Günlük arşivler: Aralık 27, 2013

/// YANDAŞ KALEM YILDIRAY OĞUR’DAN CEMAAT – AKP SAVAŞI VE GÜNDEM ANALİZİ ///

"Allahümme ecirna min şerril istihbarat!"

Yıldıray Oğur

yildiray.ogur

“Hükümet etmede, niyetlerinden emin olunmayan bürokratik ve politik dar bir oligarşik kadronun tavsiye, yönlendirme ve etkinliğinin tercih edildiği anlaşılmaktadır. Bölücü terör örgütünün unsurlarıyla yürütülen ancak milli vicdan ve haysiyeti inciten ve mevzu hukuku zorlayan sürecin çözüm özelliği belki istenmeden çözülme hayalcilerine fırsat ve olanak sağlar duruma evrilmiştir…”

Bu edebi ve bol mesajlı cümleler AKP Ordu Milletvekili İdris Naim Şahin’in istifa mektubundan. Bu mektubun gaf ve çam devirme rekorlarını altüst ettiği bakanlığı sırasında mesela bir Şehit Aileleri Derneği ziyaretinde “Bu işin şakası olmaz. Bu işin ciddisi de olmaz. Bu işin hiçbir şeyi olmaz" diyen sabık İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e ait olduğuna inanmak zor.

Diyelim ikametgâhımız olan bitenin hâlâ bir yolsuzluk soruşturması olduğunun zannedildiği paralel evren ve buna inandık. Peki, yolsuzluk soruşturmasının ortasında, eski bir İçişleri Bakanı’nın istifa mektubunda yolsuzluktan hiç bahsetmeyip, istifasına gerekçe olarak bir yıl kadar önce başlamış ve hâlâ devam eden çözüm sürecini, emniyetteki tasfiyeleri, imalı cümlelerle Hakan Fidan’ı göstermesini de tuhaf deyip geçmeli miyiz?

Ben bu istifa mektubundaki mesajlarla son bir haftada olan bitenin gerçek faillerinin bir parmak izi bıraktığını düşünüyorum. Bu mektubu yazan kalemdeki parmak izlerini takip ettiğimizde yolsuzluğun, Taha Özhan harika ifadesiyle, susturucu olarak kullanıldığı siyasetin kafasına dayatılmış silahı tutan gizli ele de ulaşabiliriz.

Şahin’in önce ikinci cümlesinden başlayalım. Anlaşılan bir önceki İçişleri Bakanı’nın bile neredeyse kendi partisini ihanetle suçlayacak kadar diş bilediği bir büyük kırılma çözüm süreci. En kritik cümle ise “mevzu hukuku zorlayan sürecin” olmalı. Başbakan’ın PKK’nın geri çekilmesiyle ilgili Meclis’ten karar çıkarılması talepleri tartışılırken Âkil İnsanlara söylediği “ya ileride yargılanırsa buna imza atanlar” ihtimaline kapıyı açan, eğer bu hükümet planlandığı gibi devrilirse, önce çözüm sürecinin aktörlerinin yargılanacağıyla ilgili dedikoduları akla getiren bir tehdit cümlesi bu.

Ne büyük bir tesadüf! İlk istifa eden İdris’in (Bal) kendi partisiyle yolları çözüm süreciyle ayrılmaya başlamıştı. Polis Akademisi kökenli İdris Bal’ın Temmuz 2013’te hazırladığı çözüm süreci raporu Bugün gazetesine Başbakan’a sunulan şok rapor. “4 Parçalı Kürt devleti uyarısı” olarak manşet olmuştu. İyimser ve kötümser senaryoların olduğu raporda Bal, kötümser senaryodan yana olduğunu fazla çaktırarak çözüm sürecinin dört parçalı Kürdistan’ın kurulmasına doğru gittiğini iddia ediyordu. Bugün’ün ertesi gün de ısrarla devam ettirdiği raporla ilgili haberinin spotunu da okuyalım:

“Siyasiler ve stratejistler raporun önemine dikkat çekerek uyarıların muhakkak dikkate alınması gerektiğini vurguladı.”

Çözüm sürecinin Kürdistan’a doğru gittiği, PKK’nın bölgede hakimiyet sağladığı, devlet görevlilerinin sokağa bile çıkamadığı temaları o tarihlerden itibaren özellikle de cemaate yakın gazetelerde, köşelerde, endişe, kaygı temalı haber ve yazılarla, yine cemaate yakın strateji kurumlarının sözcüleri ve raporlarıyla dolaşıma sokuldu.

Peki, nasıl olurdu da bir iktidar sonu büyük Kürdistan’a giden bir çözüm sürecine girer ve orada ısrar edebilirdi?

Bu kritik soruya İdris Naim Şahin’in birinci cümlesi cevap veriyor: “Hükümet etmede, niyetlerinden emin olunmayan bürokratik ve politik dar bir oligarşik kadronun tavsiye, yönlendirme ve etkinliğinin tercih edildiği anlaşılmaktadır.”

“Niyetlerinden emin olunmayan…” İşte bu kapıdan çok karanlık dehlizlere doğru giriliyor. İran’a hizmet eden aslen Caferi olan Hakan Fidan’dan, 30 kez İran’a giriş yapan bakanlara, Ankara’yı sarmalamış Persli ajan kadınlarla muta nikâhı yapan AKP’lilerden, yargıyı ele geçirmiş marul yemeyen Yezidilere, orduyu ele geçirmiş, aynı zamanda PKK’yı yöneten Alevi kılığındaki kripto Ermenilere…

Komplo teorisi diye geçmeyin. Biri açılıp biri kapanan sitelerle, müstear adlarla istihbarat yazıları paylaşan yazarlarla bu fikirler uzun bir süredir dolaşımda. Ve bu fikirler Emniyet ve yargı çevrelerinin bugün bu operasyonları yapan savcı ve komiserlerin de yakın çevrelerine, gazetecilere rahatlıkla anlattıkları neredeyse resmî görüşleri.

Bu ağa ilk dikkati Haliç’te Yaşayan Simonlar kitabında Hanefi Avcı çekmişti: “Cemaattin gizli imamları bu sitelerde gerçek ve farklı adlarla köşe yazıları yazmakta ve geniş cemaat sempatizanı kitleleri yönlendirmektedir. Yusuf Gezgin, Y. Derinsoy gibi sahte isimler altında makaleler ve Derin Yapı ve Türkiye gibi kitaplar yazılmaktadır. Sanki birbirinden ayrı kaynaklarmış gibi gözüken şeyler aslında tek bir kaynaktan yönlendirilmekte, hatta zamanla resmî bilgiye dönüşmektedir…”

Neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamak için tekrar dönüp daha derin bir kazı yapmak üzere şimdilik o müstear yazarların en meşhuru ve Avcı’nın kitabının ardından bir anda ortadan kaybolan, yazıları internet sitelerinden kaldırılan Aktif Haber yazarı Yusuf Gezgin’in 2012 yılı Şubat ayında yazdığı yazıdan bir bölüm aktaralım:

“Ustalık döneminde oldukça kirlenen, mücahitlikten müteahhitliğe sıçrayan, gemicikleri çoğaltan, havuzları dolduran Hükümet ve Başbakanın çevresi bu durumun biliniyor olmasından ve bir şekilde karşısına çıkabilecek olmasından rahatsızdı. Bu tür davaları açabilecek, hükümetin usta siyasetçilerini ve bakanlarını veya onların yakınlarını sorgulayabilecek en önemli merci 250 denilen organize suçlarla ve terörle uğraşan özel yetkili mahkemelerdi. Hükümetin temel endişesi yargının ve bazı birimlerin hükümet üyelerinin ustalık faaliyetlerinden bir şekilde haberdar olmasıydı. Nasıl olsa Ergenekon ezilmiş, askerler hizaya sokulmuştu. Bundan sonra bu mahkemeler kendi organize suçlarıyla ilgilenebilir, oraya yönelebilirdi. İşte bu korkuyla hükümet işini yapan yargının Hakan Fidan’ı ifadeye çağırmasını problem yaptı, şiddetle tepki verdi ve olayı “bir cemaat hükümet kavgası”na dönüştürdü. Hükümet, Polis ve yargıyı hedefe koyarak bazı hırsızlıkları, ustalıkları görebilecek kadroları tasfiye etmeye; tasfiye edemediklerine de gözdağı vermeye başladı.”

Korkutucu bir öngörü…Ama bir haftasını o dehlizlerdeki şifreli yazıları okuyarak geçiren biri için şaşırtıcı değil bu öngörü…

Esas soru: Devlet Kürt bile diyemezken 1996’da Irak Kürdistan’ında Kürtçe eğitim veren kolej açmış, İslami kesimler Ermenilere, Rumlara, Yahudilere düşmanca bakarken onlarla diyalog başlatmış bir cemaatin içine nasıl olup da bu 90’lar Türkiye’sinin kaçtığıdır.

Kürt meselesinde Şefkat Tepe’lerden bakan, ırkçılık boyutuna varmış bir “Pers” düşmanlığıyla her şeyin arkasında İran gören, muta nikahı akdi arayan bu istihbaratla kirlenmiş aklın, bunca yıl askerî vesayete karşı çıkarken hararetle savunulan sivil siyaset vurgularının yerini bir anda halaskaran-i zabıtan savcı ve polislere bıraktıran akıl tutulmasının kaynaklarını anlamadan hiçbir şeyi anlayamayız, hiçbir meseleyi de çözemeyiz.

Herkesin saygısını kazanmış, uluslararası bir marka olan cemaati eski Türkiye’nin bütün hastalıklarının taşıyıcısı ihtiraslı polis şefleri, nobran savcılar, kifayetsiz gazeteciler, ıskartaya çıkmış öfkeli liberallerin arkasına takıp bile bile uçuruma sürükleten, 40 yıllık emekleri heba ettirmek üzere olan bu akıl tutulmasını en başta cemaat mensupları sorgulamalı. Milyonların gönül verdiği bir hareketi ve onun bütün dindarların gönlüne dokunmuş Hocaefendisini kötü bir iktidar kavgasının ortasında koruma kalkanlarından azade olarak bırakılmasından, bir dinî cemaatin artık diyalog ve hoşgörü yerine polis, kaset, şantaj ve istihbaratla anılmasından, bir korku nesnesi haline getirilip belki de cadı avlarına konu edilmesinden rahatsız olan cemaat mensuplarına Kant, “Sapere Aude!” (Bilmeye-düşünmeye cesaret et) diye sesleniyor.

Belki işe namazların ardından yapılan tesbihata “Allahümme ecirna min şerrin istihbarat” ekleyerek başlamak gerekir

AK PARTİ DOSYASI : CHP’li Ersin’i Sevindiren Yargıtay Kararı

Chp eski İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, 2011 yılında MHP’lilere yönelik kasetlerle ilgili yaptığı değerlendirmede "Başbakan Erdoğan’a bağlı istihbarat örgütü tarafından yapıldığını düşünüyorum" demesi üzerine hakkında açılan tazminat davasında Başbakan Erdoğan 10 bin lira ödemeye mahkum oldu.

Chp Eski İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, 2011 yılında MHP’lilere yönelik kasetlerle ilgili yaptığı değerlendirmede "Başbakan Erdoğan’a bağlı istihbarat örgütü tarafından yapıldığını düşünüyorum" demesi üzerine hakkında açılan tazminat davasında Başbakan Erdoğan 10 bin lira ödemeye mahkum oldu. Ersin’in temyiz başvurusunu değerlendiren Yargıtay kararı bozdu. Davanın yeniden görüleceğini belirten Ersin, "Şimdi yolsuzluk operasyonuyla sarsılan iktidar, benim iki yıl önce söylediklerimi söylüyor. O zaman suçtu da şimdi değil mi?" dedi.

CHP İzmir eski Milletvekili Ahmet Ersin‘in, 24 Mayıs 2011 tarihinde MHP’li bazı yöneticilerin internet ortamında yer alan uygunsuz görüntülerine ilişkin milletvekilliğinin son günlerinde yaptığı değerlendirme, başına dert oldu. Ersin’in, "Kasetlerle ilgili çalışmaların Başbakan Erdoğan’a bağlı istihbarat örgütü tarafından yapıldığını düşünüyorum" demesi üzerine Başbakan Erdoğan dava açmıştı.

Başbakan Erdoğan, Ankara 24’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan davada, Ersin’den 20 bin lira manevi tazminat talep etmişti. Mahkeme, Ersin’in Başbakan Erdoğan’a 10 bin lira manevi tazminat ödemesine hükmetti. Yeniden aday gösterilmeyen ve milletvekili emekli maaşıyla geçinen Ersin, temyiz için kararı Yargıtay‘a taşıdı. Başbakan’ın avukatı, temyiz kararından önce icra takibi başlattı. Ersin, teminat mektubu vererek, icrayı durdurdu.

Yargıtay, Ankara 24’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını bozdu. Bu karara sevinen ve davanın yeniden görüleceğini belirten Ersin, iki yıl önce iktidarın kasetlere göz yumduğunu, şimdi yolsuzluk operasyonuyla bumerang gibi kendilerini vurduğunu öne sürerek, şöyle konuştu:

"Ben iki yıl önce bu kasetlerin anayasal suç olduğunu ve Başbakan Erdoğan’a bağlı istihbarat örgütü tarafından yapıldığını düşündüğümü söyledim. Şimdi yolsuzluk operasyonuyla sarsılan iktidar, benim iki yıl önce söylediklerimi söylüyor. O zaman suçtu da şimdi değil mi? O zaman göz yumdular, ses çıkarmadılar, çünkü yaratılan korku ortamı işlerine geldi. Ancak bumerang gibi onları vurmaya başladı. İki yıl önce beni haksız bulan hakim emekli oldu. Dava, aynı mahkemede görülecek. Kararın lehime çıkacağını düşünüyorum, umutluyum." – İzmir

FETULLAH GÜLEN DOSYASI /// RUŞEN ÇAKIR : “Paralel devlet” nasıl kanıtlanır ?

Fethullah Gülen hareketiyle AKP hükümeti arasındaki iktidar mücadelesinin açığa çıkması 7 Şubat 2012 günü patlak veren MİT kriziyle, bunun topyekûn savaşa dönüşmesiyse dershane kriziyle oldu. Her iki kırılma anında tarafları yakınlaştırmaya çalışanlar çıktı. Hükümet kanadında bu misyonu büyük ölçüde Başbakan Erdoğan’ın siyasi danışmanı, Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan üstlendi. Bu anlarda verdiği gazete ve televizyon mülakatlarında, Star ve Yeni Şafak gazetelerindeki köşelerde onun özellikle Bediüzzaman Said Nursi’den alıntılarla kavgayı (boşuna) yatıştırmaya çalıştığına sık sık tanık olduk. Akdoğan’ın birkaç gündür, yine Nursi’ye atıf yaparak, ama bu sefer karşı tarafı suçlayarak yazılar kaleme alması hükümet ile cemaat arasındaki kopuşun kanıtlarından biri. Özellikle dün Yeni Şafak’ta “Yasin Doğan” müstearıyla çıkan “İstihbarat oyunlarının vardığı nokta” (http://yenisafak.com.tr /yazarlar/ YasinDogan/ istihbarat-oyunlarinin-vardigi-nokta/ 45130) başlıklı yazı bu kopuşun mührü olarak görülebilir.

“Kayıt dışı yapılanma”

Yazıdan uzun uzun alıntı yapmak istemiyorum, ancak Akdoğan’ın adını vermeden de olsa Gülen cemaatini “istihbarat şebekesi” gibi çalışmakla itham edip bu yönüyle yine adını vermeden, 1990’ların Hizbullah’ı ile benzeştirmesi anlamlı. Akdoğan, yine adını vermeden Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı hakkında “geçmişte TÜSİAD’ın yaptığı gibi her hafta racon kesiyor, dini cemaatler veya STK’larla işbirliğine gitmek yerine yabancı ülkelerin misyon şefleriyle hükümete karşı lobicilik faaliyetlerine girişiyorsa bu nasıl bir sivilliktir, nasıl bir vatanseverliktir?” diye soruyor.

Yazının en kritik bölümüne gelecek olursak; “Kayıt dışı istihbarat, kayıt dışı operasyon, kayıt dışı yapılanma öncelikle hukuk devleti için tehdittir. Devlet kurumları tertip ve tezgâh mantığıyla hareket etmezler” diyen Akdoğan’ın şu sözlerinin altını birkaç kez çizmek lazım: “Dini gruplara mensup bireylerin devlet kurumlarında görev alması kesinlikle ‘sızma’ gibi kavramlarla değerlendirilemez ve bir sorun olarak görülemez. Ancak bu kişiler grup aidiyetiyle farklı bir mekanizma oluşturuyor ve dâhildeki veya hariçteki yetkisiz kişilerin iradesiyle yönlendirilmeye başlıyorsa bu büyük bir sorundur. Karar mercii sivil ve meşru idare olmaktan çıktığı an, orada hastalıklı bir yapı oluşuyor demektir.” Onun yazdıkları, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Demokratik hukuk devletinde çalışanların hepsinin bireysel farklılıkları, düşünceleri olabilir. Farklı akımlara bağlı olabilirler. Ancak devlet ve kamu söz konusu olduğunda başka hiçbir dayanışma ve ilişki olamaz. Bu temel ilkedir” şeklindeki açıklamasıyla örtüşüyor.

Şahin Alpay’ın önerisi

Buradan doğal olarak, son dönemin en popüler tanımlamalarından “paralel devlet”e (aslına bakılacak olursa “devlet içinde devlet” demek daha doğru olabilir ama “paralel devlet” daha kullanışlı ve yaygın) geliyoruz. Şahsen Gülen cemaatinin, başta polis ve adliye olmak üzere bürokrasi içinde yaygın bir şekilde örgütlendiğini, Türkan Saylan, Hanefi Avcı, Ahmet Şık, Nedim Şener ve Hakan Fidan ile diğer MİT yöneticileri olaylarında olduğu gibi, devlet imkânlarını kendi çıkarlarına uygun bir şekilde kullanmaktan çekinmediğini düşünüyorum.

AKP hükümeti hiç kuşkusuz devlet içindeki devlet yapılanmasından başından beri haberdardı, ancak Ergenekon, Balyoz gibi süreçlerde Gülen cemaatiyle ittifak hâlinde olduğu için buna göz yumdu; nasılsa gerektiğinde kontrol altına alabileceğini, kaldı ki bu yapının kendilerine yönelmeye cesaret edemeyeceğini düşünmüş olmalılar. Lakin iki konuda da yanıldılar: Bu yapı hem hükümetin kontrolünden çıktı, hem de onu, özellikle Başbakan’ı hedef aldı.

Peki bu sorun nasıl aşılır? Bu konuda, “paralel devlet” iddiasının akıl ve izanla bağdaşmadığını savunan Zaman Gazetesi yazarı Şahin Alpay’ın önerisini destekliyorum. Şöyle diyor Alpay: “Bu tezin kabul edilebilmesi için, söz konusu soruşturma ve davaların kilit noktalarında rol alan emniyet ve yargı mensuplarının hepsinin ‘F-tipi’ olduklarının, ayrıca amirlerinden değil Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi yöneticilerinden aldıkları talimata göre davrandıklarının da ispat edilmesi gerekir.” (http://www.zaman. com.tr /sahin-alpay /paralel-devlet-meselesi_2188957.html)

Sahiden, eğer soruşturmayı yürütenler amirlerinden gizledikleri bilgileri, Gülen’den ve “cemaat imamları”ndan gizlememişlerse, üstelik operasyonlar konusunda onlardan talimat almışlarsa ve “asıl” devlet de bunu tartışmasız bir şekilde kanıtlarsa Türkiye kritik bir virajı almış olur. Aksi takdirde hükümet ve Başbakan’ın işi iyice zorlaşacaktır.

MEDYA DOSYASI /// SEDAT ERGİN : Kafka romanı mı Kurtlar Vadisi dizisi mi ??

BEYKOZ’DA BİR YALI

Yönetmenin “kamera” demesiyle birlikte çekim başlar.

Kamera, ağır bir tempoda yalının dıştan görünüşünü kaydeder, caddeye açılan arka kapısına doğru yönelir ve kapının hemen karşısında park etmiş duran beyaz bir sivil araca odaklanır.

Ve senaryonun akışına göre hareket başlar. Çubuklu istikametinden gelen bir başka araç görünür. Yalıya doğru yaklaşmaya başlar.

Birden kendimizi karşıdan gelen aracın içinde buluruz. Aracın içindeki şahıslar yalının çevresini kolaçan ederken beyaz aracı fark ederler. Biri, saatine takılı mini kamerayla aracın fotoğrafını çeker, plakası cepheden görünecek şekilde.

Sonradan, resmi kayıtlardan plakanın ait bulunduğu kurumu öğrendiklerinde, büyük bir şok yaşayacaklardır.

ÜNLÜ İŞADAMI POLİSTEN YARDIM İSTEYİNCE

Kapının karşısında beklemekte olan araç İstanbul Emniyeti’nin İstihbarat Şubesi’ne aittir. Onun fotoğrafını çeken görevlilerin bulunduğu araç da İstanbul Emniyeti’ne kayıtlıdır ama İstihbarat’a değil, Mali Şube’ye…

İstihbarat’a bağlı polislerin orada bulunmasının nedeni şudur: Yalıda oturan ünlü işadamı, bir süredir izlendiğini hissetmekte, bunun tedirginliğini yaşamaktadır. Kendisini kimin izlediğini bilmemektedir. Mafyadan şüphelenmektedir. Nüfuzlu bazı kişiler üzerinden Emniyet’ten ricacı olur kendisine yardımcı olmaları için. İstihbarat Şubesi bunun için devreye girer.

Ünlü işadamı, kaçakçılık, karapara aklama ve rüşvet iddiaları nedeniyle Mali Şube’nin de hedefinde olan bir şüphelidir.

Mali Şube ile İstihbarat birden işadamının yalısı önünde kafa kafaya gelirler.

Sahne biter.

ÇAĞLAYAN ADLİYESİ KORİDORLARI

Yolsuzluk soruşturmasını yürüten Savcı, ünlü işadamı hakkında aylardır Mali Şube ile birlikte yürüttüğü soruşturmanın şüphelinin kulağına gittiği ve önlem almasına yol açtığını öğrenir.

Duyumlar işadamına bilginin Emniyet İstihbarat Şube’den sızdırıldığı yolundadır. Savcı, soruşturma açmaya karar verir. İstihbarat Şube Müdürü’nü “soruşturmayı sızdırmak” suçlamasıyla ifadeye çağırır.

Savcının istihbaratçıyı ifadeye çağırması gerilimin birden yükselmesine yol açar.

Sahne Savcı’nın yazısını alan kuryenin Çağlayan Adliyesi’nden ayrılmasıyla biter.

EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ BİNASI

Kamera Fatih Vatan Caddesi’ndeki İl Emniyet Müdürlüğü binasına çevrilir. İstihbarat Şube Müdürü, Savcı’dan yazıyı alınca soluğu görevine yeni başlamış olan Emniyet Müdürü’nün odasında alır.

Müdür, kente kısa bir süre önce Başbakan’ın resmi uçağı ANA ile intikal ederek gösterişli bir başlangıç yapmıştır ve Müdürünü Savcı’ya kurban vermemekte kararlıdır.

“Hangi suçlama ve delillerle çağırdığınız tam olarak anlaşılamadı. Bu çağrınız mevzuata aykırı” diyerek reddeder Savcı’nın başvurusunu Emniyet Müdürü.

Emniyet’in karşı yazısını götüren kurye binadan çıkarken fonda belli belirsiz Emniyet’e girişleri yasaklanan gazetecilerin kalem bırakma eylemi görülür.

FİNAL SAHNESİ

Doğrusunu söylemek gerekirse sonraki sahnelerde filmin akışı içinden çıkılmaz bir hal alır. Örneğin, bir başka savcı, çok sayıda işadamı ve bürokratı gözaltına almak için hâkimden karar çıkarır ama polis bu hâkim kararını uygulamaz. Savcı, bunun üzerine kentin Valisi ve Emniyet Müdürü hakkında soruşturma açar. Bu arada, İstihbarat Şubesi hakkında soruşturma açan diğer Savcı hakkında da Ankara’da bir soruşturma açıldığı ortaya çıkar.

Daha sonraki günlerde işler daha da karışır. Çünkü kimse kimsenin emrini dinlememekte, herkes birbiri hakkında devamlı soruşturma açmaktadır.

Soruşturma açma işi o noktaya gelir ki, sonuçta Çağlayan Adliyesi ve İstanbul Emniyeti karşılıklı soruşturmalar yüzünden kilitleniverir.

Kamera, odalara sığmayıp koridorlara taşmaya başlayan soruşturma evrakına odaklanır. Hâkimler, savcılar, polisler koridorda ancak evrakın üzerinden atlayarak yürüyebilmektedirler artık.

Yönetmenin aslında senariste en çok kızdığı nokta da budur. Çünkü filmin akışını da kilitlemiştir.
“Stop” der.

İsterseniz bir Kafka romanı yerine ya da ‘Kurtlar Vadisi’ dizisinden bir bölüm gibi de okuyabilirsiniz.

Not: Dünkü yazımızın en son cümlesinde istifa eden Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar’dan aktarılan “Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın onayıyla yapıldı” şeklindeki ifadenin en sonundaki bölümün doğrusu “Sayın Başbakan’ın talimatıyla yapıldı” olacaktır. Düzeltir, özür dileriz. S.E.

MOSSAD DOSYASI : Mandela-MOSSAD ilişkisine yalanlama

Etiyopya ordusundan emekli Albay Fakadou Vekani, eski Güney Afrika Devlet Başkanı Nelson Mandela’nın, İsrail gizli servisi MOSSAD’dan eğitim aldığı yönünde İsrail basınında yer alan iddiaları yalanladı ve "Mandela, eğitimini son İmparator Haile Selassie zamanında almıştı" dedi.

Vekani, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Mandela’nın askeri eğitimini 1962 yılında İmparator Selassie zamanında aldığını vurgulayarak, İsrail basınında yer alan haberlerin gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Mandela’nın Etiyopyalı askerlerden eğitim aldığına ve bu sırada askeri üslere herhangi bir yabancının girmesine izin verilmediğine dikkati çeken Vekani, efsanevi liderin ülkede geçirdiği zaman dilimlerinin, adına kurulan Mandela Vakfı tarafından belgelendiğini kaydetti.

İsrail basınında yer alan haberlerde, Mandela’nın, MOOSAD ajanlarından silah ve dövüş sanatı eğitimi aldığı iddia edilmişti.

Dünyada ırk ayrımcılığıyla mücadelenin sembolü olan Güney Afrika’nın ilk siyahi Devlet Başkanı Mandela, 5 Aralık Perşembe akşamı Johannesburg’daki evinde 95 yaşında hayatını kaybetmişti.

Kaynak: http://haber.stargazete.com/dunya/mandelamossad-iliskisine-yalanlama/haber-821509#ixzz2oimMK5gv

ARAŞTIRMA DOSYASI /// VAKKAS DOĞANTEKİN : Global Aklın Stratejik Derinliği

Gülenizmi kullanırım, ya Erdoğan gider ya Gülen. Elde var iç huzursuzluk. Global akıl, vefatı bilimsel olarak yakın, nüfuzlu bir dini lideri, alimlik sıfatını yok etmek pahasına ‘tam vaktinde’ koz olarak kullanıyor ve maalesef harcıyor.

Kaybedecekleri ne var ki? Cemaatin ABD’deki kuruluşlarından Rumi Forum, RAND Corporation ismindeki non-profit kurum ile yakın ilişkiler içinde.

RAND özellikle ABD ve İsrail’e İslami terör nasıl önlenir, ordularimizin işini nasıl kolaylastiririz, silahla, bombayla bile baş edemedikleri cihat ve direniş ruhunu nasıl zayiflatiriz şeklinde ciddi araştırmalar yapan bir kuruluş. Birçok kurucusu ve üyesi Nobel ödüllü bilim adamları ama ortak özellikleri hepsinin eski ajan oluşları. RAND, Cıa ve Mossad, Guantanamo Bay, Hamas tipi islamcıları yok etmek ve kimlik yenileme ‘ identity reconstruction ‘ yapmak istiyor. CıA, Mossad yuvası olan think-tank RAND uzun süredir İslam’daki direniş ve cihat ruhunu yok etmeye yönelik ciddi global projeler yapıyor. Malezya, Endonezya, Türkiye, Suudi Arabistan projenin devrede olduğu ülkelerden birkaçı sadece. RAND vb kuruluşların konuyla alakalı binlerce sayfa raporları, tonlarca videosu mevcut.

http://www.rand.org

VİDEO LİNK :

Hizmet hareketinin büyük ve ılıman olduğunu gören global akıl cemaatle iletişim kurmakta gecikmedi. Gülen dünyanın en zeki insani değil. işbirliği yaptığı kuruluşlar şeytani zekaya sahip ve Gülen’i suya götürüp susuz getirecek güçleri var. ispatlı İslam düşmanları zulmeden yahudiyi ısırmak isteyen müslümanların dişini çekmek istiyor. Bütün dünyada taşeron dış doktorları yetiştiriyorlar. Çünkü biliyorlar ki dişin çekildikten sonra kobra olsan kaç yazar! Çarşıda, pazarda, elalemin maskarası olursun ancak. Bu kuruluşlara göre, Gülen hareketinin devleti ele geçirmesi ve sisteme monte edilmesi bölge müslümanları için ‘forever’ darbedir. Ebedi ve İngilizce tabiriyle sustainable- sürdürülebilir bir darbe.

SUN TSU GÜLEN

Sun Tsu ne yazmışsa Gülen hareketinde var. Gücün 48 Kurali’ni incelerseniz 48 özellik de detaylarıyla uygulanıyor.

Bu bir siyasetçi için vazgeçilmez bir yetenek ancak Turkiye’de milyonlarca kişi bunu yakışıklı bulmuyor.

‘Önce insan’ diyerek kitlesini pasifize eden ve batıyla köprü kuranlar, ırak ve Filistin’de katledilenlerin, Turkiye’de 90 yıldır hor görülen, yok sayılan ve hatta İstiklal mahkemelerinde sorgusuz, sualsiz infaz edilenlerin ‘önce müslüman’ olduklarını unutmamalilar. Bu ülkenin yetimi, fakiri, fukarası 10 yıldır hep bir ağızdan ‘Erdogan, Allah senden razı olsun’ darken yolsuzluktan dem vuruyorlar, yetim hakkı deyip duruyorlar. Türkiye için bazı çevrelerin A ve B planları olabilir. Alfabenin sahibi yüce Mevla’dir. Hizmet temiz dogmasa buyuyemezdi, kirlenmiş olmasa bugün bunları yapamazdı. Ak Parti Gülen hareketinin kötü huylu bir tümör olabileceğine asla inanmadı.

Gülen’in Türkiye halklarının gözünden düşmesi ve saygınlığını yitirmesi, alimim diyen bir zat için en büyük ceza olur. Allah her şeye rağmen sevdiği kullarını daha bu dünyadayken cezalandırır kanaatindeyim. İbrahim Tatlıses böyle değildi, yaşarken oldu. Bu kötü kaderi sonradan buldu. Beynine keleş mermisi yiyip hala yaşayan 10 kişi bulabilirim diye Facebook’ta grup kurun sadece Tatlıses üye olur. Gülen de farklı değil, daha bu dünyadan göçmeden milyonlarca müslümanın nefretini kazanıp, ahını almamalı. Mübarek birisi değilim ama kanaatim, murad-i ilahi, Gülen hareketinin hak yol olmadığını Gülen vefat etmeden tüm dünyaya ilan etmiştir. Başbakan cemaat tabanına yönelik çok etkili bir konuşma hazırlamalı.

Ayda yılda bir konuşan Gülen’in her gün konuşması şaşkın tabanının dağılmasını önlemek için. Gulenizm işbirliklerini temiz tabanına haber vermeden, Gülen’e ölümüne bağlı yakın çevresi vasıtasıyla yapıyor. Biz Afrika’da din hizmeti yaptığını düşünen kardeşlerimizden razıyız. RAND gibi kuruluşlarla işbirliği yapan, müslüman lafını duyunca bile gözlerinden kan fışkıran İsrail’e zeytin dalı uzatan abilerini eleştiriyoruz.

Hizmet’in tabanı tertemizdir ve hepsi kardeşimizdir. Çok sevdiğim eniştem cemaatçi ama Hizmet’in ABD’deki hiçbir faaliyetinden haberi yok. Cemaatin yüzde 90’i RAND nedir bilmiyor, üst düzey ilişkileri sorgulamıyor. Cemaatin tabanı AK Parti ile aynı idealleri paylaşıyor ve Turkiye’de müslümanlara 90 yıldır ilk defa cesaret verebilen bir liderden kolay vazgeçmeyecektir.

MİLLİ DEVLET Mİ KİRLİ DEVLET Mİ?

Artık gerçekler konuşulabilmeli. Osmanlı üzerinde ameliyat yapan İngiltere’dir.

Halk Fırka’sina ilk iş hilafet ve saltanatı kaldırtan İngiltere’de kraliyet ailesi kral gibi yaşamaya ve büyük saygı görmeye devam ediyor. CHP ve büyük basın milli değildir. Türkiye komadan çıkıyor. Başını, sermayesi ve sivil siyasetiyle ülke gidişatının ‘milli’ kalması sağlanabilirse Türkiye halkı ve Türkiye adaleti yolsuza da cezasını verir arsiza da. Seçimlere kadar kelimenin tam anlamıyla ve bütün ögeleriyle bir psikolojik harp uygulanacak. En az milyar kere ‘yolsuzluk’ kelimesi geçecek başında ve sosyal medyada.Zihinlerimizi ayakkabı kutusuna hapsetmeye ve ‘out-of-the-box’ düşünmemizi engellemeye çalışacaklar.

Allah rızası için; olay sadece yolsuzluk olsa neden seçimlerden 3 ay önce, neden daha kimse yargılanmamış, hapse girmemisken herkes suçlu ilan edilip, gözden düşürülüyor, neden operasyon Cumartesi değil de borsanın yeni açıldığı Pazartesi günü yapılıyor, neden Erdoğan yerine Sarıgül, Ak Parti yerine CHP hazırlanıyor? Maksimum sansayon, maksimum ekonomik zarar, maksimum algı yönetimi.

Global akıl, genç bir subayı Sisi, Sarigul’u Erdoğan, Erdogan’i Mursi, Turkiye’yi Mısır yapmak istiyor. Su süreçte Ak Parti ve Erdoğan’i desteklememek Fenerli birinin Cimbom-Real Madrid maçında Madrid’i desteklemesi gibidir. Sormamız gereken soru su. Tüm dünyadaki en azılı Türkiye düşmanları, mesela ANCA-Armenian National Committee of America, American Hellenic ınstitute, en büyük global yahudi lobi örgütü Anti Defamation League- ADL, ve daha birçoğu, istisnasız bir şekilde, bu partiden ve bu liderden neden kurtulmak istiyor? Bunların derdi AK Parti Pak Parti değil, büyümemesi gereken bir Türkiye.

Eee?

Vakkas Dogantekin – Los Angeles, CA

Twitter: vdogantekin

/// ÖNEMLİ /// – ABD VE İNGİLTERE – NSA ANALİSTİ EDWARD SNOWDEN’DAKİ MK ULTRA GİZLİ BELG ELERİNİ İMHA MI ETTİRDİ ?? ///

İngiltere‘nin devlet sırrı mücadelesi

2004’te Milli Güvenlik Kurulu`nda alınan kararların Taraf gazetesi aracılığıyla ortaya çıkarılması uzun süre Türk basınında yer aldı. Gelinen bu noktada “gizli belge” ve “devlet sırrı” tartışmaları ise gündemi bir hayli meşgul etti.

Öyle ki Başbakanlık ve Milli İstihbarat Teşkilatı ortak bir şikayette bulunarak Taraf gazetesine dava açtı. Yaşananların ardından ulusal ve uluslararası basın camiası Taraf gazetesine karşı açılan bu davanın Türkiye’de basın özgürlüğünü tehdit ettiği ve gizli belgelerin ortaya çıkarılmasının engellenmesinin basına karşı bir sansür girişimi olduğu üzerinde durarak Türk hükümetine ve MİT’e yüklendi. Rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun hemen ardından savcılığın elinde bulunan belgelerin yasa dışı bir şekilde basına sızması ise tartışmaları daha da alevlendirdi.

Devlete ve bazı kurum ve kuruluşlara ait gizli belgelerin basın kuruluşları tarafından ifşa edilmesi dünyanın değişik ülkelerinde de yaşandı. Bunlardan biri ise ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) eski analisti Edward Snowden, ABD’deki istihbarat servislerinin telefon kayıtlarını ve internet faaliyetleri İngiliz The Guardian ve ABD’de yayın yapan Washington Post gazetesi aracılığıyla medyaya sızdırarak dünya kamuoyunda şok etkisi yaratmıştı.

İngiliz hükümeti ABD’nin baskısıyla birlikte The Guardian gazetesini tehdit ederek belgelerin ortadan kaldırılmasını ya da kendilerine teslim edilmesini istedi. Ardından The Guardian gazetesi ise elindeki CD`leri Ulusal Güvenlik Birimlerinin gözetimi altında yok ederek fotoğraflarını kamuoyuyla paylaştı.
Geçtiğimiz günlerde BBC’nin Londra’daki parlamento muhabiri Robin Brant ve The Guardian gazetesinin iç haberler editörü Mark Townsend’ı ziyaret ettim. Edward Snowden hakkında kendilerine sorular sordum.

BBC’nin politika muhabiri Robin Brant ve The Guardian gazetesinin iç haberler editörü Mark Townsend’a "Bu belgelerin sadece yüzde 1’i açıklanmışken geriye kalan belgeleri Ulusal Güvenlik Birimi gözetiminde yok edildi. Bu durum İngiltere’de basına karşı uygulanmış bir sansür değil mi? Basın özgürlüğü burada zarar görmüyor mu?" diye sordum. Aldığım cevap ise "Belgeler ulusal güvenliği tehdit ettiği için kaldırılmak zorunda kalındı" oldu. Mark Townsend’a "Yayınlamadığınız belgelerin hepsi yani yüzde 99’u da mı ulusal güvenliği tehdit ediyordu?" diye sorduğumda ise "Konuyla ilgili pek bir bilgim yok. Konuya tepedekiler daha hâkim" dedi.

Robin Brant ve Mark Townsend, Ingiltere’nin devlet sırrı kanununu dikkate alarak gizli belgeleri ortadan kaldırıldığını söyledi. 1911 yılında hazırlanan devlet sırrı kanununun (Official Secrets Act 1911) 1. maddesi gereğince, "Her kim devletin güvenliği veya menfaatine zarar verebilecek olup da, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak düşmana yararlı olan ya da olabilecek ya da olma ihtimali olan belgeleri elde eder, açıklar veya herhangi gizli bir şifre veya parola veya kroki, plan, model, not ya da belgeleri başkalarına iletir veya yayarsa maksimum 14 yıl hapis cezası ile cezalandırılır" hükmüne yer verilmiş. Türkiye’de ise Turk Ceza Kanununun 329 maddesinin 1 fıkrasına göre "Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri açıklayan kimseye beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir" deniliyor. Her iki ülkenin devlet sırrını ifşa edenlere yönelik yaptırımının hemen hemen aynı olduğu görülüyor.

Ancak sonuçları itibariyle Ingiltere ve Türkiye’de yaşanan gelişmeleri karsılaştırırsak İngiltere hükümetinin The Guardian gazetesine yaptığının aynısını,Türkiye MİT’i devreye sokarak Taraf gazetesinden belgeleri ortadan kaldırmasını isteyerek yapsa sizce ne olur?

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: