Günlük arşivler: Aralık 22, 2013

Ahmet Kılıçaslan Aytar : BİR USTA VE BİR TİCANİNİN TÜKENİŞİNDEN ÇIKIŞ

17 Aralık süreci Türkiye liberal çevresinde, "Liberal demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne gerçekten bağlı olan biri -elbette,yolsuzluklara karşı çıkmalıdır.

Yolsuzluk şüphelilerinin kim olurlarsa olsunlar adil ve etkili bir şekilde yargılanmasına her türlü destek verilmelidir.

Ancak bu bürokratik vesayet teşebbüslerinin onanmasını gerektirmez.

Yolsuzluğa olduğu kadar bürokratik vesayete de ‘hayır’ demek gerekir" boyutunda algılandı.

Bürokratik vesayete hayır ama milletin bir bölümü üzerinde oluşturulan tekfirci düşüncenin vesayeti neden ikinci planda kalıyor?

*

O yüzden, AKP hükümeti de seciyesini ortalığa saçan, Başbakan’ın ve bakanların bilgisinde olmaksızın -asla, oğulların cesaret edemeyeceği, İstanbul’da bazı arazilerin usulsüz olarak imara açıldığı, bu yolla milyonlarca liralık rant elde edildiğine ilişkin devasa bir soyguna ortak oldukları iddiasıyla açılan soruşturma yürürken; Giresun’da Başbakan Erdoğan, "Birileri varsın kula tapmaya devam etsin. Bizim ubudiyet anlayışımızda kula kulluk yoktur.

Şunu da dost düşman çok iyi bilsin. Eğer istiklalimize el uzatan olursa, eğer bu ülkeye el uzatan olursa, eğer bu ülkeyi karıştırmak için kirli tuzaklar kurulursa, biz evet o elleri kırarız. Biz o tuzakları bozarız.Oluşturmak istedikleri algıya sakın ha itibar etmeyin. Bir takım gazetelerin, bir takım ajanların hukuku çiğneyerek yayınladıkları görüntülere, fotoğraflara, attıkları manşetlere, kullandıkları dile, yaptıkları montajla sosyal medyadaki görüntülere asla aldanmayınız" diye bağırabiliyor!

*

Halbuki, gelişmiş ülkeler ABD finansal krizi ardından üretimin nasıl canlandırılacağı,istihdamın nasıl arttırılacağı konularında kamu müdahaleleriyle devletin likidite sağlamasının ötesinde bir çözümü;gelişmekte olan ülkelerin teknolojik olarak gelişmemiş üretime bağlı olmaları nedeniyle kısır döngüde olmaları ve gelişmiş ülke kategorisine ulaşamayacakları noktasından geliştiriyor.

Bu yüzden tek küresel sistem içinde yer alan ve onun çevresinde birbirine bağlı yapıda ve ilgileri farklı ülkelerin genel ekonominin gündemi içinde benzer yaklaşımlarda değil,kendilerine en uygun seçeneğin yükümlülüklerini üstlendikleri yeni bir dünya doğuyor.

*

Yeni dünya -işte, Suriye’deki iç savaşın ve Suudi Arabistan-Türkiye’nin desteğinde tekfirci terör örgütlerinin ortadan kaldırılmaması halinde Ortadoğu’nun parçalanacağını öngörüyor.

O yüzden 27 Eylül’de BM Güvenlik Konseyi 2118 sayılı kararıyla Suriye’de kimyasal silahların imha edilmesi-giderek,Cenevre II Barış Konferansının toplanması, Suriye’de işlenen hukuk ihlallerinden rejim kadar muhalif tarafların,teröristlerin,bunları destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmeleri ve Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararı almıştır.

Buna bağlı olarak, Sünni-Şii ekseninin lağvedilmesini teminen İran’ın nükleer silahlarla ilgili programından vazgeçmesi -nihayet,İsrail’in bölgesindeki güvenliğinin sağlanması öngörülüyor.

Şimdi 22 Ocak 2014’de Uluslararası Cenevre II Konferansı’nda mevcut hükümet ve başka kesimlerin üyelerinden oluşabilecek,karşılıklı mutabakat temelinde kurulacak tam icra yetkisine sahip bir geçiş yönetiminin ve katılımcıların -öncelikle, işe tekfirci terörist örgüt faaliyetlerinin değerlendirilmesiyle başlaması hedefleniyor.

*

Birinci adımda; Suriye’deki krizin siyasi-diplomatik çözümden başka bir çözümü olmadığını anlaşılmıştır.

Yaşanabilecek en iyi senaryonun da Esad’lı güçlerin üstün gelmesi olduğu görülmüştür.

Şimdi siyasi sürecin -bir zaman, ABD ve İsrail’in İslam coğrafyasındaki çıkarlarına güvenlikli bir bölge oluşturmak için destek aldıkları;İslam dini ve ilkeleri ile tamamen çelişen ve temelde dini çarpıtan Suudi Arabistan’ın Vahhabi "tekfirci düşünce"sine, Türkiye’de İslam’ın siyasal sistem dışına itilmiş olması halinin toplumsal istikrarı sağlamadığı iddiasıyla ortak olan Gülen Cemaati ve AKP liderlerinin; Tekfirci tasavvurlarıyla cesaretlendirdikleri Arap Müslüman Kardeşler Örgütü ve benzerleriyle Osmanlı’nın medeniyet havzasının herkese "Ümmetin Birliği" başlığında ortak vatan edilmesi için altını üst ettikleri ve tekfirci düşünceyle millet üzerinde vesayet oluşturdukları yeni Türkiye’nin; İslamcı Cihad örgütlerine ilham veren lider kadrolarının -Mısır’daki gibi darbe ile değil, siyaseten tasfiye edilmesi gerekiyor.

*

Hışma bakınız, Başbakan Erdoğan düşüncesinin topyekün hayat tarzı olduğu idealinde, mutlakiyetçi ve yöneticiliğine itaat ister bir uslûpla, İslamcılığa nasıl gaz veriyor?

Mısır’da yaşananlara "Şehadete inanmış bu insanlar, er veya geç Mısır’da bu demokratik haklarının neticesini de alacaklardır. Batı bunu anlamak durumundadır. Eğer samimi davranmazlarsa artık demokrasi dünyada sorgulanmaya başlanacaktır"diyor!

Madem öyle, bir Erdoğan-bir Gülen, bir Gülen bir Erdoğan, bir o- bir bu , işte böyle birbirine tokuşturuluyor- Vallahi,ohhh ferahlık oluyor!

*

İkinci adımda,Cenevre’de İran’ın 5+1 grubu ile nükleer programına ilişkin müzakerelerde mevcut kapasitenin korunmasını 6 aylık bir süre için donduran anlaşma bulunuyor -ki;Bu anlaşmanın başarıya ulaşmasının ön şartı Sünni-Şii eksenin kilit noktasında Suriye’de barışın ya da İslamcı Cihad örgütlerinin ve ilham veren işbu lider kadroların tasfiye edilmesidir.

*

Cenevre’de İran ile yapılan görüşmeler geçici de olsa ferahlatıcı sonuçlar vermiştir ama, İsrail bunun tarihî bir anlaşma değil, tarihî bir hata olduğundan yanadır -çünkü, Ortadoğu’da yalnızlaştığını ve İran’a yapacağı olası bir saldırı için meşru sebebin ortadan kalkmış olduğunu -bu sırada, İran’ın bir şekilde nükleer programında gelişeceğini ileri sürüyor…

Çaresiz İran ile müzakerelerin sorumluluğunu alan Başkan Obama’nın ve BM Güvenlik Kurulunun 5 daimi üyesi ile Almanya’nın başarısını bekliyor.

*

O halde, yeni dünya ve Ortadoğu’da barışın,istikrarın ve güvenin kurulmasının önünde 5.5 ay gibi bir süre bulunuyor!

Herşey yeni Türkiye’de milletin bir bölümü üzerinde İslam dini ve ilkeleri ile tamamen çelişen, temelde dini çarpıtan Vahhabi tekfirci düşüncenin vesayetini kuran bir usta ile bir ticaninin şürekalarıyla birlikte çökertilmesine bağlıdır-ki;Onların alayı besbeter olsun, vesayet altına aldıkları garip-guraba,fakir-fukaraya ve daha bir çok soruna -bu konjonktürde, Sosyal Demokrasi merhem olsun -en azından,Türkiye’ye umutlar dolsun!

*

Türk halkı özgür akıl ve vicdandan başkaca vesayet kabul etmez.

23.12.2013

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

HÜLOĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞ … TAYYİPİN AYAGGABISININ KUTUSUYUUH :))))))

YETENEK SİZSİNİZ PROGRAMI /// BİR BİZİM YETENEKLERE BAKIN BİR DE ELALEMİN YETENEKLERİNE /// MÜTHİŞ ŞOV ///

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=CvQBUccxBr4#t=16

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=8lXmrC10hFU

ARAŞTIRMA DOSYASI : Suriye’de ABD’nin Kırmızı Çizgileri ile Türkiye’nin Belirleyemediği Çizg ileri

İsyancılar ve Suriye Devlet Balkanı Beşar Esad yanlıları arasındaki çatışmalar devam ederken, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Suriye politikasında kırmızı çizgiyi 2012 yılı içerisinde Başkan Barack Obama ülkede “kimyasal silahların kullanılması” olarak açıklamış ve bu yıl içerisinde ABD tarafından verilen demeçlerde bu durum tekrarlanmıştır. 2013 yılının Ağustos ayı içerisinde Suriye’de kimyasal silah kullanımı dünyada büyük yankı uyandırmış, herhangi bir uluslararası müdahalenin olup olmayacağı tartışmaları artmıştır. Kimyasal silahların kullanıldığı Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Suriye’ye gönderilen ekipler tarafından teyit edilmiş; fakat hazırlanan raporda kim tarafından kullanıldığına ilişkin net bir bilgi verilmemiştir. Suriye’nin Doğu Guta bölgesinde 21 Ağustos’ta kimyasal silah kullanıldığına ilişkin iddiaları inceleyen heyetin nihai raporunda, araştırma sonuçlarına yer verilen yedi bölgeden dördünde siviller ve askerlere karşı bu silahların kullanıldığı, bir yerde muhtemelen kullanıldığı, iki yerde ise kullanıldığına ilişkin herhangi bir bulgu tespit edilemediği kaydedilmiştir.[1] ABD’nin müdahale ile ilgili politikaları özellikle Rusya ve İran ile ilişkilerden önemli şekilde etkilenmiş, bu ülkelerle ikili ilişkiler Suriye içerisinde radikal İslam’ın tırmanacağı ihtimali ve müdahalenin ekonomik boyutunun da hesaba katılmasıyla birleşmiş ve ABD, Suriye’de “askeri müdahale” seçeneğine mesafe koymuş, “insani yardım”a yakın durmuştur..

Dönüm Noktası: İran ile Yumuşama – Rusya ile Sertleşme

ABD’nin özellikle İran’da reform yanlılarının desteklediği Hasan Ruhani’nin seçimleri kazanmasından sonraki süreçte İran’ın Batı ile ilgili demeçlerindeki sertlik kaybolmuş ve ilişkilerde bir yumuşama süreci başlamıştır. Bu yumuşama, İran’ın desteklediği Esad rejimi ve Batılı ülkelerin silah desteğinin bulunduğu muhalif güçler arasındaki çekişmede de tezahür etmiştir. Batı, Suriye konusundaki çözüm önerilerinde Esad’ı tamamen dışlamayarak hareket etmeye devam etmiş ve muhalif gruplara verdikleri desteği geçtiğimiz günlerde durdurmuştur. Suriye konusunda önem arz eden bir diğer ülke olan Rusya kanadına bakıldığında ise Devlet Başkanı Putin’in Eylül ayının başında Rusya’da düzenlenen G20 Zirvesi’ndeki sert çıkışları ve Suriye’deki kimyasal silahlar konusunda devreye girmesi uluslararası bir müdahalenin de önünü almak bakımından son derece önem taşımaktadır. Bir başka deyişle, ABD’nin İran’la ilişkilerindeki yumuşama ve ABD-Rusya arasındaki gerginleşme, Suriye’de ABD’nin değişen politikasının ve buna bağlı olarak Suriye’de değişen dengelerin iki temel dinamiği olarak sayılabilir. Irak, Afganistan, Libya gibi dış müdahalenin gerçekleştiği yerlerde otorite boşluğunun artması ve kargaşada kökten dinci akımların gücünü artırması da bunlarla birlikte düşünüldüğünde ABD’nin şu güne kadar çok da hevesli olmadığı herhangi bir NATO müdahalesi ile ilgili ihtimal günden güne azalmıştır.

ABD’nin “İslami Cephe” Taktiği

Geçen ay, muhaliflerin en etkin ve büyük yedi grubu, Ahrar’uş Şam, Ceyş el İslam, Şukur el Şam, Liva el Tevhid, Liva el Hak, Ensar el Şam ve Kürt İslam Cephesi bir araya gelip Suriye’de çatışmaların çıktığı 2011 yılından bu yana en büyük ittifakı kurduklarını açıklamıştır. İslami Cephe’nin 45 bin savaşçısı olduğuna inanılmaktadır.[2] Suriye konusunda etki sahibi olan ülkelerin politika değişimleri ve ülkenin iç dengelerini de etkilemiş bir yandan Batı’nın tehdit olarak algıladığı radikal İslamcı gruplar taban bulmaya, diğer yandan Esad, kaybettiği sarsılan otoritesini tekrar tesis etmeye başlamıştır. Türkiye açısından bakıldığında ise kaos ortamında PYD’nin kendi hareket alanını genişlettiğini ve kendi başına bir hareket serbestisi sağladığı görülmektedir. Özgür Suriye Ordusu ise söz konusu konjonktürde eski konumunu yitirmeye başlamıştır.

Yaklaşan Cenevre II Zirvesi öncesinde de bu konuyla ilgili mesajlar verilmektedir. Reuters haber ajansına göre geçen hafta Londra’da toplanan Esad karşıtı ülkelerden oluşan Suriye’nin Dostları, muhaliflerin çatı örgütü Suriye Milli Koalisyonu (SMK) üyelerine, görüşmeler sonunda Esad’ın iktidardan ayrılmasının beklenmemesi gerektiğini ve kurulacak geçiş hükümetinde Nusayri azınlığın kilit konumda olacağını ifade etmiştir.[3] Buna ek olarak, ABD tarafından gelen açıklamalara bakıldığında, Dışişleri Bakanı John Kerry, İslami Cephe Örgütü – ABD görüşmesiyle ilgili olarak Filipinler ziyaretinde, “Birleşik Devletler, henüz İslami Cephe ile görüşmek için buluşmamıştır; ama ilerleyen günlerde bu gündeme gelebilir”[4] sözleriyle muhalif çizgideki radikal İslami gruplarla masaya oturabileceği mesajını vermiştir. Benzer ifadeler ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Marie Harf tarafından da dile getirilmiştir. Daha sonra ise ABD’nin Şam Büyükelçisi Robert Ford, görüşmelerin örgüt tarafından reddedildiğini ifade etmiştir. Twitter mesajında örgütün lideri Hasan Abbud, konuyla ilgili “dinimizi satacak değiliz” ifadelerini içeren bir mesaj yayınlamıştır. İslami Cephe politik büro yetkilisi Abdullah el Hamavi’nin de görüşme haberlerini yalanlayarak, "Bu iddialar yalan ve amaçları belli. Onların tahriklerine izin vermeyeceğiz" demiştir.[5]

Foreign Policy dergisine konuşan bazı Suriyeli muhalifler kaynaklara göre, çabalar Batı destekli Özgür Suriye Ordusu ve İslami Cephe Örgütü’nün aynı çatı altında birleştirilmesi yönündedir.[6] Bu durum mutlaka ki, ABD’nin İslami gruplara yakınlaşması olarak değil yeniden kurulacak olan Suriye’nin yapılanmasında etkinlik sahibi olacak grupları kontrol altında tutmak için temasa geçmesi olarak algılanmalıdır. ABD, Suriye’de radikal İslam’ı bu şekilde gerektiğinde yardımda bulunarak kendi denetimi altında tutmak istemektedir. Türkiye’nin de yine muhalif gruplar arasında arabuluculuk yaptığına ilişkin söylentiler bulunmaktadır. El Şark El Avsat gazetesindeki 13 Aralık 2013 tarihli Tahir Abbas’ın haberinde belirtildiği üzere, Türkiye de Suriye ve İslami Cephe arasında arabuluculuk için çalışmaktadır. İddia eğer doğruysa, Türkiye’de bu noktada dağılan muhalif grupları tekrar Esad yönetimine karşı birleştirmek istemektedir.

Radikal unsurlarla görüşmelerle ilgili haberler, ABD’nin bölgedeki İslami örgütlerle mesafeli bakışının da Suriye’deki dengelerle birlikte değiştiğinin göstergesidir. En başta ABD, politikalarında radikal İslam’ı dışlayarak hareket etmekteydi. ABD’li üst düzey bir yetkilinin demeçlerine göre, Haziran 2012’de, Türkiye’nin güney bölgesinde ABD’li birçok CIA ajanının Suriye’ye yollanan silahların El Kaide ve ona bağlantılı gruplara geçmemesi için faaliyet göstermiştir.[7] ABD’nin görüşme işareti verdiği İslami Cephe’nin yeri, bu radikal İslamcı gruplardan farklı değildir. El Kaide bağlantılı El Nusra ve Irak Şam İslam Devleti gibi oluşumlarla İslamcı Cephe kendilerini farklı yerlerde konumlandırmaktadır; ama İslami Cephe içerisindeki Ahrar’uş Şam, Ceyş el İslam, Şukur el Şam ve Liva el Tevhid gibi bazı grupların daha önce El Nusra ile birlikte savaştıkları da bu noktada belirtilmeli, bunun yanında ideolojik olarak birbirlerinden çok da uzak olmadıkları vurgulanmalıdır. Radikal unsurların eline silah geçmemesi konusunda bu denli hassas davranmış olan ABD tarafından gelen bu açıklamalar bir bakıma, El Kaide ve İslami Cephe arasındaki bağı zayıflatmak ve radikal unsurlar arasında bir gedik açmak girişimi olarak da değerlendirilebilir.

Türkiye’nin Konumu

Türkiye, Suriye denklemini tamamen Devlet Başkanı Beşar Esad’ın yönetimini gözden çıkartarak kurmuş, Esad’dan sonraki döneme göre hesap yapmıştır. Bu noktada, askeri müdahale seçeneğini dile getiren Türkiye, NATO çatısı altında Batılı müttefikleriyle bir türlü aynı paydada buluşamamıştır. Esad’ın direnmesi ve son dönemlerde yerini sağlamlaştırması da Türkiye’nin hesabına uymamaktadır. Türkiye, Esad sonrası dönemde Suriye’de etkinliğini artıracağını düşünmüş; ama Esad’ın gitmesi üzerine yapılan hesaplar Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerini de etkilemiş özellikle İran ile ilişkilerin gerilmesine neden olmuştur. Suriye, İran, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği arasında arabulucu olarak politikalarını şekillendiren bir Türkiye, gerilimin artırılmasını engelleyebilecek bir konuma sahiptir; ama Türkiye’nin dış politika tercihi bundan farklı bir şekilde belirlenmiştir. Türkiye’nin Suriye’nin hemen yanında yaşanan olaylara bir taraf olarak bakması hem iki ülke arasındaki hem de Suriye içerisinde yaşanan gerilimi özellikle sınırdan geçen silahlar vasıtasıyla artırmıştır.

Türkiye, bir taraftan Suriye’den ülkeye giren mültecilerle ilgili sorunlarla mücadele ederken diğer yandan Türkiye’nin sınırlarında büyük güvenlik zafiyetleri meydana gelmiştir. Hatay ve çevresindeki gümrük kapılarında asayiş ortamının tamamen kaybolduğu ve kaçakçılığın “atlı” gruplarla yapıldığı olaylar vuku bulmuştur. Hatay’da 100’den fazlası atlı 1000 kişiyi aşan kaçak grupların organize bir şekilde Türkiye sınırında kaçakçılık yaptığına ilişkin haberler, sınır güvenliğinin şu anda neredeyse sıfıra indiğini göstermektedir.

Türkiye’nin Suriye’deki radikal unsurlara desteği bazı kaynaklar tarafından belirtilmekteyken Türkiye, muhalifeler arasındaki durumunu da tam olarak netleştirememiştir. Suriye tarafındaki Bab el Hava Sınır Kapısı’nın, İslami Cephe tarafından ele geçirilmesinden sonra Türkiye Cilvegözü Sınır Kapısı’nı kapatarak cevap vermiştir. Öte yandan, Türkiye El Nusra gibi radikal gruplarla arasına bir mesafe koymayarak Suriye’de PYD ile savaşmakta diğer yandan da Türkiye sınırında birçok defa sözde “Kürdistan” bayrağı çekerek gövde gösterisinde bulunan PYD Lideri Salih Müslim’i Türkiye’de protokol ile ağırlanarak görüşmeler gerçekleştirmektedir. Milli İstihbarat Teşkilatı üzerinden PYD ile savaşmak için El Nusra gibi radikal unsurlara destek verildiği iddiası ile ilgili haberlerin birçok medya organında yer aldığı da bu noktada unutulmamalıdır.

Değerlendirme

ABD’nin Suriye konusunda en baştaki kadar katı açıklamalarda bulunmadığını görülmektedir. Rusya ile İran ile ilişkilerdeki değişimin büyük payının olduğu bu süreçte, Suriye içerisindeki radikal İslam tehlikesinin artması da ABD’nin tutumundaki değişmeye neden olan başlıca faktörler olmuştur. Ahmedinejad’dan sonra, Ruhani’li İran ve Medvedev’den sonra Putin’li Rusya Suriye’deki değişimde önemli rol oynamıştır. ABD, ilk kırmızı çizgisini kimyasal kullanımda çiğnemiştir, sonraki süreçte de radikal unsurlara karşı sert tavrından İslami Cephe üzerinden diyaloğa doğru dönüşün sinyallerini verdiyse de bu tam karşılık görmemiştir. Bir bakıma, ABD’nin kırmızı çizgileri gelinen süreçte pembeleşmiştir. Şu anda hala Esad ve ABD birbirinden farklı kutuplarda bulunmakta ve Batı’nın hala muhalifleri muhatap olarak almaktadır, yalnız Esad’ın konumunu ileriki günlerde yerini daha da sağlamlaştırdığı takdirde ABD’nin stratejisinde yenilikler görülebilir. Şu anda uzak bir ihtimal olarak görülse de gelecekte direk ya da dolaylı yollardan Esad ile bir müzakere sürecine girilmesine imkansız olarak bakılmamalıdır.

Türkiye ise, Esad yönetimi karşısında güvenilirliğini tam olarak yitirmiştir. Esad’sız Suriye’ye göre hesap yapan Türkiye’nin, Esad’sız Suriye’yi kuracak güçler arasındaki gelgitli politikaları nedeniyle muhalifler arasında da tam bir güvenilirliği bulunmamaktadır. ABD’nin kırmızı çizgileri pembeleşmekteyken Türkiye, çizgilerini tam olarak belirleyememiştir. Birbirlerine rakip olan muhalif güçlerin her birisiyle yapılan görüşmeler diğer tarafta kuşkulara neden olmaktadır. Terör grupları ile de ülke sınırları içerisinde görüşülmesi ve Türkiye’den bazı grupların Kürt grupları birleştirmek adına giriştikleri faaliyetler de sakıncalı olarak görülmelidir. Türkiye’nin uzun dönemli güvenlik stratejisi açısından tehlike arz eden PYD oluşumu ile diğer Kürt gruplar arasındaki ilişkiler de yine Türkiye’den; Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) tarafından yönlendirilmek istenmektedir. Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana ve Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Barzani tarafından desteklenen Kürt Ulusal Konseyi ve PYD arasında arabuluculuk yapmaktadır.[8] Türkiye içerisindeki mülteci sorunu ise Suriye’den kaynaklanan ve ağırlaşarak devam eden bir başka husustur.

[1] Suriye’de Kimyasal Silah Kullanıldı, http://www.radikal.com.tr/dunya/suriyede_kimyasal_silah_kullanildi-1165985, Erişim Tarihi: 19 Aralık 2013.

[2] ABD ve İngiltere Suriyeli Muhaliflere Yardımı Durdurdu, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/12/131211_suriye_abd_yardim.shtml, Erişim Tarihi: 19 Aralık 2913.

[3] Batı’dan ‘Esed’siz Çözümü Unutun’ Mesajı, http://www.zaman.com.tr/dunya_batidan-esedsiz-cozumu-unutun-mesaji_2185517.html, Erişim Tarihi: 19 Aralık 2013.

[4] Kerry Says U.S. Has Not ‘Yet’ Met With Islamic Front, http://abcnews.go.com/blogs/headlines/2013/12/kerry-says-u-s-has-not-yet-met-with-islamic-front/, Erişim Tarihi: 19 Aralık 2013.

[5] ABD: İslami Cephe Bizle Görüşmeyi Reddetti, http://www.incanews.com/manset/5700/abd-islami-cephe-bizle-gorusmeyi-reddetti, Erişim Tarihi: 19 Aralık 2013.

[6] U.S. Weighing Closer Ties With Hardline Islamists In Syria, http://thecable.foreignpolicy.com/posts/2013/12/16/us_weighing_closer_ties_with_hardline_islamists_in_syria#sthash.RXevdXjL.dpbs, Erişim Tarihi: 19 Aralık 2013.

[7] C.I.A. Said To Aid In Steering Arms To Syrian Opposition, http://www.nytimes.com/2012/06/21/world/middleeast/cia-said-to-aid-in-steering-arms-to-syrian-rebels.html?_r=0, Erişim Tarihi: 19 Aralık 2013.

[8] PKK Supports Initiative to Reconcile Syrian Kurds Ahead of Geneva Conference, http://rudaw.net/english/kurdistan/131220132#sthash.4ArVss0A.dpuf, Erişim Tarihi: 19 Aralık 2013.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Vatikan’dan Değişim Sinyalleri

2013 yılını geride bırakmaya yaklaştığımız şu günlerde, medyada sıklıkla görmeye alıştığımız yılın enleri seçilmeye çoktan başlanmıştır. Dünyanın tanınmış haber ve politika dergilerinden biri olan Time dergisi 1927 yılından beri, her yılın son sayısında, icraatlarıyla iyi ya da kötü yönde o yıl dünyada en etkili insanlardan biri olarak yılın kişisini ilan etmektedir. Bu seçim derginin her yıl internet üzerinden yaptığı anket ve nihai aşamada dergi editörlerinin kararı ile belirlenmektedir. Geçtiğimiz Kasım ayında yapılan ve 11 Aralık’ta duyurulan internet üzerinden yapılan anket sonucunda Abdülfetteah Sisi birinci olmasına rağmen dergi editörlerinin tercihi ile Time dergisinin geleneksel "yılın kişisi" unvanının bu yılki sahibi Katoliklerin lideri ve Vatikan Devleti’nin Devlet Başkanı Papa Francis olmuştur. Bu çalışmada Vatikan’ın değişen imajı ve bu imajın değişiminde medyanın etkisi değerlendirilecektir.

Uluslararası Sistemde Medyanın Etkin Rolü

Küreselleşmenin etkisiyle bilgi çağı olarak adandırılan bu dönemde dünya çapında bilgiyi yayan en önemli kurum medyadır. Medya bireylerin dünyada ne olup bittiğini öğrenmek için başvurduğu ilk kaynaktır. Bu bağlamda medya bireylerin bilgi, kanaat, tutum, duygu ve davranışları üzerinde büyük oranda bir etkileme gücüne sahiptir.[1] Yalnızca bireyler değil, onların yanı sıra toplumsal gruplar, organizasyonlar, toplumsal kurumlar, kısacası bütün toplum ve kültür medyanın gücünün etkileme alanının sınırları içindedir.[2] Küreselleşen uluslararası sistemde bilginin hızla yayılmasını sağlayan medya, kamuoyu oluşturma gücü ile birlikte toplumu değiştirme ve toplumun düşüncelerini yönlendirme potansiyelini de içinde barındırmaktadır. Bu noktada uluslararası sistemde medya, gündemi belirleme, dünyada olup bitenleri değerlendirme ve bu değerlendirmeleri kamuoyuna aktarma açısından önemli bir güçtür. Diğer yandan gündemin kimin tarafından belirlendiği ve medyanın hitap ettiği kitleye etkisi ve bu kitleyi nasıl yönlendirdiği medya- siyaset arasındaki ilişkiyi kurmak bağlamında oldukça önemli bir husustur.[3] Medyada gündemin belirlenmesi belirli toplumsal güçlerin ve ideolojilerin etkisi altında şekillenmektedir.

Bu bağlamda Papa’nın Time dergisinde yılın adamı olarak seçilmesi “Yeni Dünya’nın Papa’sı” “Halkın Papa’sı” olarak nitelendirilmesi, Vatikan’ın imajın değişmesinde rol oynamaktadır. Time dergisinin baş editörü Nancy Gibbs Papa Francis’i seçmelerinin nedeni olarak; Görev aldığı dokuz ay süre içerisinde toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk, adalet, şeffaflık, modernlik, küreselleşme, çevre ve kadınların dünya üzerindeki rolü gibi merkezi konuların her zaman ortasında bulunduğu için kendilerini seçtiklerini açıklamıştır.[4] Dolayısıyla Papa Francisco’nun Time tarafından yılın kişisi ilan edilmesi, medya siyaset ilişkisi bağlamında, uluslararası sistemde bir aktör olarak Vatikan Devleti’nin değişen imajının pekiştirilmesi açısından önemli bir noktadır.

Vatikan’ın Değişen İmajı Ve Medyanın Bu İmaja Etkisi

Kilise’nin başına geçişinden bu yana Papa Francis, selefi 16. Benedict’e kıyasla pek çok noktada net biçimde ortaya koyduğu tavır farkıyla dikkat çekmektedir.[5] Uluslararası sisteme bakış, toplumsal hayatı algılayış bakımından iki Papa’nın arasında önemli ayrımlar mevcuttur. Papa Francis ve Papa 16. Benedict arasındaki ayrımlar Vatikan’ın değişen imajına da işaret işaret etmektedir.

Örneğin, Papa 16. Benedict, papa seçilmesinin ardından yaptığı ilk konuşmada Hıristiyanlar arası birlik çalışmalarının kendisi için "öncelikli konu" olacağını belirtmesi, ardından “Dinler Arası Diyalog” yerine “Kültürler Arası Diyalog” terimini seçmesi, ayrıca 12 Mart 2006 tarihinde Almanya’nın Reegensburg Üniversitesi’nde verdiği konferansta İslam ve şiddet arasındaki ilişkiye vurgu yapması Müslüman devletler ve devlet başkanlarınca tepki çekmiştir.[6] Ancak Papa Francis, göreve geldiği günden itibaren Müslüman Dünyası ile diyaloğun gelişmesi gerektiği fikrinden yola çıkarak pek çok somut adım atmıştır. Geçtiğimiz aylarda Papa Francis’in çağrısı ile Suriye, Ortadoğu ve Dünya barışı için düzenlenen yüz bin kişinin katıldığı ayinde Papa Francis savaşın, şiddetin ve ölümün dili olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Papa Francis’in İslam İşbirliği Teşkilat Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ile Türkiye’nin Vatikan Büyükelçiliği’nde yaptığı görüşme dinler arası diyaloğun gelişmesi için önemli bir adımdır. Görüşmede iki taraf da dinler arası diyaloğun ehemmiyeti yerine mecburiyetini vurgulamış, günümüzde yaşanan pek çok uluslararası sorunun dinler arasıymış gibi göründüğünü ancak sorunun siyasi olduğunu ve bu siyasi sebepleri iyi kavramak gerektiğini belirtmişlerdir.[7] Papa’nın Vatikan Devlet Başkanı ve Katolik Dünyası’nın ruhani lideri olarak uluslararası ilişkilere yön veren bir boyutu vardır. Yirmi birinci yüzyılda dünyada meydana gelen gelişmeler ışığında medeniyetler arası, kültürler arası ve dinler arası diyaloglar, uluslararası ilişkilerin önemli bir boyutu haline gelmiştir. [8] Bu nedenle Papa’nın dış politika algısı ve bu algının medyaya yansıması, diğer devletlerle kurduğu sıcak ya da mesafeli ilişkiler, Batılı toplumların dış politika algısını değiştirebilmektedir. Uluslararası sistemde diyaloğa vurgu yapan ve somut adımlar atan Papa Francis’in bu tutumu toplumsal hayata da yansımaktadır.

Papa Francis’ten önceki Papa, 16. Benedict liderliğindeki Katolik Kilisesi ve Vatikan Devleti’nin geleneksel tutuculuğu, özellikle ötenazi, gey evlilikler, kürtaj gibi konulardaki sert ve net tutumu liberaller ve katı Katolikler arasında keskin ayrılıklar yaratmıştır.[9]Bu durum Vatikan’ı ve Katolik Kilise’sini toplumsal yaşamdan uzaklaştırırken toplumsal kesimler arasında ayrılıklar oluşturmuş bu süre boyunca mevcut ayrılıkları gidermeye yönelik adım atılmamıştır.[10] 16. Benedict’in görece katı tutumunun aksine geçtiğimiz Mart ayında Katolik Kilisesi’nin başına geçmesinden bu yana mütevazı ve ılımlı tarzıyla Vatikan’ın imajını yenileyen Papa Francis,[11] gelenek dışı söylemleri ile medyada pek çok kez gündeme gelmiştir. Papa Francis ise yaptığı açıklamalara göre eşcinselleri ve kürtaj yaptıranları yargılama hakkı olmadığını belirterek, geçmişteki Papalara göre Katolik Dünyası’nda kırılma yaratmıştır.

Papa Francis yenilikçi görüşleriyle toplumun benimsemekte zorlandığı kesimleri de kapsayacak bir tutum sergilemektedir. Ayrıca, Papa Francis’in dünya çapında Katoliklerin evlilik ve aile yaşamı konusunda gerçekten ne düşündüğünü tespit etmek için yürüttüğü anketlerle değişen dünyanın ve toplumsal yaşamın gerektirdiklerini anlamaya yönelik somut adımlar attığı çıkarımında bulunmak mümkün olacaktır. Dünyanın değişik yerlerindeki cemaatlere gönderilen anketlerde eşcinsel evlilik, bekar annelik ve boşanma gibi konularda sorular yer almaktadır. PapaFrancis‘in son yıllarda imajı bozulan Katolik Kilisesi’nin imajını düzeltmek için bu anketleri yapmaya karar verdiği belirtilmiştir.[12]

Değerlendirme

Bugün Vatikan Avrupalı siyasetçiler ve Batılı toplumlar nezdinde belirli bir prestij ve ağırlığa sahiptir. Bu nedenle uluslararası bir aktör olarak Vatikan Devleti’nin Başkanı ve Katolik Kilisesinin liderinin toplumsal kabullere uymayan kesimleri dışlayıcı bir söylem yerine bütünleştirici bir söylem benimsemesinin diğer devletlerle olan ilişkilerine de olumlu yansıyacağı ön görülmektedir.

Time Dergi’si Papa’nın söylemleri ve eylemleri ile Vatikan’ın değişen yüzünü öne çıkarmaktadır. Ayrıca dergi, Papa’nın Kilise örgütlenmesi içinde yer alan toplumsal kesimle bu örgütlenme dışındaki toplumsal kesim arasında dengeleyici bir unsur olduğunu belirtmektedir. Tüm bu gelişmeler ile birlikte medyanın etkisiyle Papanın yüzü Vatikan’ın yüzü ile özdeşleştirilmektedir. Bu özdeşleştirme sonucunda, Vatikan’ın, toplumun bazı kesimlerinden soyutlanmış eski imajının, Papa Francis’in toplumun her kesimini önemseyen ve yargılayıcı olmayan tutumu ile değiştirilmeye çalışıldığı gözlemlenmektedir.

Sıkı bir twitter kullanıcısı olan Papa’nın değişen toplumda özellikle inançsızlara ve gençlere yönelmesi, Kilise’nin ilerleyen dönemlerde kurumsal olarak bu kesimleri benimseyebilecek değişime yönelebileceğinin olası somut adımlarının habercisi olarak nitelendirilebilir.

Tüm bu gelişmeler Papa Francis özelinde kalmaz Papa Francis sonrasında da benimsenirse Vatikan Devleti’nin ve Katolik Kilise’nin gelecekte imaj değişimi ile sınırlı kalmayıp kurumsal açıdan da değişeceği ön görülmektedir.

[1] Ali Arslan, “Medyanın Birey Toplum ve Kültür Üzerine Etkileri” Uluslar arası İnsan Bilimleri Dergisi” ISSN: 1303-5134, www.InsanBilimleri.com

[2] Ali Arslan, “Medyanın Birey Toplum ve Kültür Üzerine Etkileri” Uluslar arası İnsan Bilimleri Dergisi” ISSN: 1303-5134, www.InsanBilimleri.com

[3] Özgür Gönenç “Siyasal Yaşamın Belirlenmesinde Kitle İletişim Araçlarının Rolü” İletişim Fakültesi Dergisi

[4] http://www.internethaber.com/time-yilin-kisisini-acikladi-erdogan-kacinci-617460h.htm Erişim Tarihi:18.12.13

[5] http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/11/131126_papa_kilise_francis.shtml Erişim Tarihi:18.12.13

[6] http://www.dunyabulteni.net/servisler/haberYazdir/250012/haber Erişim Tarihi:18.12.13

[7] http://www.haber3.com/ekmeleddin-ihsanoglundan-papaya-tarihi-ziyaret-haberi-2367727h.htm Erişim Tarihi:18.12.13

[8] http://vatikan.be.mfa.gov.tr/AmbassadorsMessage.aspx Erişim tarihi: 17.12.13

[9] Hanife Çetin, “ Papa 16. Benedict’in İstifa Kararının Yankıları” http://turksam.org/tr/a2834.html Erişim Tarihi:18.12.13

[10] Hanife Çetin, “ Papa 16. Benedict’in İstifa Kararının Yankıları” http://turksam.org/tr/a2834.html Erişim Tarihi:18.12.13

[11] http://www.internethaber.com/Italya,-papanin-ateist-acilimini-tartisiyor-584397h.htm Erişim Tarihi:18.12.13

[12] http://www.gazeteport.com.tr/haber/150347/vatikandan-caga-ayak-uydurma-adimi Erişim Tarihi:18.12.13

YOLSUZLUK DOSYASI : İşte Erdoğan’ın açıklayacağı büyük komplo

Başbakan Erdoğan’ın “yolsuzluk ve rüşvet” operasyonu adı altında başlatılan adli süreçle ilgili olarak ortaya koyacağı “büyük komplo”nun ayrıntıları belli oldu.

Başbakan Erdoğan’ın, 17 Aralık’ta başlatılan “yolsuzluk ve rüşvet operasyonu”nun arkasında olduğunu söylediği “büyük operasyon”un ayrıntıları belli oldu. Erdoğan’ın üzerinde duracağı temel noktanın Halkbank’ın oynadığı kritik rol üzerine oturuyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a çok yakın bir kaynak, Türkiye Gazetesinden Ercan Gürses’e yaptığı açıklamada, ilginç tespitlerde bulundu.

İşte “Komplonun şifresi” niteliğinde tespitler…

“Bazı ülkeler görünürde İran’a ambargo uygularken, farklı yöntemlerle bu ülkeyle ticaret rekoru da kırdı. Ne demek istediğimi anlamak istiyorsanız Tahran sokaklarındaki arabaların markalarına bakarsınız. Ancak bu, Dünya Ticaret Örgütü kuralları dışında yapılan bir ticaretti. ‘Suç mu?’ Hayır değil. Peki aynısını Türkiye yaparsa? İşte o zaman bel altı yöntemleri devreye sokuyorlar. Hedef, İran ve Türkiye’nin bu ülkeyle artan ticareti. Gerisi garnitür. İmar planı usulsüzlüğü diyerek insanların kafasını bulandırıp, dikkat dağıtıyorlar.

ALMANYA’NIN TİCARET PASTASI DARALACAKTI

Türkiye de aynı tür bir ticarete yöneldi. Dünya Ticaret Örgütü yöntemleri dışında İran’a yönelik ihracat ve ithalatını artırmayı seçti. Halkbank’ı da koordinatör banka ilan etti. Malum ülkeler ticaret pastalarının daralacağını hissettiler. Ancak tehditlere rağmen Halkbank işine baktı. İran’la ticaret tavan yaptı. Zaman zaman iki ülkenin dış ticaret makası kapandı. Türkiye’ye gayri resmi yollarla rahatsızlıklarını ileten bazı ülkeler, farklı planlara giriştiler.

VATANSEVER SOLCULAR DA…

Bu uluslararası bir komplo. Parti taraftarlıkları bir yana bırakılmalı. Vatansever solcular da Başbakan’ın yanında yer almalı. Terörün finansmanı yasasını Türkiye’ye baskı yaparak çıkarttılar. Şimdi o yasayı da kötüye kullanmakla tehdit ediyorlar. İran’la ambargoyu delerek yasaya muhalefet ediyorsunuz diyecekler. Üstelik terörün finansmanını kamu bankasıyla yaptığımızı savunacaklar. Buna aklı başında kimse kanmamalı.

HİNDİSTAN’IN PARASI BİZDE

İran’la ticaret yapan Hindistan da parasını Halkbank’ta değerlendiriyor. Operasyon olmasa iki gün sonra Türkiye’ye milyarlarca dolarlık yeni fon girecekti. O paranın girmeyecek olması da dövizdeki ani yükselişin bir başka nedeni. Mevcut komplonun bir başka nedeni Türkiye’nin savunma füzesi alımında Çin’i tercih etmesi… İsrail’in görülmemiş şekilde Mavi Marmara olayının ardından özür dilemesiyle ilişkiler normale dönecek sanılıyordu. Oysa Türkiye’nin bütün şartları yerine gelmemiş, Gazze ablukası kaldırılmamıştı. İsrail ilişkilerinin normale dönmeyişi de bu komployu körükledi. Ne demek istediğimi anlayın.

BAŞBAKAN AÇIKLAYACAK

Başbakan Erdoğan komployu tam teşhis etmiş durumda. Halkbank’ın neden yıpratıldığıyla ilgili önünde geniş çaplı raporlar var. Ülkelerin isimlerini de biliyor.? Bunlar aynı zamanda dünyanın en çok silah üreten ülkeleri. Başbakan kamuoyuna bu ülkeleri ifşa edecek.

7 Şubat sürecinde de benzer çevreler MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la uğraştılar. Ne tesadüf ki, ABD ve İsrail basınında Fidan “İran’a yakın” diye yıpratılmaya çalışıldı. Bazılarının jargonu bile aynı. Fidan-İran bağlantısını boşuna mı kurdular? Başbakan bunları da kamuoyunun önüne koymayı düşünüyor.

UZANTILARI DA SUÇ İŞLEDİ

Yurtdışındaki komplocuların içerdeki uzantıları da komplolarını hukuka uygun yapamadılar. Üç temel suç işlediler. Birincisi, gizli olması gereken soruşturmayla ilgili olduğu öne sürülen görüntüleri basına servis ettiler. Gizlilik ilkesini çiğnediler. İkincisi, Halkbank’ta ele geçirilen belgelerdeki devlet sırlarının elden ele geziyor olması. Üçüncü suç da adli. Bir savcı Başsavcı’nın haberi olmadan bu soruşturmayı yapamaz. En hafifinden disiplin suçudur.”

YOLSUZLUK DOSYASI : Cüneyt Özdemir öyle bir soru sordu ki !!

İster sızdırılsın, isterse gazetecilik başarısı olsun soruşturma dosyasından okuduğumuz iddialar çok ciddi. Hatta çok çok çok ciddi iddialar… En azından şöyle söyleyeyim: Yolsuzluk iddialarına cevap vermek yerine böyle bir komplo teorisinin arkasından savunmaya geçecekseniz değil ABD Büyükleçisi’ni, Barack Obama’yı bile cemaatçi ilan etseniz işiniz zor demektir. “

“Genç bir işadamı 3 bakana rüşvet verdi mi?” diyen Özdemir “Polisler bacak bacak üstüne attı mı, lahmacun söylediler mi, ABD Büyükelçisi Başbakan’ı tehdit etti mi, Zaman o manşeti doğru attı mı, Geziciler ile cemaat omuz omuza mı, bunlar ilk sorduğumuz basit soruya cevap vermiyor ne yazık ki!” dedi. İşte Cüneyt Özdemir ‘in ilgili yazısı….

ABD büyükelçisi de cemaatçi olabilir mi?

Geçtiğimiz kimi önemli olaylarda işlemiş tanıdık bir taktik var. Meğerse cemaatçiler üzerinden ABD Büyükelçisi (ve İsrail) Başbakan’a komplo kuruyormuş!

Genç bir işadamı 3 bakana rüşvet verdi mi?

Konuşmamız gereken ilk konu aslında bu kadar basit. Telefon dinlemelerine, polis takiplerine ve sonradan atanan 3 savcının olayda isimleri geçenler için oybirliğiyle tutuklama isteyip, hâkimlerin de tutuklama kararı vermesine bakarsak böyle bir ‘suç şüphesi’ var.

Polisler bacak bacak üstüne attı mı, lahmacun söylediler mi, ABD Büyükelçisi Başbakan’ı tehdit etti mi, Zaman o manşeti doğru attı mı, Geziciler ile cemaat omuz omuza mı, bunlar ilk sorduğumuz basit soruya cevap vermiyor ne yazık ki!

Ortada bir soruşturma ve ciddi iddialar varken soruları çoğaltarak, komplo teorilerine bulayarak asıl sorudan uzaklaşmanın ne anlama geldiğini isterseniz birazdan konuşalım.

İlk sorunun basit bir cevabı olmalı.

Evet ya da hayır.

İster sızdırılsın, isterse gazetecilik başarısı olsun soruşturma dosyasından okuduğumuz iddialar çok ciddi. Hatta çok çok çok ciddi iddialar…

Zira detayları okuduğunuz zaman (eğer doğruysa) bu becerikli bay Sarraf’ın sadece bakanlara rüşvet vermediğini aynı zamanda onları kullanarak Başbakan ile de irtibat kurmaya çalıştığını görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın nereden geldiği belli olmayan korkunç bir servete sahibi genç bir işadamı ile ne işi olabilir?

İçişleri Bakanı’nın becerikli bay Sarraf ile yaptığı telefon görüşmelerindeki detaylar ortada sadece rüşvet değil görevi kötüye kullanmanın da dahil olduğu birtakım ciddi iddiaların olduğunu gösteriyor.

Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı’nın bir işadamına para karşılığı devletin polisini ayarladığı, emri altındaki polisleri rüşvet karşılığı tayin ettirdiği, bakanlar kurulunda bu işadamı için lobi yaptığı, bunların karşılığında da rüşveti oğlu ile aldığı iddiasını -ama arama yapan polisler de bacak bacak üstüne atmışlar diyerek- bir kenara koyamayız.

Avrupa Birliği’nden Sorumlu Başmüzakereci Bakan’ın yine rüşvet karşılığı aynı işadamının Türkiye vatandaşlığına geçişini sağladığı, bu da yetmezmiş gibi ailesinin de Türk vatandaşı olması için çabaladığı, karşılığında bir değil defalarca rüşvet aldığı iddiasını -ama aramayı yapan polisler de tespih çekmişler, lahmacun söylemişler diyerek- cevaplayamayız.

Ekonomiden Sorumlu Bakan’ın aynı becerikli işadamından hayali ihracat dahil uluslararası ambargoyu delen hayli tartışmalı para transferlerinde aracı olmasını, komisyon aldığı iddiasını -ama biz ne kadar bölünmüş yol yaptık diyerek- geçiştiremeyiz.

Sadece bu üç bakanın aynı işadamını çıkar karşılığı Başbakan Erdoğan’ın çevresine sokmaya çalıştıkları iddiası bile az buz bir şey değil.

İşadamı tutuklanmış, adları geçen bakanların çocukları tutuklanmış, dava açılmışken bu sorulara net cevaplar verilmesi şart.

Becerikli bay Sarraf bu ilişki ağına güvenerek bütün bunları Türkiye’nin en ünlü sanatçısı ile evlenip, onu kamuoyunun gözleri önünde bir nevi pahalı hediyelere boğarak kendi pr çalışmasını göstere göstere yaşadı. Devletin tepesindeki bu sağlam ilişkiler ağına mı güvenerek bunu yaptı yoksa bunu yaptığı için mi o zirvelere ulaştı henüz bilmiyoruz.

Son birkaç gündür bütün bu dava soruşturmasında adı geçen bakanların ve Başbakan’ın yaptığı açıklamalara baktığımızda ne yazık ki bu iddialar ile ilgili tek bir cümle duyamıyoruz. “Yalan” diyen yok. “Para almadım” diyen yok. “Ayakkabı kutuları, elbise torbaları içinde dolarlar bana gelmedi” diyen yok. “700 bin TL’lik saati rüşvet olarak almadım kardeşim, al sana faturası” diyen yok.

Peki ne var?

Geçtiğimiz kimi önemli olaylarda işlemiş tanıdık bir taktik var.

Meğerse cemaatçiler üzerinden ABD Büyükelçisi (ve İsrail) Başbakan’a komplo kuruyormuş!

Hükümetin ortaya saçılmış somut yolsuzluk sorularını cevaplamak yerine kendisine cemaatten bile daha büyük bir düşman algısı yaratmaya girişme taktiği kabul edelim ki yaratıcı ve denenmiş bir siyasi taktik. Zira bu taktik siyasi olarak uzun dönemde bundan sonra hükümet hakkında çıkacak her türlü yeni yolsuzluk iddiasını da bir teflon tava gibi üzerinden atmasına imkân veriyor. Yeni bir siyasi manevra alanı açıyor. Tıpkı Gezi sürecinde onca insan hakları ihlalini, ölümü, yaralanmayı faiz lobisi gibi hayali bir komplo teorisinin sonuçlarına bağlamak kadar kurnazca.

Peki normal şartlarda sıradan bir insanı sokağa bile çıkartamayacak bu yolsuzluk iddiaları karşısında yine tutar mı?

Bakın bu sefer işte ondan emin değilim.

Herkes artık bu siyasi taktiğin şifrelerini çözmüşken, sizden başka inanan kalmamışken aynı hattan savunmaya girmek bu sefer işlemeyebilir.

En azından şöyle söyleyeyim: Yolsuzluk iddialarına cevap vermek yerine böyle bir komplo teorisinin arkasından savunmaya geçecekseniz değil ABD Büyükleçisi’ni, Barack Obama’yı bile cemaatçi ilan etseniz işiniz zor demektir.

Hem de çok zor…

Radikal

CEMAAT & AKP SAVAŞLARI : SÜBYANCI Serdar Arseven’den AK Parti ve Cemaate çağrı

Yeni Akit Yazarı Arseven’in tweetlerinde hem AK Parti hem de Fethullah Gülen cemaatine yönelik ince göndermeler dikkat çekerken, medyanın yanlış yönlendirilmesi ve kullanılması da tahlil edildi.

İşte gündeme bomba gibi düşen o teweetler:

1- Kardeşlerim, şahitsiniz, CHP kasedi yayınlandığında “Bunu yapmak yanlıştır!” dedim.

2- Dershaneler kapatılmak istendiğinde “Bu yapılan yanlıştır” dedim. Bugün de Hizmet’in yaptıkları çok yanlıştır diyorum. Benim partim, pırtım, cemaatim yok!.. Kapılanmadım!..

3-Önemli olan şartlar ne olursa olsun doğruyu söyleyebilmek. Cemaatteyim diye cemaatin yanlışlarına partideyim diye partinin yanlışlarına,

4-Cemaatten besleniyorum diye cemaatin yanlışlarına partiden besleniyorum diye partinin yanlışlarına ses çıkartmazsan iyilk yapmış olmazsın,

5-Recep Tayyip Erdoğan da Fethullah Gülen de hatadan münezzeh değildir. Bir dostun yapması gereken, doğruya doğru yanlışa yanlış diyebilmektir.

6- Bir adam hiç cemaati eleştirmiyorsa, tepki göstermiyorsa o adam cemaatin dostu değildir.

7- Bir adam Ak Partiyi hiç eleştirmiyorsa, yanlışına tepki göstermiyorsa o adam Ak partinin dostu değildir. Omurgalı olacağız. Omurgasız adamdan hayır gelmez.

8-Adam yapışmış bir cemaate, partiye, derneğe şuraya buraya, ne yapılırsa alkışlıyor. Alkışlar yüzünden uyarılar duyulmuyor.

9-Peki insanlar niçin bağlı bulundukları cemaatin veya partinin liderine hatalı buldukları noktaları söylemezler. Niçin olacak, beklentileri vardır.

10- Ne zaman ki beklentileri karşılanmaz o zaman diş göstermeye başlarlar. Bu omurgalı bir tavır değildir. Delikanlı tavrı değildir.

11- Ak Parti’de de olsak, Saadet’te de, Hizmette de olsak başka yerde de yanlış yapıldım mı uyaracağız.

12- Ama bakıyorum, dershaneler kapatılırken ya da öğrencilerin atılması kolaylaştırılırken AK Partililer alkışlıyor, Hizmet AK Partiye haksız şekilde saldırırken Hizmetliler

13-Bu tavırdan vazgeçmemeliyiz, ne Gülen Hocaefendi putlaştırılmalı ne Tayyip Bey. Bir insanı hata yaptığında bile övüyorsan,

14-Sürekli olarak pohpohluyorsan ona yönelik her eleştiriye cevap verme ihtiyacını hissediyorsan, birşeyler bekliyorsun demektir.

15- Bu söylediklerimin tepki alacağını biliyorum. Hizmettekiler “Sen benim hocama nasıl hatalı dersin” diyerek,

16- AK Partidekiler de başka diyerek tepki göstereceklerdir. Zamanında Rahmetli Erbakan hocayı eleştirdiğimde de Refah Partililer kızıyordu.

17-Buradan bana “Televizyonda fazla söz kesiyorsun!” diyen kardeşlerim oldu. Bu hafta Beyaz TV’de neredeyse hiç söz kesmedim. Eleştirenlere teşekkür ettim.

18- Birbirimizin hatalarını söylemezsek, birbirlerimize, hocalarımıza genel başkanlarımıza yalakalık yaparsak, inancımızın yansıması ne olacak?

19- Dolayısı ile, ben diyorum ki, Hizmettekiler Fethullah Gülen Hoca’nın Ak Partidekiler de

20- Sayın Erdoğan’ın doğrularıyla birlikte yanlışlarını söylemekten çekinmesinler. Allah’ tan başkasından korkmasınlar.

21- Son gelişmelerde baktık ki, haklarında iddianame bile hazırlanmamış olan kişiler peşinen suçlu ilan edildi hem de darbe mahkumlarının salıverildiği bir dönemde.

22- Bu tavır doğru mu? Eğer hortumculuk yapmışlarsa Allah cezalarını versin. Mahkemeler de cezalarını versin.

23- Ama ya yapmamışlarsa. İslam, haklarında hüküm tesis edilmeyen kişilerin suçlu ilan edilmelerine cevaz veriyor mu?

24- Hatırlayın Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında da “Terörist” demişlerdi. Biz sahip çıkmıştık o günlerde. Yargılanan bir kişiye terörist demenin ahlaksızlık olduğunu söylemiştik.

25- Bugün haklarında iddianame bile hazırlanmamış olan insanlara topluca hırsız, yolsuz deniyor. Bu da ahlaksızlıktır.

26-Bunu Ergenekon operasyonları boyunca sadece darbeciliği lanetleyen ancak yargılananların hiçbirini suçlu ilan etmeyen bir kardeşiniz olarak darbeciliği lanetlemiştim.

27- Cemaat’ten hiç malzeme almadım. Cemaatten kimsenin yanına gidip de “Bana Ergenekon malzemesi versene” demedim.

28- Kullanılmaya hep karşı oldum. Sadece iddianame ve hukuki kararlar üzerine değerlendirmede bulundum. Kimsenin kasedini yayınlamadım.

29- Hiçbir bakan ile akçeli işler konuşmadım. sayın Erdoğan’a eleştirim varsa hem köşemde hem yüzyüze görüşmelerde dile getirdim.

30- Dolayısı ile zamanında hizmetten yollanma malzemelerle gazetecilik filan yapanların bugün laf söylemeye hakkı yok.

31- Geçmişte “imam Hatipler kapatılsın” diyenlerin bugün laf söylemeye hakkı yok.
Geçmişte kaset yayınlayanlayanların bugün laf söylemeye hakkı yok.

32- Gülen’in veya Erdoğan’ın her dediğini alkışlayanın bugün laf söylemeye hakkı yok. Ergenekon servisleri ile meşhur olanların bugün laf söylemeye hakkı yok.

33- Bu yazdıklarımı Hizmetten beni tanıyan arkadaşlar okur, namuslarına hitap, bugüne kadar hiç istekte bulundum mu?

34- Bu yazdıklarımı AK Partililer okur, bugüne kadar herhangi birinizle akçeli işim oldu mu? Hayır. Adam olacaksın. Yalaka adam değildir!..

35- Her yapılanın doğru olduğunu söyleyen dost değildir. İçeri yerleşmiş bir parazittir!.. Bitti!

Arseven tweetlerine devamla şu notu da özellikle düştü:

Şimdi kardeşlerimden istirhamım, maddeler halinde verdiğim mesajları yaygınlaştırmaları. Ben de yazacağım. Kardeşlerim işte 35 madde halinde yazdım, içerisinde bütün sorulara cevap var, anlayana. Bütün bunları hayatımda gayri meşru bir iş olsaydı yazamazdım; Ak parti hizmet veya bir başka dünyevi güçten beklentim olsaydı asla yazamazdım. Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur. Bugün buradan çağırım, TRT’sinden TOKİ’sine, Hizmet’inden Zimmet’ine kadar bütün oluşumların maddi ilişkileri ortaya konulsun. Bütün illegal yapılanmaların üzerine gidilsin.

Dinleme odaları kuranların üzerine gidilsin. Bütün bakanların üzerine gidilsin. Bütün gazetelerin ve gazetecilerin, bütün yargı mensuplarının, emniyet mensuplarının üzerine gidilsin. Gazetecelerden paralel işler yürütenler, ihale peşinde koşanlar kimlerse ortaya dökülsün. AK Partiye veya hizmete yakın görünüp, devlet imkanlarından kamu imkanlarından faydalananlar gözler önüne serilsin İş adamı gazeteciler ortaya serilsin. İstihbaratçı gazeteciler deşifre edilsin. Paralel, simetrik, asimetrik yapılar ortaya çıkartılsın. Bu da ancak, omurgalı bir toplumda mümkün olur. İsrail zulmüne seyirci kalanların daha doğrusu destek verenlerin güdümündeki dünyaya Bizim Medeniyemizi göstermek, omurgalı insanlar eliyle olur. Omurgalı insan söylemesi gerekenleri maddi kaybım olur düşüncesiyle söylemekten imtina etmez. Kulakları çınlasın, birçok arkadaş “Akılsızsın sen, bunca imkan varken kullan-a-mıyorsun!” filan diyordu!!!

Kaynak: Epruli.com

YOLSUZLUK DOSYASI /// ENES BAŞ : Mesele Derin Arkadaş

taksim_gezi_parkindan_yeni_haber_taksimde_son_durum_h26593.jpg

Mesele Derin Arkadaş!

Yolsuzluk operasyonu ile üzeri örtülmeye çalışılan Recep Tayyip Erdoğan’ı siyasetten uzaklaştırma hareketini görmemekte saflık ve aptallık olur..

Gezi olaylarında açıkça ifade edilen “ Mesele ağaç değil sen daha anlamadın mı ? ” sloganının arkasından Başbakanı indirmek için yapılanları hep birlikte görmedik mi?

Bu ülke vatandaşı olduklarını söyleyip Ak Parti hükümetini ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan’sız bir Ak Parti’yi haykıranları unuttuk mu?

Gezi olaylarında milli iradenin karşısında ezilen ve darbe girişiminde başarısız olanlar sonra ne dediler?

“Eylül sıcak geçecek okullara ineceğiz” demediler mi?

Bunları denediler mi?

Oralardan da istedikleri sonucu alamayınca bu işin devamını bırakmayacaklarını açıkça bir şekilde ima ettiler mi?

Evet, hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdi. Gelişen Yeni Türkiye’nin dış güçlere ve iç güçlere vermiş olduğu rahatsızlık oldukça büyük.. Mason bir ülke olarak yıllarca oturdukları yerler üzerinden para kazandıkları bir Türkiye artık yok.

Ve özellikle son imzalanan uluslararası enerji anlaşmaları ve Halkbank’ın faizsiz sisteme geçiş hazırlıkları dış güçler için büyük bir rahatsızlıktı. İşte bu yüzden ne yapacaklardı?

İçeriden bir şekilde kendilerine yandaş bulup yollarına devam edeceklerdi..

Öylede oldu.

Faiz lobisi, medya patronları ve iş dünyasının bazı isimlerini gezi sürecinde görmedik mi?

Tabi gezi sürecinde Zaman gazetesi yazarlarının da hükümete karşı yazılarını görünce hepimiz şok olduk mu?

Ve nihayetinde dershane diye başlayan tartışma Hakan Şükür’ün istifasını yılın siyasi olayı olarak anlamlandırıp birde üstüne “ Bu hükümete bir uyarıdır beklide son uyarıdır.” cümleleriyle tamamlamadı mı ?

Bir cemaat, devlete karşı bu sözleri neye, kime ve kimlere güvenerek kullanabilir?

Açıkça bir tehdit söz konusu iken bu sözlere “tehdit değil uyarı” açıklaması yapmakta ısrarcı olmak ne kadar anlamlı?

Herkesin anladığı kadar anlamlı!

Yıllardır dini söylemler ve Allah rızası için yola çıkmış bir grubun son olarak “ Biz dini bir cemaat değiliz ” demesi ise büyük bir fiyaskodur..!

Açık ve aleni olarak Fethullah Gülen Hoca Efendi dini bir lider olarak yola çıkmış hatta cemaat içinde “zamanımızın evliyası” olarak tanımlanmış ve cemaatte dini bir cemaat olarak bu yolda toplanmıştır. Bu kadar yardım yapan iş adamı ve hayırsever insanların hepsi dini taraflarını ortaya koyarak varlıklarını gösterdiler.

Aynı zamanda da hizmet adı altında fedakarca çalışanlarda din ve insanlık adına çalışıyorlar.

Ayrıca şunu belirtelim.

İnançlı bir Müslüman için bir işin İslami olması “İnsan, Vicdan ve Ahlak” kavramlarına bağlıdır.

Dini kimliği ile yıllardır var olmuş bir grubun kendilerini dini değil insani bir grup olarak nitelendirmesi inanç sistemlerine ters bir durumdur.

Şimdi ne oldu da kendilerini dinden ve inançlardan ayırma gereği duydular?

Ayrıca Allah’ın emirlerini, kanunlarla ve bireysel olarak her fırsatta yasaklama getirmeye çalışanlar ile aynı dili konuşmaya başlamak, o saflarda yer almak ne kadar İslami veya İnsani?

Bazı konular vardır ki birbirinden ayrılamaz!

“ İslami ve İnsani ” kavramları da birbirinden ayrılmaz iki kavramdır.

Evet, şu geldiğimiz noktada görüyoruz konu, ne ağaçlardı ne dershaneler ne de yolsuzluk operasyonu..

Konu burada; Recep Tayyip Erdoğan’ı bir şekilde uzaklaştırmak !

Hoş! Zaten bunu anlamak içinde dahi olmaya gerek yok açıkça ifade edilen bir durum bu.

“Din” gibi mukaddes bir kavramı milletin dilinden çıkartıp bir siyasi oluşum olarak yollarına devam ederlerse çok daha anlamlı olur.

Bir hükümeti uyaracak kadar siyasetin içine girmiş bir topluluk zaten manevi olarak masumiyetini yitirmiş siyasileşmiş demektir.

Bu ülkede birçok tarikat ve cemaat var ve hiçbiri siyasetin içine bu kadar girmedi. Halkımız ise eskisi gibi değil, neyin ne olduğunu sorguluyor ve anlıyor.

Sonuçta hepimizin bir oyu var.

Bu ülke halkı Başbakanını kendisi seçti ve yine kendisi yollar..!

Selam ve Dua ile..

Enes Baş

YOLSUZLUK DOSYASI : HALKBANK NİYE HEDEFTE ??

halk-bankasi.jpg

HALKBANK NİYE HEDEFTE?

“Medya dünyası”nı burada bırakıp, biraz da “siyaset dünyası”na bir bakalım…

Malûmlarınız olduğu veçhile, CHP Genel Müdürü Bay Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz Perşembe günü “ABD Büyükelçiliği’ne çağrıldı” ve burada Büyükelçi Francis Ricciardone ile yemek yedi…

Bu görüşme,

Son 3 ayda yapılan 2. görüşme… Bir de “Amerika ziyareti”ni sayarsanız, “Sosyalist Enternasyonel” üyesi CHP’nin, “Emperyalist ve Kapitalist Amerika”ya duyduğu bu “yakınlık ve sempati”nin sebebini merak ediyor insan!..

“Dershane” tartışmaları sırasında Amerika’ya git, “Operasyon” esnasında Büyükelçi’yi ziyaret et!..

Hayırdır inşallah!..

Yoksa, Bay Kılıçdaroğlu;

CHP’yi Mustafa Sarıgül’e bırakıp, “Cumhurbaşkanlığı”na mı oynayacak?..

İkili, son görüşme esnasında “operas-yon”ları da konuşmuş… Büyükelçi, CHP Genel Müdürü’ne ne dedi acaba?..

Meselâ;

“Halkbank’a, Irak ve İran ile ilişkisini kesmesini söyledik ama dinletemedik… Şimdi, bir imparatorun çöküşünü izleyeceksiniz” dedi mi acaba?..

“İmparator” dediği;

Tayyip Erdoğan’dan başkası değil…

ABD Büyükelçisi, “İmparator’un çöküşü”(!)nden söz ederken; Bay Kılıçdaroğlu nasıl sevindi acaba?.. Ellerini mi ovuşturdu, ağzının suyu mu aktı?..

Ama, boşuna sevinmesin; sonunda “avucunu yalamak” zorunda kalabilir!..

BİR AMERİKALI DAHA!

Ne ilginç değil mi;

Ricciardone’nin, özellikle “kapalı kapılar ardındaki toplantılar”da Halkbank’tan şikâyet etmesi, bir “salgın” haline dönüşmüş olmalı ki, aynı konu “bir başka Amerikalı”nın daha gündemindeydi.

Medyaya yansıyan haberlere göre; “Halkbank’ın İran’la altın ticareti”ndeki rolünü de kapsayan operasyonlar gündemi sarsarken, Türkiye; geçtiğimiz günlerde ABD’den gelen çok önemli bir ziyaretçiyi ağırladı.

ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarı David Cohen, İstanbul’da banka müdürleri ile buluşmuş ve onlara; nükleer çalışmaları sebebiyle İran’a uygulanan ambargonun sürdüğünü ve nasıl işletilmesi gerektiğini anlatmış…

Cohen, özetle demiş ki;

“Para trafiğini gevşetmeyin, yaptırımlar bitmedi.”

Banka müdürlerine; “İran’a uygulanan ambargo”ya ilişkin bilgi veren Cohen, ambargoyla yasaklanan para ve altın trafiğinin engellenmesi konusunda ne tip teknik tedbirler alınması gerektiğiyle ilgili teknik bilgiler de sunmuş!..

Malûm;

İran’ın Türkiye ile altın üzerinden yaptığı ticaret, bir süredir ABD’de de konuşuluyordu. ABD, operasyonla gündeme gelen Halkbank’ın İran’la yürüttüğü rutin ilişkilerinden uzun süredir rahatsızdı.

ABD Kongresi’nden, Yahudi kökenli 47 parlamenter, bir süre önce Amerikan Dışişleri ve Hazine bakanlıklarına yazdıkları mektuplarla; İran devletinin Halkbank üzerinden yaptığı altın ticaretine karşı tedbir alınmasını ve yaptırım uygulanmasını istemişti…

OPERASYONUN İÇİNDELER Mİ?

Durum böyleyken;

Zaman gazetesi yazarı Turhan Bozkurt’un; “Operasyon Halkbank’a değil ki, buradaki rüşvet çarkına” diye yazması ve Bugün/Kanaltürk’ten Tarık Toros’un; “İzler İsrail’i gösteriyor” diyen Akit’in manşetinden rahatsızlık duyduğunu söylemesi, insanda merak uyandırıyor;

“Arkadaş!..

Operasyonun düğmesine basan sizler misiniz ki, operasyonun kime yapıldığını biliyorsunuz…

Operasyonun İsrail’e uzanmadığını veya emrin Amerika’dan verilmediğini nereden biliyorsunuz?..

Yoksa, siz, operasyonun tam göbeğinde misiniz?!?”

Görüyorsunuz ya;

“Operasyon” deyince, içine kimler giriyor?.. ABD giriyor, İngiltere giriyor, İsrail giriyor, Avrupa ülkeleri giriyor… CHP giriyor, “Gülen Grubu medyası” giriyor…

“Devlet içinde devlet” giriyor, “Alternatif yapılanma” giriyor.

Sonra da diyorlar ki;

“Bu, bir yolsuzluk ve rüşvet operasyonudur!”

Biz de yedik!..

İstiyorlar ki; “Küresel saldırı ve onların yerli işbirlikçileri”ni görmeyelim!..

Bunu görmemek için;

Kör olmak lâzım, kör!..

Ortada bir “savaş” var!..

“Türkiye’ye karşı Topyekûn savaş!”

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: