Günlük arşivler: Aralık 13, 2013

SUÇ DOSYASI /// BİR ŞEHİR EŞKİYASININ PORTRESİ : BİNGÖLLÜ KENAN

Şehire bir eşkıya indi

29 yaşındaki Kenan Yayla birçok suçtan 10 yıl hapis yatmış. Bu durumu sosyal medyadan duyurarak adamlarıyla birlikte esnafı ve semti haraca bağlamak için kullanıyor.

Bingöllü Kenan… Asıl adı Kenan Yayla, 29 yaşında… İstanbul Sultanbeyli’de adamları ile birlikte silah zoru ile insanlardan haraç toplayan yeni yetme bir mafya lideri. Sosyal medyada kendini elinde-belinde silah, tespih, atkı ve Sedat Peker’e benzeyen fotoğraflarla tanıtıyor. Videolar yayınlıyor. "Bana değil polis kralı gelse dokunamaz" diye korku salıyor. Bir Sultanbeyli sakini, "Geçen yıl doğu illerinden yeni göç eden iki aşiret kavga edince Sultanbeyli’de ortalık karıştı. Sultanbeyli’nin geçen yılki emniyet müdürü V.K. ve asayiş büro amiri İ.P. iki aşireti barıştırması için ilçenin önde geleni olarak uyuşturucu satan, sattıran çevresinde sürekli kavga eden Yayla’yı devreye sokunca adam kendisini büyük bir insan sanmaya başladı" diyor.

Sultanbeyli sakinleri, Yayla’yla baş edemez hale geldi. Mafya liderliğine soyunan Yayla, iddialara göre arkasına taktığı onlarca insanla birlikte caddede dolarak dükkânlara girip esnaftan haraç topluyor. Adamlarıyla birlikte Yavuz Selim Mahallesi Eyyubi Caddesi’nde yer alan ve dış görünümü simsiyah camlarla kaplı olan "Gölet Kıraathanesi"ni işleten Yayla, polisteki suç dosyası çok olmasına rağmen elini kolunu sallayarak suç işliyor. Silah zoruyla haraca kesilen Sultanbeyli esnafı, Yayla’ya dur diyen çıkmayınca SABAH gazetesini arayarak yardım istedi. SABAH muhabirleri, Sultanbeyli’ye giderek olayı yerinde inceledi. Esnaf, Yayla’nın güçlü değil zayıf buldukları esnafı haraca bağladığını söylüyor. Yayla’nın yaptıklarını tek tek anlatıyor. Ancak başlarına bela almamak için fotoğraf çektirmiyor, isim vermiyor. Şikâyetçi olmaktan da çekiniyor. Esnaf, "Neden şikâyet etmiyorsunuz?" sorusuna "Polisle kol kola geziyor, kimi kime şikâyet edelim" diye yanıt veriyor.

Bir Sultanbeyli sakininin sözleri durumu özetliyor: "Geçen yıl doğu illerinden yeni göç eden iki aşiret kavga edince Sultanbeyli’de ortalık karıştı. Sultanbeyli’nin geçen yılki emniyet müdürü V.K. ve asayiş büro amiri İ.P. iki aşireti barıştırması için ilçenin önde geleni olarak uyuşturucu satan, sattıran çevresinde sürekli kavga eden Yayla’yı devreye sokunca adam kendisini büyük bir insan sanmaya başladı. O olaydan sonra kendisine ‘Bingöllü Kenan’ lakabı da takan Yayla ‘Bana değil polis kralı gelse dokunamaz’ diye insanları korkutuyor."

Dahası da var. İddiaya göre; Yayla, geçen haziranda kavga eden iki komşudan birinin yardım istemesi üzerine karşı tarafın evini kurşunlattı. 6 adamıyla birlikte tutuklandı. 2 ay Maltepe Cezaevi’nde yattı ve çıktı. Yayla’nın emniyet kayıtlarına göre suç dosyası da bir hayli kabarık. Yayla’nın ‘Suç örgütü kurmak ve silah bulundurmak’, ‘Devleti aşağılama’, ‘Uyuşturucu madde bulundurmak ve kullanmak’, ‘Mala zarar verme’, ‘Kasten adam yaralama’, ‘Ruhsatsız silah bulundurma’, ‘Görevli memura hakaret’, ‘Belgede sahtecilik’, ‘Hürriyete ve şerefe karşı suçlar’, ‘Evi kurşunlatma’ gibi suçlamalardan emniyette kaydı bulunuyor.

Profil tanıtımı: İstanbul’da sözü geçen kabadayı

Kenan Yayla adına Facebook’ta kurulan hesapta, yakın adamları sık sık hayranlıklarını dile getiriyor. Ayrıca YouTube’a yüklenen "Bingöllü Kenan kimdir" adlı iki videoda birbirinden ilginç detaylara ve fotoğraflara yer veriliyor.

Her iki videoda özetle şu ifadeler yer alıyor: "Bingöl Karlıova Yiğitler köyünde 1984’te doğmuştur. 1987’de İstanbul’a göç etmiştir. Öğretim hayatını İstanbul Sultanbeyli Teknik Meslek Lisesi’nde terk etmiştir. 2001’de 16 yaşında adam kaldırma, yaralama ve silahlı çete kurmaktan ve liderliğini yapmaktan tutuklanıp Bakırköy Sübyan Cezaevi’nde 2 yıl ve Türkiye’nin genelinde toplam 10 yıl hapis yatmıştır. Türkiye genelinde 16 ilde cezaevinde yatmıştır. Bu yaşadığı süreçte 3 kez ayrı ayrı cezaevine girmiştir. 2012’de cezaevinden çıkmıştır Bingöllü Kenan. İstanbul Sultanbeyli’de sözü geçen bir kabadayıdır Bingöllü Kenan. Bingöllü Kenan der ki, ‘Biz Goncaları gönlümüzde gül yaptık. Değil ayın görkemine güneşe bile aldanmadık. Dostlarımızı Allah’a emanet ettik ama unutmadık. Bingöllü Kenan…’

Paylaşılan videoda, Kenan Yayla’nın Bakırköy, Kastamonu, İnegöl, Edirne ve Kartal cezaevlerinde çekilmiş fotoğraflarına yer veriliyor.

Kenan Yayla’nın tespihli, silahlı ve uzun mantolu fotoğraflarıyla süslenen diğer videoda "Ruhun üzerine giydirilen bu bedeni taşımıyorsan bırak bedenin ruhunu taşısın. Alemin düzenine ayak uyduramıyorsan bırak bu alemi, harcanırsın. Bingöllü Kenan." deniyor.

Facebook’ta Kenan Yayla için fotoğraflarının altına yapılan hayranlık dolu mesajlar da mevcut:

Fırtına Sinan: Bu can sana helal olsun abim benim.

Bingöllü Kenan: Benim de yanımdaki kardeşlerime canım feda. Unutmayın ki bir mücadele varsa, sizin içindir. Benim yüküm belli can kardeşlerim.

Bingöllüyüm Ama Sana Sevdalıyım: Dayı oğlu elindeki tespihin her tanesinin bir anı vardır. Sultanbeyli’deki Bingöllüler seninle gurur duymalı. Bu da Bingöllülerin gururu

Efe B.: Her alemde dayımızdan gerisi yalan.

Fırat Y.: Aslan amcam. Senin üstüne delikanlı yok bu alemde.

Ferdi D.: Abi bir yürüyüşüne bir de asaletine hayranım. Bu Sultanbeyli’nde baba gibi adamsın. Allah nazardan saklasın.

AMERİKA /// ÜNLÜ ABD’Lİ OYUNCU Shannon Guess Richardson : ‘Zehri ben gönderdim’

ABD Başkanı ve New York Belediye Başkanı’na risin zehirli mektup yollamakla suçlanan oyuncu Richardson, hakkındaki suçlamayı kabul etti.

ABD Başkanı Obama ve New York Belediye Başkanı Bloomberg’e risin zehirli mektup yollayan ünlü oyuncu Shannon Guess Richardson yargılanmaya başlandı. Oyuncunun zehirli mektubunda ilginç tehditlere yer verdiği bildiriliyor. Teksas Başsavcılığı salı günü, mayıs ayında ABD Başkanı Barack Obama, New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg ve silah yasasının sertleştirilmesini isteyen aktivist Mark Glaze’e zehirli mektup yollayan ünlü oyuncu Shannon Guess Richardson’ın, hakkındaki suçlamayı kabul ettiğini açıkladı. 36 yaşındaki ünlü oyuncu, silah yasasının sertleştirilmesine yönelik çalışmaları protesto etmek için gerçekleştirdiği eyleminde, biyolojik silah kullanmakla suçlanıyor.

Solunum yollarını kapatan risin maddesinin, küçük bir dozu dahi ölüme sebebiyet veriyor. Suçunu kabul eden Richardson’ın, ömür boyu hapse mahkûm edilebileceği bildiriliyor. The Walking Dead ve The Vampire Daires adlı ünlü Amerikan dizilerinde rol alan oyuncu, mayıs ayında yolladığı risinli mektuplar nedeniyle haziran ayında gözaltına alınmıştı. Richardson’ın dil bilgisi hatalarıyla dolu, daktiloda yazılmış mektubunda, silahlarına el konulmak isteniyorsa öncelikle kendisinin ve ailesinin öldürülmesi gerektiğini yazdığı bildiriliyor.

Mektubun tamamı yayımlanmazken, ünlü oyuncunun, "Evime girmeye çalışan herkes yüzünden vurulacak. Bu mektupta gönderdiğim şey, sizin için planladıklarımın yanında bir hiç" dediği bildirildi. ABD’de silah yasasına dair tartışmalar yaklaşık bir yıl önce Connecticut’ta bir öğrencinin okulda rastgele ateş ederek, 20 çocuk ve 6 yetişkini öldürmesiyle başlamıştı. Ancak silah yasasında reforma gidilmesine yönelik çabalar Amerikan Kongresi’nde henüz bir sonuç getirmedi.

YANDAŞ MEDYADAN 28 ŞUBAT ANALİZİ /// YAZI AŞAĞIDA ///

28 Şubat meğer hayalmiş !

28 Şubat döneminin Genelkurmay Başkanı ve davanın 1 nolu sanığı emekli Org. Karadayı, 28 Şubat’ın hayali bir darbe olduğunu savundu. Karadayı, BÇG için de “Rutin ve yasal bir çalışma grubudur” dedi.

28 Şubat davasının bir numaralı sanığı, dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, 28 Şubat’ın hayali bir darbe olduğunu savundu. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 48’inci celsesinde hâkim karşısına çıkan Karadayı, salona girerken tutuklu sanık Çevik Bir ile konuşmadı.

28 Şubat’ın darbe süreci olmadığını belirten Karadayı, "Ülke genelinde ciddi bir gerginlik yaşanmıştır. Ancak huzursuzluğun kaynağının kesinlikle Silahlı Kuvvetler olmamıştır. Erbakan-Çiller koalisyonu, temel anayasal prensiplerin zaman zaman dışına kayarak, özellikle, dini siyasete alet ederek, irticai gelişmelere kucak açmak, laikliği yıpratmak, bazı çevreleri tahrik etmek suretiyle kamuoyunda ciddi huzursuzluklara neden olmuştur. Kışkırtma tamamen siyasi boyutta oldu" dedi. Emekli Or. Karadayı, "Toplumda huzursuzluk yaratan tavırlar" olarak da, Erbakan’ın, ‘Şeriat gelecek kanlı mı olacak kansız mı olacak?’ Bir milletvekilinin ‘iğne yapacağız, uyanınca şeriatçı olacaklar’ sözlerini, lüks araçlarla Başbakanlığa gelen takkeli, sarıklı, şalvarlı, sakallı bir kısım tarikat mensuplarına verilen iftar yemeğini ve Erbakan’ın bazı yurt dışı gezilerini (Libya, Cezayir, İran, Endonezya, Malezya), Bir vekilin ‘Cezayir gibi kan akacak, fıstık gibi olacak’ sözlerini örnek olarak gösterdi. "Bu dava merhum Erbakan hayatta olduğu süre içinde neden açılmadı da 16-17 yıl beklendi?" diye soran Karadayı, 28 Şubat’ın iktidar mücadelesi için çatışmaların da bir sonucu olduğunu, siyasetçilerin de darbe söylentilerini istismar ettiğini söyledi.

‘KAYGILAR VARDI’

Kaygılar nedeniyle 28 Şubat MGK’sının toplandığını ileri süren Karadayı şöyle konuştu: "Kararlar bilahare 14 Mart 1997’deki toplantıda Bakanlar Kurulu kararları haline getirildi. Başbakan Necmettin Erbakan’ın imzası ile yayımlanmıştır. Başbakan da ülkedeki huzursuzluğun sebeplerini ve kaynağını bizzat kabul etmiştir."

Batı Çalışma Gurubu’yla (BÇG) ilgili detaylı hiçbir şey hatırlamadığını, grubun rutin bir çalışma grubu olduğunu savunan Karadayı, "Savcının gösterdiği belgelerde imzam bulunmuyor. İkinci Başkan, Karargâhın amiri olarak, MGK kararları çerçevesinde böyle çalışma yapmak, gerekirse her alanda değişik çalışma grupları da kurmak görev ve yetkisine sahiptir" diye konuştu.

EĞİTİM DOSYASI : Dershanelerin asıl amacı gözetlemek

Dünyanın sayılı bilim adamları ve düşünürleri dershanelerin farklı amaçlarla kurulduklarını ve buna göre eğitim verdiklerini söylüyor. Neticede ortaya çıkan tablo tam olarak şu: Amaç eğitim değil, kendilerine fayda yaratacak kitleler oluşturmak.

Dershaneler ile en önemli açıklamalardan birine en son olarak Levent Şentürk Mimarlığın Bio-Politikka Sözlüğü kitabında yer vermiş. Şentürk’e göre dershane sözcüğü her ne kadar okul çağırışımı yapsa da aslında pek de kelime anlamını karşılar bir yapı ve içeriğe sahip değil. İşte Levent Şentürk’ün kaleminden dershane notları;

"Dershaneler günümüzde Türkiye nüfusunun merkezi ölçüm yöntemleri ile eğitmenin deneysel sahasına dönüşmüş durumda."

Aslına bakarsanız zaten öğrenilmiş bilgiyi pekiştirmek için var olan dershanelerin sistemi eğitimin amacına uygun hareket ettiği söylenemez.

Levent Şentürk’e göre genç nüfus dershane sistemi ile birlikte uzmanlaşmış bir kodlama sistemine dahil olur. Belirlenen doğru şıklar ile öğrenciler var olan bilgiyi pekiştirmek amacı taşıyan dershanelerde pek de amacına uygun hizmet vermeyen, bilimsellikten uzak bir öğrenim süzgecinden geçer.

Doğruları "şıklar" ile gösteren dershaneler, düşünerek öğrenmeyi bir yandan yok sayarken diğer yandan da kazandıkları ekonomik güç ile sınav sisteminin başlıca destekleyicisi haline gelir. Bu şekilde dershaneler kendisine mensup genç nüfusu da niceliksel araçlar ile denetim altında tutar.

Foucault’nun bio-iktidar kavramı ile belirttiği gibi disipliner mekanlar olarak belirlenen dershaneler, ilk olarak "okul ismi" ile birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Neden? Çünkü okul dediğiniz zaman insanların kafasında oluşacak aldı daha saf ve eğitim yuvası şeklinde olacaktır. Oysa derhaneler içerisinde oluşturulan sistem okuldaki öğreciler arasındaki eşitlik sisteminin yakınından bile geçmemektedir.

Dershaneler kendi içlerinde kapalı bir sistemde kendilerine özgü bir hayat oluşturmuş ve kentlerde bir arada gelmişlerdir. Yani hizmet anlayışlarında "eğitim" amacından çok "zengin nüfus" kavramı daha ön plana çıkmıştır. Önemli olan öğrencilere hizmet değil, kendilerine fayda sağlayacak kitleleri bulabilmektir.

Foucault’nun yerleştirme / parselleme tekniği ile öğrenciler dershanelerde başarılarına göre yerleştirilip gruplandırılmışlar ve başarılı öğrenciler ile tembel öğrenciler daha temelde birbirinden ayrılarak, öğrenciler arasında hiyerarşik bir ayrım ve sınıflandırma söz konusu olmuştur.

Kişi başına elde edilen gelir aynı iken, sınıf mevcutları ve öğrencilerin birlikte eğitim göreceği kişiler herkesin başarılı olmasını sağlayabilmek için değil; daha başarılı öğrencileri kodlama sistemi ile eğiterek diğerlerinden ayrıştırmak ve kendi kapalı hayat sistemini empoze etmek için kullanılmıştır.

Test tekniğindeki güç, hız, beceri ve süreklilikleri dershane yönetimi tarafından gözlemlenip, başarılarına göre gruplara ayırdıkları öğrenciler ile dershaneler aslında kendi başarı listesini ve önümüzdeki sene daha fazla ekonomik güç elde edebilmek için talep yaratabilmeyi öncelik olarak almışlardır.

Kendisine fayda sağlayan öğrencileri de daha sonra "Gurur Tablosu" adı altında binaların cephelerinde reklam amacı ile kullanmış ve binaların üzerinde inşa edilen Foucault’nun deyimi ile bio-politik sistemin bir parçası haline getirmişlerdir.

Nedir bu bio-politik sistem?

18. yüzyılda yaşayan insanların nüfus olarak tanımlanması ve bu nüfusun kontrolü ve düzenlenmeleri bio-politika olarak geçer. Burada önemli olan oluşturulan disipliner yapı ile aynı dershanelerin yaptığı gibi çocukların kontrol altına alınacak birer nüfus olarak görünmesi ve hem ekonomik hem de düşünsel yönden denetime alınmak istenmesidir.

Bu şekilde eleştirel bakış açısı ya da derinlemesine öğrenmeden uzak olarak, sorgulamadan hangi cevabın doğru olduğu öğrencilere kodlama sistemi ile öğretilirken, öğrenciler de dershaneye sağlayacağı faydaya göre hiyerarşik bir düzende kodlanarak sınıflandırılmaktadır.

Bu durum da öğrenci psikolojisini doğrudan olumsuz olarak etkilemektedir. Çünkü oluşturulan gurur tabloları ile kalabalıkları düzenli çocuklar haline dönüştüren canlı tablolar oluşturmak, bitki ve hayvan düzenlemeleri yapmak, canlı varlıkların rasyonel sınıflandırmalarını yapmak ile aynı noktaya gelmektedir.

Yani "kalabalık" ya da "nüfus" olarak görülen kitlenin disipliner sistem içinde kontrol altına alınması söz konusu olmuştur. Bu sistemin devamı da bilindiği üzere üniversite sınavları ve bu sınavlar ile faaliyetin denetiminin sağlanmasıdır.

Dershanelerde belirli bir düzenlemeye tabii tutulan bu öğrenciler, daha sonra askeri bir sistemi andıran sınav işleyişi ile dershanelerin öğrenciler üzerinde faaliyet denetimlerini gerçekleştirdikleri deneye tabii tutulmuştur.

Öğrenciler askeri bir disipline tabii olarak belirli kurallar çerçevesinde kendilerine verilen zaman dilimini kullanarak en fazla soruyu doğru cevaplamaya çalışırken, dershaneler de aldıkları sonuçlara göre öğrencileri başarıyı en doğru nasıl yakalayacaklarını gösteren birer denek haline getirmiştir.

Başarısız öğrencileri sınıflandırma sistemi ile işaretleyip, ayaklar altına alan dershane sistemi ile bilginin fazlalık olarak görüldüğü bir sistem öğrencilere yerleştirilmeye çalışılmakta, öğretmenler ise soğukkanlı ama müşfik bir teknokrat olarak, bu kişisel servet büyütme mekanizması olan dershanelere hizmet vermektedir.

Aynı zamanda dershaneler öğrencilerini de yine Foucault’nun örneklediği gibi bir gözetleme kulesinden izleyerek, başarı sınıflandırmasına göre hücre şeklinde oluşturduğu sınıflarda gözetlemesine, başarısızlığın korku olarak öğrenci üzerinde baskı oluşturmasına neden olmuştur.

Öğrenciler daha sonraki ekonomi-politikte kullanabilinecek bir "veri" olarak görülerek, bu hücrelerde doğru şıkkı seçmesi için yaratılan kapalı hayatlarda stres ve baskı altında, bilimsellikten uzak, pazara hizmet eden, servet avcılarına hizmet eder hale gelmiştir.

KAMPANYA /// Antalya Valisi, Enerji Bakanı ve Turizm Bakanı : Ahmetler Kanyonuna yapılmak istenen HES projes inin iptal edilmesi

KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

***

AHMETLER KANYONUNU KURTARALIM !

Türkiye’nin en önemli kanyonlarından biri sayılan Antalya, Manavgat, Ahmetler Kanyonu’nda HES yapılmak isteniyor. Burada yapılacak HES projesi, bu güzel doğal zenginliğin geri getirilemeyecek şekilde, sonsuza kadar kaybedilmesi demektir. Bir de gelecek için tek umudu doğal güzellikleri olan Ahmetler köyü giderek daha da yoksullaşacaktır. Çünkü zenginlik sadece parayla pulla olmaz; bizim zenginliğimiz önce insanlarımız sonra da kanyonumuz, ormanlarımız, dağlarımız ve derelerimizdir. Kanyonumuz elimizden alındığında çok şey kaybedeceğimizin farkındayız.

1- Burası bir doğa harikasıdır.

2- Kanyonun suyu, su kaynağına yakın bir yerden barajlarda toplanarak 10 km aşağıdan tünellerle regülatöre verileceği için kanyon susuz kalacak, kanyondaki doğal hayat, tamamen yok olacaktır.

3- HES projesinin onaylanması döneminde ÇED Raporu alınmamıştır.

4- Çok düşük bir debiyle suyu ancak 6 ay akan bu vadiden kazanılacak olan enerji, kanyonu kaybetmeye değmeyecek kadar küçüktür.

5- Ahmetler Köyü, ekime elverişli yeteri kadar toprağa sahip olmayan yoksul bir orman köyüdür.

Bu kanyonda gerçekleştirilecek olan turizm faaliyetleri, rafting ve sulama projeleri bu köyün geleceği için hayati önem taşımaktadır.

Köylüler geçen yaz 2 kere miting yaparak kanyonda yapılması planlanan HES projesine karşı çıktılar.

Şimdi sosyal medyada bir kampanya başlatmak istiyoruz.

Bize destek olun; gelin, sesimizi bütün Türkiye duysun; Ahmetler Kanyonunu kurtaralım!

Konuyu kamuoyuna duyurmak ve kanyonu kurtarmak için doğa severleri, çevrecileri, sosyal medyayı, yazılı medyayı, internet medyasını ve bu ülkenin doğal zenginliklerine duyarlı olan herkesi, kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

“Çalıyoruz kapınızı,
Çalıyoruz birer birer
Teyze, amca bir imza ver”
Kanyonumuz ölmesin
Suyundan içilebilsin
Önünden geçilebilsin…

Sevgi ve saygılarımızla…

Antalya, Manavgat, Ahmetler Köylüleri

Not: Kanyonla ilgili her türlü bilgiye; www.ahmetler.net sitemizden ulaşabilirsiniz.

İletişim:
www.ahmetler.net
ahmetlerkoyu

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Ahmet Şık’tan Fethullah Gülen’e 25 soru !

Ahmet Şık: "Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargah, Şike, Cübbeli Ahmet davalarındaki komplo ve tuzakları kimler kurdu?"

Gazeteci Ahmet Şık, sosyal medya üzerinden Fethullah Gülen’e sorular yağdırdı.
Şık, twitter hesabına şunları yazdı:

"Fetullah Gülen Birgün’de yapılan röportajda söylediklerime kısaca ‘yalan’ diye açıklama yapmış. O halde kendisi bunları da yanıtlasın:

1- AKP-Cemaat kavgası devlete sahip olma savaşı değilse nedir? (Dershane demeyin artık o konu tartışılmıyor.)

2- AKP iktidarında devlet rantından yararlanmadıysanız, "Ne istedilerse verdik" diyen RTE neyi kastetti ve AKP döneminde neler elde ettiniz?

3- AKP ile koalisyon ortağı değildiyseniz 2007-2012 arasında, doğal "düşmanları" tuzaklarla ortadan kaldırma birlikteliği nedir?

4- Polis ve yargıyı örümcek ağı gibi kuşatan Cemaatçiler, AKP’nin de onayıyla kontrgerilla yöntemlerine başvurmadı mı?

5- Bir sohbetinizde "Sahte CD’ler, çipler hazırlamak müminlik değildir" derken neyi kastettiniz? Bu konuda kimleri suçluyorsunuz?

6- Sahte CD ve çiplerle kimler kimlerin başını yaktı? Hapsetti? Cemaatinizin polisi ve yargı mensupları bu çetenin içinde değil mi?

7- Cemaatinizle ilgisi yoksa size yakın medya organları neden hep bu sahtecilikleri yapanları savunan yayınlar yaptı, yapıyor?

8- MİT krizi darbe girişimi değilse RTE neden "hedef bendim" dedi? Darbe girişimi değilse RTE’yi hedeflemekle amaç neydi?

9- Adına yanıt verdiğiniz O.H.Ö. kimdir? Cemaatinizdeki yeri, konumu ve görevi nedir? Emniyetin imamı mıdır? Diğer imamlar kimlerdir?

10- Neden devlet kurumları içinde imam dediğiniz sorumlularınız bulunuyor?

11- Sivil toplum kuruluşu (STK) olduğunu öne sürdüğünüz cemaatiniz polis, asker, yargı ve MİT içinde örgütlenmeyi neden bu kadar önemsiyor?

12- Militarist kurumlar başta olmak üzere devlet içinde örgütlenmenize rağmen nasıl sivil kalabildiğinizi iddia ediyorsunuz?

13- Cemaat mensuplarınız, kendi arkadaşları ya da gönüllüleri de dahil olmak üzere neden fişlemeler yapıyor?

14- Şantaj içeren, pis kokular yükselen her olayın ardından, haklılık payı yoksa neden ilk şüpheli cemaatiniz oluyor?

15- Cemaat gazetecilerinin Ergenekon konusunda yazıp söyledikleri, "objektif, tarafsız, özenli, sorumlu gazeteci" kriterlerine uygun mu?

16- Gülen Cemaati neden şeffaf değil? Gizliliğe bu kadar önem vermeniz, cemaatçi savcılar gibi sorarsak "hayatın olağan akışına uygun mu?"

17- Cemaatin finans kaynakları nelerdir? Cemaatinizin sahip olduğu finansal hacim ne kadardır?

18- Himmet adı altında toplanan paraları kim, nerede kullanıyor? Bugüne dek ne kadar para topladınız? Himmet oranları neye göre belirleniyor?

19- Kaynağı belirsiz para girişleri için cemaatin sahip olduğu finans kuruluşları mı kullanılıyor? (TMSF bu soruyu sen de ciddiye al)

20- ABD’de oturum iznini almanız için CİA mensupları neden ve hangi ilişkiler nedeniyle size referans oldu?

21- CİA patentli ve kurucularından olduğunuz Komünizmle Mücadele Derneği, Cemaatinizin örgütlenme modelinde örnek alındı mı?

22- Sizin Dünya İmamı olarak adlandırıldığınız Cemaatinizde ev, sokak, mahalle, ilçe, il, bölge, ülke ve kıta imamları ne işler yapar?

23- Hiyerarşinin bu kadar katı ve keskin olduğu bir yapı sivil midir? Demokratik midir? Kimin ne kadar söz hakkı vardır?

24- Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargah, Şike, Cübbeli Ahmet davalarındaki komplo ve tuzakları kimler kurdu?

25- Sorular daha çok şimdilik şununla son vereyim: Cemaatin nihai hedefi nedir?"

CEMAAT – AKP SAVAŞLARI /// NEDİM ŞENER : Kavgayı önceden gören adam

Yazarlar

Nedim Şener

nedim.sener

Gülen cemaati hakkında 2010 yılında ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’ isimli kitap yazan Hanefi Avcı, hükümet-cemaat gerginliğinin büyüyeceğini düşünüyor…

Dün benim de sanığı olduğum Odatv davasının 20’inci duruşması yapıldı. 20’inci kez kurulan komplolardan söz edildi. Terör örgütü üyeliği suçlamasına karşı 20’inci kez kitap ve haber dışında suç delili olmadığı anlatıldı. Herkes yazdığı habere, kitaba sahip çıktı. 13 sanıklı davada tutuklu olan Hanefi Avcı ve Yalçın Küçük için ancak 20’inci duruşma sonunda tahliye kararı verildi. Ama bu karar onlara özgürlük getirmiyor. Çünkü Hanefi Avcı Devrimci Karargah davasından, Yalçın Küçük de Ergenekon davasından tutuklu. Bu davalardaki tutukluluk kararı kalkıncaya kadar her ikisi de Silivri’de kalacaklar. Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, yazdığı kitapla bugün yaşanan hükümet cemaat kavgasının da işaretlerini vermiş bir kişi. Zaten duruşmada da “Bugünü anlamak isteyenler kitabımı bir kez daha okusun” dedi. Duruşma da sanık bölümünde yan yana geldiğimizde bu çatışmayı konuştuk. Sohbetten aklımda kalanları aktarıyorum;

Kavgayı izlerken “Ben bugünleri görmüştüm” diyor musunuz?

Ben şimdi bunu demek istemem. Ama maalesef öyle. Şöyle bir örnek vereyim; Necip Fazıl 2. Dünya Savaşı öncesi ‘Savaş çıkacak, savaş çıkacak’ diye yazıyor. Sonunda savaş çıkıyor. Ardında, ‘Böyle bir şeyde haklı çıkmak istemezdim. Ama bu insanlar 40 yıldır tank fabrikası kuruyordu, savaş çıkaracakları belliydi.’ diyor. Evet gelişmelerden hükümet ile cemaatin savaşacağı belliydi. Keşke zamanında tedbir alınsaydı ve bu duruma düşülmeseydi. Çok kötü şeyler mi yaşandı? Hayır. Ama bugün yaşananlar gelecekte çok daha kötü şeyler yaşanacağını gösteriyor.

Cemaatin devlet içindeki yapısını nasıl görüyorsunuz?

Hilkat garibesi gibi bir şey. Böyle bir şey var mı, hem dış politikayı, hem adaleti, hem polisi yönlendireceksin hem her işi karıştıracaksın ve dini duygularla bir dini cemaatim diyeceksin. Böyle bir yapı olmaz.

Sizce kim haklı?

Bu kavgada haklı haksız yok. İki yanlıştan bir doğru çıkmıyor. Cemaate karşı olmak ya da iktidara yakın olmak gibi bir durum yok. Herkes yerinde olacak. Cemaat cemaat gibi davranacak, siyasete, devlete el atmayacak. Cemaat olduğu yerde sınırları içinde dursun ama devletin içine elini sokmak nereden geliyor.


Hükümet ile cemaat tartışmasında içerden bir grup suçlanıyor

Bu mümkün değil, bu tür büyük bir kavga ancak cemaatin tamamının verdiği karardır, birkaç kişinin yapacağı işler değildir. Yöneticiler karar verirse de kavga bir anda biter zaten.

Gülen sizce duruma hakim mi?

İçerde olup bitene hakim değilim ama merkezin haberi olmadan kimse bu tür bir kavga çıkaramaz. Bu tür işlemler yapamaz. ‘Cemaatin içinden bir hizip yaptı’ gibi bir şey söz konusu olmaz.

Dershane meselesi mi?

Dershane işi bahane. Bir yerde hükümet varsa orada başka bir güç kabul edilmez.

Gülen cemaatinin amacı devlet içinde güç olmak mıydı?

Baştan beri bu olduğunu söyleyemeyiz. Ama şunu düşünün 7 Şubat başarılı olsaydı bugün 300 MİT’çi yargılanıyor olacaktı. Balyoz davası gibi onlar da hakim karşısında olacaklardı.

Başbakan tutuklanır mıydı?

O kadarını zannetmiyorum. Emniyet ellerindeydi MİT de pasifize edilecekti. Devletin icrai tüm güçleri denetimlerine geçecekti. Devletin geri kalan diğer güçleri göstermelik kukla olacaktı

Paralel devlet iddiası doğru mu?

Paralel devlet değil paralel yönetim istedikleri ortaya çıkıyor açıkça.

Hükümetin, cemaate yönelik tavrı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben çok daha açık ve net tavır konması gerektiğini düşünüyorum. Küçük tedbirlerle değil kesin çizgilerle herkesin kendi çizgisine gelmesi lazım.

Bu sürecin sonucunda bir normalleşme olur mu?

Temennim o inşallah öyle olur.

Seçime doğru ne bekliyorsunuz?

Seçim olsa da olmasa da bu kavganın büyüyeceğini düşünüyorum. Herkes kendi elindekini kullanmaya çalışacaktır. Şu ana kadar olup bitenler onu gösteriyor. Kitapta da yazdım, her şeyin arşivlendiği çok açık. Onları kullanacaklardır.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: