Günlük arşivler: Ocak 2, 2014

ARAŞTIRMA DOSYASI : Yumuşak Güç Savaşları ve Gezi Parkı Olayları *

Doç. Dr. Atilla SANDIKLI

Mayıs 2013’de Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında Gezi Parkı’nda ağaçların yerinden sökülmesi ile başlayan eylemler, 15 Haziran’da parkın emniyet güçlerince tamamen boşaltılmasıyla hız kaybetmeye ve nitelik değiştirmeye başlamıştır. İlk etapta çevreye duyarlı genç bir grup tarafından başlatılan barışçıl eylemler, Taksim’deki yeşil alanın korunması ve Gezi Parkı alanında inşa edilmesi planlanan Topçu Kışlası’nı protesto etmek maksadıyla düzenlenmiştir. Eylemin 4. gününde emniyet güçlerinin eylemcilere aşırı güç kullanarak müdahale etmesi ve çok sayıda göstericinin yaralanması eylemlerin hızla Türkiye geneline yayılmasına neden olmuştur.

İlerleyen aşamada aşırı örgütlerin, bölgesel ve küresel ölçekteki dinamiklerin etkisiyle olaylar kontrolden çıkmış, dış aktörler tarafından yönlendirilebilecek bir güvenlik problemine dönüşmüştür. Bu aşamada Gezi Parkı çevresinde ve Taksim meydanında araçlar ve dükkanlar tahrip edilmiş, İstanbul dışında Ankara ve İzmir gibi diğer büyük şehirlerde iktidar partisi aleyhine kitlesel gösteriler düzenlenmiştir. Yurt genelinde iktidara tepki gösteren çevreler bu eylemlere belirli saatlerde hanelerinde ışıklarını açıp-kapatarak, pencerelerinden tencere-tavalara vurarak ve trafikte ise korna sesleriyle katılım göstermişlerdir.

Olayların gelişim süreçleri dikkate alındığında Gezi olayları üç aşamada değerlendirilmektedir. İlk aşama olarak değerlendirdiğimiz süreç, 27 Mayıs-31 Mayıs tarihleri arasındaki dört günü kapsamaktadır. Bu süreçte kısıtlı sayıda çoğunluğu genç eylemcinin destek verdiği, lokal gösterilerin düzenlendiği, hedef ve kapsamı dar olan ve iç dinamiklerin şekillendirdiği olaylar karşımıza çıkmaktadır.

Eylemlerin ikinci aşaması ise 1 Haziran’dan 15 Haziran’a kadar olan ve son derece hızlı bir şekilde Türkiye geneline yayıldığı iki haftayı kapsamaktadır. Yumuşak Güç Savaşları çerçevesinde okuduğumuz ve “şiddet içermeyen mücadele yöntemleri”nden “şiddetin yeniden üretildiği” çatışmalara dönüşen ikinci aşama 15 Haziran’da güvenlik güçlerinin Gezi Parkı’na müdahale ederek alanı boşaltması ile son bulmaktadır.

Üçüncü aşama ise 15 Haziran’da güvenlik güçlerinin müdahalesi ile park alanının boşaltılmasının ardından eylemlerin git gide zayıfladığı, meşruiyetinin toplum tarafından sorgulanmaya başlandığı ve geniş kitlelerin eylemlere olan desteğini çektiği bir süreçtir.

Bu makale, Gezi Parkı olaylarının ve eylemcilere müdahale şeklinin sağlıklı bir analizi için iki farklı bakış açısı sunmaktadır. İlk bakış açısı eylemlerin ve güvenlik güçlerinin müdahalesinin demokratik hak ve özgürlükler temelinde analiz edilmesidir. Bu bakış açısıyla özgürlük ve güvenlik ilişkisi değerlendirilecektir. İkinci perspektifise olayların artık bir güvenlik problemine dönüştüğü ve teorik temeli Yumuşak Güç Savaşları kavramıyla açıklanabilecek bir vaka çalışmasıdır. Artan şiddetle birlikte ulusal bir güvenlik problemine dönüşen ve ülke istikrarına zarar veren bir meselenin küresel ve bölgesel güçlerce istismar edilebileceği ve Yumuşak Güç Savaşlarına dönüşebileceği ihtimali üzerinde durulacaktır.

Soğuk Savaş sonrasına yaşanan devrimlerin, halk ayaklanmalarının, darbeler ve eylemlerin iyi okunabilmesi için gerçekleşen olayların kuramsal bir çerçeve ile tanımlanması, anlamlandırılması ve açıklanabilmesi gerekmektedir. Sosyal hayattan, siyasete doğrudan etki edebilecek toplumsal gelişmeleri ve ortaya çıkabilecek olası güvenlik problemlerini aşabilmek, geçmiş tecrübelerin teorik bir perspektifle okunabilmesi ve bu perspektifin yarına ışık tutabilmesi ile mümkündür. Amaç gelecekte Yumuşak Güç Savaşları kapsamında karşılaşılması muhtemel olan “işgal eylemleri” ve eylemlerde karşılaşılabilecek manipülasyonlar hakkında farkındalık oluşturmaktır.

Hak ve Özgürlükler Perspektifinde Gezi Olayları

Gezi olayları demokratik hak ve özgürlükler perspektifinde analiz edildiğinde; eylemlerin ilk aşamada Gezi Parkı alanı için geliştirilen inşaat projesine karşı, çevre duyarlılığına dayalı demokratik bir tepki olduğu görülmektedir. Bu aşamada, parkın mevcut şekli ile muhafaza edilmesini savunan protestocuların ilk tepkileri demokratik Türkiye içinde meşru talepler olarak değerlendirilmeliydi. Ancak Türkiye’de siyasal iktidar demokratik ve meşru talepler şeklinde ortaya çıkan bu ilk tepkileri kabullenememiş, aksine tepkileri sert bir şekilde bastırmak sureti ile taleplerin son bulacağını düşünmüştür. Oysa çağcıl demokrasilerde çoğulcu bir anlayışla ve yönetişimin bir gereği olarak toplumun talepleri şehirdeki çevre düzenlemelerine yansıtılabilmeliydi.

Modern dünyada özgürlük ve güvenlik son derece hassas bir denge üzerinde yürütülmektedir. Özgürlük ve güvenliğe birbirine zıt kavram olarak bakmaktan ziyade birbirini tamamlayıcı iki mefhum olarak da bakılabilir. Güvenlik hareket noktasını özgürlükten aldıkça, özgürlükleri güçlendirir. Demokratik toplum ve demokratik devlet birbiri için önem arzeden bu iki kavram arasındaki uyumu göz önünde bulundurmalıdır. Özgürlükler bazen “güvenlik açığı” şeklinde değerlendirilse dahi, paradoksal bir şekilde tam tersine etkiyle potansiyel gerilim noktalarının azaltılması; toplum içinde farklı görüşlerin ifade edilebilmesi, düşüncelerin kamuoyuna duyurulabilmesi ve siyasi iktidarı etkileyebilme açısından önemli roller üstlenmektedir. Bu bağlamda özgürlükler, toplumda hoşgörü ve güven ortamını sağlamak suretiyle potansiyel gerilimleri azaltmakta ve güvenliğe katkı yapmaktadır.

Soğuk Savaş sonrasında, Kadife Devrimlerin gerçekleşmesi sürecinde, Sovyet yanlısı rejimlerin karşılaştığı bu yeni toplumsal hareketler sadece otoriter ve totaliter rejimlerde görülmemiştir. Benzer olaylar gelişmiş demokrasilerde de yaşanmıştır. 2011’de Amerika’da meydana gelen “işgal hareketleri” domino etkisi ile İngiltere ve İspanya olmak üzere dünyanın birçok ülkesine yayılmıştır. Türkiye’de benzer gelişmeler Gezi olaylarında yaşanmış fakat bu olaylar karşısında güvenlik ve özgürlük dengesinde parlak bir sınav verilememiştir.

Taksim Gezi Parkı’nda ortaya çıkan ve başlangıçta demokratik bir nitelik taşıyan eylemlere güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanarak müdahale etmesi özgürlük-güvenlik ilişkisinde Türkiye’nin henüz belli bir olguluğa erişemediğini göstermiştir. Çağcıl demokrasilerde de sıkça karşılaşılan bu tür demokratik eylemlere erken ve sert müdahale edilmesi, güvenliğin liberal ve özgürlük temelli değil, realizm ve güç temelli yaklaşımla uygulandığının önemli bir delili olmuştur. Eylemcilere uygulanan sert müdahalenin meşruiyetindeki problem halk içinde büyük infiallere yol açmıştır. Dolayısıyla çelişkili bir şekilde toplum güvenliğini sağlamak için yapılan müdahaleler aksi yönde etki göstermiş ve güvenlik problemini daha da derinleştirmiştir.

Bu bağlamda Gezi eylemlerinin barışçıl olan birinci aşaması anlaşılabilir bir süreçtir. Bu aşamada güvenlik güçleri özgürlükler temelinde eylemlerin düzenli bir şekilde gerçekleşmesi için gerekli tedbirleri almalıydı. Tam tersine 29 Mayıs-1 Haziran sürecinde gerçekleştirilen sert müdahaleler eylem(ci)lerin şiddet fitilini ateşlemiş ve 15 Haziran’a kadar üstel artışla yayılan eylemler demokratik yollarla iktidara gelen meşru bir yönetimi tehdit eder duruma gelmiştir. İkinci aşamada eylem(ci)lerin şiddetin bir parçası olması, ülke istikrarını ve güvenliğini tehdit etmesi nedeniyle, küresel ve bölgesel aktörlerin karıştığı Yumuşak Güç Savaşları’nın bir aracı olduğu noktada eylem(ci)ler meşruiyetini kaybetmeye başlamıştır. 1 Haziran-15 Haziran tarihleri arasında tanık olduğumuz bu süreçte bazı sivil toplum örgütleri, Yumuşak Güç Savaşları kavramsallaştırması çerçevesinde açıklanabilecek bir ortamda, Türkiye’nin yumuşak gücünün gelişmesini kendi çıkarları için tehdit gören küresel ve bölgesel güçler tarafından kullanılan bir oyuncu konumuna düşürmüştür.

Yumuşak Güç Savaşları

Soğuk Savaş sonrası dönemde, savaşların siyasi, ekonomik ve sosyal maliyetlerinin kabul edilemez boyutlara ulaşmasıyla birlikte; terör örgütleri, mafyalar, gizli servisler ve özel kuvvetlerin kullanıldığı düşük yoğunluklu savaş, yıldız savaşları, siber savaş ve etki odaklı savaş gibi yeni savaş türleri de karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu savaş türleri genellikle klasik realizm yaklaşımı ile özdeşleştirilen güvenlik ve güç gibi kavramların yeniden okunmasına neden olmuştur.

Uluslararası örgütlerin yaygınlaşması, sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi, devlet dışı aktörlerinin etkinliğinin artması, içinde bulunduğumuz dönemde klasik güç tanımlarından öte; “sert güç”, “yumuşak güç” ve “akıllı güç” tanımlarını gündeme getirmiştir. Güç olgusu, yaşanan döneme, var olan aktörlere ve mevcut olaylara göre bu üç kavram arasında değişiklik ve dönüşüm gösterebilmektedir. Örneğin bir ülke, dünya siyasetinde istediği hedeflere ulaşmak için askeri müdahaleyi, baskı ve dayatmayı içeren sert gücü kullanabileceği gibi; o ülkenin değerlerine hayran olan, onu örnek alan, refah seviyesine ve fırsatlarına özenen başka ülkelerin kendisini izlemesi ile yumuşak gücünü de kullanabilir. Bu bağlamda zorlama yerine işbirliğini öneren ve yumuşak güç kavramını literatüre kazandıran Joseph Nye küresel sistemin çok kutuplu yapısının, uluslararası örgütler ve medyanın artan etkisinin askeri kapasiteyi geri plana attığını düşünmektedir. Bu yaklaşıma göre asimetrik savaş yöntemlerinin üretilmesi ve klasik orduların etkinliğinin azaltılması sonucu çağımızda sert/kaba gücün önemi azalmaktadır.

Küresel güçlerin ulusal çıkarlarını elde etmek için terörü bir araç olarak kullanma durumu, 11 Eylül 2001 ve sonrasında terörün kendilerini de vurmasıyla ortadan kalkmıştır. Uluslararası terör lanetlenmiş ve teröre destek veren devletler hedef haline getirilmiştir. Bu durum, küresel güçlerin yumuşak gücün kullanımını esas alan stratejiler geliştirmesine, bir boyutuyla da “Yumuşak Güç Savaşları” kavramsallaştırması çerçevesinde değerlendireceğimiz mücadelelere neden olmuştur.

Yumuşak Güç Savaşları, çıkarları çelişen ülkelerin birbirlerinin yumuşak güçlerini yok etmek, zayıflatmak için kendi yumuşak güçlerini kullandıkları bir mücadele yöntemidir. Bu mücadele biçimi bir ülkenin yumuşak gücünün hızlı bir şekilde gelişme göstererek küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarını tehdit etmesi durumunda meydana gelebilir. Bu bağlamda, yumuşak gücü hızlı bir şekilde gelişen ülkenin politikaları küresel ve bölgesel güçleri hedef almaya veya küresel ve bölgesel güçlerin sahip olduğu yumuşak güce zarar vermeye başlarsa Yumuşak Güç Savaşları’nın çıkması kaçınılmaz olur. Hatta gelişmeler farklı devletleri tehdit ettiği hallerde, bu devletler bir ittifak oluşturarak veya bir ittifak oluşturmadan ayrı ayrı, yumuşak gücü hızlı bir şekilde gelişen ülkeye karşı yumuşak güçlerin çatıştığı bir savaş açabilirler ve bu savaşı aynı anda uygulayabilirler.

Yumuşak Güç Savaşları’nda karşı tarafın etkili olan yumuşak güç unsurları hedef alınır. Bu unsurlar içinde siyasi liderler, partiler, sivil toplum kuruluşları, değerler, ideolojiler, tarihsel derinlik, kültürel yapı, ekonomik gelişme, o ülkeyi cazibe merkezi haline getiren diğer yetenek ve kabiliyetler bulunmaktadır.

Yumuşak Güç Savaşları’nda klasik güvenlik uygulamaları olayları daha da büyütebilir. Bir parkın veya meydanın işgal edilmesine ve trafiğin engellenmesine yönelik eylemler aslında güvenlik güçlerini sert müdahaleye zorlamak için yapılan girişimler olabilir. Güvenlik güçlerinin sert müdahalesi, müdahale sırasında meydana gelecek yaralanma ve ölümler sosyal medyada abartılı bir şekilde işlenir. Toplumdaki hassasiyetler istismar edilerek ve olaylarda kahramanlar yaratılarak eylemlere desteğin artırılması ve geniş kitlelerin eylemlere katılması sağlanabilir.

Yumuşak Güç Savaşları’nda siyasi direniş sürecinde şiddetten uzak durmak esas olmasına rağmen zaman zaman şiddet içeren mücadele yöntemleri de benimsenebilir. Bilgi teknolojileri ve medya süreç içinde aktif ve etkin bir şekilde kullanılır. Siyasi liderin diktatör olarak algılanması için girişimler yoğunlaştırılır ve bu şekilde mücadeleye meşruiyet kazandırılmaya çalışılır. Özgürlük adına gerçekleştirilen eylemler ve direniş vasıtasıyla liderin karizması ve otoritesi aşındırılır. Aynı zaman ülke içindeki hassasiyetler istismar edilerek ülke içindeki radikal örgütler harekete geçirilir. Sıfır toplamlı bir çatışma ortamında devletin yumuşak gücü zayıflatılır ve etkinliği azaltılır.

Sivil Toplum

Sivil toplum kuruluşları günümüzde kamuoyu oluşturmak suretiyle bireylerin taleplerinin dile getirilmesine ve dikkate alınmasına yardımcı olmaktadır. Farklı düşünce ve çıkar grupların düşüncelerini yaymak ve çıkarlarını elde etmek için örgütlenmektedir. Devlete bağlı olmadan gönüllülük esasına dayalı olarak ortak amaçlar doğrultusunda kurulan sivil toplum kuruluşları halkın katılımının en üst seviyede gerçekleştiği kuruluşlardır. Bu bağlamda vatandaşlar sivil toplum faaliyetlerine katılarak siyasal mekanizmayı yönlendirmekte ve yönetimde aktif bir şekilde rol almaktadır. Siyasi iktidarlar ile sivil toplum arasındaki diyalog ve müzakerelerin kopması, halkın belirli kesimlerinin dikkate alınmaması, kutuplaşmaya ve ötekileşmeye neden olmaktadır. Kutuplaşma ve ötekileştirme toplumdaki gerilimleri artırmakta, karşılıklı düşmanlık ve çatışma ortamını hazırlamaktadır. Oluşan hassasiyet Yumuşak Güç Savaşları için bulunmaz bir “fırsat” oluşturulmakta, küresel ve bölgesel diğer aktörlerin de müdahalesi ile hedef hükümetin yönetebilme kabiliyeti aşındırılarak, istikrar ve güven ortamına darbe vurulabilmektedir.

Gezi parkı örneğinde sivil toplumun aktif rol aldığı gözlemlenmektedir. Bu durum pek tabii ki çağcıl demokrasilerde olağandır. Fakat protestoların yer yer “vandalizm”e dönüştüğü ve kimi eylemcilerin karşısında olduğu şiddetin bir parçası durumuna geldiği noktada sivil toplumun da özgürlüğün uğradığı zarara ilişkin sorumlu olduğu belirtilmelidir. Eylemcilerin, Gezi olaylarının ikinci aşamasında açıkça görüldüğü üzere başvurduğu şiddet, barışçıl eylemlerin meşru zeminini sarsmış, Vandalizm diğer bireylerin ve toplumsal alt grupların özgürlükleri hedef almaya başlamıştır. Sivil toplum örgütleri bu bağlamda kitleleri organize eden ve harekete geçiren bir kuvvet olarak özgürlük ve güvenliğin hassas dengesini gözetmek durumundadır. Şu da eklenmelidir ki; özgürlük “-den kurtulmak” ya da “bana dokunma” demek değil, Jean Paul Sartre’ın vurguladığı üzere “özgürlük sorumlu olmaktır.”

Özgürlük ve güvenlik dengesinin güvenlikleştirme lehine bozulmaya çalışıldığı Yumuşak Güç Savaşları’nda siyasi liderin karakteri detaylı olarak incelenerek istismar edilebilecek özellikleri tespit edilir ve bu özellikler manipüle edilmeye çalışılır. Oluşturulan siyasi ortamda farklılıklar ötekileştirilmeye, ötekileştirmeler kutuplaştırmalara, kutuplaştırmalar düşmanlıklara dönüştürülür. Devletin ve halkın ortak menfaatleri siyasi çatışmalara, kargaşa ve kaosa feda edilir. Herkesin kaybettiği Yumuşak Güç Savaşları ortamında devletin yumuşak gücü ve etkinliği azaltılır.

Yumuşak Güç Savaşları kapsamında eğer yönetimler ekonomik baskılara açıksa, sivil toplum örgütleri iş yavaşlatma eylemleri, boykot ve grev gibi ekonomik eylemler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli grev türlerinin seçici şekilde kullanılması imalat, taşımacılık, ham maddelerin tedariki ve ürünlerin dağıtımı gibi kritik noktalarda uygulanabilir. Şiddet içermeyen direnişler yaygınlaştırılarak ülke yönetiminin meşruiyeti sorgulanmakta ve itaatsizlik propagandası yayılmaya çalışılmaktadır.

Bir devletin yumuşak gücü ve liderin cazibesi bölgedeki diğer ülkelerin liderini ve halklarını etkilemeye başladığında, bölgede çıkarları zarar görmeye başlayan diğer aktörler bu ülkelere ve liderlere karşı Yumuşak Güç Savaşları yürütülebilir. Yumuşak gücü gelişen ülkenin etkinliğini sınırlamak amacıyla bölgedeki gelişmeler yeniden şekillendirilebilir. Eğer ülkenin yumuşak gücünün kaynağı bir ideoloji veya inanç sistemi ise, bu değerleri aşındırmaya ve toplumun bu değerlere yönelik bağlılığını azaltmaya yönelik eylemlere ağırlık verilebilir.

Bu bağlamda, Gezi Parkı olaylarının güvenlik problemine dönüşmesi, Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız olan dış aktörlerin süreci istismar etmelerine neden olabilecek bir hassasiyet doğurmuş, yurt genelinde kitlelerin yönlendirilebileceği psikolojik bir zemin meydana getirilmiştir. Gezi olayları sırasında emniyet güçlerinin karşılaştığı zorluklar ve maruz kaldığı tepkiler, gelecekte dış aktörlerin desteği ile gelişebilecek kitlesel hareketlerin Türkiye aleyhine nasıl kullanılabileceğini göstermesi açısından önem arz etmektedir.

Gezi Olaylarının Analizi

Soğuk Savaş sonrası dönemde eski doğu bloku ülkelerinde “kadife devrimler” ile totaliter rejimler değiştirilmiştir. Kadife devrimlerle eylemciler, şehrin en önemli ve tanınan meydanlarında, şiddet içermeyen yöntemlerle taleplerini ülke ve dünya gündemine taşıyarak kendi halkına baskı ve şiddet uygulayan totaliter yönetimleri değiştirmişlerdir. Yumuşak Güç Savaşları’nın SSCB’nin ve Doğu Avrupalı diğer sosyalist rejimlerin dağılma sürecindeki bu yansıması, bize totaliter rejimlerin birer birer düşüşünü ve ilgili ülkelerde demokrasi tesisinin bir nevi resmini sunmuştur.

Yumuşak Güç Savaşları’nın ilk örneğini gördüğümüz ve kadife devrimlerle karşılaştığımız totaliter yönetimlerin devrilmesini sağlayan eylemler, Gezi Parkı olayları üzerinden Türkiye’yi okuduğumuzda aynı siyasal meşru zemini yakalayamamaktır. Türkiye, demokratik yollarla yönetime gelen meşru bir siyasal iktidara sahiptir. Bu bağlamda demokratik bir ülkede demokratik tepkiler, yine demokratik sistemin sınırları dahilinde gerçekleşmelidir. Eylemin ikinci aşaması olarak belirttiğimiz ve şiddetin yeniden üretildiği süreçte eylemcilerin, sivil toplum kuruluşlarının, muhalefet partilerinin, bazı yasa dışı örgütlerin, çevreci duyarlılıkla başlayan bu girişimi demokrasinin “altını oyacak” ve şiddeti maruz görecek şekilde manipüle etmesi Türkiye’de katılımcı demokrasiye zarar vermektedir. Bununla birlikte, hükümetin eylemlerin ilk aşamasındaki demokratik talepleri göz ardı etmesi ve polisin müdahalede orantısız güç kullanması eylemcilere oldukça geniş bir kitlenin destek verdiği protesto sürecini başlatmıştır. Bu süreçte Topçu Kışlası’nın inşa edileceği yönündeki ısrarlı tutum ve krizingüç kullanılarak çözülmeye çalışılması eylemlerin şiddetini arttırmıştır.

2002’den itibaren üç kez üst üste oylarını artırarak iktidara gelen ve “egemen parti” konumuna yükselen AK Parti’nin, 2011’deki seçimlerde %50’lik bir çoğunluğun desteğini kazanmasından sonra, “ustalık dönemi” olarak adlandırdığı dönemde çağcıl demokrasinin en önemli esasları olan çoğulculuk ve yönetişim ilkelerinden uzaklaşmaya başlaması, kendisine tepkilerin artmasına neden olmuştur. Kuruluş ve yükseliş aşamasında çoğulculuk ve yönetişim ilkelerine uygun hareket eden AK Parti’nin, ustalık döneminde sadece kendi seçmen kitlesinin ve hatta seçmen kitlesi içinde kendisine yakın belirli grupların talepleri doğrultusunda politikalar uygulamaya başlamıştır. Diğer grupların görüşlerini, beklentilerini ve taleplerini göz ardı etmesi hatta onların bir kısmını tamamen ötekileştirmesi, AK Parti’yi kapsayıcı olmaktan ziyade dışlayıcı söylemlerde bulunan bir parti konumuna düşürmüştür. Muhalefet bu hassasiyeti değerlendirerek iktidarı otoriterleşme ile suçlamış ve başbakanı diktatör olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda diktatör algısı üzerinden Gezi olaylarının meşruiyeti sağlanmaya çalışılmıştır.

Eylemlerin şiddete varan aşamalarında güvenliğin sağlanması için başvurulan güç kullanımı, radikal örgütlerce özgürlüklere vurulmuş bir darbe olarak gösterilmiş, kutuplaşma, düşmanlık ve çatışma ortamı derinleştirilerek yayılmaya çalışılmıştır. Siyasi liderin karakteri detaylı olarak incelenerek tespit edilmiş, karar alıcıların istismar edilebilecek özellikleri olumsuz ve kasıtlı bir şekilde manipüle edilmeye çalışılmıştır. Yumuşak Güç Savaşları’nda hedeflerden biri de hükümetin yönetebilme kabiliyetinin aşındırılması, istikrar ve güven ortamının ortadan kaldırılması ve devletin yumuşak gücünün zayıflatılmasıdır.

21. yüzyılda yükselen bir güç olarak ortaya çıkan Türkiye’nin yumuşak gücü Ortadoğu’da etkili olmaya başlamıştır. Arap Baharı kapsamında yapılan halk devrimleri, Türkiye’nin yumuşak gücünü daha da artırmış, bölge ile ilgilenen küresel ve bölgesel güçler endişe duymaya başlamıştır. Türkiye’de başbakanlık seviyesinde yapılan açıklamalar da bu endişeleri derinleştirmiştir. Yumuşak Güç Savaşları kavramsallaştırmasında yumuşak gücü hızlı bir şekilde gelişen ülkenin politikaları, küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarına zarar vermeye başladığında, bu güçler yumuşak gücü yükselen ülkenin iç hassasiyetlerini istismar ederek o ülkenin yumuşak gücünü zayıflatmak için girişimlerde bulunmaktadır. Gezi olayları sonrasında Türkiye’nin yumuşak gücü büyük bir darbe yemiştir.

Soğuk Savaş sonrası süreçte eski Sovyet Cumhuriyetleri sonrası ortaya çıkan devrimler, Arap halk ayaklanmaları ve Türkiye’deki Gezi olayları iç dinamikleri tetikleyen dış etkiler bağlamında okunurken; kitleleri harekete geçiren küresel ve bölgesel güçlerin stratejileri de göz önünde bulundurularak değerlendirilmeler yapılmalıdır. Gezi olayları, Mısır’daki darbe ve Tunus’ta muhalif liderin öldürülmesi ile artan eylemlerin aynı anda meydana gelmesi dikkate alınmalıdır. Başlangıçta sadece çevre duyarlılığı temel neden olsa da, Türkiye geneline bakıldığında eylemlerin dış aktörlerin destek ve yönlendirmelerinden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Gezi Parkı olayları ile başlayan gösterilerde yer alan çok sayıdaki yabancı uyruklu eylemci de Türkiye’deki sürecin sadece Taksim’deki çevre düzenlemeleri ile açıklanamayacağını ortaya koymaktadır. Gösterilerde eylemcileri kışkırtan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Yunanistan, Suriye ve İran uyruklu yabancılar tespit edilmiş ve gözaltına alınmıştır. Ayrıca eylemleri yönlendiren yabancı uyruklular arasında diplomatik pasaportlu kişilerin de yer alması dikkat çekmiştir.

Yumuşak Güç Savaşları’nda küreselleşme ve bilgi teknolojilerinden istifade edilerek uluslararası kamuoyu ve hedef ülke kamuoyları şekillendirilir. Bu çerçevede yabancı basının tutumu da Gezi parkı olaylarının küresel sistemden bağımsız değerlendirilemeyeceğini göstermiştir. Taksim’deki gelişmeleri dünya kamuoyuna düzenli bir şekilde aktaran bazı yabancı basın organlarının Türkiye’deki gelişmeleri “iç savaş” havasında yansıttığı, “Türk baharı” izlenimi vermeye çalıştığı, özellikle emniyet güçlerinin müdahale tarzına odaklandığı ve açık bir biçimde taraflı bir habercilik yaptığı gözlemlenmiştir. Hatta yine bazı medya kuruluşlarının, Türkiye’de demokratik yollarla seçilen siyasi iktidarı, Arap dünyasındaki halk hareketlerinin çıkmasına neden olan totaliter yönetimlerle karşılaştırdığı görülmüştür. Özellikle Rus basısının Taksim’deki gelişmeleri naklederken “Türk Baharı”, “Türk Savaşı”, “İstanbul Savaş Alanı” ve “Kalabalıklar Tahrir’de olduğu gibi Taksim’i de almak istiyor” başlıklarını tercih etmesi ve RussiaToday televizyonunun Twitter hesabındaki haber cümlelerinin sonuna “#occupygezi” (geziyi işgal et) etiketi koyması dikkat çekmiştir.

Demokrasi ve özgürlük yolunda demokratik yollarla iktidara gelen bir hükümete karşı yapılan bu eylemlerin küresel ve bölgesel aktörlerce desteklenmesi aynı zamanda bir ikilemi de ortaya çıkarmıştır. Taksim’de demokrasi ve özgürlüğü destekleyen Batı, Tahrir’de darbeye destek vermiştir. Bu durum, Batı’nın söylem ve eylemlerindeki ikircikliği göstermektedir. Gezi olaylarında Batı ülkeleri, Rusya ve İran’ın girişimleri Yumuşak Güç Savaşları’nda birbiriyle ihtilaf halinde olan kuvvetlerin bile dolaylı ya da direkt olarak bir ittifak kurduğu süreci dünya kamuoyuna sunabilmektedir.

Soğuk Savaş sonrası süreçte küresel ve bölgesel aktörlerin yumuşak güçleri nüfuz ettiği bölgelerde toplumları yönlendirebilmek amacıyla aşırı örgütlerle birlikte kitle hareketlerini teşvik ettiği gözlemlenmektedir. Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki devrimler ve Arap Baharı sürecindeki halk hareketleri, bu stratejinin kısmen tatbik edildiği örnekleri karşımıza çıkarmıştır. Bahse konu Yumuşak Güç Savaşları sürecinde, PKK terör örgütüne destek verilerek KCK yapılanması üzerinden kitleleri harekete geçirmeye çalışmış, Türkiye’ye karşı “devrimci halk savaşı”nın ön hazırlıkları yapılmıştır. SDP, ESP, TKİP, TKEP/L, Halkevleri gibi bazı aşırı gruplar da şiddet içerikli eylemlere müdahil olmuştur. Keza Gezi eylemlerinin ilerleyen aşamalarında Taksim’deki araçların, durakların ve işyerlerini tahrip edilmiş ve PKK/KCK, DHKP-C, MLKP, TKP/ML, THKP/C gibi halkı terörize eden örgütlerinin meydanda etkili olduğu görülmüştür. Dolayısıyla, Yumuşak Güç Savaşlarında Gezi parkı eylemlerinde görüldüğü gibi hedef ülkelerdeki hassasiyetler değerlendirilerek kitleler harekete geçirilmeye çalışılmakta ve o ülkelerin yumuşak güçlerine önemli zararlar verilmektedir.

Çıkarılması Gereken Dersler

Gezi olayları Türkiye’deki iç dinamiklerin etkisi ve güvenlik güçlerinin başlangıçtaki sert tepkisi sonucu yaygınlaşmıştır. Gezi Parkı olayları, eylemlerin başlangıcından itibaren dış aktörler tarafından planlanan ve yürütülen bir proje olarak değerlendirilemez. Ancak olayların ilerleyen günlerde ulusal bir güvenlik problemine dönüşmesi, ortaya çıkan kutuplaşmaların derinleşmesi ve grupların radikalize olmasıyla dış güçler de devreye girmiş ve Türkiye’nin yumuşak gücüne zarar vermek için oluşan hassasiyetler istismar edilmiştir.

Teknoloji ve iletişim olanaklarının üst düzeye çıktığı günümüz dünyasında, “işgal” eylemleri ve kitlesel halk hareketleriyle sık sık karşılaşılabilir. İç siyasette bıraktığı derin izler, ekonomide yol açtığı sonuçlar ve Türkiye’nin yumuşak gücüne vurulan darbeler dikkate alındığında, siyasi iktidar, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının Gezi olaylarından belli dersler çıkarması gereklidir. Türkiye’nin de önemli bir sınav verdiği bu yeni toplumsal hareketlerle mücadelenin panzehiri çoğulcu demokrasi ve yönetişimdir.

Demokrasinin gelişim sürecinde, çoğunluğun devlet yönetimindeki kararlarının mutlak olması, azınlık haklarını kısıtlayabileceği kaygısı çoğulcu demokrasiyi ortaya çıkarmıştır. Çoğulcu demokrasi anlayışında çoğunluğun yönetme hakkı bulunmasına rağmen çoğunluğun sınırsız yetkilere sahip olduğu söylenemez. Temel insan haklarına saygı, insan onurunun korunması, azınlıkta veya muhalefette olanların beklentilerinin dikkate alınması, farklı düşüncelerin serbestçe hiçbir baskıyla karşılaşmadan söylenebilmesi çoğulcu demokrasi için şarttır.

Çoğulcu demokrasilerde özgürlük herkesin yönetime serbestçe katılımını sağlarken, eşitlik de insanların her türlü farklılığına rağmen, insan onurunun korunması gereğinden dolayı, eşit bir şekilde bu yönetime katılabilmesi anlamına gelmektedir. Çoğulcu demokrasilerde bireysel, kültürel ve sosyal haklar korunur ve genişletilir. Farklı kültürel kimlikler arası ilişkilerde ötekileşme yerine eleştirel anlama ve diyalog temelli tartışma ortamı oluşturulur. Toplumsal sorunların çözümünde ve talepler karşısında şiddet ve baskı yerine demokratik müzakere yöntemi etkin olarak kullanılır.

Yönetişim kavramı ise hükümet otoritesine ve gücüne dayalı yönetim anlayışından, hiyerarşik yapıdaki bir yönetim olgusundan farklı yeni bir süreci ve toplumun yönetimine ilişkin yeni bir modeli anlatmaktadır. Böyle bir model içinde aktörlerin ve birimlerin tek taraflı yönlendirmeleri ve etkileri değil, bir etkileşim süreci içinde gerçekleşen interaktif ilişkiler söz konusudur. Sadece hükümet birimlerinin ve görevlilerinin değil, aynı zamanda hükümet dışı örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin, bilim adamlarının, uzmanların ve vatandaşların katılımı söz konusudur. Bu bağlamda yönetişim ilkesinin işletilmesi ve farklı taleplerin dikkate alınması ile protestoların henüz bir güvenlik problemine dönüşmeden yatıştırılması mümkün olabilir. Yönetişimin uygulanmaması muhalif grupların aşırı gruplar ile birlikte hareket etmesine, böylece aşırı grupların meşruiyet kazanmasına hizmet etme riski taşımaktadır.

Yönetişim yaklaşımından hareketle yapılan analizlerde; özellikle hükümet-toplum etkileşimi üzerinde durulmakta; devlet ile devlet-dışı alan arasında işbirliğinin, kamu ile sivil toplum örgütleri arasında ilişkilerin geliştirilmesinin, çok kutuplu karar alma mekanizmalarının yaygınlaştırılmasının önemi belirtilmektedir. Devlet, doğrudan doğruya yönetme pozisyonundaki egemen aktör niteliğine sahip olmaksızın, karşılıklı bağımlılık konumunda bulunan aktörler arası etkileşimlerin çoğalması yoluyla, gerek hükümet çerçevesinden, gerekse toplumsal tabandan gelen örgütler arası ilişki ağlarının bir koleksiyonu ya da toplamı olmaya başlamaktadır.

Çoğulculuk ve yönetişimin temel ilkeleri olan hukukun üstünlüğü, katılımcılık, şeffaflık, eşitlik, etkinlik, hesap verebilirlik sayesinde önemli güç merkezleri arasında uzlaşma sağlanarak toplumsal gerilimlerin çıkması önlenebilir. Çıkan gerilimler kutuplaşmaya ve karşılıklı düşmanlıklara varmadan yatıştırılabilir. Bu sayede toplumda barış, istikrar ve güven ortamı yaratılabilir. Yumuşak güç savaşları kapsamında ülke içindeki parçalanmış yapıların ve hassasiyetlerin istismar edilmesi engellenebilir.

Meydanlarda protesto gösterileri düzenleyen eylemcilerin bütün taleplerinin yerine getirilmesi mümkün değildir. Ancak dile getirilen demokratik taleplerin topyekûn yok sayılması da katılımcı demokrasi ile çelişmektedir. Ülke içinde farklı grupların beklentilerinin karşılanmaması ve dile getirilen eleştirilerin ötekileştirilmesi ülke içindeki parçalanmış yapıları harekete geçirmekte, derinleştirmekte ve radikalize etmektedir. Bu nedenle protesto gösterileri ortaya çıktığında diyalog devam ettirilmeli, mutedil ve ikna edici yaklaşımlar üzerinde durulmalı ve henüz olaylar şiddetlenmeden çoğulcu demokrasi ilkesiyle soruna çözüm aranmalıdır.

Gezi olayları sırasında halk hareketlerinin desteği ve iktidara duyulan tepkinin hızlı yayılmasında sosyal medyanın etkisi önemlidir. Bu bağlamda, sosyal medyayı protestocular kadar devlet de toplumun doğru bilgilendirilmesi ve provokasyonları engellemek amacıyla hızlı ve etkin bir biçimde kullanmalıdır.

Yumuşak Güç Savaşları’nda alınacak güvenlik tedbirlerindeki hassasiyetler dikkate alındığında, güvenlik güçlerinin teşkilatlarının ve eğitimlerinin büyük önem arz ettiği görülmektedir. Güvenlik güçleri alacağı tedbirlerde dengeli ve istikrarlı davranmalı, güvenlik tedbirlerinin büyüklüğüne ve aşamasına göre önlemler konusunda ölçülü davranmalıdır. Ayrıca güvenlik personelinin psikolojik durumları devamlı izlenmeli, özel olarak izlenilmesi gereken personel operasyonlara götürülmemelidir.

Sonuç

Gezi olaylarının ilk aşaması demokratik tepkilerin dile getirildiği; ikinci aşaması ise protesto gösterilerinin hızlı bir şekilde genişlediği, şiddetin yoğun olarak görüldüğü ve protestoların Türkiye geneline yayıldığı süreçtir. İkinci aşamanın ilerleyen safhalarında protesto gösterileri, Türkiye’nin hızla yükselen yumuşak gücünü kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak gören ülkeler ve aktörler tarafından yönlendirilmeye başlanmış veçoğu zaman manipülasyona uğramıştır. Bu aşamada Yumuşak Güç Savaşları olarak kavramsallaştırılabilecek gelişmeler yaşanmıştır.

Gezi parkı olaylarının Türkiye açısından bir güvenlik problemine dönüşmesi, dış aktörlerin istismar edebileceği bir alan doğurmuştur. Bu durum, yurt genelinde kitlelerin yönlendirilebileceği psikolojik bir zemin meydana getirmiştir. Bahse konu ortam yumuşak güçlerin çatıştığı ve sivil toplum kuruşlarının da bu zeminde araçsallaştırıldığı bir resmi ortaya koymuştur.

Gezi olaylarında çoğulcu demokrasi ve yönetişim kavramlarına uyulmadığı için Yumuşak Güç Savaşları kapsamında olaylar yaşanmış ve Türkiye’nin yumuşak gücü büyük bir darbe yemiştir. Çoğulcu demokrasi toplumun tüm kesimleri ile iletişim halinde bulunan ve onların görüşlerini dikkate alan müzakereci bir yönetimi öngörmektedir.

Çoğulcu demokrasi ilkelerine uygun hareket edilmesi toplumsal gerilim zamanlarında ve olayların başlangıç aşamasında daha da önem kazanmaktadır. Hatta olaylar meydana gelmeden önce siyasi iktidar yönetişim kavramına uygun olarak toplumsal talepleri analiz eder ve bu talepleri dikkate alan politikalar ve uygulamalar gerçekleştirirse proaktif olarak potansiyel gerilimlerin oluşmasını ve olayların gelişmesini engelleyebilir.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan gerilimlerin ve olayların temelinde çağcıl demokrasi, demokratik kültür ve olgunluk eksikliği yer almaktadır. Bireyler ve toplumun her kesimi özgürlük alanlarının temel sınırlarının, diğer kişilerin ve toplumun diğer kesimlerinin özgürlük alanlarının sınırları olduğunu algılaması ve bu alanlara müdahaleden kaçınması çok önemlidir. Bireysel ve toplumsal özgürlük alanları genişletilirken, güvenliğin temel görevinin bu alanları korumak olduğu üzerinde durulmalıdır. Olumsuz olayların gelişmesi durumunda, güvenlik güçleri yetkisini hukuktan alarak ve hukukun sınırlamalarına uyarak ihlal edilen özgürlük alanlarını korumalıdır.

Gezi olaylarında güvenlik tesis edilmeye çalışılırken özgürlükler zarar görmüş, özgürlük ve güvenlik ilişkisindeki denge özgürlükler aleyhine bozulmuştur. Bu noktada taraflar açısından demokratik olgunluğun elzem olduğu tekrar vurgulanmalıdır. Demokratik olgunluk sadece tek taraflı olarak devletten beklenmemelidir. Toplum ve bireyler de demokratik olgunluğa sahip olma hususunda sorumludur. Sadece çağcıl demokrasi, demokratik kültür ve olgunluğa ulaşmış bir Türkiye’de; barış, istikrar ve güven ortamı yaratılabilir, huzur ve refah içinde insanca bir yaşam hakim olabilir.

AK PARTİ DOSYASI /// KEREM ALTAN : Tehlikeli oyunlar

İsmi ne zaman bir yerlerde geçse elimde olmadan aklıma Ergenekon operasyonlarında yakalanmadan Londra’ya kaçmayı başaran Başbakan’ın eski danışmanı ve AKP Balıkesir eski Milletvekili Turhan Çömez geliyor.

Karmakarışık bir adamdı ve bir zamanlar Başbakan’ın en güvendiği isimlerdendi, hep en yakınlarındaydı Başbakan’ın.

Londra’da görüntülendikten sonra şimdilerde ne yapıyor sorusunun cevabı ise hala sır.

Sizin de rahatlıkla tahmin edebileceğiniz gibi bana Başbakan’ın eski danışmanı Turhan Çömez’i çağrıştıran isim Başbakan’ın şimdiki başdanışmanı ve AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan.

Hani şu Başbakan’ın Başdanışmanı sıfatı taşımasına rağmen ağzından çıkan sözlerin sonuçlarını hesaplamakta öyle görünüyor ki çok zorlanan ama yine de 75 milyon insanın kaderini elinde tutmasına imkan tanınmış birkaç isimden birisi olan Yalçın Akdoğan.

“Milli orduya kumpas kurdular” çıkışının yarattığı yankı üzerine “Beni bir sen anladın, sen de yanlış anladın” temalı yazılarının sayısı gittikçe artan Akdoğan için “şimdi ayıkla pirincin taşını” durumu söz konusu bu aralar.

Fakat gelin görün ki ayıklayamıyor bir türlü. Başbakan’ın yerli yersiz mitinglerinin sayısını bile geçti Akdoğan’ın “öyle demek istemedim “ yazıları ama nafile.

Akdoğan herhalde o sözleri söylerken bunun sonuçlarını da kontrol edebileceklerini, kafalarındaki planın zamanlamasını da kendilerinin belirleyebileceklerini sanıyordu.

Ama yanıldı. Olaylar kontrollerinden çıktı.

Ergenekon ve Balyoz davalarından hüküm giyen komutanlar harekete geçti bile.

Sanıkların avukatlarından tutun da Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e ve daha bir iki yıl öncesine kadar “kasaptaki ete soğan doğramam” diyen Hilmi Özkök’e kadar geniş bir kesim her gün Başbakan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın o “talihsiz” yazısını referans göstererek sanıkların yeniden yargılamasını gündeme getiriyor.

TSK da zaten resmen “suç duyurusunda” bulunarak askerlerin yeniden yargılanmasını talep etti dün.

Askeri vesayetin bütün aktörleri yeniden sahneye dönmek için hazırlanıyorlar.

Bir zamanlar lanetledikleri askeri vesayeti canlandırmanın sorumluluğunun tek başına kendi üstüne kaldığını gören Akdoğan ise paçasını kurtarabilmek için “aslında öyle demek istemedim” diye kıvranıyor.

Tabii bu arada Akdoğan’dan aldıkları işaretle televizyon programlarında zaman kaybetmeden geçmişlerine ihanet ederek “artık önceki davalara da şüpheyle bakıyorum” diyebilecek kadar “gözünü karartanlar” da Akdoğan’ın “ben öyle demek istemedim” yazılarından sonra hiç beklenmedik şekilde açığa düştü.

Herhalde şimdi de oturup “Yalçın Akdoğan öyle demek istemedi” konulu yazılar için yeni bir işaret bekliyorlardır. Yüzleri kızarmadan öyle yazılar da yazabilecekleri anlaşılıyor.

Zaten şu sıralar ne başbakan, ne danışmanları ne de onları koşulsuz biçimde destekleyenler günü kurtarmak dışında herhangi bir şeye aldırıyorlar, açığa düşmek, yalanlanmak, gerçekleri saptırdıklarının anlaşılması onları tedirgin etmiyor.

Her sıkıştıklarında aynı taktiği uyguluyorlar.

Gezi olayları sırasında kendi halinde bir müezzinden din kültürü ve ahlak bilgisi dersi alan Başbakan da her mitinginde “Dolmabahçe Camii’nde içki içtiler” diyerek çok tehlikeli bir oyun oynuyordu.

Camide içki içildiğine rastlamadığını ve bu konuyla ilgili yalan söyleyemeyeceğini dile getiren müezzine rağmen bu “iddiasından” vazgeçmeyen Başbakan’ı en son Gezi İddianamesi bile yalanladı. İddianamede bu konuyla ilgili herhangi bir iddia yer almadı.

Sanırım Başbakan’ın da derdi insanların kolaylıkla provoke edilebileceği ibadethaneler üzerinden “evde çok zor tuttuğunu” dile getirdiği yüzde 50’lik kesimi diğer yüzde 50 ile karşı karşıya getirmeye çalışmaktı.

Gerçekleşseydi altından kalkabilir miydi bilinmez ama öyle tehlikeli bir oyun oynamaktan çekinmeyen birinin bu oyunun sonuçlarını da dert edeceğine pek ihtimal veremiyorum.

Görünen o ki, ne Başbakan ne de etrafındaki danışmanları (yeri gelmişken, bana kalırsa Yiğit Bulut “telekinezi”nin ta kendisi) ağızlarından çıkan sözlerin yaratacağı sonuçların Türkiye’ye vereceği hasarla pek ilgilenmiyorlar.

İster işin sonunda insanlar birbirine girecek olsun, ister yıllarca şikayet ettikleri askeri vesayet yeniden hortlasın yeter ki onlar işledikleri suçların hesabını vermekten kurtulsun.

Yolsuzluk yaparken hukukun kıskacına yakalananlar, kurtulabilmek için geçmişi, geleceği, partilerini ve ülkelerini yakmaya hazır görünüyorlar.

Zaten ülkeyi bir ucundan tutuşturdular bile.

İSRAİL /// İstihbarat Örgütü Eski Bşk. Ayalon : Türkiye ve Arabistan’ın Liderliğinde Bölge sel koalisyonun oluşturulmasını istedi

İsrail’in iç istihbarat örgütü Shin Bet’in eski Başkanı Ami Ayalon, New York Times gazetesince yayımlanan makalesinde Ortadoğu ve Körfez’teki Sünni ülkelerinin, İran ve Şiilerin "hakimiyet arayışı" konusunda kaygılı olduklarını belirterek "ABD tarafından üstü kapalı koordine edilen Suudi Arabistan ve Türkiye’nin liderliğindeki sessiz bir bölgesel koalisyonun oluşturulmasını" istedi.

İsrail’in iç istihbarat örgütü Shin Bet’in eski Başkanı Ami Ayalon, New York Times gazetesince yayımlanan makalesinde Ortadoğu ve Körfez’teki Sünni ülkelerinin, İran ve Şiilerin "hakimiyet arayışı" konusunda kaygılı olduklarını belirterek "ABD tarafından üstü kapalı koordine edilen Suudi Arabistan ve Türkiye‘nin liderliğindeki sessiz bir bölgesel koalisyonun oluşturulmasını" istedi.

Ami Ayalon, İsrail Başbakanı Binyamın Netanyahu’nun Filistin konusunda takındığı tavrını eleştirdiği makalesinde Ortadoğu ve Körfez’deki Sünni ülkelerinin İran ve Şiilerin "hakimiyet arayışı"ndan, terör ve siyasi radikalizmden ve bölgesel egemenliğin peşinde olan ülkeler veya hareketlerin nükleer silahlara sahip olmalarından kaygı duyduklarını belirterek şöyle devam ediyor:

"Yaygın biçimde paylaşılan bu korkular, ABD tarafından üstü kapalı koordine edilen, Suudi Arabistan ve Türkiye‘nin liderliğindeki sessiz bir bölgesel koalisyonun oluşturulması için fırsat yaratıyor. Bu tür pragmatik bir ortaklık İran‘a karşı koyabilir, İran-Suriye-Hizbullah eksenini bloke edebilir, Suriye‘nin geleceğini şekillendirebilir ve Amerika’nın bölgedeki etkinliğini onarabilir."

Körfez ülkeleri ve Ürdün‘ün de bu koalisyonun bir parçası olabileceğini söyleyen Ayalon, "iç sorunlar nedeniyle tükenen Mısır ise, muhtemelen katılır veya en az karşı çıkmaz" da dediği makalesinde buna karşın "böyle bir geniş ortaklığın, İsrail-Filistin konusunda elde tutulur ilerleme sağlanmadan gerçekleşmesinin pek beklenmeyeceğini de ifade ediyor.

İRAN DOSYASI : Şİİ MİLLETVEKİLİ İRAN YARGISINI ELEŞTİRDİ, SORUŞTURMA AÇILDI

İRAN ANALİZ / Milletvekili Ali Mutahharı mecliste yapıtğı konuşmasında 2009 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerine hile karıştırılmasını protesto eden milyonlarca insanın katılımıyla düzenlenen gösterilerin akabindeki baskı politikalarına dikkat çekti. 2009 seçim protestolarında tutuklanan siyasi tutuklulara şiddetli cezaları yeniden gözden geçirmekte başarısız olan yargıyı eleştiren Mutahhari, radikal Şii elitlerin kontrolündeki yargının bağımsız olmadığını söyledi.

Kendisi de aşırı Şii olan Mutahhari, özellikle siyasi mahkumlara ve ülkedeki baskı ortamına yönelik eleştiriler yöneltmesi, mecliste bu yönde aktif bir vekillik yapmasıyla tanınıyor. Mecliste yaptığı konuşmasında Mutahhari, şiddetli cezalara çarptırılan siyasi mahkumların bu durumlarının yeniden gözden geçirilmesi noktasında güvenlik güçlerinden etkilenerek karar verilmesini eleştirdi. Yargı bağımsızlığının sağlanması gerektiğine işaret eden Mutahharinin bu konuşmasından bir gün sonra, 30 Aralık tarihinde Tahran Başsavcısı kendisi hakkında yasal sürecin başlatıldığını duyurdu.

Bunun üzerine Mutahhari, yargının eleştirileri daha çok kabul etmesi gerektiğini, yargının başından bu yönde tahammül beklediklerini, ancak yaşananın tam aksini gördüklerini söyledi. ‘Eğer meclisin bir vekili bu tür şeyler hakkında hiç konuşamayacak ise o zaman gelin bu meclisi kapatalım!’ cümleleriyle konuşmasını bitirdi.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ /// Yrd. Doç. Dr. Ediz TUNCEL : Arap Baharı ve BOP’un Türkiye ayağı

Yaklaşık üçbuçuk yıl önce Arap Baharı denen katliamlar ve trajediler zinciri Libya’da başladığında ve hızla tüm Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu sardığında, işin ucunun Türkiye’ye de dayanacağını ve bu sürecin ABD-NATO ortaklığının Büyük Ortadoğu Projesi’nin esas parçası olduğunu defaeten yazmış ve dile getirmiştik.

Enerji siyasetinin bir parçası olarak enerji siyasetini yönlendiren güçler tarafından başlatılan Arap Baharı denen vahşi süreç, yüzbinlerce masum insanın canını en vahşi şekilde alırken, Müslümanlar her türlü vahşeti sergileyerek birbirlerini acımasızca katlederken, bu oyunun tezgahlayıcıları manzarayı seyretmekle yetindiler.

Zaten seyretmekten başka birşey yapmalarına da gerek yoktu, onların istediklerini Müslümanlar kendi kendilerine fazlasıyla yapıyorlar, kendi kendilerini acımasızca katlediyorlar, ülkelerini mahvediyorlar, sonra da kurtuluş için kendilerini mahveden oyunu tezgahlayanlara avuç açıyorlar, yardım için medet umuyorlar.

Sürece özetten bir bakarsak, beş yıl öncesine kadar Ortadoğu’da Filistin-İsrail sorunu vardı, nerdeyse kökten temizlendi.

İsrail’in başbelası olan Hamas, Hizbullah ve Filistin Kurtuluş Örgütü ve bunların diğer uzantıları gibi İslami terör örgütleri “kurucuları” tarafından hizaya getirildi, bu örgütler içinde hizaya gelmemekte direnenler ise yok edildi.

O sorun küllenir küllenmez, hemen arkasından Arap Baharı hikayesi başladı.

Bu sefer hedefte İsrail yoktu ama Rusya’nın silah pazarını, Batı’nın da enerji pazarını besleyen, Batı’dan aldığı enerji bedeli parayı Rusya’ya silah parası olarak veren Libya, Mısır ve Suriye gibi ülkeler vardı hedefte…

Bu ülkeler oyunu ABD-NATO grubunun istediği gibi oynamadıkları, Batı’dan aldıkları petrol parasını yine Batı’dan silah alarak “sahibine” döndürmedikleri için resmen kanla baştan aşağı yıkandılar.

Libya ve Mısır’da BOP’un hedeflerine ulaşıldı, iktidarlar devrildi, yerlerine gelen iktidarlar ise doğrudan ABD-NATO güçleri güdümüne geçti.

Sıra Suriye’ye gelince, yani Rusya’nın Ortadoğu’daki son kalesine gelince, iş değişti.

Rusya adamını yedirmedi, Rusya’ya İran da destek verince ve Suriye’deki Esad rejimine destek çıkınca, ABD-NATO grubu, yaklaşık ikibuçuk yılda 140 bin kişinin hayatını kaybettiği, kalanların da tam bir sefalete ve dehşete boğulduğu Suriye’de istediği hedefe ulaşamadı.

Suriye mahvolurken, bir tür akıl tutulmasına uğrayarak yakın zamana kadar iyi ticari ve komşuluk ilişkileri içinde olduğu komşusunun felaketine çanak tutan Türkiye ise, kana boğulmadı ama tam bir ekonomik ve siyasi krize, sosyal patlamanın getirdiği kaosa boğuldu.

Afganistan’da, Rusya’ya karşı yaratıcısı olduğu radikal İslamcı terör örgütü El-Kaide’ye karşı savaşırken Suriye’de El-Kaide’yi ve uzantılarını destekleyen ABD’nin yanında yer alınması ve radikal islamcı bir terör örgütünün desteklenmesinin gerekçesi, hiçbir mantıkla açıklanamazdı ve internet gibi küresel bir iletişim aracı yoluyla da dünyada olup biten herşeyin farkında olan Türkiye kamuoyu bunun bilincindeydi.

Bu ve benzeri olaylara da şahit olmak da için için ve yavaş yavaş Türkiye kamuoyunu kaynattı.

Balık hafızalarda kaybolmaya yüz tutmuş PKK hikayesini bile bir tarafa bırakırsak, Arap Baharı sürecinde Türkiye diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi kana boğulmadı, çünkü Türkiye’nin bir NATO üyesi olması ve NATO çıkarları doğrultusunda istenildiği gibi kullanılması bunu engelledi.

Bir yerde buna güvenen ve özellikle Suriye konusunda ABD-NATO ikilisinin istediklerini bir tamam yerine getiren Türkiye’deki iktidar, gelişen süreçte çevresinde olan bitenleri iyi göremedi, iyi analiz edemedi, bir taraftan BOP tezgahında kendisine biçilen rolün zemindeki kaypaklığını anlayamadı, diğer taraftan bir usta bir memleket anlayışıyla yükseklik sarhoşluğuna uğradı, ve neticede, sivil toplumun iktidara karşı ülke içinde yükselen tepkilerine de şiddetle karşılık verme yoluna gitti.

Türkiye’deki AKP iktidarı, bir taraftan ülkeyi saran kaos ve savaş ortamına paydaş olurken, diğer taraftan ülke içindeki rakiplerini ve olası tehdit oluşturacak güç odaklarını safdışı etmek için hukuk sistemini kullandı.

Neticede, bu süreç içinde Türk ordusu da gücünü ve saygınlığını kaybederken İslami terör örgütleri Türkiye sınırlarında cirit atmaya, terör ve bombalama olayları Türkiye içinde görülmeye başlandı.

Ve gün geldi, yükseklik sarhoşluğuna yakalanan AKP iktidarının şöförleri bile yüzlerce milyon doları üst üste istifleyerek fotoğraf çektirme ve internette paylaşma gafiliyetine düştü ve AKP iktidarının rakiplerini ve olası tehditleri vurmak için kullandığı hukuk silahı, döndü ve AKP’yi ayaklarından vurdu…

AKP iktidarı, bir taraftan hukuk silahıyla vurulup da sakat kalırken, diğer taraftan da pervasızca kafa tuttuğu ve Avrupa Birliği’nin de esas gücünü kontrol altında tutan ABD-NATO ikilisi tarafından da aleni şekilde gözden çıkarıldı.

Dış kaynaklı ve şişirme bir para politikasıyla döndürülen Türkiye ekonomisi ise ne kadar kırılgan ve temelsiz olduğunu gösterdi ve bir anda Türk Lirası, yabancı para birimleri karşısında tavada sıcağı görünce eriyen yağ gibi eridi.

Sonuçta, takkiyecinin takkesi düştü, keli göründü…

Türkiye’deki kaosun bundan sonrası tufandır.

KİTAP TAVSİYESİ : Meşhur Osmanlı kumandanları

Ahmed Refik, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden, her iki dönemde de ilmî çalışmalarını sürdürebilen, kendini okutturabilmiş çalışkan yazarlarımızdan.

Büyüyen Ay Yayınları, Refik’in eserlerini yeniden düzenleyerek yayımlamaya başladı. Daha evvel “Âlimler ve Sanatkârlar” yayımlanmıştı. Bu kitapta ise Osmanlı’nın zaferlerle dolu döneminin kumandanları anlatılıyor. “Meşhur Osmanlı Kumandanları” adlı kitap, 1900 yılında İstanbul’da yayımlanan nüsha esas alınarak hazırlanmış. Gedik Ahmet Paşa, Sinan Paşa, Lala Paşa, Tiryaki Hasan Paşa kitapta yer alan tarihî şahsiyetlerden.

Meşhur Osmanlı Kumandanları

Ahmed Refik Hazırlayan: Yaşar Çalışkan

Büyüyen Ay Yayınları 284 sayfa

02125331811

ARNAVUTLUK : Yoksul kadınların koluna bir altın bilezik

Tiran caddelerinde bir kadın, boynu hafifçe yana eğik, eli size doğru uzanmış yardım isterken cümle içinde dört tanıdık kelime seçeceksiniz; yetim, sadaka, Allah, sevap… ‘Compassion Help Center’ o kelimelerin hatırı için kuruldu belki de…

Türkiye, yalnızca kendi içindeki değil, dünyanın hemen her bölgesindeki yoksulluk için de çözümler üretiyor. Afrika’da bilhassa, göz ameliyatları yapmak, su kuyuları açmak, hastaneler kurmak, bayramlarda kurban eti dağıtıp, yetimhaneleri onarmak sıra dışı aktiviteler olmaktan çıktı epeydir. Fakat Balkan ülkeleri söz konusu olduğunda, fakirlik öyle hemencecik akla gelmediğinden, şehrin girişinde el açan ve mütemadiyen ‘yetim, sadaka, Allah ve sevap’ gibi Müslümanlığın ortak sözlüğünden kelimelerle yakaran yoksul kadınları görünce şaşıracaksınız.

O kadınlar yalnızca havalimanında değil, şehrin işlek caddelerinde de yolunuza çıkabilir. Kenar mahallelere ve uzak dağ köylerine ise sizin gitmeniz gerekir; çünkü oralarda şehre karışamamış, caddelere inememiş yüzlerce yetim çocuk ve dul kadın yaşamaktadır.

Biz, geçtiğimiz hafta Arnavutluk’un başkenti Tiran’da, o kadınlara meslek edindirmek için açılan bir kursun kurdele kesme törenindeydik. Balonlarla süslenmiş, hem bir yardım derneğinin ofisi ve deposu hem de kurs merkezi olarak düzenlenmiş tertemiz, ferah bir bina… Ve her bina gibi onun da bir hikâyesi var. Hikâyenin kahramanları Türkiye’den yıllar önce çıkmış, Arnavutluk’u memleket bellemiş, orada okullar ve üniversiteler açmakla yetinmeyip, yoksullara da el uzatmaya karar vermiş bazı adamlar ve kadınlar… Hayat felsefeleri gönüllülük üzerine kurulu ve yardım derneği için de, bu felsefeyi izah eden bir isim seçmişler; ‘Compassion Help Center/Şefkat Yardım Merkezi’… Türkiye’deki Kimse Yok mu Derneği’yle bağlantılı olarak faaliyet gösteren bu merkez Arnavutluk’ta neler yapmak, kaç kişiye ulaşmak istiyor? Kurslara kayıt yaptıran kadınlar kimler, neden yoksul düşmüşler? Bu sorular bizi dramatik öykülerden alıp bir Balkan gerçeğine de götürebilir mi?

Elbette… O kadınların bir kısmının yalnızlığının, çalışmak için Avrupa’ya giden eşlerinin geri dönmemesiyle ilgili olması bir Balkan gerçeğidir söz gelimi. Bağlantıların eskiden beri güçlü olduğu İtalya ve Yunanistan’daki ekonomik krizin Arnavutluk’u doğrudan etkilediği, AB yardımlarının yerine ulaştırılmadığı, haftanın altı günü çalışan bir kadının eline ayda ortalama 100 avro geçtiği, dul kadınların sosyal güvenceden yoksun olduğu gibi gerçekleri de bu haneye eklersek, bir yardım derneğinin ülke için ne anlama geldiği daha iyi anlaşılabilir. Bizde neredeyse mahalle aralarına kurulan meslek edindirme kurslarına Arnavutluk’ta rastlanmadığını ve Şefkat Merkezi bünyesinde açılan kursların ülke için yepyeni bir adım olduğunu da hesaba katalım. Şimdi, bu kursların kısa öyküsünü, moda tasarım öğretmeni Kevser Kurt’tan dinleyelim; “Biz aslında, Türk okullarında görevli öğretmenlerin eşleri için küçük bir kurs açmıştık önce. Mesleklerini icra edemeyen bu kadınlar, evde oturmak yerine bir şeyler üretmek istiyordu. Oturma odası gibi küçük bir alanda, bir makineyle başladık çalışmaya. Sonra, caddelerde yolumuzu kesen ve bizden yardım isteyen Arnavut kadınların çokluğu dikkatimizi çekti. Dilenci değildi bu kadınlar, gerçekten yoksullardı. Çocukları, çöplerdeki yemek artıklarıyla besleniyordu. Kursu büyütmek ve bu kadınların koluna bir altın bilezik takmak istedik. Allah da bize böyle geniş ve güzel bir bina nasip etti.” Burada karşılıklı bir iyilikten veya iyileşme halinden söz edebiliriz aslında, el işlerine meraklı ya da bu işin eğitimini almış Türk hanımları da bu kurslarda eğitmenlik yapmayı heyecanla bekliyor zira… Görünen o ki, biri öğrendiği için, diğeri öğrettiği için mutlu olacak.

Kırmızı kurdele yeni kesildiğine göre, merkezin yolun çok başında olduğu zannedilebilir; ama doğrusu, resmî bir açılıştan çok önce başlatılan giysi ve gıda yardımı, kurban eti dağıtımı gibi faaliyetler azımsanmayacak bir tecrübeye işaret ediyor. Kurslar konusunda ise evet, hafif bir bekleyiş seziliyor. Sınıflar hazır, öğretmenler heyecanlı; ancak bakalım Arnavut hanımlar, 55 kurs programından hangisini seçecek? Kevser Kurt, web tasarım, grafik, video tasarım, bilgisayar, yabancı dil gibi seçeneklerin de yer aldığı listede başı dikiş, tel kırma, keçe, ahşap ve kumaş boyama kurslarının çektiğini söylüyor. Dikiş ve el işleri için şimdiden sekizer kişilik iki sınıf açılmış durumda. El sanatlarının daha kolay pazar bulması da bu kurslara rağbeti artırıyor; çünkü kısa bir süre sonra kadınlar ürünlerini hem sergileme hem de satma imkânı bulabilecek.

Başkent Tiran’ın merkezinde, Don Bosko bölgesinde yer alan ‘Compassion Help Center’ a kurs için ya da yardım talebinde bulunmak için gelebilen kadınları talihli sayabiliriz pekâlâ… Karın yolları kapattığı uzak dağ köylerinde, merkeze ancak telefonla ulaşabilen nice aile var zira… Öncelikli ihtiyaçları gıda ve sağlık malzemesi; ancak pek çoğu barınma sorunu da yaşıyor. Bu uzak köylere askerî arabalar eşliğinde yardım götüren dernek yetkilileri, pencere kapı tamiratı yapmak, ev kiralamak veya yeni bir ev inşa etmek gibi çözümler sunuyorlar mağdurlara. Bir de din ayrımı gözetmeksizin ziyaret edilen, ihtiyaçları düzenli olarak karşılanan aileler var. Berat şehri yakınlarındaki küçük bir kasabada üç oğluyla yaşayan ve kapısını açan kimse olmadığından yakınan Hıristiyan Fotina Prifti, derneğin Müslüman ziyaretçilerini görmekten öyle mutlu ki gözyaşlarına hâkim olamıyor. ‘Üç oğlan çocuğuyla sırtı yere gelmez insanın’ diye geçiriyorsanız içinizden, önemli bir detayı henüz duymadığınız içindir, çocuklardan biri bedensel, diğeri zihinsel engelli, 19 yaşındaki Mario da ailenin bütün sorumluluğunu üstlendiği için geç saatlere kadar çalışmak zorunda. Ev şu haliyle, dört kişilik görünse de, duvardaki çerçevelerde odayı izleyen gözler var. Fotina’nın öte dünyaya göç etmiş eşi, yakınları ve çalışmak üzere Yunanistan’a gidip kendisinden bir daha haber alınamayan kızı Mariglina… Fotina’nın içi en çok da ona yanıyor; “Daha iyi bir hayat sürsün diye ben göndermiştim onu, şimdi nerede olduğunu bile bilmiyorum.”

Mağdurlar sosyal medya aracılığıyla başvuruyor

‘Compassion Help Center’ın başkanı Gürkan Kurt, 14 yıldır Arnavutluk’ta olduğu için yoksulluk haritasını çıkaracak kadar vâkıf bu ülkeye. Merkez, halihazırda gıda, giysi ve kurban eti ulaştırdığı 50 bin yoksul aileyi kayıt altına almış durumda, şimdi ise Arnavutluk Cumhurbaşkanlığı ile ortak çalışan Yetimler Derneği’ne kayıtlı yetim çocuklar ve dul kadınlardan oluşan bir o kadar mağdur aileye ulaşmak niyetinde. Bu konuda fazla zorlanmayacakları söylenebilir; çünkü mağdurlar sosyal medya aracılığıyla iletişime geçmeyi tercih ediyor. Merkez üç ay içinde 11 bin Facebook takipçisine ulaşmış ve yardım talebi içeren binlerce mail almış. Kendi imkânlarıyla gelip derneği bulan 1000 mağdur kişiye karşı, yardıma hazır 2000 gönüllünün bulunması da ümit verici doğrusu.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: