Günlük arşivler: Aralık 10, 2013

ARAŞTIRMA DOSYASI /// SALİH MUTLU : Fetullah Gülen ve Dershane O laylarının Perde Arkası

Son zamanlarda gerek görsel basın yoluyla, gerek yazılı basın yoluyla, gerekse de sosyal medya üzerinden hükümetimize dershaneler üzerinden yükleniliyor.. Ben eğitim açısından dershanelerin kapatılmasına karşıyım.. Lakin devlet dershaneleri kapatmaya mecbur bırakılmıştır.. Bunun tek suçlusu Fetullah Gülen hareketidir..

Bu dershaneler cemaat için neden bu kadar önemli?

Çünkü dershaneler Fetullah Gülen’e tabii mürit toplama yeridir.. Yani bir nevi beyin yıkama yeridir.. Fetullah Gülen’e tabii olanlar ve bu oluşuma katılanlarla birlikte her dershaneye giden çocuk;, "zaman gazetesine abone olmak zorundadır.. Bu sebeple gazete satış tirajları yüksektir ve bu gazete satış tirajlarını hükümete koz olarak kullanıyor.. Demek istiyorlar ki; Bizim gazetemiz şu kadar satıyor, biz insanlara sözlerimizle etki ediyoruz bizim sözümüzü dinleyin ve bizim istediğimiz yolda yürüyün! Dolayısıyla bunu hizmet olarak isimlendirmek saçmalığın daniskasıdır..

Bunun adı ticarethane ve cep doldurmaktan başka bir şey değildir.. Holdingleşen bir cemaat olabilir mi? Vakıf adı altında her türlü dalavereyi yapacaksınız adına da vakıf diyeceksiniz.. Bunun adı vakıfsa ve hizmetse o halde dershanelerinizden ücret almayınız! Hizmet dedikleri dershaneler Türkiye’nin hatta dünya’nın en pahalı dershaneleridir.. Evet, Türkiye’de en pahalı dershanaler bunların dershaneleridir! Parası olmayan değil, parası olan bunların okullarından ve dershanelerinden faydalanırlar! Parayı’da Asya Bank’a hesap açıp yatırmak zorundasın.. Öyle her bankayla da olmaz bu işler derler.. Bunun adını da Allah Rızası için hizmet koymuşlar! Ama sıkışınca biz dini bir cemaat değiliz diyorlar.. O zaman siz dini kendinize alet ederek bir ticarethane kurmuşsunuz demektir.

Yurtdışına çıkan mezun olmuş zeki öğrencileri, yurtdışında çalıştırırlar ve bu mezun olan öğrencileri oralarda çalıştırıp, maaş’ının %60’ından fazlasını vakfımıza bağışlayacaksın şartını öne sürerler.. Yani bu kadar yardım severler kendileri..

Osmanlı dendiği zaman yalandan yere göz yaşı akıtırlar fakat Abdülhamit han’ın torununu parası olmadığı gerekçesiyle okullarına almamışlardır.. Bin bir uğraş vermişler fakat yinede kabul ettirememişlerdir..

Bugüne kadar Ak parti hükümeti cemaat mensuplarıyla hareket etti.. Tayyip Erdoğan, gülen cemaatinin önünü açtı bir dedikleri iki edilmedi.. Fakat bir suçluluk psikolojisinin gereği gibi davranarak hükümete vicdansızca yükleniyorlar.. Bakın arkadaşlar, gayri İslam-i metotlarla bir mücadele olmaz.. Sen Allah’ın kelamını çiğneyerek diyalog projesini yürüteceksin.. Gittiğin yerlerde la ilahe illallah demesi yeterli onlarda cennete girebilir diyeceksin.. la ilahe illallah muhammeden resulullah demesine gerek olmadan Hristiyan’ı, Museviyi cennete sokacaksın bunun adına’da barış köprüsü diyeceksin.. Nerede kaldı Allah yolunda savaşmak? Allah onları dost edinmeyin diyor sen Allah’ın kelamını mı çiğniyorsun Ey fetullah? Bu şekilde saçma sapan bir İslam-ı savunma olmaz.. Diyalog siyonizm projesidir! ve sen siyonizm’e hizmet ediyorsun!

Dinler arası diyalog diyerek, İslam-ı bu hale soktunuz!

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez bakınız bu diyalog hakkında ne diyor..

Gelelim dershaneler neden kapatılıyor.. Dershaneler’in kapatılmasının nedeninin eğitimle veya yeni eğitim anlayışıyla asla alakası yok..

Hiç düşündünüz mü zaman gazetesi ve cemaat’in tüm yayın organlarının neden Mit Müsteşarı Hakan Fidan’a yüklendiğini? Düşünmediyseniz söyleyeyim; Milli İstihbarat Teşkilatı Mit Müsteşarı Sayın, Hakan Fidan’ın raporu doğrultusunda Ak partinin içerisine cemaat tarafından 150 kişilik millet vekili sokulması planlanmış bu planı gerçekleştirip, Ak partiyi bölüp bölünen kısımı Cumhuriyet Halk Partisine kaynak yapıp, Cumhuriyet Halk Partisiyle yollarına devam etme kararı almışlar.. Yani Ak partiyi yok etme planı hazırlamışlar.. Bu plan Fetullah Gülen’in yani gülenizm hareketinin siyonizm’den almış olduğu direktifler doğrultusunda gerçekleşmiştir..

Bu ortaya çıkınca Tayyip Erdoğan’a Hakan Findan’ı görevden alacaksın baskısı uyguladılar.. Dikkat ederseniz manşetlerinden indirmediler..

Detaylar aşağıda;

Alıntı:

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın, Fethullah Gülen cemaati hakkında Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla bir rapor hazırladığı ortaya çıktı.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan tarafından Tayyip Erdoğan’a sunulan raporu Aydınlık Gazetesi açıkladı. MİT’in üzerinde 6 ay çalıştığı Rapor, Gülen Cemaatine ait birçok bilginin yer aldığı 40 klasörden oluşuyor.

ERDOĞAN’IN TALİMATIYLA HAZIRLANDI

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, raporu “Başbakanlığa” hitabıyla başlayan bir sayfalık önyazıyla birlikte Erdoğan’a sundu. Önyazıda, raporun Başbakan Erdoğan’ın şifahi emirlerinin alınması üzerine 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren özel çalışma başlatıldığı hatırlatıldı. Aynı yazıda bu çalışmanın, ilgili kurum ve bakanlıklar ile ortak program hazırlanarak araştırmaların yapıldığı bilgisi verildi.

4800 KİŞİ TAKİP EDİLDİ

MİT cemaatin yönetim ilişkilerini Erdoğan’a bir şemayla anlattı. Cemaatin yönetici kadrosu çerçevesinde 4800 kişi takibe alındı. "Cemaatin Kurmayları" olduğu tespit edilen, 4’ü politikacı, 2314’ü işadamı, 171 eski ülkücü, 5’i TSK mensubu, 173’ü emniyet mensubu, 47’si din adamı ve 23’ü MİT mensubu olan isimler hakkında dosyalar hazırlandı.

Raporun giriş bölümünde Gülen cemaatinin toplum ve siyasi alandaki etkisine dair değerlendirmeler yer alıyor. Fethullah Gülen’inherkul.org adlı siteden yaptığı konuşmalar ise "devlete meydan okuma" olarak nitelendiriliyor.

MİT’İN GÜLEN CEMAATİ RAPORU

Her an ölüm tehdidi altında olduğunu, bu yüzden ABD’den ayrılmayacağını, yaptığı mücadelede dava arkadaşlarına danışmadan karar veremeyeceğini, bahse konu çağrının ise, bunun kendisine karşı hazırlanan bir komplo olabileceğini, hususlarına anlaşılabilinir bir uslupla devlete ve devlet yetkililerine güvenmediğini, devletimizi suçlayarak meydan okuyan görüşlerini açıkça ifade etmiştir.

MİT çalışmasında cemaatin mali kaynakları ve faaliyetlerini tespit etti. Rapor’da Gülen Cemaatine ait sermayenin 150 milyar dolar olduğu belirtildi.

MİT’İN GÜLEN CEMAATİ RAPORU

150 milyar dolara ulaşan cemaat sermayesinin Fethullah Gülen cemaatinin destekleyicilerine ait olduğu belirtiliyor. Büyük bölümü kayıt dışı olan bu sermayeyi, cemaatin kontrolündeki şirketler elinde tutuyor. Bu şirketlerin yıllık iş hacmi ise 7 milyar doları aşıyor. Cemaat, 65’i büyük kuruluş olmak üzere 700 şirket tarafından destekleniyor.

MİT CEMAATİN MALİ KAYNAKLARINI İNCELEDİ

MİT tarafından cemaate parasal destek sağlayan şirketler, vakıflar ve eğitim kurumları da mercek altına alındı. Bu kurumların şirket yönetimleri, Türkiye çapına yayılan şubeleri incelendi. Ayrıca yurt dışında da cemaate destek sağlayan şirketler tek tek tespit edildi. Özellikle Orta Asya’da farklı ülkelerde bulunan kurumların para hareketleri ve yöneticileri hakkında dosyalar hazırlandı.


Allah Rızası için yapılan hizmeti görüyor musunuz? 150 milyar dolar! Kör olmaya gerek yok, Yasin Suresinde Hak Teala ne diyor; Sizden ücret istemeyenlere tabii olun diyor!

Fetullah Gülen ise bu dershaneler ile ilgili şu açıklamayı yapıyor;

Alıntı:

Gülen’in konuşmasındaki konuyla ilgili bölüm şöyle:

“60 ihtilalinden bu yana, onu da gördük tokadını yedik, 70 darbesini gördük tekmesini yedik. 80 darbesini gördük onun da çiftesini yedik. Hepsinden bir şey yedik. Fakat tekme atan, tokat atan, çifte atanın şimdi hesapları görülüyor. Biz yapmadık onu, kader hüküm verdi ve kaderin o mevzuda figür olarak kullandığı insanlar, onları öyle yaptılar. Bana dokunan bir yanı vardı, yaşlı başlı adamlar böyle orada hesap verince ciğerim yanıyor benim. Elimde bir imkan olsa ben onların hepsine ‘serbestsiniz’ derim. Ne var ki birileri onları planlıyor, yapıyor, ‘Topuklarını birbirlerine vurdu. Karşımızda dimdik durdu bu adamlar. Bunlara bunu dedirttik’ diyorlar bir taraftan kapalı kapılar ardından; fakat bir taraftan da camia onu sanki bir kısım elemanlarına yaptırtıyormuş gibi onlara fısıldıyor. Bir taşla iki kuşu vurma gibi bir nifak hareketi içinde bulunuyorlar. Bana yakışmayan şeyler ama müsaadenizle bu kadarını da söyleyeyim.”

Gülen’in bu sözleri safsata’dan ibarettir ve hiç biriside doğru değildir..

12 eylül darbesinden önce askere darbe için davetiye çıkarmıştır.. Şunları söylemiştir; Tuğa selam, sancağa selam ve onu tutan yüce başa binlerce selam..

Kenan Evren’i yüce baş yapmıştır.. Sonra tokadını yedik diyor..

Bu darbeye davetiye değil diyebilirsiniz ama darbeden sonrada şunları söylemiştir; Ümidimiz tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz. 28 şubatta da darbe hükümetine de zaman gazetesi hayırlı olsun manşeti atıyor! ve Gülen efendi şunları söylüyor; Böyle bir hengamede 28 şubat her iki bakımdan da hayırlı oldu.. Hem içte ve dışta rahatlama sağlayacak olumlu değişimi hızlandırdı, hem de samimi, mazbut büyük İslami çoğunluk ile İslam adını lekeleyen, kullanan, yüce dinimizi vahşete alet etmek isteyen zavallıları ayırdı..

Soruyorum bu hocamı darbelerin tokadını yemiş? 🙂

Hatta 28 şubata muhtıra demenin askeri suçlamaktır demiştir ve ekliyor 28 şubat askeri müdahalesi değil darbe muhtıra bile olamaz diyor..

Tam açmak için tam söylemi şöyle; Bu mukavelede ele alınan tavsiye kararlarını bu açıdan ben şahsen muhtıra şekliyle algılanmasını telif edemiyorum.. Niçin bu işin üzerinde bu yorumlarla duruluyor, askeriye muhtıra verdi diye suçlanıyor? Ben bunu yanlış buluyorum..

Soruyorum bu mu tekmesini, tokadını, çiftesini yiyen hoca efendi?

Erbakan’ı o koltuktan indirmek için Askere çağrı yapan Fetullah Efendi, çifteden, tekmeden bahsediyor..

djty.jpg

Buna ben cevap vermeyeyim Rahmetli Erbakan Hoca cevap versin..

Diyalog projesinin karşılığında aldıkları; Fethullah gülen hocaefendi’nin direktifleri ile iş hayatında varolan kuruluşları

Asya Finans,
Samanyolu TV,
Zaman Gazetesi,
Aksiyon Dergisi,
Zafer Dergisi,
Sızıntı Dergisi,
Yeni Umut Dergisi,
Cihan Haber Ajansı,
Burç FM,
Fem Dershaneleri,
Anafen Dersanesi,
İzmir Körfez Dersanesi,
Ankara Maltepe Dersanesi,
Adana Işık Dersanesi,
İç Anadolu Nil Dersanesi,
Kars Nilüfer Dersanesi,
Nil Eğitim ve Kültür Vakfı,
Diyarbakır Sur Dersanesi,
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı,
Türkiye Öğretmenler Vakfı,
Kırgızistan Mescit ve Kalkınma Vakfı,
Yakutistan, Tuva, Hakas Çağ Öğretim İşletmeleri,
Başkurdistan Serhat Eğitim ve Öğretim Hizmetleri A.Ş,
Çuvaşistan Ertuğrul Gazi LTD. ŞTİ,
Tataristan Ertuğrul Gazi LTD. ŞTİ,
Romanya Fetih A.Ş,
Moldova Fetih A.Ş,
Arnavutluk Gülistan Eğitim ve Yayın Tic LTD. ŞTİ,
Ukrayna Sema Eğitim Hizmetleri A.Ş,
Pakistan Çağ Öğretim İşletmeleri A.Ş,
Fas Samanyolu A.Ş,
Kuzey Irak Nilüfer Koleji,
Azerbaycan Çağ Öğretim İşletmeleri A.Ş,
Kırgızistan Sebat A.Ş,
Özbekistan Silim A.Ş,
Türkmenistan Başkent Eğitim ve Yayıncılık ve Tic. LTD. ŞTİ,
Tacikistan Şelale A.Ş,
Kazakistan Şelale A.Ş,
Moğolistan ve Buryat Çağ Öğretim İşletmeleri A.Ş,
İzmir Yamanlar Fen Lisesi,
İstanbul Fatih Koleji,
İstanbul Işık Üniversitesi,
Ankara Samanyolu Lisesi,
Fatih Üniversitesi,
Bursa Nilüfer Lisesi,
Eskişehir Ertuğrul Gazi Lisesi,
Erzurum Aziziye Lisesi,
İzmit Dilovası Sanayicileri Vakfı (Disav),
Türk Kültürüne Hizmet Vakfı,
Urfa Şurkav Vakfı,
Erzurumlular Eğitim ve Kültür Vakfı,
Halidiye Vakfı,
Erzincan Özel Fevziye Lisesi,
Konya Koyunoğlu Vakfı,
İstanbul Semah Eğitim Vakfı..

ve
ve
ve

yazamayacağım kadar şirket.

SALİH MUTLU

KOMPLO TEORİLERİ /// ERGÜN DİLER : Mandela efsanesi

07cb79c8-b752-4341-942c-592bcdb062cd.jpg

Bizler gerçekte yakıcı bir problemi meydana getiren NEDENLERİ ve sarsıcı SONUÇLARI asla görmeyiz! Özellikle BASIN bizim elimizde olmadığı için atlarız!
Gözümüz kapatılır!
Farkında olmadığımız "dev sistemin" devamı için bu olmazsa olmazdır!
Farkına varmadan BARONLARIN senaryosunu yazdığı filmin figüranı oluruz!
Sağcı, solcu, muhafazakar, ülkücü hiç fark etmez! Bu yapı kafasına koyduğunu şimdiye kadar yaptı! Her oluşumun içine muhakkak girdi! Aksini düşünmek büyük hayal kırıklığı olur!
Bakın Güney Afrika’nın efsane lideri MANDELA öldü!
Bütün BATI dünyası yasta!
Garip değil mi?
İngilizler’in güzel bir sözü vardır:
Başedemiyorsan KONTROL et!
Bu modeli Türkiye’ye de çok uyguladılar!
Peki Mandela olayı nedir?
Anlatalım…
Bir kabile şefinin oğlu olarak dünyaya geldi.
Fort Hare ve Witwatersrand Üniversitesi’nde HUKUK eğitimi aldı.
Johannesburg’da yaşarken IRKÇILIK KARŞITI hareketin içinde yer aldı.
ANC isimli şiddeti öneren ve buradan güç alan örgüte katıldı.
Öne çıktı!
Başkaldırı hareketinin önemli ismi oldu.
Tutuklandı. Tarihler 1962’yi gösterirken hükümeti alaşağı etmek için komplo kurmak ve sabotajdan ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. FOK ADASI’na götürüldü!
27 yıl orada kaldı.
1990’da uluslararası kampanya sonucu serbest kaldı. Kitap yazdı. Başkan F.W. de Klerk ile anlaşıp seçime gitti! ANC ezici bir zafer kazandı. Devlet Başkanı olarak yeni bir ANAYASA oluşturdu.
Irkçılığı bitirdi, halkını özgürleştirdi!
Toprak reformu, sağlık sorunları ve yoksullukla mücadele etti! Doğruları Araştırma Komisyonu’nu kurdu! Ülke kendisiyle BARIŞACAKTI! "Mücadele benim hayatımdır.
Hayatımın sonuna kadar siyahların bağımsızlığı için mücadele edeceğim"
demesi, halk arasında onu bayraklaştırdı.
Siyahların efsane lideri dönmüş ve büyük hayaller de peşinden koşmuştu!
Ancak gerçek başkaydı! Güney Afrika’da gözaltında tutulduğu evi yakından görmüş ve çok gizli toplantılara tanıklık ettiğini anlamış ve öğrenmiştim! Hem de tam yerinde! Zaten Mandela’nın KONTROL edilmeye başlanması orada gerçekleşmişti! BATI için gerekli olan bir HALK isyanı ve o insanların işine yarayacak bir zaferdi!
Mandela ile görüşen BARONLAR, o zaferi bataklıklarda yaşayan milyonlarca yoksul insana verdi!
Mandela, BARONLARLA anlaştıktan sonra önü giderek açıldı!
IRKÇILIK karşıtı görüşleri giderek yankı buldu! Sanki yeni bir şey söylüyormuş. Sanki yeni bir şey söylüyormuş gibi sunuldu! Bütün dünya basını baş tacı etti! 1993’te NOBEL gelip kendisini buldu! Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı Özgürlük Madalyası, Lenin NİŞANI da dahil olmak üzere şimdi cenazesine temsilci gönderen her ülkeden ÖDÜL aldı!
250’den fazla MADALYA evinin en güzide köşesinde duruyordu! Güney Afrika’da ULUSUN BABASI olarak görülüyordu!
Herkese "evet!" diyen, NEHRU’dan Simon Bolivar ödülüne kadar NİŞAN almayı kabul eden Mandela, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü istemedi, geri çevirdi! Hoş daha sonra kerhen "evet" diyerek alsa da tepkilerden geri adım attığı iddia edildi! Şimdi ABD’nin hayatta olan 5 başkanı, Fransa lideri Hollande, İngiliz Başbakanı Cameron, Prens Charles, Prens William, Tony Blair, İspanya Başbakanı Mariano Rajoy, İspanya Veliaht Prensi Felipe, Hollanda Kralı Alexander, Kanada Başbakanı Joseph Harper, Çin lideri Xi Jinping, Netanyahu, Olmert, Monaco Prensi Albert, Belçika Kralı II.
Albert gibi çok sayıda isim, anlaşıp etkisiz hale getirdikleri Mandela’yı uğurlamak için Güney Afrika’ya gidiyor!
Batı böyledir! ZAFER verirken altından sandalyeni çekip alır gider!
Mandela efsanesi yaratılsa da siyah insanlar hala içi b.k dolu teneke evlerde üst üste yaşıyor!
Biraz parası olan KİBRİT KUTUSUNDAN ismini alan yapılara sığmaya çalışıyor!
Siyah olan ne varsa yerlerde sürünürken BEYAZLAR yani BARONLAR ve torunları hala ülkenin en güzide yerlerindeki ŞATOLARINDA etrafı yüksek gerilim kablolarıyla çevrili bir halde yaşıyor!
Ülkenin büyük nüfusu SİYAH olsa da zenginlikler hala ÖZGÜRLEŞEN insanlara gelmiyor!
Mandela ve ailesi parayla buluştuğu halde hizmet sektöründe hala bir tek BEYAZ ADAM yoktu!
Irkçılık kağıt üzerinde son bulsa da, Mandela BEYAZLARI rahatlatan gizli anlaşmalara imza atsa da gerçek değişmiyordu!
Irkçılığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin yeryüzünden silinmesini MANDELA üzerinden önlediler! Efsane lider buna gönüllü oldu! Kendi AIDS’le mücadele ederken ülkesinin zenginlikleri özellikle ELMASLARI Belçika’da ANTWERP, Amerika’da NEW YORK, İsrail’de Tel Aviv’e gidiyordu!
Altından çok daha değerli olan ve fiyat istikrarı konusunda en güvenilir liman olan ELMAS hep MUSEVİ BARONLARA doğru yol alıyordu!
Nasıl orada MANDELA ile yaptılarsa burada da başka AKTÖR VE FAKTÖRLERLE Ankara’nın gidişatını durdurmak istiyorlar! Belki bizler BEYAZ olduğumuz için aramızdaki BEYAZ TÜRKLER’i çok net göremiyoruz ama bunların görevi o! Ülkeyi doğrudan Londra’ya bağlamak!
Onlara verilen misyon bu!
Zenginliklerinin altında yatan gerçek bu!
Bu denklemin yaşaması için de kendi kurdukları CUMHURİYET’in aynen bu şekilde sürüp gitmesi gerekiyor!
Bizde bunu yapacak MANDELA bulamasalar da CHP’ye sızan adamları var! Sadece CHP de değil, üstelik AK Parti içinde de varlar! Her yerde oldukları için orada olmaları da doğal!
BARONLARIN emriyle, karşılarına dikilen Erdoğan’ı götürmek için çırpınıyorlar!
Yemin ettiler!
Bakın karşımızdakiler TÜRK görünümlü YABANCI! Bizlerle bir ilgileri yok! Kağıt üzerinde bu ülkenin vatandaşları sadece! Tek amaçları ANADOLU’nun yürüyüşünü durdurmak!
Erdoğan’ı yenemeyeceklerini bildikleri için hedefleri ANKARA’da yükselenlerin YAŞAMINI devam ettirmek!
Erdoğan’ın seçimden sonra Ankara’da tasfiye yapacağını önce onlar biliyor!
Şimdiki yapay fırtınanın sebebi bu!
Adamlarının Ankara’dan kazınmasını istemiyorlar!
Asırlık denklemin bozulmaması için çırpınıyorlar!
Konu bu! Yapay nedenlerle üretilen kavganın asıl sebebi bu!
Erdoğan ülkeyi MİLLİ çizgiye çektikçe bunlar hopluyor!
İlk kez yenildiler!
Rövanş almak istiyorlar!
Her yerden gelecekler!
Ama yenilecekler!
Güney Afrika’dan siyah insan getiremeyeceklerine göre mağlubiyetleri devam edecek!
Mandela mı?
"Birinin senden olması sana çalışacağı anlamına gelmez!" sözünü doğrulayıp gitti!NOT: Bir dostum dün mail gönderdi.
Amerika’da ünlü bir televizyoncu programında şunu söylemiş:
Kimi suçlayacağın konusunda şüpheye düşersen İngilizler’i suçla!

Ergün Diler

CEMAAT – AKP SAVAŞLARI /// ‘Çok bilen’ Emre Uslu’yu biraz bileli m

404286.jpg

Dr. Cevdet Akbay, kendisini eski ülkücü ve liberal olarak tarif eden, Başbakan Erdoğan’a ‘çakal’ diyecek kadar seviyesiz Emrullah (Emre) Uslu hakkında bilinmeyenleri yazdı.

İşte o yazı:

Kendisini eski ülkücü ve yeni liberal olarak tarif eden Emre (Emrullah) Uslu hakkındaki bilgiler, bildiğimiz, tahmin ettiğimiz ve az bildiğimiz veya bilmediğimiz şeklinde sınıflandırılabilir. Bildiklerimiz özetle şunlar: Taraf Gazetesi ve Today’s Zaman yazarı ve akademisyen (Yrd. Doç. Dr.). 1997 yılı Polis Akademisi mezunu (1997); uzun süre Emniyet Genel Müdürlüğü, Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nda çalışmış. Ankara Üniversitesi, Gazetecilik bölümünden Yeşil (Mahmut Yıldırım) üzerine Yüksek Lisans yapmış.

Kanada’nın Toronto kentine İngilizce eğitimi için gitmiş (2000). Oradan 2001’de Amerika’ya geçerek John Jay Colege of Criminal Justice okulunda Adli Bilimler alanında ikinci Yüksek Lisans’ını yapmış (2003). Daha sonra Utah Üniversitesi’nden aldığı bursla “Kürt Siyasal Kimliğinin Dönüşümü: Modernleşme, Demokratikleşme ve Globalleşmenin Etkisi” konulu tezle doktorasını bitirmiş (Uslu’ya göre 2008, üniversite kayıtlarına göre 2009).

Doktora eğitimini tamamlayıp yurda döndükten sonra Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki görevinden istifa etmiş (2009). Şuan Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmakta. Aynı zamanda Washington DC’de bulunan Jamestown Foundation (Jamestown Vakfı) adlı düşünce kuruluşunda, Türk siyaseti, Kürt sorunu ve terör konularında analist olarak çalışmakta.

Yukarıdaki bilgiler şahsi sitesi euslu.com’dan, tarihler ise başka yerlerden alındı. Türkiye’nin en çok tartışılan yazarı olmasına rağmen doğum tarihi, nereli olduğu

gibi sıradan bilgiler bile pek çok kişi tarafından bilinmez. Kendisine yöneltilen “Nerelisiniz?” sorusunu “güvenlikle ilgili sebeplerden dolayı cevaplayamam” şeklinde cevaplayan tek gazetecidir. Gazeteciden çok istihbarat görevlisi gibi karanlıkta kalmayı tercih ediyor.

Çoğunu, Uslu’yu yakından tanıyanlardan ve internetten topladığım bilgilerle, “çok bilen” ama “fazla bilinmeyen” Uslu’nun kamuoyu tarafından az bilinen veya hiç bilinmeyenlerine ışık tutmakta fayda var.

City University of New York’ta Yüksek Lisans talebesiyken, o sıralar Amerika’da bulunan ve “Yeşil’in patronu” olarak bilinen Mehmet Eymür ile tanıştı(rıldı)ğı söylenir. University of Utah’a 2004’te gider; 2005 yılında doktora çalışmalarına başlar. 2005’te, Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü (İngilizce: Washington Institute for Near East Policy, WINEP), Uslu’ya ücret karşılığı yazı yazdırmaya başlar. İddiaya göre, İngilizcesi fazla iyi olmadığı için, WINEP için yazdığı yazıları Utah’taki emekli bir CIA elemanı tarafından düzeltilir.

Emre Uslu’nun ilk isvereni WINEP, En Acımasız Müslüman Düşmanı Olarak Bilinir

Uslu’nun staj için yerleşti(rildi)ği WINEP ilginç bir kurum. Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (İngilizce: American Israel Public Affairs Committee, AIPAC) elemanlarının önayak olmasıyla 1985’te kurulan İsrail yanlısı Neoconların güdümündeki bir yapı. WINEP için, “en acımasız Müslüman düşmanı” ve “ABD’deki en önemli Siyonist propaganda aracı” ifadeleri kullanılır.

Rahmetli Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Refah-Yol Hükümeti’ni yıkma ve Erbakan’ı siyasetten silme operasyonu (diğer bir ifadeyle, lanetli 28 Şubat Süreci) için 20 Temmuz 1996’da WINEP’de gerçekleştirilen bir panelde düğmeye basıldı. Mart 1997’de Middle East Quarterly’de çıkan bir makalesinde, Erbakan’ın Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırarak Amerika’nın çıkarlarını zedelediğini yazarak ABD’yi Refah-Yol Hükümeti’ni yıkmak için kışkırtan ve 28 Şubat cuntacılarını destekleyen Alan Makovsky 1994-2001 arasında WINEP’nin kıdemli bir elemanıydı (şuan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi mensubudur).

Yeni Şafak Gazetesi’nin geçenlerden gündeme getirdiği, AK Parti Hükümeti’ni de Refah-Yol Hükümeti gibi devirmek için 12 Şubat 2013’te “Kod adı İstanbul İsyanı” adı altında çeşitli senaryoların ve kirli planların tartışıldığı Amerikan Girişimcilik Enstitüsü (İngilizce: American Enterprise Institute, AEI) de WINEP gibi AIPAC’ın güdümünde olan bir yapıdır. Dün ve bugünkü tavırları, WINEP ve arkasındaki AIPAC’in Türkiye’deki olumlu gelişmelerden rahatsız olan, hatta engellemek için entrikalar çeviren yapılar olduklarını gösteriyor.

Uslu’yu iyi tanıdığını söyleyen bir kaynağın iddiasına göre, Uslu’yu Makovsky ile tanıştıran Mehmet Eymür’müş. Bu durumda, Uslu’nun Makovsky’nin referansıyla WINEP’e yerleştirildiği söylenebilir. WINEP’te bir seneye yakın çalışan Uslu’nun mentoru (akıl hocası) ise yeminli bir AK Parti ve Erdoğan karşıtı; hararetli bir Ergenekon savunucusu olan “yerli Neocon” Soner Çağaptay’dır. Eymür’ün Makovsky ile tanıştırdığı, Makovsky’nin eğitmesi için Çağaptay’a emanet ettiği Uslu’nun, WINEP’teki stajını başarıyla tamamladıktan kısa bir süre sonra Taraf Gazetesi yazarı olarak karşımıza çıkması, “Uslu Taraf’a WINEP tarafından mı yerleştirildi?” sorusunu akla getiriyor.

2008’de Washington D.C.’de faaliyet gösteren Jamestown Vakfi’nda ziyaretçi araştırmacı olarak çalışmaya başlar Uslu. Halen işvereni olan Jamestown Vakfı, Sovyet muhaliflerine maddi ve manevi destek veren bir platform olarak, dönemin CIA Direktörü William J. Casey’nin teşviği ve yardımıyla 1984’te kurulmuş. Günümüzde de CIA ile irtibatının devam ettiği iddia ediliyor. Jamestown, aşırı sağcı/Cumhuriyetçi ve İsrail yanlısı bir vakıf. Irak Savaşı’nın mimarlarından Dick Cheney ve Donald Rumsfeld gibi Neoconların vakfın farklı dönemlerinde görev yapması, vakfın Neoconlarla iliskişini gösterir. Rumsfeld, Michael Rubin’in moderatörlüğünde toplanan 12 Şubat 2013’teki “Kod adı İstanbul İsyanı” planının konuşulduğu toplantının katılımcıları arasındaydı.

Uslu’yu Jamestown’a Sokan Kişinin Ergenekon Avukatı Gareth Jenkins Olduğu İddia Ediliyor

Kendisini liberal olarak tanıtan Uslu’nun Washington’daki liberal düşünce kuruluşları yerine bağnaz bir Neocon yapılanması olan WINEP’i; onun ardından gene Neoconlarla irtibatlı olan Jamestown Vakfı’nı tercih etmesi dikkat çekici. Bu seçimi kendisinin mi, yoksa onu Neoconların emrine veren gücün mü yaptığı merak konusu.

Uslu’nun “karanlık ilişkileri”ni gösteren, fazla bilinmeyen ve sizi hayrette bırakacağını tahmin ettiğim birkaç bilgi daha… Uslu’nun Jamestown’a girmesi için kefil olan kişi, MOSSAD ile irtibatlı olduğu iddia edilen İngiliz gazeteci Gareth Jenkins. Jenkins, kaleme aldığı “Gerçek ile Fantezi Arasında: Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması” raporuyla Ergenekon Terör Örgütü’nün ulusal ve uluslararası arenada avukatlığını yapan, Ergenekon Davası’nı “büyük bir masal” olarak sunan, davanın Gülen Cemaati ve AK Parti’nin entrikası olduğunu dillendiren biri.

Milletvekili Şamil Tayyar’ın aktardığı “Birkaç yıl önce ‘Ergenekon avukatı Gareth Jenkins İngiliz ajanı mı?’ diye sorduğumda, Emre Uslu beni arayıp, ‘ona dokunma, iyi adam’ dedi” bilgisi, Uslu ile Jenkins arasındaki yakın ilişkiyi doğruluyor. Jenkins’in “Ergenekon karşıtı” Uslu’ya kefil olması ve Uslu’nun “Ergenekonun fahri avukatı” Jenkins’i koruması size de tuhaf geliyordur sanırım. Gülen Camiası’nı entrikacı olarak sunan Jenkins’in kefil olduğu Uslu, Gülen Camiasi’na ait Today’s Zaman’da köşe yazarı. Orada kaleme aldığı İngilizce yazılarla Erdogan’ı dünyaya “diktatör/despot/otoriter”, AK Parti Hükümeti’ni “baskıcı” olarak sunma gayretinde.

Uslu, Türkiye’ye dönmek zorunda kaldığında, işe başladığı kurum, 150’den fazla üniversite arasından Yeditepe Üniversitesi! Yeditepe, Ergenekon kaçkını işadamı Bedrettin Dalan’a ait bir eğitim kurumu (yanlış anlaşılmasın, orada çalışan herkesi Ergenekoncu ilan etmiyorum). Uslu’nun CV’sine bakılırsa, Jamestown Vakfı başkanı Glen Howard’ın referansıyla Yeditepe’ye girdiği anlaşılıyor.

Uslu, Jamestown’ın Direktifiyle mi “Muhalif” Maskesiyle Erdoğan’a ve Hükümete saldırıyor?

Uslu’nun 2008’den beri para karşılığında Jamestown için analizler yazması, ardından Jamestown tarafından Yeditepe’ye yerleştirilmesi, Jamestown’ın ilk kuruluş amacıyla uyumlu bir durum. Vakıf, Sovyetler dağılmadan önce, Sovyet muhaliflerini parasal olarak desteklemek için onlara ya para karşılığı analizler yazdırarak ya da kontrollerindeki üniversitelerde ücret mukabili ders verdirerek maddi destek sağlardı! Bu durum şöyle bir soruyu akla getiriyor: “Uslu, Erdoğan ve hükümete muhalif olduğu için mi Jamestown tarafından destekleniyor, yoksa Jamestown’ın direktifiyle mi ‘muhalif’ maskesiyle Erdoğan’a ve hükümete saldırıyor?”

Uslu’nun Neoconlarla bağlantısı, Neoconların Erdoğan ve hükümet karşıtlığına bakılınca, Uslu’nun, Erdoğan’ın itibarını zedelemek ve AK Parti Hükümeti’ni yıpratmak için kullandığı yöntemlerin psikolojik harp taktikleri olduğu, bunu da Neoconların direktifiyle yaptığı şüphesi uyanıyor ister istemez.

Uslu’nun kaleme aldığı yazılarında, televizyonlarda yaptığı konuşmalarında ve Twitter’da attığı mesajlarında direk veya dolaylı olarak Erdoğan’ı ve hükümetini hedef aldığı, itibarsızlaştırma ve iktidarsızlaştırmaya calıştıği kendini belli ettiriyor. Mesela, Barış Süreci ile ilgili kaleme aldığı yazıların temel özelliği, PKK ile Hükümet arasındaki güveni sarsmaya yönelik olmasıdır. Ya PKK’nin samimiyetsizliğini ya da Erdoğan’ın iktidarsızlığını (özellikle bürokrasi ve danışmanları tarafından yanlış yönlendirildiğini ve aldatıldığını) işlemesi dikkat çekiyor.

Misal olarak, “Erdoğan’a Öcalan önünde diz çöktürecekler”, “PKK Kazanıyor” başlıklı ve benzeri yazılara bakılabilir. Kalıcı bir barış için 30 senelik çatışma sürecinde sarsılan taraflar arasındaki güvenin tesisinin önemli olduğunu bilen/bilmesi gereken terör ve güvenlik uzmanı Uslu’nun özellikle Barış Süreci’nin yumuşak karnı olan “iki taraf arasındaki güven”e vuruş yapması, Barış Süreci’ne karşı olduğunu göstermekle birlikte, gazetecilikten çok operasyonel bir eleman olduğu şüphesini uyandırıyor.

“Cemaat tasfiye edilecek, KCK sanıkları serbest bırakılacak” ve benzeri, çoğu dezenformasyona dayalı provokatif yazılarının temel özelliği ise, Gülen Camiası’nın korku/şüphecilik damarını okşayarak Hükümet’e olan güvenini sarsmaya; hatta, Camia’yı Hükümet’e karşı kışkırtmaya yönelik olmasıdır. Camia ile Hükümet arasında varolan olağan fikri farklılıkların ve kısmı soğukluğun son yıllarda derin ayrılıklara ve neredeyse sıcak çatışmaya dönüşmesinde Uslu’nun çabası inkar edilemez.

Bir diğer konu da, Uslu’nun, “PKK ile barış anlaşması sağlanırsa Güneydoğu’da görev yapan güvenlik görevlileri savaş suçlusu olarak yargılanacak” gibi provokatif yazılarla güvenlik görevlilerinin moralini baltalama ve Hükümet’e karşı kışkırtma gayretidir.

Uslu’nun sinsi bir şekilde sabote etmeye çalıştığı Barış Süreci, aynı zamanda lokal ve global derin devletlerin istemediği bir süreç. Uslu’nun çatıştırmaya çalıştığı Camia ve Hükümet, lokal derin devlete karşı mücadele veren iki yapı. Uslu’nun Hükümet’e karşı kışkırtmaya çabaladığı güvenlik birimleri, Ergenekon Cetesi’ne ağır darbeler vuran güçler. Bu durumda, “Uslu kimin hesabına çalışıyor?” sorusu akla geliyor ve dikkatler Uslu-Neocon ilişkisine çevriliyor, ister istemez.

Uslu’nun Erdoğan’a “Çakal” Demesi Kendi Seviyesizliğini Gösteriyor

Uslu’nun en büyük hedefi, son iki asırdır memleketin kanını emen, milleti birbirine düşürerek iktidarını güçlendirerek devam ettiren lokal derin devlete karşı amansız bir mücadeleye girişen Başbakan Erdoğan. Uslu’nun Erdoğan’a karşı başlattığı yıpratma ve itibarsızlaştırma gayreti dikkatlerden kaçmıyor. Taraf ve kendi şahsi sitesinde yazdığı yazılardan numune olarak aktaracağım aşağıdaki ifadeler, Uslu’nun takıntı sınırını geçip Erdogan’a kin ve düşmanlığa varan tutumunu gözler önüne seriyor:

“Sayın Erdoğan ‘bu adamların anasını ağlatın’ dediniz de mi piyonlarınız aileme saldırıyor? Doğrusu bunların ‘analar ağlamasın’ diyen size hiç yakışmadığını bilmenizi isterim”, “Bana, ve Taraf’a yönelik itibarsızlaştırma operasyonlarının talimatını Başbakan Erdoğan vermiş ve MİT de bunu yapıyor” “Ben Ergenekon’la anlaşma sinyalleri veren Erdoğan’ı eleştiriyorum” “Artık [AKP] ergen bir kuş olmuş ve yuvadan uçup Ergenekon, Balyoz ve KCK ile kanatlanmak istiyorlar.”

“Sayın Erdoğan ‘bölgede görev yapmış güvenlik güçleri savaş suçlusu olarak yargılanacak’ şartını mutabakat metinlerine sokun emrini de siz mi verdiniz? … Sayın Erdoğan, çok güvendiğiniz MİT mensuplarına, ‘Serap’ı yakın’ talimatını da siz mi verdiniz? ‘Sözümü dinlemeyip KCK operasyonu yapan polisi ve savcıyı PKK’ya şikâyet edin onlar da gelip polisleri öldürsün’ talimatını da siz mi verdiniz sayın Başbakan? MİT’e ‘güvenlik birimleriyle istihbarat paylaşmayın’ emrini de siz mi verdiniz Sayın Başbakan?”

“Erdoğan’ın geçen on yıl içinde pislikleri temizlemek için bir elektrikli süpürge gibi kullandığı aparatlar, kurumlar Erdoğan’ın paçasına yapışan pisliği de vakumlamaya çalıştığı için Başbakan şimdi o aparatı kırmaya çalışıyor.” “Oysa durum net: Bizim oğlan [Erdogan] yanlış yapıyor, yanlış yürüyor, yanlış düşünüyor, yanlış konuşuyor. Dün yan bakılıyordu bugün şaşı bakıyor. Dün mala mülke tenezzül etmiyor, burun kıvırıyordu bugün kendi mahallesinden korkuyor onlara burun kıvırıyor. Dün sabır küpüydü, bugün kibir küpü.”

Uslu’nun, Twitter hesabından Erdoğan’ı ima ederek attığı “Ustalık ve çakallık arasındaki fark ince bir çizgidir; ahlak ve dürüstlük belirler” mesajı, Erdoğan’ı itibarını zedelemek için kendi seviye ve ahlakını zedelemekten çekinmediğini gösteriyor.

Uslu’nun, Neocon entrikası olduğu ortaya çıkan Gezi Kalkışması’nın arkasında yabancı güçlerin (Neoconların) ve sermayenin olmadığını söylemesi; MOSSAD hedef aldıktan sonra sistematik olarak MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın itibarını zedelemeye çabalaması da Neoconlarla ilişkisinden ve Neoconlardan aldigi direktiflerden kaynaklanıyor büyük ihtimalle.

(teksozhaber.com)

İRAN DOSYASI /// : Alper Tan : “PERES “ İRAN İSRAİL’İN DÜŞMANI D EĞİL”

105038.jpg

PERES “İRAN İSRAİL’İN DÜŞMANI DEĞİL”

Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, İran ve İsrail ilişkilerini ele alarak çarpıcı bir analiz kaleme aldı.

Dünya düzeninin ve uluslararası dengelerin hızla değişmeye başladığını sık sık vurguluyoruz. Dolayısıyla bu dönemdeki gelişmeleri soğuk savaş döneminin algılamalarıyla ve yargılarıyla değerlendirmenin doğru olmayacağını, yanıltıcı olabileceğini söylüyoruz.

Son 10 yılda çıkan haberlere göz gezdirirseniz her 6 ayda veya senede bir, “İsrail’in İran’ı vuracağına” dair Tel Aviv’deki resmi kişilere atfen yayınlar görürsünüz. Son haberin üzerinden ise daha 3 hafta geçmedi. İngiliz Sunday Times Gazetesi’nde çıkan o habere göre “İsrail’in İran’ı vurmak üzere Suudi Arabistan’la anlaştığı” belirtiliyordu. Bu haberler yayınlandığında bunun “kasıtlı ve düzmece olduğunu gerçekle alakasının olmadığını” belirtmiştik.

5+1’in İran’la anlaştığı açıklandığında “İran’la anlaşma, Batının İsrail’le ilişkilerinin değişmesi ve Tel Aviv’in iyice yalnızlaşmasını getirebilir. Netanyahu tedirgin ve karamsar” diye yazmıştık. “Batının İran’la anlaşmasının en önemli sebebinin bölgede etkinliği artan Türkiye’ye karsı İran’ı yanına alma girişimi olduğunu Türkiye’ye balans ayarı yapılmaya çalışıldığını” dile getirmiştik. “Suudi Arabistan’ın, Batının İran’la anlaşmasından rahatsız ve tepkili olduğu haberlerinin ise gerçeği yansıtmadığını vurgulamış, Hıristiyan Batının Arabistan’ı İsrail’le aynı fotoğrafta gösterme cabası içinde olduklarına ve bu amaçla asparagas haberler yayınlandığına” dikkat çekmiştik.

Bütün bunları niçin tekrar hatırlatıyoruz? Saçma sapan gündemler arasında her şey çabucak unutulup gidiyor da onun için…

Amerikan CNN Televizyonu’na verdiği röportajda dün İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, “İran ile düşman olmadıklarını” anlattı. Aynı Peres, İran’ın “ılımlı” olarak nitelendirilen yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile kendisinin de görüşmek istediğini söyledi.

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, geçen haziran ayında da İngiliz The Daily Telegraph gazetesine verdiği röportajda İsrail ve İran’ın masaya oturarak sorunlarını çözebileceklerini söylemişti. Röportajda “İsrail’in İran’a karşı hiçbir antipatisinin olmadığını” belirtmiş, 3 bin yıl önce Yahudileri yurtlarından süren Babil Kralı’nı yenerek Yahudilerin tekrar geri dönmelerini sağlayan ünlü Pers Kralı Kiros’u “Tarihin ilk Siyonist lideri” olarak tanımlamıştı.

Başbakan Benyamin Netanyahu’nun, İran’ın Batılı ülkelerle yaptığı nükleer anlaşmaya karşı olduğu, İran’ın yeni cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’yi “büyük şeytan” olarak gördüğü belirtiliyordu. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise göreve başladıktan sonra her yıl düzenli olarak yapılan İsrail karşıtı, “Yeni Ufuklar” adlı konferansı bu sene yaptırtmamıştı.

İsrail kaynakları, Benyamin Netanyahu’nun İran’ı vurma girişimlerini Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in engellediğini ileri sürüyorlar. Ama bu, tamamen bir tiyatro. Netanyahu’nun vurmak istediği yalan, dolayısıyla Peres’in bunu engellediği de..

İsrail devleti, kendi halkını zinde tutmak için sürekli bir düşmana ihtiyaç duyuyor. Bu konuda Tel Aviv için en ideal düşman İran. İran’da da uluslararası izolasyondan bıkmış, rejimin baskılarından gına gelmiş, sisteme karşı patlamak üzere olan başka bir halk var. İran rejimi, “Reformcu lider” imajıyla Hasan Ruhani’yi cumhurbaşkanlığına getirdi. Aslında Ruhani “Reformcu“ değil. Reformcu görünümlü bir rejim yanlısı. Buna rağmen halktan % 60’ın üzerinde oy aldığı ancak seçim sonuçlarına müdahale edilerek oranın % 50’nin az üzerinde gösterildiği belirtiliyor.

Halkın rejime öfkesini frenlemek için Tahran da, devlet açısından tıpkı İsrail gibi “ideal bir düşman”aihtiyaç duyuyor. Tahran bakımından bu ideal düşman ise İsrail’di. Tahran, rejim açısından tehlikeli gördüğü insanları çeşitli örtülü operasyonlarla bertaraf ediyor ve suçu İsrail’e atıp kurtuluyordu. Tıpkı 90’lı yıllarda Türkiye’de Derin Devlet’in operasyon yapıp suçu İran’a attığı gibi.

Komşumuz İran’ın elbette içerde ve dışarda sorun yaşamasını arzu etmeyiz. Aksine güçlü ve istikrarlı olmasını isteriz. Böyle düşündüğümüz için, bize İran’ı düşman olarak gösterenlerin kim olduklarını milletin görmesi için elimizden geleni yapıyoruz. Ancak Tahran’ın Tel Aviv’le yakınlaşması nereye kadar olabilir? Burası kuşkulu. Çünkü bugüne kadar “Dış düşman” metaforu üzerinden halkı kontrol altında tutan rejim, Batı ve İsrail ile yakınlaşınca bu defa kendi halkını nasıl tutacak veya halkın istediği reformları da yapabilecek mi, yapamazsa ne olacak bunlar belli değil.

Ülkemizde, Batının İran’la nükleer program konusunda anlaştığı gün bile “Türkiye’nin İran, Rusya ve Ortadoğu’ya kayacağı endişesini” yazanlar oldu. Bu güne kadar İran’a “Büyük şeytan” diyen İsrail’in cumhurbaşkanı Şimon Peres’in “İran düşmanımız değil Ruhani ile görüşebilirim” çıkışı üzerine şimdi ne diyecekler? Acaba aynı kalemler “İsrail’in ekseni kaydı” diyecekler mi? “İsrail’in Ortadoğu’ya kaydığını” yazacaklar mı?

Evet dünya dönüyor. Dünya döndükçe rejimler de insanlar da dönüyor. Dünya düzeni ve uluslararası dengeler değiştikçe denklemler de değişiyor. Daha da değişecek. Türkiye ise özüne dönüyor. Türkiye özüne dönerken özünden uzaklaşanları da görüyoruz. Başkasının davulunu çalanları da.. Bu da bu milletin imtihanı..

Alper TAN

09.12.2013

ARAŞTIRMA DOSYASI : UNDP, Arap Bölgesinde Su Yönetişimi Başlıklı Raporunu Yayınladı

Ortadoğu kurak-yarı kurak iklim kuşağındadır ve dünyada gerçekleşen ortalama yağışın yaklaşık yüzde 2,1’i bu bölgeye düşerken, yıllık ortalama yenilenebilir su kaynaklarının yüzde 2,1’ini içermektedir. Yenilenebilir su kaynakları orandan anlaşıldığı gibi kısıtlıdır ve bölgenin yüzey sularının yüzde 65’i ise bölge dışından kaynaklanmaktadır. Yenilenebilir ve yenilenemeyen su kaynakların yoğun ve sürdürülebilir olmayan kullanımı su kıtlığı tehlikesini arttırmaktadır. Bu özellikleri ile Ortadoğu su savaşları veya çatışmaları senaryolarında lanse edilen ilk bölge olarak karşımıza çıkmaktadır.

30 Kasım 2013 tarihinde UNDP, Arap ülkelerinin de su kıtlığının yönetimi ve geleceğin güvenliğini sağlamaya ilişkin bir rapor yayımlanmıştır.* Rapora göre, Arap coğrafyası içinde 23 ana su havzası yer almaktadır. Bu havzaların en önemlileri Nil, Fırat –Dicle, Ürdün, Asi, Nahr Al Kebir ve Senegal havzasıdır. Ayrıca, rapora göre, Arap ülkelerinde tahmini toplam baraj kapasitesi 363,27 kilometreküptür. Baraj kapasitesi dağılımında dört ülke bayrağı önde götürmektedir. Bunlar sırasıyla; Mısır( 168, 2 km3), Irak( 151,8 km3), Suriye (19,7 km3 )ve Fas’tır (16,9 km3 ). Bölgenin bir diğer önemli kaynağı ise yeraltı sularıdır.

Kullanılan suyun yüzde 50’si yeraltı sularından temin edilmektedir. Bu rakam Arap yarımadasında yüzde 84’lere ulaşmaktadır. Özellikle Kuzey Afrika ve Arap yarımadasında yeraltı suları büyük oranda yenilenemeyen ve fosil akifer özelliğindedir ve yukarıda bahsettiğimiz gibi Mağrip ve Arap yarımadasında su ihtiyacının büyük bir kısmı bu yer altı sularından temin edilmektedir. 15.000- 25.000 yaşları arasında olan Fosil akiferlerin hidrolojik çevrim sistemine dahil değildir yani diğer yeraltı suları gibi yağmur, kar veya başka bir nehirden beslenmemektedir, bu nedenle sonlu kaynaktırlar ve kullanımlarının sürdürülebilir olması gerekmektedir.

Aşırı çekim sonucu varlıkları tehdit altında olan yer altı sularının kalitesi tarımsal, sanayi ve evsel kullanımlardan olumsuz yönde etkilenmektedir.

Arap ülkelerinde bir diğer önemli su kaynağı ise desalinasyondur. Dünya desalinasyon kapasitesinin yarısından fazlası Arap ülkelerinde gerçekleştirilmektedir. Bu ülkelerde gerçekleşen günlük deseline edilmiş su miktarı 24 milyon metreküptür. En büyük desalinasyon kapasitesi Körfez ülkelerine aittir. Körfez ülkelerinde şehirlerin ihtiyacı olan suyun yüzde 55’i desalinasyondan karşılanmaktadır. Desalinasyon, ekonomik ve enerji açısından büyük maliyetleri olan bir yöntemdir. Metreküpü 1,50- 4 ABD doları arasında değişen desalinasyon, yeni yöntemler ile özellikle ters ozmoz yöntemi ile metreküpü 50- 80 cent’e düşmüştür.

Raporda ayrıca, son yıllarda birçok konferansında temasını oluşturan su-enerji-gıda bağlantısına dikkat çekilmiştir. Özellikle söz konusu ülkelerin gıda güvenliği endişesi, bölgede yer alan su kaynaklarının üzerindeki baskıyı ve rekabeti arttırmıştır. Su kaynaklarının yüzde 80’ler civarında tarım amacıyla kullanılmasına karşın bu ülkelerin 1990’dan sonra tahıl ithali iki katına çıkmıştır. Raporda, ulusal gıda güvenliği için hükümetlerin tarımsal üretkenliği geliştirmesi, su verimliliğinin maksimize edilmesi, sanal su ticaretini arttırılması, bölgesel tarımcılığın su, toprak ve finans kaynakları ile entegrasyonunun sağlanması tavsiye edilmektedir. Günümüzde Arap bölgesi olarak tarif edilen coğrafyada tüketilen gıdanın yarısı ithal edilmektedir, önümüzdeki 20 yıl içerisinde bu rakamın yüzde 64’e çıkacağı öngörülmektedir.

Bölgede yaşanan su sıkıntısı alternatif kaynak olarak desalinasyonu ön plana çıkarmakta ve bu durumda enerji tüketimini etkilemektedir. Bölgede enerji tüketiminin yıllık artış oranı yüzde 3-4 olarak ifade edilmektedir. Bu rakam dünya ortalamasının iki katıdır. Elektrik üretiminin yıllık artış oranı ise yüzde 6-8’dir ve bu rakamda dünya ortalamasının üç katıdır. Bu hızlı büyüme neden olarak bölge ülkelerinin genelinde elektriğin süspanse edilmesi, nüfus artışı, uzun kurak dönemler ve hızlı şehirleşme gösterilmektedir.

Değişen iklim koşulları, nüfus, şehirleşme ve diğer koşullar bir araya geldiğinde rapora göre, 2025 yılında Arap ülkelerinde su arzı 1960 yılındaki su arzının yüzde 15’i olacaktır. Ortaya konulan kötümser tablo, su güvenliğinin sağlanması ile değişebilecektir.

UNDP, raporuna göre erişimi gün geçtikçe zorlaşan su kaynaklarının güvenliği için etkin yönetim, iyi yönetim prensipleri ve uygulamaları gerekmektedir. Ayrıca, bu yönetimin ekonomik, sosyal, politik ve çevresel değişimlere hızla uyum sağlayabilecek tümleşik bir yapıya sahip olması şarttır. Ayrıca, belirtmek gerekir ki politik niyet yasal, kurumsal ve ekonomik altyapıyı hazırlayarak etkin bir yönetimin sağlanmasında önemli bir role sahiptir.

Arap coğrafyasında nüfus artışı, hızlı şehirleşme, iklim değişimi su kaynakları üzerinde baskıyı arttırırken, arz ve talep arasında uçurum yaratmaktadır.

Ortadoğu’da artan su talebini karşılayabilmek için kullanılan konvansiyonel (yüzey suları ve yer altı suları) ve konvansiyonel olmayan (desalinasyon, arıtılmış atık su, yağmur hasadı, bulut tohumlama ve sulama drenaj suyu) su kaynaklarının etkin ve sürdürülebilir bir yönetime ihtiyacı vardır. İyi su yönetiminin ise adil, şeffaf, hesap verilebilir, çevresel ve ekonomik sürdürülebilir, paydaş katılımlı, güçlendirilmiş ve sosyo-ekonomik gelişim ihtiyaçlarına duyarlı olmalıdır. Ayrıca, yukarıda da bahsettiğimiz söz konusu ülkelerin konvansiyonel kaynaklarının yarısından fazlası sınıraşandır. Sınıraşan sular da bölgede yönetim açısından noksanlıklar teşkil etmektedir. Öncelikle, sınıraşan sularla ilgili ülkeler arasında kapsamlı anlaşmalar yoktur. Genelde anlaşmalar ikili ve kısıtlı ya da hiç yoktur. Raporda, söz konusu sulardan hakça ve makul faydalanabilmek için bölge dışı kıyıdaşlarla da işbirliği yapılmasının önemini de vurgulamıştır.

*Raporun kapsadığı bölge ülkeleri, Mauritania, Iraq, Comoros, Sudan and South Sudan, Somalia, Lebanon, Morocco, Syria, Egypt, Oman, Tunisia, Djibouti, Algeria, Palestine, Jordan, Libya, Bahrain , Saudi Arabia, Yemen, Qatar, UAE, Kuwait

MİZAH : İş Güvenliği Konusunda Gerçekten Sarsıcı 24 Uyarı Tabela sı

Gördüğümüz anda dikkatimizi sert bir şekilde toplamamızı sağlayan, adeta yüzümüze bir tokat gibi çarpan iş güvenliği tabelaları her an karşımıza çıkabilir ve bu hayatın olmazsa olmazlarındandır.

Büyük büyük yazalım: İŞ GÜVENLİĞİ ÖNEMLİDİR!

Açık ve net, elini değil aleti kullan

aletle-yap
“Alet işler, el övünür” lafıyla nasıl bağdaştıracağımızı bilemediğimiz levha.

İddia ediyoruz, bahsi geçen boşluklara düşme halinin daha iyi çizilemeyeceği uyarı levhası

balkon-merdiven-asansor-bosluguna-yaklasma

Bir başka açık ve net uyarı, lafı dolandırmadan, sündürmeden

bilmedigin-makinayi-calistirma

Eğer elektrikçi değilsen, o elektrik adeta bir alacaklı gibi boğazına yapışıverir, sen iyisi mi hiç kurcalama

bogaza-elektrik-carpiyor

El barasının ne olduğunu bilmeyen için ürkütücü tavsiye levhası

el-barasi
Elektriğinizi almak için arkadaşlar, sevgiyle dokunduğunuzu sürece sıkıntı yok.

Vallahi düşünecek vaktin kalmaz, hissetmeden önlemini al, gereksiz yere bir elektriklenme olmasın

elektrik
Aslında bu uyarıyı okumak için dahi geç kalınmış olunabileceği için levha baştan kaybediyor sanki?

Bir de elektrik “epmesi” vardır ki hiçbirimiz istemeyiz başımıza gelmesini

elektrik-epmesi

O kemer olmasa o tabelada bir insan olmazdı, bir de böyle düşünün, haksız mıyız?

emniyet-kemeri-tak
Yani tabelada bile işe yarıyor, gerisini siz düşünün. Öyle bir emniyet kemeri. İşte öyle bir şey.

Keşke arada karşımıza ismi de kendi gibi olan sevimli araç forklift çıksa ama kimseye çarpmasa

forklift-cikabilir
“Sevimli araç forklift” dendiğinde aklına “Sevimli hayalet Casper” gelmeyen bizden değildir.

Tatlı bir düşünce ama aklımızdan uzaklaştıralım en iyisi

forklifte-bindirme
Demet Akalın’ın da dediği gibi “Bebek’te üç beş forklift atarım”. Ya da buna benzer bir şey.

Sıradaki parça ise Serdar Ortaç’tan geliyor, hareketli bir parça kendisi

hareketli-parcalar

İşiniz hipster’lıksa tabeladaki gözlük tam size göre, doğru fabrikadasınız

is-gozlugu-kullan
Mesela bir de “Bıyık Bırak!” diye bir tabela olsa ya da “Kemik Gözlük Edin!”.

Çok net çok anlamlı, adeta yazımızın özeti bir uyarı: Sen bize lazımsın koçum

isine-ailene-lazimsin

Özellikle baterist kardeşler kasnaktan uzak dursun, kafamızı şişirmesinler

kayıs-kasnak
Hayatında bir bagete ellememiş olanlar için bateri ve kasnak ikilisi yabancı gelebilir, bilenlere sorunuz.

Çağının ruhunu yansıtan buram buram bir nostaljik uyarı

kaza-seni-ezmeden-sen-ez
Soyunma odası konuşması yapacak olsan benzer bir cümle kullanırsın.

“Sana diyorum, aloo” hareketiyle önce can güvenliği vurgusu, biraz gıdılı bir ağabeyden

once-can-guvenligi

Neredeyse Elvis gibi Erol Evgin gibi biri diyor bu kez: Önce can güvenliği

once-can-guvenligi-2

Artık can değil iş güvenliğinin moda olduğunu anlatan yeni levha

once-is-guvenligi
Ama can da önemli.

Öylesine etkili ki iş güvenliği rehberini ezberlersin, şaka değil

parmak-kesilir-uzamaz

Yemekhane tipi hijyenik uyarı (ılımlı İslam içerir)

saclarini-bagla

Aklınıza gelen eğlenceli her şey yasak olsa da kurallara uyun, fırında yürümeyin

sicak

Vinçle kaldırılan retro bir valiz görürseniz oradan koşarak uzaklaşın

valiz

Şayet sizi uyaran kişi Robocop veya Cyclops ise, onu ciddiye alın

yuksekten-malzeme-dusme

Tabeladaki gibi üzgün bir kuru kafaya dönüşmeyelim, cengaver olmayın, tetikte olun

uzgun-kuru-kafa

ERGENEKON DAVASI /// MUSTAFA BALBAY : “Ey Özgürlük” demek i çin geçen 4 yıl 9 ay 7 günden kareler !

balbay1

Ergenekon soruşturmaları kapsamında 6 Mart 2009 tarihinde tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne konulan Mustafa Balbay, 4 yıl 277 gün sonra tahliye edildi.

Balbay, 4 yıl süren yargılama sonucu 5 Ağustos 2013′te 34 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Daha sonra ailesinin isteğiyle Silivri’den Sincan Cezaevi’ne nakledilen Balbay, uzun tutukluluk süresi ve de milletvekilliği görevini yerine getirememeyi gerekçe göstererek Anayasa Mahkemesi’ne dava açmıştı.

Anayasa Mahkemesi de, “Hak İhlali” yapıldığı yönünde karar alarak Balbay’ın tahliye edilmesini istemişti. İşte yurt dışına çıkış yasağı getirilerek tahliye edilen Balbay’ın 4 yıl 277 gün süren hapishane günlerinden kareler:

balbay9a

balbay9

balbay2

balbay3

balbay4

balbay5

balbay6

balbay7

balbay8

ARAŞTIRMA DOSYASI : Kavram İğfali ve Ulusal Kimlik

Doç. Dr. Haluk Özdemir

hozdemir

Kavram iğfalinin kullandığı en temel dayanak özgürlüktür. Yaşadığımız çağın belki de en tehlikeli yanı, bütün siyasal projelerin aynı özgürlük elbisesiyle karşımıza çıkmasıdır. Bu elbisenin altında gerçekten ne olduğunu anlamak için çaba harcamak gerek. Özellikle otoriter ve totaliter ideolojilerin başarı şansının kalmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Geçmişte kalan bu siyaset biçimleri, kendilerini yenileyerek ve özgürlük söyleminin arkasına sığınarak siyasal mücadelelerini yürütmektedir. Onlar da özgürlük elbisesi/maskesiyle karşımıza çıkmaktadır. Çünkü özgürlükler çağında, insanlara ancak özgürlük sözü vererek başarılı olabilirsiniz. Bugün özgürlük vaadinde bulunmayan hiçbir siyasi akım yoktur. Fakat önerilen şeylerin gerçekten özgürlük getirip getirmeyeceğini iyi analiz etmek gerekiyor.

İnsanlık tarihinde belki de ilk kez bütün fikirler her yerde herkes tarafından açıkça tartışılıyor ve birbiriyle serbestçe rekabet ediyor. Toplumların temel kuruluş ilkeleri sorgulanabiliyor. Bunun gerçekten özgürlük mü yoksa felaket mi getireceğini şimdiden kestirmek zor. Hiç şüphesiz siyasal düzenin eleştirilebilmesi özgürlüktür. Fakat bu, bazen görünmez bir biçimde özgürlüğün teminatı olan şeylerin yıpratılmasına ve yıkılmasına da yol açabilir. İnsanlık tarihinde bilgi iletişim teknolojileri ve demokratikleşme sayesinde eriştiğimiz bu noktayı nasıl değerlendireceğimizi zaman gösterecek. Belki daha da özgürleşeceğiz, belki de elimizdekileri de kaybedip sil baştan başlayacağız.

Özgürlük, çaba ve sorumluluk gerektirir. Geçmişte doğru ve yanlışın ne olduğu siyasal otoritelerce insanlara sunuluyordu. Yaşadığımız çağda ise, sahip olduğumuz özgürlükler, bize bunu kendi çabamızla bulmak gibi bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluk, bazen var olanı yıkmayı (devrim) ya da değiştirmeyi (reform), bazen de ona sahip çıkmayı gerektirir. Hangisinin ne zaman yapılması gerektiğine karar verecek olgunluğa erişmek için özel çaba harcamak gerekiyor.

Türklük, Resmi Tarih ve Kürdistan Tartışmaları

Özgürleşme adı altında yerleşik siyasal kavramların sorgulandığı bir dönemden geçiyoruz. Ulusal kimliğin (Türklük) sorgulanması da özgürlük söylemi adına yapılıyor. Doğal olan etnik, dinsel ve mezhepsel kimliklerin, yapay olan ulus kimliğinin tahakkümünden kurtarılması ve özgürleştirilmesi gerektiği savunuluyor. Ulusal kimlik geri plana itilirken, etnik kimlikler ön plana çıkıyor, laikliğin iğfaliyle bağlantılı olarak da, dinsel/mezhepsel kimlikler vurgulanıyor. Ulus, gerçekten bu kadar yapay ve onun alternatifleri bu kadar doğal mı? Yapaysa olsa bile, ulusal kimlik kaçınılmaz bir biçimde özgürlükle çatışır mı ve onun alternatifleri biri özgürleştirir mi?

Ulusal kimlik olarak “Türk” kavramının iğfali, geçen yazımda ele aldığım laikliğin iğfalinden daha karmaşık bir süreç. Bunun nedeni, ulusal kimliğe dair iğfal çabalarının, bazen doğrudan ama genellikle, onunla ilişkili başka kavramlar aracılığıyla yapılmasıdır. Bu yüzden Türklüğün iğfalini, ancak bu ilişkili kavramlar çerçevesinde anlatmak mümkün olabilir.

Süreç, diğer siyasal çekişmelerle de ilişkili olan “resmi tarih” kavramının iğfaliyle başladı. Özellikle 1980"li yılların sonlarından itibaren, resmi tarihin, doğru olmayan bir propaganda aracı olduğu fikri tartışılmaya başlandı. Buna göre, resmi tarih, Türklüğü ön plana çıkararak insanların eski kimliklerini unutmaları için uydurulmuş bir tarihti ve insanları yapay bazı tehditlerle korkutarak birbirine kenetleme aracı olarak kullanılıyordu. Resmi tarihe inananlar devlet propagandasının kurbanı olan saf ve cahil insanlardı. Burada sorulması gereken sorular şunlar: “Resmi tarihin yanlışları olabilir, ama tamamen objektif ve yanlışsız bir tarih mümkün mü?” “Yoksa, resmi tarihten kurtulunca gerçekleri bulup özgürleşeceğimizi söyleyenler, kendi dünya görüşlerine daha uygun yeni bir tarih mi yazmak istiyor?”

Belki, resmi tarih bizi gerçekten tutsak alıyor ve onu reddetmek bizi özgürleştirecek. Ama bunun garantisi olmadığı gibi olası yan etkileri var. Nitekim resmi tarih tartışmalarıyla başlayan zincirleme etkiler, bizi ulusal kimliği sorgulayacak noktaya kadar getirdi. “Gayrı-resmi tarih,” okullarda anlatılan Türklüğü ve Türklüğe yönelik tehditleri de küçümsedi ve uydurma olduğunu savundu. Örneğin Sevr korkularını paranoyak bir "sendrom" olarak yorumladı. Yani uluslaşma ve modernleşme çabaları, abartılmış yapay korkuları kullanan, "Türkleştirme" adı altında bir asimilasyon politikası olarak yorumlandı. Ulusal kimliğin temeli olduğu düşünülen resmi tarih bu şekilde yıpratıldıktan sonra, ulusal kimlik de artık tartışılır hale geldi.

Resmi tarihi eleştiren, küçümseyen ve bu kavramı iğfal edenlerin asıl derdi resmi tarihin mutlak yanlışlığı değil, kendi çıkarlarına ve dünya görüşlerine daha uygun yeni bir tarih yazılmasıdır. Bu tarih, kimileri açısından Türklüğün temel alınmadığı yeni bir ulusal kimlik inşasıdır. Nitekim pek çok yerde "Türk bayrağı" yerine "Türkiye bayrağı, "Türk" yerine "Türkiyeli" kavramları kullanılmaya başlanmıştır. Hatta bazı akademik toplantılarda bile hep kullanılagelmiş "Türk Dış Politikası" yerine artık "Türkiye Dış Politikası" ifadesi kullanılmaya başlanıyor. “Türk”ten “Türkiyeli”ye geçişin yaratabileceği başka zincirleme sonuçlara “Bu Vatan Kimin?” başlıklı yazımda da değinmiştim.

Peki, resmi tarih, gerçekten korkularımızı siyasal olarak manipüle eden bir asimilasyon aracı mı? İğfal edilen bu resmi tarihin iddiaları, bence o kadar da yabana atılır türden değil. Örneğin yurtdışında insanlar, Sevr’in adını bilmese de Sevr’le yapılmaya çalışanların meşru olduğu yönünde genel bir kanıya sahip. Kürtlere vaadedilen Kürdistan’ın kurulamamış olmasını ve Ermenilerin Anadolu"da bir Ermenistan kurma çabalarının başarısız olmasını, onlara yapılan bir haksızlık olarak görenler çok. Yani aslında resmi tarihin korkuları tamamen boş ve anlattıkları tamamen yanlış değil.

Bugün, özgürleşme adına gelinen noktada Türklük kavramını tartışıyoruz. Bunun etnik bir kavram olmadığı defalarca yinelense de bazı insanlar onu etnik kimlik olarak yorumluyor ve örneğin Kürtlükle aynı statüye yerleştiriyor. Bu yaklaşımın sonucunda da Kürtlüğün Türklükten kurtarılması ve "özgürleştirilmesi" yönünde bir siyasal program ortaya çıkıyor. Bu programın ilk yapması gerekense “resmi tarih” ve "Türk" kavramını iğfal etmek, yanlış uygulamalarından yararlanmak ve çarpıtmak… Bu, ulusal kimliğin iğfali anlamına da geliyor. Bu "özgürlük" projesinin gelinen aşamasında "Kürdistan" kavramı, yavaş yavaş siyasal söylemlere sızmaya başlıyor. Yani Sevr"in kavramlarını kullanmaya başlıyoruz.

Önce, Kasım 2013"te, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesut Barzani"nin Diyarbakır ziyareti sırasında Başbakan Erdoğan "Kürdistan" ifadesini kullandı. Irak"taki yönetimin resmi adının bu olması nedeniyle başbakanın bu kavramı kullandığı söylendi. Fakat “kavram siyaseti” döneminde yaşadığımızı unutmayalım ve kavramların gücünü iyi anlayalım. Çünkü kavramlar, olay ve gelişmelere yön vermenin araçlarıdır. Kavramlar önce kullanılmaya başlanır, sonra onlara alışırsınız ve daha sonra herkese doğal gelmeye başladığı için gerçek olur.

"Özgürlük" ve “demokratikleşme” adına "Kürdistan" ifadesinin kullanılması, dil alıştırmalarının ilk aşamasıydı. Benim şahsi beklentim, bir sonraki aşamaya geçilmesi, yani “Türkiye"de bir Kürdistan" kavramından söz edilmesi için en az bir yıl geçmesi yönündeydi. Fakat süreç, beklenenden daha hızlı işliyor. Osman Baydemir’in Türkiye Kürdistan’ından söz etmesi, bu kavramın Türkiye içerisinde de "normal”leşeceğinin ilk işareti oldu. Nitekim 2014 bütçe görüşmeleri sırasında, BDP"lilerin Güneydoğu Anadolu Bölgesi"ni “Kürdistan” olarak niteleyen muhalefet şerhiyle birlikte, bu “kavram” çok kısa bir süre içerisinde meclis belgelerine de girmiş oldu.(1) Gerçi, 9 Aralık’taki kavgalı gürültülü meclis oturumundan sonra bu kavram metinden çıkarıldı, fakat konunun bununla kapanacağını düşünenler yanılıyor.

Bunların hepsi, yine resmi tarihin beslediği "Türklük korkuları" olarak küçümsenebilir. Zaten bu nedenle başbakan, kuruluş yıllarında Atatürk"ün mecliste "Kürdistan" sözcüğünü kullandığından örnekler verdi ve bunun çok yadırganmaması gerektiğini söyledi. Buna göre zaten "Kürdistan" ismi Irak’ta resmi olarak kullanılan bir bölgenin ismidir ve başbakanın da bunu kullanması doğaldır. Bu yüzden Yalçın Akdoğan, bütün dünyanın kullandığı bu ismi ve bu gerçeği değiştiremeyeceğimizi söyledi.(2)

Gerçekten öyle mi? Bölgesel bir güç olduğunu iddia eden Türkiye bunu kabullenmek zorunda mı? Başka örneklere bakarak bir fikir edinebiliriz. Örneğin Yunanistan’ın Makedonya konusundaki ısrarı, kararlı bir devlet politikasının ne anlama geldiğini bize gösterebilir. Bilindiği gibi Yunanistan, Makedonya ismine karşı çıktığı için neredeyse bütün ülkeleri, "Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti" gibi uzun ve anlamsız bir ismi kullanmaya zorlayabiliyor. Bırakın başka bir ülkedeki bölge ismini, Yunanistan’ın bağımsız bir devletin ismiyle ilgili bu ısrarı ve bu konudaki başarısı, Kürdistan konusunda geri adım atan “bölgesel güç” açısından ilginçtir.

Nitekim aynı mantık, bizim "Kıbrıs" ismi konusundaki politikaları da terketmemizi gerektirir. Çünkü bütün dünya Rum Kesimi’ni Kıbrıs hükümeti olarak tanımaktadır. O zaman bu konuda da geri adım atılacak mıdır? Kavram tercihleri konusunda geri adım atarsanız, büyük devlet veya bölgesel güç iddiasıyla ortaya çıkamazsınız. Çünkü büyük güçler kendi kavramlarını üretir, başkalarının kavramlarını kullanmaya mahkûm olmaz.

Ulusal kimliği geri plana itmek, ya da içinde bulunduğumuz koşullar altında yeniden tanımlamaya çalışmak, özgürleşmeyi değil parçalanmayı beraberinde getirir. Aslında hükümet çevrelerinin de bunun farkında olduğunu, söylemlerindeki satır aralarını okuyarak görebiliyoruz. Örneğin Yalçın Akdoğan, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in Türk bayrağı önünde konuşmasının önemli ve anlamlı olduğunu söyledi (NTV, "Yakın Plan" 21 Kasım 2013). Bunun birlik göstergesi olduğunu ima etti. Bir belediye başkanının milli bayrak önünde konuşması önemli bir fotoğraf olarak gösteriliyorsa, çok tehlikeli bazı eşikleri ne yazık ki aşmışız demektir.

Kürdistan konusunda atılan geri adımların ya da açılan kapıların nedeni, Türklüğün etnik ve ırksal bir kavram olduğu ve geçmişte buna dayanarak özgürlüklerin kısıtlandığı varsayımıdır. Yani amaç özgürleşmektir. Geçmişteki yanlış uygulamaları temel alarak “Türk” kavramını tamamen geri plana itmek ve ulusal kimlik olmaktan çıkarmaya çalışmak, aynen laikliğin yanlış uygulamaları nedeniyle laiklik ilkesinden vazgeçmeye benzer. Bu, bir bardağın içerisine su yerine meyve suyu koyulduğu için bardağı atıp kırmak gibidir. Oysa içerik her zaman istenen biçimde doldurulabilir. Önemli olan bardağı kaybetmemektir.

SONUÇ

Burada, kavram iğfaliyle ilgili olarak yalnızca iki kavram, laiklik ve Türklük üzerinde duruldu. Fakat bu süreç, siyasetin hemen her alanında başka pek çok kavramla ilgili olarak devam etmektedir. Bu iki kavramı ele almamın önemli bir nedeni var. Her ikisi de sanki belirli bir siyasal kesimi ilgilendiriyor ve onların çıkarlarına hizmet ediyor gibi görünen, fakat aslında herkesin sahip çıkması gereken, çünkü herkesin güvenlik ve özgürlüğünü dayandırabileceği kavramlar. Yani, bu coğrafyada yaşayan insanların ortak kaderini şekillendiriyorlar. Laiklik, yalnızca “laik kesim” diye anılan insanların çıkarına değildir; gün gelir İslamcıların da ihtiyaç duyacağı bir ilke olur. Din ve İslam da sadece İslamcılarla özdeşleşmemeli, azınlıkların veya Kürtlerin hakları da belirli kesimlere veya “Kürtçüler”e bırakılmamalı.

Bütün siyasal ve toplumsal farklılıklar, demokrasi için gerekli genel dengenin bir gereği olarak var. Toplum mühendisliği denen şey bu dengeleri bozduğu için tehlikeli. Toplum mühendisliğini, birileri bize söylediği için değil, yaşarken görebilmenin tek yolu, kavram iğfali sürecini gözlemleyebilmektir. Çünkü toplum mühendisliği kavram iğfaliyle yürür.

Hem laikliğin hem de Türklüğün birer toplumsal siyasal mühendislik projesine dönüştürülmesi bir hataydı. Artık bundan vazgeçip kavramları gerçek anlamlarıyla kullanmalıyız. Çünkü mühendislik yaparak dengeleri bir kez bozdunuz mu, kontrol edemeyeceğiniz toplumsal dinamikleri harekete geçirdiğiniz için tekrar toparlama şansınız olmayabilir. Bir zamanlar Türklük adına yapılan toplum mühendisliği, şimdi de Türklükten kurtulma adına yapılırsa, aynı hataya düşülür ve buradan özgürlük ve barış çıkmaz. “Türk,” sadece “Türkçüler”in savunması gereken bir kavram değil, çünkü ulusal kimlik kaybedildiğinde ortaya çıkacak çatışma ve bölünmeler, herkesin barış ve refahını olumsuz etkileyecek. Sonuç olarak, laiklik ve ulusal kimlik olmadan demokrasi, demokrasi olmadan özgürlük, özgürlük olmadan mutluluk, mutluluk olmadan da barış, huzur ve refah olmaz.

Ahmet Kılıçaslan Aytar : BU GEMİCİK TAYYİP İLE YÜ-RÜÜ-MEZZZ

Hazar Strateji Enstitüsü 4-5 Aralık’ta İstanbul’da, Asya ile Avrupa arasındaki enerji ve ulaştırma projelerinin yeni ekseni Hazar Bölgesi Forumu düzenledi.
Hazar bölgesindeki oluşumlar ve dış politika dinamikleri dünya enerji haritasındaki son durum çerçevesinde değerlendirildi.

Cumhurbaşkanı Gül, "Hazar Havzası önemli ticaret, ulaştırma ve kültürel etkileşim güzergâhlarının kesişme noktasında. Bugün de enerji güvenliği, sürdürülebilir kalkınma, refah ve barış arayışlarında çok kritik bir konumdadır. Önümüzdeki dönemde çok daha büyük bir rol oynamaya namzettir. Bu kapsamda, bölgedeki donmuş ihtilafların diplomasi yoluyla barışçıl şekilde çözümüne yönelik çabalara mutlaka hız verilmelidir" dedi.

*

Bu sırada Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan arasında geçen ay Viyana’da yapılan zirvenin ardından,
12 Aralık’ta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Karadeniz Ekonomik İşbirliği zirvesi kapsamında Erivan’a yapacağı ziyaret Hazar Bölgesinde ihtilafların diplomasi yoluyla barışçıl çözüm arayışları ve olası sonuçlarıyla ilgili büyük önem taşıyor-çünkü;

*

McKinsey Company, dünyanın en prestijli Amerikan küresel yönetim danışmanlık firmasıdır.

Küresel ekonominin büyümeye devam edebilmesi ve beklentilerinin karşılanması için 2030 yılına kadar 57 trilyon dolarlık altyapı yatırımlarının yapılması gerektiğini açıkladı.

Bugün altyapı pazarında yaşanan hareketliliğin büyük kısmının ABD’de geliştiğine -ne ki,bunun asla yeterli olamayacağına dikkat çekti.

*

Nitekim Financial Times’ın yayınladığı 2013 yılına ait ekonomik büyüme verilerinde; Fransız ekonomisinin önceki yılın ilk çeyreğindeki yüzde 0.5′ lik büyümenin yüzde 0.1’e küçüldüğü, Almanya’daki büyümenin Eylül sonuna kadarki üç ayda yalnızca 0.3 arttığı, Japonya’da Merkez Bankası’nın ülkenin para arzını ikiye katlama çabasına rağmen,büyümenin yüzde 3,8’e ulaştıktan sonra yıllık yüzde 1,9’a düştüğünü-şimdi,üçüncü çeyrekte yarıya indiği, Amerikan ekonomisi ve iş piyasasının potansiyelinin çok altında işlemesi yüzünden ABD Merkez Bankası’nın parasal genişleme politikasıyla bankalara ve diğer finans kuruluşlarına ucuz para sağladığını,düşük enflasyon oranları ve para darlığında büyük borç sahiplerinin ve mali kuruluşların borçlarını ve borç geri ödemelerini sağladığını yazdı.

*

Fakat, dünyanın büyük merkez bankalarının mali sisteme para pompalamasının küresel ekonomik büyümeyi canlandırmadığı anlaşılmıştır.
O yüzden,kapsamlı para basma operasyonunun küresel mali kriz koşullarını yarattığı yönünde uyarılar yapılıyor -ki,bu görüntü; küresel genel durgunluğun ortasında büyük ekonomik güçler arasındaki gerilimi gösteriyor.

*

Sonuçta, Amerikan Merkez Bankası ve diğer merkez bankalarının politikaları eliyle kışkırtılan yeni mali kriz kaygıları ile birlikte artan ekonomik gerilimler, deflasyon, kur savaşları, ekonomik büyümede yavaşlama ve daralan piyasalar -bütün bunlar, görünürde herhangi bir ekonomik toparlanma olmadığı ve küresel kapitalist ekonomisinin 2008’de başlamış çöküşünün hızlanmakta olduğu gerçeğine işaret ediyor.

*

Bu noktada Rusya Devlet Başkanı Putin,"Küresel ekonominin sadece şiddetli kriz nükslerine karşı sigortaya değil,sürdürülebilir kalkınmaya ihtiyacı var. Kaliteli iş yaratma sorununu ülkelerimizin ekonomik sorunlarından ayrı çözmek mümkün değildir. Makroekonomik finansal ve sosyal koşullar bir bütün olarak dikkate alınmalıdır"ifadesiyle bir çağrıda bulunuyor.

*

Ve küresel genel durgunluğun ortasında gerilim yaşayan gelişmiş ülkeler kişi başına milli geliri belli seviyeye ulaşan ülkelerin teknolojik olarak gelişmemiş üretim biçimine bağlı kalmaları ve yurtiçi aktivitelerinin eksiklerini, bu ülkelerin gelişmiş ülke kategorisine ulaşmalarının olanaksız olduğundan hareketle, Hiçbirinin geçmişte büyük çapta yabancı yatırımı çeken, teknolojilerini yükselten, ağır korumacılık altında yerli üretimi ve hizmeti geliştiren,nispeten gelişmiş teknolojiler ve kalifiye işgücü üzerinde kurulu rekabetçi üretim işletmelerine sahip olan ve ekonomilerini küresel büyümeden yararlanmaları için daha iyi bir konuma yükselten Japonya ve Güney Kore’nin başarısına ulaşamayacakları öngörüsü işletiliyor.

*

Yalnızca, küresel büyümenin en önemli motoru ve dünyanın ikinci ekonomisi olan orta gelir düzeyli Çin’e şans tanınıyor -rağmen,onun da ekonomisi yavaşlıyor.
Çünkü Çin büyük ve rekabetçi bir endüstriyel yapıya ve kalifiye işgücüne sahiptir -fakat, ekonomileri hammadde ticaretine dayalı ülkelerin sorunları yüzünden dış satımda önemli zorluklar yaşıyor.

Yine de gelecek 15 yılda ortalama 5-6 oranında büyümesi halinde kişi başına gelirinin 20 bin dolar gibi yüksek bir düzeye çıkabileceği hesaplanıyor -ki, bu küresel büyümenin ve istikrarın başlıca umudu olarak kabul ediliyor.

*

Bu yüzden, teknolojik ilerlemesiyle 2035 yılında enerji açısından da kendine yeteceğini ve dünyaya enerji ihraç eden bir ülke olarak siyasi ve ekonomik gücünü konsolide edeceğini planlayan ABD -bir taraftan, küresel istikrar için Çin’in yanıbaşındadır: gözlemliyor, denetliyor, müdahale ediyor.

Öte taraftan,gelişmekte olan ülkelerin teknolojik olarak gelişmemiş üretime bağlı olmaları yüzünden gelişmiş ülke kategorisine ulaşamayacaklarından yararlanılıyor, küresel büyüme teşvik ediliyor.

*

Tek küresel sistemi içinde yer alan ve onun çevresinde birbirine bağlı yapıda ve ilgileri farklı -mesela,Rusya’nın genel ekonominin gündemi içinde benzer yaklaşımlarda değil,kendisine en uygun seçeneğin yükümlülüklerini üstleneceği yeni bir Avrasya’yı öngörüyor.

Böylece ABD ve Rusya kutupları arasındaki Ortadoğu’da,Kafkasya’daki ülkelerin birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmesine, ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmesine-nihayet, işler yaratarak küresel büyümeye katkı koymalarına olanak tanınıyor.

*

Bakınız, Ermenistan/ Gümrü’de Rusya-Ermeni Bölgelerarası Forumu’nda Rusya Devlet Başkanı Putin," Rusya, Kafkaslarin güneyinde yer alan ve Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın da yer aldığı Transkafkasya’daki mevcut pozisyonunu güçlendirmeyi planlıyor ve bu bölgeden de çıkmayı asla düşünmüyor"derken,

Ukrayna,Gürcistan’da ihtilaflara diplomasi yoluyla barışçıl çözüm arayışları sürüyor,bölgenin en büyük ticari partneri Rusya, Beyaz Rusya ve Kazakistan ile oluşturduğu Gümrük Birliği’ne katılmaları halinde bu ülkelere ticari ayrıcalıklar vaadediyor.

*

Bu çerçevede Kasım’da Viyana’da,Azerbaycan ve Ermenistan cumhurbaşkanları Dağlık Karabağ çatışmasının çözümüne ilişkin yeni bir tasarıda anlaşmış görünürken, Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için Zürih Protokollerini imzalayarak yol haritasını çizen -ne ki, Azerbaycan’la Ermenistan arasında Dağlık Karabağ sorununun çözümüne ilişkin mutabakatın sağlanamaması nedeniyle bu protokolleri uygulamaya koymayan;Türkiye’den yeni bir öneri geliyor.

Ahmet Davutoğlu, "Eğer Ermenistan Dağlık Karabağ’da adım atar ve 7 Azerbaycan bölgesinin en az 2’sinde işgali kaldırır, çekilmeye başlar ve kesin çekilme tarihleri Bakü tarafından kabul edilirse, biz protokolleri uygulamaya hazırız" teklifiyle -şimdi,Erivan’a gidiyor.

*

Ortadoğu ve Kafkasya ülkelerinin ihtilafları barışa yöneltilir ve beheri küresel büyümenin birer paydaşı olmaya yol alırken, Türkiye’de AKP iktidarıyla, bilumum Arap İslamcı benzerleriyle Osmanlı’nın tarihi organik bağlarının yüklediği sorumluluğun ivmesiyle onun medeniyet havzasının herkese "Ümmetin Birliği" çatısında ortak vatan edilmesi tasavvurunun ve devleti Orta Doğu’ya yönelik politikalarda kurumsallaştırılmasının,

Yatırım harcamalarının özel sektöre bırakılmasının, ulusal tasarruf oranı düşerken iç borcun azalması-dış borcun artmasının,özelleştirme ve kamu varlıklarının paraya dönüştürülerek borç geri ödemesinin yapıldığı pragmatizmin sonuna gelinmiştir.

*

Şimdi, böylesi kritik bir bölgede Türkiye’ye -mutlaka,ulusal devlet kimliğinde sürekli bir büyümeyi, gelir dağılımında sosyal adaleti gerçekleştirebilecek sosyal demokrasiye ihtiyaç duyuluyor.

11.12.2013

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

UKRAYNA : ABD’den Rusya’ya çağrı

ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Victoria Nuland, Rusya’nın başkenti Moskova’da, Ukrayna’da yaşanan sorunun barış yoluyla çözülmesi amacıyla temaslarda bulundu.

ABD’nin Moskova Büyükelçiliği’nden yapılan yazılı açıklamaya göre Nuland, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcıları Sergei Ryabkov ve Aleksandr Meshkov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in dışilişkiler danışmanı Yuri Ushakov ve sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle bir araya geldi.

Nuland, bu görüşmelerde, ABD’nin Ukrayna’daki durumdan dolayı derin tedirginliğini ifade ederken, bu ülkedeki sorunun barış yoluyla çözülmesi, insanlık değerlerini korunmasının sağlanması ve siyasi kararların alınması konusunda Rusya’nın etki etmesini istedi.

Açıklamada Nuland’ın, ABD’nin, Avrupa’dan yana seçim yapması konusunda Ukrayna’yı desteklediği belirtilirken, mevcut sorunun şiddet içermeyen ve sadece siyasi bir çözümü ile Ukrayna ekonomisinin IMF’nin desteğiyle yeniden kalkındırılması konularındaki ülkesinin desteğini Rus meslektaşlarına ilettiği bildirildi.

Ashton Kiev yolcusu

Öte yandan ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Ukrayna yönetiminin muhalefet liderleriyle diyaloğa başlaması gerektiğini kaydetti. Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç ile telefon görüşmesi yapan Biden, ülkedeki siyasi gerginliğin giderilmesi için yönetimin ile muhalefet arasında diyaloğ sürecinin başlamasını istedi.

Bu arada, AB Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton da Ukrayna’daki soruna siyasi çözüm bulunmasına destek amacıyla Kiev’e gideceği bildirildi.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: