Günlük arşivler: Aralık 28, 2013

TEKNOLOJİ : Olası Zafiyetlerin Tahmininde Temel Bilgi Güvenliği Prensiplerinin Kullanılması

Gökhan Muharremoğlu, PwC

Bilimsel birçok alanda olduğu gibi bilgi güvenliğinde de hesaplanabilir sebep ve sonuç ilişkileri dikkat çekmektedir. Bu ilişkileri iyi gözlemlemek ve sebepleri iyi analiz etmek, sonuçlar hakkındaki yorum gücünü arttırmak için kullanılabilir. Bu aşamada dinamikleri analiz etmekte kullanılacak ve sonuca uzanan yapıyı sağlam temeller üzerine oturtacak olan öğe, Temel Bilgi Güvenliği Prensipleri olacaktır.

Süreç veya teknik sebeplere dayalı olup olmadığına bakılmaksızın bir sistemi detaylarıyla dahi incelemeden çıkabilecek olası zafiyetler hakkında yorum yapabilmek mümkündür. Bilgi güvenliğinin genel resmine ve tasarımlarda kullanılan dinamiklere bakıldığında, aslında çoğu zafiyetin temel prensiplerin doğal bir sonucu olarak türediği görülebilmektedir. Doğası gereği oluşması muhtemel zafiyetlerin aktif kullanımda olan ortamlarda da hayat bulması nedeniyle oluşan bu zafiyetler artık hayatlarına riskler olarak devam edeceklerdir.

Olası zafiyetleri tahmin etmede kullanılacak yöntem, temel prensiplerden yola çıkmak olacaktır. Bu aşamada temel prensiplere hakim olmak ve hangi prensibin nasıl bir sonuca götürebileceğini önceden bilmek, yapılacak tahminler için anahtar rol oynayacaktır. Temel prensiplerin götürebileceği sonuçlar bilindiğinde ise geriye kalan sadece var olan problemin ters çözüm yoluyla hangi prensibe işaret ettiğini bulmak olacaktır.

Prensiplerin nasıl kullanılacağına geçmeden önce bu prensiplerin ve temel bilgi güvenliği kavramlarının ne olduğunun bilinmesi gereklidir. Bu nedenle işin “A, B, C”si sayılan kavramlara değinmek gereklidir.

Bilgi Nedir?
Bilgi güvenliğinden söz edebilmek için bilginin ne olduğu, önemi ve neden güvenliğinin sağlanması gerektiği konularında temel kavramları bilmek gerekmektedir. TDK bilgiyi şu şekilde tanımlamıştır: “İnsan zekâsının çalışması sonucu ortaya çıkan düşünce ürünü, malumat, vukuf.” Bu durumda bilgiye bir ürün olarak bakıldığında kişiler ve kurumlar için nasıl bir önem taşıyabileceği konusunda fikir sahibi olmak mümkün olabilmektedir.

Bilginin geçtiği ortamlar çok çeşitli olabilmektedir. Kurumlarda bilgi çoğunlukla bilgi sistemleri (bilgisayarlar, sunucu ve sistemler) üzerinde bulunmaktadır. Ancak bununla beraber bilgi insan hafızasında, sosyal ortamlarda (jargon), yazılı-basılı kağıt gibi ortamlarda da bulunmaktadır. Bu nedenle bilginin geçtiği yerler, bilginin korunması açısından önem arz etmektedir.

Bilgiyi korumayı hedefleye bir kurum, bilginin geçtiği yerleri sınıflandırmalı ve nasıl koruma altına alacağına dair kendine bir yol haritası çizmelidir. Kurumlar sermayelerini ürünlerden ve birikimlerden oluştururlar. Birçok kurumun ürettiği ve paraya çevirdiği ticari metaların başında bilgi gelmektedir. Bu nedenle hangi cepheden bakılırsa bakılsın bilgi, kurum sermayelerinden biridir. Kişiler açısından ise bilgi, çoğunlukla gizli kalması gereken veya erişilebilir olması hedeflenen ve bir bütünlük içinde kullanılabilir olması gereken bir araçtır.

Bilgi, bazı sektörlerde bilgi kurumun sahip olduğu tek sermaye olmaya aday bile olabilir. Bunun güzel örneklerine bilişim sektöründe sıkça rastlayabiliriz. Bir yazılım şirketinin ürettiği tek şeyin bir yazılım olması halinde sadece bilgiden oluşan bu know-how ve dokümante edilmiş salt bilginin korunması önemli olacaktır.

Kurumlarda bilgi güvenliği üç ana başlık altında incelenmektedir. Bu başlıklar, Teknoloji, İnsan ve Süreç olarak bilginin geçtiği her alanda bilgiyi korumaya yönelik yol haritasını çıkarırken ideal yaklaşımı belirlemede kurumlara yardımcı olmaktadır. Bilgi güvenliği ile ilgili çeşitlilik de tam bu aşamada ortaya çıkmaktadır. Bilgiyi korumak için sadece Teknoloji yatırımlarının yeterli olmayacağını ve bilgi güvenliğinin İnsan ve Süreç’ten oluşan iki ayağının daha olduğunu bilmek gereklidir. Günümüzde teknoloji altyapı yatırımı yaparken oldukça cömert davranan bazı şirketler, kurumun ihtiyaçları için satın aldıkları ürünleri olması gerektiği gibi yönetecek insan kaynağına yatırımda yetersiz kalabilmektedir.

Bilgi güvenliği, bilginin üç özelliğinin korunması demektir. Bu özellikler; gizlilik, erişilebilirlik ve bütünlük özellikleridir.

Gizlilik
Bilginin sadece erişmesine izin verilen kişi veya kitleler için erişilebilir halde olmasıdır. Hedeflenen kişi ve kitleler dışında bilginin başkaları tarafından okunabilir ve/veya yazılabilir, değiştirilebilir, kısaca erişilebilir olması durumunda bilginin gizliliği bozulmuş olur. Bir yetkilendirme durumu söz konusudur.

Erişilebilirlik
Bilginin ihtiyaç duyulduğunda erişilebilir halde olmasıdır. Gizlilikten farkı, kimlerin bilgiye erişebildiğinden çok, bilginin erişilebilir olup olmaması ile ifade edilmesidir.

Bütünlük
Bilginin kaynağında olduğu şekliyle, bozulmadan, değiştirilmeden, tutarlı bir şekilde hedeflenen kişi ve kitleler için erişilebilir olmasıdır. Bir bilginin kısmen bozulmuş veya kısmen değiştirilmiş olması bütünlüğün bozulması anlamına gelmektedir. Gizliliğin ve/veya Erişilebilirliğin kısmen bozulduğu durumlar için geçerli olan bir özelliktir.

Bu üç özellik dışında bir de “inkâr edilemezlik” özelliği vardır. Ancak bu özellik bilginin yukarıdaki üç özelliğinden biri bozulduğunda devreye girecek bir önlem olarak hayat bulacaktır.

Tehdit
Bir zafiyeti (kontrol zayıflığını) kullanarak bilgi güvenliğinin üç temel özelliğinden (gizlilik, bütünlük, erişilebilirlik) biri veya birkaçını bozma olasılığı bulunan etkene tehdit denilir. Tehdit, doğası gereğince bir gerçekleşme olasılığı ile beraber varlığını sürdürmelidir.

Bazı tehdit örnekleri:

  • Saldırganlar;
    • Siyah şapkalı Hacker’lar,
    • Hacking meraklısı insanlar,
    • Kötü niyetli eski çalışanlar,
    • Kötü niyetli aktif çalışanlar,
  • Zararlı yazılımlar;
    • Virüs,
    • Worm (solucan),
    • Truva atları (trojan),
    • Casus yazılımlar (spyware),
  • Diğer;
    • Farkındalığı düşük iyi niyetli kullanıcılar,
    • Yönetimsel yetersizlikler,
    • Yasa ve sözleşmelere uygunsuzluk.
  • Çevresel;
    • Doğal afetler,
    • Zamanla yıpranma,
    • Kazalar,

Zafiyet
Gerçekleşme olasılığı bulunan bir tehdidin gerçekleşmesi sonucunda bilgi güvenliğinin gizlilik, bütünlük, erişilebilirlik özelliklerinden biri veya birkaçını bozabilmesini sağlayan, kontrol eksikliğine zafiyet denir.

Etki
Bir tehdidin bir zafiyeti kullanılması ve bu sayede bir riskin gerçekleşmesi sonucunda ortaya çıkan veya çıkabilecek sonuçlara etki denir.

Risk
Fayda beklentisi ile bir kontrol zayıflığına (zafiyete) karşı gerçekleşme olasılığı bulunan bir tehdidin, göze alınması durumuna risk denir. Riskin varlığından bahsedebilmek için en az bir tehdit olasılığı, bir etki ve bir de bilgi varlığı ile bu varlığın öneminden söz etmek gerekir. Ancak, zafiyet (kontrol zayıflığı) değerinin denkleme katılmadığı bu durumda söz konusu olacak risk, varlığa ilişkin “doğal risk” olacaktır. Gerçek riski bulmak için bu değerlendirme içine söz konusu varlığın üzerindeki zafiyet de eklenmelidir.

Şekil 1 – Risk Hesaplama

Riski işlemek için dört yöntem mevcuttur. Riski azaltmak, riskten kaçınmak, riski kabul etmek ve riski transfer etmek, riske karşı alınacak aksiyonların hedefini belirler. Bilgi güvenliğinde %100 güvenlik diye bir yaklaşım olmadığından dolayı “riski ortadan kaldırmak” gibi bir işleme yönteminin bu yöntemler arasında olmadığı rahatça görülebilir.

Şekil 2 – Risk İşleme

Sömürülebilme Kolaylığı
Bir tehdidin (saldırgan) bir zafiyeti hangi kolaylık seviyesinde sömürebileceğini (kullanabileceğini) anlatmak için sömürülebilme kolaylığı ifadesinden yararlanılır. Bunun için söz konusu tehdit bir saldırgan ise, zafiyeti sömürmek için ne kadar nitelikli olduğuna bakmak gereklidir. Her zafiyeti sömürmek için gerekli olacak motivasyon ve bilgi birikim farklı olacaktır. Bu durum, tehdidin gerçekleşme olasılığını da etkileyen bir faktör olarak hesaba katılmalıdır.

Bilgi Güvenliğinin Temel İlkeleri
Bilgi güvenliğinde genel bir kontrol öğesi olarak uygulanan bazı prensipler, birçok riski riski yapıya özgün konulan kontrollerden bile önce engelleyebilmektedir. Her uygulanan tasarım ve mimariye yaklaşımda anahtar rol oynayan bu prensiplerden en çok kullanılanları; en az yetki, izin verilmedikçe her şey yasak, görevler ayrılığı, kullanılmayan öğrelerin devre dışı bırakılması, kullanılabilirlik-güvenlik dengesi ve derinlemesine savunma ilkeleridir.

Bu ilkelerden önce bu ilkelerin türediği temel prensipleri bilmek gereklidir.

  • Security through (prevention);
    Minority, (azınlık)
    Obscurity, (bilinmezlik)
    Obfuscation, (yanıltma)
    Simplicity, (basitlik, yalınlık)
    Complexity (karmaşıklık)
  • Security through (detection);
    Monitoring, (izleme)
    Response, (müdahale)
    Investigation, (inceleme)
    Deterrence, (caydırma)

Şekil 3 – İhlallere Karşı Yaklaşım

Örneklerle prensipler:

Şekil 4 – Örneklerle Prensipler

En Az Yetki (Security through Complexity)
Bir hesaba, kişiye, sisteme veya role bir yetki verilirken, o yetkinin gerçekleştirilmesi planlanan işi yapabilmek için en az kapsama sahip olduğundan emin olunmalıdır. Örnekle, bir sistem içinde sadece bir dosyayı okumak için yetkiye ihtiyacı olan bir hesaba, o dosyaya yazma hakkı verilmelidir. Benzer şekilde, hesabın bütün sistemde yönetici hakkı yetkisine de sahip olmaması gereklidir.

İzin Verilmedikçe Her Şey Yasaktır (Security through Simplicity)
Bir sistem üzerinde yetkilendirme tanımlanırken, her öğe için varsayılan değerin “her şey yasak” yaklaşımı ile tanımlı olması gereklidir. Bu sayede gözden kaçabilecek yetkilendirme adımlarının önüne geçilir ve sadece ihtiyaç duyulan erişim yetkileri sistem üzerinde tanımlanmış olur. Buna en yaygın örnek Firewall (güvenlik duvarı) üzerinde yapılan Port ve IP filtreleme ayarları gösterilebilir. Birçok güvenlik duvarı bu ilkeye bağlı kalarak çalıştırılmaktadır. Böylece gözden kaçabilecek Port, protokol ve IP adresleri daha en başından engellenmiş olur.

Görevler Ayrılığı (Security through Complexity)
Bir işin gerçekleştirilmesi sırasında işi yapan ve bu işin yapılmasına onay veren mekanizma ayrı tutulmalıdır. İşi yapan aynı zamanda yapacağı iş için bir onay beklemiyorsa ya da bir başka deyişle onayı kendisi veriyorsa, bu durum hata ve suistimal tehditlerinin olasılığını yükseltecektir.

Kullanılmayan Öğelerin Devre Dışı Bırakılması (Security through Simplicity, Obscurity)
İzin verilmedikçe her şey yasaktır ilkesinin bir kırılımı sayılabilecek ilke kullanılmayan öğelerin devre dışı bırakılması ilkesidir. Bu ilkenin amacı saldırıya açık olan yüzeyin azaltılmasını sağlamaktır. Kullanılmayan bir sistem veya bir bilgi, içinde bulundurduğu bir zafiyet nedeniyle kullanılan ve öneme sahip olan başka bir sistem veya bilgiyi etkileyebilir. Bu ilkeye verilebilecek en yaygın örneklerin başında kullanılmayan uygulamaların kaldırılması ve Port’ların kapatılması gelmektedir.

Derinlemesine Savunma (Security through Complexity)
Klasik güvenlik anlayışının temelinde olduğu gibi bilgi güvenliği felsefesinde de tedbir almada iki temel çeşit vardır. Bunlardan biri; bir güvenlik ihlalinin gerçekleşmesinin önüne geçilmesi için alınan tedbir, diğeri ise bir güvenlik ihlalinin gerçekleştiği durumlarda hasarı en aza indirecek ve olası zincirleme ihlallerin önüne geçecek olan tedbirdir. Bu iki çeşit tedbiri somut bir örnekle anlatmak gerekirse; tedbir çeşitlerinden biri arabanın lastik basıncının, fren sisteminin, lastik diş derinliğinin kontrol edilmesi, diğeri ise hava yastıklarının konması ve sürücünün emniyet kemerini takmasıdır. İlk tedbirler kazanın olmasını engellemeye yönelik iken, ikinci tedbirler ise kaza olduktan sonra meydana gelebilecek can kayıpları ve yaralanmaları engellemeye yöneliktir.

Şekil 5 – Defense in Depth

Kullanılabilirlik-Güvenlik Dengesi
Bilgi güvenliğinin temel kavramları arasında yer alan konulardan biri kullanılabilirlik-güvenlik dengesidir. Bu denge terazinin iki kefesine konmuş ağırlıklara veya matematikteki ters orantıya benzetilebilir. Kullanılabilirliğin arttığı her senaryoda güvenliğin bir tehdit altında bulunması durumu ortaya çıkabilir.

Şekil 6 – Kullanılabilirlik-Güvenlik Dengesi

Kullanılabilirlik ve güvenlik dengesinin anlaşılması için bir örnekle konuyu somutlaştırmak yerinde olacaktır:

Günümüzde İnternet’ten bankacılık işlemleri gerçekleştirilirken oturum açmak için birçok doğrulama adımından geçmek gerekmektedir. Bu doğrulama adımlarından birçoğu çok faktörlü doğrulama (Multi Factor Authentication) ile (kullanıcının bildiği bir şeye, kendisine ve/veya sahip olduğu bir faktöre dayandırılması ile) gerçekleştirilirken, birçoğu da sadece kullanıcının bildiği (PIN, parola, gizli soru cevabı, vs.) faktörlere dayanmaktadır.

Sadece bir kullanıcı adı ve parola kullanılarak giriş yapılabilen bir İnternet bankacılığı uygulaması günümüzde bulunmamaktadır. En az 2 adet parolanın ve/veya cep telefonuna gelen bir de PIN (Personal Identification Number) kodunun sorulduğu uygulamalar ağırlıktadır. Bu durum, İnternet bankacılığına giriş yapabilmek için sarf edilen çabayı arttırmakta, oturum açma işini zahmetli bir hale getirmektedir ancak zahmetli hale gelerek kullanılabilirliği düşen sistem daha güvenli hale gelmiş olmaktadır. 

Olası Zafiyetlerin Tahmini
Rapid7 2013 yılında milyonlarca ağ cihazında aktif halde bulunan UPnP servisi ile ilgili bir açık bulduğunu yayınlamıştır. (https://community.rapid7.com/docs/DOC-2150)

Zafiyet, İnternet üzerinden gelen isteklere cevap verebilecek şekilde tasarlanmış UPnP servisleri nedeniyle ortaya çıkmıştır. Kullanılabilirlik-güvenlik dengesini etkileyen bu protokolün “Security through Complexity” ilkesine uygun yönetilmemesi nedeniyle kontrolün düzgün yapılandırılmadığı bu alanda zafiyet ortaya çıkmıştır.

Şekil 7 – UPnP Zafiyeti

2013 yılında gündeme gelen bu konu ile ilgili daha zafiyet bilinmiyorken 1 yıl önce, 2012 yılındaTÜBİTAK Ulusal Bilgi Güvenliği Kapısında aşağıdaki makale yayınlanmıştır.

(http://www.bilgiguvenligi.gov.tr/ag-guvenligi/ev-ve-ofis-aglarindaki-gizli-tehlike-upnp-kullanilabilirlik-guvenlik-dengesi.html)

Makalede şu cümlelere yer verilmiştir:

“Kullanılabilirliği arttırmak adına tasarlanan sistemlerden biri de Evrensel Tak ve Çalıştır, UPnP (Universal Plug & Play) teknolojisidir. Bu teknoloji ağa dahil olan cihazların kullanıcı müdahalesine gerek kalmadan ihtiyaç duyduğu ayarları diğer aygıtlarla konuşarak kendi kendilerini yapılandırmalarına olanak tanır.”

“Güvenlik felsefesinden ve temel bilgilerinden yola çıkılmak gerekirse, bu kullanılabilirliği arttıran teknolojinin güvenlik tarafındaki dengeyi bozmamasını beklemek çok pozitif bir yaklaşım olur. UPnP ile kendine bir Port açan uygulamaların veya cihazların açtıkları bu Port’lar genellikle Router/Modem arayüzlerinde listelenmezler. Birçok ADSL Modem üzerinde UPnP açık olarak gelmektedir. Hatta açık olarak UPnP servisi Firewall kuralları üzerinde de değişiklik yapma hakkına sahiptir.”

“Hali hazırda iç ağda bulunan kötü niyetli bir kullanıcı İnternet’e çıkış yapmak veya İnternet’ten bağlantı kabul edebilmek için bu özelliği kullanabilir. Bu ve bunun gibi durumlarla karşı karşıya kalmamak için atılması gereken adımlar yine bilgi güvenliğinin temel ilkelerinin birinde gizlidir. Bu ilke “kullanılmayan servislerin kapatılması” ilkesidir. UPnP servisi kullanılmıyorsa kapatılmalı, kullanılıyor ise uygun güvenlik ihtiyaçlarına göre konfigüre edilmelidir.“

Zafiyet olasılığı tahmin edilirken aşağıdaki noktalar referans olarak belirlenmiştir:

• UPnP kullanıcı tarafınca kullanılabilirliği arttıran bir sistemdir
• UPnP sistemi birçok cihaz üzerinde kullanılmasa bile aktif olarak gelir
• UPnP kendi inisiyatifi ile NAT ve Firewall üzerinde Port açabilmektedir

Etkilenen ilkeler/prensipler sırayla;

• Kullanılabilirlik-Güvenlik Dengesi
• Kullanılmayan Öğelerin Devre Dışı Bırakılması
• İzin Verilmedikçe Her Şey Yasaktır

Bir bilgi güvenliği uzmanı için mesleğinin “A, B, C”si sayılan bu prensipler, gerek tekniğe gerekse sürece dayalı birçok sistem üzerinde bilgi güvenliğinin büyük resmini çizmekte önemli rol oynamaktadır. Bu prensiplerin sistem tasarımcıları tarafından da bilinmesi olası zafiyetlerin önüne geçecektir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// 17 Aralık Sonrası Türkiye’de ABD Algısı : “Komplonun” Devamı mı? “Mode lliğin” Sonu mu ?

Türkiye’de 17 Aralık 2013 tarihinde aralarında bir banka genel müdürünün, ünlü işadamlarının ve üç bakanın oğlunun olduğu birçok kişinin gözaltına alındığı yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonun sonrasında iç politikada büyük çalkantılar ve değişimler yaşanmış, söz konusu operasyon sonrasındaki söylemler Türkiye’nin dış politikasında da bazı sonuçlar doğurmuştur. Türkiye’de bakanların istifası, kabine değişikliği, emniyet müdürlerinin görevden alınması, bazı gazetecilerin işten atılmasının yanı sıra dış politikaya bakıldığında özellikle Türk – Amerikan ilişkileri yapılan karşılıklı açıklamalarla gergin bir hal almıştır.

İktidar partisi tarafından, 17 Aralık Operasyonu ile başlayan gelişmeler “uluslararası bir komplo” olarak nitelendirilmiş, yaşananların altında dış güçlerin olduğu ifade edilmiş ve süreç Gezi Parkı olaylarında kullanılan “faiz lobisi” söylemine benzer bir biçimde “Türkiye üzerinde oynanan bir oyun” algısı yaratılarak yürütülmeye çalışılmıştır. Meydana gelen olaylar, İran’a uygulanan ambargonun Halkbank tarafından delindiği ve bunun bir karşılığı olarak “dış mihrakların” Türkiye’nin kötülüğü için başlattığı bir harekât olarak anlatılmıştır. ABD içerisinde İran’la ticaret yapılmasına sıcak bakmayan grupların olduğu doğrudur ne var ki, Halkbank Genel Müdürü Mustafa Arslan’ın geçtiğimiz yılki ifadelerinde ABD’nin yaşananlara müdahil olmadığı belirtilmiştir. Operasyon sonucu “zengin” kütüphanesindeki ayakkabı kutuları içerisinde 4.5 milyon dolar bulunan Halkbank Genel Müdürü Arslan, 2012 yılının başında bankanın yasa dışı faaliyet göstermediğini belirterek banka işlemlerinin durdurulması için ABD baskısının olduğunu yalanlamıştır.[1]

AKP – ABD Atışması

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümetine yakın olarak bilinen bazı medya organlarında Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi Francis Joseph Ricciardone’nin 17 Aralık’ta bazı AB ülkeleri büyükelçileriyle yediği bir yemekte “Halkbank konusunu dile getirmiştik. Sonuç alamadık. Şimdi imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz”[2] sözlerini sarf ettiği iddia edilmiştir. Sözler daha sonra Büyükelçi Ricciardone’nin Twitter hesabından “Böyle bir toplantı yapılmadığı gibi, haberlerde ortaya atılan iddiaların tümü tamamen yalan ve iftiradır.” diye yapılan bir açıklamayla yalanlanmış; fakat haberlerle ve demeçlerle oluşan gerilim havası devam etmiştir.

Erdoğan, Samsun’dan ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ne “işinize bakın” mesajı gönderirken özellikle kuruluş yıllarında ABD ile yakın temaslar kuran ve sonrasında da bunu devam ettiren AKP’nin Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu tarafından yapılan açıklamalarda Ricciardone ile ABD sert şekilde eleştirilmiştir. Soylu, Ricciardone’ye bir “müstemleke valisi” olmadığını ve haddini bilmesi söylemiştir. Soylu’nun, Ricciardone’yi kast ederek “Yine kendisine şunu hatırlatmak isterim; yakın tarihte Amerika dünyanın her noktasında, Vietnam dahil, Afganistan dahil, Irak dahil, hatta Mısır’da girdiği kumpas dahil, yapmış olduğu rezilliklerin hâlâ tarihsel nemi kurumamıştır.”[3] sözleriyle ABD politikalarını da sert şekilde eleştirmiştir. Bu noktada, Süleyman Soylu’nun AKP içerisinde politika yapmadığı 31 Mart 2003 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla Wall Street Journal’da yayınlanan makalede ABD askerlerine atıfla kaleme alınan “ABD ile olan yakın işbirliğimizi devam ettirmeye kararlıyız. Cesur genç adamların ve kadınların evlerine en az kayıpla dönmelerini ve Irak’ta yaşanan acının en yakın zamanda bitmesini umuyor ve dua ediyoruz.”[4] sözleri, AKP’nin söz konusu yıllarda Irak işgali hakkındaki düşüncelerini birinci ağızdan açıkça göstermesi bakımından hatırlanmalıdır. Bu açıklamalar ayrıca, iki taraf arasındaki ilişkilerin nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından manidar görünmektedir.

Bu açıklamalar karşısında, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüleri Jen Psaki ve Noel Clay açıklamalarında Ricciardone’ye karşı alınan tavra karşı rahatsızlıklarını belirtmiştir. Hürriyet’e bilgi veren üst düzey bir Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “Biz tansiyonu yükseltmek istemiyoruz. Bunun sonuçları olur” diyerek ikili ilişkilerin bundan göreceği zarara da vurgu yapmıştır.[5] Bir diğer deyişle, ABD’li yetkililer Türkiye’ye aba altından sopa göstermiştir. Türk Dışişleri Bakanlığı ise bu süreçte AKP-ABD arasındaki gerilimin Türkiye-ABD arasında bir gerilime dönüşmemesi için gerilimi kontrol etmek adına adımlar atmaya gayret göstermiş ve büyükelçinin yalanlamasının kurum için yeterli olduğunu söylemiştir. ABD basını ise süreçte Erdoğan’ın zorda kaldığında “geleneksel” stratejisine dönerek dış güçleri sorumlu tuttuğundan bahsetmiş, bu durumda ise günah keçisi olarak ABD’nin belirlendiğini ifade etmiştir.

ABD ve hükümet arasındaki gerginlik, son dönemde söz konusu operasyonla gün yüzüne çıksa da iki tarafın ortak paydaları giderek azalmaktadır. Öte yandan bu olay, Ricciardone üzerinden son yaşanan ilk gerilim değildir. Bu yıl şubat ayında, Türk Dışişleri tarafından ABD Büyükelçisinin Türkiye’deki tutukluluk sürelerine ilişkin açıklamaları yine Türkiye’nin iç işlerine müdahale şeklinde algılanmış, kendisi Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmıştır. Gezi Parkı protestolar sürecinde de ABD’nin Türkiye’ye “telkinleri” devam etmiştir. Yine benzer şekilde, Erdoğan ile ABD Başkanı Barack Hussein Obama’nın ABD’de bir araya geldikleri zaman, bazı konularda farklı düşündükleri görülmüştür. (Bu konuyla ilgili “ABD ve Türkiye Arasındaki Farklılıklar Bağlamında Başbakan Erdoğan’ın Ziyareti” başlıklı yazımıza daha detaylı bilgi almak isteyenler http://www.turksam.org/tr/a2860.html adresinden ulaşabilir.) Ne var ki, ABD ve Türkiye arasındaki müşterek düşüncelerin zayıflaması 17 Aralık Operasyonu’ndan ve Halkbank üzerinde İran ile ticari ilişkiler kurulmasından daha fazlası ile alakalıdır.

Bir Modelin Sonuna Mı Geldik?

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulduğu yıllarda ABD’de George Walker Bush’un başkanlık koltuğunda oturmakta ve çevresinde Neo-con bir ekibin etkinliği söz konusuydu. Türkiye’de 90’lı yılların sonundaki siyasi atmosferde de Kemalizm, Milli Görüş ve Türk milliyetçiliği ABD’nin bölge tasavvurlarıyla bire bir eşleşmemekteydi. Dünyada, 11 Eylül saldırıları İslam karşıtlığı artarken, İsrail karşıtı milli görüş gömleğinde sıyrılmış “yenilikçi” ve aynı zamanda muhafazakar bir ekip ABD’deki muhafazakar ekibe sıcak gelmiştir. 2000, 2001 yıllarında Erdoğan’ın ABD ziyaretleri sonucu iki taraf arası yakınlaşma artmıştır. ABD bu dönemde küreselleşme sürecini destekleyen, özelleştirmeyi bir felsefe olarak benimseyen, serbest piyasa ilkelerine derinden bağlı, devletçiliğe karşı olan, insan hakları ve demokratikleşme söylemine sahip, “Kürt sorununda” uzlaşmacı olabilen, AB üyeliğini amaçlayan, muhafazakar olan ama hem İsrail hem de Müslüman ülkelerle iyi ilişkileri olan bir siyasi hareketle çalışmayı tercih edecektir.[6] Bu noktalar üzerinden yürüyen AKP iktidarı 2007 seçimlerinden de birinci olarak çıkmıştır. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra Türkiye artık devrim ihraç edebilir ülke statüsüne yükselmiştir. Ilımlı İslam modelli “Turuncu Ampul Devrimi” Ortadoğu’ya ihraç edilebilir kıvama gelmiştir.[7] ABD tarafında ise Bush’tan sonraki Obama yönetimi de bölgede Türkiye’yi ön plana çıkarmış, ilk ziyaretini Türkiye’ye yaparak “model ortaklık” vurgusu ilişkilerin ana teması haline gelmiştir.

ABD bir taraftan Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) ile bölgeye yönelirken Türkiye’de özellikle Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Neo-Osmanlıcılık fikri altında Orta Doğu politikalarına hız vermiştir. Projenin resmen ortaya atıldığı Sea Island’daki (ABD) toplantıya Mısır, Suudi Arabistan gibi, önemli Orta Doğu ülkeleri katılmazken, Erdoğan toplantıya katılarak Türkiye’nin projedeki yerini resmileştirmiştir. Dışişleri Bakanlığının İslam ülkeleri arasında tepki yaratılmasından çekindiği için doğrudan “model” tanımlaması yerine “esin kaynağı” ya da resmi adıyla “demokratik ortak” statüsünü Türkiye, İtalya ve Yemen ile birlikte üstlenmiştir.[8] ABD ve Türkiye, Orta Doğu bu şekilde birleşmiştir. Türk dizileri bölgede büyük hayranlık uyandırmış, “one minute” krizi Erdoğan’ın siyasi karizması pekiştirmiş, bölgede Türkiye’ye sempati artmaya başlamış ve Arap Baharı sonrası dönüşümde de “Türkiye modeli” cazip bir model haline gelmiştir. AKP benzeri partiler, Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da kurulmaya başlanmıştır. Projenin ilk aşamalarında zaten Türkiye, bu proje içerisine dahil olmuştur. AKP ile ABD arasında yaşanan gerginliğin altında yaşanan sıkıntının temelinde tam olarak şimdi AKP modeline artık ihtiyacın giderek azalması yatmaktadır.

Gezi’den ve 17 Aralık’tan Daha Fazlası…

İki ülke arasında özellikle Orta Doğu’da olan dış politika tercihleri farklılaşmaya başlamıştır. Arap Baharı süreci Suriye’de takılmış ve süreç büyük bağlamda tamamlanmıştır. Arap Baharı ile yaşanan değişimler süresince Türkiye, Libya’da değişimde Fransa’nın gerisinde kalmıştır. “NATO’nun Libya’da ne işi var?” ifadesinden sonra NATO müdahalesinde Türkiye’nin de yer alması Libya içerisinde yeni düzende öncü pozisyon almasını da zorlaştırmıştır. ABD, Libya’da ilk muhatap olarak Türkiye’yi değil, Fransa’yı tercih etmiştir.

Mısır’da Mübarek rejiminden sonra Muhammed Mürsi’nin koltuğu devralmasıyla Türkiye’nin desteklediği taraf kazanmış ne var ki, 2013 yılı içerisinde yaşanan General Abdülfettah Sisi’nin başını çektiği askeri darbe Türkiye’nin Mısır’daki hesaplarını alt üst etmiştir. Rabia ile Adevviye Meydanı’ndan yana net şekilde bir tavrını ortaya koyan Türkiye’nin mevcut rejimle ilişkileri sıfıra inmiştir. ABD’nin Mısır politikasına bakıldığında ise bir şekilde askeri rejimle irtibata geçildiği görülmektedir.

Suriye’de yaşananlar ise yine Türkiye’nin dış politikasındaki ABD ile ayrı bakışı göstermiştir. Suriye’de yavaş yavaş Devlet Başkanı Beşar Esad’lı çözümlerin gündeme gelmesinin ve ABD’nin buna uzak durmamasının yanı sıra Türkiye, Mısır’da olduğu gibi Esad karşıtı tutumuna devam etmektedir. Esad’ı kolay kolay düşmeyeceği anlaşıldığında Türkiye örneğinin de atıl kaldığı Suriye’de görülmektedir.

Mavi Marmara olayından sonra İsrail ile siyasi bağlamda kötüleşen ilişkilerinin yanında Türkiye, Filistin sorununun çözülmesinde etkin bir arabulucu olma şansını da kaybetmeye başlamıştır. 2012 yılında Mısır’ın arabuluculuğuyla Gazze’deki çatışmaların çözüme bağlanması ile kargaşa içerisinde olsa Mısır’ın bölgedeki etkinliğini göstermesi bakımından önemlidir. Birçok ülkede yeni yönetimlere geçişin yaşanması; ama Arap Baharı dalgasının İran’a uzanmaması, Mısır’ın Orta Doğu’da içerisinde bulunduğu sıkıntılara rağmen hala belirgin bir odak olması, ve İran’ın Batı’ya karşı olan tutumundaki yumuşama, Türkiye’nin etkisini azaltırken, modellik ihtiyacını da azaltmıştır. Gelinen noktada, Türkiye’nin, model olduğu Orta Doğu’da üç ülkede büyükelçisi bulunmazken, Türkiye’nin model olmasını isteyen ABD’nin büyükelçisi ile problem yaşamaktadır. Tek başına bu durum bile dengelerin artık sarsılmaya başladığına ilişkin bir portre çizmektedir.

Değerlendirme

Türkiye’de Gezi Parkı olayları ve 17 Aralık operasyonu başta olmak üzere yaşanan olayların dış boyutu özellikle son dönemde “komplo” üzerinde oluşturulmaya çalışılsa da Türkiye ile ABD arasındaki son dönemdeki farklılaşmaya daha geniş bir perspektiften bakmak elzemdir. Tabii ki, Türkiye’nin içişlerine karışılmasının kabul edilebilir bir durum olmadığı bu noktada altı çizilerek söylenmelidir.

AKP, bir yandan tabanını sıkı tutmak için Türkiye’deki ABD karşıtlığından yararlanmak istemektedir. Özellikle, Gezi Parkı’nda halkın demokratikleşme taleplerini yurtdışındaki güçlerin Türkiye’yi karışmak için düzenlediği olaylar olarak kamuoyuna anlatmaya çalışan AKP Hükümeti, 17 Aralık Operasyonu’nda da yolsuzlukların üzerine gitmek yerine bunu AKP’yi yıkmak için yapılan bir plan olarak görmüştür. ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin daha sonradan yalanladığı sözleri de kullanılarak, “dış mihraklar” olgusu perçinlenmeye çalışılmıştır. Yaşananların hükümet-cemaat arası bir çekişme olduğu, Fetullah Gülen’in şu anda Pensilvanya’da yaşaması gibi durumlar da bu bağlamda ABD’nin işin içinde olduğu şeklinde kamuoyunda yorumlanmaktadır. Erdoğan’ın Gezi protestolarındaki stratejisi 17 Aralık sürecinde devam etmiştir. Havaalanı karşılamaları, sosyal medyada kendi gençlik gruplarının seferber edilmesi, söylemsel benzerliğin yanındaki benzer taktikler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kemalist gruplardan ziyade 2000’lerin başında artık Türkiye ile ilişkilerini “ılımlı İslam” üzerinden götüren ABD ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasındaki görüşmelerin son dönemde artışı dikkat çeker bir unsur olmuştur. Bu bağlamda “ılımlı Kemalizm” tartışmalarına şahit olacak mıyız sorusunun cevabını ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz. Bütün bunların yanında, ABD’nin AKP ile arasındaki ilişkilerin eskisi gibi olmamasında bunlardan daha büyük bir etken Arap Baharı’nda Türkiye’nin modellik ihtiyacının artık sona yaklaşmasıdır.

[1] Turkey’s Halkbank To Handle Iran Payments So Long As Legal, http://www.todayszaman.com/news-269633-turkeys-halkbank-to-handle-iran-payments-so-long-as-legal.html, Erişim Tarihi: 27 Aralık 2013.

[2]ABD Elçisi: Halkbank İçin Uyarımız Sonuçsuz Kaldı İmparatorluğun Çöküşünü İzleyeceksiniz, http://haber.stargazete.com/politika/abd-elcisi-halkbank-icin-uyarimiz-sonucsuz-kaldi-imparatorlugun-cokusunu-izleyeceksiniz/haber-819016#ixzz2ocQbKdWv, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2013.

[3] Soylu‘dan Ricciardone Eleştirisi, http://www.aksam.com.tr/siyaset/soyludan-ricciardone-elestirisi/haber-270628, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2013.

[4] My Country Is Your Faithful Ally and Friend, http://online.wsj.com/news/articles/SB104907941058746300, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2013.

[5] ABD: Tansiyonu Yükseltmek İstemiyoruz, Bunun Sonuçları Olur, http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25430778.asp, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2013.

[6] İlhan Uzgel, “ABD ve NATO’yla İlişkiler”, Bakın Oran (ed.), Türk Dış Politikası Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt III, 1. Baskı ,İstanbul, İletişim Yayınları, 2013, s. 255.

[7] Turuncu Ampul Devrimi Artık Ortadoğu’ya İhraç Edilebilir, http://www.turksam.org/tr/yazdir1319.html, Erişim Tarihi: 27 Aralık 2013.

[8] İlhan Uzgel, Dış Politikada AKP: Stratejik Konumdan Stratejik Modele, AKP Kitabı: Bir Dönemin Bilançosu, 2. Baskı, 2010, Phoenix Yyınları, Ankara, s. 369.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Yakın Coğrafyada Uzak Kalan Soydaşlarımız : Bulgaristan Türkleri

DİLARA ÜNAL

Geçtiğimiz günlerde Bulgaristan’da Varna Belediyesi tarafından 215 Türkçe yer isminin Bulgarca’ya çevrilmesi kararı alınmıştır. Bulgaristan nüfusunun yüzde onunu oluşturan ve azınlık konumunda bulunan Türkler, Bulgaristan’daki varlıkları uzun yıllara dayanmasına rağmen pek çok yerde olduğu gibi bu coğrafyada da asimilasyon politikalarına maruz kalmaktadırlar. Bulgaristan’dan Türk izlerinin silinmesi çalışmaları karşısında ise herhangi bir girişimde bulunulmamaktadır.

Bulgaristan’daki Türklerin Tarihi

Bulgaristan’daki Türkler, Oğuzların ve Kumanların soyundan gelmektedirler. Hunlar’ın 5. yüzyılda Doğu Avrupa’da kurduğu hakimiyetle birlikte bölgedeki Türk varlığının temeli atılmıştır. Türklerin Balkanlara ilgisi, Osmanlı İmparatorluğunun 14. yüzyılda bu bölgedeki hakimiyeti ile başlamıştır. İmparatorluğun Balkanlardaki varlığı beş yüz yıl sürmüştür. 1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası imzalanan Berlin Anlaşması ile Balkan topraklarında sınırlar yeniden çizilmeye başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı’nın çöküş içinde olması ve Fransız Devrimi, milliyetçilik akımlarının filizlenmesine neden olmuş, 1878 yılında Sırbistan ve Romanya bağımsızlıklarını kazanmış ve özerk statüde Bulgar Prensliği kurulmuş, 1908 yılında ise tam bağımsız olmuştur.[1]

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Bulgaristan’da yaşayan Türklerin yeteri kadar haklarının olmadığı görülmektedir. Bulgaristan’da Türk birlik ve beraberliğini sağlayan dernekler casusluk yaptıkları gerekçesiyle kapatılmış ve Türkiye’ye göçler başlamıştır.

1944 tarihinde Bulgaristan’ın Sovyetler Birliğine katılmasıyla da Türklere karşı uygulanan politikalar devam etmiştir. Toprakların devletleştirilmesi en çok çoğunlukla çiftçi olan Türkleri etkilemiştir. Bunun yanı sıra ‘her millet sosyalizmde eşittir’ ilkelerinin aksine Türklerin milli tarihlerini ve anadillerini öğrenmelerini engelleyecek tedbirler almışlardır. Dönemin Bulgar Eğitim Bakanı N. Papazof; ‘Biz şimdiye kadar Türk öğretmeni yetiştirmedik, bugüne kadar yetişenler milliyetçi oldular, bundan sonra Bulgar okullarında hakiki sosyalist Türk gençleri yetiştireceğiz’ diyerek uygulanan asimilasyonu resmi bir açıklamayla ortaya koymuştur.[2] 1950’li yıllardan itibaren iki ülke arasındaki karşılıklı nota ve uyarılar devam etmiş, Türkiye’ye göç ise giderek artmıştır. 1950-51 yılları arasında 155 bin Türk Türkiye’ye göç etmiştir. Komünizm döneminin devlet başkanı Tudor Jivkov döneminde Türklere karşı uygulanan politikalar özellikle eğitim, isim değişikliği gibi alanlarda devam etmiştir. Bunun yanı sıra Türklerin hak ve özgürlüklerini arayanlar gözaltına alınmış ve insanlık dışı muamelelere maruz kalmışlardır. Tüm bu olumsuzluklar sonucunda 1989 yılında başlayan yeni bir göç dalgasıyla da göç eden Türklerin sayısı 300 binleri aşmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun son döneminden itibaren tersine bir göç yaşanmış olsa da bugün bölgede önemli bir Türk nüfus yaşamaktadır. Bulgaristan nüfusunun yüzde 10’luk kesimini oluşturan Türkler, ‘azınlık statüsüne’ kavuştukları 1990’lı yıllardan beri siyasi partileri "Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH)" ile Bulgaristan siyasetinde faal rol almaktadır. Sovyet rejimi sonrası Türkleri temsil eden dört partiden biri olan HÖH genel ve yerel seçimlerin yanı sıra 2007 Avrupa Birliği Parlamentosu seçimlerinde de başarı sağlamış, yüzde 20,26 oyla üçüncü parti olarak ikisi Türk 4 milletvekili çıkarmıştır.[3] Mayıs 2013’te yapılan seçimlerde de HÖH 36 milletvekili çıkarmayı başarmıştır. Fakat HÖH’ün son dönemde Türklerin haklarını koruma amacından uzaklaştığı iddia edilmektedir. Filibe Meclisi’nde ‘Cuma Meydanı’nın isminin ‘Roma Stadyumu’ olarak değiştirilmesi ve HÖH’ün lehte oy kullanması Türkler tarafından tepki toplamıştır. HÖH’ün politikalarının eleştirilmesi sonucu parti içinden kayıplar ve yeni parti kurma çabaları da görülmektedir. Bu da Türklerin birliğinin korunması açısından sakıncalı bir durumdur.

1960 yılında kaldırılan Türkçe eğitim 1993 yılında tekrar başlamıştır. Fakat bu hak maalesef tam anlamıyla kullanılamamaktadır. Bulgaristan Anayasası’na göre azınlıkların ana dilde eğitim almaya hakkı var. Fakat yasanın uygulanma şekli aldatmacadan ibarettir. Yürürlüğe göre, Bulgaristan’da okuyan her öğrenci okuluna şahsi müracaatta bulanarak müfredat dışı anadilini öğrenebilir. Buradaki can alıcı olan nokta anadilde dolayısı ile Türkçe eğitimin müfredat dışı tutulması ve ders saatlerinin dışında bırakılmasıdır. Bu durumda çoğu öğrenci okulda bir saat daha fazla kalmak istemeyecektir. Böylece dolaylı bir şeklide de olsa Türkçe eğitimin önüne geçilmiş olunacaktır.[4]

Türklerin Bulgaristan’daki bir diğer sıkıntısı da din eğitimidir. Jivkov döneminde kapatılan cami ve ibadethaneler Bulgaristan’ın demokrasiye geçmesinden sonra açılmış ancak bu ibadethanelerin etkin bir biçimde kullanılmasına olanak verilmemiştir. Din adamlarının yetersiz olması ve çoğunlukla Arap ülkelerinden din adamları seçilmesi, din görevlilerinin Türklere din kurallarının yanı sıra Türk adet ve geleneklerini aktarmalarını da engellemektedir.

Değerlendirme

Geçmişte nüfus bakımından ana unsur sayılabilecek olan Bulgaristan Türkleri bugün maalesef yaşadıkları zorluklar sonucunda göç etmeleri sebebiyle azınlık konumuna gelmişlerdir. Bunun yanı sıra Türkler, sahip oldukları azınlık statüsünün verdiği haklardan adil bir şekilde yararlanamamaktadır. Türkiye’nin farklı etnik gruplara yönelik tutumları konusunda ciddi bir hassasiyet gösteren Avrupa Birliği’nin üye devleti olan Bulgaristan’ın bu konudaki tutumu ne yazık ki hem ülkemiz hem de uluslararası arenada dikkate alınmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde azınlıklar ‘Gayrimüslimler’dir ve Lozan Anlaşması ile hakları belirlenmiştir. Azınlıkların dışında kalan ve genelde azınlıkmış gibi gösterilmeye çalışılan birtakım etnik gruplara da dünyanın birçok ülkesinde sağlanmayan haklar verilmiştir. 2004 yılında farklı etnik dillerin eğitimi için kurslar ve devlet televizyonunda yeni kanallar açılmıştır. Son olarak da 30 Eylül 2013 tarihinde açıklanan demokratikleşme paketi kapsamında Türkçe dışındaki dillerde eğitim olanağı sağlanmıştır. Fakat bu çalışmaların farklı etnik kökenli vatandaşlarımızı temsil etmeyen ve onlar üzerinden çıkar elde etmeye çalışan bazı grupların uzlaşmadan uzak tavır ve istekleri neticesinde yapılması, aslında amacın etnik grupları korumaktan çok uzak olduğunun ve art niyet taşıdığının göstergesidir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin sunduğu yenilikler ‘hak’ olmaktan çıkıp ‘taviz’ noktasına gelmiştir.

Ne yazık ki, iç politikadaki bu hassasiyet, Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan Türklere gösterilememektedir. Sovyet Dönemindeki zulümler karşısında notalardan öteye geçemeyen dış politika anlayışı bugün de devam etmektedir. Türk birlik ve beraberliğini desteklememekle birlikte, kendi aralarında bölünen Türk ağırlıklı siyasi partiler ve şahıslar arasında taraf tutulmuş ve ayırım adeta körüklenmiştir. Türkiye’den gerekli desteği görmeyen Bulgaristan Türkleri yalnızlığa itilmekte ve birliklerinin dağılması seyredilmektedir. Bu da Bulgaristan’ın işini kolaylaştırmakta, Türklerin milli kimliklerini unutturulmasına zemin hazırlanmaktadır.

[1] BİLGİÇ, Dr. M. Sadi, AKYÜREK; Dr. Salih; Balkanlarda Türkiye ve Türk Algısı, BİLGESAM Rapor No: 49, Ankara (2012), s. 3

[2] Gömeç, Prof. Dr. Saadettin; Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, Ankara (2011), s.353

[3] Hak ve Özgürlükler Hareketi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Hak_ve_%C3%96zg%C3%BCrl%C3%BCkler_Hareketi, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2013

[4] ULUTÜRK, Rafet; Bulgaristan’da Türklerin Problemleri, http://www.turansam.org/makale.php?id=254, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2013

ARAŞTIRMA DOSYASI : Sansürlerin Gölgesinde : Rusya ve Türkiye’nin Basın Özgürlüğü Konusund a Yaşadığı Kısıtlamalar

MELEK MERVE MUTLU

2013’te Rusya ve Türkiye basını en çok kısıtlanan ülkeler arasında yer almıştır. Paris merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler (STG) 2013 Basın Özgürlüğü Raporu’na göre dünya genelinde 71 gazeteci hayatını kaybetmiştir ve 178 gazeteci de hapishanede bulunmaktadır. Dünya üzerinde en çok tutuklu gazetecinin olduğu ülkelerin başında gelen Türkiye, İran ve Çin’i bile geride bırakmaktadır. Freedom House’ın 2013 raporunda ise Türkiye, basında yarı-özgür konumda olmasına rağmen özgürlüğü tam kısıtlanmış olan İran ve Çin’in önüne geçmiştir. Rusya’da basını tamamen kısıtlanan ülkeler arasında bulunmaktadır.[1] Soçi 2014 Kış Olimpiyatları öncesinde Rus ve yabancı uyruklu gazeteciler hükümet tarafından alı konulmaktadır. Rus hükümeti basınını sınırlamasına rağmen gazeteciler kendi hayatlarını tehlikeye atmak zorunda kalmışlardır. Bu çalışmada Türkiye ve Rusya’daki basın özgürlüğünün 2013 yılında yaşadığı kısıtlamalar değerlendirilecektir.

STG’in Raporun ’da basın özgürlüğünün Türkiye ve Rusya gibi ülkelerde yetersiz olduğuna değinilmiştir. Her iki ülkenin sıralamada bir düşüş yaşadığı gözlemlenmektedir. Rusya 142’inci sıradan 148’e düşerken Türkiye 148’inci sıradan 154’üncü sıraya inmiştir. Rusya ve Türkiye’nin sıralamalarındaki düşüş nedenlerinden birisi hükümet baskısıdır. Rusya’da Vladimir Putin’in başkanlığına dönmesi ile başlayan baskıcı tavırlar ardı ardına bir sürü protesto gösterisine yol açmıştır. Yine, Rusya halen Anna Politovskaya, Natalia Estemirova, Abdulmalik Akhmedilov ve Khadzimurad Kamalov gibi gazetecilere saldırmak suretiyle öldürenleri yargılamayı da başaramamıştır.[2] New York merkezli, Gazetecileri Koruma Birliği (GKB) Raporuna göre Rusya’nın halen çözülmemiş gazeteciler cinayetlerinde dokuzuncu sırada olduğunu belirtmektedir.

Türkiye ise Suriye deki çatışmalardan sonra siyasi önemi artan ülkelerden biri olmasına rağmen sıralamalarda düşüş göstermiştir. Özellikle Kürt sorunu ve hükümeti eleştiren gazetecilerin baskı altında oldukları görülmektedir. Bu durum Türkiye’yi dünyada gazeteciler için en büyük hapishane konumuna getirmiştir.[3]

Rusya’da Basının Sochi 2014 Olimpiyatlarına Yönelik Yaşadığı Sorunlar

Rusya basın özgürlüğü konusunda getirdiği kısıtlamalarla Avrasya ve Kafkas coğrafyasında da etkisini göstermiştir. 23 Mayıs 2013’de tutuklanan Rus Devlet Televizyonu için çalışan gazeteci Nikolai Yarst, Soçi’de arabasında esrar bulundurduğuna dair tutuklanarak ev hapsine mahkûm edilmiştir.[4] Yarst, İçişleri Bakanlığı görevlilerinin kendisini alı koymasının nedeninin araştırmacı gazeteci kimliğinden kaynaklandığını belirtmişti. 3 Aralık 2013’te Yarst için mahkeme kararıyla tekrar dışarıyla irtibat kurmasına izin verilmiştir. Rusya’da en son Kasım 2013 ayında Sochi 2014 Kış Olimpiyatları için haber yapmaya gelen Norveçli iki gazeteci Rus polisi tarafından gözaltına alınmış ve nezarethanede tutulmuşlardı.[5] İnsan Hakları İzleme Örgütü (İHİÖ) gazetecilerin her ikisinin de tutuklandığını, tehdit edilerek tacize uğradığını belirtmiştir.[6] Sochi 2014 Olimpiyatları öncesi Rusya’da yaşanan bu baskıcı politika, gazetecilerin haber yerine ulaşırken yolda durdurulmaları, sorgulanmaları ve birçok tehditle karşılaşmalarına yol açmıştır. Bu bakımdan, STG’nin Soçi’de Mart 2013’den Şubat 2014 Olimpiyat oyunlarına kadar düzenleyecekleri gösterilerde Rusya’da gazetecilere olan tutuma vurgu yapmak ve özgürce basının bilgi vermesi amaçlanmıştır.[7] STG, bu gösterileri devamlılığını getirerek dünya kamuoyunda ses getirmek istemektedir.

Türkiye’de Hükümetin Basına Karşı Baskıcı Tavırları

GKB raporuna göre Türkiye’de 1 Aralık 2013’den itibariyle 40 gazetecinin hapishanede bulunduğunu belirtmektedir. Bunun da dünya genelinde hapishaneye atılan gazetecilerin yüzde 20’sinin olduğunu belirtmiştir. GKB, Avrupa ve Orta Asya Koordinatörü Olga Ognianova’nın özel raporunda, bir NATO ülkesi olarak Türkiye’nin gazetecileri hapishaneye atan ülkelerin en başında yer almamasının gerektiğini savunulmaktadır. [8] Söz konusu rapor, Ergenekon soruşturması için tutuklu halde bulunan gazetecilerin bulundukları durumu gözlemlemektedir. Ognianova, raporunda Türkiye’nin hapishanedeki gazeteci sayısının 49’dan 40’a düşmesine rağmen hükümetin basın mensuplarına karşı tavırlarının daha bir baskıcı olmaya başladığını vurgulamıştır.

Türkiye’de Haziran 2013’de yaşanan Gezi olaylarında basın haber verme konusunda zorluklarla karşılaşmıştır. Kanada Devlet Televizyonu (CBC) muhabirlerinden Sasa Petricic ve Derek Stoffeln 12 Haziran 2013 gösteri yapan işçileri fotoğraflarken tutuklanıp üç-dört saat hücrede tutulmuşlardır.[9] Basın, hükümetin baskıcı politikaları yüzünden birçok engele takılmış ve polis şiddeti ile karşılaşmışlardır. Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi (APDİK) taslak raporunda, Gezi Parkı olaylarının sınırlı bir kapsamda haber verilmesi ve hükümetin tepkisi eleştirilerek bu tür tutumların Avrupa’daki medyanın çoğulcu değerlerine ters düştüğü, özgür ve bağımsız bir medyanın demokratik toplumlar için önemi belirtilmiştir.[10]

Değerlendirme

Hem Türkiye’nin hem de Rusya’nın medya kısıtlamaları konusunda hazin bir geçmişi var. Türkiye’nin iki seneye yakın Youtube’a erişemediği, kapatılan sitelere alternatif çözümlerle girildiği bir dönem olmuştur. Buna ek olarak özellikle son yıllarda, gazetecilerin tutuklanması ile gündemde kalmayı başarmıştır. Rusya ise geçmişten gelen davası halen çözülmemiş gazeteci cinayetleri ve kapalı kapılar ardındaki basına karşı tutumu ile gündemde kalmıştır. 2013 senesi ise Rusya ve Türkiye’nin basın özgürlüğündeki baskıcı etkenlerden etkilenmesinin en ağır bedelini ödediği yıllardan biri haline gelmiştir. Rusya’nın Soçi 2014 Kış Olimpiyatları öncesi gazetecilere karşı başlattığı tutuklamalar ve aramalar uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Bu eylemler, gelecekte Rusya adına itibarsızlık izlenimleri bırakacaktır.

Uluslararası Hak Savunucuları, Uluslararası Olimpik Komitesi’nin (UOK) Rusya’yı bu konuda uyarması gerektiğinin üzerinde durmuşlardır. Oysa Kasım 2013 iki Norveçli gazetecinin Soçi yolunda alı konulmaları ve nezarette tutulmaları, Rus hükümetin basına karşı kısıtlamalarının daha da ağırlaştığı ve sert tutumunun değişmediğini göstermektedir. Konu, Türkiye’de de 2013 Gezi olayları ile büyük yankı bulmuştur. Hükümetin Gezi olaylarında basının halkı farklı şekilde yönlendirmesi tepki çekmiştir. Ulusal kanalların hükümetin yanında yer alması ile birlikte halkın haber alması engellenmiştir. Basın camiası bu konuda sarsılmış ve halkın kendilerine olan güvenlerini kaybetme noktasına gelmiştir. Hem Rusya’da hem de Türkiye’de basın, hükümetlerin çatısı altında birer tehdit unsuru olarak görülmektedir. Kanaatimizce, her iki ülkenin basın konusunda tutumlarını göz önünde bulundurursak bu tür olaylar gelecekte tekrar sirayet edecektir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Uluslararası Af Örgütü 2013 Raporu Bağlamında Suriyeli Mülteciler ve Avrupa Bi rliği’nin Sınır Politikaları

Dünyada özel olarak insan hakları konularına duyarlı, bu konuda gelişmeleri izleyen, insan hakları ihlallerini tespit eden bu ihlalleri düzenli olarak raporlayan hükümet dışı uluslararası sivil toplum kuruluşları vardır. Bu uluslararası sivil toplum kuruluşlarından Uluslararası Af Örgütü her yıl dünya çapında insan haklarının durumunu ortaya koyan raporlar yayınlamaktadır. Uluslararası Af Örgütü’nün bu yıl yayınladığı rapor, 2012 Ocak ayından Aralık ayına kadar olan dönemin insan hakları ihlallerini kapsamaktadır. Bu çalışmada Uluslararası Af Örgütünün 2013 raporuna göre Suriye’de yaşanan insan hakları ihlalleri değerlendirilecek ve devam eden ihlallere rağmen özellikle Avrupa Biriliği ülkelerinin mültecilere sınırlı sayıda ev sahipliği yapma hususunda raporda yer alan eleştiriler analiz edilecektir.

İnsan haklarının korunması iki temelde gerçekleşmektedir. Birincisi insan haklarının hukuk yoluyla korunmasıdır ikincisi ise insan haklarının kamuoyu yoluyla korunmasıdır. İnsan haklarının hukuk yolu ile korunması insan haklarına ilişkin uluslararası hukuk ve iç hukuktaki düzenlemeleri içerir.[1] İnsan haklarının kamuoyu gücüyle korunması ise ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarınca gerçekleşmektedir. Uluslararası kamuoyu açısından 1961 yılından beri düzenli çalışan bir kurum olan Uluslararası Af Örgütü, insan hakları ihlallerini tespit etme ve ortadan kaldırmaya yönelik çalışmaları ile bilinen ve gündemde olan bir sivil toplum kuruluşudur. Uluslararası Af Örgütü temsilcileri Suriye’deki insan hakları ihlallerini raporlamak üzere Suriye’yi ve Suriyeli sığınmacıların bulunduğu komşu ülkeleri birçok kez ziyaret etmiştir.

Suriye’de Yaşanan İnsan Hakları İhlalleri ve Artan Sığınmacı Sorunu

Bilindiği üzere, savaşların yaşandığı dönemler en çok insan hakları ihlallerinin gerçekleştiği dönemlerdir. Oysa uluslararası hukuk savaş halinde bile işkenceyi mutlak olarak yasaklamaktadır. Uluslararası hukuk kuralları gereğince, devletler bu yasağa uymakla yükümlüdürler, savaş dahil hiçbir olağan üstü durum bu yasağın çiğnenmesini meşru kılmamaktadır. Ancak Suriye’de yaşanan ne zaman sonlanacağı belirsiz olan savaş, pek çok insan hakları ihlallerinin yaşanmasına sebep olmuştur. Çatışan silahlı grupların birbirlerine uyguladığı işkence ve kötü muamelenin yanı sıra çocuklar ve siviller insanlık dışı uygulamalara maruz kalmışlardır. Suriye’de devam eden belirsizlik nedeniyle cezasızlık ortamı işkencelerin, zorla kaybetmelerin, insanlığa karşı suçların, gözaltında ölümlerin, yargısız infazların yaşanmasına sebep olmaktadır. Cezasızlık ortamı, devlet güvenliğinden sorumlu güçlerin gerçekleştirilen ihlalleri etkin bir şekilde soruşturmaması ve yaptırıma uğratmaktan kaçındıkları durumu ifade etmektedir. Bütün bu yaşanan ihlallerle birlikte Suriye’de derinleşen şiddet olayları ve yaşanan insani kriz, mülteciler ve ülke içinde yerinden edilenlerin sorununun büyümesine sebep olmaktadır. Aralık ayında Birleşmiş Milletler (BM) tahminlerine göre Suriye’de iki milyondan fazla kişi çatışma sonucu ülke içinde yerinden edilmiştir ve insani yardıma gereksinim duymaktadır.[2] Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği yaklaşık 600 bin Suriyelinin Türkiye, 700 bin Suriyelinin Ürdün, 1 milyon Suriyelinin Lübnan, 200 bin Suriyelinin Irak ve 70 bin Suriyelinin Mısır’da mülteci olarak kayıtlı olduğunu ya da kayıt olmayı beklediğini belirtmiştir ancak Suriye’den kaçanların toplam sayısının daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.[3]

Artan Sığınmacı Sorunu ve Avrupa Birliği’nin Sınır Politikaları

Uluslararası Af Örgütü insan hakları durumunu mercek altına aldığı yıllık raporunda özellikle devletler tarafından yeterince harekete geçilmediği için bu dünyanın mülteciler ve sığınmacılar için daha da tehlikeli bir hal aldığına dikkat çekmiştir.[4] Devletlerin sınırlarını kontrol etmeye ve göç hareketlerini durdurmaya yönelik aldıkları önlemler, hayatlarına devam edebilmek için çatışma, savaş, zulümden kaçan mültecileri doğrudan etkilemektedir.

Uluslararası Af Örgütü, Avrupa Birliği üyesi devletlerin Suriyeli en savunmasız mültecilerin yaklaşık sadece 12,000’ine kapılarını açtığını detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu sayı ülkeyi terk eden 2,3 milyon kişinin sadece yüzde 0.5’ini oluşturmaktadır ve Almanya haricinde, kalan 27 AB üyesi devlet Suriye’den sadece 2,340 mülteci almayı teklif etmiştir. [5] En savunmasız mülteciler için AB üyesi devletlerin sadece 12,000 kişilik yerleştirme ve insani kabul teklifiyle, Avrupa’da emniyet ve koruma peşindeki on binlerce kişi gemi ya da kara yoluyla çetin yolculuklara çıkarak hayatlarını riske etmektedir.[6]

İç çatışmaların, savaşların devam ettiği Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinden kaçmak zorunda kalanlar için halen hedef konumunda olan Avrupa Birliği ülkeleri, sığınmacıların ve göçmenlerin sınırlarından içeri alınmaması için her geçen gün yeni önlemler almaya devam etmektedir. Avrupa Birliği uyguladığı sınır kontrolleri ve sınırlarda aldığı önlemleri ile sığınmacıların ve göçmenlerin güvenliğini sağlayamamakta, hayatlarını riske atmaktadır. Hedef ülkelere ulaşabilen düzensiz göçmenler yasadışı bir şekilde geri-itme/geri-atma uygulamasıyla karşı karşıya kalmaktadır.[7] Sınırlara çekilen duvarlar, dikenli teller, sınır bölgelerine döşenen mayınlar, yakalananları uzun süre hukuka aykırı bir şekilde gözetim altında tutmak, uluslararası koruma ihtiyacı olan kişilerin sığınma prosedürüne erişimini engellemek, transit geçiş ve menşe ülkelere teklif edilen geri kabul anlaşmaları devletlerin hem hukuki hem de insani sorumluluktan kaçtıklarını gözler önüne seren uygulamalara örneklerdir.[8] Günümüzde AB çerçevesinde imzalanan geri kabul antlaşmalarına güncel örneklerden biri de 16 Aralık 2013 tarihinde Türkiye ve AB arasında imzalanan geri kabul antlaşmasıdır. Sınırları kontrol etme amacıyla imzalan geri kabul antlaşmaları insan hakları çerçevesinde değerlendirildiğinde, hedef ülkelerin sorumluluklarını başka ülkelere yüklemeye çalıştığı ve ciddi insan hakları ihlallerine sebep verecek bir uygulamadır. Son iki yıl içinde Avrupa Komisyonu sınır kontrollerini desteklemek için 228 milyon Euro sağlamış karşılaştırıldığında aynı dönem içinde mültecileri alma çabalarını destekleyen Avrupa Mülteci Fonu’na sadece 20 milyon Euro tahsis edilmiştir.[9]

Uluslararası Af Örgütü’nün raporda yer alan bir başka eleştiri noktası da 2012 yılında Avrupa’da mültecilere yönelik insan hakları ihlallerinin yaşanmasına ve uygulanan sını politikalarına rağmen Avrupa Birliği’nin Nobel Barış ödülünü almasıdır. Nobel Komitesi Başkanı Thorbjoern Jagland, Avrupa Birliği’nin 60 yılı aşkın süredir insan haklarına, demokrasiye ve barışa olan katkılarından dolayı Nobel Barış Ödülüne layık görüldüğünü belirtmiştir.[10]

Değerlendirme

Avrupa Birliği kuruluş felsefesi gereğince iki büyük dünya savaşı sonrası barışın sürdürülebilirliğinin çeşitli ekonomik iş birlikleri ve özellikle hukukun üstünlüğü, insan haklarının korunması ilkeleri esasında gerçekleşeceğine inanan Avrupa Birliği ülkeleri, bugün savaşlar nedeniyle ülkelerinden kaçan mültecilerin temel barınma ve güvenlik ihtiyacını sağlama konusunda yetersiz kalmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile İnsan hakları koruma sisteminin en önemli parçasını oluşturan Avrupa Birliği ülkeleri, BM rakamlarına göre sayıları iki milyonu aşan Suriyeli mültecilerin sadece yüzde 2,4’ünün sığınma taleplerini kabul etmiştir.[11] Egemen devletlerinin kendilerini koruyamadığı mülteciler için koruma sorumluluğu sadece komşu ülkelere değil tüm uluslararası topluma aittir. Bu nedenle dünya barışına katkı yapmış olduğu gerekçesiyle Nobel Barış Ödülünü alan Avrupa Birliği’nin, uluslararası sorumluluk gereği mültecilere yönelik insan hakları ihlallerinin önlenmesi için harekete geçmesi gerekmektedir. Ayrıca komşu ülkelerin mülteci nüfusunun paylaşılması için Avrupa Birliği ülkeleri içindeki yerleşim yerlerinin arttırılması ve mültecilerin Avrupa Birliği ülkelerine güvenli bir şekilde yasal geçişlerinin sağlanması elzemdir. Aksi takdirde yaşanan ihlallerin artarak devam edeceği ön görülmektedir.

YOLSUZLUK DOSYASI : Halk Bank’ı Vurdular Amerika Kazandı

2rg5.jpg

Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanacak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin petrol gelirlerinin, 2003 yılında BM tarafından Amerika’da açılan Irak Kalkındırma Fonu’nun (DFI) hesabına yatırılacağı bildirildi.

Türkiye üzerinden dünya pazarına sevk edilecek Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) petrol paralarının, Irak Kalkındırma Fonu (Development Fund Of Irak-DFI) adına Birleşmiş Milletler tarafından 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde(ABD) açılan hesaba yatırılacağı bildirildi. Söz konusu hesap numarası, ABD finans devleri arasında yer alan JP Morgan Bankası’nda bulunuyor.

3 gün önce IKBY Başbakanı Neçirvan Barzani ile Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’nin Bağdat’ta yaptığı görüşmede petrol sevkiyatı konusunda anlaşma sağlandı. Ancak Bağdat hükümetinin üzerinde durduğu en hassas nokta ise petrol gelirlerinin hangi bankaya yatırılacağı oldu.

Daha önce Barzani’nin Ankara’da gerçekleştirdiği ziyaretlerde gündeme getirildiği belirtilen petrol gelirlerinin Halk Bankası yerine Amerika’daki bir bankaya yatırılması noktasında uzlaşmaya varıldı. Buna göre, IKBY petrol gelirleri, 2003 yılında Birleşmiş Milletler tarafından ABD’nın New York kentindeki JP Morgan Bankası’nda açılan Irak Kalkındırma Fonu hesabına yatırılacak.

Maliki’nin petrol ve enerjiden sorumlu yardımcısı Hüseyin Şehristani’nin ofisinden yapılan yazılı açıklamada, IKBY ile merkezi hükümetin enerji akışının Ulusal Petrol Pazarlama Şirketi (SOMO) aracılığıyla yapılması konusunda anlaşmaya varıldığı belirtildi. Heyetlerin, petrolden elde edilecek gelirin Irak Kalkındırma Fonu’na aktarılması ve Irak’ın bütçesinden dağıtılması hususunda mutabık kaldığı kaydedildi.

Irak Başbakanlık Basın Danışmanı Ali Musavi ise yaptığı yazılı açıklamada, IKBY ile Bağdat’ın sorunların çözümü için heyet oluşturma konusunda görüş birliğine vardıklarını ve 2014 yılının başında bu heyetlerin bir araya gelerek sorunlara nokta koyacağını ifade etti.

PETROL GELİRİ HALKA EŞİT DAĞITILACAK

Barzani’nin Bağdat’a yaptığı ziyaretinin son günlerde yaşanan sorunların çözümü için önem arz ettiğini vurgulayan Musavi, ”Irak Hükümeti ile Kürdistan Bölgesel Hükümeti arasında federal bütçe ve petrol ihracatıyla ilgili anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasıyla ilgili mutabakat sağlandı. İki taraf da sorunların çözülmesi için önümüzdeki günlerde tekrar bir araya gelecek” ifadelerini kullandı.

IKBY petrol gelirlerinin hangi hesaba yatırılacağı konusunda AA muhabirine açıklamalarda bulunan Diyala Milletvekili Hasan Özmen, "Paralar Irak Kalkındırma Fonu hesabına yatırılacak" dedi.

Özmen, fon hesabının 2003’te BM tarafından açıldığını 2004 yılında ise denetiminin Irak’a devredildiğini belirterek, "Petrol satışından elde edilen gelir, halka eşit dağıtılsın diye böyle bir hesap açılmıştı. Şimdi IKBY üzerinden Türkiye’ye ihraç edilecek petrolün geliri de bu hesaba aktarılacak” diye konuştu.

JP MORGAN BANKASI

Kurumun resmi internet sitesinde yer alan bilgilere göre, JP Morgan Cahase and Company dünyanın en köklü ve büyük finans enstitülerinden biridir. Resmi olarak 1799’da kuruldu. Bin 200 enstitü merkezi bulunuyor. Dünya geneline investmant bank, hazine işleri, güvenlik servisi ve özel bankacılık hizmeti yapıyor. Almanya, Endonezya, Malezya, Taivan, Yeni Zelenda ve Türkiye gibi bir çok ülkede şubesi bulunuyor.

Kaynak

TEKNOLOJİ : BitTorrent, Chat’e de Girdi !

ABD’deki NSA dinleme skandalı, acı bir gerçeği tokat gibi yüzümüze vurdu: İnternette herkes dinlenebilir, her şey izlenebilir. Özellikle de ABD sunucularından geçen tüm bilgilerin NSA tarafından takip edildiğinin ortaya çıkması, şimdi tüm dünyayı daha güvenli iletişim imkanları aramaya yönlendirdi. Zira, tüm ABD teknoloji şirketlerinin sunucularının NSA’nın "babasının malı" olduğu artık biliniyor. Yani,Facebook, Google, Microsoft, Apple gibi, ABD menşeli firmaların servislerinden geçen her bilgi, doğrudan NSA tarafından okunabiliyor.

İşte bu gerçeğin doğrultusunda, ünlü P2P servisi BitTorrent’in yaratıcısı, kolay kolay izlenemeyecek sunucusuz bir chat sistemi geliştirmeye koyuldu. Şu anda kapalı Alpha sürümüne ulaşan yeni BitTorrent Chat ürünü, aynı BitTorrent servisi gibi, sunucu kullanmaksızın, kullanıcıların bilgisayarları arasında doğrudan bir iletişim kanalı açacak. Bu sistemde kullanıcı isimleri de, özel bir algoritma ile şifrelenecek. Böylece chat sistemi kullanıcıları "kullanıcı ismi" ile değil, şifrelenmiş özel kodlar sayesinde tanıyacak. Bu da, bir şekilde sisteme sızmayı başaran insanların, kimin ne konuştuğunu anlamasını zorlaştıracak.

Kullanıcıların chat yapabilmesi için birbirlerine, "kullanıcı adı" yerine geçen şifreli anahtarlarını vermeleri yeterli olacak. Bu anahtarlar sayesinde, kimliğini saklayarak sohbet edebilmek de daha kolay olacak. Kullanıcılar, klasik kullanıcı adı ve şifre yöntemiyle login olmayacak. Bunun yerine şifrelenmil anahtarlarını girmeleri yeterli olacak.

Peki şifreler çalınırsa?

Fakat, kullanıcıların şifreli anahtarlarının çalınmasına karşılık, her sohbet, farklı şifrelerle kodlanacak ve sohbet bittiğinde silinecek. Böylece veri iletişimini izleyen izinsiz gözler için sohbeti deşifre etmek çok daha zor olacak.

BitTorrent Chat, Distubuted Has Table (DHT) teknolojisini kullanarak, bir sunucuya gerek duymaksızın, kullanıcıların IP’leri üzerinden bir iletişim kapısı açacak. Böylece IP’den IP’ye doğrudan veri iletimi mümkün olacak. İletişim bir sunucu üzerinden geçmediği için de, sunucunun sahibinin veya başkalarının sunucudaki sohbet kayıtlarını okuması olasılığı ortadan kalkacak. Şu anda Facebook, Google, Microsoft veya Apple gibi dev isimler, sohbet servislerinde sunucu kullandıkları için, yazılan her mesaj, bu sunuculara ulaşan kötü niyetli gözlerin önüne seriliyor.

Yine de BitTorrent’in bu IP tabanlı sisteminde de açıklar olabileceğini düşünen ve yeni servise dikkatle yanaşan kullanıcıların sayısı da çok fazla. Teknoloji tam olarak bir ürüne dönüşüp yayınlandığında, onu incelemek ve açıklarını analiz etmek daha kolay olacak.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: