Günlük arşivler: Aralık 20, 2013

ARAŞTIRMA DOSYASI : Militokrasi, Demokrasi, Kleptokrasi ve Komplokrasi

Doç. Dr. Haluk Özdemir

hozdemir

İnsanlar genellikle iki tip rejim olduğunu düşünür: demokrasi ve demokrasi olmayan. Oysa Türkiye’nin demokratikleşme macerası ve dünyadaki örnekler, başka rejimler olabileceğini de gösteriyor. Son birkaç yıldır, özellikle "normalleşme" söylemi altında Türkiye’nin demokratikleştiği ve Avrupa düzeyini de aşan "ileri" bir demokrasi olduğu iddia ediliyordu. AB"nin Kopenhag Kriterleri yerine Ankara Kriterleri çerçevesinde demokrasi daha da ilerletilecekti. Bu düşüncelerin temel dayanağı ise "askeri vesayet"in kaldırılması ve sivillerin siyasi iktidara gelmiş olmasıydı.

Nihai aşamada ve en önemli kararlar konusunda, siyasi iktidarın askerlerin ve ordunun elinde olduğu rejimlere "militokrasi" denir. Özellikle Ortadoğu’da ve Batı-dışı dünyada bunların örneği çoktur. Türkiye de bu aşamalardan geçmiştir. Bu rejimlerin en temel özelliği, askerlerin ya iktidarı doğrudan elinde bulundurması, ya da istedikleri zaman darbeler yoluyla iktidara el koymasıdır. Siviller, askerlerin istekleri doğrultusunda hareket ettikleri sürece iktidardadırlar. Asıl yönetenler ise askerlerdir.

Türkiye"de siyasal rejim, son dönemlere kadar bir militokrasi olmakla eleştiriliyordu. Askerlerin iktidar üzerindeki etkisinin kırılmasıyla ve son sözü, seçilmiş sivillerin söylemeye başlamasıyla birlikte sivil demokrasiye geçildiği sonucuna varıldı. Fakat demokrasinin tam olarak ne olduğu konusundaki tartışmalar bitmedi. Önceki yazılarımda da vurguladığım gibi demokrasi, seçimle iş başına gelen ve çoğunluğu temsil eden sivillerin her istediklerini yapabilmesi olarak algılandı. Oysa demokrasi yalnızca çoğunluğun yönetimi demek değildi ve azınlıkta kalanların haklarını da savunan çoğulcu bir anlayışa dayanmalıydı. Çünkü demokrasinin özünde hakkaniyet vardı, çoğunluğun keyfiyeti veya tahakkümü değil. Bu yüzden de güçler ayrılığı ilkesi demokratik rejimlerin en büyük güvencesidir.

Demokratikleşme mi, Yoksa Başka Birşeyleşme mi?

Türkiye’de demokrasiye dair şüpheler son aylardaki iki olayla iyice belirginleşti. Birincisi Gezi olaylarıydı. Gezi olayları sırasında gösterilen sert tepkiyle devletin ağır elinin göstericiler üzerine inmesi, demokrasinin düzeyi konusunda şüphe uyandırdı. Sokaklara dökülen insanlara kulak vermek yerine, görmezden gelme ve şiddet yöntemi seçildi. Bu olayların, "yabancı medya"nın, "dış mihrakların" ve "faiz lobisi"nin hükümeti yıpratmak için düzenlediği komplolar olduğu iddia edildi. Bu nedenle de göstericilerin tepkileri dikkate alınmadı, kolayca sakinleştirilebilecek olaylar büyüdü, ölenler ve yaralananlar oldu.

İkinci olay, bazı bakanların adlarının da karıştığı üst düzey ve büyük yolsuzluk olaylarının açığa çıkması oldu. Anlaşıldığı kadarıyla bu yolsuzluklar da şimdiye kadar ortaya çıkanları aşan boyutta örgütlü ve neredeyse kurumsallaşmış çıkar çevreleri var. Bu çevreler, kabineye kadar uzanıyor. Normal şartlarda bu boyutta bir skandal karşısında demokratik yönetimlerde en azından bu bakanların aynı gün istifası ve muhtemelen hükümetin de görevden ayrılması beklenirdi. Bunun demokrasimizin düzeyiyle ilgili olduğunu varsayarak burada üzerinde durmayacağım. Çünkü istifa etmeyi ve sorumluluk almayı sevmeyen bir siyaset anlayışımız var. Bunun yerine "uluslararası uzantılar"ı suçlamayı tercih ediyoruz.

İşin daha vahimi, yolsuzlukların ortaya çıkmasından sonra yine Gezi olayları sırasında olduğu gibi komplo iddiaları ortaya atıldı. Buna göre Türkiye’nin büyümesini ve ilerlemesini istemeyen çevreler hükümete bir komplo kurmuştu. Dolayısıyla bu komployu çözmek daha önemli görüldü. Yolsuzlukların üzerine gitmek yerine, devlet içerisinde çeteler olduğunu ileri sürerek, polisler görevlerinden alındı ve tayinleri çıkarıldı. Peki, ama böyle bir komplo olsa bile, rüşvetler alınmadı mı? Yolsuzluk yapılmadı mı? Yoksa bu tür olaylar artık sıradan ve meşru şeyler mi? Öncelikle sorgulanması gereken şey, bu iddialar değil mi?

Buradan çıkarılabilecek en basit sonuç şudur: yolsuzluk yapmak, mevki ve unvanları kullanarak kazanç sağlamak artık normal karşılanmaktadır. Yapılanları meşrulaştırmak için kullanılan yöntem de halkı komplo teorileriyle korkutmaktır. Oysa kitlelerin korkularından yararlanarak ülkeyi yönetme biçimine demokrasi denemez. Peki, buna ne isim vereceğiz?

Siyaset biliminde yolsuzlukların sistematik hale geldiği rejimlere "kleptokrasi" deniyor. Bu isim, çalma hastalığı anlamına gelen kleptomani kavramından esinlenerek üretilmiştir. Bu rejimler, iktidardaki siyasilerin gücünü ve kişisel refahını artırmaya ve gerekiyorsa kamu ihalelerinden kişisel kazanç sağlamaya dayanır. Yöneticiler, devlet hazinesini kendi kişisel kasaları gibi kullanır, ihaleleri kişisel ulufeler olarak dağıtır ve bundan pay almaları yadırganmaz. Bunları yapmayanlar da "dürüst" olarak değil, "beceriksiz" olarak nitelenir, çünkü yapılması beklenen budur. Eğer bir ülkede:

• Yolsuzluklar devletin üst kademelerine kadar tırmanmışsa,

• Ekonomik verileri etkileyecek düzeyde büyük paralar bu yolsuzluklarda kullanılıyorsa,

• Yolsuzluk ortaya çıktığı halde, bunu yapanlar mağdur olarak gösterilmeye çalışılıyor ve ortaya çıkaranlar bir komplonun parçası olarak suçlanıyorsa ve olay kapatılmaya çalışılıyorsa, oradaki rejim kleptokrasi olarak adlandırılabilir.

Yolsuzluk, demokrasilerin de içinde bulunduğu hemen her rejimde yapılır. Fakat bunun derecesi ve yakalandığı zaman gösterilen tepkiler, rejimden rejime değişir. Demokrasiler, yakaladıklarında bu yolsuzlukları affetmez, yapanların siyasal ya da profesyonel hayatı biter. Kleptokrasiler ise bunu doğal karşılar ve ortaya çıktığında da üstünü örtmeye çalışır.

Bu anlamda, militokrasiden kurtulurken, aslında demokrasiye değil, kleptokrasi tuzağına düştüğümüzü söylemek bir abartı olarak görülemez. Evet, askeri vesayet kırılmıştır, fakat demokrasi güçlenmiş midir?

Hem Gezi sırasında, hem bu yolsuzluk skandalı sürecinde ve hem de daha önceki yıllarda, hükümetin sürekli dile getirdiği darbe ve uluslararası komplo iddiaları, aslında rejimin sadece kleptokrasi olarak nitelenemeyeceğini gösteriyor. İnsanlar için sürekli yeni korkular inşa ederek ve dikkatleri hep iç (darbeciler) ve dış (uluslararası uzantısı olan gruplar) unsurlara çekerek ülke yönetmenin adı, olsa olsa "komplokrasi" olabilir. Burada komplokrasi, sanki kleptokrasinin devamını güvence altına alan bir taktik gibi duruyor. Karşılaşılan her sorun ve yönetimi sorgulayan her muhalif, bir komplonun parçası olarak kamuoyunun önüne atılıyorsa, o ülke komplokrasi ile yönetiliyor demektir.

Komplokrasi, komploya kurban gitmeme adına, yaptıkları hatalara rağmen kendi adamlarına sahip çıkar. Onları üst düzey konumlara getirir ve orada tutmak için korur. Yapılan yanlışlar karşısında, "yedirmeyiz" söylemini kullanır. Çünkü birilerinin birilerini yemeye çalıştığının ima edilmesi de, yine ortada bir komplo olduğu anlamına gelir. Yönetimlerden beklenen, yapılan yanlışları düzeltmesidir, birilerini "yedirmemek" değildir. Makamına uygunsuz davranan veya yolsuzluk yapan da sonuçlarına katlanmalıdır. Herkes hak ettiği yerde olmalıdır.

Darbeler geçirdik, yolsuzluklar gördük, terör yaşadık, toplumsal çatışmalardan geçtik, az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, yıllar yılı demokrasi özlemi çektik, bir de arkamıza baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz. Demokrasi yolunda daha fazla mesafe katedebilmek için, öncelikle bir kleptokrasi olmaktan, kendi halkını sürekli korkularla kontrol altında tutan bir komplokrasi olmaktan çıkmamız gerekiyor. Herkesin hak ettiği yerde olduğu, makamını veya konumunu kendi kişisel çıkarlarına alet edenlerin cezasını çektiği bir rejime dönüşmemiz gerekiyor. Bunun da yolu, belki "yemek" ya da "yedirmemek"ten değil, ama "temizlenmek"ten geçiyor.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Geri Kabul ve Vizesiz Avrupa

Prof. Dr. Mehmet Özcan

mozcan

Gündemimize bomba gibi düşen Geri Kabul Antlaşması ve Vizesiz AB konusunda önümüzdeki günlerde ciddi tartışmalar yaşanacaktır. Uzun süredir AB-Türkiye ilişkilerinde önemli bir konu başlığı olarak AB"nin gündeminden düşmeyen bu konuda, bugün değil 3 yıl önce yazdığım aşağıdaki iki yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Değişen ne? 3 yıl önce vize kolaylığı derken bu sefer AB, yükümlülüklerinizi yerine getirin size 3.5 yıl sonra vizesiz AB kolaylığını sağlayacağız diyor. Peki bu olabilir mi? Gerçekleşebilir mi? Evet olabilir. Ama 3.5 yıl sonra Tüm AB üyelerinin hele Güney Kıbrıs"ın bu konuda veto etmeyeceğinin bir garantisi var mı?

Efendim AB yan çizerse Türkiye Antlaşmayı yok sayabilir hükmü var bu Türkiye"nin elini güçlendiriyor denebilir. Evet bu önemli bir hüküm. Ama 3.5 yıl içinde aldığımız yasadışı göçmenleri ne yapacağız önerisi olan var mı?

Birinci yazı: AB ile Geri Kabul: Hangi Şartlarda?

AB’nin genişlemeden sorumlu yeni Komiseri Çek Stefan Fule, dün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı basın açıklamasında, reform sürecinden taviz verilmediği sürece Türkiye’nin sonuna kadar arkasında duracaklarını ifade etti. Reform konusunda ise Anayasa reformunu en önemli başlık olarak ele aldığı anlaşıldı.

Sayın Füle’nin Türkiye’nin üyeliği konusundaki genel bakışını yansıtan yukarıdaki düşüncelere katılmamak mümkün değil. Gerçekten de Türkiye’de yapılması gereken reformların başında yargı reformu, onun da başında anayasa reformu geliyor. Anayasa değişikliği yapılmadan bu ülkenin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu değişikliğin AB’nin gündeminde de birinci sırada yer alması umarım TBMM için bir anlam ifade eder.

Ancak bu yazıda değinmek istediğim asıl konu anayasa reformu değil; Sayın Füle tarafından dile getirilen yasadışı göç ile ilgili açıklamalar. Milliyet gazetesinde yayınlanan habere göre, Sayın Füle yasadışı göçe ilişkin olarak, “Yasadışı göç konusunda Türkiye’ye nasıl yardımcı olacağımız konusunda çalışmalar var. Türkiye üzerinden Avrupa’ya gidenlerin Türkiye’ye geri iadesiyle ilgili birtakım çalışmalar yapılması gerekiyor. Bu alanlarda ilerleme kaydedilirse, bundan sonraki aşamada vize kolaylaştırma ile ilgili çalışmalara geçilebilir. Bu aşamadan sonra da diğer tüm üye ülkelerin hemfikir olmaları koşuluyla, vizenin kaldırılması ile ilgili adımlar daha kolay atılabilecektir” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Uzun süredir Türkiye-AB ilişkilerinin yasadışı göç ile ilgili çalışmalar yürüten bir akademisyen olarak bu açıklamayı irdelemek istiyorum.

1. Yasadışı göç, Türkiye’nin değil AB’nin sorunudur. Türkiye, AB’nin bu sorununa yardımcı olmaya çalışmaktadır. Sayın Fule’nin belirttiği gibi, AB Türkiye’ye yardımcı olma durumunda değildir. “Yardımcı olma” adı altında eşleştirme projeleri ise bir boyutu ile Türkiye’nin kurumsal ve yasal altyapısını güçlendirmek adına yararlı olsa bile bu durum, AB’nin kendi sorununu Türkiye’de çözmekten öte bir anlam ifade etmemektedir. Bu nedenle AB’nin yaptığı mali yardımların nihai yararlanıcısı Türkiye değil, Avrupa Birliği olacaktır.

2. Sayın Fule’nin “Türkiye üzerinden AB’ye gidenlerin Türkiye’ye iadesi ile ilgili birtakım çalışmalar yapılması gerekiyor” ifadesinde belirtilenler, başta geri kabul anlaşması olmak üzere sınır güvenliği ve biyometrik pasaport ile ilgili çalışmalardır.

3. Sayın Fule, bu alanlarda ilerleme kaydedilirse, bundan sonra vize kolaylaştırıcı işlemlere geçilebileceği söylüyor. Yani Türkiye AB’nin yasadışı göç sorununda depo ülke olmayı, olası binlerce ya da onbinlerce yasadışı göçmeni ülkesine almayı hele bir garanti etsin ondan sonra size vize kolaylaştırma konusunda adımlar atarız demektedir.

4. Son olarak da eğer bu konularda pürüz çıkmaz ve Türkiye AB’nin bu sorununu çözer ise ve belki eğer Rumlar dahil tüm ülkeleri memnun ederseniz, size vize muafiyeti sağlarız ifadelerini kullanmaktadır.

Daha önceki bir yazımda da belirttiğim üzere, AB kendisi için hayati önem taşıyan geri kabul anlaşması için sonuna kadar bastırıyor ve bu konuda Türkiye’yi ikna etmek için karşılık olarak ilk aşamada “vize kolaylığı” ikramında bulunacağını söylüyor. Batı Balkan ülkelerine geri kabul anlaşması karşılığında vizesiz Avrupa’yı ikram eden AB, Türkiye söz konusu olduğunda çok daha cimri davranıyor. Oysa Sırbistan, Karadağ ve Makedonya ülkesine gönderilen yasadışı göçmeni rota üzerinde bulunan ya Yunanistan ya da Bulgaristan gibi bir AB ülkesine gönderme fırsatına sahipken, Türkiye’ye gelen yasadışı göçmenlerin büyük çoğunluğu Türkiye’de misafir edilmek(!) zorunda kalınacaktır. Türkiye ayrıcalık istemiyor. Sadece Batı Balkan ülkelerine hangi koşullarda geri kabul anlaşması imzalandıysa, Türkiye ile de aynı koşullarda imzalanmasını talep ediyor.

Geri kabul anlaşmasının karşılığı, vize kolaylığı değil aslında vize muafiyetidir. Almanya’nın Soysal kararı sonrasında uyguladığı vize kolaylığını ilgili kişiler net bir şekilde görmektedir. Talep listesi kolaylık değil, sanki zorluk çıkarmak için hazırlanmış. Türkiye’nin hem ortaklık hukukundan kaynaklanan hem de ABAD kararlarından kaynaklanan hakları sayesinde zaten bir çeşit vize kolaylığına sahip olan bir ülke olduğunu unutmamak gerekir. Eğer akdedilen anlaşmalar iyi irdelenirse vize kolaylığından öte, vize muafiyetinin bile mevcut şartlarda oluşması gerektiği anlaşılır. AB’nin bu anlaşmaları o şekilde anlamak istememesi nedeniyle, Türkiye’ye ciddi boyutlarda yük getirecek olan geri kabul anlaşmasına vize kolaylığı karşılığında evet demek stratejik bir adım olmayacaktır.

Sayın Füle geri kabul anlaşması sonrası eğer tüm üyeler ikna olursa vize muafiyeti olabilir diyor. Her şey bittikten sonra, tüm imzalar atıldıktan sonra Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık teklif eden ülkelere ve liderlere ne kadar güveneceğiz? Türkiye’nin her adımını ipotek altına almaya ve Kıbrıs’ta istediği her şeyi Türkiye’ye dikte ettirmeye çalışan Rum tarafına nasıl güvenip gelecekte vize muafiyeti konusunda veto hakkını kullanmayacağını düşünebiliriz.

Geri kabul anlaşmasını vize kolaylığı karşılığında imzaladıktan sonra AB ülkelerinin tümü niçin vize muafiyetine evet desin? Şu ana kadar verilen sözler ne kadar tutuldu? KKTC’ye verilen sözlere ne oldu? Hani doğrudan ticaret, hani doğrudan uçuşlar…

Geri kabul anlaşması Türkiye’nin elinde en büyük kozlardan birisidir. Bunu vize muafiyeti olmadan kullanmayı reel politik açıdan kabul edilebilir bulmuyorum. Bulan biri varsa bana da anlatsın.

İkinci yazı: VİZESİZ AVRUPA VE GERİ KABUL TUZAĞI

Avrupa Birliği, 19 Aralık 2009 tarihinden itibaren Sırbıstan, Karadağ ve Makedonya olmak üzere üç Batı Balkan ülkesi vatandaşlarının Schengen bölgesine girişlerinde vize şartını kaldırdı. Bu ülke vatandaşları artık Schengen bölgesine vizesiz giriş yapabilecekler. 2010 yılı yaz aylarında bu uygulamanın Arnavutluk ve Bosna-Hersek’i de kapsayacak şekilde genişletilmesi beklenmektedir.

AB tarafından Batı Balkan ülkelerine yönelik olarak uygulanan bu politika, söz konusu ülke vatandaşlarının AB ülkelerine vize almadan girmesini sağlayacaktır. Ancak vizesiz giriş, bu ülke vatandaşlarının AB ülkelerinde iş arama ve yerleşme özgürlüğü anlamına gelmemektedir. Bu nedenle uygulamanın kapsamının sadece vize muafiyeti yani Schengen bölgesine vize almadan giren ülke vatandaşlarına, üç Balkan ülkesi vatandaşlarının da eklenmesi anlamına gelmektedir.

Peki AB’nin Bu Uygulamadan Beklentisi Nedir?

AB Batı Balkanların istikrarını hem iç güvenlik hem de dış güvenlik tehdidi kapsamında sorunlu bölgeler olarak nitelemektedir. Bu bölge çok değil daha 15-16 yıl önce, hafızalarımızda hala tazeliğini koruyan korkunç olaylara sahne olmuştur. Balkanlar her zaman için bir tehdit kaynağı olma potansiyeline sahip bir bölgedir. Burada meydana gelen istikrarsızlıklar doğrudan ya da dolaylı olarak AB ülkelerini etkilemektedir. AB’nin Batı Balkanlara yönelik istikrar arayışının temelinde, bölge ülkelerini orta vadede AB üyesi yapma fikri yatmaktadır. Üyelik süreci henüz başlamamış olsa bile uzatılacak “havuçlar” sayesinde bu ülkelerin AB eksenine girmesi ve kapsamlı reformlara başlaması beklenmektedir. Hırvatistan da alınan hızlı mesafe sonucunda diğer bölge ülkelerine yönelik olarak da bir vizyon verilmeye çalışılmaktadır.

Yukarıdaki genel amacın dışında vize uygulamasının özel nedenleri de vardır. Bunların başında pasaport güvenliğinin sağlanmasına yönelik olarak biyometrik pasaport uygulamasına geçiş, sınır kontrollerinin AB ile uyumu, örgütlü suçlar ve yolsuzluk ile mücadele ve AB’nin çok önem verdiği geri kabul antlaşmaları gelmektedir.

AB’nin, yasadışı göç hareketlerini kontrol etmeye ve mümkün olduğu kadar kendi sınırlarından uzak tutmaya çalıştığı bilinen bir gerçektir. AB üç önemli tehdit olarak sıraladığı terörizm, örgütlü suçlar ve yasadışı göç unsurlarından sonuncusu ile mücadeleyi şekillendirirken temel çıkış noktası insan hak ve özgürlükleri değil, sorunu fiziki anlamda kendi sınırlarına en uzak noktada tutma çabasıdır. AB’nin bu çerçevede şekillenen yasadışı göçle mücadele politikası, gerçek anlamda sığınma ve iltica ihtiyacı içinde olan sayısız insanın mağdur olmasına neden olmaktadır.

Geri Kabul Anlaşmaları

AB kendi sınırları içine gelen yasadışı göçmenler ile mücadelesini şekillendirirken bu kişilerin geldiği ülkelere geri gönderilmesini, AB sınırlarından uzaklaştırılmasını istemektedir. Bunu yaparken kendi coğrafyasındaki ülkeler ve mülteci ve sığınmacı bakımından kaynak teşkil eden ülkeler ile geri kabul anlaşmaları imzalamaktadır. Bu sayede, AB sınırları içinde yakalanan bir yasadışı göçmen geldiği ülkeye geri gönderilmektedir. Batı Balkan ülkeleri bu kapsamda ciddi bir sorunla karşılaşmamaktadır. Zira bu ülkelerin gerisinde halihazırda üye olan AB ülkeleri yer almasına bağlı olarak, AB ülkelerinden kendilerine geri gönderilecek kişileri kendi ülkelerinde tutmalarına gerek kalmayacaktır. Çünkü yasadışı göç rotasına baktığımızda, bu ülkelerin gerisindeki AB ülkelerinden giriş yapan bir rotanın mevcudiyeti söz konusudur. Örneğin; Macaristan’dan Sırbistan’a gönderilen bir yasadışı göçmen, Sırbistan tarafından, gerisinde bulunan Bulgaristan’a deporte edilebilir. Görünen o ki Sırbistan, Karadağ ya da Makedonya bu anlamda ciddi bir sorun yaşamayacaktır. Biyometrik pasaport konusunda sorun zaten teknik boyutlu olduğundan, bu sorunun çözümü de zor bir konu değildir. Söz konusu üç ülke de vatandaşlarının Schengen bölgesine vizesiz girişlerini sağlayabilmek adına bu gereklilikleri yerine getirebilir.

Ancak AB’nin Batı Balkan ülkelerine yönelik söz konusu politikası bu ülkeler ile sınırlı değildir. Yukarıda belirtildiği üzere, Arnavutluk ve Bosna-Hersek vatandaşları da büyük ihtimalle 2010 yılı sonuna doğru bu ayrıcalıktan yararlanabilecekler. 10-12 Aralık tarihlerinde Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün heyeti ile birlikte yaptığımız Arnavutluk ve Karadağ ziyaretimizde, bu konuda Arnavutluk yetkililerindeki kararlılığı yerinde görme şansı yakalamış olduk. Arnavutlar olası bir vizesiz Avrupa’nın kendileri için ciddi bir kazanç olduğunu ve bunun için gerekli koşulları yerine getirmek için çaba sarf ettiklerini ifade etmektedir.

Türkiye’ye Haksızlık Yapılıyor mu?

Bu üç ülkeye vizesiz Avrupa yolunun açılması, Türkiye’de ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu, çevre faslının açılması için gittiği Brüksel’de bu konuda ciddi eleştirilerde bulundu ve Türkiye’nin de kısa sürede üzerine düşeni yapıp sonucunda AB’nin tavrını bekleyeceğini ifade etti. Sayın Davutoğlu, bu hakkın Türk vatandaşlarına aynı koşullarda tanınmaması halinde, AB’nin çifte standart uyguladığı anlamına geleceğini de net olarak belirtti.

Sayın Davutoğlu bu konuda sonuna kadar haklı. Gerçekten Türkiye’ye karşı haksız bir uygulama, birçok alanda olduğu gibi, bu konuda da sürdürülmektedir. AB’nin 10 yıllık adaylık süreci de dahil 50 yıldır ilişki içinde olduğu ve 4 yıldır üyelik müzakeresi yürüttüğü Türkiye yerine, henüz adaylık müracaatı bile yapmayan bu ülkelere gösterdiği kolaylık kabul edilemez.

Ancak şunu unutmamak gerekir. Bu ülkelere sunulan sadece vizesiz dolaşımdır. Yapılan anlaşmalar, yerleşme ve iş arama özgürlüğünün ötesinde bir alanı kapsamamaktadır. Oysa Türkiye-AB ilişkilerinin en temel hukuki metni olan Ankara Antlaşmasına göre, Türk vatandaşlarının sadece vizesiz giriş değil, bunun ötesinde hakları bulunmaktadır. Ayrıca bu hakların bir kısmı ATAD tarafından verilen kararlarda da tescil edilmiş durumdadır. Türkiye sadece vizesiz bir Avrupa ile yetinemez. Hukuki kazanımlarımız bunun çok daha ötesinde olmalıdır.

O halde sadece vizesiz bir Avrupa için geri kabul anlaşmaları imzalanmalı mı?

Geri Kabul Anlaşmaları bir Tuzak mı?

Geri kabulün maliyetinin tam olarak analizi yapılmadan bu konuda net bir fikir söylemek mümkün değil. Ancak AB uygulamaları kapsamında şu ana kadar elde ettiğimiz tecrübeler ışığında, Türkiye’nin geri kabul anlaşmaları ile yükleneceği ekonomik, siyasal ve sosyal maliyet, AB üyeliğine giden yol açık olmadığı sürece katlanılması gereken bir maliyet kesinlikle değildir.

Hem maliyetin inanılmaz büyüklüğü hem de karşılığında elde edilecek olan çıkarın küçüklüğü mukayese edildiğinde, stratejik olarak bugünün koşulları altında bu tür anlaşmaları imzalamak, AB üyelik süreci içinde elimizdeki en önemli kozlardan birini heba etmek olacaktır. Satrançtaki benzetme ile bir piyon için iki kale feda etmek gibi bir şey olacaktır.

Türkiye geri kabul anlaşmalarını yasadışı göç konusunda kaynak ülkeler ve bizden önceki halkadaki transit ülkeler ile geri kabul antlaşması imzalamadan kabul etmesi, sonda atılacak adımın ilk aşamada atılması anlamına gelir. Ayrıca AB’nin geri kabul anlaşması imzaladığı ülkeleri, Türkiye ile paralel anlaşma imzalaması için bile teşvik etmediği, zorlamadığı bir ortamda böyle bir adımın atılmasını anlamak mümkün değildir.

AB’nin Batı Balkan ülkeleri ile imzaladığı anlaşmalar karşılığında sunduğu vizesiz Avrupa, Türkiye’yi çevreleme politikasına da hizmet etmektedir. AB bir taş ile iki kuş vurmaktadır. Bir yandan Batı Balkan ülkelerinden kaynaklanan istikrarsızlıkları ortadan kaldırmakta, diğer taraftan ise AB’nin yasadışı göç yükünü mümkün olduğu kadar sınır ülkelerine ve dış sınırlarındaki ülkelere kaydırmaktadır. Türkiye’yi Batı Balkanlar üzerinden baskı altında tutmaya, bu ülkelere tanınan imtiyazlar ile Türkiye’yi bu konuda zorlamaya çalışmaktadır.

Türkiye geri kabul anlaşmaları konusunda aceleci davranmamalıdır. Geri kabul sadece AB’nin yükünü almak ve onun en büyük sorunu kapsamında çözüme büyük ortak olmaktır. Ama neyin karşılığında? Temel mesele budur. Neyin karşılığında Türkiye geri kabul anlaşmalarını imzalamalıdır?

Bu hususta ciddi bir araştırma yapılmalı ve ona göre neyin ne zaman yapılacağına karar verilmelidir. Acele alınan kararlar ile geri dönülmez noktalara gelme riski mevcuttur.

Mültecilere yönelik coğrafi çekincenin kaldırılması, uluslararası insancıl hukuk açısından düşünülmesi gereken bir husustur. Ama geri kabul anlaşmaları, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve insancıl hukuk adına katlanılması gereken bir husus değildir. Sadece AB’nin yükünü hafifletmek için ve karşılığında, en iyimser tahminle, vizesiz bir Avrupa için bu yükün altına girmek, AB sürecinde stratejik bir adım olmayacaktır. Umarım Türkiye bu konuda aceleci davranmaz.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Benzer ve Diğerleri v. Türkiye Kararı

Doç. Dr. Fatma Taşdemir

ftasdemir

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Benzer ve Diğerleri v. Türkiye ( Case of Benzer and Others v. Turkey) (1) isimli dava konusundaki kararını 12 Kasım 2013 tarihinde vermiştir. Dava konusu olay Türkiye’nin PKK ile mücadele ettiği dönemde, PKK’ya yardım ettiği düşünülen Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerine 26 Mart 1994’te dört savaş uçağı ile bombalanmasıdır. Gerçekleştirilen hava operasyonu sonucunda Kuşkonar köyünde 25, Koçağılı köyünde ise 13 kişi yaşamını yitirmiş; evleri ve otlakları tahrip olmuş, 13 kişi de yaralanmıştır. AİHM söz konusu kararda Türkiye’yi 2 milyon 305 bin Euro gibi rekor bir tazminat cezasına mahkûm etmiştir.

AİHM’in Benzer ve Diğerleri v. Türkiye isimli kararı oldukça önemli bir karardır. Zira AİHM kararını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) dışında, ilk defa Türkiye’nin 1954’te taraf olduğu 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak 3. maddesine dayandırmıştır. AİHM, Kararın 89. paragrafında ortak madde 3 hükmüne yer vermiş; 184. paragrafta ise 2005 tarihindeki Isayeva v. Russia kararını da örnek göstererek, sivillere ve köylerine yönelik “ayırım gözetmeyen” hava bombardımanın demokratik toplumlarda kabul edilmez olduğunu ve örfi uluslararası insancıl hukuk kurallarıyla ve silahlı çatışmada kuvvet kullanmasını düzenleyen uluslararası sözleşmelerle bağdaşmaz olduğunu belirtmiştir.(2) AİHM, 90. paragrafta ise güvenlik güçlerinin güç ve silah kullanımını belirleyen Birleşmiş Milletler esaslarına ilişkin ilkelerine yer vermiş;(3) bombalama eyleminin Cenevre Sözleşmeleri ve Birleşmiş Milletler ilkelerine açıkça aykırı olduğuna hükmetmiştir. AİHM"in bu kararı günümüze kadar ayrılıkçı terör örgütü PKK ile mücadelesini insan hakları hukuku esasına dayandırarak bu mücadeleyi ülke içi terörizme karşı koyma harekatı olarak nitelendiren Türkiye açısından oldukça önemli sonuçlara yol açabilecek niteliktedir.

Türkiye resmen ülkemizde ortak madde 3’ün uygulanmasını gerektiren düşük yoğunlukta bir iç silahlı çatışmanın varlığını kabul etmemiştir. Bunun ardında, terörizmin bir silahlı çatışma teşkil etmemesi vardır. Nitekim 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ortak madde 3, 1977 tarihli II Numaralı Ek Protokol, Tadic yargısı ile ortaya çıkan ve 1998 Roma Statüsü madde 8 (2) (f)’de yer alan silahlı çatışma kavramı terörizmin, bir “silahlı çatışma” teşkil etmediğini açıkça belirtmektedir. Türkiye, terörizmle mücadelesini silahlı çatışmalar hukukuna dayandırmış olsaydı, ülkede bir “silahlı çatışma” durumunun varlığını kabul etmiş olacak ve bu bağlamda 1954 yılında taraf olduğu için 1949 Cenevre Sözleşmeleri ortak madde 3 hükmü ve 1977 tarihli II Nolu Ek Protokol’ün örfi değer kazanan normları ile bağlı olacaktı. 1949 Cenevre Sözleşmeleri ortak madde 3 “mini sözleşme” olarak isimlendirilmekte ve bütün silahlı çatışmalarda kendiliğinden uygulanan amir kural/jus cogens olarak kabul edilmektedir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri ortak madde 3’ün son paragrafı, madde hükmünün uygulanmasının tarafların hukuksal statüsünü etkilemeyeceğini belirtmiş olmasına rağmen teröristleri cesaretlendirerek “objektif hukuksal statü” elde etme arayışlarını arttırabilecektir.

Yine teröristlerin ortak madde 3’ün “taraflar özel anlaşmalarla mevcut sözleşmenin tamamını veya bir kısmını uygulamaya koyabilirler “ hükmünü talep etmesine olanak vererek bu isteklerin savaş tutsağı statüsü elde etme ve ulusal cezai kovuşturmalardan bağışıklık taleplerine ulaşabilecekti. Gerçi, uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışma kavramı çerçevesinde teknik olarak, “muharip-savaşçı” statüsü mevcut değildir. İç çatışmalara ortak madde 3 ve II Numaralı Ek Protokol’ün uygulanması, isyancı gruba ve bu grubun mensuplarına ipso jure muharip/savaşçı statüsü (grupsal bazda belligerent; bireysel bazda combatant) kazandırmaz. Dolayısıyla ele geçirilmeleri halinde bunların savaş esiri statüsü elde etmeleri söz konusu olmayıp; ele geçirilen bir silahlı asi grup mensubu Uluslararası İnsancıl Hukuk’a uyup uymadığından bağımsız olarak, basitçe savaşmış olması olgusu dolayısıyla cezalandırılabilir. Bununla birlikte, Türkiye siyasal ve psikolojik risklerle karşılaşmak istememiş ve mücadelesini insan hakları hukuku yaklaşımı çerçevesinde sürdürmüştür.

AİHM’in Benzer ve Diğerleri v. Türkiye davasında Türkiye’nin ortak madde 3 hükmünü ihlal ettiğine karar vermiş olması uluslararası bir mahkemenin Türkiye’nin terörle mücadele konseptini uluslararası silahlı çatışmalar hukukuna oturttuğu anlamına gelmektedir. Böylece AİHM ülkemizde terörle mücadele yerine ortak madde 3’ün uygulanmasını gerektiren uluslararası nitelikte olmayan bir silahlı çatışmanın varlığını kabul etmiş olmaktadır. Ülkedeki şiddet düzeyinin silahlı çatışma düzeyine ulaştığının ilk değerlendirmesi ilke olarak ülke devleti tarafından yapılır. Bununla birlikte bu değerlendirme günümüzde BM İnsan Hakları Konseyi ve Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı gibi kuruluşlarca da yapılmaktadır. Nitekim Suriye bağlamında ICRC bu saptamayı, Tadic kararında benimsenen muhaliflerin örgütlenme düzeyi ve şiddet yoğunluk düzeyinin birlikte karşılanmasını esas alana iki sivri uçlu “unsur testini” uygulayarak 16 Temmuz 2012’de yapmıştır. Çatışmaların başlamasından tam 15 ay sonra yani 16 Temmuz 2012 de yapılan bu tespit, Mart 2011-Temmuz 2012 arası dönemde insan hakları hukukunun geçerli olduğu ve Temmuz 2012 öncesi dönemdeki insancıl hukuk ihlalleri nedeniyle bireysel cezai sorumluluğun doğmayacağı anlamına gelmektedir.

Uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmaların varlığı tespit edildiğinde ise iç çatışmanın mahiyetine bağlı olarak, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ortak madde 3 ve 1977 tarihli II Numaralı Ek Protokol yanında, insan haklarının uluslararası düzeyde korunmasına ilişkin kurallar ve ilgili devletin insan haklarına ilişkin düzenlemelerin aynı anda uygulanması gerekmektedir. Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi, Ruanda Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi iç silahlı çatışma sırasında işlenen Uluslararası Hukuk’un ihlalleri dolayısıyla bireysel cezai sorumluluk öngörmektedir. Bu mahkemelerin uygulamaları sonucu günümüzde “Savaş Hukuku ve Örfü’nün” ihlalleri, “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar" yanında, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ortak madde 3 ve II Numaralı Ek Protokol hükümlerinin ihlalleri dolayısıyla bireysel cezai sorumluluk doğmaktadır. İşte AİHM’in Benzer ve Diğerleri v. Türkiye kararı tam da bu noktada önem arz etmektedir. Bu karar 1949 Cenevre Sözleşmeleri ortak madde 3 ve örfi kuralların ihlalleri dolayısıyla Türkiye’de bireysel cezai sorumluluk mekanizmasını harekete geçirilebilecek olması nedeniyle önem taşımaktadır. AİHM kararı neticesinde ilerleyen günlerde PKK’nın 1978’de kuruluşundan günümüze kadarki geçen zaman diliminde meydana gelen angajmanların, şiddet olaylarının uluslararası nitelikte olmayan bir silahlı çatışma düzeyine ulaştığı zaman dilimi tespit edilerek, bu tespitin yapıldığı dönemden sonra meydana gelen insancıl hukuk ihlalleri dolayısıyla bireysel cezai sorumluluk mekanizmasının işletilmesi söz konusu olabilecektir.

Türkiye Uluslararası Ceza Mahkemesine taraf değildir. Ancak suçlular hakkında kendisi adil yargılama yapmazsa, Roma Statüsü md. 13 (b) işletilerek, BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi ile sorumluların UCM önünde yargılanması söz konusu olabilecektir. Türkiye’nin UCM’ye taraf olması halinde ise süre giden bir uyuşmazlık söz konusu olduğu için UCM’nin yargı yetkisi geriye doğru uzanabilecektir.

1-http://hudoc.echr.coe.int/sites/eng/pages/search.aspx?i=001-128036#{"itemid":[object 0]}, (4 12.2013)

2-Bkz., Isayeva v. Russia, no. 57950/00, § 191, 24 Şubat 2005.

3-Bkz., Basic Principles on the Use of Force and Firearms by Law Enforcement Officials (Eighth United Nations Congress on the Prevention of Crime and the Treatment of Offenders, Havana, 27 August to 7 September 1990, U.N. Doc. A/CONF.144/28/Rev.1 at 112 (1990))

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Kavram İğfali : Siyasal Propagandada Yeni Boyut

Doç. Dr. Haluk Özdemir

hozdemir

Kavramlar dünyasının medya ve propaganda aracılığıyla siyaset dünyasına girişi, siyasal ve ideolojik mücadelelerin biçimini de değiştirdi. Günümüzde siyasal mücadeleler kavramlar üzerinden yürütülüyor. Özellikle medyanın önemli bir güç olarak siyasal hayata girmesinden bu yana insanların siyasal ya da kişisel tercihleri kavramlar yoluyla şekilleniyor. Kavramları siz tanımlayabilirseniz kazanıyorsunuz, bunu başaramazsanız da kaybediyorsunuz. Bu yeni siyaset biçimini anlamak, son dönem gelişmelerini de yorumlayabilmek açısından önemli.

Yeni siyaset biçiminde, belirli bir düşünce veya ideolojiyi siyasal alandan izole etmek ve etkisiz hale getirmenin en etkili yolu, o görüşün dayandığı kavramların içinin boşaltılmasıdır. İkinci aşamada, içi boşaltılan kavramlara yeni ve olumsuz anlamlar yüklenir. Ben buna “kavram iğfali” diyorum ve bunun yeni siyaset anlayışının merkezine oturduğunu düşünüyorum. Bu süreç, medya ve siyasette kullanılan söylemler yoluyla işliyor.

Kavramları elinden alınmış ya da iğfal edilmiş bir ideoloji ya da siyasal fikirden geriye bir şey kalmaz. Örneğin "sınıf" ya da "sınıf çatışması" kavramını, "sermaye," "üretim fazlası", "burjuva" ve "proletarya" kavramlarını Marxizmden çıkarırsanız veya bu kavramların içeriğini çarpıtırsanız bu düşünce çöker. "Serbest piyasa," "görünmez el," "rekabet" ve "kar" kavramlarına aynı şeyi yaparsanız liberalizm de anlamsızlaşır.

Kavramlar, düşünce ve siyaset dünyasının merkezindedir, çünkü artık siyaset kavramlar üzerinden yürütülüyor. Kavramlarını kaybeden siyasal akımlar başarısız olurken, halkın benimsediği kavramları geliştirenler başarılı oluyor. Bu nedenle, yaşadığımız yıllar, “kavram siyaseti dönemi” olarak da adlandırılabilir.

Bu anlattıklarımızı somutlaştırmak için, küresel alanda İslam’ın durumuna bakmak yeterlidir. İslam’ın kendisi ve kullandığı kavramlar, bazı terör örgütlerinin de katkılarıyla küresel medyada iğfal edilerek farklı bir imajla insanların karşısına çıkmaktadır. Sonuçta, bugün dünyada "İslam" ve "terör" kavramları sıklıkla yanyana kullanılıyor ve siyasal İslamcılar, yaratılan olumsuz imajları nedeniyle küresel siyasetteki kavram mücadelesini kaybediyor.

Türkiye’de Kavram İğfali

Türkiye’de, kavramsal algıların dönüştü(rüldü)ğü bir dönemden geçiyoruz. Kavramlar eski anlamlarında kullanılmıyor ve yeni kavramlar siyasal hayatımıza girmeye başlıyor. Küresel alanda devam eden kavramlar savaşı, Türkiye’de de yaşanıyor.

Geleceğe yönelik bazı tehlikeleri şimdiden görmek adına, burada iğfal edilen bazı kavramlar üzerinde durmak gerek. Çünkü bu kavramların çarpıtılması ve kaybedilmesi yalnızca Türkiye"deki demokrasiyi değil, toplumsal barışı ve Türkiye"nin uluslararası konumunu da tehdit etmektedir. Burada, en kritik kavramlar olarak özellikle "laiklik" ve "Türklük" örnekleri üzerinde durulabilir.

LAİKLİK: Laiklik, Türkiye"de hiçbir dönemde ne anlaşılabilmiş ne de uygulanabilmiş bir kavramdır. Demokrasi açısından son derece önemli olan bu kavramın özüne ve amacına sadık olarak uygulanamaması, Türkiye"deki pek çok sorunun, görünürde olmasa da altta yatan temel nedenidir. Okullarda öğrencilere, "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" olarak ezberletilen ve bunun "dinsizlik olmadığı" sürekli vurgulanmak zorunda kalınan laiklik kavramı, hep yüzeysel olarak algılanmıştır. Bu yüzeyselliğin siyasete yansıyan sonuçları ise yüzeysel değil, oldukça derindir.

Kimi çevreler, "İslami" olarak değerlendirdikleri yaşam biçimlerinin topluma hakim olmasını engellediği için bu kavramı hiç sevememiştir. Toplumdaki yüzeysel algıdan da yararlanarak, bu çevrelerin laiklik kavramını iğfal ettiğini görüyoruz. Bu kavramı savunmak bir yana artık dile getirmek bile çekinerek yapılan bir şeydir. Çünkü sırf laiklikten söz ettiğiniz veya onu savunduğunuz için insanların kafasındaki belirli bir ideolojik grupla özdeşleştirilebilirsiniz. Bu riski alma pahasına laiklik konusuna değinmek gerekiyor. Zira laikliğin kaybedilmesi nedeniyle Türkiye"nin karşılaşacağı riskler çok daha büyük olabilir.

Laikliğin bugün Türkiye’deki algılanış biçimi (iğfal edilmiş hali), Müslümanların yaşam tarzlarına müdahale eden ve Batı tarzı yaşam biçimini dayatan tepeden inmecilik şeklindedir. Ayrıca bu kavram, bazı kesimlerde din karşıtlığı çağrışımı yapmaktadır. Bu algı ve çağrışımların temel nedeni, laikliğin temel felsefesini anlamamış olanların geçmişte onu uygulamaya kalkmış olmasıdır.

Laiklik bir ideoloji değil, aksine ideolojik hegemonyaya karşı demokratik bir güvencedir. Bu anlamda "İslamcı" olarak nitelenebilecek ya da sıradan vatandaşların giyim tarzlarına müdahale eden ve başörtüsü veya türbanı ulusal bir sorun haline getiren "laiklik" uygulamaları da laikliğin özüne aykırıdır.

Laiklik, Türkiye"de değil ama dünyada, insanların yaşam tarzlarına müdahale edilmemesi temelinde ortaya çıkmıştır. Laiklik ilkesinin Avrupa"da tarihsel olarak ortaya çıkışı, din ve devlet ilişkileri çerçevesinde olmuştu ve Katolik kilisesinin etkisinin kırılması etrafında şekillenmişti. Hem kavramın buradan ithal edilmiş olması hem de siyasal amaçla dinsel sömürü yapmanın kolaylığı nedeniyle laiklik bağlamında din-devlet ilişkisi hep vurgulanır. Bunun ana nedeni, insanların özel hayatlarına müdahale eden temel kurumsal yapının ve en güçlü dinamiğin din olmasıdır. İşte bu nedenlerle laiklik hep dinle ilişkili olarak tanımlanmıştır. Dinler, insanların özel ve kamusal yaşamlarını mutlak doğrular temelinde düzenler. Bu anlayış siyasete taşınırsa, yönetim anlayışını çoğunluğu temsil eden belirli bir dinsel inanış şekillendirmeye başlar. Sonuçta da, ya farklı inanışlara sahip ve azınlıkta kalan insanlar baskı altına alınır ya da din ve mezhep çatışmaları başlar.

Oysa laikliğin özü ve ortaya çıkış amacı sadece dinle ilgili değildir. Mutlak doğruluk iddiasındaki başka ideoloji ve anlayışlar da laiklikle çatışır. Burada önemli olan, kavramın özünü yakalayabilmektir. Bu kavramın Avrupa"dan ithal edilmiş olması nedeniyle toplumsal temeli zayıftır, özü kavranamamıştır ve bu yüzden farklı siyasal kesimler tarafından farklı amaçlara yönelik olarak hep çarpıtılmıştır. Kimi onu kendi siyasal çıkarları için kullanırken, kimi de ona karşı mücadele ederken laikliğe farklı anlamlar yüklemiştir.

Oysa laiklik demokrasinin özüdür. Modern demokrasiler, farklılıkların bir arada yaşamasına dayanır. Laiklik ilkesinin özünde, inanç veya yaşam tarzı ne olursa olsun insanlara özel hayatlarıyla ilgili dayatma yapılmaması, bireysel özgürlüklerin ve toplumsal farklılıkların yaşatılması vardır. Buna göre siyasal iktidar, herkesin dilediği gibi ve kendi inançları doğrultusunda yaşamasını güvence altına almalıdır. Burada devlet, dayatma yapan değil, dayatma yapanlara karşı hukuki güvenceler sunan kurum olmalıdır. Din veya başka bir ideoloji adına insanlara yaşam biçimleri dayatırsanız laikliğe aykırı hareket etmiş olursunuz. Laiklik, hem inançların baskı altına alınmasını önleyen bir güvence, hem de siyasetin dinselleşmesini engelleyen bir sigortadır.

Kavramın son dönemde iğfale uğraması nedeniyle laiklik, belirli ideolojik gruplarla özdeşleşen içi boş bir kavrama dönüşüyor. Bunun sonucunda, laiklik ilkesinin yönetim ve siyaset anlayışından dışlanması, ciddi riskler doğuruyor. Geçmişteki yanlış uygulamaları laiklikle özdeşleştirir ve bu ilkeyi kaybedersek, uzun vadede özgürlükleri kısıtlayacak gelişmelerin de önünü açmış oluruz.

• En genel anlamdaki tehlike, demokrasinin çoğunlukçu, siyasetin de dinsel ve mezhepsel hale gelmesidir. Çoğulcu demokrasiden farklı olarak çoğunlukçu demokrasi, farklılıkları hoş görmez ve herkesin çoğunluğun tercihlerine uyması gerektiğini savunur. Bu da demokrasinin uzun vadede zarar göreceği başka süreçleri tetikler. Geçtiğimiz yaz Gezi eylemleri sırasında yaşanan tartışmaların özünde de çoğunlukçu anlayışa dair bu tür kaygılar vardı.

• Laiklikten uzaklaşmanın hem kısa hem de orta vadedeki bir başka boyutu, siyasetin etnikleşmesidir. Dikkate alınmayan azınlık grupları, etnik kimlikleri temelinde hak aramak için siyasal olarak örgütlenir. Bu tür gelişmeleri zaten yaşıyoruz. İşte bu sorunların nedeni de laikliğin doğru uygulanamamış olmasıdır. Bundan sonrası ise çok daha tehlikeli olan etnik çatışma riskidir. Eğer bu soruna çözüm bulunamazsa etnik ve mezhepsel çatışmalar temelinde Ortadoğu"dakine benzer gelişmeler ortaya çıkabilir.

• Tüm bu eğilimler, uzun vadede farklılıkların baskı altına alınmasına ve sonuçta çoğunlukçu demokrasinin de demokrasi olmaktan çıkıp otoriter veya totaliter nitelikteki başka bir rejime dönüşmesine yol açabilir.

• Laiklikten kopuş, uzun vadede dinsel bir siyaseti de beraberinde getirebilir. Siyasetçilerin günlük demeçlerinde ayet ve hadisler kullanması, yapılacak düzenlemelerin dinsel nedenlerle (içki konusunda başbakanın açıklamaları gibi) gerekçelendirilmesi zaten artık doğal karşılanıyor. Unutmayalım ki dinsel demokrasi olmaz. Çünkü bütün dinler ve mezhepler kendilerinin mutlak doğru olduğuna inanır ve kendi ahlak veya yaşam anlayışlarını tüm topluma dayatmak ister. Bu anlayışı benimseyen siyasal ortamlarda farklı düşünceye yer olmaz. Farklı düşüncelerin eşit birlikteliği dinsel siyasetle değil laiklikle mümkündür.

Günümüzde inanç özgürlüğü adı altında laikliğin yanlış uygulamalarına saldırarak kavramın içi boşaltılmaktadır. Bu eğilim ve tehlikeler karşısında laiklik kavramı üzerinde yeniden düşünmek ve onu yeniden yorumlamak gerekiyor. Geçmişte doğru uygulanamamış olması nedeniyle laiklik ilkesini kaybedersek, demokrasi ve çoğulculuğun en temel güvencesi de ortadan kalkar. Çoğunluğun her istediğini yapmasına karşı çıkmak için bundan sonra kullanabilecek bir kavram da kalmaz.

Sonuçta, sadece demokrasi kavramına sarılıp onun etrafındaki tamamlayıcı ilkelere sahip çıkmazsak, o demokrasiyi de kaybederiz, çünkü sandıktan çıkan çoğunluğu mutlaklaştırmış oluruz. Laiklik, demokrasinin en temel tamamlayıcılarından biridir. Bu kaybedildiğinde, seçim kazananların özel yaşamlarımıza kadar müdahalelerine de rıza göstermek zorunda kalabiliriz. Hatta bir gün, çoğunluk demokrasiyi de istemezse, o zaman yine "çoğunluğun dediği olur" deyip demokrasiden de vazgeçmek gerekebilir.

Devam edecek (Kavram iğfali ve Türklük)…

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Eğitimde Temel Sorun : Az Seçenek, Çok Talep ve Mutlakiyetçi Siyaset

Prof. Dr. Halil İbrahim Bahar

hibahar

2 Aralık tarihinde yapılan Bakanlar Kurulu toplantısından çıkan sonuca göre dershaneler hakkında yapılacak düzenlemenin Ocak ayında Meclis’e getirileceği ve söz konusu düzenlemeye göre dershanelerin mevcut haliyle bir yıl daha çalışabileceği öngörülmekte. Tartışmalar sadece dershaneler üzerinden ve mutlakiyetçi bir yaklaşımla yürüdüğü için, eğitim sisteminin bir bütün olarak masaya yatırılması şu an için söz konusu değil. Televizyon programlarında bile meseleyi akademik bakışla analiz etme yerine, doğrudan sonuçlara geçilmesi isteniyor. Bu yüzden televizyon kanallarında ve gazete sütunlarında eğitim ve dershaneler hakkında söylenmesi gerekenler yeterince söylenmedi.

Dershanelerin, etüt merkezlerinin ve okuma salonlarının bireysel eğitimi desteklemekle birlikte, toplumsal işlevleri hakkında bilinmeyen ve söylenmeyen çok şey var. Söz konusu eğitim yerlerinin Doğu Anadolu’da ve Güney Doğu Anadolu’da eğitim ve toplumsal bütünleşme açısından yaptığı çalışmaları hesaba katmak gerekir. Bölge’deki dershanelerin, etüt merkezlerinin ve okuma salonlarının kapatılması, eğitimde boşluk bırakmak demektir. Zaten PKK ve BDP de oluşacak boşluğu doldurmaya gönüllü olduklarını gecikmeden söylediler. BDP’li belediyeler tarafından faaliyete açılan, ideolojik eğitimlerin de verildiği Eğitime Destek Evleri (EDEV) sayılarını her geçen gün artırmaktadır. BDP Eşbaşkanı Gülten Kışanak sadece bölgede değil, Türkiye’nin tamamında eğitime talip olduklarını söyledi.

Eğitim sistemimiz bu kadar düşük düzeyde olmasaydı; bazı bölgelerimizde dershaneler okulların eksikliğini tamamlamamış ve toplumsal bütünleşme adına katkıda bulunmamış olsaydı; PKK dershane, etüt merkezi ve okuma salonlarına karşı saldırılarda bulunmasaydı; dershanelerin kapatılması meselesine karşı bu kadar duyarlı olunmazdı. Eğitim ve dershane meselesini bireysel başarı ve motivasyonla birlikte; eğitimi, toplumsal eşitsizlik, toplumsal hareketlilik, toplumsal bütünleşme ve siyasal sisteme güven açısından da ele almalıyız. Bu yüzden dershane meselesini sadece “ineğini satıp, parasını dershaneye yatırmak zorunda kalan bir babanın içinde düştüğü sıkıntılı durumla” açıklayamaz ve aşağıdaki soruları da gündemden kaçırmış oluruz.

Dershanelerin kapatılması meselesine nereden bakacağız? Meseleyi sadece Hükümet-Cemaat tartışmaları açısından ele almak ne derece doğrudur? Eğitimin sadece sınav kazanmaya indirgenmesini, öğrencilerin yarış atına dönüştürülmesini, alt toplumsal katmanlarda bulunan öğrencilerin dezavantajlı olmasını ve eğitim yoluyla sosyal hareketlilik yollarının tıkanmasını ele almayacak mıyız? Çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlama yolunda her türlü özveride bulunmayı göze alan velilerden kendilerine sunulan eksik seçeneklere razı olmalarını mı isteyeceğiz? PKK’nın vesayetini ilan ettiği, KCK’nın paralel devlet yapılanmasını her geçen gün güçlendirdiği bölgelerde eğitim işini ayrılıkçı PKK’ya mı devredeceğiz?

Elde yeterli veri olmadan neyi, nasıl dönüştürüyoruz? Devlet zoruyla dönüşme olur mu? Dershaneler konusundaki şikâyetler, temel sorunlar, talepler ve çözüm önerileri nelerdir? Yetersiz verilerle ülkemizin geleceği açısından çok önemli olan dershaneler hakkında alınacak kararların sosyal, ekonomik ve siyasal sonuçları düşünüldü mü?

Dershanelerin kapatılmasıyla devletin iyi eğitimden yoksun bıraktığı gençler, seçme ve yerleştirme sınavlarında iyi eğitim alanlara göre dezavantajlı konuma düşmezler mi? Eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik alternatif çözümlerin yasaklanmasıyla, Devlet tarafından dezavantajlı konuma düşürülen gençlerde “haksızlık duygusu” ve “geleceğe güvensizlik duygusu” oluşmaz mı? Böylece gençlerin siyasal sistemin meşruiyetine ve demokrasiye olan inançları zedelenmez mi? Gençler eşitlikçi olmayan politikalarla dezavantajlı hale getirilmiş olmaz mı? Böylece dezavantajlı gençlerin akademik başarıyla toplumsal hiyerarşide daha üst sıralara yükselmelerinin önleri Devlet tarafından kesilmiş olmaz mı? Bunun sonucu gençlerin toplumsal sisteme olan bağlılıkları ve inançları zedelenmez mi? Üniversitelere girişteki rekabeti nasıl düzenleyeceksiniz? Dershaneleri kapatınca eğitimin kalitesi artacak mı?

Modern toplumlarda statü doğumla kazanılmaz. Modern toplumlarda statü, çalışma ve başarıyla elde edilir. Bu yüzden eğitim, statü kazanma araçlarının başında gelmektedir. Statü ile eğitim arasındaki bu bağ; daha iyi eğitimle, yüksek prestijli mesleklere sahip olunabileceği durumunu ortaya koyar. Eğitim, kuşaklararası ve kuşaklar içi toplumsal hareketliliğin en önemli anahtarıdır. Üst sınıfta olan bir birey, eğitimini geliştirerek öncelikle mevcut pozisyonunu koruma, daha sonra da bulunduğu konumdan daha üst sıralara yükselmek istemektedir. Alt sınıfta olan bireyler de iyi bir eğitimle toplumsal hiyerarşide daha üst basamaklara çıkmak istemektedir.

Toplumsal hareketliliğin kuşaklararası boyutuna baktığımızda, ebeveynlerin çocuklarına iyi bir eğitim sağlamak için her türlü özveriyi yaptıklarını görüyoruz. “Ceketimi satıp çocuğumu okuturum” bize özgü bir ebeveyn fedakârlığıdır. Demokratik toplumlarda çocuklarının nerede ve nasıl eğitimi alacakları hakkındaki kararları ebeveynler verir; bu hak başkasıyla paylaşılamaz. Ebeveynler kararlarını, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin gereği olarak, çocuklarının düşüncelerini de ele alarak verirler. Bundan dolayı demokratik toplumlarda çocuklarının eğitimi için isteyen ceketini satar; isteyen de ineğini! Buna kimse karışamaz! Siyasi iktidar düşen ise, eğitimde fırsat eşitliğini sağlamaya yönelik kararlar alarak, eğimi bir sömürü aracı olmaktan kurtarmaktır.

Eğitim sistemi, eğitim düzeyi düşük ve istenmeyen okullar ile eğitim düzeyi yüksek ve aşırı talebin olduğu okulları bir arada yürütmeye çalışmaktadır. Okullara yönelik arz-talep dengesizliği sadece Türkiye’ye özgü bir durum da değildir. Eğitim kalitesi yüksek olan okulların sayısının sınırlı sayıda, bu okullara olan talebin de yüksek sayıda olması, “eğitimde rekabet” olgusunu ortaya çıkarmıştır. Tüm dünyada artık öğrenciler okulu seçmiyor, okul öğrencileri seçiyor. Toplumsal eşitsizliğin en temel yansımalarının başında, eğitimdeki eşitsizlikler gelmektedir. İyi okulların sayısının az ve sadece avantajlı yerlerde olması, eğitimde fırsat eşitliğini ortadan kaldırmakta. Farklı toplumsal katmanlarda olup, sosyal ve ekonomik yönden farklı avantajlara sahip olan çocuklar, aynı sınavda yarışmak zorunda kalmaktadır.Gençleri bir taraftan yoksun bırakıp, diğer taraftan da onları sosyal, ekonomik ve kültürel yönden avantajlı olanlarla aynı yarışma sınavında değerlendirmek eşitliğe aykırıdır; bu haksızlıktır! İktidarın önce bu haksızlığı gidermesi gerekiyor.

Eğitimdeki arz ve talep arsındaki dengesizlik, öğrenciler arasında yarışma ve rekabeti ortaya çıkararak seçme ve yerleştirme sınavlarının önemi artmıştır. Türkiye’de liselere ve üniversitelere giriş sınavı sonuçlarının açıklanması gündemin birinci konusu haline gelmiştir. Bu yüzden eğitimdeki başarı, sadece sınav başarısıyla ilişkilendirilmiştir. Öğrencilerin vasıfları, bilgileri, sorun çözme yetenekleri, ekip ruhu anlayışları ve bireysel ve toplumsal açıdan ele alınan diğer önemli özellikleri değerlendirme dışı bırakılıyor. Öğrencilerin sadece sınavlarda nasıl performans gösterdikleri ön plana çıkıyor. Bu da öğrenciler arasında rekabet ve bireysel başarı olgusunun yerleşmesine neden olmaktadır. Kapitalizmin istediği de bireysel başarıdır zaten.

Kapitalizmin sömürü aracı olmasından kurtarmak için eğitime işlevselci paradigma açısından bakmak gerektiğini bir kez daha vurgulamakta fayda var. Eğitime işlevsel bakan paradigma, eğitim ile toplumun gereksinimleri arasında bir ilişki kurar; eğitimi bir sınıfın başka sınıflar üzerinde egemenlik kurma aracı olarak görmez. İşlevselci paradigma eğitimin bireysel yönüne baktığı gibi, eğitimin toplumsal yönüne de bakar. İşte bundan dolayı işlevselci paradigma, eğitim hakkındaki genel beklenti ve planların belirlenmesinde asıl söz sahibinin toplum olduğu görüşünü savunur.

Sonuç

Sanayi toplumlarında başarı doğumla değil, sonradan kazanılmaktadır. Bu da akademik başarıyı önemli bir araç haline getirmektedir. Fırsat eşitliğine sahip olmayan gençler, yarın ne olacak kaygısı altında ezilmektedirler. Fırsat eşitliğinin olmadığı bir eğitim sistemi, eşitsizliğin şekillendirdiği sınıf ilişkilerini yeniden inşa etmektedir. Yeni Türkiye’nin yeni bir eğitim sistemine ihtiyacı vardır. Eski eğitim sistemiyle yeni Türkiye’nin gerçekleştirilmesi hayaldir.

Okulların işlevi sınav kazandırma merkezlerine indirgendi. Bu durum öğretmenleri de sınav kazandırma araçları haline getirdi. Dershane tartışmalarından önce okulun işlevlerinin ne olması gerektiği hakkında tartışmaların yapılması gerekmektedir. Okullarda ahlaki değerler, toplumun değerleri ve milli kimlik öğretilerek, bireyler toplumun üyesi haline getirilmelidir.

Okulların sadece mezuniyet belgesi veren kurumlar haline dönüştürülmesi, dershanelere olan ilginin artmasına neden olmakta, artık kendilerinden ümidin kesildiği okullar sorgulanmamaktadır. Başarının ölçütünün sadece test sonuçlarına indirgenmesi, ister istemez dershaneleri ön plana çıkarmaktadır.

Siyasetin gölgesinde yapılan dershane tartışmalarından sağlıklı sonuçlar çıkmaz. Bu yüzden sosyal medyadaki bazı değerli dostlar haklı olarak “meseleyi kapatalım” diyor. Bununla birlikte, eğitim sadece sınav performansına indirgendiği için dershaneleri tartışıyoruz. Dershane tartışmaları, tartışmanın öznesi olan öğrencilerin yokluğunda büyükler arasında devam ediyor. Küçüklere “siz bu konuda ne diyorsunuz?” diye soran yok. Demokratik toplumlarda çocuklarının eğitimi hakkında kararları ebeveynler verir. Bu konuda Devlet dayatma yapamaz.

Çocukların eğitim Devlet, çocuklar, ebeveynler ve toplum arsında her zaman tartışmalıdır. “Ben yaptım oldu”, “dediğim dedik çaldığım düdük” ve benzeri mutlakiyetçi yaklaşımlar demokrasiyi zedeler. Siyasetçiler dershanelerle ve eğitimle ilgili tüm konularda karar verirken, çocukların ve gençlerin nitelikli eğitime eşit olarak nasıl ulaşabileceklerini de hesaba katmak zorundadırlar. Kararların şeffaf tartışma süreçleriyle ve bilimsel verilere göre alınması, toplumsal desteği artıracaktır.

Siyasi çıkarlar da dahil olmak üzer öğrenciler toplumdaki her türlü çıkar çatışmalarının dışında tutulmalıdırlar. İyi eğitilirlerse, sorgulama, analiz etme ve sağlıklı sonuçlar çıkarma yetenekleri geliştirilirse, öğrencilerin siyasette de doğruyu ve en iyiyi seçeceklerinden emin olabiliriz. İşte bu yüzden öğrencilerin gelecekleri hakkında alınan siyasi kararlarda öğrencilere, ebeveynlere ve topluma sormak gerekir. İnekleri satılmaktan kurtaralım derken geleceğimizi kaybetmeyelim.

ARAŞTIRMA DOSYASI : İran’ın Batılı Ülkelerle İmzaladığı Nükleer Anlaşmanın Türkiye’y e Etkileri

Prof. Dr. Hayriye Atik

hatik

atik

İran ile Batılı ülkeler arasında uranyum zenginleştirme programı nedeniyle yıllardır devam eden “nükleer gerilim”, Cenevre’de imzalanan bir ön anlaşma ile çözüm yoluna girdi. İran P5+1 olarak bilinen ABD, Çin, Fransa, İngiltere, Rusya ve Almanya ile nükleer enerji konusunda anlaştı. Anlaşma, altı ay süreyle geçerli. Ancak, kalıcı bir anlaşma için çalışmalar yapılacak.

Anlaşma neleri içeriyor?

Anlaşmaya göre, Batılı ülkeler, İran’ın enerji üretmek amacıyla uranyum zenginleştirme çalışmaları yapabileceğini kabul ediyorlar. Anlaşmanın İran’a sağladığı başka bir avantaj, İran’a yönelik ekonomik yaptırımların kısmen gevşetilmesidir. İran, bu avantajlar karşılığında, uranyum zenginleştirme çalışmalarını sadece enerji üretimi için gerekli olan düzeyde tutmayı kabul etti.

Altı aylık geçici anlaşma süresinde kısıtlamalar nasıl devam edecek?

– İran’a yönelik petrol ihracatı ve bankacılık alanındaki kısıtlamalar sürecek.

-Petrokimya ürünleri ihracatı ile altın ve kıymetli madenler ticaretindeki kısıtlamalar askıya alınacak.

-İran’ın otomotiv sektörünü etkileyen kısıtlamalar askıya alınacak.

-Askeri amaçla kullanılmayan uçak parçalarının ithalatındaki kısıtlamalar gevşetilecek.

-İran, dondurulan banka hesaplarındaki fonlarını, tıbbi araç ve gereç alımında kullanabilecek.

Bu gevşemeler sayesinde, İran, geçici anlaşma dönemini kapsayan altı aylık sürede 6-7 milyar dolarlık kaynak kullanabilecek. Ayrıca, geçici anlaşma döneminde İran’a yeni bir yaptırım uygulanmayacak.

İran ile Batı arasında imzalanan bu anlaşma Türkiye üzerinde ekonomik ve politik etkiler doğuracaktır. Şimdi sırasıyla bu etkileri inceleyelim.

Türkiye’ye Ekonomik Etkileri

İlk etki, altın ve petrol fiyatlarının tüm dünyada düşmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Londra Brent petrolü %1.68 düşüşle 109.18 dolara gerilemiştir. Amerikan petrolü %1.47 düşüşle 93.47 dolara gerilemiştir. Altın da son dört ayın en düşük seviyesine inerek %1.33 kayıpla ons başına 1227.40 dolara inmiştir. Altın ve petrol fiyatlarının düşmesi, Türkiye’de cari açığın azalmasına ve enflasyonun düşmesine yol açacaktır.

İkinci etki, Türkiye’nin enerji köprüsü olmasını sağlayacaktır. Bu etki, geçici anlaşmanın kalıcı anlaşmaya dönüşmesi durumunda ortaya çıkabilir. Kalıcı anlaşma sonunda İran’ın petrol ve doğalgaz pazarına tüm gücüyle dönmesi, Türkiye’nin enerji köprüsü olma rolünü güçlendirecektir. İran petrol ve doğal gazının, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşması ve ambargoların kalkması ile İran’ın Türkiye üzerinden dünya ile daha çok ticaret yapması, Türkiye için kazançlı bir durumdur.

Üçüncü etki, İran’a yaptığımız ihracatın yeniden canlanması şeklinde ortaya çıkacaktır. 2012 yılında İran’a 9,9 milyar dolar olarak gerçekleşen ihracatımız, 2013’ün ilk dokuz ayında ambargoların etkisiyle 3,4 milyar dolar gibi düşük bir düzeyde kalmıştır.

Altı aylık geçici anlaşma döneminde ambargoların kaldırılması sonucunda, İran’a 6-7 milyar dolarlık kaynak transferi gerçekleşebilecektir. Bu transfer, İran’ın Türkiye’den yapabileceği ilaç, tıbbi malzeme ve otomotiv yedek parçaları ithalatını artırabilecektir. Nitekim tekstil ve mobilya üreticileri gelişmelerden memnun kaldıklarını daha önce çeşitli engellerle karşılaşan tekstil ve mobilya ihracatını canlandırmak için adımlar attıklarını dile getirmektedirler. İlaç konusunda da benzer gelişmeler söz konusudur. Ülkemizdeki önemli ilaç firmaları İran’da üretim yapmak amacıyla girişimde bulunmaktadırlar.

Kaynak: TÜİK verilerinden düzenlenmiştir.

Dördüncü etki, kalıcı anlaşmanın sağlanması durumunda, İran’da alt yapı yatırımlarının canlanması ile gerçekleşebilecektir. Böyle bir durumda, yurt-dışı müteahhitlik hizmetlerinde önemli payı olan Türkiye, bu tür alt yapı projelerinden pay alabilecektir.

Beşinci etki, Türkiye-İran sınır ticareti üzerinde görülecektir. İran’da ortaya çıkabilecek ekonomik canlanma, iki ülke arasındaki sınır ticaretini canlandıracaktır.

Altıncı etki, döviz kurları ile ilgilidir. Döviz kurlarının düşmesi şeklindeki ilk beklenti, dolar kurunun düşmesi şeklinde ortaya çıktı. Kurların düşmesi ve BIST endeksinin yükselmesi, anlaşma sonucunda Türkiye ile ilgili risk algısının değiştiğini göstermektedir. Uzmanlar, orta vadede bir doların 1,9600 ve 1,9340 düzeylerini koruyacağını tahmin ediyorlar.

Türkiye’ye Politik Etkileri

İran ile imzalanan anlaşma, yukarıda sıraladığımız nedenlerle ekonomik olarak Türkiye’nin lehine sonuçlar doğuracaktır. Ancak, politik olarak Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini azaltacaktır. Yıllar süren yaptırımlara rağmen, Batı ile yaşadığı krizden anlaşma ile çıkan İran’ın bölgedeki etkinliği artacaktır. Çünkü kendi kendine terkedilmiş, yaptırımlara maruz kalmış bir İran’ın yerini, özellikle Batı ile işbirliğini artıran ve ekonomik olarak canlanan bir İran alacaktır. Bu durum, hükümetin son yıllarda izlediği Mısır ve Suriye politikalarının başarısız olmasına eklenince, Türkiye’nin bu bölgedeki etkinliğini azaltabilir.

Bu olumsuzluğa rağmen, İran’ın bölgede önemli bir nükleer güç olma ihtimalinin ortadan kalkmış olması, Türkiye için olumlu bir gelişmedir.

ABD, son dönemlerde bir taraftan dünya ekonomisinde önemli bir ağırlığa sahip olan Çin ile diğer taraftan ABD ile Avrupa Birliği arasında imzalanacak olan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması’na kilitlenmiş durumda. Bu bağlamda, bu bölgede İran kaynaklı tehdidin ortadan kalkması nedeniyle, ABD’nin Türkiye’ye olan ilgisi azalacak; ABD Çin ve Avrupa Birliği’ne yoğunlaşacaktır.

İran ile imzalanan anlaşma, bulunduğumuz bölgede jeopolitik riskin azalmasını sağlamıştır. Jeopolitik riskin azalması, dünyanın çeşitli bölgelerinden ülkemize ve orta doğu ülkelerine dönük turistik seyahatleri artıracaktır.

Sonuç olarak; Türkiye, İran ile Batılı ülkeler arasında imzalanan anlaşma sonucunda ortaya çıkan ekonomik fırsatları değerlendirmeli; bulunduğu bölgede ortaya çıkan ekonomik canlanmayı lehine dönüştürebilmelidir.

Türkiye’nin bölgedeki siyasi etkinliğini yeniden artırabilmesi; demokratik bir ülke olarak ön plana çıkması ile mümkün olabilir.

TEKNİK TAKİP : Operasyonlarda ‘Paralel İstihbarat’ İddiası !

İki yıl önce kaybolduğu raporu tutulan Emniyet İstihbarat Dairesi’ne kayıtlı dinleme cihazının İstanbul merkezli yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarında rol oynadığı iddia ediliyor.

17 Aralık’ta İstanbul merkezli başlatılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla ilgili her geçen gün yeni bir iddia ortaya atılmaya devam ediliyor. Son iddia söz konusu operasyonun 2 yıl önce kaybolduğu raporu tutulan Emniyet İstihbarat Dairesi demirbaşına kayıtlı dinleme cihazı yardımıyla yapıldığı yönünde!

Söz konusu iddialarsa günler öncesinden sosyal medyada iş adamları ve bürokratlara yönelik telefon görüşmelerinin dinlenmesi üzerinden operasyonlar düzenleneceği yönündeki paylaşımlara dayandırılıyor. Sosyal medyada yer alan bu iddialar ve bilgilerin iki yıl önce kaybolduğu belirtilen dinleme cihazı vasıtasıyla elde edildiği öne sürülüyor.

İstihbarat Dairesi Başkanlığı harici bir ‘paralel istihbarat’ oluşturulduğu ve bu oluşum kayıp cihaz sayesinde yasa dışı dinlemeler gerçekleştirdiği de iddia ediliyor.

Türkiye gazetesinin haberine göre Engin Dinç, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın başına getirilince geçmişe dönük incelemeler yaptırdı ve envanterde yaklaşık 4 yıl önce ithal edilen çok önemli bir dinleme cihazının kaybolduğu bilgisine ulaştı.

‘Böcek’ olarak da tabir edilen çok sayıda dinleme aparatının da kaybolduğu yönündeki iddiaların da üzerine giden İstihbarat, bu iddiaların kaynağını bulma yönünde ciddi araştırmalar peşindeydi. Öyle ki konuyla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında dört polis müfettişi İstihbarat Daire Başkanlığı’nı mercek altına aldı.

Müfettişlerin yaptığı araştırmalarda söz konusu cihazın ‘bozuk olduğu’ iddiasıyla imha edildiği ve bunun için bir ‘imha tutanağı’ bile düzenlendiği bilgisine ulaşıldı. Müfettişler, o tutanağa imza atan istihbaratçıların ifadelerine başvurmakla kalmadı o dönemdeki amirleri de soruşturmaya dahil etti.

En az 1,5-2 milyon dolar değerinde olan söz konusu cihazın, en tehlikeli dinleme cihazı olduğu ve hatta cihaza sahip olan kişinin Başbakan’ı bile dinleyebileceği öne sürülüyor. Rusların yazılımı ve İsrail‘in bilişimi ile üretildiği belirtilen dinleme cihaz için "muhteşem" ama "çok tehlikeli" tabirinde bulunuluyor. Cihaz sayesinde 500 metre mesafeye kadar her tür cep telefonunu pasif olarak dinlenebiliyor.

AK PARTİ DOSYASI : İsrail basını kafayı yedi !

İsrail Jerusalem Post gazetesinin manşetinde Türkiye’deki gelişmeler vardı. Gazete haberinde Erdoğan-Gülen Cemaati kavgasına vurgu yaparken, Başbakan Erdoğan’a yönelik sert ifadeler dikkat çekti.

Jerusalem Post’a röportaj veren İsrail Bar İlan Üniversitesi Siyasal Bilgiler Profesörü Efraim İnbar, Gülen hareketinin Başbakan Erdoğan’ın dış politikalarından rahatsız olduğunu söyleyerek, "Gülen hareketi, Erdoğan’ı otoriter olmakla suçluyor, Batı ve İsrail ile ilişkiler konusunda ise eleştiriyor" dedi.

İnbar, röportajında bu sürecin Başbakan Erdoğan ve Ak Parti’ye zarar vereceğini ve sonuçlarının önümüzdeki yerel seçimlerde ortaya çıkacağını söyledi. Gazete haberde ayrıca eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin’in görüşlerine de yer verdi. Gazetenin haberinde Rubin’in "Erdoğan, Gülen’in hakim olduğu güvenlik güçlerini kullanarak düşmanlarını yok etti ama şimdi o güçler kendisini hedef alınca bir çocuk gibi sızlanıyor" ifadeleri yer aldı.

Rubin’in ayrıca Erdoğan’ın akibetiyle ilgili sözleri dikkat çekti. Pentagon yetkilisi, Başbakan Erdoğan’ın düzinelerce yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya olduğunu söyleyerek, "hapse de girebilir, Suudi Arabistan’a sürgüne de gidebilir" yorumunu yaptı. Bu süreçte Erdoğan’ın zarar göreceğini vurgulayan Michael Rubin, AK Parti’nin ise iktidarda kalacağını iddia etti.

YOLSUZLUK DOSYASI : Çok uluslu bir operasyon

Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül yazdı!

28 Şubat çokuluslu bir operasyondu. Türkiye’yi ‘yeni tehditler‘e karşı dizayn etme ve bu yeni haliyle sisteme entegre etme projesiydi. O çokuluslu müdahalenin yerel aktörleri dün tahliye oldu. Hem de yeni bir çokuluslu müdahaleyle yüzleştiğimiz günlerde.

O zaman sivil iktidar devrilmiş, yeni dizayna uygun bir ‘yapı’ iktidara taşınmış, Türkiye’nin yüz milyarlarca doları kayıplara karışmış, sokaklar siyasi kamplara ayrılmış, ülke insanlarının ezici çoğunluğu devlet düşmanı ilan edilmişti.

Şimdi de aynı durum var. Ölümüne bir operasyonun daha ilk aşamasındayız. Diz çöktürme, süründürme, çökertme, sivil iktidarı devirme, Türkiye sokaklarını yeniden kamplara ayırma operasyonu bu. O çokuluslu çevreler, oyun kurucular yeniden sahnede.

28 Şubat‘ta İslami yöneliş tehdit olarak öne sürülmüş, bu senaryo üzerinden oyun kurulmuş, siyasi ve ekonomik alanda acımasız bir program uygulanmıştı.

Şimdi yolsuzluklar, dosyalar üzerinden oyun kuruluyor. Yine siyasi, ekonomik alanı hedef alan bir proje yürütülüyor. 28 Şubat hiçbir zaman yerli, sadece Türkiye’nin iç iktidar kavgalarıyla sınırlı bir proje değildi. Ama öyle servis edildi. Türkiye’nin en büyük zaaf alanı olan askeri müdahale geleneği kullanılarak planlama yapıldı ve uygulandı.

Bu seferki de hiçbir şekilde yerli bir proje değil. Gün geçtikçe bu daha da iyi anlaşılacak. Senaryonun ileriki aşamaları bunu apaçık ortaya çıkaracak. Ama yerli bir kavga olarak öyle servis ediliyor. Askeri müdahale geleneği asker yerine başka güç odakları üzerinden yürütülüyor.

Arada tek bir fark var: 28 Şubat İslamcı-laik ayrışmasını kullandı, bunu pekiştirdi, ayrışmayı ve çatışmayı derinleştirip amacına ulaştı. Bu sefer muhafazakar bir gelenekten gelen iktidara karşı muhafazakar bir tabanı muhalefet alanına çekerek kavga ateşleniyor. Yani bir nevi İslamcı-İslamcı çatışması. Bu çok daha tehlikeli, içinden çıkılmaz, Türkiye’ye yıllarca onarılamayacak hasarlar verecek bir çatışma şekli.

O oyun kurucu çokuluslu çevreler, herkesin birbirini bitireceği noktaya kadar kavgayı sürdürecek. Muhtemelen kavgaya yeni ortaklar eklenecek, Türkiye’nin zaaf alanlarını oluşturan farklılıklar istismar edilecek, devletle hesabı olanlar sahneye sürülecek, ilginç ittifaklar-ortaklıklar kurulacak. Toplumsal olaylar, kitlesel tepkiler organize edilecek. Sadece seçimlere değil, Türkiye’nin iktidar yapısını değiştirmeye ayarlı bir proje yürütülecek.

Gezi olayları dar bir alanı içine alıyordu. Toplumsal tabanı yaygın değildi. Geniş bir örgütlenmeyi temsil etmiyordu. Kimlik olarak Alevi çevreleri öne çıkarmaya çalıştı. Çok yerli, Anadolu insanının dilini konuşan bir ayaklanma formatı değildi. Bu yüzden başarılamadı.

Ama amaç hükümeti devirmekti. Başbakanlığı, devlet kurumlarını ele geçirmeye, sokak üzerinden yeni bir Türkiye biçimlendirmeye, özgürlük diye diye özgürlükleri askıya almaya, demokrasi diye diye demokrasiyi o çokuluslu iradenin eline teslim etmeye dönüktü. Başarılamadı.

Bu sefer çok daha verimli bir alan keşfettiler. Daha geniş, daha etkili, daha örgütlü, üstelik muhafazakar değerlere sahip, sivil iktidarın mücadele etmekte en zayıf olduğunu düşündükleri toplumsal kesimler üzerinden oyun kurdular. Özgürlük tutmadı, yolsuzluk dosyalarını devreye soktular.

Bu açıdan özgürlük kavramına yüklenen misyonla yolsuzluk dosyalarına yüklenen misyon arasında hiçbir fark yok. Birinde değerler üzerinden diğerinde kamuoyunu rahatsız edecek uygulamalar üzerinden operasyon yapılıyor. Ama her ikisinde de bunlar sadece araç. Araçlar, zaaf alanları, çatışma alanları kullanılarak yürütülen bir büyük senaryoyla karşı karşıya Türkiye.

Bu bir Türkiye projesi. Zamanla göreceğiz; hiçbir şekilde içerideki bir iktidar mücadelesiyle sınırlı değil. 28 Şubat’ı yaptıran iradeyle bugünkü irade arasında fark olmadığı gibi amaçlar ve yöntem arasında da bir fark yok. Sadece araçlar, gerekçeler, kullanılan argümanlar farklı.

Türkiye son on yılda ulusal sınırlarının çok ötesine çıktı. Siyasi olarak Ortadoğu’da her denklemi bozacak güce ulaştı. Asya’dan Latin Amerika’ya uzanan bir uluslararası etkinlik alanı oluşturdu. Osmanlı siyasal otoritesinin çöküşünden bu yana bu ülke ilk kez Anadolu sınırlarının dışına taştı. Türkiye büyüdükçe bölgeyi yöneten büyükler küçüldü, bölgedeki çıkar alanları daraldı. İntikam için bu yeterli.

Türkiye, ekonomik olarak büyüdü. Dünyanın her ülkesinde artık Türkiye var. Batı, ekonomik krizlerle boğuşurken, Avrupa’nın en büyük ekonomileri çökerken Türkiye daha da güçlendi. Orta Afrika’dan Uzak Asya’ya kadar her piyasada oyuncu olmaya başladı. Sen Halkbank üzerinden küresel piyasa oyunları kurarsan, bu bankayı dünyanın sayılı bankaları arasına sokmayı düşünürsen o bankayı böyle tartışma alanına çekerler. Bu da intikam için yeterli.

Türkiye’nin sivil toplum kuruluşları, küresel ölçekte yardım organizasyonlarına başladı. Endonezya’dan Küba’ya, Afrika’nın en uçlarından Sibirya’ya kadar ihtiyaç sahiplerine ulaşıyor, Afrika’nın derinliklerinde köyler, kasabalar kuruyor, geleceğe dönük kalıcı izler bırakıyor. Yakında bu kuruluşlara yönelik bir operasyon başlarsa kimse şaşırmasın. Bu bile intikam için yeterli.

Türkiye, yönetilebilir ülke olmaktan çıktı. Kendi yolunu çiziyor, kararlı bir çizgi izliyor. Tekrar yönetilebilir alana çekilmesi isteniyor. Bugün içeride tartıştığımız konular ne olursa olsun, hepsinin ötesinde bir gerçek kurgu var ve o çokuluslu irade var. Bu ülkeye diz çöktürmek, onu tekrar muhtaç hale sokmak, iç çekişmelere mahkum etmek istiyorlar.

‘Sen İran‘la nasıl anlaşırsın, ambargoyu nasıl delersin, ABD şirketini bir kenara atıp Çin‘le nasıl füze anlaşması yaparsın, nasıl kendi savunma sanayiini kurarsın, Asyalı güçlere nasıl göz kırparsın, Mısır‘dan sana ne, İsrail’e nasıl posta koyarsın’ diyorlar.

Bütün bunları görüp de, kimse ‘ne alakası var’ demesin. Tartışmayı dar alanlara çekip o iradeyi gizlemesin. Bu milleti aptal yerine koymasın. Zira bu yönde bir algı yönetimi ihanetin en acımasızıdır. Çok gördük, tecrübeliyiz.

Ortada tek bir gerçek var: Birileri, işin farkında olan herkesin karşı çıkacağı bir Türkiye projesi uyguluyor. Bu ülkeyi rehin almaya çalışıyor.

TEKNİK TAKİP /// Kayıp cihazların sırrı /// YAKINDA MK ULTRA CİHAZLARI DA ÇIKACAK ///

Emniyet İstihbarat’ın uzaktan dinleme yapan cihazı 2 yıldır kayıp. Son operasyonda bu cihazın kullanıldığı öne sürülüyor.

Emniyet İstihbarat Dairesi’ne kayıtlı dinleme cihazının bir süre önce kaybolduğunun ortaya çıkması ile başlayan tartışma "Yolsuzluk ve Rüşvet" adı altında başlatılan operasyonlarla yeniden gündeme geldi. Bazı bakanlara ve iş adamlarına ait telefon tapeleri ile günler öncesinden operasyon yapılacağı şeklinde sosyal medyada yer alan bilgilerin, bu cihaz sayesinde elde edilen bulgular doğrultusunda servis edildiği öne sürülüyor. Ankara’yı sarsan operasyonun temelinde de kayıp cihazın olduğu, bu cihazın İstihbarat Dairesi dışında oluşturulan ‘paralel istihbarat’ tarafından yasadışı dinlemelerde kullanıldığı iddiası dillendiriliyor.
Müdür değişince fark edildi!

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın başına getirilen Engin Dinç’in geçmişe dönük incelemeleri sonucu 3-4 yıl önce ithal edilen, ülke güvenliği için çok önemli bir dinleme cihazının kaybolduğu ortaya çıkmıştı. Üstelik envanterde de görünüyordu. Ayrıca çok sayıda "böcek" aparatının kaybolduğu iddiaları da gündeme gelmişti. Emniyet, o günden bu yana "Kim, neden ve nasıl" sorularının cevabının peşindeydi. "Emniyet’e zimmetli dinleme cihazını bulmak için başlatılan soruşturmada dört polis müfettişi Emniyet İstihbarat’ı mercek altına aldı.

Müfettişler cihaz için ‘imha tutanağı’ düzenlendiğini belirledi ve imzası olan istihbaratçıların ifadelerine başvurdu. İstihbaratçılar, "cihazın bozuk olduğu" ve o dönemdeki amirlerinin talimatlarıyla imha edip tutanak düzenledikleri doğrultusunda ifade verdi. Müfettişlerin, o amirleri de soruşturmaya dahil ettikleri öğrenildi.

Peki bu cihaz neden bu kadar önemli? Genel olarak, operasyon amaçlı, belli bir operatöre bağlı olmaksızın, kısa mesafeli dinleme cihazlarının aktif ve pasif olmak üzere iki ayrı modeli bulunuyor. İçinde bu cihaz olan orta büyüklükte bir çantayı dinlemek istediğiniz ortamda, bir arabanın içine koyarak, çevreyi kolayca dinleyebiliyorsunuz.

Emniyet istihbarat’tan kaybolan cihaz ise pasif dinleme yapabilen türden. En ucuzu 1,5-2 milyon doları bulan bu cihaz, en tehlikeli dinleme cihazı olarak kabul ediliyor. Rus-İsrail ortak yapımı olan cihaz, telefon ve baz istasyonu arasında ‘kırılamaz’ denen kriptonun kırılması sayesinde geliştirilmiş. Rusların yazılımı, İsrail’in bilişim tecrübesi ile birleşmiş ve "muhteşem" ama "çok tehlikeli" bu cihaz ortaya çıkmış. Cihazın özelliği yaklaşık 500 metreye kadar her tür cep telefonunu pasif olarak, bir saniye gecikme ile dinleyebilmesinde yatıyor.

Emniyet’e yakın kaynaklar bu durumu, "Bu cihazı elinde bulunduran Başbakan’ı bile dinler" şeklinde değerlendiriyor ve ekliyor, "Küçük böcekler operasyonda bile kaybolabilir. Ama pasif dinleme cihazları gerçekten çok pahalı ve tehlikeli cihazlardır. Kaybolması vahim bir durum!"

HANEFİ AVCI DA UYARMIŞTI

Başbakan’ın evinde de böcek bulunmuştu

Örtülü ödenekle alınmasına rağmen, bu tür malzemelerin mutlaka birilerinin üzerine zimmetli olduğuna dikkat çeken kaynaklar, "Bu tip malzemeleri sivillerin ülkeye sokması yasak. Satışı kontrollü. Dinlemelerde kullanılan böceklerin üzerinde de mutlaka seri numarası var. O yüzden kaybolması zor" diyor. Başbakan’ın ofisinde de bir süre önce böcekler bulunmuştu. O böceklerin yaptığı dinlemeyle, bu cihazın kaybolmasının vahamet derecesi aynı. Çünkü bu cihazlar, kapalı olsa dahi ortamdaki cep telefonunu aktif bir böceğe dönüştürüyor.

Ayrıca, bu cihazın marifetlerini ayrıntılı olarak anlatan istihbaratçı eski polis şefi Hanefi Avcı, Emniyet İstihbarat’a ait bazı cihazların kaybolduğunu veya başka amaçlarla kullanıldığını "Haliç’te Yaşayan Simonlar" adlı kitabında yazmış, ve bu konuda soruşturma yapılmasını istemişti.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: