Günlük arşivler: Aralık 1, 2013

TARİH : ”Titanic Batırıldı !” Haberlerine Sebep Olan Kitapt an 10 Tahmin

Titanic gemisi nam-ı diğer “Batmaz Gemi” arkasında bir trajedi bırakarak 1912 yılında derin sulara gömüldü. Tarihin bu olayını gerek Hollywood sayesinde gerek hayatta kalanlardan elde edilen bilgilerle artık çok iyi biliyoruz.

Bir insan var ki bu olayı kaleme alması için görmesi gerekmedi. Morgan Robertson 1898 yılında “Futility or the Wreck of the Titan” kitabını kaleme aldığında, Nostradamus’un kemikleri sızladı. Morgan 1912 yılında batan RMS Titanic gemisi ve hikayesini nokta atışı denebilecek kadar doğru tahminlerle ele almış.
Sizler için hazırladığımız bu listede Morgan’ın kitabı ile Titanic arasındaki benzerlikleri listeledik.

Her iki gemide de üç pervane bulunuyordu

titanic-pervaneleri

Her iki gemi de “Unsinkable” “Batmaz Gemi” olarak tasvir edildi

batmaz-gemi-titanic

Her iki gemi de batana kadar Dünya’nın en büyük gemileriydi

titanic-gemisinin-buyuklugu
Kitapta geçen geminin uzunluğu 800 feet Titanic’in uzunluğu ise yaklaşık 882 feet

Her iki geminin de filikalarının kapasitesi gemi kapasitesinin yarısından azdı

titanic-filikasi-uzerinde-kazazedeler

Kitapta bahsi geçen gemi ile Titanic gemisinin yolcu kapasiteleri yaklaşık olarak 3000 kişi

titanic-yolcu-kapasitesi

Her iki gemi de bir buz dağına çarparak batıyor

titanic-gemisini-batiran-buz-dagi

Titanic çarpma esnasında 22,5 deniz mili hızla giderken kitaptaki gemi 25 deniz mili hızla gidiyor

titanic-tam-hiz

Titanic 14 Nisan gecesi batıyor, kitapta bahsedilen gemi ise bir Nisan gecesi batıyor

titanic-buz-dagina-carpiyor

Titanic battığında gemideki 2200 kişinin yarısından çoğu ölüyor, kitapta bahsedilen gemi battığında 2500 kişinin yarısından çoğu ölüyor.

titanic-batarken

Son olarak, kitapta bahsi geçen geminin adı “Titan”

geminin-ismi-titan
Ya bu Morgan Robertson büyük kahindi ya da geminin mühendisleri Morgan Robertson’un kitabının en sıkı okuyucularıydı.

SANAT DÜNYASI : Sadece Evden Uzakta Denk Gelinebilecek 17 Akusti k Performans

Evden Uzakta bir akustik müzik programı.” Sayfalarındaki tanıma baktığımız zaman karşımıza çıkan cümle bu kadar net. Birbirinden değerli müzisyenlerin açık havada çekilmiş akustik ya da akustiğe yakın performans videolarından oluşan müthiş bir müzik dizisi bahsettiğimiz. Asena Bulduk’la beraber yapımcısı oldukları bu projede Levent Sevi aynı zamanda yönetmen koltuğunda, sesle ilgili işler ise Yiğit Yemez’in kontrolünde. Böyle bir çekirdek kadro olduğu zaman da (bazılarınız Long Way From Home Istanbul Acoustic Sessions‘ı hatırlayacaktır) ortaya kötü bir iş çıkma ihtimali sıfıra yakın.

Şu ana dek 17 bölümü çekilen program perşembe günleri netd‘den yayınlanıyor. Her bölümün yaklaşık 20 dakika sürdüğü programda müzisyenler genelde bu süreye 4 ayrı performans sığdırıyorlar. Biz de bu müthiş müzik programını sizlerle tanıştıralım diye düşündük ve şu ana kadar çekilmiş her bölümden sizlere birer şarkı seçtik. Bir gün tüm sevdiğimiz grupları bu programda görmek dileğiyle!

Biz – Hepimiz Birimiz

biz-hepimiz-birimiz
Bu bölümden tavsiyemiz, Hepimiz Birimiz. Güzel insanlardan müteşekkil grubumuz Biz’in konuk olduğu bu bölüm, Evden Uzakta serisinin en favori bölümlerinden biri. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 12. Bölüm – Biz.

The Secret Trio – The Invisible Lover

the-secret-trio-the-invisible-lover-yine-mi-cicek
Bu bölümden tavsiyemiz, The Invisible Lover. Bizim bildiğimiz adıyla, Yine mi Çiçek. Ara Dinkjian’ın muazzam eserini çalan The Secret Trio ise yaşayan efsaneler Ara Dinkjian, Tamer Pınarbaşı ve İsmail Lumanovski’den oluşuyor. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 11. Bölüm – The Secret Trio.

Jehan Barbur – Gidersen

jehan-barbur-gidersen
Bu bölümden tavsiyemiz, Gidersen. “Gidersen bana da bir dengini yolla.” gibi müthiş bir cümleyle başlıyor şarkımız. Dikkatli gözler/kulaklar fark edeceklerdir ki videonun en başında Murat Çopur, Cenk Erdoğan ve Jehan Barbur birlikte Tanju Duru’nun müthiş eseri Raylar Boyunca’yı mırıldanıyorlar. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 10. Bölüm – Jehan Barbur.

Kardeş Türküler – Yanıyorum

kardes-turkuler-yaniyorum
Bu bölümden tavsiyemiz, Yanıyorum. Birbirinden güzel performanslarından seçim yaparken bayağı zorlandık açıkçası. Siz en iyisi bu bölümü baştan sona izleyin; ne siz yorulun, ne de biz. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 15. Bölüm – Kardeş Türküler.

Emir Yargın – Şeytan Azapta

emir-yargin-seytan-azapta
Bu bölümden tavsiyemiz, Şeytan Azapta. Emir Yargın’dan bir alıntı yapalım: “Dünyada 2 tip insan vardır: Bir, Tarkan sevenler; iki, Tarkan sevmiyorum diye yalan söyleyenler.” Serinin açık ara en şakalı/komikli bölümü. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 4. Bölüm – Emir Yargın.

İlhan Erşahin’s Wonderland ft. Hüsnü Şenlendirici – Göçmenler

ilhan-ersahins-wonderland-ft-husnu-senlendirici-gocmenler
Bu bölümden tavsiyemiz, Göçmenler. İlhan Erşahin sizi Harikalar Diyarı’na davet ediyor, tek yapmanız gereken sizin için seçtiğimiz şarkıyı dinleyerek ilk adımı atmanız. Bölümün tamamı: Evden uzakta 14. Bölüm – İlhan Erşahin’s Wonderland ft. Hüsnü Şenlendirici.

Elif Çağlar – Universal Love

elif-caglar-universal-love
Bu bölümden tavsiyemiz, Universal Love. Geçtiğimiz günlerdeki underground şarkılar listemizde de pek naif başka bir performansıyla yer alan Elif Çağlar’ın Evden Uzakta performansı da mükemmel. İyiliği, güzelliği yaptığı işe yansıyor adeta, tatlı bir gülümsemeyle izliyoruz. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 16. Bölüm – Elif Çağlar.

Yüzyüzeyken Konuşuruz – Sen Taştan Biz Ağaçtan

yuzyuzeyken-konusuruz-sen-tastan-biz-agactan
Bu bölümden tavsiyemiz, Sen Taştan Biz Ağaçtan. Bir başka pek sevdiğimiz, pek anlamlı sözlere sahip Yüzyüzeyken Konuşuruz parçası. Güzel sözler yazıyor gençler vesselam. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 6. Bölüm – Yüzyüzeyken Konuşuruz.

İlkay Akkaya – Çav Bella

ilkay-akkaya-cav-bella
Bu bölümden tavsiyemiz, Çav Bella. Efsane bir sesten efsane bir şarkı, unutmayın “Güneş doğacak, açacak çiçek!”. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 5. Bölüm – İlkay Akkaya.

İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions – Selim

ilhan-ersahins-istanbul-sessions-selim
Bu bölümden tavsiyemiz, Selim. Zaten Selim’i dinleyince ağzınız açık diğer performansları dinlemeye devam eder bulacaksınız kendinizi. Sözün bittiği, müziğin başladığı yer. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 2. Bölüm – İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions.

Şirin Soysal – Uyurgezer

sirin-soysal-uyur-gezer
Bu bölümden tavsiyemiz, Uyurgezer. İkinci albümü Ziyaret’i daha bu ayın içinde yayınlayan Şirin Soysal’ın da Evden Uzakta performansı pek keyifli, özellikle bu videoda gitarla birlikte bir solo atıyor ki şahane. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 8. Bölüm – Şirin Soysal.

Yok Öyle Kararlı Şeyler – Nefret Söylemi

yok-oyle-kararli-seyler-nefret-soylemi
Bu bölümden tavsiyemiz, Nefret Söylemi. Keyifli müzikleriyle dinlemekten bıkmayacağımız gruplardan, bu arada Educatedear’ı canlı görmemiş olanlar trampet fırçalayan arkadaşa dikkat kesilebilirler. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 9. Bölüm – Yok Öyle Kararlı Şeyler.

Yasemin Mori ve Boğaziçi Caz Korosu – Venüste Uyandım

yasemin-mori-bogazici-caz-korosu-venuste-uyandim
Bu bölümden tavsiyemiz, Venüste Uyandım. Gerek dünya çapındaki başarıları, gerek pek çok önemli konuda gösterdikleri duyarlılıklarıyla takdirlerimizi toplayan Boğaziçi Caz Korosu bu kez de Mori’nin arkasında, pek keyifli bir performans. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 1. Bölüm – Yasemin Mori ve Boğaziçi Caz Korosu.

Ceylân Ertem – Nazım’a

ceylan-ertem-nazima
Bu bölümden tavsiyemiz, Nazım’a. Garipçe’de çekilmişti bu bölüm, eskiden salaş kahvaltıcılarıyla hatırlarken artık 3. köprü inşaatıyla hatırladığımız bir Boğaz köyümüz. Dedikleri gibi: “Asla suskunsan işime yaramazsın.” Bölümün tamamı: Evden Uzakta 3. Bölüm – Ceylân Ertem.

The Away Days – Your Colour

the-away-days-your-colour
Bu bölümden tavsiyemiz, Your Colour. İlk denk geldiğinizde “İngilizce konuşulan diyarların hangisinden geldi acep bu adamlar?” diye düşündürten, buralı olmalarına zerre ihtimal vermediğiniz ancak buralı şaşırtıcı indie grubu. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 7. Bölüm – The Away Days.

Mabel Matiz – Söylese O Ben Söyleyemem

mabel-matiz-soylese-o-ben-soyleyemem
Bu bölümden tavsiyemiz, Söylese O Ben Söyleyemem. Mabel Matiz’i tahminen Kadıköy-Moda sahil hattında çektikleri bu bölümde kendisinin Rumeli türküsü tadındaki bu parçasını size layık gördük. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 13. Bölüm – Mabel Matiz.

Güntaç Özdemir – Suç Bende

guntac-ozdemir-suc-bende
Bu bölümden tavsiyemiz, Suç Bende. Doksanların beynimize en işlemiş eserlerinden, bir Mustafa Sandal klasiği. Güntaç Özdemir yorumunu dinliyoruz. Kendisi Benimle Yan klibinde Maritsa’yla oynamasından bu yana dikkatimizi bir daha çekememişti, kısmet bugüneymiş. Bölümün tamamı: Evden Uzakta 17. Bölüm – Güntaç Özdemir.

Bonus: Umut’un akustik bas gitarı

umutun-akustik-basi
İzlediğiniz videoların bir kısmında bu siyah akustik bas gitarı görmüş olmanız muhtemel. Hayır hayır, size subliminal bir mesaj vermeye çalışmıyoruz. Müzik piyasası o kadar dar, o kadar gariban ki, bir tane akustik bas gitar bulunca kırana kadar çalıyorlar çok afedersiniz. Bu listenin oluşumunda farkında olmadan çok büyük katkılar sağlayan Umut’a ve akustik bas gitarına biz buradan teşekkürümüzü edelim: Bugün bu topraklarda envai çeşit müzik yapılabiliyorsa, bunda senin de payın var Umut kardeş! Yaşa!

FETULLAH GÜLEN DOSYASI : Gülen’in Nobel Barış Ödülü almasın ı da engellemişler !

gulennobel1

“Ne alaka” veya “kel alaka” demeyin. Konu çok önemli. Hem de şu Erdoğan-Gülen çekişmesi için bir bardak suda fırtına koparıldığı, Erdoğan’ın Gülen cemaatinin “bitirilmesine” onay verip bunun uygulandığı yolundaki “bi-haber”lerin ayyuka çıktığı bir dönemde…

Bilindiği üzre Gülen cemaati, Mehmet Baransu aracılığıyla “2004 yılı Ağustos ayındaki MGK toplantısında cemaati bitirme kararı alındı ve bu kararın altında Erdoğan’ın, Gül’ün de imzaları var” diyerek feryat figan ediyor. Erdoğan ve kurmaylarının “Evet imza vardı ama uygulanmadı” sözlerine karşın cemaat aşağıdaki belgeyi gösterip “Hayır yok etme kararını da uyguladınız. İşte kanıt” diyor.

omerdincer1

Tabii ne Gülen ve saz arkadaşları ne de Erdoğan, bahsedilen tarihlerden sonra cemaatin Emniyet, Yargı ve Ordu’daki örgütlenmesinden, yapılan ortak operasyonlardan, al gülüm ver gülüm muhabbetlerinden bahsetmiyor.

Neyse bu tartışmaya burada bir yekün tutalım ve gelelim şu Nobel konusuna..

Genelkurmay Başkanlığı İstihbarata Karşı Koyma ve Güvenlik Daire Başkanlığı 31 Ekim 2005 tarihinde “İrticai Örgüt-Gruplarının Son Dönem Faaliyetleri” başlıklı bir rapor hazırlıyor.

Bu rapor da o dönemki MGK toplantılarında görüşülüyor.

Rapor çok ilginç tespitlerle dolu… Ve bakın o raporda neler söyleniyor:

· Fethullah Gülen Nurcu grubunun son dönem faaliyetleri ile ilgili olarak;

· Anılan grup güdümünde faaliyet gösteren “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” tarafından onursal başkanları Fethullah Gülen’in uluslararası alanda daha fazla tanınması ve 2007 yılında Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesini sağlamaya yönelik bazı planlamalar yapıldığı bu kapsamda:

· ABD’deki Washington Post gazetesinin 4 Ekim 2005 tarihli sayısında Gülen hakkında yayınlanan makalenin diğer yabancı basın kuruluşlarında da yayınlanması için girişimde bulunulacağı,

· Grup mensuplarının organizesiyle 10 Kasım 2005′te Chicago’da ve 12 Kasım 2005′te Teksas Rice Üniversitesinde ”F. Gülen” konulu konferanslar düzenleneceği,

· Anılan gruba ilişkin yazı dizisi hazırlamak amacıyla çeşitli televizyon, gazete ve dergilerden gelen röportaj tekliflerinin değerlendirileceği,

· Grubun yurtdışındaki okulları ve faaliyetleri hakkında, bazı siyasi ve akademisyenlerin izlenimleri ile sosyolojik değerlendirmelerin yer aldığı, “Barış köprüleri-Dünyaya açılan Türk okulları” adlı kitaptan 500 bin adet basılarak ücretsiz dağıtılmasının planlandığı (6 Mart 2005 tarihli İç İstihbarat Raporu’ndaki haberleri teyit etmektedir),

· Yurtdışında okul açma faaliyetleri ile başlayan uluslararası açılımı, Danimarka’da faaliyete geçireceği okul ile pekiştirmeyi amaçladığı değerlendirilmektedir.

Özetle Genelkurmay Başkanlığı Fethullah Gülen’in 2007 Nobel Barış Ödülüne aday gösterilme olasılığından 2005 yılında rahatsız olduğunu ortaya koyuyor. Bu konu da MGK gündemine yukarıdaki rapor üzerinden geliyor.

Fakaaat, Gülen’in Nobel adaylığı gerçekleşmiyor. Hatta ve hatta kendisine “Eski ABD Başkanı Bill Clinton sizi aday göstermeyi düşünüyor” içerikli bir mesaj gelmesine rağmen.

Gülen’in yakın çevresi, adaylığın gerçekleşmemesini, Türkiye’deki gelişmelere ve Ankara’dan gelen bazı mesajlara bağlıyorlar.

Baransu’lu gazete manşetlerinden yola çıkıldığında şu sorunun sorulması elzem oluyor:

MGK’nın sözde “cemaati bitirme kararı”nın AKP tarafından uygulanmasının bir sonucu da Fethullah Gülen’in Nobel adaylığının gerçekleşmemesi olmuyor mu?

O Aristo mantığıyla yani…

TARİH : VAHDETTİN’İN “ATATÜRK’Ü İDAM FERMANI” SAHTE ÇIKTI

1476301_476853002423135_1587868910_n.jpg

VAHDETTİN’İN "ATATÜRK’Ü İDAM FERMANI" SAHTE ÇIKTI

Kurtuluş Savaşı sırasında son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in 11 Mayıs 1920/ tarihinde Mustafa kemal Paşa hakkında İstanbul Divanı Harp Mahkemesinin idam kararına “Olur” vermesi ile ilgili tarihi belgenin metni üzerinde araştırmalar yaptım. 24 Mayıs 1920 tarihi itibarı ile Sadrazamlık makamından Harbiye Nezaretine gönderilen belgeye göre “Selanikli Mustafa Kemal Efendi” nin işlediği suçlar hedef gösterilerek Kara Vasıf Bey, Dr. Adnan, Halide Edip, Fuat Paşa hakkında padişahın onay vermesi anlamına gelen“İrade-i seniye” sözleri bahsi geçen belgenin baş kısma yazılarak düzenlenmiş.

Osmanlı bürokrasi sistemine göre Padişahın onay kararı öncelikle Sadrazam tarafından en üst makama sunulan belge üzerine gerekçeli notlar yazılarak onay verilir. Vahdettin’in onay verdiği ileri sürülen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idamı ile ilgili üst kısmına “irade-i seniye” belgesinde sadece Vahdettin’in gerekçeli açıklaması değil onun “imzası taklit edilerek” belgenin düzenlendiği anlaşılıyor.

Padişah onayı süsü verilen belgedeki “idam kararı” uygulanmak üzere Sadrazamlıktan Harbiye Nezaretine gönderiliyor. Burada çelişkili ve ilginç olan durum ise belgenin düzenlendiği tarihte hem Sadrazam ve hem de Harbiye Nazır Vekili Damat Ferit’tir. “sözü edilen idam karar belgesi kişinin kendi kendine uydurarak verdiği ve üzerine de padişah kararı anlamına gelen “İrade-i Seniye” yazısı bulunan belge Osmanlı bürokrasisinin Padişah adına belge düzenlenmesi kurallarının dışında kurgulanmış (düzenlenmiş) sahte bir “idam karar” belgesidir. Osmanlı Divanı Harp idam karar belgeleri Osmanlı kanunlar ve kararları denetleyen Şurayı Devlet Meclisinde görüşüldükten sonra sadrazam tarafından padişaha sunulmasını gerektirir. Ancak görülen odur ki, bahsi geçen belge padişahın imzası taklit edilerek İngiliz istihbaratı tarafından düzenlenmiştir.

ATATÜRK’ÜN NUTUK KİTABININ ORJİNAL BASKISINDA DA “İDAM KARARI” BİLGİSİ YOK

Kurtuluş savaşının temel kaynağı olan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın nutuk kitabının 1927 yılında yapılan Osmanlı harfli ilk baskısında 1920 yılı mayıs ayı içindeki olaylar bölümünde kendisini hedef alan “idam kararından bahsetmemesi” Vahdettin onaylı Osmanlı Devleti’nin böyle bir hukuki yaptırıma başvurmadığını göstermesi bakımından da önemli.

VAHDETTİN, İŞBİRLİKÇİ DAMAT FERİT’İ GÖREVİNDEN ALDI

Son Osmanlı Padişah Vahdettin, kendi iradesi dışında baskı ve tehditler ve istihbarat oyunları ile hakkında düzenlenen sahte belgelerle Mustafa kemal ve arkadaşlarının Anadolu’da geliştirdiği milli mücadele hareketinin amacına varması için İngiliz yanlısı Damat Ferit’i görevden alarak 21 Ekim 1920 ve 4 kasım 1922 tarihleri arasında Teyfik Paşa’yı sadrazam olarak görevlendirmiştir. Vahdettin bu hareketi ile milli mücadeleye “dolaylı” destek vermiştir.

Cezmi YURTSEVER, Tarihçi

KAYNAK OLARAK BURDAN BAKABİLİRSİNİZ:http://cezmyurtsever-atatrk.blogspot.com/2013/02/vahdettinin-ataturku-idam-fermani-sahte_14.html

YANDAŞ MEDYA /// TARİH : Osmanlı Arşivi, Bulgaristan’a nasıl sat ıldı

1426640_554850157934679_895371819_n.jpg

Osmanlı Arşivi, Bulgaristan’a nasıl satıldı?

Atatürk’ün gizlenen bir vasiyeti var mı? Bana göre yok, birilerine göre var, hem de 400 sayfalık bir hacimde. Son zamanlarda alevlenen tartışma bakalım nereye bağlanacak?

Türk Tarih Kurumu 2005 yılında Latife Hanım’ın mektuplarını açıklayacaktı, ailenin müdahalesiyle açıklanamadı. İşin tuhafı, ne zaman açıklanacağı da belli değil. Bu açıklama Türkiye’deki arşivlerin güvenilirliğini tartışmalı hale getirmişti.

Tabii bütün arşivler için değil söylediklerimiz. Ancak Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı ATASE arşivindeki kısıtlamalar, Dışişleri Arşivi’ndeki tasnifin bir türlü bitmek bilmeyişi, İçişleri-Emniyet arşivlerinde gizlenen belgeler gibi örnekler insanları kuşkuya düşürüyor haklı olarak.

Bu arada Türk Tarihi Kurumu’nun sabıkasının epeyce kabarık olduğunu belirtelim. “Türk Tarihi”ni ortaya çıkarmak üzere kurulan bir kurumun bizzat gerçekleştirdiği Mimar Sinan’ın mezarının açılması hakkında herhangi bir kayıt tutmamış olması çok tuhaf değil mi sizce de? İşte Atilla Oral’ın bir sahaftan bulduğu Atatürk’ün “sansürlenen” mektubunun aslı normalde TTK’da olmalıydı, zira oraya yazılmıştır. Ancak yoktur. Kurumun eski müdürlerinden Uluğ İğdemir’in şahsi arşivinden kopyası çıkan mektubun aslını bakalım ne zaman okuyabileceğiz?

Mektupta neler var peki? Mesela şu cümleler yeterince ilginç:

“Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden ‘İkrebismi rabbi’ safsatasını esas tutmuş olan Araplar medeni cihanlarda, bilhassa Türk zengin medeni muhitlerinde bu iptidai (ilkel) ve cahiliyet devrinin timsali olan düstura yaslanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır.”

Başka ne var Atatürk’ün sansürlenen mektubunda? Hz. Ömer aleyhindeki şu cümleye dikkat buyurunuz: “…Ömer’in (…) gösterdiği çıplak ve çıfıt Araplık malumunuzdur.”

Ya halifeleri alaya aldığı şu sözü nasıl yorumlamak gerekir: “(Türkler) En nihayet Muhammed’in halifesi unvanını taşımak maskaralığında bulunanları emir ve iradelerine ram etmişlerdir.” (Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu, 2013, s. 67-68.)

Bunlar apaçık ortadayken Atatürk’ün etrafında kıyamet kopartılan gizlenen vasiyetinde 50 yıl sonraki yöneticiye halifeliği getirme emrini verdiğini söylemiyorlar mı? İnsaf. Bu direktifi verecek kişinin sağlığında hiç değilse Halifeliğin kurulmasına yönelik bir iması olmaz mı?

Balya balya belge

Asıl meselemiz sansürleme, saklama, gizleme değil, resmen gümbür gümbür satılmış olan arşiv belgelerimiz. Bizzat Atatürk’ün Ayasofya’da mozaiklerin sıvaların altından çıkarılması için emir verdiği 1931 yılında geçiyor olay. Birilerine göre “Altın Çağ”da…

“Altın Çağ” da, kime göre? Tarihimiz ve kültürümüze göre Altın Çağ olmadığı kesin. Tuğralar ve kitabelerin yok edildiği, camiler ve tekkeler gibi vakıf eserlerinin haraç mezat satıldığı bir döneme Altın Çağ denilebilir mi? Siz karar verin.

Başbakanlık Devlet Arşivleri tarafından 1993’te basılan “Bulgaristan’a Satılan Evrak…” adlı kitapta “Arşivin bir milletin tarih ve kültür hazinesi olduğunu idrak eden ecdadımız, bunun içindir ki, kurduğu arşiv teşkilatına “Hazine-i Evrak” adını vermiştir.” diye yazılı. Yani Osmanlı döneminde arşivin adı, “Belge Hazinesi”dir.

Bakalım bu hazine 1931 yılında nasıl satılmış? Aynı kitaptan okuyoruz: “1931 yılında, asla affedilmesi ve unutulması mümkün olmayan bir gaflet neticesi, bilebildiğimiz kadarı ile dünya arşivcilik tarihinde bu konuda tek örnek olarak çoğu maliyeye ait Osmanlı dönemi arşiv malzemesi, milli hafızamızın bir bölümü, sorumsuz, milli kültür ve şuurdan habersiz bir iki kişinin gayretiyle Bulgaristan’a hurda kâğıt olarak satılmıştır.”

Ancak Muallim Cevdet ve İbrahim Hakkı Konyalı hadisenin üzerine gidince satışlar durdurulmuş, satılanların hurda kâğıt değil, tarihî arşiv belgeleri olduğu anlaşılmış ve giden balyalar geri istenilmişse de, Bulgaristan bu sayede en büyük Osmanlı arşivlerinden birini kurmuş, bize de birkaç çuval işe yaramaz belgeyi iade etmiştir. Bulgaristan bu gaflet ve hatta hıyanet yüzünden bugün Osmanlı tarihi çalışanların uğramak zorunda oldukları duraklardan biridir.

Peki olay nasıl ortaya çıkmış? Bunu Konyalı’nın 4 Haziran 1931 tarihli “Son Posta” gazetesine yazdıklarından takip edelim. Evrak satılırken arşivde gördüğü manzara şöyleymiş:

“Koridor harman halinde dökülmüş kâğıtlarla dolu idi. Arkada yüzlerce torba kâğıt yığılmıştı. Torbaların üzerine çıktım. Çok kıymetli vesikalar, defterler göze çarpıyordu…”

Kadrini bilemediğimiz değerlerden Muallim Cevdet ilk duyduğunda inanamamıştır bu hoyratlığa. Gazeteleri ve resimleri görünce yıldırımla vurulmuşa döner ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. Ardından kalkıp gider Sultanahmet Meydanı’na. Manzarayı gözleriyle görür. Ve yarım saat sonra bir kucak dolusu belgeyle döner. “Bunları beşer kuruşa çocukların elinden aldım, tarihî evrak bu hale getirilir mi?” der ve gözyaşları ıslatır bu defa belgeleri.

Ardından Başvekil İsmet İnönü’ye mektup yazıp faciayı haber verir. 400’e yakın sandık ve balya dolusu belge, kilosu üç kuruştan Bulgaristan’a satılmıştır. Demek ki, Türkiye’nin en zengin arşivinin yarısı imha edilmiştir! Ve hiç sakınmadan öldürücü sorusunu sorar: “Biz vahşi miyiz?”

Vahşi miyiz, değil miyiz? Tarih bunu yazmıştır ve daha bilmediğimiz daha neleri yazacaktır?

Tarih yağması

İşte Muallim Cevdet’in taşınırken yere düşen ve sokaktaki çocuklar tarafından toplanan belgelerden her birine 5 kuruş ödeyerek satın aldığı belgelerden bazıları:

1. Viyana seferine dair parçalanmış yol masrafı defteri.

2. Uygurca metinlerin çözülmesi için hayati değerde bir anahtar.

3. Orhaniye zırhlısının mühimmat defteri.

4. Sırbistan’da ilk fethettiğimiz Niş Kalesi’ne ait kayıtlar.

5. Gazi Mihal evladının Plevne’deki vakfına ait bir kayıt.

6. 1700’lü yılların başına ait Hatice Sultan’ın mührünü taşıyan bir mutfak defteri ki, o dönemdeki yemeklerin nasıl yapıldığını vs. öğrenmek için birinci el kaynak.

7. Maliye memurlarının mühürleriyle vergi nişanlarını içeren bir defter.

8. Divan edebiyatının yıldızlarından Şeyh Galib’in evlatlarına verilen bir ferman ve daha neler neler…

Muallim Cevdet’in ısrarı ve basının rezaletin üzerine gidişiyle mızrak çuvala sığmayacak, Bulgaristan’a belge sevkiyatı duracak ama giden de gitmiş olacaktır. Sonunda Başvekil İsmet Paşa satışın durdurulması ve arşivin korunması talimatını verir ama iş işten geçmiştir. Yine de Muallim Cevdet bu faciaya “cinayet” demeye devam edecek, gazeteler ise şu başlığı atacaklardır: “Türk tarihinden beş asır yağma edilmiştir.”

FETULLAH GÜLEN DOSYASI /// SAYGI ÖZTÜRK : “İstihbarat, Cumhurbaşkanı’ndan önce Fethullah Hoca’ya gider”

Saygı Öztürk

saygi

Bazı kritik bilgileri öğrenir ancak bunun belgesine ulaşamadığınız zaman açıklamalarınız da kısıtlı olur. Hatta birileri “yok hükmündedir, uygulanmadı” diye sizi yalanlar. Doğru bilgiye ulaşmak için milletvekiliyseniz, Başbakan ya da ilgili bakana TBMM Başkanı aracılığıyla soru yöneltirsiniz. TBMM İçtüzüğü’nün 96. maddesine göre yazılı sorulara 15 gün içinde cevap verilmesi gerekiyor.

Hükümet-Fethullah Gülen cemaati arasında yaşanan kavga giderek kızışıyor. Bu sayede yeni ve bilinmeyen belgeler ortaya konuluyor, bazı davaların nasıl dayanaksız ve temelsiz olduğu da ortaya çıkıyor.

Başbuğ, cezaevinde söyledi

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, kendisini cezaevinde ziyaret eden milletvekillerine yargılandığı dava ile ilgili 3 sayfalık bilgi notu veriyordu. O notta, Başbuğ, 29 Ağustos 2012 tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararına ek olarak, 28 Ekim 2004’te “İrticai Faaliyetlere Karşı Yürütülecek Mücadele Stratejisine Ek Eylem Planı”na göre işlem yapıldığını belirtiyordu.

MGK kararı da, buna bağlı olarak çıkarılan ek eylem planı da ellerinde yoktu. Eski savcı olan CHP Milletvekili Ali Özgündüz, bu kritik bilgiden yola çıkıp, 29 Ağustos 2012 tarihinde Başbakan’ın cevaplaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi verdi. Önergede, “28 Ekim 2004 tarihli ‘İrticai Faaliyetlere Karşı Yürütülecek Mücadele Stratejisine Ek Eylem Planı’ ile Başbakanlık tarafından, Genelkurmay Başkanlığı’na irticayla mücadele konusunda görevler verilmiştir. Bu strateji planlarıyla kendine verilen görevleri yapmakla yükümlü olan Genelkurmay Başkanlığı’na 28 Ekim 2004 tarihinde gönderilen Ek Eylem Planı’na ilişkin aydınlanmamış çok sayıda nokta bulunmaktadır” açıklamasını yapıyor ve ardından soruları yöneltiyordu.

15 aydır açıklanmadı

Özgündüz, “2004 tarihli planların kamuoyuna açıklanması düşünülmekte midir? Bu planların orijinal nüshasından alınan birer örneklerinin, önerge yanıtına ek olarak gönderilmesini talep etmekteyim” diye önergesini sonlandırdı.

Milletvekili Özgündüz de az değil hani, bilgi verilmesiyle yetinmeyip, belgelerin fotokopisini de istemiş. Aylarca beklemesine rağmen sorusuna cevap verilmeyince 15 Mayıs 2013’te Başbakan’a aynı soruları yine yöneltti.

Aradan tam 15 ay geçti. Sorulara yine cevap verilmedi. Bu bile bilgilerin gerçek olduğunu ortaya koyuyordu. Başbakan, bu bilgileri milletvekilinden gizledi ama gazeteci bu belgelere ulaştı ve okuyucularıyla paylaştı.

Başbakan’ın danışmanı, “yok hükmündedir” derken, irtica ile mücadele eylem planının uygulamaya konulduğu da yine belgelerle ortaya döküldü. Bu belgeler yayımlanmamış olsaydı, birileri meydana çıkıp “Biz o kararları uygulamadık” demeye devam edecekti.

Veren’in açıklaması

Gizli olan belgeler ortaya döküldü. Bu belgelerin “cemaat” tarafından sızdırıldığı öne sürülüyor. Eğer cemaat aracılığıyla sızdırıldığı gerçekse, bu da cemaatin, devlet içindeki gücünü ortaya koyar, bu konuda cemaat hakkındaki iddiaları da doğrular.

Bir dönem Fethullah Gülen’in en yakınında olan ve “sağ kolu” diye nitelendirilen Nurettin Veren’in, Doğan Kitap’tan çıkan “Okyanus Ötesindeki Vaiz” isimli kitabım için yaptığı açıklamadan bir bölüm şöyle: “Fethullah Gülen’e haber taşıyan üst düzey görevlerde bulunan yüzlerce kişi var. Bakanlardan, subaylardan, istihbarattan, polisten çok sayıda tanıdığı var. Bakanların 4’te 3’ü kendisini tanır, birlikte çay kahve, çorba içmiş insanlar. Ona, haber veren yüzlerce insan var. Olayı Cumhurbaşkanı’ndan daha iyi duyar. Onun görevi o. Haber vermeleri de gayet normal. Çünkü yıllardır böyle devam ediyor.”

Çok iyi bir istihbaratçıdır

Nazlı Ilıcak, ‘Fethullah Gülen çok iyi bir istihbaratçı. En iyi bilgiler onda toplanır’ diye yazmıştı. “Biz Fethullah Hoca ile bir eğitim seferberliği için 1966 yılında yola çıkmıştık. Ben 16, Fethullah Hoca 26 yaşındaydı. Eğitim için yola çıkmışken, şimdi Fethullah Gülen Amerika’dan Türkiye’nin JİTEM’ine, Emniyet’ine, istihbaratına, hükümetine yön vermeye çalışıyor. Şimdi sen Amerika’da Türkiye Cumhuriyeti’nden daha fazla bilgi mi alıyorsun ki onları uyarıyorsun? Bu bizim işimiz mi?

Biz devlete, siyasete bulaşmayacaktık! Hani biz siyasetten uzak duracaktık! Hani devlete talip değildik! Peki şimdi niçin devletin en hassas kurumlarının işlerine burnumuzu sokuyoruz? Amerika’dan, Türkiye’nin işlerine karışmak, mesaj vermek, tam bir hastalıktır.”

Cemaatin yalnız Emniyet’te değil, Veren’in açıklamasına göre her kesimde etkili olduğu anlaşılıyor. Başında da belirttiğimiz gibi bu belgelerin basına yansımasında cemaatin rolünün bulunup bulunmadığını bilmiyoruz.

MGK kararlarını açıklamak suç. En azından 10 yıl hapis cezasını gerektiren, üstelik paraya çevrilemeyen, ertelenemeyen bir suçtan söz ediyorum. Taraf Gazetesi Yazarı Mehmet Baransu’yu ortaya koyduğu belgelerden dolayı kutluyorum.

Kutlanacak diğer kişi ise 15 aydır bu belgelerin izini süren ve hep gündemde tutmaya çalışan CHP Milletvekili Ali Özgündüz’dür.

YANDAŞ MEDYA CEMAAT VE AKP ÜZERİNDEN SAVAŞA DEVAM EDİYOR /// Hükümet Cemaat polemiği Sabah’ta ka vga çıkardı

Sabah yazarı Nazlı Ilıcak’ın isim vermeden eleştirdiği gazeteci, Sabah Özel İstihbarat Müdürü çıktı. O gazeteci de twitter’dan Ilıcak’a verdi veriştirdi.


Sabah
yazarı Nazlı Ilıcak‘ın dün gazetesindeki köşesinde "Bir deli kuyuya taş atıyor, bin akıllı çıkaramıyor" diyerek yazdığı yazıda itham ettiği gazeteci, Twitter’dan çok sert yanıt verdi.

ELEŞTİREN DE ELEŞTİRİLEN DE SABAH’TA

İşin ilginç yanı, Hanefi Avcı’yla ilgili olan ve Cemaat-Hükümet gerilimine dair bir ayrıntı diye dile getirilen iddiaları ortaya atan, Nazlı Ilıcak‘ın da ismini anmadan eleştirdiği o gazetecinin de Sabah’tan olması.

Gazetenin Özel İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek, Twitter’dan Nazlı Ilıcak’a "bu güne kadar benden aldığınız belgelerle köşe yazısı yazmadınız mı?" diye sordu ve ekledi "Şimdi deli saçması oldum, muhteşem köşkünüzdeki özel partilere beni davet etmediniz mi?"

İşte Sabah gazetesini birbirine katan o polemik:

ILICAK DÜN NE YAZMIŞTI?

"Bir gazeteci, Twitter’da Hanefi Avcı’nın bir iddiasına yer verdi:

"Bu ülkede neler oluyor neler… Dinlemeler içeren eski tip kasetleri Hanefi Avcı’nın makamına gizlice koyan polislere soruşturma açtığı için Eskişehir Başsavcısı düz savcı oldu."

Bu iddianın ardında "Cemaatçi HSYK, soruşturmayı karartmak amacıyla savcıyı cezalandırdı" suçlaması var.

Dört Bir Taraf’ta Nagehan Alçı o tweet’i ciddiye alıp bahsetmeseydi, ben de gerçeği meydana çıkaramayacaktım.

Türkiye’de maalesef komplo teorileri hakikati gölgeliyor; Türk insanının beyni de, komplocu mesaiye çok yatkın.
(…)
Atamasını beğenmeyen ya da bürokrasideki rakibini saf dışı etmek isteyen herkes, her an bir kılıf uydurabilir. Ama gazeteci, arka plandaki gerçeği okurlarıyla paylaşmak zorundadır.

SABAH ÖZEL İSTİHBARAT BİRİMİNDEN YANIT

Sabah gazetesinde haber merkezine paralel bir şekilde oluşturulan Özel İstihbarat’ın müdürü olan Abdurrahman Şimşek, gazetesinin yazarı Nazlı Ilıcak’ın bu yazısına sert bir şekilde yanıt verdi.

Şimşek Nazlı Ilıcak’a şöyle seslendi:

Hanefi Avcı ile ilgili attığım twetleri Nagehan Alçı, CNNTURK’te dile getirince, SABAH Yazarı Nazlı Ilıcak, köşesinde bana çakmış++

+Beni bir deli kuyuya taş atmış ve gerçekleri manipüle ettiğimi iddia etmiş.Şimdi soruyorum; benden aldığınız dosyalarda mı deli saçmasıydı?

BENDEN ALDIĞINIZ BELGELERİ KÖŞENİZDE YAZMADINIZ MI?

Ey Nazlı Ilıcak, medya mensupları Ergenekon dosyalarını haber yapmak için mumla ararken, benden aldığınız belgeleri köşenizde yazmadınız mı?

Sayın Nazlı Ilıcak, beni günlerce arayıp Ergenekon konusunda;"bana brif verirmisin"diyen siz değilmiydiniz! Benden dosya dosya almadınızmı?

Nazlı Hanım, benden aldığınız istihbarat raporlarını köşenizde özel bilgiler olarak okurlarınıza sunmadınızmı? Sonra da bana çakıyorsunuz!

Gazeteci sınırları içinde size her türlü desteği vermedim mi? Şimdi deli saçmasımı oldum?Ergenekonu benden ve dosyalarımdan öğrenmediniz mi?

KÖŞKÜNÜZDEKİ PARTİLERE BENİ DAVET ETMEDİNİZ Mİ?

Nazlı Hanım, O dönem yazdığınız her köşe yazısı olay olmuyormuydu? Hatta muhteşem köşkünüzdeki özel partilere beni davet etmediniz mi?

Ey Nazlı Hanım, size özel haber kaynaklığı yapan birine, Gülen Hareketine yaranmak için şimdi "kuyuya taş atan bir deli" mi oldum!

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Tarık Ramazan /// Mısır : Hükümet darbesi, ikinci perde

Mısır ordusu siyasete dönmedi, çünkü zaten siyaseti terk etmemişti. Mübarek’in devrilmesi, yeni nesil subayların sivil hükümet perdesi arkasında yeni bir tarzda siyasete girmelerine izin veren askeri bir hükümet darbesiydi

İki seneden beri bana sık sık, 18 sene girmemin yasak olduğu Mısır’ı niçin ziyaret etmediğim soruldu. Elde etmeyi başardığım -İsviçre ve Avrupalı yetkililer tarafından doğrulanan- bilgiler temelinde sık sık tekrarladığım üzere, Mısır ordusu sımsıkı bir şekilde kontrolü elinde tutmaya devam ediyordu ve siyasi arenadan asla ayrılmamıştı.

Yaygın "devrimci" coşkuyu hiç paylaşmadım. Mısır’daki olayların, Tunus’takilerden daha fazla, ani gelişen tarihi ayaklanma sonucu olduğuna da hiç inanmadım. Bu iki ülkenin halkları diktatörlükten, ekonomik ve sosyal krizlerden sıkıntı çekti; bunlar şerefleri, sosyal adalet ve hürriyet adına ayağa kalktılar. Bunların uyanışı, bunların "entelektüel devrimi" ve bunların cesaretine saygı gösterilmelidir. Ama siyasi, jeostratejik ve iktisadi konuların basit fikirli, düz izahlarını kabul etmek ya da bunları haklı görmek tamamen mantıksız olacaktır. Üç sene kadar önce, bir kitapta ve sonra da bir dizi makalede rahatsız edici deliller ve genelde ana akım siyasi analizler ve medya analizlerinde gözden kaçırılan temel jeopolitik ve iktisadi mülahazalarla okuyucuları uyardım ve "Arap Baharı’yla" gelen coşku konusunda eleştirel analizler yapmakta ısrar ettim.

Mısır ordusu siyasete dönmedi, çünkü zaten siyaseti terk etmemişti. Hüsnü Mübarek’in devrilmesi, yeni nesil subayların sivil hükümet perdesi arkasında yeni bir tarzda siyasete girmelerine izin veren askeri bir hükümet darbesiydi. 29 Haziran 2012’de yayımlanan makalemde, cumhurbaşkanlığı seçiminin altı aydan bir seneye kadar bir dönemle geçici olduğuna dair ordu yüksek komutanlığı duyurusundan bahsettim (makalenin başlığı önseziyi açık bir şekilde ortaya koyuyordu: "Seçim hiçbir şey için mi?" Amerikan yönetimi tüm süreci takip etmişti. ABD’nin 50 senedir Mısır’da müttefiki ordu oldu, Müslüman Kardeşler (MK) değil. Son açıklamalar, (bkz International Herald Tribune, 5 Temmuz ve Le Monde, 6 Temmuz) zaten açık olan bu durumu doğruluyor: Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirme kararı 30 Haziran’dan çok daha önce verilmişti. Cumhurbaşkanı Mursi ve General El Sisi arasındaki bir konuşma, ülkede ordunun başındakinin, "halkın arzusu adına" yapılacak askeri darbeyi haklı gösterecek halk ayaklanmalarının başlamasından haftalar önce cumhurbaşkanını devirmeyi ve hapse atmayı planladığını gösterdi. Zekice bir strateji! Ordunun gerçekten halkı gözettiği inancı vermek üzere milyonlarca kişinin katıldığı gösteriler düzenle! İkinci perde olarak da hükümet darbesi.

Peki o zaman Amerikan yönetiminin "darbe" kelimesini kullanmaktan kaçındığı (kullansaydı bu, yeni rejime mali destek sağlamayacağı manasına gelecekti) o ani tepkisini nasıl tahlil edeceğiz? "Şaşkınlık" içindeki bir hükümet için, darbecilere karşı siyasi, iktisadi ve hukuki açıdan en uygun kelimeyi kullanması tuhaf bir durum. Elbette Avrupalı hükümetler de aynısını yapacaklar: Ordu, insanların çağrısına "demokratik biçimde" karşılık verdi. Hepsi de gerçek olamayacak kadar güzel. Kronik elektrik kesintileri, benzin ve doğal gaz kıtlığı, cumhurbaşkanının devrilmesinden sonra sihirli bir şekilde aniden sona erdi. Sanki insanlar sokaklara dökülsünler diye temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bırakılmıştı. Uluslararası Af Örgütü, silahlı kuvvetlerin planlanmış gibi (yakından takip etmesine rağmen) bazı gösterilere müdahale etmeyip şiddetin kontrolden çıkmasına izin verdiği tuhaf durumunu gözlemledi. Silahlı kuvvetler daha sonra, Le Monde’da doğrulandığı üzere uluslararası medyaya askeri helikopterlerden çekilmiş, Mısır halkını neşe içinde, askeri kurtarıcılarını kutlarken gösteren fotoğraflar sağlayarak müdahalesine halkla ilişkiler kampanyaları ekledi.

O zamandan bu yana hiçbir şey değişmedi: "Arap baharı" ve Mısır "devrimi" General Abdülfettah El Sisi’nin rehberliği altında devam ediyor. Amerika Birleşik Devletleri ordusu tarafından eğitilen general, Amerikalı mevkidaşlarıyla yakın teması korudu. The New International Herald Tribune (6-7 Temmuz) bizi General El Sisi’nin Amerikalılar kadar İsrail hükümeti tarafından da iyi bilindiği hususunda bizi bilgilendirir. Bize söylendiğine göre "o ve ofisi" Muhammed Mursi cumhurbaşkanlığı sarayında ikamet ederken bile "İsrail hükümetiyle iletişim kurmaya ve birlikte çalışmaya" devam etmiş. Sisi daha önce Kuzey Sina’da Askeri İstihbarat Servisleri’nde görev yapmış, Amerikalılarla İsrail yetkilileri arasında gidip gelerek faaliyet göstermişti. Amerika Birleşik Devletleri gibi İsrail’in de Mısır’daki gelişmelere olumlu baktığını söylemek hafife alınamaz.

Bu gerçeklerden sonra şaşırtıcı olan, saflık, tecrübesizlik ve Muhammed Mursi, müttefikleri ve bir teşkilat olarak Müslüman Kardeşler tarafından yapılan hatalardır. Son üç yıldır hem "Hürriyet ve Adalet" partisi hem de MK yönetiminin düşünce, eylem ve stratejilerini sert bir şekilde eleştirdim (son 25 senedir analiz ve yorumlarım sert bir şekilde eleştireldi, öyle de kalmaya devam ediyor). Tuzak bariz bir şekilde görülüyordu; konu hakkında yazdıklarım (Mart ve Aralık 2012 arasında yazılmış kitap ve makaleler) ciddi eksikliklere işaret ediyordu. Cumhurbaşkanı Mursi’yi gerek muhalefeti hükümete katılmaya gerek de geniş kapsamlı milli diyalogun bir parçası olmaya davet ederek muhalefetle ilişki kurmak için yapabileceği her şeyi yapmamakla eleştirmek adil olmaz. Onun yaklaşımları, muhalefetin onun her teşebbüsüne şiddetle karşı çıkmasıyla reddedildi. Ama onun devlet işini idaresi, insanların hatta en güvendiği danışmanlarının sesine kulak vermedeki başarısızlığı, MK yönetiminin en yüksek kademeleriyle dışlayıcı ilişkileri ve aceleyle, düşünmeden verilmiş kararlarının (bazılarını daha sonra kendisi de hata olarak nitelendirdi) acımasızca eleştirilmesi gerektiği de bir gerçektir.

Ama daha temel seviyede, en büyük hatası, mutlak siyasi vizyon eksikliği ve açık bir şekilde belirlenmiş siyasi ve iktisadi önceliklerinin olmayışı, yolsuzluk ve fakirlikle mücadele edememesi ve onun sosyal ve eğitimle alakalı işleri felaket derecede kötü yönetmesi oldu. Uluslararası Para Fonu’nun talepleri (ve kasıtlı oyalamaları) devleti tahammül edilemez bir hale soktu. Mursi hükümeti, bu uluslararası kurumun kendisini destekleyeceğine inanmıştı. Ancak bugün, Cumhurbaşkanı Mursi devrildikten sonra IMF daha önceki aşılmaz engelleri kaldırmaya hazır göründü. Bu, demokratik olarak seçilmiş hükümetin devrilmesinden sadece üç gün sonra oldu.

Cumhurbaşkanı, onun hükümeti ve Müslüman Kardeşler’in saflığı şaşırtıcı oldu. 60 yıllık muhalefet ve (ABD yönetimi ve Batı’nın doğrudan ve dolaylı takdisiyle) yapılan askeri baskı sonrasında, bunlar eski düşmanlarının kendilerinin iktidara yükselmesini destekleyeceklerini nasıl tahayyül edebildiler? Bunlar 1992’de Cezayir, daha yakınlarda da Filistin’de kendi tarihlerinden hiçbir ders almadılar mı? Ben bunların programının (sathi) muhtevası ve Cumhurbaşkanı Mursi ve Müslüman Kardeşler’in ne olduğu belirsiz stratejisini (silahlı kuvvetler ve Amerika Birleşik Devletleri’yle uzlaşma, ekonomide teslim, Filistin davası vs…) eleştirdim, halen de eleştiriyorum ama bunlardaki siyasi uyanıklık eksikliği oldukça şaşırtıcı oldu. Cumhurbaşkanı Mursi’nin, devrilmesinden daha 10 gün önce General El Sisi’ye onun rütbesini indirebileceğini (neticede onu kendisi atamıştı), Amerikalıların da "asla darbeye izin vermeyeceklerini" söylediğini işitmek, gerçek üstü olduğu kadar akıllara durgunluk vericiydi.

Bazı gözlemciler, Selefilerin ve özellikle de En-Nur partisinin, Cumhurbaşkanı Mursi’ye muhalif "demokratik" cephenin yanı sıra ordu kuvvetlerine katıldığını görerek şaşırdılar. Batı medyası "İslamcı" Selefileri Müslüman Kardeşler’in müttefiki olarak yaftalamakta hızlıydı. Aslında bunlar Körfez ülkelerindeki rejimlerin müttefikleriydi, halen de onların müttefikidir. Bu ülkeler de Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel müttefikleridir. Müslüman Kardeşler’le Selefilerin müttefik olduğu fikri, Müslüman Kardeşler’in dini itibarını sarsmak ve onu uç noktalara gitmeye zorlamak içindi. Cumhurbaşkanı Mursi’nin devrildiği an, onlar sadece ona ihanet etmekle kalmadılar, tüm dünyanın görmesi için stratejilerini ve stratejik müttefiklerini de açıkladılar. Yeni darbe rejimini ilk tanıyan ülkelerin Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar olması pek şaşırtıcı değil. Bunların güçlü örgütleri Mısırlı Selefilere (ve bunların Tunus’taki emsallerine) doğrudan ve dolaylı mali destek sağladı, sağlamaya da devam ediyor. Sathi bir okuma, Suudi Arabistan ve Katar’ın Müslüman Kardeşler’i desteklediği inancına yol açabilir. Gerçekte ise bunlar Amerikan gücünün bölgedeki ana payandalarıdır. Strateji, birbirlerine düşürmek ve istikrarsızlaştırmak için farklı İslami eğilimler arasında ayrılık tohumları ekmektir. Aynı strateji, Sünni siyasi örgütler arasındaki çekişmelere de odaklanır ve Şiilerle Sünniler arasındaki ayrılığı büyütür. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın, Körfez ülkelerindeki Selefilerin siyasi İslam’ıyla (ve bunların demokrasiyi reddetmeleri, azınlıklara saygı göstermemeleri, kadınlara karşı ayrımcılık yapmalarıyla) bir problemi yoktur. Bunlar baskıcı ve gerici iç politikalar tatbik ederken onların jeostratejik ve bölgesel ekonomik çıkarlarını korurlar. Bu politikalar içeride uygulandığı sürece Batı için fazla problem teşkil etmez.

Tüm bunlar zevahiri kurtarmak için. Milyonlarca Mısırlı, "ikinci devrimi" desteklemek için toplandı ve silahlı kuvvetlere başvurdu. O da hemen karşılık verdi. Onlar şimdi iktidarı sivillere bırakacaklarını taahhüt ediyorlar. Muhalefetin lideri Muhammed El Baradey, süreçte önemli rol oynadı, ön planda oluşu giderek artıyordu. 2008’den beri siber muhalif gençlik ve 6 Nisan hareketi’yle yakın temas içindeydi. Kitabımda bahsettiğim ABD Dışişleri Bakanlığı belgeleri, onun Amerikan yönetimiyle de yakın bağlantısını gösteriyor. Onun görünürlüğü, zekice bir stratejiyle teşvik edildi. Başbakanlık görevini kabul etmese de (ve bekleyip görülmesi gereken, cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını duyursa da), Mısır siyasi sahnesinde önemli bir oyuncu olarak ortaya çıktı. O, bilindiği üzere -ve demokratik bir şekilde- Müslüman Kardeşler üyelerinin tutuklanması, televizyon istasyonlarının kapatılması ve MK üyesi olmasalar da Cumhurbaşkanı Mursi’yi desteklemeye devam eden vatandaşlara (bunlardan bazıları demokratik meşruiyeti destekliyor) uygulanan tüm baskıcı önlemleri savundu. Önümüzdeki haftalar, bu askeri devletin sivil karakterinin geliştirilmesi planları hakkında bize daha fazla ayrıntı verecektir. Mısır ordusunun onlarca yıldır milli ekonominin yüzde 40’a yakınını başardığı ve her sene yapılan 1,5 milyar dolarlık Amerikan yardım paketinin en büyük alıcısı olduğu da hatırdan çıkarılmamalıdır.

Seçilmiş bir cumhurbaşkanı, askeri bir darbeyle devrildi. Bunu ifade edecek başka bir kelime yoktur. İnsanlar, adalet, itibar, beka ve daha iyi bir hayat için meşru arzular içinde, farkında olmadan kendilerini en üst seviyedeki medya-ordu operasyonunun içinde buldular. Durum ciddidir; Batılı hükümetlerin sessizliği bilmemiz gerekenler hakkında bize çok şey anlatıyor. Hiç "Arap baharı" olmadı; bundaki devrimlerin kokusu göz yaşartıcı bomba gibi göz yakıyor.

Günümüzde resmi görüşü kabul etmeyen bir yazarın, "komplo teorisyeni" denilerek dışlanması alışılmadık değildir. Bunların tahlilleri, dayandığı temeller üzerindeki gerçekler araştırılmadan reddedilir. Biz bu küreselleşme çağında milli güvenlik politikaları ve yapıları, yeni iletişim araçları, siyasi entrikalar, kötü niyetli taktikler, bilgi manipülasyonlarının artık geçmişte kaldığı hükmüne mi varmalıyız? "Komplo teorisyeni" yanlış düşüncelere sahip olan, görüşleri uygun olmayan insanlar, belli ülkelere (Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ülkeleri, İsrail, Arap ve Afrika diktatörlükleri vs) gerçekte sahip olmadıkları gizli güçler atfeden paranoyaklar için yeni icat edilen bir hakarettir. Bizim (Salvador Allende’ye suikasttan Thomas Sankara’nın ortadan kaldırılmasına kadar) Latin Amerika ve Afrika tarihinde iz bırakan komplolar hakkında öğrendiklerimizi unutmamız gerekiyor; Irak’ın istilası ve Gazze’de katliamlara yol açan yalanları gözardı etmemiz gerekiyor (her ikisi de meşru müdafaa olarak gösterildi); Batı’nın Körfez’deki şeyhliklerle ittifakı ve oradaki Selefileri desteklemesi hakkında hiçbir şey söylemememiz gerekiyor; İsrail menfaatleri adına bölgesel istikrarsızlıklar ve son Mısır’daki askeri darbeye gözlerimizi kapatmamız gerekiyor. Bir yanda Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın diğer yanda Rusya ve Çin’in, Suriye konusunda anlaşmamakta anlaştığını ve her gün 170 Suriyelinin ölmesinin Büyük Güçler’in stratejik ve ekonomik çıkarları için hiçbir şey ifade etmediğini fark etmememiz için saf ve çabuk kananlar olarak kalmaya devam etmemiz gerekiyor.

Mükellefiyetimiz, basite indirgemeden kaçınmak için gerçeklere bağlı kalmaktır. Olayların fazla basite indirgenmiş okumasının tam zıddı, "komplo teorisi yapmak" değil, tarihten, zorlu hakikatlerden ve çatışan çıkarların detaylı analizinden elde edilen bilgilerdir. Burada sunulan yorumlar pekala yanlış veya eksik olabilir ama önemli ve ispatlanabilir deliller tarafından defalarca teyid edilmiştir. Analizlerimizi eleştirenler ya da analizlere karşı çıkanlardan, iftiralar ve ucuz sloganlardan uzak, gerçeklere dayalı karşı analizler gelmesini dört gözle bekliyoruz. İnsanların askeri bir darbeyi gerçek ismiyle adlandırmayı reddettiği ve çoğu medya gözlerini kaçırdığı zaman eleştirel vicdan saati gelip çatmıştır.

Kaynak: http://www.tariqramadan.com

Dünya Bülteni için çeviren: Mehmet Şeyhoğlu

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Fehmi Hüveydi : Türkiye’nin Mısır tavrını anlayışla karşılayalım

Türkiye’nin darbelerle dolu tarihi Türk hükümetinin yetkililerinin Mısır olaylarına neden çabuk tepki gösterdiğini açıklıyor

Mısır’da son zamanlarda yaşanan olaylarda Türkiye’nin pozisyonunu ve tutumunu anlamaya davet ediyorum. Olanları doğru bir çerçeveye oturtarak, bizdeki ‘medya şebbihası’nın iki ülke arasındaki ilişkileri bozmadan, bu ilişkinin ufuk çizgisinde beliren bulutların ipleri koparan bir fırtına savaşına dönüşmeden ve iki ülke arasındaki ortak çıkarları ve kurulan köprüler yıkılmadan önce harekete geçmek lazım.

Türkiye’den başbakanın ve dışişleri bakanının diliyle gelen resmi açıklamaların Kahire’yi hiç memnun etmediği bir sır değil. Mısır’ın başına gelenin darbe olduğunu açıkça ifade eden Ankara, Muhammed Mursi’nin de ülkenin meşru lideri olduğu üzerinde ısrar ediyor. Tabi bu görüşü yalnızca Türkler savunmuyor. Askeri darbelere karşı hassasiyetleri olduğu bilinen batılı demokrasi anlayışından yola çıkan AB’den de hemen hemen aynı sesler yükseliyor. Öyle ki Türk siyasi tarihinde yaşanan darbeleri ve rollerini değerlendiren AB, Türkiye’nin kendi aralarına katılmalarındaki engellerden biri olarak bu darbeleri görüyor.

Avrupa, ordunun siyasetteki rolü konusunda bu kadar hassasken, bu durum Türkler için de önemli bir düğüm oluşturuyor. Çünkü ordunun siyasetteki ağırlığı yüzünden1923’te Cumhuriyet kurulduktan sonraki 70 yıl kaosun içinde bulunan Türkler, bu süreyi net bir dille kabus olarak görüyorlar. Ta ki 2003’e kadar. 2003’te Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti hükümeti, askerin siyasi hayattaki rolünü etkileyecek bir dizi kanun çıkardı ve darbe kapısını tamamen kapattı. Parlamentonun onayından geçen kanuna göre asker bundan böyle yalnızca sınırları korumakla görevlendirildi ve iç siyasete müdahalesi engellendi.

Neredeyse her on yılda bir yapılan dört darbeyle sarsılan Türkiye, ordunun siyasetteki etkisi konusunda acı tecrübelere sahip oldu. Ordu, yaptığı darbelerle ülkedeki siyasi hayatı deforme ediyor, askerin topluma dayattığı vesayet anlayışı nedeniyle önlerine set çektiği partileri de bodurlaştırıyordu. Ordunun toplumun çeşitli katmanlarındaki bu nüfuz savaşı nedeniyle 2004’te ordunun Radyo Televizyon Üst Kurulu ve Talim Terbiye Yüksek Kurulundaki etkisini yok etmek için anayasa kanun değişikliğine gidildi.

Bu tarihi arka plan Türk hükümetinin yetkililerinin Mısır olaylarına neden çabuk tepki gösterdiğini açıklıyor. Verilen tepkinin nedeni sadece ülkenin darbelerden muzdarip olması değil, aynı zamanda ordu- siyaset ilişkisi karşısında sert duran ve Muhammed Mursi’nin askerler tarafından devrildiği hafta bunun için kanun çıkaran Ankara’dan destek beklemememiz gerektiğiydi. Türkiye yasal olarak bu sorunu gerçekten çözdü ancak askerin siyasi hayattan tamamen soyutlandığını söylemek zor. Kendilerini hala toplumun varisleri olan bazı generaller, 2011 yılında Erdoğan hükümeti üzerinde baskı kurmayı denedi. Bu bazen ordudan toplu istifalarla bazen de AK parti hükümetini toplumun gözünden düşürmek için satın alınan internet siteleri yoluyla yapılan kampanyalarla gerçekleşti. Ancak, Erdoğan daha güçlüydü ve kendisine karşı yürütülen bu eylemleri başarısızlığa uğratmayı başardı.

Erdoğan’ın İslami bir geçmişinin olduğunu ve bu nedenle hem Mursi’ye hem de partisine karşı sempati beslediğini hiç kimse inkâr edemez. Bu sempati birçok yolla kendisini gösterdi. Türk hükümetinden Hişam Kandil hükümetine verilen 2 milyar dolarlık kredi bunlardan biri. Yalnız Mursi’nin gidişinden ve Türkiye’nin Mısır’daki darbeye karşı olan aleni itirazından sonra bu sempatinin etkisini yitirmeye başladığı söylenebilir. Bilindiği üzere Türkiye’nin Mısır’a yönelik aktif politikası Hüsnü Mübarek döneminde başlamış, Mısır, Türkiye’nin gözlemci sıfatıyla Arap ligine katılmasına destek vermişti. İki ülke arasındaki siyasi gelişmelerin yanında ekonomik alanda da ilerlemeler kaydedildi. Türkiye Mısır’da 350 işyeri açarak 50 bin Mısırlıyı buralarda istihdam etmeye başladı. Mısır’da yaşayan Türklerin sayısı ise 8 bini buluyor. Bunların 200’ü üniversite eğitimi için gelen öğrencilerden oluşuyor.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak herkesi Türkiye’nin tepkisini ve koşullarını anlamaya ve çağırıyorum. İki ülke arasındaki siyasi ilişkilerle ekonomik ilişkilerin ayrılması konusunda da hassasiyete davet ediyorum. (Türkiye- İran örneğinde olduğu gibi mesela). Siyasi gerginliğin iki ülkenin gelişen ekonomik ilişkilerine yansımaması için bu şart. Çünkü iki ülke arasındaki ticaret hacmi 5–6 milyar dolara ulaştı ve Türkiye’nin Mısır’daki yatırımları da 2 milyar doları aştı.

Son ricam ise infiallere ve saldırganlıklara karşı stratejik düşünceyi öne çıkarmamız. Mısır ve Türkiye Cemal Hamdan’ın dediği gibi Ortadoğu’yu kalkındıracak üç altın otoritenin ikisini oluşturuyor. Üçüncüsü ise doğal olarak İran. Onun bu durumu dikkate alması benim de bazı şeylere dikkat çekmemi gerektirdi. Mısır Sanayi Birliği’nin entelektüel ergenliğinin ve çocukça siyasetinin hemen başında Türkiye’yi Mısırda şu an yaşananlara karşı verdiği tepki yüzünden boykota çağırması bu gerekliğin altında yatan nedenlerden biri. Umarım kendileri olmak istediğimiz sayın büyükler bu boykot çağrısını görmezden gelirler.

Kaynak: Shorouk News

Dünya Bülteni için çeviren: Tuba Yıldız

ARAŞTIRMA DOSYASI /// M. Şankıti : Mısır’da devrim dönekliği ve Türk darbesinden dersler

Muhammed Şankıti, Mısır Ordusu’nun gerçekleştirdiği darbeyi, Mısır ve Türkiye arasında bir takım karşılaştırmalar üzerinden değerlendirdi

1980’de Kenan Evren Türkiye’de demokratik hükümete karşı büyük bir darbe gerçekleştirdi. Dönemin ABD başkanı Jimmy Karter ise o sırada bir konserde eğleniyordu. Darbeden hemen sonra CIA’den bir komutan Karter’in yanına geldi ve kulağına şunu fısıldadı: Genç adamlarımız görevlerini yaptı!" Ankara’daki CIA ofisinin müdürü de aynı esnada darbenin arkasında olduklarını itiraf etmişti. Böylelikle Washington kendisine bağlı bir grup Türk askerinin Türkiye’deki krizi çözmek için yönetime el koymasından büyük bir memnuniyet duyduğunu gizlememişti. O günden sonra ise Türkiye’de uzun yıllar sürecek olan genel grevlerini siyasi baskının ve ekonomik bunalımın çanları çalmaya başlamıştı.

Mısır ve Türkiye arasında bir takım karşılaştırmalar yapmak şu günlerde çok cazip görünüyor. Öncelikle her ikisi de Akdeniz’in önemli iki Müslüman devleti. Her iki ülkede Washington’un hegemonik amaçları nedeniyle uzun yıllar ABD’nin markajında kaldı. Yine her iki ülkenin de İsrail ile yakın bağları bulunuyor. Bugünlerde Mısır’da perdelenen oyun ise 33 yıl önce Türkiye’de uygulanan senaryonun aynısı. Mısır ordusu ülkenin tarihinde ilk defa gerçekleştirilen özgür ve adil seçimlerle başa gelen bir başkana karşı darbe yaptı. Bununla yetinmeyen ordu kendi hükümeti döneminde tek bir siyasi tutuklamaya imza atmayan başkanı tutukladı. Bu yüzden Türklerin Mısır’daki askeri darbeye karşı gerek toplumsal alanda gerekse siyasi alanda darbeye karşı öfkelerini şaşırtıcı bulmamak gerek. Onlar da yıllar önce aynı şeyi tattılar ve acı çekenin halinden ancak o acıyı bilen anlar.

Mısır’daki darbenin arkası boş değil. Aksine birçok sebebin birleşmesinden doğdu diyebiliriz. Sebeplerden bir tanesi devrimi doğuran sebeplerden. Bir diğeri devrimin üstüne yatması için fırsat kollayan eski rejimin kalıntılarının (fülul) ortalığı kızıştırması, bir diğeri devrimcilerin birbiri ardına yaptıkları hatalar bir diğer ve belki de en önemlisi ise Washington ve dostları ile Mısırlı generallerin ülke üzerindeki farklı hedefleri.

Mısır’da şahid olunan kargaşanın ve krizin derinleşmesindeki ilk sebep Mısır devriminin diğerlerine nazaran daha şaibeli bir şekilde doğmuş olması ve devrim mantığına aykırı durması. Mısır devrimi, daha gelişimini tamamlamadan yani prematüre doğdu. Yanında ise ilk günden beri koruyucu sıfatı bahanesiyle duran asker vardı. Mübarek döneminde lüks ve şatafat içinde yaşamaya alışan, içerden ve dışarıdan sermaye toplayan ve hem siyasi hem de güvenlik konusunda ABD’nin sözüne göre hareket eden generaller, Washington’la koordineli bir şekilde hareket ederek yeni rejimin kafasını gövdesinden ayırmaya karar verdiler.

Askerler aynı şekilde Hüsnü Mübarek’i de savurup atmış, sonra ona dünyanın gözü önünde yedi yıldızlı bir yargı süreci sağlamış, sonrasında da yönetimi halkın adına kendisinden aldığını açıklamıştı. Böylesi bir komedi dünyanın hiçbir ülkesinde daha önce yaşanmamıştı. Mısır halkı ise zorba yönetime karşı zaferi kolayca elde ettiği vehmine kapıldı. Nihayetinde "Yüce Ordu" halkı Firavun diktasından kurtarmıştı. Ancak kolayca başarıya ulaşan devrimler aldatıcıdır. Çünkü kolay zafere ulaşan devrimlerin feda ettikleri kanın ve malın makul bir karşılığı vardır. Kurban olan taraf ise sistemin en zayıf tarafıdır. Güçlü olan tarafın ilk fırsatta otoritesini yeniden kurması için ezilmeye mahkum olmuştur. Mısır’da iki yıl önce Hüsnü Mübarek ve ailesi ile Vatan Partisi ordu, yargı, istihbarat ve medyanın çıkarlarına uğruna kurban olmaktan kurtulamayan taraf olmuştur.

Mübarek sultasının kolay ve hızlı bir şekilde çöküşü, 25 Ocak devriminin yakıtı olan Mısırlı devrimcilerin gücünü ispatlayan bir olay değildi. Mübarek’in düşüşüyle ülkede iki blok belirdi. Mübarek’e karşı bir araya gelen laik, İslamcı liberal, demokrat, solcu yani tüm sivil kuvvetler ile Amerikan nüfuzunun altında olan derin devlet yani ordu, yargı silahına sahip olanlar ve medya. Devrimci güçler haritayı iyi okuyamadıkları için de halkı ve diğer Arap toplumlarını eksik devrimi kutlamaya çağırdı ve aldatıcı bir zafer coşkusu içine girdi.

Mübarek’in düşüşünden sonra sevinç sarhoşu olan Mısır devrimcilerine birilerinin Cezayir’de olanları hatırlatması gerekiyordu. Parlamento seçimlerini kazanan İslami kurtuluş Cephesi lideri Abdülkadir Haşşani, parlak zaferini kutlarken şu sözleri söylemeyi de ihmal etmemişti: "Zaferin riski yenilginin riskinden daha büyüktür". Mısır’da İslamcı ve laik güçlerin yaptıkları ölümcül hata, devrim içerisinde yer alan siyasi rakiplerinin birbirlerini düşman, devrim dışındakileri ise dost görmeleri olmuştu. Sonrasında ise "Yüce Mısır Ordusu"nun ve adil! Mısır yargısının davulları çalmaya başladı. Devrim güçleri ise bu iki kurumu masum bir şekilde pazarlayarak devrimin iki önemli ortağı olarak lanse ettiler. Eski rejimin mirasçıları oldukları ise hiç akıllarına gelmedi.

Mısır ordusu -ne kadar büyük olursa olsun- halkın malını yağmalayan ve Amerikan sermayesiyle geçinen, vatanı koruma ve ülke için kendini feda etme ruhunu taşımayan tüccar generaller tarafından yönetiliyor. Mısır yargısı ise -ne kadar adil olursa olsun- Mübarek’in atadığı ve 30 yıl boyunca halkına yaptığı zulme meşruiyet kazandıran isimler tarafından yönetiliyor. Mübarek çekildiği zaman bu iki kurum yani ordu ve yargı, devrimi koruyan, onu planlayan ve yöneten en güçlü, en iyi iki kurum haline geldi.

Mısır devriminin başına gelen en kötü şey ise devrimin bazı sahiplerinin demokrasilerde geçerli olan bir takım kuralara saygı duymaması olmuştur. Devrimcilerin çoğu birbirlerinin haklarını çiğnemekten çekinmediler. İhvan’ın hatalarıyla gerçek hasımlarının hatalarını aynı kefeye koymaları ise adalet duygusundan ne kadar uzak olduklarını gösterdi. İhvan’ın kararlarını alırken hırslarına yenik düşmesi siyaseten büyük bir hataydı. Devrimin diğer ortaklarının çağrılarına kulaklarını tıkaması da bu hatalara eklendi. Ama yine de devrimin temelini oluşturan demokratik meşruiyet kurallarını çiğnenmemişti. Diğerleri ise devrimin doğduğu toplumun cevherine karşı bir ayaklanma yapmışlardı ve ayaklanmanın hedefi Mısır’ın demokrasi unsurlarını yıkmaya yönelikti.

Devrimin ortakları, İhvan’a ve Mursi’ye karşı halkın yaşam seviyesini gerilettiği, vatandaşlara gerekli hizmeti sunamadığı geçiş dönemini kimseyle ortaklaşa yürütmediği ve tekeline aldığı için ayaklandılar. Sayılan tüm bu sebepler, İhvan’ı ve devrimi zarara uğratan ama doğru olan argümanlardır. Ama bunların hiç biri bazı devrim sahiplerinin derin devletle ve açgözlü uluslararası odaklarla ilişkiler kurarak birçok hataya imza atmasını haklı çıkarmaz. Mısır’da devrim sahipleri ne yazık ki bu ortaklılarıyla kendilerine olan güvenlerinin ne kadar zayıf olduğunu ispatlamışlar ve demokrasinin kurallarına karşı sorumsuzluklarını ortaya koymuşlardır.

Mısır devrimi diğer devrimlerden daha yaratıcı değil. Demokrasisi de diğer demokrasilerden daha farklı değil. Demokratik hükümetler başarılı da olabilir başarısız da. Performansları kötü de olabilir iyi de. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Önemli olan ise bu durumun meşruiyeti etkilememesidir. Yani seçilmiş hükümetin başarılı olması sandıklara başvurmadan ömrünü uzatabileceği hakkını vermez. Aynı şekilde başarısız olan bir hükümet için de yine sandığa gidilmeden meşruiyetini kaybettiği söylenemez. Bazı devrim sahiplerinin orduyu çağırıp Mursi’yi devirmesini talep ettiğinde Mursi’nin tabanı Fransa cumhurbaşkanının tabanından daha çoktu. Ama hiç kimse Holand’a karşı orduyu göreve çağırmadı. Bu da iki yıllık demokrasiyle iki asırlık demokrasi asındaki farkı ortaya koyan acı bir gerçek.

Mısır’ın bencil gençleri ve tamahkar siyasileri, ülkeyi Hüsnü Mübarek döneminden kalan en güçlü iki kurum olan ordu ve yargının ellerine bıraktı. İki yıl önce tüm Arap halklarına ilham olan Tahrir Meydanı da bugün askeri diktatörlüğün ve zorbalığın meydanına dönüştü. Böylelikle de Mısır, yeniden 40 yıl boyunca Amerikan vesayeti altında yaşayan orduya teslim edilmiş oldu. Muhammed Mursi ise kendisine yakışanı yaparak generalleri şantajlarına cevap vermedi ve halkına verdiği sözün arkasında durdu.

Mısır’da gerçekleşen askeri darbe ile Türkiye’nin 1960, 71 ve 80′ de yaşadığı darbeler arasında birçok ortak nokta var. Örneğin:

– Türkiye’deki darbeler için de "halkın çağrısına uymak ve demokrasiyi tehdit eden siyasilerin ellerinden ülkeyi kurtarmak için darbe yapıldı" denilerek üzerine sahte bir kılıf geçirildi.

– Ordu siyasete sivil bir maskeni arkasından müdahale etmeye devam etti ve kendisini en büyük stratejik ve siyasi kontrol mekanizmasına dönüştürdü.

– Askeri darbe Türkiye’de tek kişilik bir diktatörizm şeklinde değil, kolektif bir şekilde gerçekleşti. Milli Güvenlik Kurulu ülkenin tek fiili iktidarı oldu. Şu anda Mısır’da da askeri meclis kendisine aynı rolü biçiyor.

– Darbenin yapılması ordunun sivil hükümete verdiği ültimotamlardan sonra gerçekleşti. Türkiye’de 1960 ve 71’de olan bu oyunun aynısı 2013’te Mısır’da hiçbir değişikliğe uğramadan yeniden oynandı.

– Anayasal yargının kullanılması ordu için bir şemsiye oldu. Türk darbecilerin kurdukları anayasa mahkemesiyle bugün Mısır’da ordunun geçici devlet başkanını belirlediği anayasa mahkemesinin tarzı aynıdır.

Mısır’da ve Türkiye’de yaşanan bu şüpheli benzerlikler bir zamanlar Türkiye’deki darbelerle doğrudan ilişkisi bulunan ABD’nin her ne kadar bunun tersi bir görünüm arz etse de Mısır’da bir hafta önce yaşanan darbeden kopuk olmadığını ispatlıyor. Amerika, Mısır’daki darbe yoluyla ortadoğu üzerindeki stratejik çıkarlarını korumak ve Mısır devrimini başarısızlığa uğratmak için çalışıyor. Dolayısıyla Türkiye ve Mısır’daki darbelerin ucu Amerika’nın stratejik vizyonuna kadar uzanıyor. Ayrıca Washington’un hizmetkarı olan bazı Arap komutanlar da medyayı ve bazı kollarını kullanarak devrim dönekliği yapmaktan uzak durmuyorlar.

Arap halkları geçmişte oldukları gibi etkili toplumlar değiller. Aksine bugün kendi akıbetlerine sahip çıkmaya çalışıyorlar. Batı ve yandaşları ise Arap topraklarında yaşayan halkı köleleştirmek için daha fazla gayret gösteriyor. Ama net olan bir şey var. Bir ülkede dışarıya karşı duruşun nasıl olacağını daha çok iç dinamikler belirler. Bugün Mısır’da meşruiyeti destekleyen İhvan’ın ve diğer devrim güçlerinin devrimin hakkını vermeleri için anayasal meşruiyete saygı duymaları, sabır ve istikrarla halkın iradesine bağlanmaları gerekmektedir. Bunun yanı sıra Mısır halkının haklarını derin devletin ve dostlarının ellerinden geri almak da temel hedefleri olmalıdır.

Kenan Evren’in darbesinden 33 yıl sonra Türkiye yolunu çizmiş siyasi özgürlüğünü elde etmiş, ekonomik refaha ulaşmış ve toplumsal uyumu sağlamış bir ülke haline gelebildi. Darbeden tam 32 yıl sonra 90’ına merdiven dayamış olan Kenan Evren için yargılama süreci de başladı. Burada hedeflenen şey aslında yaşlı bir generali hapsetmek değil halkların üzerinde hegemonya kurmaya alışmış olan bir takım güçlere diktatörlüğün ve zorbalığın son bulduğunu ve bir daha asla geri dönemeyeceğini anlatmaktı. Bunun yanı sıra tarihin hakların özgür iradesini yok etmeye çalışanları da affetmeyeceği gösteriliyordu.

Seçilmiş bir başkana karşı yapılan darbeden elde edilen acı deneyimlerin örneği çok fazla. Mısır’da aynı mantıkla yapılan darbe, 90’larda Cezayir’de yüz binlerin ölmesine yol açmış, Sudan’ın batısında iç savaşın yaşanmasına ve ülkenin ikiye bölünmesine neden olmuş, Pakistan’ı zavallı bir devlete dönüştürmüştü. Türkiye’de ise 1980 darbesinin bilançosu da Sunday Zaman’ın 2 Nisan 2012 tarihli sayısında 650 bin tutuklama 230 bin kişinin yargılanmasına 517 sinin idamına 299 unun işkenceden ölümü şeklinde açıklandı.

Mısırın çıkarlarını korumak demek iktidara tecavüz edenlerin yaptıklarını sevinçle karşılamak demek değildir. Yapılacak tek şey Mursi’nin destekçilerinin ve karşıtlarının birleşip zulme ve zorbalığa karşı beraber durmalarıdır. Geçen iki yılın hatalarından uzaklaşıp geleceğe güvenle ve umutla adım atılmalıdır. Geri dönerek gerçeği bulmak, yalanla ilerlemekten daha evladır.

Kaynak: Muhammed El Şankıdi / El cezire

Dünya Bülteni için çeviren: Tuba Yıldız

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: