Günlük arşivler: Aralık 4, 2013

MİZAH : Motosikletin Dünyanın Tüm Yükünü Omuzlarında Hissettiği 9 Kare

Motosiklet deyince öyle aklınıza hemen havalı sürat motorları ya da cross motorları gelmesin. Bizim motosikletten kastımız bisikletin az hallicesi olan, yer yer mobilet, yer yer pırpır, yer yer motur, yer yer de sinek gibi adlarıyla karşımıza çıkan cinsten.

Ekonomik düzeyin yüksek olmadığı ülkelerde bu araçlar yeri geliyor koca bir aileye ev sahipliği yapıyor, yeri geliyor koskoca kamyona yüklemeye cesaret edemeyeceğiniz malzemenin altına giriyor, yeri geliyor sürat tutkunu sahiplerine adeta Kenan Sofuoğlu olduğunu hissettiriyor. İnternette sörf ederken, Vietnam’da güzel ama yalnız ülkemizde görmeye alışık olduğumuz ve ülkemizin bazı konularda o kadar da yalnız olmadığına bizi inandıran sıra dışı yüklenmiş motosikletlere denk geldik. Bunları sizlerle paylaşmayı bir borç bildik ve buyurun başlıyoruz.

Station wagon arabaya ne hacet

aile-motor
Sanmayın bu fotoğraf Sakarya’dan, Kırklareli’nden, Antalya’dan ya da Erzurum’dan. Bayağı bayağı Uzakdoğu’dan. Koşullar bazen öyle gerektiriyor ki bir kişilik, haydi iki kişilik yeri beş kişi paylaşıyorsunuz. Aynı karenin farklı sayıda kadınlı, erkekli, çocuklu, gömlekli, şalvarlı, başörtülü, gözlüklü ve buna benzeyen milyon çeşit varyasyonlu haline gözlerimiz alışık. Denildiği üzere nasıl iki gönül bir olunca samanlık seyran oluyorsa, beş gönül bir olunca da mobilet station wagon oluyor herhalde.

Bidon, bi’ don daha, sonra bi’ kaç don daha…

bidon-motor
Ağırlık olarak birinci sıraya oynamayacağı kesin ama estetik olarak gönüllerin birincisi bidon taşıyan motorlu ağabeyimiz. Nasıl güzel dizmiş ilmik ilmik o süt beyazı bidonları; kırmızı kapaklar nasıl da bir şiir gibi sıralanmış bu apak bidon deryasında. Bir de o, iki sıra daha koyarım mantığıyla selenin ucuna zarifçe oturuş yok mu, işte o estetik puanını bu kadar yüksek vermemize sebep olan detaylardan. Tabii işin delikanlılığı dönüşte bidonları doldurmuşken belli olacak ama gerçekten serimizin görsel olarak en güzel çalışmalarından biri budur.

Çelenk Sepeti

cicek-motor
Sıradaki ikilimiz ise çelenk sepeti diye bir sistem henüz kurulmadığı için yukarı mahallede bugün dükkanının açılışını yapan amca oğullarına kendi yöntemleriyle çelenklerini götürüyor. Bu yöntemin en güzel yanı sıcak havalarda size gölge ve huzur sağlaması, trafiğin çilesinden uzak, güzel rayihalarla dolu bir motosiklet yolculuğu için birebir. Hem de efil efil.

Kurban sezonunun aranan taşıyıcısı olarak motor

domuz-motor
Domuz yemenin ülkemizde çok günah olduğu düşünülmekle beraber, bu fotoğrafı bu topraklara adapte ettiğimizde gözümüzün önüne gelen sahne şu: Bayram arifesi, arka tekerin iki tarafına sarılmış iki koç, bir tanesi de arka koltuğa oturtulmuş, kalan boşluklara da adaklık birkaç tavuk serpiştirilmiş. Gayet bizim konjonktüre uyuyor bence bu sahne. Bir sonraki bayramda denenebilir diye not aldık bir köşeye.

Yazın sıcakta durmayacan

erzak-motor
Aldığımız duyumlara göre bu kare, dayıyla hanımının yaşadıkları şehrin neminden bunalıp mevsim bitene kadar yaylaya çıkmaya karar vermelerinden sonra çekildi. 3-4 ay boyunca kullanacakları eşyaları çuvallayıp, bir miktar da erzak alan çiftimiz en son Kong Dağları sapağında görülmüş. Bir sonraki baharda bu sefer de dönüş yüklemesiyle tekrar şehirde görünmeleri muhtemel.

Noel geliyor Noel ya lele ya lele

kaz-motor
Fotoğrafta gördüğümüz genconun bu satırları mırıldanarak ülkenin yüzde 10′undan azını oluşturan Hıristiyan yurttaşların bolca yaşadığı yöne doğru motorunu sürdüğü belirtildi. Onca hindiyi gidona asıp da motora nasıl yön verdiği hâlâ gizemini korurken, Noel sezonunda yapacağı satışların hayali, gencimize şimdiden bir keyif sigarası yaktırmış bile.

Halden pazara, üreticiden tüketiciye

kurutulmus-sebze-motor
Bu güler yüzlü karı kocanın -değildilerse bile bu yolculuktan sonra oldular- halden yükledikleri motoru semt pazarına doğru sürdükleri aşikâr. Taşıdıklarının çiçek mi, yoksa kurutulmuş sebze mi olduğu yönünde tartışmalar süredursun, oluşturdukları bu görsel şölen için biz kendilerini tebrik ediyoruz. Gölgelerinin de tamı tamına bir salyangoz gölgesiyle aynı olabilme ihtimali yüzlerimizi gülümsetmiyor değil.

Motosiklet yan gelip yatma yeri değildir

yatak-motor
Şu motosikleti görüp de bu cümleyi kurabilecek siyasilerimizin varlığı ne kadar elem vericiyse, bu ağabeyimizin, evde hanımın ve çocuklarından gürültüsünden bıkıp “İki dakika uyutmadınız lan!” diye yatağı yüklenip yollara dökülmesi de bir o kadar elem verir görene. Yorganı, nevresimi, ikiz yatağı ve battaniyesiyle her türlü iklim koşulunda uyuyabilir, her ortamda evindeymiş kadar huzur bulabilir artık.

Ağzıyla kuş tutmaya ramak kala

yumurta-motor
Fotoğrafta gördüğünüz adamcağız hesaplarımıza göre 1.000′e yakın yumurta taşımak için motor gibi riskli bir araç seçmiş. Hoş gayet de başarılı görünüyor şimdilik. İstanbul trafiğinde denemesi halinde varacağı yere omlet olarak ulaşması muhtemel ama belli ki Vietnam’da aşırı fazla kullanılan motosikletler, halkın bu yönde bir duyarlılık kazanmasına sebep olmuş; motor sürücüleri ilk hedef değil en azından.

Bonus: “10 takla falan attığımı hatırlıyorum, daha sonrasını hatırlamıyorum”

Bizim ülkenin yiğitleri “yük taşıma out, modifiye in” demişler herhalde ki artık Vietnam’dakine benzer daha az fotoğrafla karşılaşıyoruz. Bizden size dost tavsiyesi. Siz motosikletle ne gereksiz yük taşıyın, ne yarış yapın. En fazla alın arkadaşınızı ya da sevgilinizi, takın kasklarınızı, şehirden uzak, doğayla içiçe bir yere pazar gezmesine gidin.

MİZAH : Etrafınızda En Az Birini Gördüğünüz 29 Klişe Dövme

Dövme denince işi felsefeye ne kadar uydurabileceğinizi bilseniz siz de şaşarsınız. Anlamı olması gerektiği düşünülen dövmeler, anlamı olmasa bile hoş olabilecek dövmelere anlam yükleme çalışmaları… İş sıkıntı yani. Sadece eğlencesine çizdirsek? Orası da pek olmuyor.

Birkaç cümleyle bu olmazlığı örnekleyelim:

  • “Bu kuş dövmesi benim kuşlar kadar özgür olduğumu gösteriyor…”
  • “Sevgilimle birbirimizin adlarını dövme yaptırdık. Çünkü aşkımız sonsuz.”
  • “Bir ok geriye çekiliyorsa bu hayattaki zorlukları temsil eder. Ama ok eninde sonunda ileri gider. Yani hayatımız güzel, samanlıklar seyran olur. Bu yüzden ok dövmesi yaptırdım.”

Eh yeter ulan diyesinizin geldiğini biliyoruz. Bu sebeple ıslak odunla kovalanması gereken dövmeleri masaya yatırdık. Verdik veriştirdik.

Bıktıran, kusturan sonsuzluk işareti

infinity_tattoo__by_alessiarm-d6kfk8w
Eskiden tek bir varyasyonu vardı, artık klişeliğini yok etmek adına üretilen çeşitlemeleri dahi klişeliğin tahtına oturdu. Sonsuzluk işareti adeta matematik dilinden bile kaldırılsa yeridir artık.

Kelebek ve türevleri

Best-Butterfly-Tattoo-Designs-600x400
Üniversiteyi yeni kazanan açılım sevdalısı kızımızın bir aralık dövme sevdasına kapılıp dosyadan seçtiği ilk şeydir kelebek. Ha ikincisi nedir derseniz, yıldızdır, tüydür, kara hindibadır.

Sahte özgürlük sembolü olarak kuşlar ve türevleri

24-small-bird-tattoo1
O siyah ve siluet halindeki kuşlar, büyükten küçüğe, kol gibi.

Tüy dövmesi yaptırmanın dayanılmaz hafifliği

tumblr_mj9j54T1aj1qzabkfo1_500
Daha çok zeytinyağı reklamına yakışırdı bu sanırım. Hafifim, hafifsin, hafif. Tek bir farkla tabi; iç huzur dediğimiz şey tüy dövmesi yaptırarak elde edilebilecek bir kabiliyet değil maalesef.

Kara hindibayı kim unutabilir ki?

dandelion-tattoo-on-front-shoulder
Bir bu, bir de bunu üflerken çekilmiş fotoğrafınız varsa tamamdır, adres alır kapılara kadar gideriz.

Bir dönemin motto’su olarak “Carpe Diem”

2134-carpe-diem-con-lazos-y-estrellas_large
Anı bile yaşayamaz olduk sizin yüzünüzden… Bu dövme tipi kesinlikle vurun kahpeye listesinde bir numara.

Küçük Prens

32958782_d9a3caa892_b-001
Sarı saçına, melül bakışlarına 100 yıldır vurulduğunuz yetmedi mi!

İçimizdeki denizciye yelken açtıralım

29-tattoo-of-rosary-anchor
Bir denizcilik fetişi olarak çapa dövmesi acilen, çabuk çabuk bitmesi gereken dövmelerden.

Ra’nın Gözü

Eye of Ra
Biraz ilkokul seviyesi Mısır mitolojosi bilgisi ve bir zamanlar mutlaka Pazar bulmacanızda denk geldiğiniz Mısır’da Güneş Tanrısı sorusuna verdiğiniz cevaptan bahsediyoruz. Artık biraz solmaya yüz tuttu ama 90′larda pentagramdan sonra en popüler sembollerden biriydi şüphesiz.

Yerli Mitoloji 101: Dreamcatcher

1402066_454289441350128_1938604808_o-600x400
Dilimize naçizane rüya yakalayıcı olarak çevirebileceğimiz, artık neredeyse her hediyelik eşya dükkanında bulunabilen Kızılderili kültürüne ait bu objeyi, saçını tepede topuz yapmış kızlarımızın boynunda görürseniz o boynu tokatlamanızı gerektiren türde klişe bir dövme. Evet.

Bir şirinlik göstergesi olarak kurdele dövmesi yaptırmak

6-Ribbon-Tattoo
Daha çok hediye paketi görüntüsü verse de “Aman önemli olan vücudumda güzel durması” akımının baş temsilcilerinden biri kendisi.

Samanyoluna kadar yolu var. Yıldızlar, gezegenler…

star-tattoo-1
Bu da bir “bıkmadınız” serisinin meşale taşıyanlarından. Kafasını bir türlü anlayamadık.

İrlanda milliyetçiliğinin mihenk taşı: Yonca

clover-leaf-tattoo
Yoncanın dövmede kullanılmasının iki sebebi olduğunun kararına vardık: İlk sebep; yılda bir kere “St.Patrick’s Günü, abov!” diyerek yeşillere bürünen, İrlanda kültürüne sebebi bilinmez bir fetişle bağlı insanlar. Diğer sebep; herkesçe bilinen uğur getirme özelliği tabi ki. Uğur getirir diyerek ejderha dışkısı yiyebilecek insanlardan söz ediyoruz, aman dikkat.

Envai çeşit kanat geldi haanııım

tumblr_lrmo779WAg1qgm0v0o1_1280
Kanat vardır doğanı padişaha götürür; kanat vardır kuzgunu leşe götürür, kanat vardır kız bileğine süs olur sevgili okur. Şüphesiz ki uçma isteğiyle yanıp tutuşan insanoğlunun madde bağımlılığından önce başvurduğudur kanat dövmesi. Israrla yok edilsin istiyoruz.

Uğur böceği

Cute-Ladybug-Tattoo-Designs
Yine şans getiren objeler furyasına kapılıp gitmenin sonucu olan bu dövmeye de ne yazık ki klişe etiketini yapıştırmak zorundayız.

Orta yaş krizi geçiren anne dövmesi

breast tat4
Göğüs çizgisi başlangıcına resmedilen gül veya ikili kiraz olarak vuku bulan bu dövme annenizin menopozdan önceki son atraksiyonu olabilir, aman dikkat.

Bir kar tanesi ol, kon tenimin ucuna

l
Bir kar tanesi kadar eşsiz olmak, kar tanelerinin birbirine benzememesi gibi temalardan yola çıkılarak sahip olduğunuz bu dövmeye bakarak demek istiyoruz ki, her insan zaten halihazırda birbirinden farklıdır, oranıza buranıza yaptırdığınız sıradan kar tanesi dövmesi durumu ancak daha kötü yapabilir. ListeList kişisel gelişim servisi sundu.

Tatlıcık baykuşlar, cici baykuşlar

10-most-painful-places-to-get-a-tattoo1215243062-jun-24-2013-1-600x400
Daldaki baykuş da şüphesiz ki bir omuz kenarı süsü, bir üst kol olmazsa olmazı. Çabuk çabuk bitse güzel olabilirlerden.

Alt kola ne idüğü belirsiz alfabe döşemek

tattoo-chinese-script
İşte bu hiç bitmeyecek bir dövme ekolü sevgili okur. Adımın Sanskritçesi neyse onu yazıver abi denmiş olması muhtemel olmakla birlikte Japonca, Çince ve türevleri de hiyeroglifvari yapısıyla gönüllere, değil kollara taht kurmuştu.

Sol anahtarı, İngiliz maymuncuğu

283392_f520
Boyna doğru uçuşan sol anahtarı, notalar, bir müzik sevdalısının alt metni. “Ben müzisyenim, bu dövme o yüzden var.” İtiraf edin hadi hadi.

Kalp

tumblr_mj7tq04atI1s4gvfio1_500
Bunun bir üst adımı smiley yaptırmak olsa gerek. Ama durun, o da çok var etrafta zaten.

Güller kırmızı, menekşeler kırmızı

Flower_by_JetTattoo
Durun lan, bahçe yanıyor! Çiçek dövmeleri kullanıla kullanıla eksilseydi, şu ana kadar milyonlarca kere bitmiş olurdu. Ama öyle olmuyor tabi.

Bel altı tribal

Tribal-tattoo-ideas
Gönlümüzün sürtük mührü, erkek omzu başucu kitabı, alt kol kaplayıcısı, dikenli dikensiz, iç içe geçen, oradan buradan çıkan çizgiler… Evet bebek? Hayır bebek.

Ben bir mal mıyım?

unique-barcode-tattoo-designs-for-free
Evet gerçekten, espri anlayışı filan ama… Neden barkod? Kapitalist dünyanın esirleriyiz demenin aşırı aptalca yolu mu? Olabilir. Ya da kısaca, “Ben bir malım.”

Her türlü kişisel gelişim mesajı

Let_it_be
Çoğunlukla İngilizce formlarda ve çevrilmiş halleri şu şekilde olan mesajlardır; oluruna bırak güzelim (let it be), ana gibi yar olmaz (forever young), acı yok Rocky (no pain no gain), pantolonunu çok sevdim çıkar onu bebeğim (now or never), düşsek de kalkarız daha ölmedik ya (i refuse to sink) gibi…

Barış işareti

ankle-peace-sign-tattoo-designs-1
34 Taksim Greenpeace Merkez, Kafasına Göre Herkezz!

Felsefesi klişe: Kola isim yazdırmak

yazi-isim-dovme-FyYnOyMl
Barkod dövmesinin egoist, narsist versiyonu. Adeta bir “Golumlan gonuş”.

Bonus: Klişe Aday Adayı Ters Üçgen

ellie-goulding-triangle-tattoo-detail1-500x500
Mor olanı İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından Yahudi insanları sınıflandırmak için, pembe olanı da Soykırım boyunca bastırılan homoseksüel insanların kullandığı bir sembol olsa da çoğu insan şüphesiz ki “Ters üçgen, ters üçgen, cool” şeklinde ediniyor bu sembolü, orası kesin.

O kadar klişe ki neresinden tutacağını bilemediğimiz bonusu: Only God…

profile-Da-Jagger-Meister-234_63088
Yetmez ama “judge me”.

DOĞAL YAŞAM : Modern Yaşamı Reddedip Vahşi Doğaya Dönen Bir Grup İnsan

ABD’li fotoğrafçı Lucas Foglia‘nın objektifinden vahşi yaşama geri dönen ve kabileler gibi yaşamaya karar veren medeni insanlar…

Lucas Foglia, 2006 yılında vahşi yaşama dönen bir grup insanla tanışır ve ‘Natural Order’ (Doğa Kanunu) adında bir proje ortaya koyar

re-wilding-vahsi-yasama-donus

Amerika’nın güney eyaletlerinde yaşayan bu insanlar…

avlanarak-yasiyorlar-vahsi-yasama-donus

Modern yaşamı, şehir hayatının bağlayıcı ve yorucu düzenini reddedip evlerini terk ediyor ve…

inek-memesinden-sut-icmek-vahsi-yasama-donus

Doğanın kalbine daha doğrusu vahşi yaşama geri dönüyorlar

kucuk-bebek-vahsi-yasama-donus

Modern yaşamın komplike halinin insan genlerine aykırı olduğu düşünüyor…

lucas-foglia-vahsi-yasam

Sadece geliştirmek istedikleri yön ve kısımları kullanıyorlar

orak-vahsi-yasama-donus

Aslında bir bakıma ilkel insana geri dönüş yolculuğunu başlatıyorlar

evler-vahsi-yasama-donus

Neredeyse ilk insan gibi evlerini tamamen doğal malzemelerden üretip…

ateslik-odun-tasiyorlar-vahsi-yasama-donus++

Doğal kaynak sularını tüketiyor ve…

derelerde-yikaniyorlar-vahsi-yasama-donus

Yiyeceklerini de doğadan toplayarak ya da avcılıkla ediniyorlar

toplamacilik-vahsi-yasama-donus

Topluluğun kendi arasında uyguladığı yazılı ya da sözlü bir hukuk kuralı bulunmuyor

vahsi-yasama-donus

Natüralist yaşam biçimi dışında da herhangi bir felsefeye inanmıyorlar

lucas-foglia-2

MİZAH : Tanımadığınız İnsanlarla Sohbete Girmeniz İçin 8 Kl işe Method

Gün geçmiyor ki hayat bizi hiç tanımadığımız insanlarla farklı farklı ortamlarda başbaşa bırakmasın, bizi yepyeni birileriyle muhabbete zorlamasın. Bazen dünyanın zirvesine çıkacakmışçasına bitmeyen bir asansör yolculuğunda, bazen bindiğimiz bir takside, bazen gittiğimiz bir etkinlikte, bazen bir berberde, bazen bozulan metrobüsten inmiş Zincirlikuyu’ya yürürken, bazen bir kuyrukta sıramızı beklerken, bazen iki arada bir derede, kapı önü sigara kaçamağında…

Bu tip durumlarda gözünüzü aslında hiç olmayan bir noktaya dikmek ya da hayatta okumayacağınız bir şeyleri okumak (ezbere bildiğimiz asansörün kullanma talimatı gibi) veya susup tanıdığınız dünyaya dönmeyi beklemek yerine sosyalleşmeniz ve bir iki kelam etmeniz için aklımıza gelen konu başlıklarını sıraladık size. Odun olmayın, iletişim önemli, kafanızda bambaşka bir şeyler varsa bile göreceksiniz ki hiç tanımadığınız birileriyle konuşmak bir an olsun ufkunuzu açacak ve iletişimin gücü damarlarınızda dolaşacak. Tabi ufkunuzu bir daha hiç açılmamak üzere kapatacak bir cümle duyma ihtimaliniz de hep var ama risk budur, riski severiz, macera ve bilinmezlik bizi hep çeker.

İlk silahımız: Nezaket

gulumseme
Ne olursa olsun nezaketi elden bırakmıyoruz dostlar. Yabancısı olduğumuz bir ortamda yabancısı olduğumuz biriyle karşı karşıyaysak öncelikle hiç olmazsa bir gülümseme takınıyoruz. En az konuşmak kadar etkileyici bir şeydir gülümseme, bazen bir “iyi günler”den çok daha anlamlıdır. Baktınız karşınızdaki de gülümseyiverdi hemen patlatın “merhaba”yı. Korkmayın yahu merhaba deyip de saldırıya uğrayan eminim çok az insan olmuştur dünyada. Zaten karşıdan alacağınız cevap ya da tepkisizlik ortamın muhabbet açılabilirliğini size gösterecektir. Baktınız karşıdan da bir “selam” geldi, o zaman ister hal hatır sorma faslına geçersiniz, isterseniz direkt olarak aklınızdaki konuyu patlatırsınız. Birinci bölümü başarıyla geçtiniz, tebrikler.

Ne yapacağız bu havalarla bilmem

soguktan-donmus-adam
Karşıdaki insanın tanımadığımız biri olmasından mütevellit kurulabilecek en risksiz ikinci cümle hava durumuyla ilgili olacaktır şüphesiz. Evet kulağa klişe gelebilir ama her zaman işe yarar bu yöntem. “Eee sonunda kış geldi çattı.” dediğiniz anda havaların soğumasıyla ilgili en az bir cümleyle sizi cevaplamayacak insan yoktur şu dünyada! Şu an farklı yarım kürelerdeysek sıcaklardan da muhabbet açabilirsiniz tabi ama Türkiye’de bu mevsimde “Ay sıcak bastı.” gibi bir cümle ya farklı anlaşılmalara ya da tekme tokata sebebiyet verir. Soğuk hava insanları geriyor malum. Girebileceğiniz yüzde 99 ortamda ve denk gelebileceğiniz yüzde 99 insana karşı çalışıyor bu yöntem, o kalan yüzde 1′lik ortamlara da insanlara da denk gelmeyin bir zahmet.

Hepimizin içindeki siyasetçiler

marmaray-acilis-toreni
Malum ülkemiz pek çok benzeri gibi siyaseten her an size konuşacak konu verebilecek güçte bir gündeme sahip. Ya da yaşadığımız her olayla ve karşılaştığımız her yenilikle ilgili siyasi bir yorum yapma şansımız var. Eğer karşınızdakinin siyasi eğilimini üç aşağı beş yukarı kestiremiyorsanız yuvarlak bir giriş cümlesi seçebilirsiniz. Örnek: “Marmaray da neymiş be arkadaş.” Bu tip bir cümle karşıdakinin ağzını açacak, vereceği cevap ve veriş tarzı karşınızdakinin siyaset konuşabilir ya da konuşulamaz biri olduğunu belli edecektir. “Evet büyük ihtiyaçtı, 2 haftada milyonlar bindi, çok makbule geçti.” şeklinde bir cevapla “Allah sonumuzu hayır etsin, boğulup gideceğiz.” tipi bir cevap arasında dağlar kadar fark var. Bu fark sizin heves ve heyecanınıza göre konuşmayı sürdürüşünüzü ya da konuyu değiştirme ihtiyacınızı belirleyecektir. Üst kuşağa denk gelirseniz kaşla göz arasında birilerinin meydanlarda sallandırılması muhtemeldir, kuşak çatışmasının gereğidir bu durum. Az tanımanın verdiği saygıyı kaybetmeden muhabbete devam edebilirseniz, henüz tanıştığınız bu insanla artık saatlerce hatta günlerce konuşacak malzemeniz var.

Konser, sinema ve çeşitli etkinlikler

tarkan-gercek-bir-star
Kulağımıza ya da gözümüze çalınan etkinlikler muhabbet açmak için bire birdir. Yolda gördüğünüz bir tiyatro afişi, daha önceki gece jeneriğini izlediğiniz bir vizyon filmi veya çok ses getireceğinden şüphe duymadığınız bir konser kurmanız gereken olası ilk cümle için biçilmiş kaftandır. “Tarkan haftaya Kuruçeşme’ye çıkacakmış, kesin gitmek lazım.” tadında bir cümle size sonsuz bir müzik muhabbetinin kapılarını açabilir misal. “Tarkan’ı pek sevmem.” gibi bir olumsuz cevap alırsanız şayet zaten o insanla gerçekten de iletişime geçmeyin, o insan ki dünyada pek çok şeyi yanlış anlamıştır. Yeni konu bile aramayın, susup tepkinizi koyun, ne de olsa bir süre sonra yollarınız ayrılacak. Tarkan’ın sevilmemesi ihtimali bile gördüğünüz üzere bizi sinirlendirmeye yetti.

Gözlem ve iltifat

enteresan-sac-modeli
Karşınızdaki şahısı göz ucuyla da olsa iyi gözlemleyin. Giyimi, ses tonu, cümle vurgusu, o an içinde bulunduğunuz ortamın detayları bile size konuşulabilecek olası konular hakkında onlarca ipucu verecektir. Eğer iyi gününüzdeyseniz ve karşınıza çıkan insan hoşunuza giden bir ayrıntıya sahipse (bu kostümü de olabilir, saç modeli de) ona iltifat edebilirsiniz. Karşınızdakine güzel bir şey söylemek gerçekten büyüleyici bir şeydir ve insanların birbirine karşı taktığı kalkanların neredeyse yarısını bir anda etkisiz hale getirir. Tabi hemcinslerinize iltifat etmek kolayken karşı cinse iltifat etmek biraz “Bu bana yazıyor mu?” şüpheleri doğurabilir ancak kendinize güveniniz ve samimiyetiniz bu noktada tek dayanağınız. Hem baktınız karşılıklı bir elektriklenme var, yazınız efendim. Tabi insan gibi.

Hayat tarzına müdahale

lafa-giren-teyze
Bu yöntem çok sempatik bir imajınız yoksa size göre bir yöntem değil. Yeterince sevimli olmadan kurulacak her cümle karşıdaki insanın yüzde 15′lik iletişime geçme ihtimalini de sıfırlar. Ya çok şirin olun ya da kendinizden daha genç ama ergenlik döneminde de olmayan -ergenlik tehlikeli- bir aday seçin. Üst kuşaklar bu konuda müthiş rahattır mesela. Karşınıza herhangi bir ortamda çıkan ortalama bir teyze ya da amcanın çat diye “Yavrum o tişörtle donmuyor musun bu havada?” diyerek muhabbete girmesi an meselesidir. Bu eleştiriyi olgunlukla karşılamak ve sevimli bir cevap vermek ise sizi keyifli bir sohbete taşıyacaktır muhakkak. Yapıcı bir eleştiri de muhabbete girmekte işinize yarayacaktır tabi karşınızdakinin keyfini yerle bir etmediğiniz sürece. “İçme şu zıkkımı!” diye konuya girerseniz olmaz yani.

Ateş, sakız, selpak vb. temel ihtiyaçları istemek

selpak-kullanan-kadin
İçine düştüğümüz olası mağduriyet durumu hepimizin içinde bulunan acıma duygusunu tetikleyecektir. Dudağından sarkan bir dal sigarayla ateş arayan adam, kırmızı bir burunla hapşurma arifesindeki bir kadın, lahmacunun dibine vururken katılacağı toplantıyı unutmuş bir beyaz yakalı bir gün hepimizin karşısına çıkabilir. Hatta hepimiz an gelir kendimizi bu tip ihtiyaçlar içerisinde de bulabiliriz. Bu durumda ihtiyacımızı isterken ya da karşıdakinin ihtiyacını elimizden geldiğince karşılar ya da karşılayamazken kuracağımız nüktedan cümleler bizi çok keyifli sohbetlere götürmenin anahtarıdır. Artık tarzınıza göre “Vayt burun çilek gibi kızarmış.” mı dersiniz, “Ben 27 sene içtim bu mereti.” mi dersiniz o size kalmış. Abartmadan, tenkit etmeden, kibar ve sevimli sevimli attığımız her adım, karşınızda size koşan insanlar oluşturacaktır.

En tehlikeli bonus: Fıkra

Fıkra dipsiz kuyu, o ana gerçekten uygun bir fıkranız yoksa, denemeyin bile. Yukarıdaki kadar zor bir duruma düşmezsiniz belki ama her türlü karşınızdakinin gözünden düşersiniz. Düşenin de dostu olmaz, tanımadık bir insan kazanacağım derken hali hazırdaki dostluklarınızı da kaybetmeyin. Tanımadığınız kişilerle sohbet etmenizin olası ilk adımlarını biz bu şekilde sıraladık, bu konuda bol bol pratik yapıp çevrenizi mi genişletirsiniz, yoksa arada bir deneyip macera mı arasınız o size kalmış. Sosyal varlıklar olduğumuzu unutmayalım, gün gelir hepimiz iki muhabbete muhtaç kalabiliriz.

KOMPLO TEORİLERİ /// ERGÜN DİLER : Kafayı kuma gömmek

illuminati-mason-chp-mhp-akp.jpg

Kafayı kuma gömmek!

Bizde bazen Ankara’ya gidip vekil olmak, siyasete atılmak, bir partinin başına geçmek, olabiliyorsa iktidar, en kötü muhalefet olmak ve sonunda bir plaka ile emekli maaşı almak çok önemlidir!
Bunun için can atanlar çoktur!

Ama "CHP ve MHP gibi önemli partiler neden hep muhalefette?" diye sorduğunuzda alacağınız tatmin edici hiçbir cevap yoktur!
Kötü niyetten değil!
Bilmezler çünkü!

MİT’i içe kapatmış, küçültmüş ve sıradanlaştırmış birini ya da büyükelçilik görevini yaparken hiç sesi duyulmamış birini DANIŞMAN olarak almak sorunu çözmez!
Bizim muhalefet hep içeri bakar!

Ya da CHP gibi sınırların dışına çıkacağı zaman gidip Musevi SERMAYESİ ile Amerika’da kucaklaşır!

Ama inanın neler olup bittiği konusunda yine de bir fikirleri yoktur!
Kaldırılan şarap kadehleri arasında büyük fotoğrafı görmezler!

Bakın Ukrayna karışık!
Orada birileri bir şeyler yapıyor!
"Bunun bizimle ne ilgisi var?",
"Bize sıçrar mı?",
"Kaosun arkasında kim var? gibi sorularla ASLA VE KAT’A UĞRAŞMAZLAR!

Bütün olayların arkasında YEREL bir sebep ararlar! En büyük yanılgıları da budur!

Ukrayna’ya geleceğim ama önce biraz açılalım! İngiliz Başbakanı David Cameron RESMİ temaslarda bulunmak üzere Çin’e gitti! Çin’i var eden ve Londra’dan emir alan güç de hemen yanıbaşındaydı!

Jumbo uçağa sığan dev sermaye temsilcileri belki de tarihin en pahalı uçuşunu gerçekleştirdi! Pekin’e inen 131 dev şirketin temsilcisi adeta gövde gösterisi yaptı! Tarımdan bankacılığa, sağlıktan turizme ne kadar önemli ŞİRKET varsa CAMERON’un yanındaydı!

BARCLAY, ERNST&YOUNG, HSBC, ICAP, BRUNSWİCK GROUP, INDEX VENTURES, BP, ROYAL DUTCH, SIRIUS MINERALS, JAGUAR LAND ROVER, ROLLS ROYCE, SHELL, MC LAREN, ARUP, BRITISH FILM INSTUTE, CALOSTONE, SWEET MANDARİN, EXCALIBUR, TALK TALK TELECOM, PREMIER LEAGUE… gibi çok büyük şirketler büyük ortaklıklara imza attı!

Zaten birçoğu birlikteydi!

Yani içeriden birileri çıkıp "Yahu sizin ne işiniz var Kuzey Irak’ta?" diye feryat ederken, Londra, Pekin’le birleşiyordu! Daha doğrusu birleşmeyi perçinliyordu! Dünyaya duyuruyordu!

Toplantıların sonunda İngiltere hiçbir ÇİNLİ’den VİZE istenmeyeceğini ima ediyordu!

Çin, Amerika’nın içinde büyüyüp Londra ile DERİN ilişkileri bulunan Musevi sermayesinin alternatif güç olarak hazırladığı bir projeydi! Çin komünistti ama nedense dünya markalarının yetiştiği alandı! Tabii bizim SOL’cular ile SOL partiler bunları hiç sorgulamazdı!
Neyse…

New York-Londra-Pekin arasında kurulan ama bizim bilmediğimiz bir HAT vardı! Bu HAT, Obama-Putin-

Erdoğan’a karşıydı! Tek dertleri ORTADOĞU’nun enerjisini ve geçiş yollarını ele geçirmekti! Böyle olduğu an Amerika DOLARI kaybedecek, Putin, kovduğu OLİGARKLARA yenilecek, Türkiye de Erdoğan’dan önceki GAYR-I MİLLİ pozisyona geri dönecek ve Ortadoğu’dan gelecek olan enerji rüyadan öteye geçmeyecekti!

İçerideki bütün tartışmaların temelinde bu vardı!
Altını çizerek söylüyorum, bütün tartışmaların!

Ama bizim muhalefetimiz ve muhalefet yapanlarımız bunları bilmez!
Amaç MİLLİ TÜRKİYE’nin önünü kesmektir!

Bunu da isminde MİLLİYETÇİ ve HALK olan partilerle yapmak onlar için çok anlaşılırdı! Bir de bunların yanına BÜYÜK SERMAYEYİ ekleyin!

Perde arkasında onlar var! Herkes el ele Ankara’yı yıkmak için uğraşıyor! Dünyada sadece burada görebileceğiniz bir koalisyon kendi devletini yerle bir etmek için çırpınıyor!

Çin, Londra için, New York için böylesine önemliyken hiç görmediğimiz ve üzerinde durmadığımız başka gelişmeler de oldu!
Geçtiğimiz günlerde ÇİN, şimdi ayaklanma ile uğraşan Ukrayna’dan toprak aldı!

Evet! Yanlış duymadınız!

3 milyon hektarlık toprak alan Pekin yönetimi yılda 2.6 milyar dolar KİRA ödemeyi kabul etti! İşletme de "Xinjiang Production and Construction Corps" isimli şirket tarafından üstlenildi! Şirketin başındaki isim gariptir Rothschildler’in eskiden beri güvendikleri isim olan HUA SHİFEİ’di!

Kiralanan topraklar Belçika, Ermenistan ve İsrail’den büyüktü!
İşte daha öncesinde Rothschildler’in adamı SOROS’un girdiği Ukrayna şimdi PEKİN tarafından da menzile konuldu!

Madenleri, toprakları ve enerji geçiş yolu olması nedeniyle çok önemli bir ülke olan UKRAYNA bizim GEZİ’deki gibi karıştı!

Ülkeyi ele geçirip Rusya’ya gol atmak isteyen LONDRA bütün gücüyle KİEV’e girdi! Amaç Doğalgazda Avrupa’yı avucunun içine alan Rusya’nın gücünü zayıflatmak…

Çünkü Irak’ı kendisine bağlayan Ankara, gazı elinde tutan Moskova ile bölgenin tek hakimi olacak! Bu MUSEVİ BARONLARIN ÇİN’i yeşertme planının çökmesi ve bitmesi anlamına geliyor!

Ukrayna’dan Putin’e saldıranlar, çeşitli nedenlerle Erdoğan’a saldırıyor!
Bizim muhalefet de hiçbir şeyi görmediği ve bilmediği için yerinde sayıyor!
1960 model siyaset yapıyor!
Ama BARONLAR boş durmuyor!

CHP lideri Sayın Kılıçdaroğlu’na SARIGÜL ismini Amerika’da açıklattırıyor!

Sayın İshak Alaton "Aklı elbette Museviler’den alacaksınız!" anlamına gelen sözler söylerken İnan Kıraç da Galatasaray Lisesi’nin kuruluş yıldönümünde "Lise ülkeye LAİK sitemi getiren kurumdur! Bundan ödün vermedi!
Ülkeye yön veren okuldur!
Şimdi buna eskisinden daha çok ihtiyaç vardır!" sözleriyle görev tanımı yapıyor!

Belki bu isimler de neye hizmet ettiğini bilmiyor!
Olabilir!

Ama nedense hep Avrupa ve LONDRA merkezli oluşumun işine yarayacak işlemlerde buluşuyorlar!

Arkadaşlar!

Saldıranları sebep ne olursa olsun NOT EDİN!

Oyunu görelim ve uyanık olalım!

İç siyasetin hiçbir önemi yok!

O parti, bu parti hiç fark etmez!
Önemli olan TÜRKİYE!

Birileri ülkemizi bizden almak için büyük koalisyon kurmuş durumda!
Ya biz yeneceğiz ve çok büyük olacağız ya da şehit kanlarıyla sulanan topraklarımızı eskiden olduğu gibi GÖRMEDİĞİMİZ YABANCILARA bırakacağız!

Unutmayın adamların koalisyonunda yok yok!
Şunu bilin ki bu milletten çok korkuyorlar!
Gücümüzün farkındalar!

Tek yapacağımız ÇOK BÜYÜK olduğumuzu hatırlamak!
Gerisi kolay!

Ergün Diler

YANDAŞ MEDYA : Yeni bir Gezi Ayaklanması tertipleniyor

taksim-gezi-park-akp.jpg

Yeni bir Gezi Ayaklanması tertipleniyor!

15 Temmuz 2013 tarihinde, "Polisin şiddeti, eylemcilerin niyeti" başlığıyla bir yazı kaleme almış ve şu önemli ayrıntıya dikkat çekmiştim. "Son yıllarda Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinde "Psikoloji Dersleri" verilmeye başlandı. Bu derslerde kullanılan teknikler çok ilginçtir.

Ancak asıl ilginç ve bir o kadar da korkunç olan, elde edilen sonuçlardır. Örneğin; 2 aylık bir terapi dersi sonucunda 1 yaşındaki bebek hakkında, "O çok kötü biri. Şeytan o, şeytan" konusu işlenmiş ve derse katılanların 3’te 2’lik çoğunluğu masum bebeğin kötü biri olduğuna inanmaya başlamıştır.

Türkiye’de de bu dersler ve derslerdeki ilginç teknikler son yıllarda bazı üniversitelerde uygulanmaya başlandı. Örneğin Gezi Parkı olaylarından aylar önce Başbakan Erdoğan konuları bu derslerde sıkça işlenmeye başlandı.

Ve eylemlerden hemen önce 4 üniversitede ve hem de aynı zamanda psikoloji dersi öğrencilerine, "Recep Tayyip Erdoğan’ın hastalığı nedir?" sorusu soruldu.

Doğru şık olarak hangisi kabul edildi, biliyor musunuz? "Diktatör" Peki bu sınavdan sonra ne olduğunu biliyor musunuz? O öğrenciler, Gezi Parkı olayları patlak verdiğinde okudukları üniversitenin önünde bekletilen otobüslere tıka basa doldurularak bizzat Taksim’e taşındı. Niye? "Diktatörü devirmeleri için…" ***

O günlerde yerim dar olduğu için, detaya fazla girememiştim. Bugün o dönemlerde neden böyle bir çalışma yapıldığını… O çalışmanın startını kimin verdiğini… Erdoğan’a ilk kez "diktatör" diyen kişinin kim olduğunu….

Ve bugün bu çalışmaların devam edip etmediğini anlatmaya çalışacağım. Çoğu kişi bilmez ama, bu sözü ilk söyleyen kişi, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Aslında ilk başlarda onun aklında da "Diktatör" demek gibi bir düşünce yoktu.

İlkin "Padişah Erdoğan" diyerek başladı çalışmalarına. Bu sözleri aleyhde haberlerle günlerce bazı gazetelerin de manşetlerine taşındı. Ama ters giden birşeyler oldu.

Evdeki hesap çarşıya uymadı. Baktılar ki halkın Osmanlı İmparatorluğu’na büyük bir sempatisi var ve "Padişah Erdoğan" sloganı AK Partililerin de hoşuna gitti ve slogan oldu.

İşte o gün, Kılıçdaroğlu bu sözü terkederek yerine "Diktatör" tanımını kullanmaya başladı. Yapılan şey, algıda seçiciliği sağlamaktı. Sağlandı da…

Kendisini destekleyen ve oy veren bazı kesimler bile o dönemde Erdoğan’ın her konuşmasında diktatörlük emareleri aramaya başladı. Özellikle hayatları şarkılardan ve sonradan uydurulmuş ulusal kahramanlık masallarından ibaret olan öğrenciler bu tufaya en çabuk düşenler oldu..

O günlerde Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da "Arap Baharı" adı altında diktatörleri deviren halktan kahraman gibi bahsedilmesi onları daha da bir şevklendirdi. "Kahraman olma" hevesiyle çıktıkları yolda birer sokak eşkiyası damgası yiyerek evlerine döneceklerinden bihaberdiler.

Takım taraftarları ve hatta lise öğrencileri bile bu eylemin içine çekildi. Olanlar oldu, ölenler öldü. Bize ise olanları acı içinde seyretmek düştü. O günlerin üzerinden 6 ay geçti. Peki o günden sonra "diktatörlük algısı yaratmak için yapılan çalışmalar" durdu mu? Hayır…

Birileri, kanmaya müsait kesimlerin kulaklarını yine diktatörlük palavralarıyla dolduruyor bugünlerde.. Eskiden kapalı kapılar ardında yapılan çalışmalar artık gizlenmiyor bile.

"Bu iktidarın seçimle gitmeyeceği belli. Ne yapıp yapıp sandık dışı çalışmalarla göndermeliyiz" çalışmalarını toplumun gözü önünde yapmaya başladılar. Neler yapıldığını görmek için sadece CHP’ye bakmanız bile yeter.

İktidarla küçük bir tartışmaya giren hangi kesim, hangi grup varsa hemen onunla yakınlaşma çabaları…

BDP ile gizli ittifa çalışmaları…

MHP’ye yerel seçimde ittifak için cilve yapmalar… Düne kadar düşman gördüğü cemaatle aynı safta yer almalar… AB ülkelerine "Erdoğan’ın diktatörlüğünden kesitler" kitapçıkları, ABD’ye ise gezi parkı broşürleri götürmeler. Ve tabi ki eline mikrofon geçen her yerde "Bu diktatörden kurtulacağız" naraları..

Erdoğan’a, "Eskilerin kaderini yaşamak istemiyorsan bizim dediklerimizi yapacaksın" tehdidiyle diz çöktürebilmek için elinden geleni ardına koymuyor. Anlayacağınız, askeri kanadın artık yapamadığı darbeyi siviller ve gençler üzerinden yaptırabilmek için gecesini gündüzüne katarak çalışıyor CHP’nin lideri…

Tek bir amaç var. Türkiye’de yeni bir ayaklanma yaşandığında, "Ama adam diktatördü" diyerek dünyanın da algısını bu yönde değiştirip, darbeyi meşrulaştırmak! Tıpkı Kaddafi’ye yapılanı yaptırabilmek. *** Yandaşları da yok değil hani…

Bir yanda 200 TL karşılığında sokakları yangın yerine çevirmeye çalışan paralı askerler. Diğer yanda şehir meydanlarına tırlarla taşınan biraları içip kendinden geçenler. Bir de Sanatçılardan ve gazetecilerden oluşan bir kesim var. Hepsi önceden prova edilmiş sözlerle diktatör dedikleri adama ve ona oy veren seçmene en ağır cümlelerle küfür ve hakaretleri sıralıyor.

Gözlerinden kin, sözlerinden nefret saçılıyor. Kurdukları her cümle savaş ve kan kokuyor. Kaldırımların dibindeki oluklardan kan akıncaya kadar durmak istemiyorlar. "Fikir özgürlüğü ile küfür özgürlüğü aynı şey değil" diyerek bu çirkinliğe karşı çıkanlar ise bir anda, "Bak beni hedef gösteriyor" sözleriyle sindirilmeye çalışılıyor. "Özgür insanlar kiminle isterse, onunla at sürerler" düşüncesine zerre kadar saygıları yok.

"Benim küfretme özgürlüğüm var. Ama senin kınama veya tepki gösterme özgürlüğün yok" gibi utanç verici fikirleri savunabiliyorlar. Bu bir psikolojik harp. Hem kendi yandaşlarını, hem karşısındakileri yazdıklarıyla birer barut haline getiriyorlar bilinçlice. İkinci infilak anı geldiğinde başarıya ulaşmak amacıyla ellerinden gelen alçaklığı yapıyorlar.

Oysa kendileri de çok iyi biliyor. Karşılarına dikilenler, "Birileri istemiyor diye seçimle gelen bir iktidarı sürgün etme dönemi sona erdi. Eğer bu iktidar gidecekse, geldiği güzergahı takip ederek gidecek. Bu işi sizin kirli ellerinize bırakmayız" diyor. "Yalaka, bidon kafalı, makarnacı, kömürcü, göbeğini kaşıyan adam, Erdoğan’ın kıçının kılı, koyun sürüsü…" Bu aşağılama sözlerini duymalarına rağmen, inandıkları değerlere sıkı sıkıya sarılan bir kesim var artık bu topraklarda…

Onlar, hiç de çabuk ve hiç de kolay olmayan bir yoldan geldiler. Korkunun, kılıçtan daha derin yaralar açtığını yaşayarak ulaştılar bugünlere. Yaşamayı umduğu hayatı, darbe hileleriyle ellerinden alınanlar, bahtının ipini bir kez yakaladı ve kolay kolay bırakmayacak. Eylemler, sözlerden daha gerçektir. Gururu için kan, hırsı için makam isteyenlerin çağı sona erdi.

Ülkeye sadakati, sözlerden öte eylemleriyle gösterenlerin devri başladı. Adnan Menderes suçsuz günahsız yere ipe götürülürken çaresizce izleyenlerin torunları, Özal zehirlenerek öldürülürken biçare kalanların çocukları bir kez daha aynı zulme uğramamak için en kutsal savaşını veriyor.

Tarih, Menderes’in asılmasını da, o haksızlık karşısında susanları da yazıyor. Bugün kimi lanetle, kimi rahmetle andığımız belli. Bu dünya neleri geçiştirmedi. İçinde bizler olsak da olmasak da yerkürenin öyküsü devam edecek. Bugünler de geçip gidecek, birer mide bulantısı gibi…

Birileri "Tarih sizi birer koyun sürüsü olarak yazacak" diyedursun. Doğrudur… Tarih bugünleri de yazacak… Kimilerini darbe hevesiyle, ülkenin istikbaline kastedenler olarak.

Kimilerini ise gerçek diktatörlerin torunlarının karşısında onur ve yaşam mücadelesi verenler olarak. Bugünleri görenler de anılacak gelecekte… Kimileri lanetle, kimileri rahmetle…

twitter.com/slymnoz facebook.com/slymnoz http://www.internethaber.com/yeni-bir-gezi-ayaklanmasi-mi-geliyor-15309y.htm

Ekleyen: Süleyman Özışık

KOMPLO TEORİLERİ /// ERGÜN DİLER : CHP’nin yolu

chp-mason-illuminati-musevi.jpg

CHP’nin yolu

CHP çok eleştiri alırdı!
Özellikle Ankara’nın doğusuna gitmediği için!

Ama 2013 yılı kendilerine yaramış olacak ki CHP ve Kemal Bey uçmaya başladı! Günlük yaşadığımız için unuturuz! Arşivler yardımımıza yetişir… Hakkari’ye gitmeyen, Şırnak’a inmeyen, Diyarbakır’ı pas geçen Kılıçdaroğlu birdenbire KADRAJI genişletti!

Önce Musevi BARONLARIN gizli kalesi olan ÇİN’e gitti! Bir uçak dolusu gazeteci ve alınan çakma eşyalarla geri gelindi! Çin’deki temaslar Erdoğan’ın politikalarını eleştirmekten öteye geçmedi! CHP heyeti geldi ama boş durmadı!

Arkasından ESAD’a gidildi. Orada neler konuşulduğu sır değil zaten! Hızını alamayan CHP, NATO’nun merkezi BRÜKSEL’e uçtu!
Sayın Kılıçdaroğlu, isminin bile doğru yazılamadığı bir kürsüden konuşma yaptı!

Mesajlarını Londra-Pekin-Tel Aviv ve New York’tan duyulacak kadar yüksek bir sesle verdi! Artık CHP Türkiye’ye sığmıyordu! Hemen hazırlıklara başlandı!

MALİKİ ile görüşmek için çıkılan Bağdat seferinin eksiksiz olmasına özen gösterildi!
Bütün bu temaslardan sonra da herkesin bildiği gibi Amerika gezisine çıkıldı!
Ama durun bir dakika!
Bundan önce araya sıkışan ve gözden kaçan 4 günlük LONDRA gezisi vardı!
Çünkü bütün buralara gidebilmek için LONDRA’nın devreye girmesi şarttı!

Özellikle MUSEVİ BARONLARLA görüşebilmek için İstanbul sermayesinin araya girmesi ve bunun için de EMRİN Kraliçe’nin adamlarından gelmesi gerekiyordu!

Neticede geldi ki gidebildi!
Peki neden Amerika’ya gitti!

Kılıçdaroğlu’na bakarsanız kendilerini anlatmak için!
Oysa kendilerini anlatmaya hiç gerek yok! Çünkü o adamlar zaten partinin ta kendisi!

Partinin mayasında Musevi Baronlar’ın katkısı çok!
Tabii bunları bizim BARONLARIN üzerinden yaptıkları için kimse gerçeği görmüyor, göremiyor!

İşler laiklik, yaşam tarzı, andımız, dershane üzerinden yürüyor!
Oysa Kemal Bey’i göreve getiren, Deniz Bey’i kenara iten güç bambaşka bir AKILLA sahneye çıkmıştı! Kemal Bey neden CHP’nin bir numarası olduğunu bilmese de BARONLARIN oyunu çok açıktı!
Kılıçdaroğlu’nun gittiği yerlere baktığınızda Türkiye’nin şimdi rol aldığı coğrafyadan kovulmasını isteyenlerle işbirliği içinde olduğunu çok rahat bir şekilde görürsünüz!

Cumhuriyet’i kuran CHP anlayışından, Türkiye’yi içeride tutmaya, küçültmeye çalışan bir CHP anlayışına Kemal Bey’le geçilmiştir!
Üzülerek görüyorum ki Kemal Bey’e verilen ROL budur!
Rolleri dağıtanlar da maalesef TÜRK değildir!

Türk’ün karşısına dikilen ve ülkeyi yıllardır kontrol eden güçtür!
Bu gücün bir ayağı Boğaz’da, öteki ayağı New York’ta, AKLI ise BUCKINGHAM’dadır!

Deniz Bey 1995’te hükümetten çekilirken karşılaştığı "Neden bu kararı aldınız?" sorusuna "Partiler gider, tekrar gelir! Ama devlet giderse bir daha asla gelmez!" sözleriyle karşılık vermişti!
CHP’de şimdiki anlayış bunun tam tersidir!
Bu da "Erdoğan da, devlet de gitsin; yerine eski patron MUSEVİ SERMAYESİ gelsin!"dir!

Bunu çıkıp söyleyemezler!
Açıklayamazlar!
Ama AKIL bunları pas geçmiyor işte!
Her şey ortada!

Ankara’daki hükümeti alaşağı etmek için MUSEVİLER’e yalvaran bir CHP lideri kime ne kadar huzur ve keyif verir bilmiyorum! Türkiye’nin büyümemesi için çırpınan bir CHP kimi motive eder kestiremiyorum!

Ama tablo ortada!

CHP bu! "Kendini HALKA değil de Museviler’e anlatma derdinde olan!" bir oluşumun ülkeye nasıl bir fayda sağlayacağı, hala cevabını bulamadığım bir soru!

Bakın! Kemal Bey gittiği her yerde bilerek ya da bilmeyerek Ankara’nın yaptığı her işi kötülüyor!
Bildiğinden değil, ROLÜ bu!
En son NATO’ya sahip çıkmış!
Güldüm!

İngiliz Lord Ismay’ın deyişi ile "Rusya’yı dışarıda, Almanya’yı alaşağı edilmiş hâlde ve ABD’yi içeride" tutmak için kurulan NATO’yu savunmak Kılıçdaroğlu’na kalmış!
Garip ama gerçek!

Osmanlı’ya ve Mustafa Kemal’e diz çöktüren İNGİLİZLERLE oturup kalkmak, onların her dediğini "ŞIP" diye yapmak, Ankara’nın önüne takoz olmak, Kürtler’i dışarıda tutmak için her yola başvurmak, ülkenin menfaatlerini budamak için sınır tanımamak, tarihini inkar etmek için yollara düşmek inanın Kemal Bey’in de açıklayabileceği bir şey değil!

Bugünkü CHP de bunu açıklayamaz!

CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon üyelerinin peşinde koşarak bu ülke büyümez!

Bizim ÜÇ YILDIZLI BARONUN bir dediğini iki etmeyen anlayış en fazla ülkeyi küçültür! Kardeş kavgasını körükler!
Farkında olmasalar da yapmaya çalıştıkları bu!
Çektikleri kürekle gidilecek tek nokta burası!
Tamam, Deniz Bey dışarıda kaldı!
Yahu hiç mi akıllı bir adam yok o partide!

Bilmeden devletine, milletine kılıç çekmiş Kemal Bey’i uyaracak biri de kalmadı mı?

Sarıgül’ü hazırlayan BARONA sessiz kalan, onun gösterdiği istikamette gece gündüz giden CHP ne kadar MİLLİ?

Cevap verilmesi gereken soru bu!

CHP’nin ittifaklarına baktığınız zaman bu sorunun cevabından rahatsız olmadığını görürüz!

Türkiye’nin DEV olması için tarih 100 yıl sonra rövanş fırsatı verdi!
Geçmişimizi çivileyip rafa kaldıran İNGİLİZ elini kesip atmak varken CHP bunu engellemek için yoğun çaba içinde!
Galiba sorun içeride!

Bize dışarıdan düşman gerekmiyor!
Biz bize yetiyoruz!

Çünkü içeridekilerin kim olduğunu hala tam olarak bilmiyoruz!
Bu nedenle ayağa kalktığımız yerde yıkıldık hep!
Baksanıza şimdi de yerli görünümlü YABANCI koalisyon tam olarak karşıda!

"Kimler mi var?"

Lafın tamamı deliye söylenir!
Biraz dikkat yeter de artar bile

Ergün Diler

AK PARTİ DOSYASI : ERDOĞAN HAKKINDA İNANILMAZ İDDİALAR

Alman basını Türkiye ile ilgili Wikileaks belgelerini açıkladı…

Wikileaks belgelerini en önce ele geçiren Der Spiegel, şok Türkiye raporlarını birer birer açıklıyor. Ayrıntılarıyla sunuyoruz…

WİKİLEAKS’ın sızdırdığı ve dün akşamdan itibaren basında parça parça yer alan belgeler, Türkiye’de AKP hükümetini hayli zora sokacağa benziyor.

Belgeler, şimdiye kadar bir çok kişi tarafından dile getirilen iddiaların yazılı şekli olsa da, hiç bilinmeyen bir çok skandalın ABD’li diplomatlarca nasıl izlendiğini ve aslında bilindiğini de gösteriyor.

Dünyanın başka bir yerinde olsa, bu iddialar karşısında bir hükümet iki dakika yerinde kalmaz ama bizde kalacaktır. Bundan eminiz.

Çünkü, iktidardaki zihniyet ABD’lilerin tarif ettiği şekliyle şudur: “Yolsuzluk yapan bir hükümet ve ona göz yuman bir islamist…“

8 BİN BELGEYİ İNCELEDİLER

Wikileaks belgeleri, dün bir kaç basın organına önceden ulaştı. Bunlardan biri de Alman Der Spiegel Dergisi oldu.

Der Spiegel’in, Türk basınından önce Türkiye ile ilgili yaklaşık 8 bin ABD belgesini inceleme olanağı bulduğu kesin.

Bugün piyasaya çıkan Der Spiegel, Maximillian Popp imzası ile Türkiye hakkındaki belgelerle ilgili iki sayfalık bir haber yaptı. Bu haberden aktarmak istiyoruz.

Der Spiegel’in haberinin spotu, “NATO partneri olan Türkiye, ABD için özellikle korkutucu. Bir Büyükelçilik Sözcüsü Erdoğan’ı, rüşvetçi hükümete göz yuman islamist olarak tanımlıyor“ şeklinde…

İşte bundan sonraki bir kısım iddialar ise Türk basını tarafından hiç dikkate alınmadı.

İSLAMCI BASINDAN BİLGİ ALIYOR

Der Spiegel’in yer verdiği ABD belgelerinden devam edelim;

– Amerika, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a güvenmiyor. Muhalefet ise tam bir komedi..

– Erdoğan’ın dünyaya bakış açısı, hiç bir zaman gerçekçi olmamıştır. (Mayis 2005)

Erdoğan, Tanrı’nın (Allah’ın) Türkiye’yi yönetmesi için kendisini seçtiğine inanıyor ve kendisini Anadolu’nun “Volkstribun”u (Almanlar’ın Roma İmparatoru Sezar’ı tanımlamak için kullandıkları tabir) olarak görüyor.

– NATO’daki en büyük ikinci askeri güç olan Türkiye’nin başbakanı Erdoğan, çeşitli bilgileri genel olarak islamcı gazetelerden alıyor ve ve kendi bakanlıklarının yaptığı araştırmalara bile gereken ilgiyi göstermiyor.

Bu nedenlerden dolayı, istihbarat ve ordu artık bazı bilgileri kendisine iletmekten vazgeçmiş durumda.

– Kimseye pek güveni olmayan biri ve etrafında sözünden çıkmayan dar çemberden oluşmuş bir danışman grubu bulunduruyor

Her ne kadar atıp tutuyor ve gürlüyorsa da gücünü kaybetmekten korkuyor

– Erdoğan’ı iyi tanıyan biri Amerikalılar’a onu şöyle özetliyor: “Tayyip Allah’a inaniyor, ama Allah’a güvenmiyor…“

PETROL İŞİNDEN PAY ALIYOR…

– 2004′ten beri yapılan çeşitli açıklamalar göre, ülkede her alanda yolsuzluklar var ve hatta Erdoğan’ın ailesi içinde bile. Söylentiler arasında, hükümetin önemli danışmanlarından birinin bir gazeteciye aktardığı, „Erdoğan petrol işlerini özelleştirirken kendine de pay ayırıyor“ sözleri de var. ABD belgeleri arasında, Enerji Bakanlığı içinden sızdığı belirtilen belgelere göre, Erdoğan’ın İran’a baskı yaparak doğalgaz boru hattı projesine okul arkadaşının bir şirketini de ortak ettirdiği yönünde. Bu şirketin liman inşaatları yaptığı, enerji dalında bir tecrübesi olmadığı biliniyor.

Der Spiegel’in bazı belgelerle ilgili açıklamaları Türk basınında da yer aldı. Erdoğan’ın İsviçre’de 8 ayrı özel hesabının bulunması, çocuklarının eğitiminin bir işadamı tarafından üstlenilmesi ve servetini düğün takıları ile açıklamaya çalışması gibi…

TRABZONSPOR’A MİLYONLARCA DOLAR

Biz, görülmek istenmeyenlerle devam edelim. Yine Der Spiegel’den gidiyoruz:

– Erdoğan’ın tabana mesaj vermede haraket etmeyi çok iyi bildiği belirtiliyor. Bir büyükelçilik görevlisi, buna örnek olarak Bakan Faruk Nafiz Özak ile ilgili bir olayı anlatıyor. Bu belgeye göre Başbakan Erdoğan, 2004 yılı belediye seçimlerinde Trabzon Belediyesi’ni kaptırınca, Özak’ı hemen Trabzonspor’un başına getirdi. Erdoğan daha sonra “gizli devlet kasasın“dan bir kaç milyon doları, yeni oyuncu alımı için Özak’a aktardı. Bu yolda elde edilen başarıyla Özak, belediye seçimleri için avantaj sağlamaya çalıştı.

– Bir ABD belgesi, “Erdoğan, AKP’yi ‚Erdoğan-Partisi’ne’ çevirdi“ yorumunu getiriyor. Dönemin ABD Büyükelçisi Eric Edelmann 2004′te, hükümette gerçek bilgi sahibi olan çok az kişi olduğunu, bazı AKP’lilerin göreviyle büyüyüp geliştiklerini, diğerlerinin ise beceriksiz ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini veya bağlı oldukları cemaatlerin amaçlarına hizmet ettiklerini tutanaklara geçirdi.

ÇUBUKÇU, NEDEN EŞİNDEN SÖZ ETMEZ

Der Spiegel’in haberinde, Erdoğan’ın seçtiği çalışanların kalitesizliği vurgulanırken, Bakan Nimet Çubukçu’nun Emine Hanım’ın yakını olduğu için bu görevde olduğu ve her ne hikmetse hep oğlundan bahsedip eşinden hiç bahsetmediği vurgulanıyor.

Bir bakanın, uyuşturucu işine bulaştığı iddiaları ve küçük kızlara düşkünlüğü vurgulanırken, Erdoğan’ın hükümet olmadan önceki, “Demokrasi, bizi ulaşmak istediğimiz noktaya götürecek bir trendir“ sözünün ABD belgelerine girdiği belirtiliyor.

Haberde, ABD belgelerinde yer alan Gül- Erdoğan çekişmesine vurgu yapıldıktan sonra, Gül için şu tanımlamanın bir belgede yer aldığı bildiriliyor: “Erdoğan’ın aksine Gül, İngilizce biliyor ve daha demokrat görünüyor. Ancak bu yanıltıcıdır. Gül, Erdoğan’dan daha ideolog biri ve daha batı karşıtıdır.“

ABD belgelerine göre Erdoğan, Gül’ün Çankaya’ya çıkmasını engellemek için uğraşmış ancak bunda başarılı olamamış. Haber, Türk medyasında yer alan Davutoğlu ile ilgili, “Ankara dışı siyasetle ilgili bilgisi çok az. Bu uyumsuzluk yaratıyor. İslami düşünceleri özellikle tehlikeli“ yorumlarıyla devam ediyor.

NEFRETİ (Hass) DİNSEL NEDENLERDEN

İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy’nin, Ekim 2009’da söylediği belirtilen “Başbakan Erdoğan bir fundamentalist. Dinsel nedenlerden dolayı bizden nefret ediyor“ sözlerinin yer aldığı belgenin de ABD yazışmalarında yer aldığı belirtiliyor.

Amerikalılar, Erdoğan’ın Türkiye’yi her geçen gün batıdan uzaklaştırdığını gözlemlerken, Erdoğan’ın kurduğu sistemin bir NATO ülkesi olan Türkiye’yi gerçekten stabil bir şekilde tutup tutamayacağının bilinmediği vurgulanıyor. Haber, Ankara Büyekelçisi James Jeffrey’in, bu yılın şubat ayında yazdığı bir raporla bitiriliyor:

“Burada her gün her şey değişiyor. Kimse, bütün bir coğrafyada dengenin ne yanda olacağını tahmin edemiyor. Dikkatinize sunarım…”

Dergi, tüm bu iddiaların Türk hükümetine sorulduğunu ve bir cevap alınamadığını da özellikle vurguluyor.

Biz de, tümünü Türk halkının bilgisine sunuyoruz.

Ali Gülen

Odatv.com

ARAŞTIRMA DOSYASI : Geri Kabul ve Vizesiz Avrupa

Prof. Dr. Mehmet Özcan

mozcan

Gündemimize bomba gibi düşen Geri Kabul Antlaşması ve Vizesiz AB konusunda önümüzdeki günlerde ciddi tartışmalar yaşanacaktır. Uzun süredir AB-Türkiye ilişkilerinde önemli bir konu başlığı olarak AB"nin gündeminden düşmeyen bu konuda, bugün değil 3 yıl önce yazdığım aşağıdaki iki yazıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Değişen ne? 3 yıl önce vize kolaylığı derken bu sefer AB, yükümlülüklerinizi yerine getirin size 3.5 yıl sonra vizesiz AB kolaylığını sağlayacağız diyor. Peki bu olabilir mi? Gerçekleşebilir mi? Evet olabilir. Ama 3.5 yıl sonra Tüm AB üyelerinin hele Güney Kıbrıs"ın bu konuda veto etmeyeceğinin bir garantisi var mı?

Efendim AB yan çizerse Türkiye Antlaşmayı yok sayabilir hükmü var bu Türkiye"nin elini güçlendiriyor denebilir. Evet bu önemli bir hüküm. Ama 3.5 yıl içinde aldığımız yasadışı göçmenleri ne yapacağız önerisi olan var mı?

Birinci yazı: AB ile Geri Kabul: Hangi Şartlarda?

AB’nin genişlemeden sorumlu yeni Komiseri Çek Stefan Fule, dün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı basın açıklamasında, reform sürecinden taviz verilmediği sürece Türkiye’nin sonuna kadar arkasında duracaklarını ifade etti. Reform konusunda ise Anayasa reformunu en önemli başlık olarak ele aldığı anlaşıldı.

Sayın Füle’nin Türkiye’nin üyeliği konusundaki genel bakışını yansıtan yukarıdaki düşüncelere katılmamak mümkün değil. Gerçekten de Türkiye’de yapılması gereken reformların başında yargı reformu, onun da başında anayasa reformu geliyor. Anayasa değişikliği yapılmadan bu ülkenin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu değişikliğin AB’nin gündeminde de birinci sırada yer alması umarım TBMM için bir anlam ifade eder.

Ancak bu yazıda değinmek istediğim asıl konu anayasa reformu değil; Sayın Füle tarafından dile getirilen yasadışı göç ile ilgili açıklamalar. Milliyet gazetesinde yayınlanan habere göre, Sayın Füle yasadışı göçe ilişkin olarak, “Yasadışı göç konusunda Türkiye’ye nasıl yardımcı olacağımız konusunda çalışmalar var. Türkiye üzerinden Avrupa’ya gidenlerin Türkiye’ye geri iadesiyle ilgili birtakım çalışmalar yapılması gerekiyor. Bu alanlarda ilerleme kaydedilirse, bundan sonraki aşamada vize kolaylaştırma ile ilgili çalışmalara geçilebilir. Bu aşamadan sonra da diğer tüm üye ülkelerin hemfikir olmaları koşuluyla, vizenin kaldırılması ile ilgili adımlar daha kolay atılabilecektir” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Uzun süredir Türkiye-AB ilişkilerinin yasadışı göç ile ilgili çalışmalar yürüten bir akademisyen olarak bu açıklamayı irdelemek istiyorum.

1. Yasadışı göç, Türkiye’nin değil AB’nin sorunudur. Türkiye, AB’nin bu sorununa yardımcı olmaya çalışmaktadır. Sayın Fule’nin belirttiği gibi, AB Türkiye’ye yardımcı olma durumunda değildir. “Yardımcı olma” adı altında eşleştirme projeleri ise bir boyutu ile Türkiye’nin kurumsal ve yasal altyapısını güçlendirmek adına yararlı olsa bile bu durum, AB’nin kendi sorununu Türkiye’de çözmekten öte bir anlam ifade etmemektedir. Bu nedenle AB’nin yaptığı mali yardımların nihai yararlanıcısı Türkiye değil, Avrupa Birliği olacaktır.

2. Sayın Fule’nin “Türkiye üzerinden AB’ye gidenlerin Türkiye’ye iadesi ile ilgili birtakım çalışmalar yapılması gerekiyor” ifadesinde belirtilenler, başta geri kabul anlaşması olmak üzere sınır güvenliği ve biyometrik pasaport ile ilgili çalışmalardır.

3. Sayın Fule, bu alanlarda ilerleme kaydedilirse, bundan sonra vize kolaylaştırıcı işlemlere geçilebileceği söylüyor. Yani Türkiye AB’nin yasadışı göç sorununda depo ülke olmayı, olası binlerce ya da onbinlerce yasadışı göçmeni ülkesine almayı hele bir garanti etsin ondan sonra size vize kolaylaştırma konusunda adımlar atarız demektedir.

4. Son olarak da eğer bu konularda pürüz çıkmaz ve Türkiye AB’nin bu sorununu çözer ise ve belki eğer Rumlar dahil tüm ülkeleri memnun ederseniz, size vize muafiyeti sağlarız ifadelerini kullanmaktadır.

Daha önceki bir yazımda da belirttiğim üzere, AB kendisi için hayati önem taşıyan geri kabul anlaşması için sonuna kadar bastırıyor ve bu konuda Türkiye’yi ikna etmek için karşılık olarak ilk aşamada “vize kolaylığı” ikramında bulunacağını söylüyor. Batı Balkan ülkelerine geri kabul anlaşması karşılığında vizesiz Avrupa’yı ikram eden AB, Türkiye söz konusu olduğunda çok daha cimri davranıyor. Oysa Sırbistan, Karadağ ve Makedonya ülkesine gönderilen yasadışı göçmeni rota üzerinde bulunan ya Yunanistan ya da Bulgaristan gibi bir AB ülkesine gönderme fırsatına sahipken, Türkiye’ye gelen yasadışı göçmenlerin büyük çoğunluğu Türkiye’de misafir edilmek(!) zorunda kalınacaktır. Türkiye ayrıcalık istemiyor. Sadece Batı Balkan ülkelerine hangi koşullarda geri kabul anlaşması imzalandıysa, Türkiye ile de aynı koşullarda imzalanmasını talep ediyor.

Geri kabul anlaşmasının karşılığı, vize kolaylığı değil aslında vize muafiyetidir. Almanya’nın Soysal kararı sonrasında uyguladığı vize kolaylığını ilgili kişiler net bir şekilde görmektedir. Talep listesi kolaylık değil, sanki zorluk çıkarmak için hazırlanmış. Türkiye’nin hem ortaklık hukukundan kaynaklanan hem de ABAD kararlarından kaynaklanan hakları sayesinde zaten bir çeşit vize kolaylığına sahip olan bir ülke olduğunu unutmamak gerekir. Eğer akdedilen anlaşmalar iyi irdelenirse vize kolaylığından öte, vize muafiyetinin bile mevcut şartlarda oluşması gerektiği anlaşılır. AB’nin bu anlaşmaları o şekilde anlamak istememesi nedeniyle, Türkiye’ye ciddi boyutlarda yük getirecek olan geri kabul anlaşmasına vize kolaylığı karşılığında evet demek stratejik bir adım olmayacaktır.

Sayın Füle geri kabul anlaşması sonrası eğer tüm üyeler ikna olursa vize muafiyeti olabilir diyor. Her şey bittikten sonra, tüm imzalar atıldıktan sonra Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık teklif eden ülkelere ve liderlere ne kadar güveneceğiz? Türkiye’nin her adımını ipotek altına almaya ve Kıbrıs’ta istediği her şeyi Türkiye’ye dikte ettirmeye çalışan Rum tarafına nasıl güvenip gelecekte vize muafiyeti konusunda veto hakkını kullanmayacağını düşünebiliriz.

Geri kabul anlaşmasını vize kolaylığı karşılığında imzaladıktan sonra AB ülkelerinin tümü niçin vize muafiyetine evet desin? Şu ana kadar verilen sözler ne kadar tutuldu? KKTC’ye verilen sözlere ne oldu? Hani doğrudan ticaret, hani doğrudan uçuşlar…

Geri kabul anlaşması Türkiye’nin elinde en büyük kozlardan birisidir. Bunu vize muafiyeti olmadan kullanmayı reel politik açıdan kabul edilebilir bulmuyorum. Bulan biri varsa bana da anlatsın.

İkinci yazı: VİZESİZ AVRUPA VE GERİ KABUL TUZAĞI

Avrupa Birliği, 19 Aralık 2009 tarihinden itibaren Sırbıstan, Karadağ ve Makedonya olmak üzere üç Batı Balkan ülkesi vatandaşlarının Schengen bölgesine girişlerinde vize şartını kaldırdı. Bu ülke vatandaşları artık Schengen bölgesine vizesiz giriş yapabilecekler. 2010 yılı yaz aylarında bu uygulamanın Arnavutluk ve Bosna-Hersek’i de kapsayacak şekilde genişletilmesi beklenmektedir.

AB tarafından Batı Balkan ülkelerine yönelik olarak uygulanan bu politika, söz konusu ülke vatandaşlarının AB ülkelerine vize almadan girmesini sağlayacaktır. Ancak vizesiz giriş, bu ülke vatandaşlarının AB ülkelerinde iş arama ve yerleşme özgürlüğü anlamına gelmemektedir. Bu nedenle uygulamanın kapsamının sadece vize muafiyeti yani Schengen bölgesine vize almadan giren ülke vatandaşlarına, üç Balkan ülkesi vatandaşlarının da eklenmesi anlamına gelmektedir.

Peki AB’nin Bu Uygulamadan Beklentisi Nedir?

AB Batı Balkanların istikrarını hem iç güvenlik hem de dış güvenlik tehdidi kapsamında sorunlu bölgeler olarak nitelemektedir. Bu bölge çok değil daha 15-16 yıl önce, hafızalarımızda hala tazeliğini koruyan korkunç olaylara sahne olmuştur. Balkanlar her zaman için bir tehdit kaynağı olma potansiyeline sahip bir bölgedir. Burada meydana gelen istikrarsızlıklar doğrudan ya da dolaylı olarak AB ülkelerini etkilemektedir. AB’nin Batı Balkanlara yönelik istikrar arayışının temelinde, bölge ülkelerini orta vadede AB üyesi yapma fikri yatmaktadır. Üyelik süreci henüz başlamamış olsa bile uzatılacak “havuçlar” sayesinde bu ülkelerin AB eksenine girmesi ve kapsamlı reformlara başlaması beklenmektedir. Hırvatistan da alınan hızlı mesafe sonucunda diğer bölge ülkelerine yönelik olarak da bir vizyon verilmeye çalışılmaktadır.

Yukarıdaki genel amacın dışında vize uygulamasının özel nedenleri de vardır. Bunların başında pasaport güvenliğinin sağlanmasına yönelik olarak biyometrik pasaport uygulamasına geçiş, sınır kontrollerinin AB ile uyumu, örgütlü suçlar ve yolsuzluk ile mücadele ve AB’nin çok önem verdiği geri kabul antlaşmaları gelmektedir.

AB’nin, yasadışı göç hareketlerini kontrol etmeye ve mümkün olduğu kadar kendi sınırlarından uzak tutmaya çalıştığı bilinen bir gerçektir. AB üç önemli tehdit olarak sıraladığı terörizm, örgütlü suçlar ve yasadışı göç unsurlarından sonuncusu ile mücadeleyi şekillendirirken temel çıkış noktası insan hak ve özgürlükleri değil, sorunu fiziki anlamda kendi sınırlarına en uzak noktada tutma çabasıdır. AB’nin bu çerçevede şekillenen yasadışı göçle mücadele politikası, gerçek anlamda sığınma ve iltica ihtiyacı içinde olan sayısız insanın mağdur olmasına neden olmaktadır.

Geri Kabul Anlaşmaları

AB kendi sınırları içine gelen yasadışı göçmenler ile mücadelesini şekillendirirken bu kişilerin geldiği ülkelere geri gönderilmesini, AB sınırlarından uzaklaştırılmasını istemektedir. Bunu yaparken kendi coğrafyasındaki ülkeler ve mülteci ve sığınmacı bakımından kaynak teşkil eden ülkeler ile geri kabul anlaşmaları imzalamaktadır. Bu sayede, AB sınırları içinde yakalanan bir yasadışı göçmen geldiği ülkeye geri gönderilmektedir. Batı Balkan ülkeleri bu kapsamda ciddi bir sorunla karşılaşmamaktadır. Zira bu ülkelerin gerisinde halihazırda üye olan AB ülkeleri yer almasına bağlı olarak, AB ülkelerinden kendilerine geri gönderilecek kişileri kendi ülkelerinde tutmalarına gerek kalmayacaktır. Çünkü yasadışı göç rotasına baktığımızda, bu ülkelerin gerisindeki AB ülkelerinden giriş yapan bir rotanın mevcudiyeti söz konusudur. Örneğin; Macaristan’dan Sırbistan’a gönderilen bir yasadışı göçmen, Sırbistan tarafından, gerisinde bulunan Bulgaristan’a deporte edilebilir. Görünen o ki Sırbistan, Karadağ ya da Makedonya bu anlamda ciddi bir sorun yaşamayacaktır. Biyometrik pasaport konusunda sorun zaten teknik boyutlu olduğundan, bu sorunun çözümü de zor bir konu değildir. Söz konusu üç ülke de vatandaşlarının Schengen bölgesine vizesiz girişlerini sağlayabilmek adına bu gereklilikleri yerine getirebilir.

Ancak AB’nin Batı Balkan ülkelerine yönelik söz konusu politikası bu ülkeler ile sınırlı değildir. Yukarıda belirtildiği üzere, Arnavutluk ve Bosna-Hersek vatandaşları da büyük ihtimalle 2010 yılı sonuna doğru bu ayrıcalıktan yararlanabilecekler. 10-12 Aralık tarihlerinde Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün heyeti ile birlikte yaptığımız Arnavutluk ve Karadağ ziyaretimizde, bu konuda Arnavutluk yetkililerindeki kararlılığı yerinde görme şansı yakalamış olduk. Arnavutlar olası bir vizesiz Avrupa’nın kendileri için ciddi bir kazanç olduğunu ve bunun için gerekli koşulları yerine getirmek için çaba sarf ettiklerini ifade etmektedir.

Türkiye’ye Haksızlık Yapılıyor mu?

Bu üç ülkeye vizesiz Avrupa yolunun açılması, Türkiye’de ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu, çevre faslının açılması için gittiği Brüksel’de bu konuda ciddi eleştirilerde bulundu ve Türkiye’nin de kısa sürede üzerine düşeni yapıp sonucunda AB’nin tavrını bekleyeceğini ifade etti. Sayın Davutoğlu, bu hakkın Türk vatandaşlarına aynı koşullarda tanınmaması halinde, AB’nin çifte standart uyguladığı anlamına geleceğini de net olarak belirtti.

Sayın Davutoğlu bu konuda sonuna kadar haklı. Gerçekten Türkiye’ye karşı haksız bir uygulama, birçok alanda olduğu gibi, bu konuda da sürdürülmektedir. AB’nin 10 yıllık adaylık süreci de dahil 50 yıldır ilişki içinde olduğu ve 4 yıldır üyelik müzakeresi yürüttüğü Türkiye yerine, henüz adaylık müracaatı bile yapmayan bu ülkelere gösterdiği kolaylık kabul edilemez.

Ancak şunu unutmamak gerekir. Bu ülkelere sunulan sadece vizesiz dolaşımdır. Yapılan anlaşmalar, yerleşme ve iş arama özgürlüğünün ötesinde bir alanı kapsamamaktadır. Oysa Türkiye-AB ilişkilerinin en temel hukuki metni olan Ankara Antlaşmasına göre, Türk vatandaşlarının sadece vizesiz giriş değil, bunun ötesinde hakları bulunmaktadır. Ayrıca bu hakların bir kısmı ATAD tarafından verilen kararlarda da tescil edilmiş durumdadır. Türkiye sadece vizesiz bir Avrupa ile yetinemez. Hukuki kazanımlarımız bunun çok daha ötesinde olmalıdır.

O halde sadece vizesiz bir Avrupa için geri kabul anlaşmaları imzalanmalı mı?

Geri Kabul Anlaşmaları bir Tuzak mı?

Geri kabulün maliyetinin tam olarak analizi yapılmadan bu konuda net bir fikir söylemek mümkün değil. Ancak AB uygulamaları kapsamında şu ana kadar elde ettiğimiz tecrübeler ışığında, Türkiye’nin geri kabul anlaşmaları ile yükleneceği ekonomik, siyasal ve sosyal maliyet, AB üyeliğine giden yol açık olmadığı sürece katlanılması gereken bir maliyet kesinlikle değildir.

Hem maliyetin inanılmaz büyüklüğü hem de karşılığında elde edilecek olan çıkarın küçüklüğü mukayese edildiğinde, stratejik olarak bugünün koşulları altında bu tür anlaşmaları imzalamak, AB üyelik süreci içinde elimizdeki en önemli kozlardan birini heba etmek olacaktır. Satrançtaki benzetme ile bir piyon için iki kale feda etmek gibi bir şey olacaktır.

Türkiye geri kabul anlaşmalarını yasadışı göç konusunda kaynak ülkeler ve bizden önceki halkadaki transit ülkeler ile geri kabul antlaşması imzalamadan kabul etmesi, sonda atılacak adımın ilk aşamada atılması anlamına gelir. Ayrıca AB’nin geri kabul anlaşması imzaladığı ülkeleri, Türkiye ile paralel anlaşma imzalaması için bile teşvik etmediği, zorlamadığı bir ortamda böyle bir adımın atılmasını anlamak mümkün değildir.

AB’nin Batı Balkan ülkeleri ile imzaladığı anlaşmalar karşılığında sunduğu vizesiz Avrupa, Türkiye’yi çevreleme politikasına da hizmet etmektedir. AB bir taş ile iki kuş vurmaktadır. Bir yandan Batı Balkan ülkelerinden kaynaklanan istikrarsızlıkları ortadan kaldırmakta, diğer taraftan ise AB’nin yasadışı göç yükünü mümkün olduğu kadar sınır ülkelerine ve dış sınırlarındaki ülkelere kaydırmaktadır. Türkiye’yi Batı Balkanlar üzerinden baskı altında tutmaya, bu ülkelere tanınan imtiyazlar ile Türkiye’yi bu konuda zorlamaya çalışmaktadır.

Türkiye geri kabul anlaşmaları konusunda aceleci davranmamalıdır. Geri kabul sadece AB’nin yükünü almak ve onun en büyük sorunu kapsamında çözüme büyük ortak olmaktır. Ama neyin karşılığında? Temel mesele budur. Neyin karşılığında Türkiye geri kabul anlaşmalarını imzalamalıdır?

Bu hususta ciddi bir araştırma yapılmalı ve ona göre neyin ne zaman yapılacağına karar verilmelidir. Acele alınan kararlar ile geri dönülmez noktalara gelme riski mevcuttur.

Mültecilere yönelik coğrafi çekincenin kaldırılması, uluslararası insancıl hukuk açısından düşünülmesi gereken bir husustur. Ama geri kabul anlaşmaları, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve insancıl hukuk adına katlanılması gereken bir husus değildir. Sadece AB’nin yükünü hafifletmek için ve karşılığında, en iyimser tahminle, vizesiz bir Avrupa için bu yükün altına girmek, AB sürecinde stratejik bir adım olmayacaktır. Umarım Türkiye bu konuda aceleci davranmaz.

EMEKLİ ALBAY ERDAL SARIZEYBEK : BİR ULUS FİŞLENİYOR

Dünya Tarihinde Bir İlk…

Dünya tarihinde böyle bir fişleme görülmedi, ne tarih yazdı böylesi bir ihaneti, ne de insanoğlu gördü böylesi bir casusluğu. Mata Hari, 1’nci Dünya savaşının en büyük casusu ne ki, AKP fişlemesinin yanında bir hiç, yapmış olduğu casusluk AKP örgütü yanında bir hiç.

Fişleme demek, bir insanın isminin yanına “sağcı ya da solcu” yazmak değildir. Fişleme demek, bir kişinin adını bir kağıda yazıp “türban takar ya da namaz kılar” yazmak değildir. “Oruç tutar ya da tutmaz, hükümete yakın ya da uzak, PKK ile bağı vardır ya da yoktur” şeklinde bir takım kanaatleri yazmak demek, fişleme yapmak demek değildir.

Peki, böylesi bir liste yapmanın anlamı nedir, hani bugünlerde “fişleme, fişleme” diye haykırıp duruyorlar ya, nedir bunun anlamı?

Hiçbir anlamı yok, bir kıymeti harbiyesi de yok.

Peki neden yapıyorlar?

Gerçeği gizlemek için, kendi yaptıkları fişlemenin açığa çıkmaması için…

Peki, hukukta bir anlamı var mıdır, bir kağıda “şucu bucu” yazmanın?

Hayır. İstediğiniz kadar kağıt alın, kalem alın ve istediğiniz her kişi için yazın “sağcı, solcu, dinci, yobaz, türbancı, devrimci, akılcı, faşist, Kemalist… ” bu ve benzer şekilde ne yazarsanız yazın hukukta bir anlamı yoktur, çünkü böylesi bir dosyayı işleme koyduğunuzda ya da dava konusu ettiğiniz zaman aklı olan her yargıç delil ister, ispat ister. Kaldı ki “şucu ya da bucu” olmak, Türk Ceza ve diğer kanunlarda yazılı bir suçu oluşturmadığı için, bir anlam ifade etmez, kanunda yazılı olmayan bir eylem suç sayılmaz.

Peki nedir bu yaygara, “Fişlemek” nedir?

Fişlemek her demokratik ve çağdaş ülkenin gizli istihbarat servislerince yapılan bir bilgi toplama işidir, böylesi faaliyetler devlet olan her devlette olur, doğaldır, hukukidir. Ama bizdeki yapıldığı gibi değil, “şucu ya da bucu” diyerek değil, aksine bilimsel, kanıtlı, akademik ve hukuka uygun bir şekilde yapılan istihbarattır.

Bunun adına “Biyografik İstihbarat” denir!

Biyografik istihbarat kim için yapılır?

En başta kendi ülkenizin varlığına ve bekasına düşman olarak algıladığınız rejimlerin yöneticileri için ve bu ülke adına faaliyet gösterdiklerinden şüphe edilen her kişi için, özellikle de casus ya da ajanlar için, bu bir.

Biyografik istihbarat, kendi ülkenizin sanayisine, teknolojisine, ekonomisine, askeri gücüne, siyasi gücüne karşı faaliyette bulunduğu şüphe edilen ülkeler için yapılır ve o ülkelerin bu alanda kullandığı düşünülen kişileri için yapılır.

Ve biyografik istihbarat, kendi ülkenizin mevcut anayasal düzenine karşı ağır toplumsal olaylar, toplumu ajite etmek için provokasyonlar, bu amaçlı cinayetler, siyasi komplolar, sabotajlar gibi eylemleri düzenleme ve yapabilme potansiyeline sahip oldukları düşünülen kişiler ve guruplar için yapılır. Hukukidir, yasaldır, bir kanunu kitabı vardır, kaydı kuydu vardır, gizlidir, elbet devlet olan bir devlet için gizlidir, açıklanmaz.

Peki, biyografik istihbarat nedir, neyi kapsar?

Takip altındaki kişinin açık kimliği, ailesi, yakınları ve yakın çevresinin tespitini içerir. Buradan hareketle, tespit edilen her kişi için yaptığı telefon görüşmeleri, bilgisayar üzerinden e-mail hareketleri, banka ve finans kurumları üzerinden para hareketleri, menkul ve gayrimenkul kayıtları, siyasi, sosyal ve ticari bağlantıları, sağlık durumu, günlük yaşam hareketleri, tespit edilen tüm bu hususlara ilişkin görüntülü kayıtlar, belgeler ve yazışmalarla ilgili tüm tespitleri ihtiva eden bir Özel Dosya hazırlaması işidir ki buna “Biyografik İstihbarat Dosyası” denir.

Bu tür istihbarat dosyaları en başta ABD ve AB ülkelerinin ve de Rusya, Çin, Hindistan gibi büyük ülkelerin istihbarat servislerinde mevcuttur ve bu istihbarat faaliyetleri güncelleştirilerek devam ettirilen önemli bir faaliyettir. Bu dünyada küresel güç olmak isteyen her devletin biyografik istihbarat kayıtları mevcuttur, hala da bu çalışmaları devam etmektedir.

Şimdi gelelim bizim ülkemize; “Polis fişlemiş” diyorlar. Peki, nasıl fişlemiş, “Ocu, bucu, şucu” demiş, geçin bunları, böyle fişleme olmaz.

Şimdi gelelim AKP medyasının yaptığına; Jandarma fişlemiş, diyorlar. Peki, nasıl fişlemiş; ” türban takar, namaz kılar”, demiş. Geçin bunları, böyle istihbarat olmaz, böyle fişleme de olmaz.

Peki nedir bunlar, derseniz, görevli istihbarat mensuplarının kişisel kanaatleridir ki sadece kendileri bağlar, hakkında not düşülmüş kişiyi bağlamaz, hukuken de geçerliliği yoktur.

Peki, diyeceksiniz ki bu tür notlar yüzünden işten atılmış… O halde o kişiyi işten atana hesap sorun!

Üniversiteden çıkarılmış… O kişiyi üniversiteden çıkartan kişiye mahkeme önünde hesap sorun!

Efendim, o kişi bulunduğu görevde yükseltilmemiş… O kişiyi hak ettiği halde yükseltmeyen amirden hukuk önünde hesap sorun!

Aksi halde bunlar uydurmaca, düzmece, aldatmaca, tezgahtır… Fişleme ve sonuçları bu değil, olamaz da! Oluyorsa eğer tezgahtır!

Peki, Türkiye’de, bugün itibariyle ve kelimenin en doğru anlamıyla fişleme yapan var mıdır ve kim için yapmaktadır?

Bugün Türkiye’de fişleme yapanlar AKP’nin yönettiği hukuk içerisindedir ve bu hukukunun adı olan “savcı ve yargıçlar” eliyle yapılmaktadır. Ve bu fişleme belki de dünya tarihinde hiç görülmemiştir çünkü devleti yöneten hükümet eliyle yapılmakta ya da yapılmasına olanak sağlanmakta ve yabancı istihbarat örgütlerine servis edilmekte ya da bu servislere kapı açılmaktadır.

Nasıl mı?

Kod adı Ergenekon’u başa koyun, yanına son on yıldır yapılmakta olan bütün adli soruşturmaları ekleyin; ATO; Sinan Aygün, Sendika; Mustafa Özbek, İşadamı; Mehmet Emin Karamehmet, Baro; Ümit Kocasakal, Yargıç; Sabih Kanadoğlu, asker; İlker Başbuğ, gazeteci; Mustafa Balbay, Belediye; Aytaç Durak, Savcı; Deniz Feneri Savcıları, Vali; Rasih Özbek, Polis; Hanefi Avcı, Jandarma; Şener Eyuygur, daha sayayım mı…

Ne yaptılar bu soruşturmalar eliyle?

Türkiye ve Türk Milleti’ni fişlediler. Hem de kelimenin tam anlamıyla fişleme!

Hepsinin banka kayıtları, telefon görüşmeleri, aile çevresi, ticari sosyal ilişkileri, aklınıza ne geliyorsa tespit ettiler, hem de yargı kararıyla yasal olarak tespit ettiler ve kayıt altına aldılar, dosyaladılar ve biyografik istihbaratlarını apaçık oraya çıkardılar. Soruşturma gizliliğini de kasten ihlal ederek bu gizli bilgilerin yabancı istihbarat örgütlerinin eline geçmesine olanak sağladılar, başta İsrail’in MOSSAD ve ABD’nin CIA’sının eline. Hatırlayınız, son olarak da Mehmet Baransu açıklamıştı, MİT arşivleri MOSSAD’a açıldı, diyerek.

Türkiye resmen ve alenen fişlenmeyen kim kaldı?

Hiç kimse, inanın bana hiç kimse kalmadı, dünya tarihinde böylesi bir casusluk faaliyeti hiç görülmemiştir, üstelik kendi hükümetimizin siyaseti ve hukuku eliyle yapılmıştır.

Peki, ne oldu bunu yaptılar da, diye soracak olursanız, Türkiye ve Türk Milleti’nin gelecek yüzyılını ipotek altına aldılar, gelecek yüzyılda ülkemizde yönetici vasfı olan kim varsa biyografik istihbaratını çıkardılar, günü geldiğinde de karşı tarafta kullanacaklar.

Biyografik istihbarat deyip geçmeyin; dünyada en zor olan istihbarat biçimidir, bir kişinin, hele ki yabancı bir kişinin yabancı bir ülkede biyografik istihbaratını çıkarabilmektir ve bu nedenle istihbarat örgütleri bu yolda milyonlarca dolar parayı bir anda harcamaktadır, çünkü hayati önemi vardır.

Türkiye’de AKP siyaseti ve hukuku eliyle yapılmakta olan bu fişleme faaliyetlerine baktığınızda, ister hükümet olsun ister hukuk, bu eylemin adı fişleme değil, casusluktur!

Bu casusluk faaliyeti başka ülkeler menfaatine yapılmış olduğu için de, düşmanla işbirliği yapmak anlamındadır!

Düşmanla işbirliği yapmanın hukuk dilindeki adı da vatana ihanettir!

ERDAL SARIZEYBEK

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: