Günlük arşivler: Aralık 25, 2013

YOLSUZLUK DOSYASI /// Gazeteci-Yazar Ahmet Taşgetiren : “Başbakan’ın evine polis göndermek isteyenler var”

Skyturk360’ta İki Görüş programına konuk olan Gazeteci-Yazar Ahmet Taşgetiren, 17 Aralık operayonuyla ilgili çarpıcı iddialarda bulundu.

"Başbakan’ın evine polis göndermek isteyen bir yapı var" diyen Taşgetiren operasyonun ardından Cemaat ile CHP ve Doğan Grubu’nun paralel hareket ettiğini öne sürdü.

Skyturk360’ta Radikal Gazetesi Yazarı Oral Çalışlar ve Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ocaktan birlikte sundukları " İki Görüş" programına, 17 Aralık operayonu sonrası Bugün Gazetesi’nden istifa eden gazeci-yazar Ahmet Taşgetiren konuk oldu.

Taşgetiren "Bu yapılanma Başbakan’ın kapısına polis gönderelim deselerdi ne olurdu? Bunu yaparlar mıydı? Bu gözükaralığı görüyorsunuz. Onun için de başbakan MİT Müsteşarına yapılanlar bana da yapılabilir diye düşündü"dedi.

"Muhafazakar tabanda gerilim var"

Cemaatle hükümet arasındaki gerilimi değerlendiren Yazar Ahmet Taşgetiren "Gerilimin orjinalliği muhafazakar bir tabanın içinde yer alan bir grupla iktidar arasında farklı duruşların ortaya çıkmış olmasından kaynaklanıyor" diyerek bunun seçimlere nasıl yansıyacağı konusunu merak ettiğini söyledi.

Türkiye’de yaşanan tartışmaların sistem sorunundan kaynaklandığını ifade eden Taşgetiren, Cemaatle hükümet arasındaki gerilimin tabanda da ayrışmaya neden olduğunu bilerterek "Ak parti iktidarını önemseyen toplum kesiminin Ak Partiye muhalif duran toplum kesimiyle farklılaşması sözkonusu. Yaşananlar sadece siyasi değil toplumsal gerilimi de ifade ediyor. Diğer gruplar cemaatin duruşunu yadırgıyorlar, eleştiriyorlar" dedi.

"Türkiye’deki cemaatlerde şiddet boyutu yok"

Türkiye’deki İslami cemaatlerin ve siyasal hareketlerin diğer müslüman ülkelere göre meşru zeminde hareket ettiklerini ve şiddetle ilişkileri olmadığını söyleyen Ahmet Taşgetiren bunun nedenini " Türkiye hiçbir zaman bağımsızlığını kaybetmemiştir. Bağımsız ülke ile bağımsızlık mücadelesi veren ülkeler arasında farklılıklar oluşuyor. İslam dünyasında yaşananların terör mü yoksa milli kurtuluş hareketleri mi olduğu konusunda tartışmalar var" diyerek açıkladı.

"Hizmet medyası savaşçı bir dil kullanıyor"

Bugün gazetesinden kovulmadığını, kendi isteğiyle ayrıldığını söyleyen Taşgetiren " Gazetenin yayın çizgisiyle ciddi bir bakış farkı ortaya çıktı. Hizmet medyası diye nitelenen mecralarda savaşçı bir dil hakim olmaya başladı. Bunu uygun bulmadığımı özel görüşmelerimde söyledim. Gazeteciler Vakfı kurucu üyelerindenim, orada dostlarım var" İfadelerini kullandı.

"Hizmet camiasıyla chp ve doğan grubu nerede buluşuyor?"

Kılıçdaroğlu’nun Hizmet medyasının birinci sayfalarında tarihte görülmemiş kadar çok yer aldığını belirten Taşgetiren "Son operasyona Hizmet medyasının farklı bir şekilde sahip çıktığı görülüyor. Bunu herkes sorgularken Doğan Medya, CHP sorgulamıyor. Camia ile paralel hareket ediyorlar. Böyle bir monte oluş sözkonusu. Nerede buluşuyorlar? " dedi.

CHP yakınlaşmasını camianın tabanına anlatamayacağını söylen Taşgetiren "Ak Parti hükümetinin devrilmesini isteyen odaklar var. Camianın tabanında bunun karşılığı yok.CHP ve Doğan Grubuyla problemli olan muhafazakar kesimle de yabancılaşma sözkonusu olur" dedi.

"Başbakan’ın evine polis göndermek isteyenler var"

Türkiye’de sorunlu bir yargı olduğunu söyleyen Taşgetiren Başbakan’ın evine polis göndermek isteyenlerin de olduğunu söyleyerek "Emniyet ve yargı içindeki yapı bir projenin içinde müştereken rol alıyor konuma geliyorsa bu vatandaş için de tehlikelidir. Hiçbir siyasetçi buna gözyummaz. Bu ülkede başbakanlar darbeden kapılarının zili çalındığında haberdar olmuşlardır. Benzer olay burada da yaşandı. Ankara Valisi’nin operasyondan haberi polisler adres sorduğunda oldu. Bu yapılanma Başbakan’ın kapısına polis gönderelim deselerdi ne olurdu? Bunu yaparlar mıydı? Bu gözükaralığı görüyorsunuz. Onun için de başbakan MİT Müsteşarına yapılanlar bana da yapılabilir diye düşündü"

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Cemile Bayraktar Aktuel.com.tr için yazdı : Türkiye darbeler tarihi

Cemile Bayraktar Aktuel.com.tr için yazdı: "Bugün yaşadıklarımızın hemen hemen hepsinin 50 yıl önce de yaşandığının, en azından yoğun benzerlikler olduğunun kanıtıdır."

Tarih üzerine konuşabilmenin ön koşullarından biri de, objektif değerlendirmelerdir. Bazı toplumlar güdüleri ile değil, güdü(l)meleri ile varışlara ulaştırılmaya çalışıldığı için resmi tarihleri objektif olmaktan uzaktır. Sadece varış noktaları ya da varış süreçleri üzerindeki değerlendirmeleri değil sonuç üzerindeki değerlendirmeleri de bu güdülmelerden nasiplenmiştir. Ancak bu toplumlarda dahi toplumu oluşturan insanlar, -biz onlara millet diyelim- güdülmelerine kendi içlerinden cevaplar üretirler.

Yaşadığımız son 10-12 yılı göz önünde bulundurursak İbn Haldun’un buyurduğu gibi suyun suya benzediği kadar, tarih tarihe benzerdir. Bugün yaşadıklarımızın hemen hemen hepsinin 50 yıl önce de yaşandığının, en azından yoğun benzerlikler olduğunun kanıtıdır. Yani Türkiye Cumhuriyeti tarihi, gerçeği yaşayanlar ile yalanı yazanlar arasında gidip gelirken, aslında en büyük zararı yine Türkiyeli vatandaşlar görmüştür. Maddi olarak gerileyen ülkenin vatandaşları da manevi olarak daha doğrusu zihnen gerilemiş, irade bir türlü milletin eline geçmemiş, geçtiğinde zorla elinden alınmıştır. Halkın lehine(!) söylemleri ile yola çıkan darbe niyetleri, halkın aleyhine sonuçlar ile noktalanmıştır.

Devlet kuranların millet kurgusu; 27 Mayıs 1960 Darbesi

27 Mayıs 1960 Darbesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk askeri darbesidir. Zihniyete göre Müdahale, Devrim, İhtilal, Darbe sıfatları kullanılmıştır. Milletin iradesine darbe yapanlar, güya milletin bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürüldüğü gerekçesiyle yola çıkmıştır. Yine en büyük darbe sebebimiz, laikliği koruma altında tutma endişesi, bu darbeye de gerekçe gösterilmiştir.

Çok Partili döneme geçişin rahatsızlığını daha ilk günlerde yaşamaya başlayanlar; kendi içlerinde guruplar oluşturmuş, küçük darbe birlikleri kurmuş, kendi içlerinde birbirine düşmüş, rahatsızlıklarını arttırmış, ülkeyi de rahatsız etmeye başlamıştır. Artık ortam her türlü hukuksuzluğun uygulanabilirliği kıvamına gelmiştir. Her dönemin hamanı basın, iki öğrencinin öldürülmesini abartmış, açlık-sefalet naraları atmıştır. Bugünlerin bir cümlesi olan "Ordu Göreve" naraları düşmeden, ordu içinden bazı isimler gaipten bu seslenişlere cevap vermiştir. Dayatılan son vuku bulmuştur; vakit darbe vaktidir.

MBK’nın başındaki isim Cemal Gürsel ilk açıklamalarında hükümeti devirip, köşesine çekileceğini belirtiyor, birkaç gün sonra görevinin başından ayrılmayacağını ilan ediyordu. MBK zor durumda, mahkemeler bitmiyor. Milletin başının boş olduğunu düşünenler bu başları doldurmaya niyetliler. Güya milletin lehine çıkılan yolda milletin seçtiği vekilleri hunharca yargılıyorlar, millet kimsenin düşüncesinde değil. Tutukladıklarını bir şekilde asıp konuyu kapatmaya öyle konsantre olmuşlar ki bu arada ülke ne durumda pek kimse ilgilenmiyor. Akıllarına geldiğinde bir anayasa fikrine kapılıyorlar. MBK bu ulvi görev için kendi üniversite kayıtlılarını göreve atıyor. Sonra Cemal Gürsel burnundan soluyarak şöyle buyuruyor: "Bir halt ettik, bu profesörlerin sözüne uyduk, başımıza dert açtık. Ne yapmak lazım geldiğini ben de kestiremedim. Bu iş uzarsa kötü olur. Anladığıma göre kısa kesmekte zor. Keskin teklifler gerek, bu işten bıktım, bir an önce bitirelim. " (Orhan Erkanlı hatıralarından)

Hukuksuz mahkeme süreci ve verilen kararlar sonucunda Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu İmralı Adası’nda idam edildi. Adnan Menderes’in darağacı altında son sözü: "Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda, devletime ve milletime saadetler dilerim" oldu. İşte bu kâbusun başlangıcıydı. Evveliyatında korku cumhuriyetinde karanlık fikirlerinin tohumlarını atanlar, 27 Mayıs Darbesi’nde bu kötü tohumların meyvelerini yemiş ve yedirmiştir. Kâbustan uyanan bir milleti yeniden kâbusa sürüklemiştir. Bugün yaşadığımız ortamda meşru(!) idamlar yerine gayrı meşru öldürmeler yaşanmışsa ve halen yaşanıyorsa bu bir nevi 27 Mayıs’ın yaptığı etkiden kaynaklanmıştır. Ve 27 Mayıs Darbesi bir sonraki darbeye, darbelerimize ilham vermiş, kâbusumuzu, kâbuslarımıza çevirmiştir. Aziz Türkiyeliler’in başı sağolsun, aziz milletimizin vicdanı sağ olsun!

12 Eylül 1980 Darbesi

Her darbenin kendince gerekçeleri vardır(!). Gereklere pek ihtimam göstermemek gerek zira bazı gerekçeler olmadığında, yaratılırlar aynı 12 Eylül’de olduğu gibi. Yapmak istenilene en ala kılıftır gerekçe yaratmak. Bu gerekçeler günü gelir, bir silahın aynı gün iki farklı uçtan birer kişiye ölüm olması olur, gün gelir faili belli olan bir faili meçhul olur, gün gelir bir suikast…

12 Eylül’e giden sürece bir bakalım. Dönemin en dikkat çeken olayları siyasi cinayetlerdir. Gazeteci, akademisyen, emniyet müdürü, milliyetçi cepheden, sol cepheden "faili meçhul" adı altında öldürülen çokça kişi…

19 Aralık- 26 Aralık 1978′de Alevi-Sünni çatışmasının gerekli görülen her dönem bilinçli olarak kışkırtıldığı dönemlerden biri olan Maraş Olayları… Devamında Çorum olayları…

Ekonomik sıkıntılar… Özellikle Demirel’in bir açıklaması: "70 sente muhtacız"

Fatsa Nokta Operasyonu

Bir bahane olarak "Kudüs Mitingi"

Her darbede olduğu gibi bu darbede de radyolardan halka okunan bildiriyle, asker yönetime el koymuştur. 13 sıkıyönetim bölgesine, 13 general sıkıyönetim komutanı olarak atanmıştır. Birçok derneğin faaliyeti durdurulmuştur. Emniyet Teşkilatı, Jandarma Genel Komutanlığının emrine verilmiştir.

Darbeden hemen sonra, ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı idam edilir. Öyle ya, her iki taraftan birer kişinin idam edilmesi, sözüm ona bir eşitlik sağlayacaktır. Erdal Eren hukuksuzca idam edilir. Bu hukuksuzluk uygulaması üzerine, bir vicdansızlık açıklaması, darbe mimarı Evren’den gelir; "asmayalım da, besleyelim mi?"

Ve bugün dahi kendisinden kurtulamadığımız 1982 Darbe Anayasası.

Ve hukuksuz tutuklamalar, Kürtlere yapılan işkenceler, Diyarbekir Zindanları…

28 Şubat Darbesi

Şeriat Nerede? 28 Şubat’ın Post’unun Altında

Refah Partisi 1995 Genel Seçimlerinden birinci parti olarak çıkar. 1996 yılında DYP-ANAP koalisyon hükümetinin güvenoyu Anayasa Mahkemesince geçersiz sayıldığından, dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM’de birinci parti durumunda olan RP ile ikinci parti durumunda olan DYP, Refah-Yol Hükümetini kurmuştur.

Refah Partisi gibi dindar kişilerce kurulan bir partinin iktidar ortağı olması ülkenin totaliter laik çevrelerini harekete geçirmiştir.

28 Şubat 1997 günü, 9 saat süren MGK toplantısı yapıldı. MGK sert ve vurgulu bir biçimde ‘laikliğin’ Türkiye’de hukukun ve demokrasinin teminatı olduğunun altını çizdi. MGK’dan çıkan kararlar Necmettin Erbakan’ın önüne gelince, Erbakan bu hali ile imzalamayacağını belirtti. Kısa bir süre sonra imzalamak zorunda kaldı. Dönemin Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş RP’nin kapatılması için dava açtı. Aynı dönem, Genel Kurmay ‘irticai faaliyetleri desteklediğini’ iddia ederek birçok firmaya el koydu. Erbakan istifa etti. Her şey bu şekilde sonlanmadı elbet. Hemen ‘8 Yıllık Kesintisiz Eğitim’ gündeme geldi. İlkeler yeniden altı çizilerek hatırlatıldı, sanki unutulmuş gibi!

Ayrıca, ekonomik kriz, banka hortumcuları, deprem… 28 Şubat geçiş sürecinde sergilenen oyun, repliğinden mimik şaşmadan oynandığı sırada banka hortumcuları, gazete patronlarına peşkeş çekilen dolarlar, ekonomik kriz altındaki nedenler bir posta büründürülerek sunuldu bizlere. Çoğuna inandık yahut göz yumduk.

Başörtülü okumak ve çalışmak yasaklandı. Eşi başörtülü olan beyler ise fişlendi. Laiklik bir daha hayatlarımıza cebren ve hile ile kazındı.

27 Nisan E-Muhtırası

Ak Partinin alternatifsiz tek parti olarak Türkiye’nin başına açık ara farkla gelişi, yerini bir süre daha koruyacağı garantisi, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olma ihtimali gündeme yeniliği olan bir müdahaleyi getirdi; 27 Nisan E-Muhtırası.

Nerdeyse 28 Şubat üzerinden 10 yıl geçmişti ki, başörtüsü yasağını çözmeyi seçim vaadi olarak kullanan Ak Parti bu yasağı çözme girişiminde bulundu. Bulunmasıyla birlikte kapatılması hemen gündeme geldi.

Zaman sonra birçoğumuzun bildiği ancak asla yüksek sesle ifade edemediği derin devlet yapılanması olan ‘Ergenekon Terör Örgütü’ başlıkları yayıldı. An ile alınan mahkeme kararıyla, bu yapılanmanın adının ‘Ergenekon Terör Örgütü’ olarak anılması yasakladı.

JİTEM gerçeği, devlet-siyasetçi-mafya-PKK- asker ilişkisi, 17500 faili meçhul gibi dehşet verici gerçekler ifadelerde yerini aldı.

Genel Kurmay Başkanlığı 27 Nisan 2007 tarihinde gece saat 23.20′de laiklikle ilgili bir açıklama yaptı. Her açıklamada mevcut ‘sertliği’ barındıran bu açıklamanın her zaman olduğu gibi gerekçesi laiklikle ilgiliydi.

Bu muhtıranın kof bir gerekçe olan; laiklik tehdit altında öyle ise müdahale etmek görevdir, sorumluluğu yanı sıra, bir başka yönü de; Ermeni, Kürt ve ırkçı olmayan vatandaşlarının antidemokratik uygulamalara, zulme ve şiddete maruz kalması, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ ilkesine riayet etmeyenleri açıkça ‘düşman’ ilan etmesidir.

Ak Parti iktidarı sürecinden rahatsızlık duyan kesimin ‘ordu göreve’ çığlıkları ile Cumhuriyet Mitingleri düzenledi.

E-Muhtıra’nın ertesi günü Cemil Çiçek konuşmasında Genelkurmay Başkanı’nın resmi olarak Başbakan’ a bağlı olduğunu, görevleri itibarıyla Başbakan’a karşı sorumlu olduğunu belirtti.

Sonuç

Daha evvel yaptığım geniş bir çalışmadan özet olarak derlediğim kısa bir Türkiye Tarihi daha doğrusu Darbeler Tarihi çalışmamı "27 Nisan Muhtırasının da, bu minvalde asker eliyle yapılmış son müdahale olmasını diliyorum." diyerek noktalamıştım. Elbet o gün "darbelerin" sadece asker eliyle olacağını düşünüyordum ancak bugünlerde bunun böyle olmadığını anladık. Evvelden asker eliyle yapılan ve ölümlerle sonuçlanan darbeler bugün bir şekil değişikliğine girdi ve "sivil eller ile ve itibarsızlaştırma" ile yapılmaya başlandı, en azından böyle girişimlere şahit olduk.

Halkın iradesine bir takım odaklar ile kast etmiş olan bir kesime geçmiş darbe teşebbüslerinin faillerinin er ya da geç yerinin tarihin utanç odaları olduğunu telkin eder, akıllarını tez zamanda başlarına almalarını temenni ederim.

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : “Herkesi öfke ateşini söndürmeye davet ediyorum”

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, hem bir Müslüman olarak hem de ülkenin yüce değerlerine hizmet eden bir müessesenin mensubu olarak Türkiye’de olup bitenlerden, yapılan tartışmalardan son derece büyük bir üzüntü duyduğunu belirterek, "Türkiye’de olup bitenler, yapılan nefret yüklü tartışmalar, öfke yüklü dualar gönül coğrafyamızda milletimize umudunu bağlamış mazlum milletlerin umudunu artırmıyor" dedi.

Görmez, Libya İslam İşleri ve Evkaf Bakanı Ali El Beşir Hamuda ve beraberindeki heyetle görüştü. Ziyarette bir gazetecinin ”Kamuoyunda son dönemde dini terimlerle de tartışılan bir konu var. Dini argümanların olduğu konuyla ilgili siz hep suskun kaldınız. Bu dönemdeki suskunluğunuzu kamu merak ediyor” demesi üzerine Diyanet İşleri Başkanı Görmez, ”Evet, sustuğum, konuşmadığım doğrudur. Doğrusu bu konuda sevgili Peygamberimizin bu gibi hallerde ‘Ya hayır konuşun ya da susun’ prensibini uygulamayı şahsen tercih ediyorum” karşılığını verdi.

”Hem bir Müslüman olarak hem de ülkemizin yüce değerlerine hizmet eden bir müessesenin mensubu olarak ülkemizde olup bitenlerden, yapılan tartışmalarda son derece büyük bir üzüntü duyduğumu, kalben hüzün duyduğumu ifade etmek isterim” diyen Görmez, şunları kaydetti:

"HERKESİ KİN, ÖFKE ATEŞİNİ SÖNDÜRMEYE DAVET EDİYORUM"

”Çünkü olup bitenler, yapılan tartışmalar, az önce Libyalı sayın bakan ile konuşuyoruz, Libya’da ülkelerini yeniden imar etmekle uğraşan Ömer Muhtar’ın çocuklarını sevindirmiyor. Türkiye’de olup bitenler, yapılan nefret yüklü tartışmalar, öfke yüklü dualar, gönül coğrafyamıza, milletimize umudunu bağlamış mazlum milletlerin umudunu artırmıyor. Türkiye’de yapılan tartışmalar, olup bitenler, Afrika’da bize umut bağlamış gönlü yaslı, gözü yaşlı mazlumları sevindirmiyor.

Aynı şekilde Türkiye’de olup bitenler, yaptığımız tartışmalar, yanı başımızda Suriye’de varil bombalarıyla katledilen çocukların feryadını dindirmiyor. Onun için bu gibi hallerde ben herkesi kin, öfke ateşini söndürmeye davet ediyorum. Herkesin eline bir kova su alıp her türlü öfkeli tartışmayı söndürmesini istiyorum. Eğer eline kova almazsa bile İbrahim’in ateşini söndürmeye giden karınca misali avurtlarında öfke değil, su taşımasını istiyorum. Tabii ki hukuka intikal eden konularda da hakkın ve adaletin tecelli etmesini diliyorum.”

YOLSUZLUK DOSYASI : Başbakan operasyonun nedenini açıkladı

Başbakan Erdoğan, AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda konuştu.

Erdoğan konuşmasında operasyonun 9 nedenini de açıkladı ve şunları kaydetti: Diyarbakır’ın, Mavi Marmara’nın, Oslo’nun ve Halkbank’ın intikamını almak için tezgah hazırladılar…. Şu anda ajanlık casusluk yapan medya grupları var… Gezi olaylarından sonra ulusal ve uluslararası medya Türkiye’yi karalamaya çalıştı. Bu açık bir ihanettir. Ekonomik bir suikasttır.

Erdoğan’ın açıklamalarından satır başları:

Konuşmamın hemen başında, önceki gün İzmir’de meydana gelen elim kazada şehit olan tüm personelimize Allah’tan rahmet diliyorum. Alaybey tershanesinde Değirmendere römorkörünün yan yatması sonucu bir başçavuşumuz, yedi denizci erimiz ve iki sivil personelimiz şehit oldu. Kaza ile ilgili, ilgili birimlerimiz gerekli incelemeleri başlattılar. 10 şehidimize tekrar allah’tan rahmet diliyorum.

22 Aralık tarihi 1914 yılında, Sarıkamış harekâtının başlatılmasının 92’nci yıl dönümüdür. Kars da dahil olmak üzere, Kafkasya’daki işgali sona erdirmek için başlatılan hareket, maalesef arkasında çok hazin bir tablo bırakmıştır. Çok sayıda Mehmetçik cepheye ulaşamadan, şehitlik mertebesine ulaştı. Benim büyük dedem de bu harekâtta şehit oldu. Önümüzdeki yıl inşallah Sarıkamış harekâtını da şehitlerimizin hatıralarına yaraşır şekilde, bir çok etkinlikle yad edeceğiz. Yine bu hafta içinde çok önemli bir ismi, 27 Aralık 1936’da hakka uğurladığımız, Mehmet Akif Ersoy’u da vefatının 77’nci sene-i devriyesinde rahmetle yad ediyoruz. Merhum Akif’e de bize İstiklal Marşı gibi bir manifesto bıraktığı için, safahat gibi muhteşem bir eser bıraktığı için, millet kavramının çerçevesini çizdiği için dualarımızı gönderiyor, kendisinden Allah razı olsun diyoruz.

MİLLETİMİZE SÖZ VERDİK

Daha bu yola çıkarken, milletimize bir söz verdik. Mahcup olmayacağız dedik, etmeyeceğiz dedik. milletimize ülkemize hayal kırıklığı yaşatmayacağız dedik. 11 yıldır hükümet görevimizde bu sözümüzü tuttuk. Mahcup olmadık, etmedik. Buradan aziz milletime bizi ekranları başında izleyen tüm kardeşlerime bir kez daha bunun sözünü veriyorum. Milletim gönlünü ferah tutsun. Biz her zaman hakkı söylemeye, doğruya doğru eğriye eğri demeye devam edeceğiz. Halkın önünde hesaba çekileceğimizi biliriz. Mahşer de hesaba çekileceğimizi de biliriz. Her adımı bu anlayışla bu korkuyla atarız. Bizi bu makamlara getiren, on bir yıl bizi burada tutan en başta dürüstlüğümüzdür. Yolsuzluklar karşısındaki sert tavizsiz duruşumuzdur. AK Parti yolsuzluklara göz yummaz. Zira bunu yaparsa varoluş zeminini ortadan kaldırmış olur.

– CHP cebinden 2.5 milyon euro çıkan şahsı neden milletvekili yaptı. CHP bugüne kadar yargıya ve polise her türlü hakareti yaptı. Hatta CHP’nin Genel Müdürü hakkında hakimlere hakaretten fezleke hazırlandı. Şimdi o kişi polise sahip çıkıyor. CHP’nin milletevekili kameralar önünde polisimize ana avrat sövdü. CHP’nin bir milletvekili polisimize taş attı, ne yaptılar hiç. CHP milletvekilleri barikatların en önünde oturdu,, ne yaptılar hiç. Devlet kurumları içinde paralel bir örgütlenme varsa biz onun üzerine gideriz. Biz hukukla hareket edeceğiz. Çürükleri temizleriz.

– 2013 yılında biz çok farklı bir Mayıs ayı yaşadık. Tüm dünyada ekonomiler göçmüşken biz tarihte görülmemiş rekorlara imza attı. Bu olay ulusal bir operasyon değildir, bu olayın uluslar arası boyutu vardır. Uluslar arası boyutta bunun en tepe noktası vardır ve ulusal bazda bunun taşeronları vardır.

OPERASYONUN 9 NEDENİ VAR

Biz Türkiye’yi ileriyi taşıyacak adımlar attık. Bu operasyonun nedenleri var. Nedir bunlar:

1- İstanbul’da 46 milyar dolarlık havalimanı ihalesini yaptık.
2- Ankara’da Japonya Başbakanı ağırladık, 22 milyar liralık nükleer anlaşma yaptık.
3- 3. Köprü için çalışmalara başladık
4- İstanbul borsası rekor kırdı.
5- Merkez Bankası dolar rezervi olarak 136 milyar doları yakaladı.
6- Gösterge faizi Mayıs ayında en düşük rakamlara düştü. Eğer bu müdahale olmasaydı, daha da düşecekti.
7- Art arda 4 kredi derecelendirme kuruluşu Türkiye’nin notunu yükseltti.
8- IMF’ya olan 22 milyar dolarlık borcumuzu sıfırladık. İşte burada uluslar arası kuruluşlar devreye girdi.
9- Rusya ile ticarette yeni rekorlar kırdık

‘BU, VATANA İHANETTİR’

Sonra ne oldu Gezi olayları denilen sokak olayları başladı. Uluslar arası medya İstanbul’a adeta kamp kurdu. Bu bir ihanettir, bu vatana ihanettir ve bunu acımasızca yaptılar. Apaçık bir ekonomik suikaste uğradık. Sadece Türkiye’nin faiz kaybı 2 milyar dolardır. Allah’a şükürler olsun bunlar Türkiye’yi etkilemedi. Ekim ayında turizmde rekorlar kırdık. Bunlardan da önemlisi Diyarbakır’da çok önemli açılışlar yaptık. Barzani, Şiwan Perwer ve İbrahim Tatlıses’in katılımıyla çok güzel bir tablo oluştu. Bunu gören insanlar sevindiler, umutlandılar. 17 Aralık’ta Diyarbakır tablosuna da suikast düzenlendi. Burada hedef sadece çözüm süreci de değil. Bir paket hazırladılar ve birbiriyle alakası olmayanları içine doldurlar. Adını da yolsuzluk operasyonu koydular. Kamuoyunu yolsuzluk operasyonuyla oyalarken çözüm sürecinin, halk.bankın intikamını almaya çalıştılar. Halkbankasının kaynakları 25 milyar dolara ulaştı. Bu bazı mahfilleri rahatsız etti. 9 gün içinde Halkbank’ın değer kaybı 1 milyar 625 milyon dolardır. Şimdi buna ne diyeceğiz. Çok güzel bir iş mi yaptınız diyeceğiz. Eğer sizin elinizde hukuka uygun belgeler varsa bunu önce bizimle paylaşırsınız. Siz 14 aydan beri dinleme yapacaksınız, bundan sadece bir kısım hakim ve savcının haberi olacak. Faizlerde artış var, Türk lirasında düşüş var.

‘CASUSLUK YAPAN MEDYA KURULUŞLARI VAR’

Türkiye içinde bir takım merkezler bu kirli komploda maşa olarak kullanıldı. Şu yaşadığımız 9 gün bir turnusol kağıdı olmuştur. Biz bu medyayı ve iş çevrelerini çok yakından tanıyoruz. Ama bu süreçte kimin değirmenine su taşıdıkları açık açık ortaya çıkmıştır. Bu son olay Türkiye’nin çıkarını değil, başka çevrelerin rantını düşünen, casusluk yapan medyalar, iş çevreleri ve örgütler var. Devlet içinde maalesef böyle çeteler var. Demek ki bu güne kadar çetelerle yaptığımız mücadele yeterli olmamış. Devlet içinde paralel olan yapılara müsaade etmeyeceğiz. Bir hareket öne ahlaklı olmalıdır.

Her yolu mübah gören bir hareket asla başarıya ulaşamaz. Adın kasetlerle komplolarla anılacak. Hiç kimsenin bu aziz dine bu haksızlığı yapma hakkı yoktur.

Bir takım çevrelerin maşası olanların operasyon yapmalarını, ameliyat yapmalarına kesinlikle müsade etmeyiz.

Milli iradeye kirli tezgah kurdular, biz dik duruşumuzla bunu deşifre ettik. Deşifre etmeye devam edeceğiz.

CHP hiçbir zaman seçim kazanan bir parti değildir. Her zaman atanarak işbaşına getirilmiştir. Ya darbelerle ya da böyle kirli tezgahlarla işbaşına geldiler. İşbaşına gelince arkalarında enkaz bırakarak gitti.

CHP ONLARLA ANCAK BEDDUA SEANSLARI DÜZENLER

İstanbul’a yolsuzlukla suçladıkları birini aday gösterdiler. Genel müdür bu şahsın yolsuzluk dosyasının önünde pozlar verdi.

CHP, yolsuzluk yapan görmek istiyorsa gitsin geçmişine baksın. Geçmişte hakaret ettikleri dini kisve attıkları örgütle birlikte hareket ediyor. Bunlar birlikte ancak beddua seansları düzenlerler.

Bu yolsuzluk soruşturması değildir, millete karşı tezgahtır. Yeni Türkiye’de yeni vesayetlere yer olmayacak. Devlete paralel yapılanmalar olmayacak.

Yeni Türkiye’de maşalar eliyle milli iradeye suikastler yapılmayacak.

Ya millet ya zillet. Ben inanıyorum ki, millet kazanacak. Zillet içinde kalanlar zillet içerisinde kalacaklar. Temeni ederem ki, Rabbim onları zilletten kurtarsın.

Bize oy versin ya da oy vermesin, bu komplo sadece AK Parti’ye değil, hükümete değil 76 milyona yapılmış bir komplodur.

Hangi partiye oy verirseniz verin, bu komployu görün.

Bu komplonun benzerleri Menderes’e, Erbakan’a, Özal’a, Demirel’e, Baykal’a da yapıldı.

Milletime bu komploya karşı tavır almaya çağırıyorum. Meselenin Türkiye’nin ekonomisi olduğunu, faizin artırılması, bağımsızlığımzı olduğunu milletim görsün ve anlasın.

Bu çeteleri temizlediğimizde Türkiye’nin çok farklı bir yer olduğunu hepimiz göreceğiz. Bu komployu hep birlikte bozacağız.

Reformlarımızı çok hızlı yapacağız, çözüm sürecini çok daha hızlandıracağız, kan ve gözyaşına kapısını kapatacağız.

Meselesi olan her kesimin sorunlarını daha hızlı çözeceğiz. Şer olarak görünende hayır vardır. Bu çirkin komplodan güçlenerek çıkacak ve Türkiye’yi inşa edeceğiz.

BU SÜREÇ YENİ BİR İSTİKLAL MÜCADELESİDİR

Bu süreç Türkiye’nin yeni bir İstiklal mücadelesidir. Bu süreç faiz lobisinin Türkiye’den yiyeceği son darbedir. Bırakın onlar manşetleriyle hıyanet içinde olsunlar. Bırakın onlar iğrenç internet sitelerinde, kaset montajlasınlar. Bırakın onlar beddua etsin, biz bedduaya lanet duaya evet diyeceğiz. Bize Müslümanların duası yeter, Filistinli çocukların, Bosnalı çocukların duası bize yeter. Allah bize yeter, millet bize yeter.

YOLSUZLUK DOSYASI : Para sayma makinası polisten !

Emniyet İstihbarat iki yıldır Vatan’daki Emniyet binasında üç ayrı şubenin bulunduğu B Blok’u dinliyordu. 17 Aralık Operasyonu’nda üretilen para ve para sayma makineleri gibi deliller, istihbaratın kayıtlarına geçti. Abilerinden emir alan polislerin oyunu ortaya çıkınca savcılık, istihbarat şefi Ahmet Arıbaş’ı da almaya kalktı. Kirli tezgahı Selami Altınok bozdu.

Takvim gazetesinin haberine göre; Türkiye’nin gündemine oturan 17 Aralık Operasyonu’nda abilerinden emir alan polislerin sahte deliller ürettiği ortaya çıktı. Emniyet İstihbarat’tan alınan bilgilere göre bu kurum iki yıldır bazı polislerin hareketlerini izliyordu. Üstelik Emniyet İstihbaratı’nın Vatan Caddesi’nde bulunan İl Emniyet Müdürlüğü Binası’nda Kaçakçılık, Organize ve Mali Şube’nin bulunduğu B Blok’u da dinleme altına aldı. Özellikle 17 Aralık Operasyonu öncesi takipler de yapılmaya başlandı.

İKİNCİ HAKAN FİDAN VAKASI

Bu takipler operasyon günü de devam etti. Üstelik Emniyet İstihbarat görevlileri, abilerinden emir alan polislerin operasyon yaptıkları evlere para ve para sayma makinesi gibi deliller koyduğunu da görüntülü olarak kayıt altına aldı. Hatta bazı evlere para kasası da konulduğu öğrenildi. Son anda Mali Şube durumun fark edilmesi üzerine Savcılık üzerinden harekete geçildi.

SORUŞTURMANIN SEYRİ DEĞİŞİR

Önceki gün ani bir operasyonla İstihbarat Şube Müdürü Ahmet Arıbaş ifadeye çağrıldı. Verilen bilgiye göre Arıbaş, 17 Aralık Operasyonu’nu sızdırmakla suçlanıyordu. Ama operasyon hiçbir kademede sızmamıştı. İstanbul Emniyeti’nin yeni müdürü Selami Altınok da "Hangi amaçla götürülmek istendiği anlaşılmıyor. Bu çağrınız mevzuata aykırı" diyerek Arıbaş’ı korudu ve ifadesinin alınmasına izin vermedi. Savcılık ise 7 Şubat’ta Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan’ı almak istemesinden sonra ikinci kez bir göz altıdan eli boş dönmüş oldu. Bu arada Emniyet İstihbarat’taki gizli kayıtların, 17 Aralık Soruşturması’nın seyrini tamamen değiştireceği ve suçlamaları tam tersine çevireceği öğrenildi.

TAKİP İÇİNDE TAKİP

Emniyet İstihbarat görevlileri, Emniyet Binası’nın B Blok’unu dinleyerek 17 Aralık Operasyonu’nun gizli yüzünü ortaya çıkardı.

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Cemaat’in Hükümet’ten 3 talebi

17 Aralık operasyonu sonrası siyaseti dizayn etme iddiaları ile Hükümetten iyice ayrıştığı söylenen Cemaat’e bir sert eleştiri geldi.

Star gazetesi yazarı Hakan Albayrak, madalyonun öteki yüzünde yaşananları açıkladı ve Cemaat’in hükümetten pes dedirten 3 talebi olduğunu söyledi.

İşte Albayrak’ın açıklamaları ve o 3 madde:

30 Mart 2010’da Etimesgut’un AK Partili eski belediye başkanı ve daha 51 belediye görevlisi gözaltına alındı. Büyük bir yolsuzluk operasyonu. Bugünkü Zaman gazetesi olsaydı 31 Mart 2010 tarihli sayısında birinci sayfanın tamamını ve iç sayfaların hatırı sayılır bir kısmını bu konuya ayırır, köşe yazarları da yolsuzluk iddialarının dibini bulurdu. Erdoğan ve AK Parti’nin Türkiye’yi ne hale getirdiğini zehir zemberek başlıklarla, haberlerle, yorumlarla bir güzel anlatırdı Zaman. O zaman öyle yapmadı ama. 31 Mart 2010’da yeni anayasa meselesine ayırdı manşetini. Birinci sayfadaki diğer 9 haberin de hiçbirisi yolsuzluk operasyonuyla alâkalı değil. Belki o gün dalgınlıklarına gelmiştir diye 1 Nisan 2010 tarihli Zaman’a baktım. Manşette Türkiye’nin ekonomik krizden etkilenmediğine, krizin Türkiye’yi Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi teğet geçtiğine dair bir haber. Diğer haberler de alâkasız. Köşe yazarları da hiç oralı olmamışlar. 31 Mart 2010’un Zaman’ında, iç sayfalarda bir yerde yorumsuz kısacık bir haber çıkmış yolsuzluk operasyonuyla ilgili; o kadar.

17 Mart 2013’teki yolsuzluk operasyonlarında da 52 kişi gözaltına alındı. 18 Aralık 2013 tarihli Zaman’ın birinci sayfasına bakalım: Manşet ve diğer bütün haberler -evet, istisnasız bütün haberler- yolsuzluk operasyonlarıyla ilgili. Köşe yazarları da yolsuzluk iddialarına yoğunlaşmış. O gün bugündür Zaman’ın neredeyse tek meselesi bu mesele.

Zaman’ın -yani Gülen Cemaati’nin- 2010’daki tavrı ile şimdiki tavrı arasındaki muhteşem fark, ‘Bizim tek derdimiz yolsuzluk. Hiçbir art niyetimiz yok’ söylemindeki muhteşem samimiyetsizliğin ifadesidir.

AK Parti iktidarı ile araları iyiyken yolsuzluk iddialarını büyütmemiştiler; şimdi ise, AK Parti iktidarı ile araları bozulduğu için, bu tür iddialara AK Parti iktidarını yıkmak için dört elle sarılıyorlar.

Gayet açık: Asıl meseleleri yolsuzluk değil, iktidar meselesi.

***

Today’s Zaman’da, iktidarla yollarını ayırmalarına sebep olan hususların başında iktidarın İsrail’le ilişkileri bozmasının geldiğini ilan etmiş, ardından iki husus dada saymıştılar: Hükümetin Ortadoğu’yla yakınlaşması ve çözüm sürecinde PKK’yı muhatap kabul etmesi.

Arkadaşlar sanki koalisyon ortağı idi. ‘Siyonist katillere tavır koyarsan, emperyalistlerin çizdiği yapay sınırları kaldırıp Ümmet-i Muhammed’i birleştirme hedefini gözetirsen, memlekette akan kanın durması için gereken her şeyi yaparsan yollarımız ayrılır" deyip durarak AK Parti’nin ensesinde boza pişiren beter mi beter bir koalisyon ortağı. Hem dışişlerine hem de içişlerine istikamet vermek istemişler. Hakan Fidan ve dershane meselelerinden anladığımız kadarıyla milli istihbarat ve milli eğitime de sulanmışlar. ‘Siz çekilin, iktidarı tamamen devralalım’ demiş bile olabilirler. Lisan-ı hal ile dedikleri tam olarak o zaten.

***

Buyursunlar, güçleri yetiyorsa alsınlar iktidarı. Ama hür toplumlarda bunun yolu hür seçimlerden geçer. Kursunlar partilerini, girsinler seçimlere. Veya AK Parti hükümetine muhalefetlerini sivil toplum unsuru olarak sürdürsünler, birtakım sivil inisiyatiflerle iktidarın politikalarına yön vermeye çalışsınlar, kontrollerindeki gazete ve televizyon kanalları vasıtasıyla iktidar üzerinde baskı kurma yoluna gitsinler. İkisi de olur. Ama şu olmaz: Hükümetin emrinde olması gereken bürokratları hükümete karşı savaşta kullanmak!

‘Biz yaparız olur’ mu diyorlar?

Öyleyse, Başbakan Erdoğan’ın devlet içindeki illegal bir örgütten yahut paralel devlet çetelerinden bahsetmesini ve "Onları inlerine gireceğiz" diye konuşmasını mecburen sineye çekecekler.

***

Cemaatin bu işlerle alâkası olmadığını ileri sürenler var. Hâlâ var. Milleti aptal yerine koyuyor bunlar.

Kardeşim, Başbakan Erdoğan’ın konuyla ilgili konuşmalarında "Cemaat" kelimesi, "Fethullah Gülen" ismi geçmiyor; Cemaat’in bu işlerle alâkası yoksa "paralel devlet", "örgüt", "çete", "in" söylemini siz niye üzerinize alıyorsunuz ki? Niye böyle heyecanlanıyorsunuz ki? Fethullah Gülen niye öyle yırtınırcasına beddua ediyor ki?

Hâl ve tavırlarınızla alâkanın dik âlâsını haykırıyorsunuz da farkında değilsiniz.

MEDYA DOSYASI : Oray’ıma dokunma diyeceksin !

Ahmet Kekeç hangi Hürriyet yazarını yazdı dersiniz?

Ne oldu arkadaşlar size?

Başbakan Erdoğan’ın Pakistan ziyaretini izliyorum televizyondan… Hoşgörüyle, şefkatle, vicdanla kalkıştığını söyleyen arkadaşların televizyon kanalı…

Hadi ismini de vereyim: SamanyoluHaber

Haber, Pakistan Başbakanının "Türk okullarıyla" ilgili övücü sözleriyle başladı… Güzel sözler, sitayişkâr açıklamalar geçit resmi yapıp durdu haber boyunca…

Pakistan Başbakanı’nın konuştuğu toplantıda Başbakan Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Zafer Çağlayan da hazır bulunuyordu…

Bu durum nasıl anlatılır?

Şöyle anlatılır herhalde: "Erdoğan ve Çağlayan’ın da hazır bulunduğu toplantıda…"

Hayır, editoryal bir tercih yapmış arkadaşlar, farklı ve tuhaf bir anons dili geliştirmişler.

Haberi şu şekilde verdiler: "Başbakan Erdoğan ve oğlu yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanan Zafer Çağlayan’ın da hazır bulunduğu toplantıda…"

Konu, Pakistan’daki Türk okulları mı, Türkiye’deki yolsuzluk operasyonu mu?

Böyle mi kalkışacağız habere?

Bir devlet adamından söz ederken,"yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanan şahsın babası" mı diyeceğiz?

Babaların günahını oğullara, oğulların günahını babalara mı yazacağız artık?

İsmi geçen Başbakan Yardımcısı’nın bir sıfatı var… Ya bu sıfatı kullanırız, ya da iştigal alanını (görevini) hatırlatırız… Mesela, "Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı" deriz. Hiçbir şey demiyorsak, demek içimizden gelmiyorsa, direkt ismini anarız… "Yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanan şahsın babası" ifadesi, ne zamandan beri sıfat yerine kullanılır oldu?

Bunu Hürriyet gibi, Aydınlık gibi,Taraf gibi gazeteler yapsa, anlayacağız…

Hoşgörülü, şefkatli, vicdanlı insanlar da mı artık bu "operasyon ve psikolojik savaş dilini" temellük etti?

Ne oldu arkadaşlar size?

Nedir bu öfke, bu ölçüsüz ödeşme çabası, bu sinik halleşme tavrı?

Neyi yitirdiniz?

Birtakım "hassa"lardan vazgeçecek kadar önemli ve değerli mi yitirdikleriniz?

HAMİŞ:

Hürriyet’in, pespayelikte sınır tanımaz"coşkun" yazarı, "Hiçbir zaman yolsuzluk ve Ergenekon soruşturmalarının cemaat tarafından yapıldığını söylemedim" buyurmuş…

İki gün önce yazdığın yazıya bak muhterem…

Ergenekon’la savaşan cemaatin el üstünde tutulduğunu, yolsuzluk gibi kutsal bir işle savaşan cemaatin yerin dibine batırıldığını yazan kimdi?

Burada problem şu:

Ergenekon soruşturmasına karşı gardını alıyorsan (ki, aldın), güncel soruşturmaya karşı da gardını almalısın.

Hem, "Herkesi aynı torbaya tıkıştırmayın… Bu gazeteciler mi darbeci, bu paşalar mı darbeci? Güleyim bari!" diyeceksin, "Bir centilmenlik abidesi gibi göklere yükseldikçe yükselen"Kemal Kerinçsiz’e övgüler düzeceksin,"Soner’ime ve Oray’ıma dokunma"diye ağlayacaksın, postal yalayacaksın, operasyonu itibarsızlaştırmak için elinden gelen her melaneti sergileyeceksin; hem de postu "Türkiye Türklerindir" bayrağının altına serip, aynı argümanlarla karşı çıkman gereken yolsuzluk soruşturmasını sırıtarak ve öç alma duygusu izleyeceksin.

Problem, senin iyot gibi açığa çıkan ikiyüzlülüğün…

Şu hayatta insan gibi bir şey yap, hiç değilse, "Evet, Ergenekon soruşturmasına karşı çıkmıştım… Hukuk zorlanmıştı… Yöntem hoşuma gitmemişti… Yolsuzluk soruşturmasında da aynı yöntem uygulanıyor olabilir… Buna da kuşkuyla bakabiliriz!" de.

Hiç değilse böyle bir cümle kur.

Recep Tayyip Erdoğan’dan nefret et ama önce insan ol.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: