Günlük arşivler: Aralık 3, 2013

TEKNOLOJİ : Kültürünü internete taşı geleceğe miras kalsın

Her türlü bilginin yer aldığı internet ortamını tanıtım amacıyla kullananlar kârlı çıkıyor. Milyonlarca insanın aktif olduğu bu ortamı en iyi kullanan ülkelerin başında Amerika geliyor. Bu alanda hiçbir şey yapmasa bile Google’ın Amerikan kültürü adına yaptığı tanıtım yeter.

Türkiye bu alanda geride kalan ülkelerden. İnternetin tanıtım amacıyla kullanılması için bir süredir çaba sarf edenlerin başında gelen İnternet Teknolojileri Derneği Başkanı Doç. Dr. Mustafa Akgül de ilgisizlikten yakınıyor. Her yıl nisan aylarında kutlanan internetin yaş günü etkinlikleri arasında yer verdikleri “Kültürel Mirası İnternete Taşı!” başlıklı programa kimsenin ilgi göstermediğine değinen Mustafa Akgül, internete kültür değerlerimizi taşıyarak tanıtım yapmakta geç kaldığımıza dikkat çekiyor. Akgül, bir taraftan Amerikan Kongre Kütüphanesi, tüm Amerikan tarihini ele alıp yayımlarken, diğer taraftan Google’ın ABD kültürünü dünyaya taşıdığına, hatta son zamanlarda telif sorunu olmayan kitapları yayımlamaya başladığına değiniyor. Bizde ise Cumhurbaşkanlığı, Millî Kütüphane ve Başbakanlık bazı çalışmalar yapıyor ama hem yetersiz hem de birbirinden bağımsız. Akgül, Fransa’nın bu alanda çalışmaları olduğunu belirterek, Avrupa Birliği’nin de Erupeana isimli dijital kütüphane çalışmasını örnek gösteriyor. Akgül’e göre, kurumlarımızın kendi çaplarında çalışmaları var ama yurtdışında yapılanlarla mukayese edebilecek seviyede değil. Türkiye’de bu konuyu önemseyen, sahiplenen, başı çeken bir kurum yok. Özellikle Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın bu alanda bir kampanya yapması gerekiyor. Hâlbuki internet ortamı, bugüne kadar ülkenin biriktirdiği ve paylaşabileceği neyi varsa ortaya koyabileceği bir ortam. Hatta bunları saklamanın ortamı da artık sayısal ortamlar. İyi bir çalışmanın yapılabilmesi için öncelikle kurumların bilinçlenmesi, ardından bir plan, program çerçevesinde çalışmalar yapılması gerekiyor. Üniversiteler, STK’lar, her kurum bunun içerisinde olmalı. Çünkü şu an tezlerimizi bile doğru dürüst paylaşamadığımız bir ortam var.

Başta İngilizce olmak üzere yaygın dillerde, kültürel mirasımız, çok kültürlü, çok sesli yapımız internete aktarılabilir. Kişiler, kendi kültürel birikimini, mesleki deneyimlerini, hobilerini internete taşırken, kurumlar da kitapları, raporları, resimleri, filmleri, ses kayıtlarını bir program dâhilinde web’de yayımlayabilir. Kültür Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, TÜBA ve TÜBİTAK, ellerinde telif hakkı sorunu olmayan tüm kültürel ürünleri web’de yayımlayabilir. Kâr amacı gütmeyen kurumlar da kitaplarını web’de yayımlayabilir. Böylece çok daha fazla sayıda okura erişeceklerdir. Müzelerimizi, taş plaklarımızı, eski gazete ve belgelerimizi internete taşıyabiliriz. Bu konuda listeyi uzatmak mümkün. Kısaca, internet artık bir dünya. Kendi kültürümüzü, internete ulaşabilen herkesin ekranına taşıma imkânımız var.

Bu arada Osmanlı arşivleri, Türkiye’de yapılması gerekenlere örnek diyebileceğimiz çalışmasını sürdürüyor. Osmanlı arşivlerinde 96 milyon belge ve 370 bin defter var. Şimdiye kadar 13 milyon 300 bin belge dijitalleştirildi. Yetkililer, önümüzdeki yıldan itibaren projenin tamamlanacağını ve arşivlerin dünyanın dört bir tarafından araştırmacılara açılacağını belirtiyor.

İRAN DOSYASI : Nükleer anlaşma İran’ın siyasi etkisini artıracak

Batı ile İran arasındaki nükleer anlaşma, Batı’nın Ortadoğu’da Tahran’ın önünü açtığını gösteriyor. Türkiye bölgede yalnızlaşırken; İran, Batı’nın da tercihiyle yıldızlaştırılıyor.

1979 İslam devriminden önce İran’daki nükleer çalışmalar Batı desteğinde yürümekteydi. Ancak devrim sonrası ilişkiler bozuldu ve nükleer, Batı ile İran arasındaki en gerilimli konu oldu. 34 yıl sonra şu günlerde Batı ile İran arasında önemli gelişmeler yaşanıyor. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 üyesi ve Almanya (P5+1), İran ile nükleer programın sınırlandırılması ve İran’a uygulanan ambargonun hafifletilmesi konusunda 6 ay sonra kalıcı hâle dönüşecek bir ön anlaşmaya vardı. Böylece İran, petrol ihracının engellenmesinden ve ekonomik ambargolardan büyük oranda kurtulacak, ekonomik ve siyasi açıdan daha güçlü hâle gelecek.

Bu anlaşma sonucu İran’la bir silahlı çatışma riskinin azalacağı ve muhtemel savaştan kaçınılmış olacağı ileriye sürülmesine rağmen kanaatimizce durum çok da öyle değil. Öncelikle İran’la zaten bir yönüyle silahlı çatışma var ve bu çatışma hep İran lehine sonuçlandı. Batı, İran’ın Ortadoğu’da kullandığı silahlı gücü dile getirmediği gibi, tehdit olarak da algıladı. Ama İran dün Irak’ta, bugün de Suriye’de silahlı güçlerin desteğinde doğrudan Batı’ya karşı değilse de İran muhaliflerine karşı savaşıyor ve ciddi siyasi sonuçlar, önemli askerî başarılar elde ediyor. Hâlen İran, en seçme birlikleri olan Devrim Muhafızları Ordusu’yla bizzat Hizbullah ve Esed üzerinden dolaylı şekilde Batı’yla ve müttefikleriyle savaşıyor. İlginç bir şekilde Batı, Irak’ta ve Suriye’de İran’ın bu silahlı mücadelesini görmezden geldi, bölgede mevzi kazanmasına göz yumdu. Öte yandan İran’ın asıl hedefi hiçbir zaman İsrail’le ve Batı’yla savaşmak olmadı. Söylem bazında gerilim yüksek tutulsa ve karşılıklı restleşmeler olsa da hiçbir dönemde İran-İsrail veya Batı-İran çatışması ciddiye binmedi. Ancak bu gerilim söylemi Ortadoğu’da ve İslam coğrafyasında İran’a büyük kredi kazandırdı, “İsrail’e ve ABD’ye kafa tutan bir ülke” olarak onu kahramanlaştırdı. İran da bu krediyi fiilî kazanımlara dönüştürmeyi bildi.

İran-ABD ilişkileri ne kadar çatışmaya, ne kadar örtülü işbirliğine dayanıyor karışıktır. İsrail ve ABD’nin başı çektiği bir dizi ülke yıllardır İran’la gerilim içinde ve diplomatik ilişkilerden uzak. Ama 11 Eylül sonrası Batı’nın her hareketinin İran’a alan açması ve İran’ı siyaseten güçlendirmesi dikkatlerden kaçmıyor. Batı, Irak’a müdahale etti ve orayı altın tepside İran’a hediye etti. Suriye’de bir yangın başlattı, Türkiye’yi bu yangında kullandı, öne çıkarttı; muhaliflere destek verdirdi. Ama bugün anlaşılmaktadır ki ABD bir süredir İran’la görüşmektedir ve bazı mutabakatlara varmıştır. ABD’nin Suriye’deki isteksizliğinin ve Esed’le kimyasal konusunda anlaşmasının gizli görüşmelerden kaynaklandığı görülmekte. Halkının yeni savaş istememesi ABD’nin Suriye’ye müdahale etmemesinde, Esed’i devirmekten vazgeçmesinde ne kadar etkilidir bilinmez; ancak bunlarda ABD-İran görüşmelerinin etkili olduğu çok açıktır. Zira ABD/Batı’nın muhaliflere kayıtsız kalmasıyla görüşmeler arasında paralellik vardır.

Batı ve İsrail, İran’ın nükleer gücünü problem etti, nükleer silah üretmesinden hep endişe duydu. Zira bu durum Ortadoğu’daki sadık müttefiki İsrail için tehditti. Ama Batı, İran merkezli Şii yayılmacılığını, Şii hilalini ve İran’ın Şii kartı üzerinden siyasi nüfuzunu artırmasını hiç problem etmedi. Aksine her hareketiyle İran’ın siyasi gücünü, Şii dünya üzerindeki liderliğini ve Müslümanlar üzerindeki etkinliğini artırmasına katkıda bulundu. İran’ın ise gelinen noktada sert güçle etkin olmaktan ve ambargolara maruz kalmaktan vazgeçip soft güç kaynaklarına yönelmeyi hedeflediği anlaşılıyor. Son 10 yıldır Şiilik enstrümanını dış politikada çok etkin kullanan, ekonomik ve beşerî kaynaklarını önemli oranda Şii yayılmacılığına tahsis eden İran, artık daha büyük imkânlara sahip olacak ve Şii yayılmacılığı hedefleri için çok daha etkili çalışmalar ortaya koyarak İslam coğrafyasındaki siyasi-ekonomik, kültürel ağırlığını artıracaktır.

Gelinen nokta itibariyle Batı’nın Ortadoğu’da İran’ın önünü açtığı söylenebilir. Türkiye bölgede yalnızlaşırken, İran Batı’nın da tercihiyle yıldızlaştırılıyor mu?

ORTADOĞU DOSYASI : Batı, İran üzerinden Ortadoğu’yu şekillendiriyor

Ger-gevşet stratejisini ustalıkla oynayan İran, nükleer anlaşması sayesinde hem ekonomik sıkıntısını giderecek hem de Ortadoğu’daki nüfuz alanını genişletecek. Bölgede başlatılan yeniden dizayn süreci Ankara’nın aleyhine işleyecek.

İran, 10 yıl aradan sonra ilk kez bir uluslararası anlaşmaya imza attı! İşin mimarı haziran ayında seçilen Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani. Çiçeği burnundaki liderin Batılı ülkelere dönük diplomatik açılımı ilk meyvesini verdi. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimî üyesi ve Almanya temsilcileriyle (P5+1) İsviçre’nin Cenevre kentinde bir araya gelen İranlı diplomatlar, nükleer krizini masada çözme konusunda anlaşmaya vardı. Dört gün süren müzakere sonucunda imzalanan 6 aylık ön anlaşma, Tahran’ın nükleer programına ciddi sınırlama getiriyor. Karşılığında da yıllardır süren yaptırımları hafifletiyor. ABD’nin açıkladığı ön anlaşma maddeleri uyarınca nükleer tesisler denetime açılacak. Uranyum zenginleştirme faaliyeti sınırlandırılacak. Yüzde 20 oranında zenginleştirilen uranyum stoku azaltılacak. Karşılığında Tahran’a 7 milyar dolarlık ekonomik rahatlama sağlanacak. Kısmi petrol satışına izin verilecek. Kısacası nükleer çalışmasını asgariye indirmesi karşılığında maddi kıskacı esnetilecek. İran da tam bunu arzu ediyordu. Batı dünyasının uyguladığı yaptırımlar belini büktü zira. Yaptırımlar sebebiyle 2012’den beri 130 milyar dolar zarara uğradığı tahmin ediliyor. Dolayısıyla ekonomisi dibe vurma noktasına gelen İran’ın Batı ile anlaşmaktan başka çıkar yolu da yoktu.

Ön anlaşmanın perde arkasını, Türkiye ve Ortadoğu’ya dönük jeopolitik etkisini İran uzmanı, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Danışmanı Arif Keskin ile konuştuk. Güney Azerbaycan’ın (İran) Muğan ilçesinde dünyaya gelen Keskin, lisans eğitimini Tebriz Üniversitesi’nde, yüksek lisans ve doktorasını da Ankara Üniversitesi’nde tamamladı. İran üzerine 100’den fazla makaleye imza atan Keskin uzun yıllardır Türkiye’de yaşıyor.

-Batı ile İran nükleer konusunda ilk kez anlaşmıyor! Kaçıncı mutabakat bu?

Bu hususta diplomasi 2002’de başladı. O günden bu yana taraflar onlarca kez bir araya geldi. Üç cumhurbaşkanı, dört başmüzakereci farklı söylem ve stratejilerle sorunu yönetti. Ancak her seferinde anlaşmalar akim kaldı.

-Neden?

İran rejimi bu denli köşeye sıkışmış ve anlaşmaya muhtaç durumda değildi. Batılılar da bunu biliyorlar ve buna göre adım atıyorlar.

-Ön anlaşmanın sağlanmasında Washington’un savaş istememesi etkili mi?

Mutabakata varılmasında Obama’nın sorunu diplomasi yoluyla çözme tavrı, ABD’nin ekonomik sıkıntısı, kötü Irak ve Afganistan tecrübeleri de etkili.

-İki taraf da ön anlaşmayı ‘zafer’ olarak yorumladı. Gerçekte kim kazandı?

Geri adım atan İran oldu. Zira rejimin uçuruma gittiğini gördüler. Zararı en aza indirmek için masaya oturdular. İran bu anlaşmayı kabul etmeseydi altından kalkamayacağı sorunlarla yüzleşecekti. Attığı imzayla iç ve dış kıskaçlardan kurtuldu. Rahat bir nefes aldı. Rejimin ömrü uzadı.

-‘İç ve dış kıskaçlardan’ kastınız ne?

İran rejimi çok ciddi hayati sorunlarla karşı karşıya. Öncelikle toplumda demokratikleşme isteği, baskısı var. Öyle ki rejim içi ihtilaflar çatışmaya dönüştü son zamanda. Ayrıca ekonomisi battı, para birimi değer kaybetti, işsizlik arttı. Birçok sektör iflasın eşiğine geldi. AB ve ABD’nin ortak hareket etmesi İran’ın belini büktü. Petrolünü satamadı, küresel ticari ilişkileri sarsıldı.

-Ambargolara meydan okuyordu! Neden direnemedi?

Rusya ve Çin’den beklediği desteği alamadı. Moskova-Pekin ilişkileri ne nükleer buhranından sıyrılmasında ne de ekonomik krizi atlatmasında fayda sağladı. Ayrıca Suriye krizinde açıktan Esed rejimini desteklemesi Tahran’ı yordu, zayıflattı. Günün sonunda Tahran, Rusya ve Çin’e dayanarak Batı’ya meydan okuyamayacağını gördü. Vitrine ılımlı bir lider çıkarıp dış politikada açılıma gitme kararı aldı. Anlaşma bu tavrın meyvesi.

-Ön anlaşma ile hedeflerine ulaştı mı?

Eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, İran’ın ön anlaşma ile ‘kıskaçtan kurtulduğunu’ söylüyor. Tahran’ın önceliği maruz kaldığı ekonomik krizden kurtulmaktı. Ayrıca 2009’dan sonra bozulan rejim içi harmoniyi yeniden kurmak istiyordu. İran dinî lideri Ayetullah Hamaney yaşadığı meşruiyet krizini aşmaya çalışıyordu. Arap Baharı ile kaybettiği nüfuz alanlarını geri almak istiyordu. ABD ile ilişkileri dengeye çekip Batı ittifakını bölmek istiyordu. Yeniden petrol ve enerji pazarında yerini almak istiyordu. Ön anlaşma bunların bir kısmını İran’a verdi.

-İran anlaşmaya ne kadar sadık kalacak?

Sadık kalıp kalmayacağı belirsiz! Nükleerleşme ihtirası 1950’lere, Şah Pehlevi dönemine kadar uzanıyor. Bu doğrultuda bazen çalışmaları yavaşlatıyor, bazen de hızlandırıyor. Ancak hiçbir zaman nükleerleşme isteğinden vazgeçmedi. Bugün geri çekilse de yarın yeniden başlamayacağı garanti edilemez! Nitekim 1979 Devrimi sonrası durdurulan nükleer çalışmalar bir yıl sonra patlak veren İran-Irak Savaşı ile yeniden başlatıldı.

-İran kalıcı anlaşmaya ulaşılsa da nükleer çalışmalarını gizli yürütebilir mi?

Nükleer ihtirasından kökten vazgeçtiğini düşünmeyin! Uygun ortamı bulduğunda sürece geri dönecektir. Ayrıca çalışmalarını gizli de yürütebilir!

-Ön anlaşmada ağır müeyyideler var. İran halkı tezahuratlarla karşıladıkları diplomatlarının bunlara imza koyduğunu biliyor mu?

Tahran yönetimi dünden bugüne nükleer diplomasisini halktan gizler. Gerçekleri asla halka söylemez. Hatta uzun yıllar devletin nükleer siyaseti aleyhinde konuşmak bile yasaklanmıştı. Çünkü halk rejimin saldırgan nükleer diplomasisini beğenmiyordu. Bugün de ne alınıp ne verildiğini pek bilmiyor. Hükümet ön anlaşmayı ‘nükleer zaferi’ olarak sunuyor. Ancak halkın ana kaygısı dibe vuran ekonomi.

-Anlaşma jeopolitik açıdan Ortadoğu’yu nasıl etkiler?

Ortadoğu jeopolitik dengelerini altüst edecek. Suudi Arabistan başta olmak üzere Sünni Arap devletleri devre dışı bırakılıyor. Türkiye’nin etkinliği sınırlandırılıyor. İran eksenli yeni körfez güvenlik sistemi oluşturuluyor. Irak ve Afganistan başta olmak üzere bölgedeki İran etkinliği meşrulaştırılıyor. İran’ın küresel pozisyonu tahkim ediliyor. İran merkezli yeni petrol denklemi-politik denklem oluşuyor. İran üzerinden Şii-Sünni çatışması alevlendiriliyor. Bu tablodan İran’ın önünün bilinçli olarak açıldığı anlaşılıyor.

-Türkiye’nin manevra alanı nasıl daraltılıyor?

İran’ın bölgesel etkinliği artırılırsa Türkiye’nin manevra alanı otomatikman sınırlanır. İlk işaretler Suriye krizinde ortaya çıktı. Batı-İran anlaşması Suriye rejimi ile lideri Beşşar Esed’in ömrünü uzattı, umut verdi. Anlaşma ayrıca Türkiye’yi Suriye krizinde İran’a daha fazla muhtaç bırakıyor. Suudi Arabistan başta olmak üzere Sünni Arap devletlerini İsrail’e doğru ittiği gözüküyor. Mısır-Türkiye ilişkisinin koptuğu dönemde, diplomatik geçmişi olmayan İran-Mısır ekseninde olumlu mesajların dolaşması çok anlamlı!

-Türk hükümeti mutlu görünüyor ama!

Anlaşmanın Türkiye’ye hem olumlu hem de olumsuz yansımaları olacak. Olumlu sonuçları kısa vadeli ve ikili ilişki çerçevesinde anlam ifade ediyor. Zira anlaşma Türkiye-İran ekonomik ilişkilerine katkı sağlayacak. Ancak bu katkıyı abartmamak gerek. Çünkü ikili ilişkilerdeki sorunlu faktörler varlığını koruyor. Son tahlilde nükleer silahlı İran, Türkiye’ye dönük açık bir tehdittir.

-Jeopolitik açıdan Türkiye kaybediyor o zaman…

Batı’nın İran’ı öne çıkartma istediğinin, ona oyun-etkinlik alanı açtığı görülüyor. Ön anlaşma ile İran’ın bölgesel-küresel konumu güçlenecek. Paralelinde Türkiye’nin sahadaki etkinliği azaltılıyor. Oyun alanı daraltılıyor. Kısacası Batı, İran üzerinden bu anlaşma ile Ortadoğu’ya yeniden şekil veriyor. Ortadoğu güç dengesini yeniden kurguluyor. Anlaşılan o ki Türkiye biraz daha dışa itiliyor.

MISIR DOSYASI : TurcIa nolumus ! (Türkiye’yi istemiyoruz)

Ortadoğu denkleminin dışında kalmamak için İsrail ve Irak’la normalleşme sürecine giren Türkiye’ye bu kez Mısır üzerinden ‘istenmiyorsun’ mesajı veriliyor. Ankara-Kahire arasındaki diplomatik krizi fırsata çeviren ise İran ve Şii Hilali unsurları.

23 Kasım sabahı ekranlara son dakika flaşıyla yansıyan haber ‘malumun ilamı’ydı aslında! Mısır, Türkiye ile diplomatik ilişkilerin düzeyini düşürdüğünü, Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı’yı ‘persona non grata’ (istenmeyen adam) ilan ettiğini duyuruyordu. Ankara, ‘lüzumsuzca ağır’ bulduğu çıkışa jet hızıyla cevap verdi. İlişkiler mütekabiliyet esası çerçevesinde maslahatgüzarlık düzeyine indirilip Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin ‘istenmeyen adam’ ilan edildi. Elçilerin karşılıklı çekilmesi, temeli 1925’e kadar uzanan köklü ilişkilere hâliyle gölge düşürdü. Türkiye gibi Mısır da sorunun hükümetler arasında yaşandığını vurguladı. Halklar arası ilişkilerinin süreceğine işaret etti. Ancak reel dünyada ikili ilişkiler halklar üzerinden gitmiyor. Kahire-Ankara hattındaki kaza devlet dışı aktörleri de (yatırımcılar, sivil toplum kuruluşları, öğrenciler…) etkileyecek.

Keşke kaza iki ülke paydasında kalsa! Maalesef artçı sarsıntılarla yayılacak. Ortadoğu’da pamuk ipliğine bağlı dengenin oynaması bölgedeki mevcut krizlere çarpan etkisiyle tesir edecek. Zira taraflardan biri Arap âleminin ‘ağabeyi’, diğeri Ortadoğu’nun etkili aktörlerinden… Dolayısıyla Ankara-Kahire hattının tıkanmasının, ‘Filistin’ gibi mücavir unsurları, sorunlu iki ülkeden daha fazla yıpratması muhtemel. Diğer taraftan, Mısır’da Arap Baharı sürecini darbeyle akim bırakan darbecilerin bölgedeki değişim sürecini başından bu yana destekleyen Ankara’ya ‘posta koyması’, hâliyle değişim motivasyonuyla sokağa inenleri yaralayacak. Mısır gibi dönüşümde gelgitlerin yaşandığı Suriye, Yemen, Tunus ve Irak’taki otoriter unsurların elini güçlendirecek. Ankara en çok da bu duruma üzülüyor.

Bir üst düzey Türk yetkiliye sürecin perde arkasını soruyoruz. 3 Temmuz’daki darbenin ardından başlayan gerilmenin bu noktalara gelmemesi için çaba sarf ettiklerini aktarıyor. 4 yıllık görev süresi Muhammed Mursi döneminde dolan Büyükelçi Botsalı’yı darbe sonrası Kahire’ye geri göndererek darbeyle iktidara gelen Orgeneral Abdülfettah El Sisi ile mevcut dengeyi korumaya çalıştıklarını belirtiyor. Ancak Türk hükümetinin seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi ile meşru Müslüman Kardeşler hareketinin haklarını görmezden gelmemesinden dolayı söz konusu krizin patlak verdiğine işaret ediyor.

Aynı yetkili, 1954’te de Mısır’la benzer bir diplomatik krizin çıktığını hatırlatıyor. Dönemin Türk Büyükelçisi Fuad Hulûsi Tugay’ın basit gerekçelerle ‘persona non grata’ ilan edildiğini, ilişkilerin eski hâline dönmesinin 20 yıl sürdüğünü vurguluyor: “Sorunun kısa zamanda çözülebileceğini söylemek güç! Türkiye Müslüman Kardeşler’i desteklemeyi sürdürüp darbe karşıtı tavrını korumada kararlı. En azından darbecilerin seçime gitmesini bekleyecektir Ankara. Batılı başkentlerden de aynı tavrı bekliyorduk. Maalesef onlar Mısır’daki dönüşüm çabasını küçük çıkarlarına kurban ettiler. Darbeye ‘darbe’ demediler. Darbeyle iktidarı ele geçirenlere meşruiyet kazandırdılar. Batı geri adım atınca Türkiye demokrat duruşuyla öne çıktı. Mısır ordusu da bundan rahatsız oldu.”

Söz konusu krizin ekonomik yansımalarını soruyoruz. Türk hükümetinin Mısır halkı ile sorun yaşamadığını vurguluyor. Ankara’da yatırımları geri çekme gibi bir tavrın olmadığını belirtiyor: “Türkiye’nin Mısır’da 2 milyar dolar kadar yatırımı var. Biz bu yatırımların olduğu gibi sürmesini istiyoruz. Çünkü Mısır halkı ile problemimiz yok. Halklar arasında tarihî, kültürel bağları koruma arzusundayız. Ancak askerî idare altında olan ülkenin ekonomisi hızla kötüleşiyor. İleriki dönemde kötü ekonomik gidişattan ötürü diğer Batılı yatırımcılar gibi Türkler de Mısır’dan ayrılma kararı alabilir. Türk hükümetinin bu noktada yapabileceği bir şey de olmaz.”

Kriz en çok Mısır’ı yıpratacak

Diğer taraftan diplomatik krizin Mısır’ı daha çok yıpratacağı da ortada. En başta Türkiye gibi eski bir müttefiki kaybetmek Mısır’ın bölgedeki siyasi ağırlığını kıracak. Diplomatik manevra alanını daraltacak. Mesela İsrail-Filistin arasındaki esir değişimini Ankara ile birlikte kotarmıştı. Yaşanan sorun yeni müttefikleri konumundaki Körfez ülkeleriyle kurduğu ilişkileri olumsuz etkileyecek. Diğer taraftan ekonomik kayıpları olacak. Finansal sıkıntıları göz önüne getirildiğinde Türkiye’ye dönük 1,5 milyar dolarlık ihracatın zarar görmesi Kahire yönetimini zayıflatacak.

İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hakkı Taş, darbe yönetiminin iç dayanışmayı sağlamak için Türkiye’yi ‘istenmeyen ülke’ ilan etse de uzun vadede bu adımın kendilerini vuracağını öngörüyor: “Kısa vadede Türkiye’yi öcü göstermek, iç dayanışma adına darbe yönetimince kullanılabilir; ancak orta vadede Mısır, ‘laik ve demokrat Müslüman ülke’ olarak kendine yön çizecekse, Türkiye’yle daha kuvvetli ilişkilere ihtiyaç duyacak.”

Darbe sürecini Mısır’dan izleyen Taş, Ankara ile yaşanan krizin ekonomik açıdan Kahire’ye bedelinin ağır olacağını ifade ediyor: “Çünkü bugünlerde Körfez’den gelen maddi destek uzun soluklu olmayacak. Mısır ülke ekonomisini rayına oturtmak için bölgesiyle ilişkilerde normalleşme arayacak. Yakın geçmişe dair ekonomik rakamlara bakıldığında Türkiye ekonomik açıdan Mısır için önemli görünüyor. Zira ekonomik ilişkiler 2005’te imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması ve 2008’deki Afrika açılımı sonrası büyük ivme kazandı. 2012’de ihracatımız 3,6 milyar doları aşarken, ithalat 1,5 milyar dolara ulaştı. Darbeden 1,5 ay önce, Türk-Mısır İş Konseyi toplantısında 5 milyar dolarlık ticaret hacminin kısa sürede 10 milyar dolara çıkarılması konuşuldu. Hâliyle diplomatik kriz ivmeyi donduracak. Türk girişimciler için artık Mısır riskli yatırım bölgesine dönüşecek. Hele ki Serbest Ticaret Anlaşması’nın bile tehlikede olduğu konuşulurken…”

Peki, Ankara-Kahire hattındaki tıkanma Ortadoğu’yu nasıl etkiler? Negatif etkileyeceği ortada! Bölgenin iki etkili ülkesinin konuşmuyor olması en basit hâliyle mevcut krizlerin çözülmesini zorlaştıracak. En başta Arap Baharı rüzgârıyla Mısır, Suriye, Tunus, Libya ve Yemen’de demokrasi mücadelesine giren unsurların direnci kırılacak. İran ve Hizbullah gibi sahadaki otoriter oyuncuların eli güçlenecek. Filistin, Hamas gibi mücavir unsurların İsrail karşısındaki yalnızlığı artacak.

Filistin yalnızlaştı, İran alan kazandı

Turgut Özal Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Ertosun ise krizden en çok Filistin’in zarar göreceğini iddia ediyor. Müslüman Kardeşler desteğini kaybeden Gazze’nin İran nüfuzuna terk edildiğini vurguluyor: “Mısır’daki askerî yönetim Hamas’a karşı ciddi bir tavır içinde. Gazze’nin hayat damarlarının birini İsrail, diğerini Mısır kesti. Böylece Hamas, İran’ın kucağına itildi. Hamas, halkın ihtiyaçlarını gidermek için Tahran’a mecburen yanaşacak. Aksi hâlde meşruiyetini kaybeder. Bölgedeki ağabeyleri onu İran’ın eline bırakmayabilirdi. Yapamadılar! Türkiye, Mısır ile iyi ilişkiler içinde olsaydı Hamas’a karşı tavrı bir nebze de olsa yumuşatabilirdi. Maalesef ilişkilerdeki kopuş buna imkân vermiyor.”

Ortadoğu uzmanı Ertosun, geçmişte olduğu gibi bugün de Ortadoğu’daki çıkarları gereği otoriterlerle iş tutan Batı’nın bizzat kendi eliyle ‘hasmı’ İran’a alan açtığına işaret ediyor: “Batı, her zaman olduğu gibi bölgedeki çıkarlarını en iyi nasıl sağlayacaksa ona bakar. ‘Zamanın ruhu’ darbecilerle, monarşilerle ve İran’la işbirliğini gerektirdiği için şu an bu yönde adım atıyor. Bundan dolayı Ortadoğu’da son bir yıl içinde yaşananlardan sonra en çok İran’ın yüzü güldü. Tahran’ın bölgede etki alanını genişletme siyasetine Türkiye, Mısır ve Katar birlikte karşı duruyordu. Mısır’ın bu duruşu 3 Temmuz darbesiyle yara aldı. Türkiye ile diplomatik ilişkiler kopunca da ortadan kalktı. Meydan darbecilere, Ortadoğu monarşilerine ve İran’a kaldı. Türkiye, Müslüman Kardeşler, Filistinliler ve Ortadoğu’ya demokrasi gelmesi hayalini kuranlar kaybetti.”

Mısır politikası akort edilmeliydi

Gelinen noktada öne çıkan soru şu: Diplomatik kopuş kaçınılmaz mıydı? Zira darbeciler yola çıkarken ‘Türkiye ile ilişkileri dondurmak’ gibi bir politikaları yoktu. Dolayısıyla kaza daha çok süreç içinde, Türkiye’nin aldığı pozisyon ve konjonktürel gerilimlerden ötürü yaşandı.

Aksiyon’a konuşan uzmanlar, ‘Ankara’nın darbe karşıtı duruşuyla birlikte diplomatik ilişkilerini sürdürebileceğini’ söylüyor. Ancak bunun için ilkesel olarak doğru olan darbe karşıtı duruşun ton ve söyleminin küresel konjonktür nazarından yeniden ayarlanması gerektiği fikrini savunuyorlar. Bir bakıma Ankara politik söylemini yeniden akort etmeliydi. Buna karşın Ankara, askerî rejim karşıtı söylemlerini artırarak devam ettirdi. Askerî yönetim de bunu kendine yönelik hayati tehdit olarak algıladı. Açıkça tavır koyma gereği duydu. Sonuç ortada, sıkıntılı ilişkiler iyice koptu. Hâlbuki Türkiye eylül ayı itibarıyla tavrında ayarlamaya gitse bu kriz çıkmayacaktı.

Hırsızın hiç mi suçu yok! Elbette var. Mısır’daki askerî darbe ve Müslüman Kardeşler’e yapılanlar kınanmalıydı. Ankara da kınadı. Ancak bu tavrı sürdürüp darbe yönetiminden rasyonel diplomatik karşılık beklemek hataydı. Darbe yönetimine karşı daha hesaplı hareket edilmeliydi. Türkiye, darbe yemiş Müslüman Kardeşler gibi duygusal davrandı. Hâlbuki Kahire ile köprüler atılmasaydı Müslüman Kardeşler’in haklarını daha fazla savunabilirdi. Müslüman Kardeşler daha da yalnızlaşmazdı.

Son tahlilde, Türkiye-Mısır diplomatik ilişkilerindeki kopuş taraflara kazandırmadığı gibi mücavir unsurlara da kaybettiriyor. Kriz atmosferi bir kez daha sadece İran ile Şii Hilali unsurlarına (Esed, Maliki, Hizbullah) kazandırıyor. İsrail ve Irak krizleri tam aşılmadan Mısır’la diplomatik iletişimin kopması Türkiye’yi bölgede daha da yalnızlaştıracak hâliyle. Yaşananların perde arkasına bakıldığında, birilerinin bölgeye ‘ağabeylik’ yapma hissiyatında olan Türkiye’ye ‘Turcia nolumus!’ (Biz Türkiye’yi istemiyoruz) mesajı verdiği hissediliyor. Bu örtülü duruşu doğru okuyup sinsi tuzağı bozmak isteyen Ankara, önce İsrail, ardından Irak ile normalleşme süreçlerine hız verdi. Benzeri bir tamir süreci Mısır’la da yaşanacak. Ancak bunun için önce darbeci yönetimin 2014’teki genel seçimlere girip halktan meşruiyet alması beklenecek. Aksi hâlde ilişkileri yeniden rayına oturtmak pek mümkün gözükmüyor!

DERSHANELER DOSYASI : Pakistan’da her yer dershane

Türkiye’dekine benzer üniversite sınav sistemine sahip olan Pakistan’da dershaneler büyük rağbet görüyor. Dar gelirli ailelerin çocuklarına da gönüllü öğretmenler park ve bahçelerde ek ders veriyor.

Dershaneler, Pakistan’da da eğitim sisteminin bir parçası. Eğitimciler, üniversiteye giriş sınavının özel dershaneleri zorunlu kıldığına inanıyor. Tution Center’lara (özel ders merkezleri) yoğun talep olan Pakistan’da devlet okulu öğrencilerinin yüzde 90’ı, özel okul öğrencilerinin ise yüzde 70’i dershaneye gidiyor. Alınan bilgilere göre, 1 milyon nüfuslu başkent İslamabad’da özel ders merkezlerinin sayısı bini aşıyor ve buna rağmen talep karşılanamıyor. Dershaneye gidemeyen dar gelirli ailelerin çocuklarına da gönüllü öğretmenler parklarda ücretsiz ders veriyor. Pakistan’da dershaneler 9’uncu sınıftan lise sona kadar olan genel sınavlar için de ek ders desteği veriyor.

İslamabad’da faaliyet gösteren özel ders merkezi yöneticisi Şezad Gayyur, daha başarılı olma isteğinin öğrencileri ek ve özel ders almaya yönelttiğini ifade ediyor. Gayyur, “Her öğrenci özel veya ek ders almak zorunda. Her okul iyi eğitim verebilir; ancak bir adım öne geçebilmek için ek çaba şart. Ek ders merkezleri öğrencinin eğitimine yön veriyor, yardımcı oluyor.” diye konuşuyor.

Bir özel okulda biyoloji öğretmeni olarak çalışan İrfan Firdevs, kendisinin de özel ders alarak üniversiteye girebildiğini söylüyor. Sistemin öğrencilerin önüne koyduğu sınavlardan dolayı eğitimin bir yarış hâlini aldığını kaydeden Firdevs, şunları söylüyor: “Yarışın olduğu yerde öğrenciler birbirini geçmeye çalışıyor; ancak okul eşit şartlarda eğitim vermiyor. Öğrenciler geri kalmamak veya öne geçmek için ek ders almaya yöneliyor.”

Aynı okulda kimya öğretmenliği yapan Muhammed İrfan, okulda belli bir müfredata göre eğitim verdiklerini, her öğrenciye eşit mesafede durmaya çalıştıklarını; yine de birçok öğrenci için yeterli olamadığını dile getiriyor. İrfan, “Çoğu öğrenci iyi üniversitelere girmek için özel ders merkezlerine yöneliyor. Hedefler çeşitlilik gösterdiği için bazen ders merkezleri bile yeterli olmuyor. Bazı aileler özel öğretmenler tutarak çocuklarının ilerlemesini sağlıyor.” diyor.

Pakistan’da ülke dışında eğitim görme talebinin de yaygın olduğunu ifade eden eğitimciler, yurtdışındaki üniversitelere giriş için donanımlı olunması gerektiğini; ama bunu okulların tek başına sağlamasının imkânsız olduğunu vurguluyor.

Pakistan’da öğrencilerini ders hanelere gönderemeyen dar gelirli ailelerin çocukları için gönüllü öğretmenler var. Bu tür ek dersler için açık alanlar, meydanlar ve parklar seçiliyor. İslamabad’da dershaneye gidemeyen öğrencilere gönüllü olarak parkta ders veren İslamabad Acil Afet Yönetimi yangın sorumlusu Muhammed Eyüp, 1’inci sınıftan 10’uncu sınıfa kadar öğrencileri olduğunu belirtiyor. Özel ders almamaları hâlinde çocukların eğitim hayatının ancak birkaç yıl süreceğini ifade eden Eyüp, lise ve üniversite öğrencilerinin de ders vermek için kendilerine katıldığını anlatıyor.

Öğrenciler ise ücretsiz eğitim için hocalarına teşekkür ediyor. Aksi takdirde eğitim hayatlarının biteceğini söyleyen öğrenciler, sınavlarda bu sayede başarılı olabildiklerini vurguluyor. Devlet desteği olmadan ancak bu şartlarda eğitim verebildiğini ifade eden Muhammed Eyüp, devletten bina ve kitap yardımı talep ettiklerini ve cevabını beklediklerini aktarıyor.

DERSHANELER DOSYASI : Japonya’da eğitim sisteminin ayrılmaz parçası

Teknoloji dünyasının en önemli markalarından biri olan Japonya’da dershanelere büyük önem veriliyor. Japon eğitimciler, “Dershane kapatmak, okul kapatmakla aynı.” diyor.

Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi Japonya’da dershaneler çok yaygın. Japon İktisat, Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın Kasım 2010 verilerine göre, ülkede yaklaşık 50 bin dershane var ve bu kurumlarda 322 bin öğretmen hizmet veriyor. İstatistiklere göre, her 2 bin 500 kişiye bir dershane düşüyor.

Japonya’da yapılan araştırmalar, dershanelerin bozuk eğitim sisteminin bir sonucu olmadığını ortaya koyuyor. Japonlar, dershanelerin eğitim sisteminin bir parçası ve tamamlayıcısı olduğunu düşünüyor. Ayrıca her geçen gün dershanelerin bir ihtiyaç olduğu görüşü yaygınlık kazanıyor.

Japonya Millî Eğitim Politikaları Araştırma Enstitü-sü’nün Mart 2013’te yayımladığı bir raporda, ülkede 1994-2012 yılları arasında eğitim sisteminin değişimi ve dershanelerin Japon eğitim sistemine katkısı değerlendirildi. Devlet okulu ve özel okul yöneticilerinin fikirlerinin alındığı çalışmaya göre, 1992 yılında özel okul yöneticilerinin yüzde 47’si “Devlet kurumlarıyla birlikte dershaneler de olabilir.” dedi. 2012 yılında bu oran yüzde 73’e yükseldi. 1992’de özel kurumlardaki ‘dershaneler önemli bir vazife görüyor’ düşüncesi yüzde 57 iken, 2012 yılında bu oran yüzde 78’e çıktı. Devlet okullarındaki yöneticiler arasında ise 1992’de dershanelerin önemine inananların oranı yüzde 35 iken, 2012 yılında yüzde 60’ı geçti.

Benesse Eğitim Kurumları Ar-Ge Merkezi’nin 2007 yılında ilköğretim ve ortaöğretim öğrencileri arasında yaptığı araştırmanın verilerine göre “Dershane mi yoksa okul mu öğrenmeyi daha çok sevdiriyor?” sorusuna ilköğretim öğrencilerinin yüzde 65’i ‘dershane’, yüzde 17’si ‘okul’ cevabını verdi. Aynı soruyu ortaöğretim öğrencilerinin yüzde 48’i ‘dershane’, yüzde 19’u ‘okul’ diye cevaplandırdı. “Dershane mi yoksa okul mu size daha çok uygulama yeteneği kazandırıyor?” sorusuna ise ilköğretim öğrencilerinin yüzde 81’i ‘dershane’ cevabını verirken, yalnızca yüzde 5’i ‘okul’a işaret etti. Bu soruya ortaöğretim öğrencilerinin yüzde 87’si ‘dershane’, yüzde 6’sı ‘okul’ karşılığını verdi.

Doshisha Üniversitesi Küresel Araştırma Enstitüsü Dekanı ve Türkolog Prof. Dr. Naito Masanori, Japonya’da 450 civarında üniversite olduğunu; ancak eğitim kalitelerinin çok farklılık gösterdiğini söylüyor. İsteyen herkesin üniversiteye gidebildiğini vurgulayan Masanori, “Bunun en büyük sebebi Japonya’da son 20 yılda genç nüfusun hızla azalmasıdır.” diyor. Dershanelerin okullardaki derslerle aynı konuları işlediğine dikkat çeken Masanori, öğrencilerin daha kaliteli üniversiteye girmek için dershaneye gittiğini kaydediyor. Çok kaliteli üniversitelerin de zaten kendi özel sınavlarını yaptıklarını hatırlatıyor. Eğitimin devletin tekelinde olamayacağını belirten Masanori şu değerlendirmeyi yapıyor: “Sokakta, ailede, sosyal çevrede, okulun dışında dershanede de eğitim vardır. Dershanelerde ve diğer yerlerde çocukların aldığı bu eğitimleri nasıl zenginleştirebiliriz diye düşünüp dershaneler serbest bırakılmalı.” Prof. Masanori’ye göre, dershanelerin kapatılması Japonya’da özel okulların kapatılması gibi algılanır. Aslında Japonya’da İmparator Meiji (1868-1912) döneminde özel okulların kapatılması ile ilgili bir tartışma çıkmış. O zaman özellikle Hristiyan okullar buna çok tepki göstermiş. Masanori, bunu şöyle anlatıyor: “Benim çalıştığım Doshisha da bir Hristiyan üniversitesi idi. Kurucusu Nesima Jo o zamanki yöneticilere, “Eğitim uzun mesafeli bir koşudur. En az 100 yıllık bir süreçtir.” demişti. Yani eğitim kısa zamanda sonuç alınan bir konu değildir. Bu yüzden gerek dershaneleri, gerek özel okulları birer eğitim birimi olarak görmek lazım.”

DERSHANELER DOSYASI : Kapatmanın faturası ağır

‘Dershaneler kapatılacak’ tartışması bile eğitim sektörüne yeterince zarar verdi. Yeni öğrenci kaydı olmadığı için bazı dershaneler, 2014 Haziran’ını göremeyecek. Usulüne uygun kapatmanın maliyeti ise en az 900 bin lira. Ticaret mahkemelerini zor günler bekliyor.

Yazın en sıcak zamanları. İstanbul’un Bakırköy ilçesinde bir dershanenin matematik zümresi. Hararetli bir tartışma yaşanıyor. Konu, o yıl ilk defa dershane ile tanışıp üniversite sınavına hazırlanacak çocukların seviye tespitlerinin yapılması. Okulların açılmasına daha çok var ama yazı da boş geçirmemek lazım. Sınıflar çocukların matematik bilgilerine göre ayrılacak. Bir önceki yıl mezun olup da herhangi bir yükseköğretim kurumuna yerleşememiş öğrenciler bahis konusu olan.

Geçen yılın en kolay deneme sınavının matematik sorularından bir test yapalım, teklifi kabul görmüyor. Gerekçe net: Bir önceki yıl benzer bir metot uygulanmış ama büyük çoğunluk ‘0’ net yapmış. Uzun ve hararetli tartışmanın sonunda, kayıt yaptıran 96 lise mezunu öğrenciye 6. sınıf müfredatından sınav yapılması uygun görülüyor. Sonuç: 37 öğrenci 30 soruluk bu sınavda 4 net dahi yapamıyor. Sınav bu sefer lise müfredatı üzerinden 20 soru şeklinde yapılıyor. Sonuç daha da vahim: Öğrencilerden 71 tanesi, 1 net bile çıkaramıyor. Dershaneye gitmemeleri hâlinde üniversite sınavlarında 1 milyonu aşkın rakipleriyle bu şartlar altında yarışacaklardı.

Farz edelim ki dershaneler kapatıldı. Peki, iş bununla bitecek mi? 2013-14 öğretim yılı bittiği gün kapılarına kilit vurulacak dershaneler hayatımızdan sessiz sedasız çekip gidecekler mi? Haydi, öğrencilerin mağduriyetini ve kurumda çalışan öğretmen yahut diğer personelin bir anda işsizler ordusunun yeni neferleri olarak sosyal hayatımıza katılacakları gerçeğini de bir kenara bırakalım. Mesele gerçekten kapanacak mı? Bu müesseselere ciddi yatırım yapan iş adamları işlerini tasfiye etmenin maliyetini nereden karşılayacak?

Eskiden iyi bir yatırım aracı olan dershanecilik, günün şartlarında hiç mantıklı görünmüyor. Bundan 10 yıl önce ortalama 3 bin TL’ye öğrenci kaydeden dershaneler bugün de bu rakama çok yakın ücretler talep ediyor. (Piyasada bu rakamın altında ücret isteyen dershaneler de mevcut, özel birtakım şartlar vadedip fazlasını isteyen de…) Günümüzde başarılı olarak bilinen ve çevresinde isim yapmış bir öğretmenin Millî Eğitim Bakanlığı’ndaki resmî görevinin yanında evinde ya da öğrencinin evinde özel ders vererek ayda 7-8 bin lira gibi bir gelir elde etmesi pekâlâ mümkün. Peki, bu öğretmen çalıştığı kurumdan ayrılıp şöyle orta hâlli (600 öğrencisi olan) bir dershane kurmaya kalksa ne olur? Rakamları birazdan açacağımız şekilde, bu öğretmenin yaklaşık 500 bin lira harcayarak kuracağı dershaneden elde edeceği aylık gelir bir önceki gelirinin 2 bilemediniz 3 katı ya olur, ya olmaz. Nasıl mı?

600 öğrencinin maliyeti…

Dershanelerin bütçelerini öğrenmek istedik ve dershane işleten öğretmenler ile 600 öğrencisi olan İstanbul’un orta hâlli bir semtindeki dershanenin bütçesini sorduk. Tabloda da ayrıntılarla görebileceğiniz bütçe yaklaşık rakamlarla oluşturulan aylık bir bütçe. 12 ay kira ödeyip 10 ay ücret alındığı, öğretmenlerin 10 ay, personelin 12 ay ücret aldığı gibi hususları da dâhil etmeden yaptığımız kaba hesap gösteriyor ki bugün yeni bir dershane yatırımı yapmak zaten çok zor. Bu yüzden geçen yıl kapanan dershanelerin sayısı yeni açılanların tam üç katı.

Kaba bir tahminle İstanbul’da 600 öğrencili bir dershane yıllık 3 bin liradan öğrenci kaydediyor. 10 aylık eğitim süresince öğrenciler her ay 300 TL ödüyor. Bu aşağı yukarı ayda 180 bin lira demek. Haydi, üzerine 10 bin lira da kantin geliri ilave edelim. Toplam gelir aylık 190 bin lira. Gelin bir de giderleri hesaplayalım. 600 öğrenci için bir kurumda istihdam edilmesi zorunlu personel var. 150 öğrenci için bir temizlikçi, 1 güvenlikçi, kayıt kabul ve muhasebe için 4 kişi, rehber öğretmenler, müdür ve müdür yardımcıları gibi personeli topladığınızda öğretmenler hariç 18 kişi çalışmalı. Bunların aylık maaşlarının toplamı yaklaşık 22 bin lira. 20 kişilik sınıflarda eğitim gören öğrenciler en az 30 sınıf ediyor. Bu kadar öğrenciye ders verebilmek için farklı alanlarda 34 öğretmene ihtiyaç duyuluyor. Öğretmenlerin maaş ve diğer giderlerinin toplamı ise 60 bin TL düzeyinde. Peki, bitti mi? Nerdee? Hesaba devam ediyoruz…

Kirası var, stopajı var. SSK primi, asgari geçim indirimi var. Çocuklara ücretsiz dağıtılan yayınlar; bir de elektrik, su, doğalgaz gibi sabit giderleri var. Tabii bütün bunların bir de KDV’si var. Giderler çıkarılınca geriye kalan paranın (yaklaşık 15-20 bin liranın) üstüne yüzde 20’lik gelir vergisini unutmayalım bu arada. Bütün bu hesabın üzerine 2014 LYS’de sorulacak olsa “1 net cepte” denilecek soru geliyor? İstanbul’da 600 öğrencisi olan ve yaklaşık 50 kişiyi istihdam eden bir dershane sahibi aylık ne kadar para kazanır? Sorunun cevabı hiç de uçuk bir rakam değil: 10-20 bin lira arası. Bina kendininse ya da çalıştırdığı personele bizim verdiğimiz rakamlardan daha azını veriyorsa, kâr biraz daha yüksek olacak.

Yatırım önceden yapıldığı için eskiler devam edebiliyor ancak 500 bin TL civarında yatırım yaparak dershane kurmak, sonrasında da kâra geçmeyi hayal etmek pek mantıklı değil. Büyük dershane sahipleri de dershanecilikten çok franchise (isim hakkı) verdikleri küçük kurumlardan para kazanıyor. Bu işin kârlı olduğu 1980-90 ve hatta 2000’li yılların başındaki dershaneciler güzel birikimler, yatırımlar yaptılar. Bu birikim ve yatırımları korumak için bugün dershanelerin kapatılması gündeme geldiğinde seslerini çıkarmaya tereddüt ediyorlar. Zaten çoğu isim hakkı olan ve kendilerine ait olanların da eskisi gibi iyi kârlarla çalışmadığı ortamda küçük bir gelirden olmamak için seslerini çıkardıklarında başka alanlarda yapmış oldukları büyük yatırımlarına anlamlı anlamsız cezalar kesilmesinden korkuyorlar. Bunun günümüzde örneklerini görmek elbette mümkün.

Kapatmasalar da kapanır

Dershanelerin kendi kendilerini döndürebilmesi aynı zamanda sıcak para akışına bağlı. Sürekli kayıt ve sürekli nakit döngüsü sayesinde dershaneler yollarına devam edebiliyor. Hükümet herhangi bir kanun çıkarmasa dahi gündemi bu şekilde devam ettirdiği takdirde ocak ayından itibaren maddi gücü az olan dershaneler hızla kapanmaya başlayacak. Çünkü konunun kamuoyunda tartışılır hâle gelmesinden bu yana hiçbir dershane yeni kayıt yapamadı. Üzerine bir de 2014 Ocak ayından sonra yeni kayıt alınmasının yasaklanacağını da ekleyin. Böyle bir ortamda doğal olarak veliler 3 ay sonrasının belli olmadığı bir kuruma çocuğunu gönderip para vermek istemiyor.

Nakit akışı kesildiği anda kiralar ödenememeye, maaşlar aksamaya başlayacak. Böyle bir durumda dershanecilerin önünde iki seçenek kalıyor. Birikimi olanlar 300-500 bin lira zararı göze alıp haziran ayına kadar ayakta kalmaya çalışacak. Birikimi olmayanlar ise çarkı döndüremedikleri için ocak ayından itibaren kurumlarını usulsüz olarak kapatmak zorunda kalacak. Usulsüz kapatma sonrasında velilere yapılması gereken birçok geri ödeme, kıdem ve ihbar tazminatları, kira kontratlarındaki yükümlülükler ve diğer ödemeler nedeniyle hapis cezaları ile karşılaşacaklar. Her eğitim öğretim yılı döneminin sonunda karşılaşılan yüzde 20 oranında velinin son iki taksiti ödememesi durumu bu yıl ocak ayında başlarsa çökme daha da hızlı gerçekleşir. Eksiklerini tamamlama konusunda dershaneye güvenip, tam sınav öncesi sokak ortasında kalmasının psikolojik maliyeti de cabası.

Dershaneciler kapatmanın hukuksuzluğu konusunda eminler ve kararın mahkemelerden döneceğine kesin gözüyle bakılıyor. Haklarını tüm ceza mahkemelerinde ve ticari mahkemelerde arama hatta Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gitme konusunda kararlılar.

Yine İstanbul’da ortalama 600 öğrencisi olan ve 5 yıldır hizmet veren dershane üzerinden gidelim. Olası bir kapanma durumunda ortalama 5 yıldır çalışan bu öğretmenlere ve personele her yıl için ortalama 1 brüt maaş verildiğinde 5 yıl için 540 bin TL civarında bir tazminatı dershanenin ödemesi gerekecek. Dershanelerin kira kontratları ise en az 5 yıllık yapılıyor. Kiraya veren, olası bir tahliye durumunda kiracıdan kontrat bitimine kadar olan kiraları isteme hakkına sahip. Hatta şimdiden birçok bina sahibi dershane sahiplerini arayıp tahliye durumunda bunu da hesaba katmalarını istemiş. Yargıtay’ın örnek teşkil edebilecek kararlarına göre ortalama 1 yıllık kiranın ödenmesi durumunda kiraya verenden kurtulabiliyorsunuz. Bir yıllık kira ise stopajları ile birlikte 350 bin TL civarında. Bir de 600 öğrenci için alınan 300 sıra, tahtalar, eğitim malzemeleri, depoda kalan kitap ve eğitim dokümanları ile binaya yapılan tadilatlar var.

Dershane sahiplerinin olası bir kapatma durumunda nakit olarak ödemeleri gerecek 800-900 bin TL civarında bir borcun altında ezilecekleri açık. Yeni kayıt gelmediği ve nakit döngüsü bozulduğu için 2014 Haziran ayına çıkamayıp ocak ayından sonra kepenkleri indirecek birçok kuruluşun olacağını söylemiştik. Yanı sıra 900 bin lira nakit ödeyerek usulüne uygun bir şekilde kapanmaya küçük dershanelerin hiçbirinin gücünün yetmeyeceği aşikâr. Böyle bir durumda kayıplar, kaçaklar, ortada kalacak öğrenciler, ticari hayatı sonlanan ve ömür boyu ödemeye çalışsa dahi bitiremeyeceği borçlar altında kıvranan binlerce girişimci-öğretmenin sosyal bir yara olacağını tahmin etmek zor değil. Atanamayan öğretmenlerden sonra derdest edilen girişimci öğretmenlerin hikâyelerini de gazetelerin üçüncü sayfalarında okumamamız için dershane kapatma kararına bir de bu yönden bakılmasında büyük fayda var.

Hukuk kapatmanın önünü kapatıyor

Haklı itirazlara rağmen dershaneleri kapatma ısrarını sürdüren hükümetin, meselenin hukuki boyutunu göz ardı ettiği anlaşılıyor. Zira kapatma, hem Anayasa hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine açıkça aykırı.

İBRAHİM KÖKSAL

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kararımızı çoktan verdik, kapatacağız.” sözü dershaneleri Türkiye’nin bir numaralı gündem maddesi yaptı. Konu üç haftadır tartışılıyor. Dershane sahipleri, hem kendileriyle görüşmeye gelen bakanlık yetkililerine hem de kamuoyuna itirazlarını dile getiriyor. Toplantılarda bakanlık yetkilerinin istişare ya da müzakere gibi bir amaçları olmadığını, aksine ellerindeki taslağı kabul ettirmek için ikna turları yaptıklarını ifade ediyorlar. Dershanecilere göre bunun sebebi bakanlığın elinde kapatma konusunda tutarlı ve sağlam hiçbir gerekçenin olmaması. Dershane sahiplerini en çok rahatlatan konu kapatmanın önünde birçok hukuki engelin olması. Nitekim 3000 dershane adına açıklama yapan ÖZ-DE-BİR Başkanı Faruk Köprülü, “Bütün mücadelemize rağmen kapatma yasalaşırsa yurt içinde ve dışında her türlü hukuki yola başvuracağız. Meseleyi gerekirse AİHM’ye kadar taşıyabiliriz.” demişti. Aynı şekilde Final Dershaneleri Genel Müdürü İbrahim Taşel, “Liberal demokrasiyi ve özelleştirmeyi savunacak, sonra da dershaneleri kapatacaksınız. Özal’ın, Menderes’in açtığı yolda ilerlediğini ifade eden yönetim anlayışına bu yakışmaz. Her türlü hukuki yollardan hakkımızı ararız.” ifadelerini kullanmıştı.

Peki, teşebbüs hürriyeti ve eğitim hakkı gereği arz-talep denklemine göre açılan dershanelerin kapatılmasına ne gibi hukuki engeller var? Kapatma kararı, her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) bazı hükümlerine aykırılık teşkil ediyor.

Hangi haklar ihlal ediliyor?

Anayasa’nın 11. maddesine göre Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargıyı bağlayan temel hukuk kurallarından oluşuyor. ‘Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü’ başlıklı maddenin devamında “Kanunlar Anayasa’ya aykırı olamaz.” hükmüne yer verilmiş. Kanunda yapılacak değişiklik sonucu dershanelerin kapatılması durumunda Anayasa ile güvence altına alınmış eğitim ve öğretim hakkı, kanun önünde eşitlik ilkesi, çalışma hürriyeti, etkili başvuru hakkı gibi birtakım hakların ihlalinin söz konusu olacağı belirtiliyor.

Eğitim ve öğrenim hakkı en temel insan haklarından biri. Anayasa’nın 42. maddesi“Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” hükmüne yer veriyor. AİHS 1 No.lu Ek Protokolü’nün ‘Eğitim Hakkı’ başlıklı 2. maddesi de “Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz.” hükmüyle bu hakkı güvence altına alıyor. Dershanelerin kapatılması hükmü, Anayasa ve AİHS’de tesis edilen eğitim ve öğretim hakkının ihlali anlamına geldiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilebilir.

Ortaöğretimden liseye, liseden üniversiteye geçişte merkezî sınav sisteminin uygulandığı Türkiye’de, yalnız okul eğitiminin başarı için yeterli olmadığı istatistiklerle sabit. Bu durumda öğrenciler hedeflediği eğitime kavuşmak için dershane eğitimine ihtiyaç duyuyor. Okula ek olarak alınan dershane eğitiminin, temel eğitim-öğretim hakkı kapsamında olduğu ifade edilip, muhtemel kapatılma durumunda iptal davasına gerekçe teşkil edebilir. Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Levent Köker, bununla ilgili olarak hiçbir hükümetin topluma ‘Senin şuna ihtiyacın yok, buna ihtiyacın var’ diyemeyeceğini, dediği durumda, demokratik idare olamayacağını söylüyor. Farklı seviyedeki eğitim ve öğretim kurumlarından sınava hazırlanan öğrenciler için dershanelerin sağladığı eşit şartlar, aynı zamanda anayasal bir ilke olan eşitlik ilkesini gerçekleştirmeye de katkı sağlıyor. TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Tarkan Kadoğlu, bununla ilgili yaptığı açıklamalarda “Dershaneleri kapatmak Doğu’da eğitime darbe olur. Şartlar ne olursa olsun, aynı sınavda Şırnak’taki öğrenci İstanbul’daki ile eşit değil. Önemli olan, bu sorunu ortadan kaldırmak. Zaten siz bunu sağlarsanız dershaneler kendiliğinden kapanır.” demişti.

Dolayısıyla dershanelerin kapatılması Anayasa’nın 42. maddesinde düzenlenen eğitim ve öğretim hakkını ihlal ettiği gibi, 10. maddede düzenlenen eşitlik ilkesiyle de ters düşeceği gerekçesiyle yine iptal davasına konu edilebilir. Dershanelerin kapatılıp, özel okulların, sürücü kurslarının açık bırakılması yine Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlaline de sebebiyet verecek. İzmir Dershaneler Birliği Derneği Başkanı Sezai Özel, bu konuda şu yorumu yapmıştı: “İkisini kapatır, diğerlerine ‘devam edin’ derseniz; bu hem Anayasa’nın eşitlik ilkesine hem de çalışma ve sözleşme hürriyetine aykırı olur.” Mevcut durumda İngilizce, TUS ve KPDS kursları da dershane statüsünde. Bu açıdan belli bir alana yönelik dershanelerin kapatılıp diğer kursların açık kalmasının da eşitlik ilkesine aykırı olacağı belirtiliyor.

Anayasa’nın 48. maddesindeki teşebbüs özgürlüğüne ilişkin düzenleme de dershanelerin kapatılmasına sebep olacak kanunun iptali için başvuru sebeplerinden biri yapılabilir. Çünkü 48. maddedeki “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.” hükmü, özel teşebbüs olan dershanelerin kapatılması hakkındaki kanun ile çelişecek. Bu hürriyete getirilebilecek sınırlamalar, ancak kamu yararı ve millî ekonominin gereklerine dayandırılıyor. Mesela sigara yasağıyla ilgili olarak kahvehanelerin yerel mahkeme yoluyla açtığı davada Anayasa Mahkemesi, teşebbüs hürriyetinin ancak kamu sağlığıyla sınırlandırılabileceğini belirtiyor. Bu konuda yazar Gülay Göktürk, “Özgürlüğün kısıtlanabilmesi için, bu kısıtlamanın ‘kamu yararı’na olduğu ortaya konulmalıdır. Dolayısıyla bu yasaklama açıkça Anayasa ihlalidir.” diyor. Siyaset bilimci Prof. Dr. Atilla Yayla, kapatmayı gerçekleştirecek kanun hükmünün Anayasa’nın 48. maddesindeki çalışma özgürlüğüyle ihtilaf hâlinde olacağını ve hükmün iptaline sebebiyet vereceğini kaydediyor: “Dershaneleri bir kanunla kapatmak, teşebbüs özgürlüğüne aykırıdır. Dershanelerin kaldırılması devleti büyütür. Eğitim sistemindeki sınırlı çoğulluğu öldürür.” Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel de buna paralel olarak devletin alternatifler getirebileceğini; fakat teşebbüs hürriyetini engelleyecek bir yaptırımda bulunamayacağını vurguluyor: “Dershaneleri kapatmayı bırakın, özel okulların faaliyetlerini kısıtlayıcı bir düzenleme dahi Anayasa Mahkemesi’nden döner.”

Kapatma kararı sonrası kanunun iptali davasına gerekçe olabilecek bir diğer husus Anayasa’nın 49. maddesinde düzenlenen ‘Çalışma hakkı ve ödevi’ hükmü. Kapatmayla birlikte dershanelerde çalışan her seviyede ve birimdeki personelin, Anayasa ile güvence altına alınmış olan çalışma haklarının ihlali sonucu ortaya çıkacak. Dolayısıyla kapatmayla zarar gören tüm personel anayasal hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle kanun aleyhine dava açabilir. Kapatma kanunu neticesinde, çalışma hakkı bağlamında oluşacak tüm zararları karşılamanın da devletin yükümlülüğünde olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrası ve AİHS’nin 6. maddesi ‘adil yargılanma hakkı’nı düzenliyor. Kapatma kararına karşı tüm hukuki başvurular yapıldığı hâlde yine hak ihlali ve hukuka aykırılık giderilemezse bu sefer adil yargılanma hakkı ihlal edilmiş olacak. Bu durumda yine ilgili hükümlere dayanarak Anayasa Mahkemesi ve AİHM’ye başvuru hakkı doğacak. Şayet kapatma kanun yoluyla gerçekleştirilirse, AİHS’nin 13. maddesi ve Anayasa’nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlali gündeme gelecek. Etkili başvuru, hak ve özgürlükleri ihlal edilen kişilere, ulusal makamlara etkin sonuç alacak şekilde başvuru yapma imkânı veriyor. Dolayısıyla değişiklik kanun yoluyla yapıldığında hak ve özgürlükleri ihlal edilen kişiler hukuk yoluna doğrudan başvuramayacağından bu kapsamda hakkını kullanacak ve doğrudan Anayasa Mahkemesi’ne gidebilecek.

Anayasa Mahkemesi bir kararında hukukun genel ilkelerini; “… Medeni milletlerce kabul edilen ve temel hukuk prensiplerinden bulunan, iyi niyet, ahde vefa, kazanılmış haklara saygı, devletler hukukunun iç hukuka üstünlüğü ilkeleri ve yardımcı kaynak sayılan ilmî ve kazaî içtihatlar…” şeklinde sayıyor. Mahkeme; kazanılmış haklara riayet etmeyen bir devletin hukuk devleti olamayacağını vurguluyor. Ardından, devletin hukukun genel ilkelerini doğrudan uygulamakla yükümlü olduğunu ifade ediyor. Dershanelerin kapatılması neticesinde, en başta kurumun ruhsat elde etmesiyle birlikte, kazanılmış bütün haklara saygı ilkesine riayet edilmemiş olunacak. Anayasa Mahkemesi’nin bu gerekçeyle iptal ettiği ve emsal olacak kararları mevcut. Kaldı ki, dershanelere bugünkü kanuni niteliği veren 5580 sayılı kanun, 6 yıl önce (8 Temmuz 2007) bu hükümet tarafından çıkarılmış. Yüzlerce dershane sahibi de yatırımını bu kanun hükmüne göre yapmış. Şimdi kapatma kararıyla kişilerin faaliyetlerine son verilmesi ilgililerin uğradığı mağduriyeti de artırır nitelikte. Hakların ancak kanunla sınırlandırılabileceği Anayasa’nın 13. maddesinde kabul edilmiş. Fakat bu sınırlandırmada uyulması gereken; ölçülülük ilkesine aykırı olmama kriterleri de sayılmış. Dershanelerin kapatılması durumunda ise eğitim ve öğrenim hakkının özüne dokunulmuş, teşebbüs hürriyeti göz ardı edilerek kamu yararı ile bireylerin hakları arasında ölçülülük ilkesine riayet edilmemiş olunacak. Buna göre, mahkemenin verdiği emsal karar göz önüne alındığında dershaneleri kapatan kanunun da Anayasa’ya aykırı bulunma ihtimali yüksek.

Kapatmaya engel emsal karar var

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun, dershaneler 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun değiştirilmesi yoluyla kapatılırsa, buna sebep olan değişiklik kanun olduğundan, düzenlemeye karşı Anayasa Mahkemesi’ne başvurulabileceğini kaydediyor. Özbudun’un verdiği bilgilere göre, Yüksek Mahkeme’nin doğrudan kanun hükmünü denetleme yetkisi yok; mutlaka başvuru olması gerekiyor. Başvuru neticesinde mahkeme, ‘somut norm’ ve ‘soyut norm’ olarak adlandırılan yollardan biriyle denetimi gerçekleştirebiliyor. Soyut norm denetimi, kanunun şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla doğrudan iptal davası açma yoluyla yapılıyor. Bu davayı herkes açamıyor. Doğrudan iptal davası açabilme hakkı Anayasa’nın 150. maddesi gereği, cumhurbaşkanı, iktidar ve ana muhalefet partisi Meclis grupları ile TBMM üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelerine tanınıyor. Dolayısıyla dershane sahiplerinin, öğretmen, öğrenci ve velilerin, kısacası ‘paydaşların’ kapatmaya karşı bu yolla itiraz etmesi mümkün değil. Ama konunun Anayasa Mahkemesi önüne ulaşmasının tek yolu bu değil.

Kapatmadan etkilenen paydaşlardan herhangi biri, maddi veya manevi zarar gördüğü gerekçesiyle kanunun uygulanmasına ilişkin idari işlemlere karşı idare mahkemelerine dava açabiliyor. Söz konusu dava kapsamında da kapatmayla ilgili kanunda yapılan değişikliğin aynı zamanda Anayasa’ya aykırı olduğu itirazında bulunabiliyor. İdari mahkeme, itirazı ciddi ve yerinde bulursa, ‘bekletici sorun’ yaparak dosyayı Anayasa Mahkemesi’ne havale edebiliyor. Bu aşamada idare mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin kanun maddesi ile ilgili hüküm vermesini bekliyor. Başvuruyu değerlendirme süresi 5 ayla sınırlandırılmış, bu zaman zarfında bir karar çıkmazsa idari mahkeme kendi işlemine devam ediyor. İdare mahkemesi hükmün Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatine kendisi varırsa davacının başvurusuna gerek kalmadan da hükmü Anayasa Mahkemesi’ne gönderebiliyor ve aynı süreç işliyor. Bu da hukukta ‘somut norm denetimi’ diye geçiyor.

Bu denetim yoluyla kanunun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildiği vaki. Yüksek Mahkeme, kapatılmasının yasal zemini hazırlanan dershaneler için de emsal olacak nitelikte bir karar verdi (9.6.2011). Mesleğine bir süre ara verdikten sonra yeniden sigorta eksperi olmak için başvuran bir kişiye kanun değiştiği gerekçesiyle ruhsat verilmedi. Bu tasarrufa itiraz eden şahıs, Ankara 14. İdare Mahkemesi’ne dava açtı. İdare Mahkemesi, kanunun Anayasa’ya aykırı olduğunu değerlendirdi ve konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Başvuruyu değerlendiren Yüksek Mahkeme, kanunun Anayasa’nın 2. maddesindeki ‘hukuk devleti’, 13. maddesindeki ‘temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması ve ölçülülük’ ile 48. maddesindeki ‘serbest teşebbüs ve sözleşme hürriyeti’ ilkelerine aykırı olduğuna hükmederek kanun maddesini iptal etti.

Dershanelerin kapatılması, idarenin düzenleyici işlem yapmasıyla da gerçekleşebilir.

Millî Eğitim Bakanlığı, bir karar ya da yönetmelik çıkarmak suretiyle dershaneleri kapatabilir. Ancak bakanlığın bu işleminin genel hukuk ilkeleri uyarınca, normlar hiyerarşisine uyması gerekiyor. Yani yönetmeliğin ‘üst norm’ olan kanuna aykırı olmaması gerekiyor. Buna rağmen bakanlık karar ya da yönetmelikle dershaneleri kapatırsa, bundan zarar gören paydaşlar, 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’na aykırılık iddiasıyla Danıştay’a ilgili işlemin iptali için dava açabilir. Bu durumda dava gerekçesi Anayasa’da teminat altına alınan alt normun üst norma uyma zorunluluğu ilkesi olacak. Danıştay’ın bu gerekçeyle iptal ettiği sayısız düzenleme var.

Dershanelerin kapatılması üzerine açılacak davalardan sonuç alınamazsa Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru konusu gündeme gelecek. Yüksek Mahkeme’ye bireysel başvuru hakkı; 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandum sonucu Anayasa’da yapılan değişiklikle elde edildi. Diğer hukuk yollarından olumlu sonuç alınamadığı takdirde iç hukukta en son başvuru yolu olarak düzenleniyor. Bireysel başvuru, Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlükler kapsamındaki herhangi bir hakkın, kamu gücü tarafından ihlal edilmesi hâlinde yapılabiliyor. Başvuru neticesinde mahkeme, esas incelemesi yapıp, bahse konu hakların ihlal edilip edilmediğini araştırıyor. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına hükmediyor; ancak ilgili kanunu tamamen kaldıramıyor.

Son iç hukuk yolu olarak görülen Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurudan da sonuç alınamadığı takdirde, mağdur taraf Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) bireysel başvuruda bulunulabiliyor. Uluslararası bir teşkilat olan Avrupa Konseyi’ne bağlı kurulan mahkemeye ancak AİHS hükümlerinden birine dayanarak başvuruluyor. Prof. Ergun Özbudun, AİHM’nin vereceği kararın genelde tazminata ilişkin olduğunu hatırlatıyor: “Ancak temel insan haklarından birinin ihlal edildiği belirlenirse mahkeme ilgili devletten bununla ilgili bir düzenleme yapması talebinde bulunabiliyor.” Öz-budun’un anlattıklarına göre, AİHM, ihlali gerçekleştiren devletin düzenlemeyi kaldırması yönünde karar veremiyor. Çünkü bu, muhatap devletin egemenlik haklarına saldırı anlamına geliyor. Ama insan haklarına aykırılık teşkil eden düzenlemenin ıslahını yapmadığı takdirde ilgili devleti gözetim altına alıp yaptırım uygulayabiliyor. Özbudun Hoca, “Dolayısıyla temel haklardan olan eğitim ve öğretim hakkının, çalışma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle AİHM’ye başvurulduğunda dershanecilerin sonuç alabilme imkânı mümkün gözüküyor.” diyor.

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: