin Suriye krizinde Moskova tezlerine yönelmesinin de etkisi oldu. Aynı özgüven Pekin’de de var bugünlerde. Başından bu yana yumuşak söylemlere Esed rejimine arka çıkan Çin günün sonunda kazananlar kulübünde olmanın tadını çıkarıyor. İlk uçak gemisinin açık denizlerde göreve başlaması, Ay’a kendi mekiğiyle inmesi, ada krizinde Japonya’ya göz açtırmaması 2013’ün Çin açısından bereketli geçtiğini yansıtıyor.

Yılının büyük kazananı tartışmasız İran’dı! Irak’ın ardından Suriye ve Lübnan üzerindeki varlığını güçlendirdi. Lübnan Hizbullah’ını Suriye iş savaşına dâhil ederek Ortadoğu’ya uzanan Şii Hilali’ni kuvvetlendirdi. Irak ve Suriye’deki Arap Baharı kalkışmalarını önleyici vuruşlarla frenleyerek Tahran’daki kapalı Farsi rejiminin ömrünü uzattı. Mahmud Ahmedinejad’ın ardından ‘ılımlı’ lider Hasan Ruhani’yi vitrine çıkararak, Batı dünyasındaki negatif algısını törpüledi. Fotoğrafın geneline bakıldığında bölgenin öne çıkan aktörü oldu. İran’ın öne çıkması hâliyle Türkiye’nin gerilemesine kapı araladı.

Geriye dönüp bakıldığında 2013 genelde acı hatıralarla anılacak. Zira bir taraftan ekonomik kriz diğer taraftan Arap Baharı ‘ateşine’ maruz kaldı insanlık. İç savaşa, kimyasal katliama, darbeye şahit oldu. Barış, huzur, refah yine yeni yıla tehir edildi… Umutlar 2014’e bağlandı. Güneş’te artan patlamalar dünyayı yaşanmaz hâle getirebilir belki. Ziyanı yok! Uzay’dan iyi haberler geliyor. Mars’ta su, Satürn’de doğalgaz bulundu. Hepsinden önemlisi bolca huzur! En azından şimdilik uzayda işler yolunda…

Dünya yolsuzlukları affetmedi!

ALMANYA – 8 ŞUBAT: Doktora tezinde intihal yaptığı ortaya çıkın Almanya Federal Eğitim ve Araştırma Bakanı Annette Schavan istifa etti.

FRANSA – 19 MART: Hakkında vergi kaçırmak suçundan soruşturma açılan Bütçe Bakanı Jerome Cahuzac istifa etti.

İTALYA – 26 MART: 2012’de haydutlara karşı yapılan operasyonda 2 Hintli balıkçının öldürülmesinde adı karışan 2 İtalyan deniz piyadesinin yargılanmak üzere Hindistan’a gönderilmesi üzerine istifa etti.

BULGARİSTAN – 7 KASIM: Koalisyon hükümetinin küçük ortağı Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin (HÖH) eski genel başkanı ve eski parlamento başkan yardımcısı Hristo Biserov’un karıştığı yolsuzluk iddiaları hükümeti zor durumda bıraktı. Cumhuriyet Başsavcısı Sotir Tzatzarov, üvey oğlu İvaylo Glavinkov üzerinden yolsuzluklara bulaşıp kara para aklayan Biserov hakkında soruşturma açıldığını duyurdu. Ünlü siyasetçi skandalın büyümesi üzerine partisinden istifa edip siyaseti tamamen bıraktığını açıklamak zorunda kaldı.

DANİMARKA – 21 KASIM: Dış Yardım Bakanı Friis Bach, Güney Kore merkezli uluslararası kuruluş Global Green Growth Institute’ün (GGGI) kasasından yapılan yolsuzlukla ilgili parlamento ve kamuoyuna yanlış bilgi verdiği ortaya çıkınca istifa etti.

YUNANİSTAN – 17 ARALIK: Vergi ödememek için lüks cipini sahte plaka ile kullanan eski Ulaştırma Bakanı Mihalis Liapis gözaltına aldı. Olayın ortaya çıkması üzerine Yeni Demokrasi Partisi Liapis’in üyeliğini düşürdü. 30 Aralık’ta hâkim karşısına çıkacak olan Liapis’e 1300 avro trafik cezası kesildi. Eski bakanını gözaltına alan polisleri tebrik eden Başbakan Antonis Samaras, kanunları çiğneyen kim olursa olsun cezalandırılacağını ifade etti. Kamuoyunun tepkisi üzerine Adalet Bakanı’na talimat veren Başbakan Samaras, bütün milletvekillerinin toplumsal huzuru bozacak ve ceza gerektiren sahtecilik, dolandırıcılık, gasp, rüşvet gibi davranışlarda bulunmaları durumunda bütün ayrıcalıklarına son verilmesini istedi.

DANİMARKA – 10 ARALIK: Parlamento genel kurulu ile kamuoyunu yanlış bilgilendirdiği ortaya çıkan Adalet Bakanı Morten Bödskov istifa etti.

JAPONYA – 19 ARALIK: Tokyo Valisi Naoki Inose, hakkında çıkan yolsuzluk iddiaları sebebiyle istifa etti. Japonya medyası Inose’nin vali yardımcısı olduğu dönemde Tokushukai Şirketi’nden 500 bin dolar rüşvet aldığını yazdı. İnose ise Tokushukai Şirketi’nden seçim kampanyalarında kullanmak üzere kredi çektiğini ve bu borcu tamamen ödediğini iddia etti: “Olup biteni açığa kavuşturmak için büyük çaba harcadım. Ancak halktaki şüpheyi gideremedim. İstifa ediyorum. Tokyo halkından özür dilerim.”

İSPANYA – 20 ARALIK: İktidardaki Halk Partisi’nin yolsuzluğa karıştığını tespit eden Ulusal Mahkeme Yargıcı Pablo Ruz, partinin genel merkezine baskın düzenledi. 14 saat süren incelemede kayıt dışı yapılan ödemelere dair kanıtlar arandı. Soruşturma, partinin eski mali işler sorumlusu Luis Barcenas’ın 48 milyon avroluk rüşveti İsviçre bankalarında sakladığının ortaya çıkmasıyla açıldı. Barcenas, inşaat şirketlerinin partiye ‘bağış’ diye verdiği milyonlarca avroyu Başbakan Mariano Rajoy gibi parti yetkililerinin zimmetine geçirmesine yardımcı olduğu yönünde ifade vermişti. Rajoy ve ekibi ise iddiaları ve istifa çağrılarını reddediyor.

URUGUAY – 21 ARALIK: Ekonomi Bakanı Fernado Lorenzo, mahkemenin hakkındaki yolsuzluk iddialarına ilişkin soruşturma açılmasına karar vermesi üzerine istifa etti. Eski bakanın adı milyonlarca dolar kayba neden olup iflas eden ulusal hava yolu şirketi Pluna’nın mal varlığının satışı sırasında yaşanan yolsuzluğa karışmıştı. Savcılık, Lorenzo’nun yanı sıra devlet bankası Banco Republica’nın başkanı Fernando Calloia hakkında görevi kötüye kullanmadan dava açmaya hazırlanıyor.

İNGİLTERE – 23 ARALIK: İşçi Partili eski Avrupa Bakanı Denis MacShane 12 bin 900 sterlinlik (44 bin lira) sahte faturayı devlete ödettiğinden ötürü 6 ay hapis cezasına mahkûm oldu. 2009 yılında sahte belgelerle ödenek alan 4 milletvekili ile 2 Lortlar Kamarası üyesi hapis cezası almıştı.

Kronolojiye girenler

15 Ocak: Cezayir El Kaide’si Batılıların işlettiği doğalgaz tesisini basıp 2 kişiyi öldürdü.

19 Ocak: Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) lideri Ahmet Doğan’a suikast düzenlendi.

1 Şubat: ABD Ankara Büyükelçiliği’ne düzenlenen intihar saldırısında 2 kişi öldü.

10 Şubat: 2005’te seçilen Katoliklerin 265. papası XVI. Benedict istifa etti.

13 Şubat: İranlı General Hisam Hoşnevis Lübnan’da suikastla öldürüldü.

14 Şubat: Güney Afrikalı ampute atlet Oscar Pistorius kız arkadaşını öldürdü.

5 Mart: Venezuelalı sosyalist Devlet Başkanı Chávez hayatını kaybetti.

13 Mart: 266. papa Arjantinli Jorge Mario Bergoglio oldu.

22 Mart: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Türkiye’den özür diledi.

7 Nisan: İngiltere’nin ilk kadın Başbakanı, Demir Leydi Margaret Thatcher (87) vefat etti.

15 Nisan: Boston maratonuna bombalı saldırı düzenlendi; 3 kişi öldü, 200 kişi yaralandı.

18 Nisan: Çin’in Sichuan eyaleti 6,6 büyüklüğünde sarsıldı. Depremde 170 kişi öldü.

5 Mayıs: Bangladeş’te tekstil imalatının yapıldığı Rana Plaza çöktü, 761 kişi öldü.

11 Mayıs: Hatay bomba yüklü araçlarla vuruldu; 40 kişi öldü, 100 kişi yaralandı.

17 Mayıs: İnternet şirketi Yahoo, blog sitesi Tumblr’ı 1,1 milyar dolara satın aldı.

17 Mayıs: Bilim insanları insan kök hücresini klonladı.

22 Mayıs: İngiltere’de Nijerya asıllı 2 saldırgan İngiliz asker Drummer Lee Rigby’i katletti.

6 Mayıs: ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) tüm dünyayı dinlediği ortaya çıktı.

3 Temmuz: Mısır Savunma Bakanı Abdulfettah El Sisi yönetime el koydu.

6 Temmuz: Asiana Havayolları’na ait yolcu uçağı San Francisco’da düştü, 2 yolcu öldü.

25 Temmuz: İspanya’nın Galiçya bölgesinde meydana gelen tren kazasında 78 kişi öldü.

21 Ağustos: Şam’ın banliyösüne kimyasallarla saldıran Esed rejimi 1500 sivili katletti.

2 Eylül: Microsoft, Nokia’nın cep telefonu birimini 7,2 milyar dolara satın aldı.

7 Eylül: 2020 Olimpiyatları’nı Japonya kazandı.

17 Eylül: ABD’li eski Astsubay Aaron Alexis donanma üssüne saldırıp 12 kişiyi öldürdü.

21 Eylül: El Şebab, Kenya’daki bir alışveriş merkezine saldırdı, 1’i Türk 67 sivili katletti.

10 Ekim: Bütçesi Kongre’den geçmeyen ABD hükümeti 17 yıl aradan sonra kepenk kapattı.

29 Ekim: Türkiye ile Japonya, Sinop’a kurulacak nükleer santral konusunda anlaştı.

7 Kasım: Filipinler, Çin ve Vietnam’ı vuran Haiyan tayfunu 12 bin kişinin ölümüne sebep oldu.

22 Kasım: İran ile Batı nükleer kriz konusunda ön anlaşmaya vardı.

4 Aralık: Güney Afrika’nın efsanevi lideri Nelson Mandela (95) vefat etti. 12 Aralık: Çin’in ilk uzay araştırma aracı Yütu (Yeşim Tavşan) Ay’a indi.

SAHALARDA GÖRMEK İSTEMEDİĞİMİZ BİR YIL

Tabii ki arada birkaç unutulmaz başarı vardı ama olimpiyat hüsranı, UEFA’nın F.Bahçe ve Beşiktaş’a verdiği cezalar, ardı arkası kesilmeyen doping vakaları, A Millî Takım’ın hüsranla biten 2014 Dünya Kupası rüyası kara bir yıl yaşamamıza sebep oldu.

BEHRAM KILIÇ

Türk sporu öyle bir yılı geride bıraktı ki sormayın. 2013, sporumuz açısından pek de iyi hatırlanmayacak izlerle çok şükür bitti. Tabii ki arada birkaç unutulmaz başarı vardı ama olimpiyat hüsranı, UEFA’nın F.Bahçe ve Beşiktaş’a verdiği cezalar, ardı arkası kesilmeyen doping vakaları, A Millî Takım’ın hüsranla biten 2014 Dünya Kupası rüyası kara bir yıl yaşamamıza sebep oldu.

Aslında her zamankinden çok daha ümitliydik 2020 Olimpiyatları için. İstanbul’un olimpiyat aşkı 26 yıldır devam ediyordu. 1987’de başlayan sürecin 2020’yi düzenleyecek şehrin açıklanacağı 7 Eylül’de mutlu sona ermesi işten bile değildi. Her zamankinden daha çok çalışmıştık. Her zamankinden daha hazırdık, istekliydik. Devletin desteği, halkın isteği de rakiplerimiz Tokyo ve Madrid’in çok çok önündeydi ama olimpiyat oylaması öncesi patlayan Gezi olayları, bu olaylara polisin ve hükümetin maksadı aşan müdahalesi dünyadaki ülke imajımızı yerle bir etti. İstanbul ‘birlikte köprüler kuralım’ diyordu ancak bu olaylar şehrin dünyadaki popülaritesini, ‘bu defa sizin hakkınız’ diyen üyelerin kanaatlerini değiştirdi. Olimpiyat oylamasına haftalar kala Mersin’de çok da başarılı bir şekilde organize edilen 2013 Akdeniz Oyunları bile bu algıyı tersine çeviremedi. Başbakan Erdoğan’ın bizzat katıldığı Arjantin’deki oylamada İstanbul ilk turda Madrid’i geride bıraktı. İkinci turda ise daha önce 1964 Olimpiyatları’na ev sahipliği yapan Tokyo açık farkla 2020’yi düzenlemeye hak kazandı. Tokyo finalde 60, İstanbul ise 36 oy aldı.

Olimpiyatı kaybetmemizde 2013’te yaşanan doping vakalarının da etkisi büyüktü. Oylamadan birkaç ay öncesi halter, atletizm gibi branşlarda 100’e yakın sporcumuzda doping vakaları tespit edildi. İş o boyutlara vardı ki 15 yaşındaki çocuklar bile doping kullanmaya başladı. Mersin’deki Akdeniz Oyunları’nda halter ve atletizm branşlarında yarışacak 16 sporcumuz son anda kadrodan çıkartıldı. Onun öncesinde Halter Genç Millî Takımı’nda 21, atletizmde 18 sporcunun yasak madde kullanması vahameti ortaya koyuyordu. Halterde Federasyon Başkanı Hasan Akkuş’un istifası bile doping vakalarını kesmedi. Yeni başkan Tamer Taşpınar da dopinge çare olamadı. 2012 Londra Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan Aslı Çakır Alptekin ve branşında 5. olan Nevin Yanıt’ın da dopingle başı dertteydi. Kırkpınar’da başpehlivan olan Ali Gürbüz de dopingli yakalanmıştı.

3 Temmuz 2011’de patlak veren Türk futbol tarihinin en büyük şike olayı, 2012’de olduğu gibi 2013’te de bu topraklardaki etkisini devam ettirdi. 2012’de Futbol Federasyonu’nun açıkladığı kararlarla cezalandırmadığı Beşiktaş ve F.Bahçe’ye kara haber UEFA’dan geldi. İşin içindeki aktörlerin “UEFA’yı hallettik” diye övündüğü, Yıldırım Demirören’in “Herkes bize teşekkür etsin” diye açıklamalarda bulunduğu, UEFA’nın dosyayı rafa kaldırdığına inanıldığı bir esnada, tarihler 10 Haziran’ı gösterirken F.Bahçe ve Beşiktaş camialarını şoke eden o gelişme yaşandı. UEFA Disiplin Kurulu söz konusu iki kulüpten savunmalarını istiyordu. 25 Haziran’da karar açıklandı: F.Bahçe 2+1 yıl, Beşiktaş ise bir sonraki sezon Avrupa kupalarından men edilmişti. İki kulüp de UEFA Tahkim Kurulu’na itirazda bulundu. Tahkim, F.Bahçe’nin cezasındaki +1’i iptal etti. İki kulüp CAS’a gitti. CAS’taki hâkimler de UEFA’nın kararını onadı. Görünen o ki şike belası 2014’te de gündemimizi meşgul edecek. Zira UEFA kişiler ile ilgili kararını henüz açıklamadı. 2011’in şampiyonu olduğunu iddia eden Trabzonspor da konuyu Futbol Federasyonu’nun kararlarını gözden geçirmemesi sebebiyle FIFA’ya taşıyacak.

Şike Davası’nın etkileri hem F.Bahçe’de hem de Trabzonspor’da sürpriz kongreler yaşanmasına sebep oldu. İki kulüp de 2013’te olağanüstü kongrelere gitti. Önce Trabzonspor başkanlığı için seçimler yapıldı. Hükümetin adayı algısını bir türlü kıramayan Muharrem Usta ile Trabzonspor’un hakkını almak için gerekirse Başbakan’la bile sonuna kadar mücadele edeceği izlenimi veren İbrahim Hacıosmanoğlu arasındaki yarışı, Başbakan’ın kupanın Trabzonspor’a gelmemesinde doğrudan dahli olduğunu düşünen kongre üyelerinin tercihiyle Hacıosmanoğlu kazandı. İbrahim Hacıosmanoğlu 1571 oy alırken, Usta 1496 oyda kaldı.

CAS’ın verdiği cezadan sonra başkanlığı tartışılan Aziz Yıldırım da hiç beklemeden olağanüstü kongre kararı aldı. Kasımdaki kongrede Yıldırım’ın tek rakibi vardı: Federasyonun eski başkanı Mehmet Ali Aydınlar… Yıldırım, 15 yılı aşkın süredir yaptığı başkanlığa rekor oyla yeniden seçildi. Aziz Yıldırım 6821 oy alırken, Aydınlar 2383 oyda kaldı. 11. kongresini kazanan Yıldırım, başkan seçildikten sonra yaptığı açıklamada 3 Temmuz 2011’de başlayann ‘Şike Davası’na atıfta bulunup “Bugünkü olağanüstü seçim 3 Temmuz hesaplaşmasıydı.” dedi ve ekledi: “Bugün seçim yapmadık. Bu kongre, Fenerbahçe’ye ihanet edenlerle gerçek Fenerbahçelilerin mücadelesiydi. Fenerbahçe’yi günlük yaşayanlarla, ihanet edenlerle, gerektiğinde hapishaneye girenlerin, ‘Darağacında olsak bile son sözümüz Fenerbahçe’ diyenlerin hesaplaşmasıydı.”

2013’ün Türkiye’yi üzen bir olayı da A Millî Futbol Takımı’nın 2014 Dünya Kupası’na katılamamasıydı. Abdullah Avcı yönetimindeki Millî Takım grubunda peş peşe aldığı başarısız sonuçlarla şansını zora sokmuştu. Son 4 maç öncesi göreve getirilen Fatih Terim’in çabası umutları yeniden yeşertti. Her şey İstanbul’da Hollanda ile yapılacak final maçına kalmıştı. Ancak millî takımımız Hollanda karşısında sahadan 2-0 mağlup ayrılarak Dünya Kupası’na gitme rüyasını bir başka bahara bıraktı. Aynı zamanda G.Saray’ı da çalıştıran Terim’in Millî Takım’ın başına geçmesi G.Saray yönetimini rahatsız etti. Başkan Ünal Aysal, ‘telefonlarıma çıkmadı’ bahanesini öne sürerek Olimpiyat Stadı’nda Beşiktaş’ı yenmeyi başaran Terim’i ansızın görevden aldı. G.Saray, İtalyan Roberto Mancini’ye emanet edildi. Oysa Terim açısından 2013 çok da başarılı geçmişti. Sarı-Kırmızılı takım UEFA Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkmayı başarmış, çeyrek finalde Real Madrid’e 3-0 kaybettiği maçın rövanşında 3-2 kazanarak elenmişti. Ligde ve Süper Kupa’da da şampiyonluğa ulaşmıştı. Terim, Süper Kupa’da bir kez daha F.Bahçe’yi mağlup etmişti. Kayseri Kadir Has Stadı’nda oynanan maçın 0-0 biten normal süresi Drogba’nın 99. dakikada attığı golle G.Saray’ın üstünlüğü ile sona ermişti.

F.Bahçe için ise 2013 özelikle Avrupa’da tarihî bir yıl oldu. Sarı-Lacivertliler ülkemizi temsil ettikleri UEFA Avrupa Ligi’nde tarihlerinde ilk defa yarı finale çıkma başarısı gösterdi. Yarı finalde ilk maçı Egemen’in golüyle 1-0 kazandıkları Benfica’ya rövanşta bir ara 1-1’i yakalamalarına rağmen 3-1 yenilerek elendiler. Bu başarının mimarı teknik direktör Aykut Kocaman, Aziz Yıldırım’la anlaşamayarak görevini bıraktı. Kocaman’ın yerine Ersun Yanal getirildi. Yanal’la 1 yıllık sözleşme imzalandı. Yönetimin Yanal’la tek yıl anlaşması hocaya güvenilmediği şeklinde yorumlandı. Yanal, ‘1 yıl tarih yazmak için yeterli’ açıklamasını yaparak özgüvenini ortaya koydu. F.Bahçe’nin 2013’te kazandığı tek kupa ise Ziraat Türkiye Kupası oldu. Stoch’un golüyle Trabzonspor’u 1-0 mağlup ettiler.

2013’te Avrupa’da başarılı olan takımlardan biri de Trabzonspor’du. Şenol Güneş’in ayrılmasından sonra takımın başına getirilen Mustafa Reşit Akçay yönetimindeki Bordo-Mavililer, UEFA Avrupa Ligi’nde katıldıkları grubu 1. sırada tamamlayarak 32 takım arasına kaldı. İkinci turda ise G.Saray’ın Şampiyonlar Ligi grup maçlarında geride bıraktığı İtalya’nın Juventus takımı ile eşleştiler. Bordo-Mavililerin ilginç bir rekoru da üst üste oynadıkları 14 Avrupa maçından yenilgisiz ayrılmaları oldu. Türk takımları içinde bu alandaki rekor 15 maçla G.Saray’a ait.

Vakıfbank Bayan Voleybol Takımı, 2013’e âdeta damgasını vurdu. Temsilcimiz, mart ayında CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi Dörtlü Finali’nin final maçında, Azerbaycan temsilcisi Rabita Bakü’yü 3-0 yenerek Avrupa şampiyonu oldu. Vakıfbank, içeride hem lig hem Türkiye Kupası’nı da kazandı. Ekimde ise İsviçre’nin Zürih kentinde düzenlenen Dünya Kulüpler Şampiyonası’nda Brezilya’dan Unilever Volei’yi finalde 25-23, 27-25 ve 25-16’lık setlerle mağlup eden Sarı-Siyahlılar, tarihinde ilk kez bu kupayı müzesine götürdü. İtalyan Giovanni Guidetti’nin öğrencileri en üst düzeyde kazanılabilecek bütün kupaları da toplamış oldu. Takımlarımızdan bir başarı da Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı’ndan geldi. Temsilcimiz, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde İtalya ekibi Santa Lucia’yı 71-50 yenerek dördüncü kez Avrupa şampiyonu oldu. 18-28 Temmuz tarihlerinde Letonya’da düzenlenen Genç Erkekler Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda ise Türkiye, finalde Hırvatistan’ı 81-74 yenerek tarihinde ilk kez altın madalyanın sahibi oldu.

Geride bıraktığımız yılın en güzel olaylarından biri de golfte dünyanın 1 numarası Tiger Woods’un, kasım ayında golf sopasını, Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiren Boğaziçi Köprüsü’nde sallamasıydı.

2013’ün spor olayları

7 Ocak: FIFA Yılın En İyileri Ödül Töreni’nde, Arjantinli Lionel Messi, dünyada yılın futbolcusuna verilen FIFA Ballon d’Or Ödülü’nü 4’üncü kez alan ilk isim oldu.

18 Ocak: ABD’li bisikletçi Lance Armstrong, 7 Fransa Bisiklet Turu şampiyonluğunu, doping yaparak elde ettiğini itiraf etti.

13 Şubat: NBA’de forma giyen milli basketbolcumuz Hidayet Türkoğlu, doping yaptığı gerekçesiyle 20 maç ceza aldı.

7 Mayıs: Bursaspor Başkanı İbrahim Yazıcı kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.

12 Mayıs: Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de düzenlenen 48. Avrupa Karate Şampiyonası’nda Türkiye, 4 altın, 2 Gümüş, 4 bronz olmak üzere toplam 10 madalya kazandı.

25 Mayıs: Alman takımı Bayern Münih; UEFA Şampiyonlar Ligi finalinde, bir başka Alman takımı Borussia Dortmund’u 2-1 yenerek 5. kez kupayı müzesine götürdü. Sezona damga vuran Bayern, Bundesliga’da da ipi göğüsledi. Almanya Federasyon Kupası’nı kazandı. Avrupa Süper Kupası’nda finalinde Chelsea’yi penaltılar sonucu 5-4 geçerek kupanın sahibi oldu. Yılın son ayında da Kulüpler Dünya Kupası finalinde Fas’ın Raja Casablanca takımını 2-0 yenerek mutlu sona ulaştı.

10 Haziran: A Milli Kadın Basketbol Takımı, Fransa’nın Orchies kentinde düzenlenen FIBA Avrupa Şampiyonası üçüncülük maçında Sırbistan’ı 92-71 yenerek bronz madalyanın sahibi oldu. Şampiyonluğu finalde Fransa’yı 70-69 mağlup eden İspanya kazandı.

20-30 Haziran: Mersin’in ev sahipliğinde düzenlenen XVII. Akdeniz Oyunları’nda Türkiye madalya sıralamasında 2. oldu. Ülkemiz, 47’si altın 44 gümüş 37 bronz madalya kazandı. İtalya toplamda 186 madalyayla 1.olurken, Fransa 96 madalya ile 3. oldu.

21 Haziran-13 Temmuz: FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, Türkiye’de düzenlendi. Grup maçlarının 7 ayrı kentte yapıldığı organizasyonun finali, İstanbul’da oynandı. Finalde Fransa, Uruguay’ı penaltı atışları sonucu 4-1 yenerek şampiyon oldu. Türkiye, 2. tur eleme maçında Fransa’ya 4-1 yenilerek şampiyonaya erken veda etti.

4 Eylül: A Milli Basketbol Takımı, Slovenya’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda gruplardan çıkamadı ve şampiyonada 3 ülkeyle 17’nciliği paylaşarak tarihindeki en kötü derecelerden birini elde etti. Fransa, şampiyon oldu. Eylül ayında Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da düzenlenen Avrupa Erkekler Basketbol Şampiyonası finalinde Fransa, Litvanya’yı 80-66 yenerek şampiyon oldu.

14 Eylül-1 Ekim: Türkiye, 3. İslam Oyunları’nı, 23’ü altın olmak üzere toplam 103 madalyayla beşinci sırada tamamladı. Endonezya’nın Güney Sumatra adasında düzenlenen oyunlarda, Türkiye, yüzmede 31 madalya aldı.

22 Eylül: Beşiktaş-Galatasaray maçının 92. dakikasında Felipe Melo’nun kırmızı kart görmesinden sonra ortalık karıştı, taraftarlar sahaya girdi. Futbolcular soyunma odasına kaçtı! Yüzlerce Beşiktaş taraftarı polisle karşıya geldi, olaylar bir türlü yatışmadı. Müsabaka hakem Fırat Aydınus tarafından tatil edildi. Federasyon, Beşiktaş’a 4 maç seyircisiz oynama cezası verdi.

15 Aralık: Yılın son ayında Beşiktaş ile Kasımpaşa arasında oynanan Süper Lig maçında çıkan olay da hafızalarda yer etti. Maçın 79. dakikasında sahaya giren bir taraftar siyah-beyazlı futbolcu Fernandes’e tekme attı. Fernandes’e saldıran kişi, ertesi gün savcılık sorgusunun ardından serbest bırakıldı.

*Gençlik ve Spor Bakanlığı 2013 yılında adeta tesis hamlesi gerçekleştirdi. Ülke genelinde 25 stadyumun inşaatı başladı. Bunların maliyetleri 2 milyar 656 milyon 527 bin liraydı. Genel toplamda stadyumlar dahil 776 spor tesisinin yapımı için düğmeye basıldı.

Ölüm hiç eksilmedi penceremizden

Türk sinemasının altın gibi bir sezon geçirdiği, çekilen film ve izleyici sayısında patlama yaşandığı 2013, aynı zamanda bir kayıplar yılıydı. Müslüm Gürses’ten Nejat Uygur’a, Tuncel Kurtiz’den Adnan Şenses’e birçok sanatçıyı yitirdik.

MURAT TOKAY

Kültür sanat başlığı altında bir yılı taradığımızda en çok ölümler çıkıyor karşımıza. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bir yaprak dökümü yaşandı. Sahnelerden, beyazperdeden, televizyondan tanıdığımız; sesine, sazına, yüzüne aşina olduğumuz birçok değerli ismi kaybettik. Ünlülerin ölümünü ve “ölüm korkusu”nu yıl boyu konuştuk. 2013’ün ilk günlerinde (6 Ocak) Ağır Roman’ın yazarı Metin Kaçan’ı yitirmiştik sanat dünyasından. En son ölüm haberini Adnan Şenses’in vefatıyla aldık.

Gazeteci yazarlar Mehmet Ali Birand ve Savaş Ay, akademisyen Prof. Dr. Toktamış Ateş, kamuoyunda “Deprem Dede” olarak bilinen Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, “Şu Çılgın Türkler” kitabının yazarı Turgut Özakman, yazar Mustafa Miyasoğlu, Türk kültür ve düşünce hayatının önde gelen isimlerinden yazar, fikir adamı Nevzat Kösoğlu ve yazar Leyla Erbil, şair Sedat Umran ve Ahmet Erhan yıl içinde hayatını kaybeden kültür-sanat insanlarıydı. Arabesk müziğin “Müslüm Baba”sını yine yıl içinde son yolculuğuna uğurladık. “Sev Kardeşim”, “Hayat Bayram Olsa” gibi şarkılarla tanınan Şenay Yüzbaşıoğlu, plaklarıyla çok sayıda ödül kazanan Ferdi Özbeğen, Türk sanat müziği sanatçısı Nigar Uluerer ve Adnan Şenses, 2013’ün veda edenleri arasında yer aldı. Kaynanalar dizisindeki Nuri Kantar tiplemesiyle ün kazanan Tekin Akmansoy ile Metin Serezli, Dinçer Çekmez ve Macide Tanır da 2013 yılı içinde vefat etti. Yıl boyunca ölüm haberlerine yenileri eklendi. 48. Altın Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Onur Ödülü alan Tuncel Kurtiz ile Tomris Oğuzalp, Zafer Önen, Tuncay Özinel ve Türk mizahının önde gelen isimlerinden Nejat Uygur da sevenlerini gözü yaşlı bıraktı. Türkiye’nin ilk balerini Kaya İlhan ve dünya çapında tanınan ressam Burhan Doğançay, 2013’te vefat eden diğer isimler oldu.

HASAN ALİ TOPTAŞ’IN ROMANI, AHMED ARİF’İN MEKTUPLARI

Edebiyat dünyasına baktığımızda ise yedi yıllık aradan sonra yeni romanı Heba’yı yayımlayan Hasan Ali Toptaş yıla damgasını vurdu. Son yıllarda yazarların neredeyse her yıla bir roman sığdırdığı ‘piyasada’ Toptaş’ın Heba’sı hem dil hem üslup olarak birçok övgüyü hak ediyordu. Heba, Toptaş’a Sedat Simavi Ödülü’nü getirdi. Yaşar Kemal’in, 1970’leri yazdığı kısa romanı Tek Kanatlı Bir Kuş, Selim İleri’nin Doğu-Batı arasında kalmışlık teması çevresinde şekillenen romanı Mel’un, Mehmet Eroğlu’nun Fay Kırığı üçlemesinin sonuncusu Rojin çok konuşulan kitaplar olarak öne çıktı.

Çok satan yazarlardan Ahmet Ümit, “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”yle; Elif Şafak, Mimar Sinan’ı anlattığı romanı “Ustam ve Ben” ile; Ahmet Altan gazetecilikten yeniden edebiyat dünyasına dönüş yaptığı romanı “Son Oyun”la konuşulan yazarlar oldu. Murat Menteş “Ruhi Mücerret”, Yekta Kopan “Aile Çay Bahçesi”yle dikkat çekti. Ahmed Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabındaki şiirlerin önemli bir bölümünün temmuzda kaybettiğimiz ünlü yazar Leyla Erbil’e yazıldığı ortaya çıktı. Arif’in Erbil’e yazdığı mektuplar “Leylim Leylim” isimli kitapta toplandı. Kitap yılın sürprizlerindendi. İnceliklerin şairi Gülten Akın’ın, 6 yıl aradan sonra yayımladığı yeni şiir kitabı “Beni Sorarsan” da yıl içinde konuştuğumuz kitaplardandı.

DÜĞÜN DERNEK’E REKOR SEYİRCİ

2013 Türk sinemasının atağa kalktığı bir yıl oldu. Türk sinema sektöründe 2005’te gösterime giren yerli film sayısı 27 iken, bu yıl 70 filme ulaştı. Yine sinema sektöründe son 34 yılın en yüksek bilet satış rakamına ulaşıldı. 50 haftada sinema gişelerinde 47 milyon 300 bin bilet satıldı. 2012’de Türkiye menşeli filmlerin toplam bilet satışı 20 milyon 400 bin adetti. Bu yıl 26 milyona ulaştı. Bu oran toplam biletlerin de yüzde 57’si. En çok izlenen yerli yapımların başında 3 milyon 842 bin ile Cem Yılmaz’ın CM101MMXI FUNDAMENTALS’ı var. İkinci sırayı vizyondaki 3. haftasında 2 milyon 846 bin kişinin izlediği “Düğün Dernek” aldı. “Celal ile Ceren” üçüncü, Yılmaz Erdoğan’ın çektiği “Kelebeğin Rüyası” dördüncü sırada yer alırken 2 milyon bandını geçen bir diğer yapım Selam ise kendine beşinci basamakta yer buldu. Gişe filmlerinin dışında genç yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun’un ikinci sinema filmi “Yozgat Blues” yılın öne çıkan filmlerindendi. Adana ve Malatya film festivallerinde “en iyi film” ödülüne layık görüldü. Altın Koza’dan ödül kazanan Kurtuluş-Melik Saraçoğlu’nun yönettiği “Gözümün Nuru”, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film ödülünü paylaşan “Cennetten Kovulmak” ve “Kusursuzlar”, 2013’e damga vuran yapımlardı.

Geçen yıl Başbakan Erdoğan’ın “Tiyatroları özelleştireceğiz” açıklaması krize yol açmış, sanatçılarca protesto edilmişti. Bu projeden vazgeçildi. Fakat iktidar tarafından “Halktan uzaklaştı. Marjinal bir kesime hitap ediyor.” diye eleştirilen tiyatro, yeni sezona “7’den 77’ye herkese hitap eden bir repertuvarla sahnedeyiz.” parolasıyla başladı. Kıbrıs turnesinde Gezi olaylarına destek veren, pankart açan İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun kapalı gişe oynayan Sidikli Kasabası oyunu repertuvardan kaldırıldı. 100’ü ilk kez sahnelenen 150’den fazla oyun tiyotraseverle buluştu. Yine yıllardır repertuvar kurulunda bekleyen Necip Fazıl’ın Para oyunu yazarın 30. ölüm yıldönümü anısına (Devlet Tiyatrosu’nda ilk defa) sahneye taşındı.

Yıl içinde ilgi gören albümler de yayımlandı. Mabel Matiz’in “Yaşım Çocuk”, Mirkelam’ın “Denizin Arka Yüzü”, Birsen Tezer’in “İki Cihan”, Model’in “Leyla’nın Hikâyesi”, Emre Aydın’ın “Eylül Geldi Sonra”, Nilüfer’in “13 Düet” ve Aynur’un “Hevra”sı yılın iyi işlerindendi.

Gezi Parkı olayları sırasında birçok sanatçı Gezi’ye destek verdi. Sanat dünyası Gezi’ye destek verenler-vermeyenler şeklinde ikiye ayrıldı. Mehmet Ali Alabora, Levent Üzümcü, Fırat Tanış, Halit Ergenç, Okan Bayülgen bu süreçte öne çıkan isimler oldu. Protestolar sırasında suskunluğunu koruyan Ajda Pekkan, “Gezi Parkı’nda yaşananlarla ilgili tavır almayan sanatçılar neredeyse linç edilecek. Ben tavır almak kadar tavır almadım da.” açıklamasında bulundu. Gezi Parkı olaylarına destek veren Şafak Sezer’in, katıldığı bir iftar programında Başbakan Erdoğan’ın masasına giderek yaptıklarından pişman olduğunu belirtip özür dilemesi olay oldu.

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü, müzik alanında bu yıl merhum Ahmet Kaya’ya verildi. Ödülü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün elinden Gülten Kaya aldı. İskender Pala, Prof. Dr. Bekir Karlığa, Prof. Dr. Fuat Sezgin, Prof. Dr. Daron Acemoğlu büyük ödülü alan diğer isimler oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından her yıl verilen Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün 2013 yılı sahipleri ise minyatür ustası Ahmet Yakupoğlu, Türk sanat müziğinin usta ismi Müzeyyen Senar, Türk sinemasının unutulmaz jönü Cüneyt Arkın ve bir ‘edebiyat okulu’ olan yazar Nuri Pakdil oldu.

2013 yılının en çok konuşulan kültür sanat olaylarından biri de iş adamı Murat Ülker’in Bedri Baykam’ın “Boş Çerçeve”sini 100 bin dolara almasıydı.

ÖLÜMLE BAŞLADI ÖLÜMLE BİTTİ

6 Ocak: Ağır Roman, Fındık Sekiz gibi kitaplarıyla büyük yankı uyandırmış yazar Metin Kaçan intihar etti.

16 Ocak: Dünyaca ünlü Türk ressam Burhan Doğançay aramızdan ayrıldı.

12 Şubat: Bir döneme damgasını vuran “Kaynanalar” dizisindeki “Nuri Kantar” tiplemesiyle hafızalarda yer edinen tiyatro sanatçısı Tekin Akmansoy, 89 yaşında kalp ve akciğer yetmezliği nedeniyle 12 Şubat’ta hayatını kaybetti.

3 Mart: Arabeskin “Müslüm babası” olarak anılan sanatçı Müslüm Gürses, geçirdiği baypas ameliyatının ardından 4 ay boyunca Memorial Hastanesi’nde yoğun bakımda kaldı. Gürses, 3 Mart’ta karaciğer ve böbrek yetmezliği nedeniyle 59 yaşında hayatını kaybetti.

15 Nisan: Sosyal Paylaşım sitesi Twitter’da yazdığı yazılar nedeniyle ‘Halkın benimsediği değerleri alenen aşağıladığı gerekçesiyle’ 1,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan sanatçı Fazıl Say, 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Say 5 yıl içinde başka bir suç işlemezse hakkındaki dava ortadan kalkacak.

27 Nisan: İtalya’nın en eski film festivali olan ve bu yıl 61’incisi düzenlenen Trento Film Festivali’nde Türkiye onur konuğu oldu.

23 Mayıs: Mide kanaması teşhisiyle hastaneye kaldırılan Mustafa Şerif Onaran hayatını kaybetti.

27 Mayıs: Yıkılmaması için yapılan itiraz ve protesto gösterileri sonuç vermedi ve tarihî Emek Sineması, iş makineleriyle tamamen yıkıldı.

15 Haziran: Sedat Simavi Edebiyat Ödülü ve Orhan Kemal Roman Armağanı sahibi yazar Peride Celal vefat etti.

15 Temmuz: Türkçenin ve 78 kuşağının en önemli şairlerinden, Behçet Necatigil Şiir Ödülü, Cemal Süreya Şiir Ödülü, Behçet Aysan Şiir Ödülü, Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü sahibi Ahmet Erhan, 55 yaşında hayata gözlerini yumdu.

19 Temmuz: Türk edebiyatının en önemli kadın yazarlarından Leyla Erbil aramızdan ayrıldı.

27 Eylül: Tiyatro ve sinema sanatçısı Tuncel Kurtiz, 27 Eylül’de sabah yürüyüşü yapıp evine döndükten sonra fenalaşarak hayatını kaybetti.

30 Eylül: Beyoğlu Belediyesi’nce düzenlenen “Sahaf Festivali” bu sene 7. kez sahafları okuyucuyla buluşturdu.

30 Ekim: İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali 5. yılını doldurdu. “Şehir ve Oyun” temalı festivale 15 ülkeden 50’yi aşkın yazar katıldı.

2 Kasım: İstanbul Kitap Fuarı 32. kez düzenlendi. Ana teması “Tarih: Geçmişteki Gelecek”, olan fuarın Onur Konuğu ülkesi “Çin”, Onur Konuğu yazarı ise Prof. Dr. Taner Timur idi. 690 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenen fuarda 28 ülke yer bulurken 17 yabancı yazar konuk oldu. Ayrıca fuar 455 bin okurun ziyaretiyle yine bir rekora imza attı.

18 Kasım: Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Nejat Uygur, 86 yaşında uzun süredir tedavi gördüğü hastanede hayatını yitirdi.

26 Aralık: Orhan Pamuk Makedonya’da “Uluslararası 2013 Tabernakul Edebiyat Ödülü”nü aldı. Pamuk konuşmasında “Ülkemde düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor.” dedi.

26 Aralık: Kanser hastası olan sanatçı Adnan Şenses (78) tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Vatandaşı olmasak çok eğlenceli bir ülke aslında!

İnek için kitap okuyanlar, uzaktaki yakınlarıyla bayramlaşmak için ağaca çıkanlar, denizde balık yerine koyun yakalayan balıkçılar, flamingoyu vurup ‘Kaz sandım’ diyen köylüler… 2013’te de komik haberlerimiz çok hamdolsun!

SALİH ZENGİN

2013 yılını geride bıraktık. Yeni bir yıl için yeni heyecanlar ve umutlar beslesek de geçen yılın oldukça uzun olduğunu söyleyebiliriz. Siyasetten sosyal hayata kadar bol tartışmalı ve gergin bir yılı geride bırakırken haberlere konu olan ve bizleri gülümseten komik olayları sizler için derledik. Vatandaşı olmasak eğlenceli bir ülkede yaşıyoruz aslında.

OCAK – Ödül inek olunca, herkes okur oldu

Van merkeze 30 kilometre uzaklıktaki Erçek beldesinde edebiyat öğretmeni Zeynep Oral, ilginç bir kampanya başlattı ve en çok kitap okuyana ödül olarak ‘inek’ verileceğini duyurdu. Kampanyadan önce 3 bin kitabın bulunduğu okul kütüphanesindeki 2 bin 500 kitabı veliler başta olmak üzere belde halkı ve kampanyadan haberi olan çevre köylerdeki vatandaşlar kapıştı.

ŞUBAT – 5 TL’ye memleket kokusu

Antalya’da 35 yıldır kolonya üreticiliği yapan Osman Şener’in ‘Düden Kolonya’ markasıyla ürettiği muz, mandalina, portakal, limon, nar çiçeği gibi kenti anımsatan 17 çeşit kolonya, memleket özlemi çeken gurbetçiler ile turistlerden yoğun ilgi gördü.

NİSAN – Şut ve şangırt!

Ankara amatör kümede oynanan bir karşılaşmada forvet oyuncusu Ahmet’in attığı şut, kale yerine saha dışındaki park halinde bir aracın camına isabet edince ortalık karıştı. Ankara 19 Mayıs Stadı Dış Saha’da oynanan 1. U19 Ligi Yükselme Grubu mücadelesinde önüne düşen topu kaleye göndermek yerine farklı bir şekilde auta gönderen futbolcu, saha dışında park hâlindeki bir aracın camını kırdı. Aracın sahibi, eşi ve çocuğu sahaya girerek kırılan camın parasını istedi. Sahaya giren ailenin yüzünden karşılaşmanın hakemi maçı 22. dakikada durdurdu ve aileyi polis zoruyla saha dışına çıkardı.

MAYIS – Hamsi yan yatacak!

Bir inşaat firmasının Trabzon’da hamsi şeklinden tasarladığı 61 metrelik ‘Hamsi Tower’ projesi, Trabzon Belediye Meclisi’nin yükseklik engeline takıldı. Projesi reddedilen firma sahibi ise fıkraları aratmayan bir açıklama yaptı: “Binayı yan yatıracağım!” Söz konusu proje sosyal medyada çok konuşuldu.

Parasını almayı unutunca…

Trabzon’da, bir bankanın otomatik para çekme makinesinden çektiği parayı almayı unutan kişi, durumu fark edip geri döndüğünde parasını aldığı gerekçesiyle sırada bekleyen kişiyle kavga etti. Ancak sonrasında ATM’nin güvenlik kamerası görüntüleri incelendiğinde kişinin çektiği paranın bir süre alınmaması üzerine ATM tarafından geri çekildiği belirlendi.

HAZİRAN – Jeneratör bitene kadar koşan at

İsviçreli bir grup turist, Rize’de elektriği ve yolu olmayan Koçdüzü Yaylası’nın üst kesimindeki yayla evinde geçirecekleri bir hafta için bölgede alabalık çiftliği işleten Mustafa Memoğlu’ndan yardım istedi. Memoğlu, Koçdüzü Yaylası’na götürmek için jeneratörü atının sırtına yükledi. Ancak at sırtına yüklediği jeneratörü çalıştırınca korkan hayvan kaçtı. Sırtında çalışan jeneratörle yakıt bitene kadar koşarak kaçan at, 3 saat süren çalışmaların ardından başka bir yaylada nefes nefese bulundu.

TEMMUZ – Güğümlü domuzsavar

Rize’de bir vatandaş bahçesini domuzlardan korumak için ağaç dallarına astığı güğümlerden yararlanıyor. Güğümler ses çıkarttıkça hayvanlar korkuyor ve bahçeye yanaşamıyor. Rize’nin Çayeli ilçesine bağlı Büyükköy köyünde yaşayan Ramazan Çepni metal bir tele tutturduğu güğümleri tarlasının etrafında bulunan ağaçlara takmış. Bu güğümlerin takıldığı ağaçlarla evinin balkonu arasına tel çeken Çepni, balkondaki teli salladığında telin bağlı olduğu güğümlerin ses çıkararak hayvanları korkuttuğunu söylüyor.

Herkesin soyadı Sarı

Ordu’nun Perşembe ilçesine bağlı 70 haneli Yazlık kyünde yaşayan 210 kişinin tamamının soyadı ‘Sarı’. Ama hiç kimse bundan şikâyetçi değil. Köy Muhtarı Davut Sarı, “Soyisim tek ama aynı ismi taşıyan da çok. Onları da lakapla çağırıyoruz. İlk başlarda soyadı ve isim benzerliğinden dolayı çok sıkıntı yaşandığı için dedelerimiz her sülaleye bir lakap takmış. Köyümüze ziyaret amaçlı gelenler de aradıkları kişiye bazen ulaşmakta güçlük çekiyor. Genelde beni arıyorlar, baba adı ve sülale lakaplarından yola çıkarak aradıkları kişiye ulaşmaya çalışıyoruz.” diyor. İsim ve soyisim benzerliği nedeniyle karakolluk olanlar da çok köyde.

İrade kafesi

Sigarayı, iradesine sahip olamadığı için bırakamadığını belirten Kütahyalı İbrahim Yücel (42), motosiklet kaskından örnek alarak bakır tellerle yaptığı kafes ile nefsine hâkim olmaya çalışıyor. 26 yıldır sigara kullandığını belirten Yücel, yaklaşık 40 metrelik bakır kablolardan yaptığı kafese iki kilit koyarak sigara içmesini engelliyor. Bir anahtarı eşine bir tanesini de kızına veren Yücel, dışarıda da bu kafesle dolaşıyor.

Gizli görevdeki polis ödül kazanınca…

Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğü’nde başarılı çalışmalarından dolayı teşekkür belgesi almaya hak kazanan istihbarat biriminde görevli 6 personel için ilginç bir yöntem kullanıldı. Görevleri gereği yüzlerinin deşifre olmaması gereken 6 personelin ödülünü dublörleri aldı. İlk olarak tek tek isimleri okunan istihbarat personelleri, daha sonra sahneye davet edildi. Gizli görevde oldukları için sahneye çıkamayan personelin teşekkür belgelerini farklı birimlerde görevli meslektaşları aldı.

Esrar çıkmayınca şikâyet etti

Antalya’nın Alanya ilçesinde Jargon S. adlı bir turiste yürürken yanına yaklaşan bir kişi esrar isteyip istemediğini sordu. Yapılan pazarlığın ardından turist, şahıstan 60 TL karşılığında naylona sarılı vaziyette esrarı aldı. Turist, parka giderek poşeti açtığında esrar yerine kuru yaprak çıktı. Jargon S., İskele Karakolu’na giderek kandırıldığını söyleyip şikâyetçi oldu.

Ambulansın anahtarını çaldı

Şanlıurfa’da zabıta ile esnaf arasında çıkan arbedede 21 yaşındaki Muzzaffer Tankuş yaralandı. Hastaneye gitmek istemediğini söyleyen Tankuş, çağrılan ambulansın anahtarını çaldı. Ambulansa konulan ve dışarı çıkmak isteyen Tankuş, bu sırada ambulansın anahtarını cebine koydu. Şoför, hastaneye gitmek için bindiği ambulansın anahtarının yerinde olmadığını görünce polisle beraber anahtarı aramak için seferber oldu. 15 dakikalık aramanın ardından Tankuş’tan anahtar alındı.

AĞUSTOS – Kürek sapı yola çıkınca…

Rize’de fırından simit almak için kullanılan kürek küçük işyerine sığmayınca ilginç bir yola başvuruldu. Caddeye bakan pencerenin alt kısmı açılarak küreğin işyerine sığması sağlandı, ustalar da 5,5 metrelik küreği kullanarak fırından simitleri almaya başladı. Ancak bu kez de fırının dışından geçenler araçlar aniden dışarı çıkan kürek sapını görünce durmak zorunda kaldı, yayalar da kurtulmak için ya yol değiştirdi, ya da üzerinden atladı.

Ağaç tepesinde bayramlaşma

Muş merkeze 35 kilometre uzaklıktaki 120 haneli Dilimli köyünde baz istasyonu bulunmadığı için köyde cep telefonları kullanılamıyor. Bayram nedeniyle yakınlarıyla görüşmek isteyen köylüler, traktörlerle ya yüksek bir tepeye kadar çıkıyor ya da ağaçlara tırmanarak akrabalarıyla bayramlaşıyor. Mevlüt Subaşı nişanlısıyla telefonda konuşmak için ağaca tırmandığını anlatarak “Nişanlım, Kızılağaç beldesinde oturuyor. Her gün telefonda konuşmak için ağaca tırmanıyorum. Tehlikeli, ama olsun. Tepe çok uzak. Oraya gitmektense ağaca tırmanmaya devam edeceğim.” diyor. Köyde üç yıldır sabit telefon hattı çalışmıyor. Benzer bir olay da Hakkâri merkeze bağlı Boybeyi köyünde yaşanıyor.

Laz usulü ziplinle uçan hacı

Rize’nin Ardeşen ilçesindeki Fırtına Deresi üzerinde kurulan Laz usulü ziplin ilgi gördü. Fırtına Deresi’nde zipline yaparken fotoğraf çektiren 80 yaşlarındaki ‘Laz Hacı’ lakaplı kişinin fotoğrafları internette paylaşım rekoru kırdı. Bölgede kurulan sistemde heyecan arayan turistler ve halk çelik halatlar vasıtası ile 20 metre yükseklikte 75 metre uzağa uçmanın keyfini yaşıyor.

Korsan vicdanı

Kayseri’de yaşayan Süleyman T. İsimli bir vatandaş, sanal âlemdeki yorumlardan etkilenerek “Kişisel Gelişim Zırvaları” adlı kitabın korsanını satın aldı. Kitabı okuduktan sonra korsan satın aldığı için vicdanen rahatsız oldu ve bir özür mektubu ile birlikte 15 TL olan kitap ücretini kitabın yazarına gönderdi.

Hangisi doğru?

Şanlıurfa yolu üzerindeki iki tabela ilginç görüntü oluşturdu. 10 metre arayla yerleştirilen iki tabelada Şanlıurfa’ya olan mesafe 38 ve 34 kilometre olarak gösteriliyor.

Üç farklı isimli tek adam

Antalya’da yaşayan kamyon şoförünün adı nüfusta Ergün, okulda Ersun, askerde Ersin, evlendirme dairesinde Ersün yazıldı. İsim karışıklığından bunalan şoför, dava açarak Ersin ismini aldı. Değişiklikten sonra SGK, “Ersin’in kaydı yok’ diyerek ödenen Bağ-Kur primlerini yok saydı. Emekliliğine 1 yıl kalan Akbaş’ın şimdi 20 yıl çalışması gerekiyor.

EKİM – Bu köyde ‘Elma’ çok

Tekirdağ’ın 640 nüfuslu Ballıhoca köyünde yaşayan herkesin soyadı Elma ile bitiyor. 250 haneli köye zamanında göç eden 9 aileye nüfus memuru Birelma, İkielma, Üçelma, Dörtelma, Beşelma, Altıelma, Yedielma, Sekizelma ve Dokuzelma soyadlarını vermiş. Nüfus artmış ama birden dokuza kadar olan elmalar hiç değişmemiş.

Kuş kaçırma makinesi

Oto lastik tamircisi İsmail Ergüven, izlediği haberlerde, havaalanında alçaktan uçan kuşların uçaklara zarar verdiğini öğrenince bir makine yaptı ve bunu meyve bahçelerine dadanan kuşların üzerinde denedi. Su veya elektrikle çalışan kuş korkutma makinesinin önündeki kartal maketi yukarı kalktığında, sürtünme etkisiyle yırtıcı kartalın, kuşlara saldırırken çıkardığı sesi çıkarıyor.

KASIM – Kilit kavgası

Trabzon’da aynı bahçede bulunan iki lisenin idarecileri arasındaki kilitli kapı kavgası karakolluk oldu. Cuma günü, Anadolu Lisesi çalışanları okulun ana giriş kapısını kilitleyerek gitti. Hafta sonu da okulda eğitim faaliyetlerine devam eden Sosyal Bilimler Lisesi çalışanları kapıyı açamayınca içeri giremedi. Konu, okul müdürü Zekeriya Abanozoğlu’na iletildi. Müdür kapıyı kırdırdı ve kilidi değiştirdi. Pazartesi sabahı, bu kez erkenden okula gelen Anadolu Lisesi çalışanları kilidin değiştirildiğini öğrenince polise şikâyette bulundu. Sorun çözüldü mü bilmiyoruz.

Kaz gelecek yerden flamingo esirgenmez

Jandarma ekipleri, Burdur’un Yarışlı Gölü yakınlarında kaçak avcılık konusunda denetimde bulundu. Yapılan denetimde bölgede avlanan 3 avcının yanında av tüfeği ile vurularak telef edilen bir flamingo bulundu. Avcılık belgesi ve avlanma izni olduğu öğrenilen İ.A. ifadesinde, flamingoyu kaz zannederek vurduğunu söyledi.

Denizden çıkan koyun olsa yerim

Balık tutmak için denize açılan Erkan Savaş ve arkadaşı Ozan Yılmaz, denizde kendilerine doğru yüzen bir canlı fark etti. Yaklaştıklarında canlının bir koyun olduğunu gören balıkçılar çok şaşırdı. Yüzmekten bitkin düştüğünü gözledikleri koyunu kayıklarına alan balıkçılar, limana döndü. Karaya çıkartılan koyuna yem ve su verildi. Balıkçılar koyunun Yunanistan’dan geldiğini tahmin ediyor.

ARALIK – Köpeklere soruşturma

Bursa Harmancık’ta evine gitmek için yolda yürüyen S.E. (23), bir anda 4 köpeğin saldırısına uğradı. Kaçarken yere düşen S.E., köpeklerin elinden zor kurtuldu. Bunun üzerine polis karakoluna giden şahıs köpeklerden şikâyetçi oldu. Polis, olayla ilgili soruşturma başlattı.

Facebook’ta avlandılar, jeepi kaybettiler

Orman Bakanlığı, kaçak avlanmayla mücadelede emsal bir karara imza attı. Eskişehir’de yaşayan C.A. ve K.Ç., 2011’de Bozaniç Yaylası’na tavşan avlamak için çıktı. 2 arkadaş, K.Ç.’nin lüks cipinin farlarını tavşanlara doğru tuttu. Daha sonra da hareket edemeyen hayvanları avladılar. İkili av görüntülerini C.A.nın Facebook hesabında paylaştı. Gelen ihbarı değerlendiren Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma Millî Parklar Genel Müdürlüğü kaçak avcılara 614’er lira idari para cezası verdi. Avcılık kurallarına aykırı olarak avlanan K.Ç.ye ait 200 bin TL’lik lüks cipe ise el kondu. K.Ç., karara itiraz etti. Mahkeme itirazı reddetti.

Yürüyen bağ evi

Düzce’de yaşayan İsmet Aktepe fındık tarlasındaki bağ evini şehir merkezine taşımak isteyince olanlar oldu. Bağ evini sökmek yerine tek parça hâlinde traktörüne yükleyen Aktepe, karayolunun ortasında trafiği tehlikeye atsa da bağ evini yürütmeyi başardı.

Ortada direk var yandan geç!

Rize’nin Fener Mahallesi Kısa Sokak’ta yolun tam ortasında bulunan aydınlatma direkleri trafiği tehlikeye sokuyor. Direkler aylar önce yolda genişletme çalışması sırasında unutuldu.

Tansiyonu çok dalgalı, ateşi yüksek bir yıl

Ekonomide tansiyonun kâh yükseldiği kâh düştüğü bir yıldı 2013. Amerikan Merkez Bankası’nın tahvil alımları yıl boyu ağzımızda sakız oldu. Ekonomik kararlara yön verenler, ‘beklentileri’ yönetenler, bazen bunu yapamadı.

RAMAZAN SOLAK

Rekorların kırıldığı, ateşin ve tansiyonun kâh yükseldiği kâh düştüğü bir yıl oldu 2013. Sosyal ve toplumsal olaylardan değil, ekonomiden bahsediyorum. Pek çok kez haftaya başlarken borsayı, ortasında doları, bitirirken de altını konuştuk. Amerikan Merkez Bankası FED’in 85 milyar dolar vererek tahvil alımı yaptığı nakit akışı operasyonu yılbaşından sonuna kadar ağzımızda sakız oldu. Ekonomik kararlara yön veren ‘beklentileri’ yönetenlerin, bazen bunu yapamadığına şahit olduk.

Ocak ayında piyasalar dışında da önemli gelişmeler yaşandı. Patronlar Kulübü TÜSİAD’da yönetim değişti. Ümit Boyner’den boşalan başkanlık koltuğuna Muharrem Yılmaz seçildi. Bireysel Emeklilik Sistemi’ne (BES) yüzde 25 oranında ‘devlet katkısı’ verilmeye başlandı.

Takvimler Şubat 2013’ü gösterdiğinde kur savaşları patlak verdi. Moskova’da buluşan G-20 ülkeleri kur savaşlarını konuştu ve uzlaştı. Kamuoyunda 2B olarak bilinen orman vasfını kaybetmiş arazilerin satışı ve iadesi işlemlerine başlandı.

Martta Moskova’daki centilmenlik anlaşmasına rağmen kur savaşları hızlandı. Güney Kıbrıs Rum kesimi krizi patlak verdi ve Standard&Poor’s bu ülkenin notunu ‘CCC’ye çekti. Fitch, İtalya’nın kredi notunu ‘A’dan ‘BBB+’ya düşürdü. Moody’s de İngiltere’ninkini Aa1’e indirdi. Rekabet Kurulu, mevduat, kredi ve kredi kartı hizmetleri alanında rekabeti ihlal ettikleri gerekçesiyle 12 bankaya toplam 1,1 milyar lirayı aşan ceza kesti. TCMB faizi yüzde 5’e çekti.

Nisanda Türkiye’nin merkezî yönetim bütçesi 595 milyon TL fazla verdi. 27 yıllık İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB), Borsa İstanbul (BIST) oldu. Yeni mor 5 TL’lik banknotlar tedavüle çıktı. Diğer yandan Güney Kıbrıs’ın sahip olduğu 400 milyon avro değerindeki altın rezervlerini satabileceğine yönelik haberler üzerine altın fiyatlarında son 30 yılın en sert günlük düşüşü kaydedildi.

TÜRKİYE IMF’YE BORCUNU KAPATTI

Mayıs ayında öne çıkan gelişme Türkiye’nin IMF’ye olan kredi borcunun son taksitini ödemesi oldu. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Moody’s ve JCR Türkiye’nin kredi notunu artırdı ve yatırım yapılabilir seviyeye yükseltti. Borsa İstanbul 92.234,84 puan ile gün içinde gördüğü en yüksek seviye rekorunu kırdı. İstanbul’a yapılacak 3. havalimanı, Salıpazarı Liman Sahası ve İstanbul Boğazı’na inşa edilecek 3. köprünün yapımını da içeren ‘Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin Odayeri-Paşaköy Kesimi’nin ihaleleri yapıldı. TMSF, Çukurova Grubu’ndan alacaklarının tahsili amacıyla Show TV ve BMC’nin yönetimini devraldı. Çukurova Grubu, Show TV hisselerini Ciner Grubu’na sattı. Libananco’nun açtığı 23,5 milyar dolarlık tazminat davası Türkiye lehine sonuçlandı. Avro Bölgesi ekonomisi ilk çeyrekte yüzde 0,2 daraldı ve 6 çeyrek süren üst üste daralma, bölgenin en uzun süreli resesyon dönemi olarak kayıtlara geçti.

Haziranda Türkiye, 2013’ün ilk çeyreğinde yakaladığı yüzde 3’lük büyüme ile üst üste 14 çeyrek ekonomik büyüme başarısı gösterdi. Bunun dışında dış gündemler öne çıktı. Avrupa Birliği üyeleri, ABD ile Serbest Ticaret Anlaşması (STA) için masaya oturdu. Dolar 1,95 liranın üzerine çıktı. Altının ons fiyatı, son 3 yılın en düşük seviyesi olan 1.200 doların altına indi. TCMB, Ocak 2012’den bu yana ilk defa gün içi döviz satım ihalelerine başladı ve ay boyunca toplam 1,7 milyar dolar tutarında döviz sattı.

TCMB, 8 Temmuz’da dövize müdahale ederek piyasaya toplam 2 milyar 250 milyon dolarlık döviz sattı. 10 Temmuz’da da gün içinde 6 kez döviz sattı ve piyasaya toplam 1 milyar 350 milyon dolar verdi. Merkez’in böylece geriye dönük bir ay içinde sattığı döviz tutarı 6,2 milyar dolara ulaştı. Yıllık TÜFE artışı (enflasyon) yüzde 8,88 ile 2013 yılının en yüksek seviyesine ulaştı.

Ağustosta da doların ateşi sönmedi ve 27 Ağustos itibarıyla 2 lira sınırını aştı. Aynı gün TCMB Başkanı Erdem Başçı’dan, “Dolar yıl sonunda 1,92 TL ve altında olursa şaşırmayın.” açıklaması geldi. Türkiye, 29 Ağustos’ta 772 milyon kilovatsaat elektrik tüketimi ile yılın rekorunu kırdı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) başkanlığına Rifat Hisarcıklıoğlu yeniden seçildi. Avro Bölgesi 2. çeyrekte önceki çeyreğe göre yüzde 0,3 oranında büyüdü. Böylece 6 çeyrektir devam eden durgunluktan çıktı. Brezilya Merkez Bankası, 60 milyar dolarlık dövize müdahale programı başlattı.

Eylül ayına FED Başkanı kim olacak tartışmaları damga vurdu, Larry Summers, adaylığından çekildi. Dolar, 2,08 liranın üzerine çıkarak en yüksek seviyesini gördü. Türkiye ekonomisinin yılın ikinci çeyreğinde yüzde 4,4 büyüdüğü açıklandı.

Ekimde ABD Hükümeti kepenk kapattı. Yaklaşık 20 gün içinde kriz çözüldü, kongre borç tavanının yükseltilmesi konusundaki tasarıyı onayladı, kepenkler açıldı. Türkiye ile Japonya arasında Sinop’a nükleer santral yapımı için imzalar atıldı. TCMB’nin altın rezervleri tarihin en yüksek seviyesi olan 22,1 milyar doların üzerine çıktı. 2014-2016’yı içeren Orta Vadeli Program (OVP) açıklandı. Asya ile Avrupa kıtalarını denizin altından demiryolu ile bağlayan ‘Asrın Projesi’ Marmaray açıldı.

Kasıma, Standard and Poor’s’un Fransa’nın kredi notunu bir basamak indirerek AA seviyesine düşürdüğü haberi ile başladık. Avrupa Merkez Bankası (ECB), politika faizini yüzde 0,25’e çekti. Türkiye’nin dünyada ihracat yapmadığı hiçbir gümrük bölgesi kalmadı. 13,8 milyar dolar ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek aylık ihracat tutarına ulaşıldı.

Aralık ayında ABD Merkez Bankası, aylık 85 milyar dolarlık tahvil alım miktarını 10 milyar dolar azaltarak 75 milyar dolara çekti. Dolardan yeni bir rekor geldi; 2,0947 lira. Standard&Poor’s, Avrupa Birliği’nin notunu AAA’dan AA+’ya düşürdü. Türkiye’de yurtiçi uçak biletlerine tavan fiyat getirildi (299 lira). Varlık Barışı kapsamında 10,5 milyar lira kaynak geldiği ve 209 milyon lira vergi tahsil edildiği açıklandı. Türkiye, ocak-kasım döneminde 270 ton 669 kilo altın ithalatı gerçekleştirdi. Bu, bütün zamanların en yüksek seviyesi. Türkiye ekonomisinin geçen yılın üçüncü çeyreğine göre yüzde 4,4 büyüdüğü açıklandı.

2013’TE NELER OLDU?

1 Ocak: Bireysel Emeklilik Sistemi’ne (BES) yüzde 25 oranında ‘devlet katkısı’ verilmeye başlandı.

16 Şubat: Rusya’nın başkenti Moskova’da yapılan G-20 Bakanlar toplantısında, döviz kurlarının piyasa şartlarında belirlenmesi konusunda anlaşmaya varıldı.

19 Mart: Güney Kıbrıs Rum kesimi parlamentosu, AB’nin mevduatlarda kesinti öngören ‘’kurtarma paketi’ni kabul etmedi.

5 Nisan: 27 yıllık İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB), Borsa İstanbul (BIST) oldu.

8 Nisan: 50 TL’lik banknotlar ile 5 TL’lik banknotların birbirine karıştırılmaması için rengi mor olarak değiştirilen yeni 5 TL’ler tedavüle çıktı.

14 Mayıs: Türkiye’nin IMF’ye olan kredi borcunun son taksiti ödendi.

16 Mayıs: Moody’s Türkiye’nin kredi notunu bir basamak artırarak yatırım yapılabilir seviyeye (Ba1’den Baa3’e) yükseltti.

23 Mayıs: JCR, Türkiye’nin kredi notunu ‘BB’den yatırım yapılabilir ‘BBB-‘ye yükseltti.

27 Haziran: Altının ons fiyatı, son 3 yılın en düşük seviyesi olan 1.200 doların altına indi.

8-10 Temmuz: TCMB, 8 ve 10 Temmuz’da dövize müdahale etti. Merkez’in geriye dönük bir ay içinde sattığı döviz tutarı 6,2 milyar dolara ulaştı.

27 Ağustos: Dolar, 2 lira sınırını aştı. Aynı gün TCMB Başkanı Erdem Başçı’dan, “Dolar yıl sonunda 1,92 TL ve altında olursa şaşırmayın.” açıklaması geldi.

5 Eylül: Dolar, 2,08 liranın üzerine çıkarak en yüksek seviyesini gördü.

1 Ekim: Bütçe sorunu çözülemediği için ABD Hükümeti kepenk kapattı.

29 Ekim: Asya ile Avrupa kıtalarını denizin altından demiryolu ile bağlayan ‘Asrın Projesi’ Marmaray açıldı.

30 Ekim: Türkiye ile Japonya arasında Sinop’a nükleer santral yapımı için imzalar atıldı.

8 Kasım: Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s (S&P), Fransa’nın kredi notunu ‘AA+’dan ‘AA’ya düşürdü.

18 Aralık: ABD Merkez Bankası, aylık 85 milyar dolarlık tahvil alım miktarını 10 milyar dolar azaltarak 75 milyar dolara çekti.

27 Aralık: Dolardan yeni bir rekor geldi; 2,14 lira.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: