Günlük arşivler: Aralık 12, 2013

ALMANYA /// AIMAN MAZYEK : İstihbarat servislerinin faaliyetleri

Aiman Mazyek

Alman Anayasa Koruma Teşkilatı tarafından istenmeyen gazetecilerin yasalara aykırı olarak gizlice dinlenmesinin ve 11 Eylül’den sonra başlamış olan bilgi biriktirme hırsının istihbarat servisleri ile nasıl bir ilişkisi var?

İstihbarat servisleri gazetecilere bazen yardımcı gözü ile bakıyor – bazen de muhalif olarak görüyor. Her iki bakış tarzı da kötü sonuçlar doğuruyor. Hannover’de Anayasa Koruma Teşkilatı en az yedi gazeteci hakkında yasadışı yollardan bilgi topladı. Bu durum yeni bir İçişleri bakanının atanması ve onun bu işin açığa çıkarılmasına cesurca sarılması sonucunda kısa zaman önce ortaya çıktı. (Tabii, seçim kampanyasının rolü büyüktü.)

Gazeteciler istihbarat servisleri ile çok nadiren yoğun bir şekilde ilgileniyor. Onların aktarmak istedikleri bilgiler çoğu zaman sadece basın merkezlerine ve sözkonusu ülkelerin devlet başkanlığına iletiliyor. Bilgilerin doğru olup olmadığını kontrol etmek çok zor. Eckart Spoo, uzun zaman Alman Gazeteciler Birliği başkanı olarak yıllar önce „Anayasa Koruma Teşkilatından gelen hiçbir bilgiyi doğru olarak kabul etmememiz lâzım“ prensibini önermişti. Ama bu tutum bizi nereye götürecek?

Skandalın senaryosu Süddeutsche Zeitung’un görüşüne göre (Hans Leyendecker’in yorumu) şöyledir: medyalar arada bir istihbarat servislerinden birinin gazeteciler hakkında gizlice bilgi topladığını yayınlar. Arkasından devlet daireleri havayı yumuşatmaya çalışır ve istisnai bir durum olduğunu öne sürer, tek bir elemanın işgüzarlığından kaynaklandığını veya bu işin rayından çıkmış olduğunu iddia eder. Ve bir daha böyle bir şeyin olmayacağına dair söz verir.

Fakat esas konu ve aynı zamanda rahatsızlık yaratan durum şu: istihbarat servisleri kontrolden çıktı mı?(bu konu ile ilgili Alman Parlamentosunun ZMD ve NSU hakkında verdiği raporlara da bakınız). Acaba kaç kişi kendisinin bir istihbarat örgütü tarafından ve hangi gerekçe ile dinlendiğini – veya dinlenmediğini – bilebilir? Ve devlet daireleri bu konuda zaten tam doğruyu söylemiyorsa, bir soruşturmanın anlamı ne olabilir? Aslında koruma ile görevli olduğu, ama gerçekte yukarıda belirttiğimiz şekilde hareket eden bir istihbarat örgütü, vatandaşların hukuk devletine ve demokrasiye olan güvenini yitirir. Ve eğer bu durum durdurulmazsa, bu güvensizlik duygusu uzun vadeli olarak hukuk devletinin kendisini de yok eder. Böyle bir durumu kimse istemez, herhalde istihbarat örgütü de istemez.

Kısa zaman önce Kuzey Ren Vestfalya istihbarat örgütü olumlu bir şekilde dikkatleri kendi üzerine çekmişti. Bir eyalet yasası çerçevesi içinde, teşkilatın gizli ajanlarının aktivite olanaklarını kısıtlamış, böylece onların gayrı ciddi işler yapma ihtimalinin önüne geçmiş, ayrıca bu alanda yetkilerin kimlerde olduğunu – işin içinde olmayanlar için bile anlaşılır şekilde – açıkça tespit edip bir kontrol mekanizmasını yürürlüğe koymuştu. NSU skandalından sonra bu doğru yöne atılmış bir adımdır. Umarız, başkaları da bu girişimi kendilerine örnek alır.

Fakat işin bir acı tarafı yine de kalıyor: Anlaşılan o ki, özellikle 11. Eylül’den sonra yürürlüğe giren tüm bu emniyet, anti terör ve denetleme yasaları (Otto katalograına bakınız) sağcı terör konusunda hiçbir işe yaramadı. Üstelik bu yeni emniyet yasaları öyle ağır basmakta ki, özgürlük hakları çiğneniyor ve gözetlemelerle kontrollere yol açıyor – örneğin prism ve diğer skandallarda olduğu gibi. Özellikle ama “islam korkusuna“ dayanan bu tutum sayesinde tartışmalarda Müslümanlar bir genel suçlama ile karşı karşıya gelmekte.

Zentralrat der Muslime – Müslümanlar Merkez Danışma Kurulu (ZMD) ve başka kuruluşlar bu duruma sıkça dikkat çekmişti: “Terröre karşı savaş yalnızca Müslümanlarla ilgilidir” düşüncesinden yola çıkan vatandaşların çoğu kendini yanlış yere emniyette hisseti. Fakat her zaman şunu bilmeliyiz: özgürlük kısıtlamaları hepimizi ilgilendirir ve sadece bazı dinlere özgü bir durum değildir.

EĞİTİM DOSYASI : Sahte belge skandalı diğer üniversitelerde de çıktı

Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) hazırlık sınıfı muafiyet sınavlarında patlak veren skandal derinleşiyor.

Türkiye’nin farklı üniversitelerinde okuyan yüzlerce kişinin de benzer sahte evraklar aldığını dile getirildi.

Yaklaşık 100 öğrencinin üniversiteye sahte IELTS ve TOEFL sonuç belgesi sunarak bir üst sınıfa geçmesinin ardından harekete geçen üniversite yönetimi, şüpheli bütün öğrencilerin ifadesine başvurdu. Yapılan ilk incelemelerde öğrencilerin sahte IELTS ve TOEFL belgelerini bir dönem ODTÜ ’de eğitim alan yabancı uyruklu U.A. ve halen üniversitede okuyan İ.C. isimli kişilerden temin ettikleri belirlendi. Organize ve istihbarat ekipleri tarafından yapılan çalışmalarda da söz konusu suç örgütünün, Hacettepe, Atatürk, Marmara ve Gazi başta olmak üzere Türkiye genelinde çok sayıda üniversitede benzer sahtekârlığa imza attıkları tespit edildi. Örgütün, son beş yıl içerisinde sahte diplomayla milyonlarca lira rant sağladığı belirtiliyor.

Skandalın ortaya çıkmasının ardından ODTÜ Rektörü Ahmet Acar’ın talimatıyla şüpheli öğrencilerin sözlü ve yazılı savunmaları alındı. Birçok öğrenci, sahte belgeleri U.A. ve İ.C.’den temin ettiklerini kaydetti. Zaman’ın haberine göre, söz konusu suç örgütüne yaklaşık 4 bin lira ödediklerini de itiraf eden öğrenciler, Türkiye’nin farklı üniversitelerinde okuyan yüzlerce kişinin de benzer sahte evraklar aldığını dile getirdi. Bunun üzerine Rektör Acar, 2008 ve sonrasında da benzer olayların yaşanıp yaşanmadığının araştırılmasını istedi. Yapılan araştırmalarda geçmiş yıllarda da onlarca kişinin üniversiteye sahte belge sunduğu belirlendi. Üniversite yönetimi sahte evrakla sınıf atlayan ve üniversiteden mezun olan kişiler hakkında YÖK’e kapsamlı bir rapor sunacak. YÖK de bu rapor kapsamında hareket edecek.

Sahte belge skandalıyla ilgili Organize ve İstihbarat birimleri de kapsamlı bir çalışma yürütüyor. Üniversite yönetiminden U.A. ve İ.C. ile ilgili bilgi alan güvenlik birimleri, yaptıkları ilk incelemelerde U.A.’nın 2008 yılında yurtdışından Türkiye’ye geldiğini belirledi. 2010 yılında yatay geçişle Hacettepe Üniversitesi’ne geçen U.A., bazı öğrencilere sahte belge temin etmesinden dolayı sınır dışı edildi. U.A.’nın, kendi ülkesinde hazırladığı sahte ODTÜ diplomasıyla çalıştığı da kayıtlara geçti. Güvenlik güçleri, U.A. ve İ.C. ile irtibatlı kişileri belirlemeye yönelik çalışma yapıyor. Elde edilen bilgilerin ardından kapsamlı bir operasyonun yapılacağı belirtiliyor.

Öte yandan YÖK de olayın takipçisi. Bir yetkili, bundan sonra yaşanacak süreci şöyle anlattı: “ODTÜ’de yapılan incelemenin sonucuna göre, ilgili öğrenci veya personel hakkında disiplin soruşturması yapılabilir. Sınavlar iptal edilebilir, disiplin cezası verilebilir. Mezun öğrenciler için de suç duyurusunda bulunulabilir. Şu anda inceleme yeni başlatıldığından üniversitenin işlemi beklenecek. Gerek duyulması halinde ise YÖK müdahale edecektir.”

SURİYE DOSYASI : Kimin sarini ?

Obama, 21 Ağustos’taki kimyasal saldırı üzerinden Suriye’yi vurma hazırlığı yaparken hem elinde Esad’ı suçlayacak kanıt olmadığını hem de Nusra’nın sarin üretebildiğini biliyordu.

Bu sonbahar Barack Obama, 21 Ağustos’ta Şam yakınında Doğu Guta’daki kimyasal saldırıdan Beşşar Esad’ın sorumlu olduğunu savunmaya çalışırken tüm hikâyeyi anlatmıyordu. Bazen önemli istihbaratı atladı, bazen varsayımları olgu gibi sundu. En önemlisi, Amerikan istihbarat servislerinin malumu olan bir şeyi itiraf etmezlik yaptı: Roket saldırısında kullanılan sarin sinir gazına Suriye iç savaşında erişimi olan tek taraf Suriye ordusu değil. Kimyasal saldırıdan önceki aylarda, Amerikan istihbarat servisleri bir dizi çok gizli rapor hazırlamış -bunların doruk noktasını kara istilası öncesinin planlama belgesi olan Operasyonlar Talimatı oluşturuyordu- ve Kaide bağlantılı el Nusra Cephesi’nin sarin üretim mekanizmasında ustalaşıp mebzul miktarda imal kabiliyetine sahip olduğu aktarılmıştı. Kimyasal saldırı gerçekleştiğinde, Nusra’nın da zanlı olması gerekirdi, ama Obama yönetimi Esad’a olası saldırıyı haklı gösterecek şekilde işine gelen istihbaratı tercih etti.

10 Eylül’de Suriye ile ilgili televizyon konuşmasında Obama, sinir gazı saldırısının suçunu kesinkes Esad’ın üzerine yıktı ve önceki ‘kırmızı çizgiyi’ aşma uyarılarının arkasında durmaya hazır olduğunu net biçimde dile getirdi. Esad’ın suçlu olduğuna dair binbir zahmetle elde edilmişe benzeyen kanıtlar listesini aktardı: “21 Ağustos öncesinde Esad’ın kimyasal silah personelinin sarin gazı karıştırdıkları bölgeye yakın bir yere saldırıya hazırlandığını biliyorduk. Askerlere gaz maskesi dağıttılar. Muhalefet güçlerinden temizlemeye çalıştıkları 11 semte rejim kontrolündeki bölgeden roket attılar.”

Ama geçmiş ve şimdiki istihbarat yetkilileri, askeri yetkililer ve danışmanlarla yaptığım mülakatlarda, bunun tekrar tekrar kasti istihbarat manipülasyonu olarak görüldüğünü ve yoğun endişe, hatta öfke yarattığını tespit ettim. Üst düzey bir istihbarat yetkilisinin bir meslektaşına attığı e-postada, Esad’ın sorumlu olduğuna dair yönetimin sunduğu garantiler ‘katakulli’ diye niteleniyordu. “Saldırı Esad’ın işi değil” deniyordu. Eski bir üst düzey istihbarat yetkilisi, bana, Obama yönetiminin zamanlama ve sıra bakımından eldeki istihbaratı değiştirdiğini, böylece başkan ve danışmanlarının, saldırıdan günler sonra derlenmiş istihbaratı, sanki saldırı gerçekleşirken gerçek zamanlı toplanmış ve analiz edilmiş gibi göstermesinin sağladığını anlattı.

Bu çarpıtmanın, kendisine, Kuzey Vietnam’a ilk bombardımanlardan birini haklı göstermek için Johnson yönetimi tarafından Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (NSA) dinlemeyle yakaladığı istihbaratın sırasının tersine çevrildiği 1964’teki Tonkin Körfezi olayını hatırlattığını belirtti. Aynı yetkili, ordu ve istihbarat bürokrasisinin muazzam hayal kırıklığına uğradığını söyledi: “Obama ile Beyaz Saray’daki yakın çevresi birbirinin yardakçılığını yapıp istihbarat uydururken ‘Bu herife nasıl yardım edebiliriz ki’ diyorlar.”

Şikâyetlerin odağında Washington’ın elinde olmayan şey var: Varsayılan saldırı kaynağından önalarm toplamak. Askeri istihbarat servisleri, yıllardır, savunma bakanı, genelkurmay başkanı, ulusal güvenlik danışmanı ve ulusal istihbarat direktörü için çok gizli nitelikli sabah istihbarat özeti hazırlar, buna ‘Sabah Raporu’ denir. Üst düzey bir istihbarat danışmanı, bana, saldırıdan bir süre sonra, 20-23 Ağustos raporlarını gözden geçirdiğini anlattı: 20 ve 21 Ağustos’ta Suriye’nin adı bile geçmiyor. 22 Ağustos’ta ana gündem maddesi Mısır, yanı sıra Suriye’de bir isyancı gruptaki komuta değişikliğinden söz ediliyor, ama o gün Şam’da sinir gazı kullanıldığının bahsi edilmiyor. Katliamdan birkaç saat sonra yüzlerce fotoğraf ve videonun tüm sosyal medyaya yayılmasına rağmen, ancak 23 Ağustos’ta sarin kullanımı gündemin ağır basan maddesi haline geliyor. Bu noktada Obama yönetimi kamuoyundan daha fazlasını bilmiyor.

Amerikan istihbarat servislerinin acil alarma geçmemesi, saldırıdan önceki günlerde Suriye’nin niyetlerine dair hiçbir istihbaratın bulunmadığını gösteriyor. ABD ’nin bunu önceden öğrenebilmesinin en az iki yolu vardı. Her ikisi de eski NSA analisti Edward Snowden’ın sızdırdığı çok gizli Amerikan istihbarat belgelerinde geçiyor.

29 Ağustos’ta Washington Post’un tüm ulusal istihbarat programlarının yıllık bütçesiyle ilgili 178 sayfalık belgeden Obama yönetimine danışarak yayımlamayı seçtiği küçük parçaya göre, sorunlu alanlardan biri Esad’ın ofislerinin kapsama altına alınması: “NSA’nın dünya çapında elektronik dinleme tesisleri, iç savaşın başında, üst düzey askeri yetkililer arasında şifresiz iletişimleri takip edebiliyordu. Ama Esad’a bağlı güçler, daha sonra, böyle bir zaafları olduğunu fark etti.” Yani sinir gazı saldırısı emri gibisinden, Esad ile kritik önemdeki iletişimin de dahil olduğu, Suriye’nin en üst düzey askeri liderliği arasındaki konuşmalara artık NSA’nın erişimi yok.

Post’un haberi, rejimin kimyasal silah cephaneliğinde her türlü değişiklikle ilgili erken uyarı vermesi için tasarlanmış Suriye içinde bir gizli sensör sisteminin de ilk işaretini veriyordu. Bu programla ilgili doğrudan bilgisi olan eski istihbarat yetkilisi, bana, sensörlerin Suriye’de tüm bilinen kimyasal silah tesislerinin yakınına konuşlandırıldığını anlattı. Kimyasal silah başlıklarının hareketlerini sürekli gözetliyorlar, en önemlisi, savaş başlıklarına sarin yüklendiğinde ABD ve İsrail istihbaratını alarma geçiriyorlar. Bir kez sarin yüklediniz mi, savaş başlığını bir-iki günden daha kısa süre içinde kullanmanız gerekir. Eski yetkili, “Suriye ordusunun kimyasal saldırıya hazırlanmak için üç günü yoktu. Biz sensör sistemini derhal tepki versin diye kurduk, tıpkı yangın ya da hava bombardımanı alarmı gibi. Üç güne yayılan alarm olmaz, çünkü bu işin içindeki herkes ölür, ya hemen yaparsın ya da tarih olursun.

Sinir gazı ateşlemek için üç gün hazırlanmak diye bir şey söz konusu değil” dedi. Ve sensörlerin, 21 Ağustos’tan önceki günler ve aylarda hiçbir hareket tespit etmediğini belirtti. Oysa Aralık 2012’de sensör sistemi bir kimyasal deposunda sarin üretimi işaretleri yakalamıştı. O zaman kamuoyu önünde, bunun ‘kabul edilemez’ olduğuna dair Suriye’yi uyaran ve diplomatik kanallardan hemen bu faaliyete ‘paydos edilmesi’ mesajı gönderen Obama, niye ağustostaki saldırı öncesi aynı uyarıları yapmamıştı? Suriye’de işine gelen istihbaratı seçme, Irak savaşını haklı göstermek için kullanılan sürece benziyordu.

Obama yönetimi, sanki sarin saldırısı gerçekleşirken takip etmiş izlenimi verince, Özgür Suriye Ordusu bile “İnsanları uyarmak ya da rejimi durdurmak için hiçbir şey yapmamış olmaları inanılmaz” tepkisini verdi. (…) Beyaz Saray, kimyasal saldırıyla ilgili neyi, ne zaman öğrendiğini yanlış sunmasıyla boy ölçüşür şekilde, anlatımına darbe indirebilecek istihbaratı da görmezden geldi. Obama, bahar aylarındaki kimyasal silah saldırıları haberleriyle ilgili ‘Suriye muhalefetinin kimyasal silah edindiği ya da kullandığına işaret eden güvenilir kanıtlarla desteklenmiş bilgi olmadığını’ iddia etti. Oysa üst düzey bir istihbarat danışmanı, bana, CIA’in en geç mayıs sonunda, ABD ve BM’nin terör örgütü addettiği Nusra’nın sarin çalışmalarıyla ilgili Obama yönetimine brifing verdiğini ve Kaide’nin kolu Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) sarin üretimi biliminden anladığına dair alarm veren raporlar gönderdiğini anlattı.

O dönemde Nusra, Doğu Guta dahil Şam civarında faaldi. Yaz ortasında yayımlanan bir istihbarat belgesi, eskiden Irak ordusunda görevli olup Suriye’ye taşınan ve Doğu Guta’da faaliyet gösteren kimyasal silah uzmanı Ziyad Tarık Ahmed’e geniş yer ayırıyordu. Irak’ta hardal gazı üretmiş ve sarinin hem yapımı hem kullanımına müdahil olmuş Tarık, ‘Nusra’nın adamı’ diye niteleniyordu ve Amerikan ordusunun üst düzey hedefleri arasında yer alıyordu. Nusra’nın sinir gazı kabiliyetine dair öğrenilenlerin toparlandığı, geniş çaplı, çok gizli niteliğindeki dört sayfalık telgraf, 20 Temmuz’da Savunma İstihbarat Ajansı (DIA) Başkan Yardımcısı David R. Shedd’e iletildi. ‘Operasyonlar Talimatı’nda da, CIA ve DIA başta olmak üzere, teknik analistlere dayanılarak, isyancı güçlerin sarin üretebildiği ve kimyasal tesisleri korumak için konuşlandırılabilecek Amerikan güçlerine sarinle saldırma kabiliyetinin olduğu dile getirildi. (…)

ABD’nin Suriye’ye füze saldırısı düzenlemesi planı asla kamuoyunun desteğini kazanmadı ve Obama, hızla çark edip, Rusya ve BM’nin Suriye’nin kimyasal silahlarının imhası planına sarıldı. (…) Obama’nın geri adım atması pek çok komutana rahat nefes aldırdı. (…) İronik olan şu ki, Esad’ın kimyasal silah stoku tamamen imha edildikten sonra, Suriye’de sarine erişebilecek tek güç olarak Nusra ve İslamcı müttefikleri kalacak. Sarin, savaşta eşi benzeri olmayan stratejik bir silah. Daha müzakere edecek çok şey olabilir.

*8 Aralık 2013 London Review of Books

İSTİHBARAT : Taraf’a gelen sızıntı bakın nerdenmiş !

Taraf Gazetesi’nin son günlerde yayınladığı MİT’e ait olduğu öne sürülen fişleme belgeleriyle ilgili çok önemli bir ayrıntıya ulaşıldı.

Taraf Gazetesi’nde günlerdir fişleme haberleri yapan Mehmet Baransu’nun kardeşinin fişlenmediğini ve Dışişleri Bakanlığı’nda memur olarak çalışmaya başladığını ortaya çıkaran SON.TV, sahte fişleme belgeleriyle ilgili önemli bir ayrıntıya ulaştı.

Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) ait olduğu ileri sürülen ve Taraf Gazetesi’nde son günlerde yayınlanan fişleme belgeleriyle ilgili çok önemli ayrıntı şu: Gazeteye gönderilen içeriği değiştirilmiş, tahrif edilmiş sahte MİT belgeleri ham bilgi deposundan sızdırılmış.

SON.TV muhabirinin elde ettiği bilgiye göre Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) gibi hassas kurumlar önemli pozisyonlara atama yapmak için kanun gereği güvenlik tahkikatı yapmak zorunda. Bu kurumlar eleman alacağı zaman ilk aşama olarak güvenlik tahkikatı talebi için Milli İstihbarat Teşkilatı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden yardım istiyor. Bu kapsamda her yıl 450 bin kişinin güvenlik tahkikatı yapılıyor. Yani MİT, durup dururken kimse ile ilgili bir güvenlik tahkikatı çalışması yapmıyor.

MİT GÜVENLİK TAHKİKATI İÇİN BİLGİ TOPLAR

İkinci aşamada ise kurumların alacağı personel listesi MİT’e bildiriliyor. MİT ise adli sicil kaydı, ihbar arşivi, saha araştırması ve arşiv kontrolü yapıyor. Üçüncü aşama olarak MİT ve Emniyet’in derlediği veriler doğruluğuna bakılmaksızın ham bilgi havuzu denilen havuzda toplanıyor. İşte Taraf Gazetesi’nin yayınladığı tahrif edilmiş belgelerin sızdırıldığı havuz da burası.

Dördüncü aşama olarak ‘Ham Bilgi Deposu’ndaki bilgilerin doğruluğu araştırılıyor ve denetleniyor. Sadece doğruluğu kesinleşmiş bilgiler değerlendirmeye alınıyor. Dördüncü aşamada yapılan değerlendirmeden sonra beşinci aşama olan analiz aşamasına geçiliyor. Bu yapılırken değerlendirme sonucunda doğruluğu kesinleşmiş bilgilere bakılıyor.

RAPORLAMA AŞAMASI

Beşinci aşamadaki analizden sonra altınca aşamada sadece somut bilgilerin yer almadığı analiz, istihbarat notuna dönüştürülüyor. Altıncı aşama, yani raporlama aşamasından sonra yedinci aşama olarak talep edilen güvenlik tahkikatı sonuçlandırılıyor ve rapor, talep eden kuruma yani Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri gibi hassas kurumlara iletiliyor.

Ahmet Kılıçaslan Aytar : CENEVRE – II KONFERANSI ÖNCESİ KÜRTLER

ABD ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde oybirliği ile kabul edilen,22 Ocak 2014’te toplanması kararlaştırılan Cenevre -II Konferansı ve yeni Suriye’nin kurulması ortak girişiminin başarıya ulaşması için "Konferansı baltalama çabalarının uluslararası kamuoyu iradesinin açık ihlali olacağı" kararlılığı gösteriliyor.

İran’a ve katılımcı ülkelere resmi davet mektubunun yıl sonuna kadar gönderileceği bildirilirken Kürtler de Cenevre masasında yer almak için yeni stratejiler geliştiriyor.

*

Kürtler Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da birbirinden bağımsız uzun süreli bir strateji uyguluyor.

Birincisi, bulundukları ülkede mutlaka siyasal statü kazanabilmek için terörden-barışa evrilme ve toplumsal mutabakatın sağlanması isteniyor.

İkincisi, yaşanılan ülkede örgütlenerek demokratik anayasa, ulus, vatan ve siyaset taleplerinde olunuyor.

Üçüncüsü, siyaset yapmanın özgürlüğü aranıyor.

Dördüncüsü, Büyük Kürdistan amacında Türkiye, Irak, Suriye ve İran kürtlerinin ortaklığı hedefleniyor.

*

Bu çerçevede Abdullah Öcalan -birincisi; ABD’nin geliştirdiği rotayı,"ABD Ortadoğu’da ve Kafkasya’da Türkiye ve İsrail’in desteğini alabilmek için Kürtlerin kültürel soykırımına destek veriyor fakat Türkiye tarafından tümden ortadan kaldırılmasına da izin vermiyor. ABD Kürt’e kaçmak için Kuzey Irak’ta açık bir kapı bırakmıştır. Hem Türkiye’yi hem de Kürtleri böylece kendine bağlı hale getirmiştir" ifadesiyle açıklıyor; Irak Kürt Yönetimini öne çıkarıyor!

*

Bu rotada Türkiye’ye biçilen rol ile ilgili de;

İkincisi; "Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ardından, 1924’ten sonra dışlanan Kürtler ve İslamcı kesimlerden – bugün, islamcı kesim devlette ve hükümette etkili bir güç haline gelmiştir. Bunda Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin rolü vardır. Bu çerçevede Türkiye toplumu kendini yeniden biçimlendirmek zorundadır" ifadesiyle AKP hükümetinin,

Üçüncüsü, "Kürt sorunu çözümünde Deniz Baykal’ın ulusalcı politikalarının yetersiz görülmesi nedeniyle Kemal Kılıçdaroğlu liderdir. Kürt sorununun çözümünün önünü açmak için Demokratik Kemalizmi geliştirecektir. Kürtlerin bu çözümden yana olması gerekir" ifadesiyle yeni CHP’nin önemine işaret ediyor.

*

AKP hükümeti Cenevre -II Konferansı öncesinde, ABD ve Rusya’nın Suriye’de kesişen çıkarlarında uzlaşmaları ve yeni Suriye’nin oluşumunda doğacak hukukun uluslararası sistem ağlarına yansıtılmasında;

Birincisi, Suriye Devletine karşı izlediği siyasette BM’nin temsil ettiği uluslararası hukukun hilafına diğer bir devletin iç işlerine müdahale etmek,başka bir devletin sınırlarında iç savaş çıkarmak,barışı tehdit edici davranışlarda bulunmak,hukuku ihlal edenlerle yardımlaşmak benzeri suçlarla itham edilmenin endişesindedir.

İkincisi, Esad’ın Rojava’daki konumlamasını "vatan savunması " olarak adlandırdığı PKK/PYD’ e bağlı Kürtlerle -hem,Hatay-Halep arasında güvenlikli bölge oluşturulmasını engellemesinin -hem de, kendine yakın bu gruplarla Türkiye-Suriye sınırında bir güvenli bölge oluşturmasının paniğindedir.

Üçüncüsü, Lahey Adalet Divanı önünde savaş suçlusu olunmaktan -hem de,sınırda Suriye Federasyonunda Suriye Kürt Yönetimi bölgesinin oluşmasına neden olan dış politikasının iflasının iyice anlaşılmasından korkuluyor.

*

Korkulara son vermek için hükümetin "kazan-kazan" pragmatizmine dayalı dış politikası bitip-tükenmez bir pınar gibidir.

Nitekim,Mesud Barzani ile birlikte bugüne kadar geliştirilen ekonomik ve bürokratik yakınlığa güvenle,Irak Anayasası’nda Kürt Yönetimi sistemine dahil olmayan yerleşim alanlarının ve Musul-Kerkük sorununu bağlayan durumun netleşmesini öngören, Ortadoğu’nun yeniden belirlenmesinin kilidi özelliğinde ve Irak Merkezi hükümeti ile Kürdistan Federe Devleti arasındaki sınırı -elbette,İran’ın da bölgedeki hukukunu belirleyen 140.maddesine el atılmıştır.

*

Bu suretle Türkiye hükümeti –birincisi, ağırlıklı olarak Rusya, kısmen de İran’a bağlı enerji ihtiyacını çeşitlemek,ucuz enerji bulmak ve doğudan batıya enerji köprüsü kurarak ayrı bir stratejik önem kazanmanın hesaplarını öne çıkarıyor.

Yeni boru hatları, sınır kapıları, rafineriler ve çevrim santralleri inşasıyla Kuzey Irak Kürt Bölge yönetimine zenginlik teklifiyle ile günde 3 milyon varil petrol almaya hazırlanıyor.

İkincisi, Irak Kürt Yönetimi ile stratejik ortaklık kurarak ekonominin gücü ve İslamcı öğreti doğrultusunda Türkiye, Suriye,Irak ve İran Kürtleriyle Kürdistan sorununu engelleyecek özel ve anlamlı ilişkiler geliştirmeyi planlıyor.

Üçüncüsü, bu yolla Irak Federasyonu ve İran’ın hukukunu daraltarak oluşturulacak karanlıktan yararla Cenevre II Konferansı sürecini tıkamayı hedefliyor.

*

Türkiye’nin bu hamlesi yeni Ortadoğu’ya doğru Cenevre -II Konferansı ve yeni Suriye’nin kurulması ortak girişiminin sahibi ABD ve Irak tarafından reddedilmiştir.

Zaten Mesut Barzani 140. maddeyi uygulamaya çalışmaktan çok bunu ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi ve İsrail yararına Kürt Hareketinin terörizmden demokratik siyasete evrilmesi için kullanmaktadır -ki,

*

İlginç bir gelişme yaşanıyor.

6-7 Aralık’ta Rojava- Kamışlı’da Suriye Kürtleri Ulusal Konseyi (ENKS) olağan toplantısında,Mesud Barzani’nin yönlendirmesiyle El-Parti, Yekiti, Azadî’den oluşan Siyasi Birlik diğer partileri bastırarak Kürt Yüksek Konseyi’ni (DBK) feshediyor ve PYD’nin kurduğu Kürt Demokratik Özerk Yönetimini reddederek Cenevre II Konferansına Türkiye’nin güdümündeki Suriye Ulusal Koalisyonu ile birlikte katılma kararı alınıyor.

*

Mesud Barzani, Cenevre II Konferansı öncesinde Suriye Kürtlerinin yönünü terörizmden demokratik siyasete çevirmiştir.

Bu suretle yeni Suriye kurulması sürecine Kürt siyaseti Şam hükümetine karşı -hem de,uluslararası iltifat göreceği biçimde güçlendirilmiş oluyor.

*

Türkiye Yüksekova’da ise PKK’lılara ait mezarlıkların tahrip edildiği gerekçesiyle başlayan gerginlik bütün bölgede sürüyor.

Hem hükümet hem PKK çevrelerinden "Şer güçler,Türkiye’nin yine savaş meydanı haline gelmesi, herşeyin eskisi gibi olması için barış sürecine zarar vermek istiyor" açıklamaları geliyor.

Şer güçlerden AKP parti devletinin derinini oluşturan cemaat güçleri mi,Cenevre II Konferansı yolunda AKP hükümetinin bahanelerini bertaraf etmek isteyen güçler mi,eski Türkiye’nin kontraları mı kastedilmektedir-şimdilik, bilinmiyor.

*

Bilinen tek şey İslamcı AKP hükümetinin Türkiye’nin başına ördüğü felâkettir-ki, Türk Devrimi yapılmadıkça gelecekten bir ışık görülmüyor…

13.12.2013

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Türkiye’ye Nobel ödülü /// Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne gitti

Nobel Barış Ödülü bu yıl, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne gitti. Örgüt Başkanı Ahmet Üzümcü, ödülün bundan sonraki çabalar için kendilerine enerji ve cesaret verdiğini söyledi.

Nobel Ödülleri, her yıl olduğu gibi bu yıl da, 10 Aralık 1896 tarihinde hayatını kaybeden dinamitin mucidi, ünlü İsveçli kimyacı ve mühendis Alfred Nobel’in ölüm yıldönümünde İsveç’in başkenti Stockholm’de düzenlenen törenle ödülleri sahiplerini buldu. Tıp, fizik, kimya, ekonomi ve edebiyat ödüllerini almaya hak kazananlar, diplomalarını ve altın madalyalarını Stockholm Filarmoni Orkestrası Konser Salonu’nda düzenlenen törenle İsveç Kralı 16. Carl Gustaf’ın elinden aldı.

Fizik alanındaki ödülü, atomaltı parçacıkların kütlesinin kökenini daha anlaşılabilir hale getiren mekanizmanın teorik keşfi dolayısıyla Brüksel Üniversitesi’nden François Englert’e, bu teoriyi CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ile yapılan ATLAS ve CMS deneylerinde onaylayarak söz konusu parçacığın keşfini gerçekleştiren Edinburgh Üniversitesi’nden Peter W. Higgs aldı.

Kimya dalında verilen ödül, karmaşık kimyasal sistemlerin çok ölçekli modellerini geliştirmelerinden dolayı Strasbourg Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nde çalışmalarını yürüten Martin Karplus, Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Michael Levitt ve Southern California Üniversitesi’nden Arieh Warshel’e verildi.

Ekonomi dalındaki ödül, varlık değerlerinin deneysel analizini yapmaları dolayısıyla Chicago Üniversitesi’nden Eugene F. Fama ile Lars Peter Hansen ve Yale Üniversitesi’nden Robert J. Shiller’a layık görüldü.

Tıp dalındaki ödül, insan hücrelerindeki temel taşıma sisteminin kesecikler tarafından gerçekleştirildiğini keşfeden Alman Thomas C. Südhof ile Amerikalı James E. Rothman ve Randy W. Schekman’a verildi.

Nobel Edebiyat Ödülü’ü de modern kısa hikayenin ustası olarak nitelendirilen Kanadalı yazar Alice Munro’ya layık görüldü. Munro’nun ödülünü, İsveç Kralı’nın elinden kızı Jenny Munro teslim aldı.

Üzümcü: Kimyasal silahları imha ettik

Barış alanında verilen Nobel Ödülü ise, dünyadaki kimyasal silahların tasfiye edilmesi sürecine yaptığı büyük katkılardan dolayı Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne (KSYÖ) layık görüldü. Ödülü, KSYÖ adına örgüt Başkanı Ahmet Üzümcü, ödülün bundan sonraki çabalar için kendilerine enerji ve cesaret verdiğini söyledi.

Üzümcü, Suriye’deki kimyasal silah tesisleri ile bunları fırlatacak mermileri imha ettiklerini belirten Ahmet Üzümcü, kimyasal silahların ise Suriye dışında imha edileceğini hatırlattı.

Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland ise OPCW’nin çok önemli işlere imza attığını vurguladı. Jagland, OPCW’in gösterdiği bu gayretlerle, başka türden silahların da imha edilmesi için bir örnek teşkil ettiğini söyledi.

RUSYA : Vladimir Putin, Tayyip Erdoğan’ı örnek aldı !

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kremlin Sarayı’nda yaptığı yıllık konuşmasında, Rusya’da 3 çocuklu ailelerin artık bir standart olması gerektiğini söyledi.

Rusya’nın nüfus artışını teşvik etmesi için 2016 sonrası mali programları gözden geçirmesi gerektiğini kaydeden Putin, yerel yöneticilerden de kendi demografik sorunları ile ilgili çalışmalar yapmasını istedi.

Nüfus bilimcilerin ikinci çocuğun tercih edilmesinin üçüncü çocuğa da imkan sağladığını tespit ettiklerini hatırlatan Putin, "Ailelerin bu yönde adım atmaları çok önemli. Bir kısım uzmanların farklı yaklaşımına rağmen, Rusya’da en az 3 çocuklu aile yapısının standart olması gerektiğine inanıyorum.." dedi.

Putin 2 ya da 3 çocuklu kadınların kariyer planlamaları konusunda da uygun ortamların hazırlanması için çalışma yapılmasını talep etti.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana her yıl ortalama 300 bin kişi küçülen Rusya, Putin’in yaptığı teşviklerle son iki yıldır artıya geçti. Rusya nüfusu, Sovyet sonrası dönemde ilk kez 2012’de 276 bin 200 kişi artıya geçerek, 143,3 milyon kişiye yükseldi.

Rusya’da ikinci çocuk için aile sermayesine katkı amacı ile 250 bin ruble (8 bin dolar) olarak başlatılan teşvik, 2013’de 408 bin rubleye (12 bin 500 dolar) çıkarıldı.

GÜNEY AFRİKA : Şizofren çevirmen skandalı !

Nelson Mandela’nın cenazesinde konuşulanları işaret diline çeviren Thamsanqa Jantjie şizofren çıktı!

Güney Afrika’da önceki gün Nelson Mandela’nın cenaze töreninde konuşmaları işaret diline çevirmekle görevlendirilen ancak daha sonra yaptığı el hareketlerinin hiçbir anlamı olmadığı ortaya çıkan çevirmen şizofren olduğunu açıkladı ve olayla ilgili özür diledi. Güney Afrika hükümeti de olayın soruşturulduğunu ancak çevirmenin kiralandığı şirketin yöneticilerinin ortadan kaybolduğunu duyurdu.

Thamsanqa Jantjie isimli 34 yaşındaki çevirmen, Johannesburg’s Star gazetesine yaptığı açıklamada sahnede tüm dünyanın gözü önündeyken bir anda sesler duymaya ve halüsinasyonlar görmeye başladığını söyledi.

"Bir anda melekler görmeye başladım. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Çok tehlikeli bir durumda tek başımaydım. Kendimi kontrol etmeye ve dünyaya olan biteni yansıtmamaya çalıştım. Çok üzgünüm, kendimi bu durumda buldum" diyen Jantjie, "Etrafında silahlı polisler olduğu için" panik yapmamaya çalıştığını belirtti.

Geçirdiği krizin kaynağının ne olduğunu bilmediğini de vurgulayan Jantjie, şizofreni tedavisi için gerekli ilacını almış olduğunu ifade etti.

Olayın ortaya çıkmasının ardından ABD Başkanı Barack Obama, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun gibi isimlerin konuşma yaptığı bir organizasyonda böylesi bir güvenlik zaafiyetinin nasıl olabileceğine dair tartışmalar alevlendi.

Hükümet özür diledi

Diğer yandan Güney Afrika Cumhuriyeti hükümetinden yapılan açıklamada olayda bir "hata" olabileceğini ifade edildi. Kadın, Çocuk ve Engellilerden Sorumlu Bakan Yardımcısı Hendrietta Bogopane-Zulu, çevirmenin böyle bir olayda görevlendirilmesinin bir hata olabileceğini söyledi. Dünya genelindeki tüm sağırlardan özür dileyen Bogopane-Zulu, çevirmenin kiralandığı şirkete ulaşmaya çalıştuklarını ancak şirket yöneticilerinin "ortadan kaybolduğunu" söyledi. Bakan Bogopane-Zulu, Jantjie’nin güvenlik denetimini nasıl geçtiğiyle ilgili bir soruşturma yürütüldüğünü de vurguladı

VİDEO İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

CEMAAT – AKP SAVAŞLARI : Cemaate kritik uyarı !

Fehmi Koru bugün Star gazetesindeki köşesinde cemaate uyararak “bu kavgadan yok olarak çıkacaksınız” dedi.

Koru’nun "Şimdiki kavganın Cemaat üzerindeki etkisinin ‘öldürücü’ olacağını da düşünmeden edemiyorum." İfadesi cemaatin kendisini nasıl bir felakete sürüklediğinin mesajını verdi.

İşte Koru’nun yazısındaki en çarpıcı bölüm:

YOK OLACAKLAR

Çok basit bir sebepten: Hizmet Hareketi şimdi köküne kibrit suyu dökmeye azimli bir cepheyle karşı karşıyaymış gibi davranmıyor… Öyle cephelerle geçmişte karşı karşıya kaldığında belâyı ustaca savuşturmayla sonuçlanacak stratejiler izlemişti; oysa şimdi sonunda mutlaka kazanacağı bir çatışmaya girmiş gibi davranıyor…

Yok edilmekten kurtulmak değil, sanki yok etmek amaçlanıyormuş gibi…

İçim içimi yiyorsa, sebebi, takdir ettiğim iki bloktan birinin bu sürecin sonunda yok olacağını düşünmemdir… Hangisi yok olursa olsun, ben eksileceğim…

CEMAAT İÇİN ÖLDÜRÜCÜ SONUÇ

Ak Parti’nin Cemaat’i ve hizmetlerini bitirmek gibi bir niyeti ve azmi olduğuna asla inanmam; fakat şimdiki kavganın Cemaat üzerindeki etkisinin ‘öldürücü’ olacağını da düşünmeden edemiyorum.

Kavgayı Cemaat adına körükleyenler Cemaat’e iyilik yapmıyorlar…

İşte Fehmi Koru’nun o yazısı

Ben yazayım da

Biliniyor, ama daha girişte şu bilgileri sunmayı önemsiyorum:

Kısaca ‘Cemaat’ diye de anılan ‘Hizmet Hareketi’ Türkiye’nin yüzünü ağartan en önemli girişimlerden biri benim için… Kendilerini bir gayeye adamış insanlara evvel eski hayranlık duyarım; ‘Hizmet erleri’ bu hayranlığı her yönden hak edenlerden oluşuyor. Hizmet’i destekleyenler, takdir edenler, başarılı olmasını dileyenler arasında ilk sıraya beni yazabilirsiniz…

‘Tereza Ana’ (Mother Theresa) adlı kadın misyonere ödül veren Nobel Barış Komitesi’nin dikkatini, dünyanın dört bir tarafındaki gençlerin eğitimine kendilerini vakfeden kadroya ve liderine çekmek için yazdığım makalelerden oluşan bir küçük kitabım bile var…

Hizmet alanında kendi kişisel Nobel ödülüm hiç tereddütsüz Cemaat’e verilmiştir…

Bu hislerim beni AK Parti’ye düşmanca bakmaya sevk etmiyor; dün de etmiyordu, savaşın bu en kızgın ânında da etmiyor…

Türkiye’de iktidar olmayı sadece sorumluluk üstlenme saymakla kalmıyor, olağanüstü bir cesaret olarak da biliyor ve bu alanda faaliyet gösterenleri takdir ediyorum. Son on yıl içerisinde ülkemin olumlu yönde geliştiğini, eksikliklerini gidermeye, fazlalıklarından kurtulmaya başladığını görerek seviniyorum.

Ülkem için iyilikler düşünen bir kadrosu var AK Parti’nin; siyasetin kasisli ve çamurlu yollarında düşe kalka ilerliyorlar belki, ama bayrağı ellerinden düşürmüyorlar…

"Siyaset alanında daha iyi bir seçenek var mı?" diye etrafıma bakındığımda, karar vermek için fazla tereddüt etmem gerekmiyor…

İstisna mıyım ben, hizmet alanında Cemaat, siyaset alanında AK Parti tercihini yapmakta? Hiç sanmıyorum. Ülkemizin sağduyulu insanlarının büyük bölümünün benim gibi düşündüklerini biliyorum. Birbirine yakın durduklarına seviniyor, araları açıldığında üzülüyor bu insanlar…

Uzun süre Hizmet Hareketi’nin AK Parti’ye soğuk baktığı, siyasette başka yol arkadaşları aradığı tezviratlarına kulak asmadım. Son zamanlarda giderek artan biçimde yapılan "AK Parti Cemaatçileri fişledi, kadrolarını tasfiye ediyor, köklerine kibrit suyu dökecek" tezviratına da kulak tıkadığım gibi…

Cemaat için hizmetin görülmesidir önemli olan, hizmet de bu son on yıl içerisinde geometrik biçimde arttı…

Parti için iktidarda kalmaktır önemli olan; her taraftan aldığı desteklerle oyları yüzde 50’yi buldu…

Neden birbirine ters baksınlar, yollarını ayırmak için desiselere başvursunlar?

Bu soru bana hâlâ mantıklı geliyor…

Fişlemeler? Kadro tasfiyesi? Bu yoldaki iddialar, yayınlar hiç inandırıcı gelmiyor bana…

Çok basit bir sebepten: Hizmet Hareketi şimdi köküne kibrit suyu dökmeye azimli bir cepheyle karşı karşıyaymış gibi davranmıyor… Öyle cephelerle geçmişte karşı karşıya kaldığında belâyı ustaca savuşturmayla sonuçlanacak stratejiler izlemişti; oysa şimdi sonunda mutlaka kazanacağı bir çatışmaya girmiş gibi davranıyor…

Yok edilmekten kurtulmak değil, sanki yok etmek amaçlanıyormuş gibi…

İçim içimi yiyorsa, sebebi, takdir ettiğim iki bloktan birinin bu sürecin sonunda yok olacağını düşünmemdir… Hangisi yok olursa olsun, ben eksileceğim…

AK Parti’nin Cemaat’i ve hizmetlerini bitirmek gibi bir niyeti ve azmi olduğuna asla inanmam; fakat şimdiki kavganın Cemaat üzerindeki etkisinin ‘öldürücü’olacağını da düşünmeden edemiyorum.

Kavgayı Cemaat adına körükleyenler Cemaat’e iyilik yapmıyorlar…

CEMAAT – AKP SAVAŞLARI : Diyanet’ten Emre Uslu’ya yalanlama

Taraf Gazetesi yazarı Emre Uslu’ya bir yalanlama da Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan geldi.

Uslu, Diyanet’in yaptığı mülakatlarda Gülen Cemaati ile ilgili soru sorduğunu iddia etmişti. Diyanet’ten yapılan açıklamada bu iddialar yalanlanırken, "Başkanlığımızın itibarını sarsmaya yönelik bir hevesten öteye geçmemektedir" ifadesi kullanıldı.

"İTİBAR SARSMAYA YÖNELİK HEVES"

"Diyanet İşleri Başkanlığının ulusal ve uluslararası ölçekte gerçekleştirdiği hiçbir sınavda adaylara yazarın iddia ettiği türden sorular yöneltilmemiştir. Başkanlık tarafından gerçekleştirilen sınavlarda adayların siyasi ve kültürel kimliği değil, Diyanet İşleri Başkanlığının hizmet alanlarında ihtiyaç duyulan konulardaki bilgi ve deneyimleri esas alınmaktadır. Başkanlığımızın hizmet alanları itikat, ibadet ve ahlak alanıyla çerçevelendirilmiştir. Söz konusu iddialar Başkanlığımızın itibarını sarsmaya yönelik bir hevesten öteye geçmemektedir."

Uslu bugün şu iddiayı ortaya atmıştı:

"Fişleme konusu artık bürokratları aşıp öğrencilere kadar inmiş durumda. Örneğin Yurtdışı Türklere yönelik başlatılan Diyanet İşleri Başkanlığı ile İlahiyat Fakültelerinin ortaklaşa düzenlediği bir Uluslararası İlahiyat Programı var. Bunun için bir sözlü sınav var.

Danimarka’dan Mustafa Kara ve yedi arkadaşının başına gelenler Cemaat’e yönelik ayrımcılığın öğrencilere kadar indiğini gösteriyor. Mustafa Kara, kendisi ve arkadaşlarının girdiği sözlü sınavda Kur’an’dan bir satır okutulduktan sonra siyasi sorular sorulduğunu belirtiyor. Bazı sorular şunlar: Sence Said Nursi’nin yazdığı Risaleler tefsir mi? Fethullah Gülen hakkında ne düşünüyorsun? Giyim tarzın Gülen Cemaati mensuplarına benziyor? Sınava giren ve Gülen Cemaati’nden olduğunu düşündükleri tüm öğrencileri elemişler. Düşünün ki haksızlık ve ayrımcılık bizzat Diyanet’e kadar yansımış durumda."

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: