Günlük arşivler: Kasım 24, 2013

SURİYE DOSYASI : Teröristler Şam’daki Filistin Yarmouk Kampından Çıkmayı Kabul Etti !

Şam’da bulunan 100.000 nüfuslu Filistinli mültecilerin kaldığı Yarmouk(Yermük) kampında nihai uzlaşı sağlandı. El Kaide ve ÖSO Teröristleri olaylar başladığından beri kampın %25’ini ellerinde tutuyorlardı. Buna mukabil Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Suriye Ordusu kampın büyük bir bölümünü ellerinde bulunduruyorlardı.

n00251081-b.jpg

Dün yapılan açıklamada ; Filistin Büyükelçisi Enver Abdul Hadi’nin gruplar arasında arabulucuk yaptığı ve teröristlerin kampın dışına çıkmasında anlaşma sağlandığı açıklandı. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi de yayınladığı bildiride; teröristlere kampı terk etmek için 72 saat süre verdiklerini bildirdi.

Yapılan anlaşmaya göre teröristlerin terkettiği bölgelere sağlık,eğitim,enformasyon gibi devlet kurum ve kuruluşları geri yerleşecek, kampın eksiklerini gözlemlemek ve genel güvenliği sağlamak için Filistin Halk Kurtuluş Cephesi görevine devam edecek. Kampın stratejik noktalarında ve giriş çıkışlarında ise Esad yanlısı Suriyeli halk komiteleri görev yapacak.


Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın yardımcısı Enver Abdul Hadi ; amaçlarının Filistinlileri çatışma ortamından uzak tutmak ve onları müreffeh bir hayata tabi tutmak olduğunu açıkladı.


Kampta uzun zamandır yapılan sağduyulu eylem ve protestoların bugünlere gelmesinde büyük yardımı bulunduğunu açıklayan Enver Abdul Hadi ; Buradaki Filistinli yurttaşların büyük bir kısmı çatışmaya taraf olmak istemiyor ve ayırt etmeksizin tüm Suriyelileri kardeş görüyorlar açıklaması yaptı.


Kampın boşaltılması ile ilgili ayrıntıları gelişmeler oldukça bildireceğiz.

İRAN DOSYASI : İran’ın Nükleer Enerji Anlaşması ile İlgili Tüm A yrıntılar İçin Tıklayın !

İran ile 6 büyük dünya gücünün(P5+1), Cenevre saatiyle, Pazar günü sabah 3 gibi çok erken saatlerinde ulaştığı anlaşma ile, İran nükleer programının önemli kısımlarını dondurmaya söz verirken, Batı da geçici olarak İran’a karşı koyduğu bazı ambargoları hafifletecek.

Önümüzdeki 6 ay boyunca, İran’ın nükleer programının dondurulması, ve nükleer faaliyet tesislerinin geriye döndürülmesi için uğraşı verilecek.

Beyaz Saray’ın yayınladığı bildiriye göre, toplamda İran yaklaşık 7 milyar dolarlık bir mali ambargodan kurtulmuş olacak. Ve bu kolaylıklar önümüzdeki 6 ay için geçerli olacak. Eğer İran, verdiği sözleri yerine getirmezse, bu kolaylıklar da duracak.

Yapılan anlaşmanın maddeleri, Beyaz Saray tarafından açıklandı:

İran:

– %5 üzerindeki uranyum zenginleştirmesinin durduracak ve %5 üzerinde zenginleştirmeye yarayacak teknik bağlantıların ortadan kaldıracak.
– %20 zenginleştirmeye yakın uranyumunu etkisiz hale getirecek.
– Yeni santrifuj inşa etmeyi durduracak.
– Yeni uranyum zenginleştirme tesisleri inşa etmeyecek
– Arak reaktörünü inşa etmeyecek
– Arak reaktörü için yakıt üretimini ve reaktöre yönelik diğer faaliyetleri durduracak
– Uluslararası Atom Enerji Kurumu (IAEA) müfettişlerine Natanz ve Fordow reaktörlerine günlük denetleme imkanı verecek.
– IAEA müteffitişlerine santrifüj kurma tesislerine ulaşım imkanı verecek.
IAEA’ya İran tarafından verilen bu sözlerin doğrulanma adımları için İran ve P5+1 ortak Komisyon kuracak.

İran’ın verdiği bu sözlere karşılık P5+1 şu kolaylıkları sağlayacak:

– Önümüzdeki 6 ay boyunca nükleer programla ilgili yeni ambargolar getirilmeyecek.
– Altın ve diğer bazı değerli metaller, İran’ın oto sektörü ve petro-kimya endüstrisiyle ilgili olarak bazı ambargoların kaldırılması.
– İran havayolları ile ilgili bazı ambargoların kaldırılması.
– İran’ın petrollerinin alımı ile ilgili bazı kolaylıklar sağlayarak, şu anki azaltılmış seviyede devamının sürmesi.
– 400 milyon dolarlık devlet bursu yardım programının transferinin sağlanması.
– İnsani yardım transaksiyonlara kolaylık sağlanması

VALİ HÜSEYİN AVNİ COŞ’U KARİKATÜRİZE ETTİLER :)))))))))))

AK PARTİ DOSYASI /// : İşte Kanıtlar : Suriyeli Mültecilere TC K imliği Verilip Seçmen Yapıldılar !

393a796cc68a51d7_636x350.jpg

24298bebbec145fd_636x350.jpg

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, İstanbul ziyaretleri sırasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kaçak Afgan işçileri çalıştırdığını tespit ettiklerini ettiklerini söyledi. Kaçak işçileri fotoğraflayan Tekin, Suriyeli göçmenlerin de vatandaşlığa geçirilerek seçmen yapıldığını belgeledi.

Konuyla ilgili açıklama yapan Tekin, Kentsel dönüşüm bölgelerinden Kadıköy Fikirtepe’de inceleme yaparken karşılaştığı işçilerle selamlaşıp konuşmak istediğinde işçilerin yabancı olduğunu farkettiğini belirterek:

"İşçilerin yanına gittiğimizde yanımızda gazeteci arkadaşlarımız da vardı. İşçilerin Türkçe bilmediğini anlayınca zor da olsa nereleri olduklarını sorduk ve Afgan olduklarını öğrendik. Devletin kollarından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, savaştan, zulümden, yoksulluktan kaçan Afgan gençleri yok pahasına hem de kaçak çalıştıklarını tespit ettik.

Yetkililere sorsanız taşeron firma gibi bir kılıf uydurabilirler ama bu onların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kamu hizmetini kaçak göçmenlerle veriyorlar.

Bir kamu kurumunun yani devletin kaçak işçi çalıştırdığını düşünebiliyor musunuz. Böyle nizam, böyle hukuk böyle misafirperverlik mi olur.? Anadolu yüzyıllar boyu zulümlerden kaçanların sığındığı toprakların adıdır. Ama şimdiye kadar bunun üzerinden böyle kirli siyaset yapılmamış, sığınmacılar böyle kullanılmamıştı" diye konuştu.

"SEÇİMLERDE OY KULLANACAKLAR"

AKP iktidarının göçmenlerle ilgili politikasının sadece emek sömürüsüyle kalmadığını savunan Tekin, hükümetin Suriyeli sığınmacılara oy kullandıracağını savundu. Partisinin milletvekillerince defalarca soru önergesi verildiğini ama sorularına yanıt alamadıklarını söyleyen Tekin sözlerini şöyle sürdürdü:

"Biz sorduk cevap vermediler ama sonunda tespit ettik. Suriye’de yaşanan savaştan kaçan Suriyeli göçmenler vatandaş yapılarak, çeşitli illerde seçmen yapıldı. İşte belgesini de bulduk. Mersin’in Akdeniz İlçesi’nde yaşayan Halep doğumlu, Mohamad M. 12.08.2013 tarihinde vatandaş yapılmış. İkamet ettiği adreste aynı soyadı taşıyan bir kadın sığınmacıyla birlikte 3 kişi daha oy kullanacak. Bunların da belgeleri elimizde.

Şimdi yeniden soruyorum:

Vaktiyle savaşlardan kaçarak Türkiye’ye sığınan Çeçenlere, Kuzeyden gelen Kürtler’e vatandaşlık vermeyen devlet, AKP hükümeti eliyle Suriyeli sığınmacılara bir kaç ay içinde hem de seçimlere aylar kala nasıl vatandaşlık verdi, onları nasıl seçmen yaptı?

Bütün yanlışlarına kılıf bulmakta mahir olan AKP hükümeti bu hukuksuzluğu nasıl meşrulaştıracak? Şimdiye kadar kaç sığınmacıya vatandaşlıkla birlikte seçme seçilme hakkı verildi? Vatandaşlık alan sığınmacılar hangi illere dağıtıldı?"

MAGAZİN DOSYASI : 14 Adımda Cahili İçin Bağımsız Filmlere Giriş Rehberi

Herkesin bilmediği filmler, kıyıda köşede kalmış filmler.

Hollywood’a tepki olarak doğmuş Indie kafasına sahip filmler.

“O filmi çok seviyorum çünkü herkes bilmiyor” denilen filmler.

Posteri zeytin yapraklı festival isimlerinden geçilmeyen filmler.

Konsept tanıdık geldi mi? Film endüstrisinin yaramaz çocuğu alternatif/bağımsız filmleri sizin için utanmadan tek tek izledik, hepsinde illa ki var olan elementleri birleştirdik, “Hangisinden başlasam ki, Beş Yüz Days of Summer da çok mainstream oldu artık” diyenlerin kaçınması gereken klişeleri bir araya topladık. İndie gününüz kutlu, günleriniz bağımsız olsun.

Saç boyam Loreal`den, marjinalliğim ezelden

blue-is-the-warmest-color-trailer-08162013-172813
Hollywood’tan bağımsıza giden yol taşlı değil renklidir, bilakis saçlıdır sevgili okur, bunu sakın unutmayınız. O saç rengi herkesinden farklı olur, mavi olur, mor olur.

Bayrak taşıyanları: Run Lola Run, Ghost World, Blue Is The Warmest Color, SLC Punk, Only Lovers Left Alive.

Nefes vererek küvete kafa sokan arayış insanları

Requiem for a dream _bath tub
Banyo yaparken küvetin içine kafayı slow motion gömmek depresif karakter için olmazsa olmaz. Hayatın anlamını bulmak için pis suya kafa gömüp nefes tutmaca oynamaktan daha iyi bir yol olabilir mi? Alt metinli ana rahmi çağrışımı için biçilmiş kaftan olan küvetler bağımsız filmlerin “Şair burada nereye sesleniyoooor?” dedirtmeli sembolik yapısına da cuk diye oturuyor.

Bayrak taşıyanları: The Runaways, Requiem for A Dream, Gummo.

Arama kriterleri: “kanserli” film, “ağlamalı” film

50-50-3
Amansız hastalıkları kullanarak duygularımızla oynamayı pek bir sever bağımsız piyasa. Kanserli karakterle kansersiz karakter arasındaki 7 farkla beraber bir de aşkı buldurtan bu mutsuz seyirler bizi hüzünlere gark etse, odalarda ışıksız bıraksa da vazgeçemiyoruz bir türlü.

Bayrak taşıyanları: 50/50, Restless, Now Is Good, The Squid & The Whale, The Sessions.

Tom Waits ile kahve sigara keyfi

coffee_and_cigarettes_by_heyfuckyou
Jim Jarmusch abimizden gelsin:”Bağımlılığı olmayan yazar yazar değildir, şişe dibi gözlük takmayan bizden değildir.” Nevrotik bağımsız film karakterinin eline ne de yakışır kupa kupa kahveler, paket paket sigaralar… Eski tip daktilosunun başında bir yandan hızlı hızlı bir şeyler yazarken diğer yandan asice elini saçlarının arasından geçirip sigarasına abanan karakter, sözümüz sana: “Ay kimisi sigara içmeden akciğer kanseri oluyor, kimisi de 40 yıl içiyor hiçbir şey olmuyor!”

Bayrak taşıyanları: On The Road, Drugstore Cowboy, Kill Your Darlings, Coffee And Cigarettes

Rahatsız, sorunlu kişilikler

garden-state-wallpaper
Bağımsız filmler ortayaş krizini ya da hayatı boyunca bir bok olamamasına rağmen “Bu adam özel.” dedirtmeyi başaran karakterleri çok sever, üç filmden birinde de böyle bir karakter mutlaka vardır. 30 yaşına gelmiş ama hala büyüyememiş, depresyonun kralını yaşayan karakter baba ocağına döner, geçmişini hatırlar da hatırlar, sonra radikal kararlar alır ve çeker gider. Çoğunlukla fobileri veya başka bir psikolojik rahatsızlıkları vardır.

Bayrak taşıyanları: Garden State, Young Adult, Cyrus, Lymelife, Norman, Donnie Darko (bak bu da mainstream oldu, iyi mi), Vincent Wants To Sea, The Darjeeling Limited, Little Miss Sunshine.

Yalnızlık zor azizim

thepuffychair2005limiteoq7
Evdeki koltuğu yaşam biçimi olarak benimseyerek bir nevi eve donüş sendromunu evden ayrılmadan yaşayan karakterler de empatinin bam teline vuran ayrı konulardan. “Boş oturanı allah sevmez, kalk bulaşık yıka!” neslinin ürünleri olarak böyle koltuk sevdasına tutulmanın imkansız olduğu bizler için biraz uzak bir konsept olsa da, alternatif sinemanın favorilerinden biri, orası kesin.

Bayrak taşıyanları: Jeff, Who Lives At Home, The Puffy Chair.

Madde bağımlılığı

requiem-for-a-dream-20090904022358574_640w
Sar ordan bi cuğara babacım! Yeraltı kültürünün parasızlık ve sanat arayışıyla beraber ayrılmaz kankası olan uyuşturucu kullanımı çoğu bağımsız filmin bağrına taş gibi oturmuştur, kolay kolay da kalkacağa benzemez. Darren Aronofsky başkandan gelsin: “Rekuem for e dırim!”, “Rekuyim for a…” Amelie ile beraber tüm zamanların en çok farklı telaffuz edilme şekline sahip olma ödülünü de kapmış olan film ibretlik olma özelliğini taşıyor (artık mainstream’in dibi olmuştur, o ayrı). Marijuana içen bir Seth Rogen ise şüphesiz ki bağımsız filmlerdeki “kafa kanka” tiplemesini en iyi ve en çok yansıtan isim.

Bayrak taşıyanları: 50/50, Knocked Up, Requiem for A Dream, Drugstore Cowboy, On The Road, 99 Francs, Adaptation, American Beauty, Dazed And Confused.

Hatasız kul olmaz

quirky-fashion-film-welcome-dollhouse--large-msg-133063310007
Hollywood’un paket programla hazırlanmış robotik kusursuzlukta karakterlerin aksine bağımsız filmlerdeki karakterler daha bir bizdendir, izlerken Bakkal Osman Abi’yle ya da üst kattaki Nermin Teyze ile empati kurmanız kuvvetle muhtemeldir.

Bayrak taşıyanları: Welcome To The Dollhouse, Frances Ha, Norman.

Buluğ çağındayım, kimse anlamıyor beniğ

napoleon-dynamite
`Ben dünyaya karşı` egosuyla tavan patlatabilecek ergenler de alternatif piyasanın ekmeğini en çok yediği temalardan. Lisedeki yalnız ergen bir zamanlar hepimizin olduğu şey olduğundan da seyircinin daha ilk dakikada kalbini kazanır. Büyüyüp kızların kalbini salaklığıyla kazanmadan önce lisede nasıldı acaba diyorsanız izlemeniz gerekenlerdir bunlar.

Bayrak taşıyanları: Norman, Napoleon Dynamite, Superbad, Scott Pilgrim vs. The World, Nick&Nora’s Infinite Playlist.

Ana gibi yar olmaz

Little-Miss-Sunshine (1)
“Çocukla çocuk olduk.” havasında mükemmel aileler, genellikle çocuklarının özgürce yaşayarak öğrenmesi taraftarı olup bu açıdan hippi bir bakış açısına sahiptirler. Çocukları için her şeyi yapabilecek kapasitede olan bu aileler bazen bu amacı yerine getirmek için fazla ileriye giderler. Çok fazla.

Bayrak taşıyanları: Little Miss Sunshine, The Royal Tenenbaums, Juno, Easy A, The King of Summer.

Burası Kaybedenler Kulübü

michael_cera_cover
Michael Cera ve Jesse Eisenberg’in başkanlığını yaptığı kulüp bağımsız film piyasasına asla kapanmayacak bir kapı açtı: eli cebinde, şüpheci, sakar, kimsenin onu anlamadığını düşünen, garip ama anlamadığınız bir şekilde yine de tatlı olmayı beceren asıl oğlan karakteri. Bizde olsa “Eziktir ezik.” tepkisini alnının ortasına yiyecek oğlan Amerikan indie film piyasasının başucu karakteri gibi bir şey. Gördüğünüz yerde dövmeyin, bir tokat atsanız yeterli olur. Pek bir kırılgan oluyorlar zira.

Bayrak taşıyanları: Beş Yüz Days of Summer, Juno, Adventureland, Away We Go, Garden State, The Art of Getting By.

Ağza sıçırtan film müziği

Akustik, sakin, gitarlı, kolay akılda kalan ve dinlediğinizde çekiçle kafanıza vurulmuş etkisi yapan şarkıları duyduğunuz an bir bağımsız filmin içindesiniz. Amerikan indie film piyasası Death Cab For Cutie’yi çok sever, bu grup bu filmler için biçilmiş kaftandır.

Bayrak taşıyanları: Her bağımsız film.

Aklı havada puantiyeli kız

zooeeey
Kafasında kurdelesi, çiçekli elbiseleri, aşırı tatlılığı, bazen bisikleti, Pollyanna misali sinir bozucu iyimserlikleriyle bizi sinir eden, “manic pixie dream girl” kategorisine giren bu kızlar çoğunlukla tatlı tatlı giyinmelerine rağmen gerektiğinde tam birer cadı olup arkanızdan pusu kurarlar, sakar salak asıl oğlanda oğlanların kendilerinde göremedikleri şeyleri görürler, suratlarına “Sende bu var şu var bahçesi var bağı var.” derler, oğlanları şıp diye kendilerine aşık ederler. Sonra da çoğunlukla terk edip giderler.

Bayrak taşıyanları: Amelie (zzzt, mainstream!), Beş Yüz, Garden State, Almost Famous, Elizabethtown, Juno, Ruby Sparks.

Sonuncusu ve en önemlisi: KIYAFET

royal tenenbaums

tumblr_mi25yyWNjm1rtknhto1_r1_1280
Vintage kazaklar, salaş tişörtler, eski kotlar, ilginç kombinasyonlar olmadan asla bir filmi bağımsız olarak tanımlayamayız. Özenilmemiş fakat yine de kült haline gelmeyi başarmış ikonik kıyafetler bir bağımsız filmin kesinlikle olmazsa olmazı.

Bayrak taşıyanları: Her bağımsız film.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ /// BAYRAM COŞKUN : Dershaneniz batsın !

1. Bir buçuk milyon müslümanın ölümüne, onbinlerce kadının namusunun kirletilmesine neden olan Irak işgaline beraber destek verdiler.

2. Avrupa Birliği talepleri doğrultusunda başta Kıbrıs olmak üzere bir çok milli meselede geri dönüşü imkansız tavizleri beraber verdiler.

3. Lozan’ı devre dışı bırakarak azınlıklara beraber taviz verdiler.

4. Bir Vatikan ve Büyük Ortadoğu Projesi olan dinlerarası diyalog safsatasına beraber destek oldular.

5. Yaklaşık 50 bin kilise evini beraber açtılar, yüzlerce kiliseyi beraber restore ettiler.

6. Ordunun başına örülen çorabı beraber geçirdiler.

7. PKK hâmisi Barzani’yi beraber büyüp Kürdistan (!) lideri yaptılar.

8. Vatan topraklarını beraber yabancılara sattılar.

9. Ülkenin ne kadar gelir getiren kurumu varsa beraber babalar gibi sattılar

10. Mısır’ın, Libya’nın, Suriye’nin yağmalanmasına neden olan haçlı- siyonist projesine beraber destek oldular.

11. Zinayı ve domuz etinin satışını beraber yasak olmaktan çıkardılar.

12. Gazze’de ölüm kusan İsrail ile siyasi, ekonomik ve askeri ilişkileri beraber zirveye çıkardılar.

13. Ülkenin iç ve dış borcunu beraberce 3’e, 4’e katladılar.

Daha neler neler, say say bitmez…

11 yılın günahı bu, hangi birini yazalım, kısa süre içinde bu kadarı aklımıza geliyor.

* * *

Netice itibarıyla beraber yürüdüler bu yollarda, beraber büyüdüler ve beraber semirdiler bu yollarda.

Şimdi işin içine rant ve başka başka siyasi hesaplar girdi. Biri diğerinin kârhanesi olan dersaneleri kapatmak istiyor, diğer basıyor yaygarayı.

Valla ne diyelim yukarıda sadece bir bölümünü verdiğimiz ortak icraatler konusunda tam bir uyum içinde olanlar rant kavgasında düştü.

Bize bu durumda "dershaneniz batsın" demekten başka bir şey kalmıyor.

* * *

ABD- İsrail yapımı gizli koalisyon çatırdarken yaşananları büyük bir ibretle izliyoruz. Bakalım daha neler olacak.

Bu kayıkçı kavgası bana isot tarlası fıkrasını hatırlatıyor. Fıkra şöyle:

Fransızlar Urfa’ya girmiş. Ağa’ya gidip diyorlar ki:

"Ağam Fransızlar Urfa’ya girdi"

Ağa diyor ki: "Boşver oğlum."

Sonra tekrar ağaya gidip diyorlar ki:

"Ağam kapılarımıza dayandılar."

Ağa yine, "Boşver oğlum" diyor.

Sonra tekrar gidip diyorlar ki.

"Ağam Fransızlar sizin İsot tarlasına girdi."

Ağa diyor ki:

"Kalkın oğlum bugün namus günüdür."

YANDAŞ MEDYA : Mısır ile 1925’te başlayan kriz

ataturk-misir.jpg

Türkiye gazetesi yazarı Yıldıray Oğur bugünkü köşesinde Mısır ile 1925’te başlayan krizin şimdiye kadar yaşanan diplomatik krizlerin neler olduğunu yazdı. Oğur Atatürk’ün Mısır büyükelçisinin fesini nasıl garsonla aldırdığını ve bunun akabinde yaşanana krizi de gözler önüne serdi.

İşte Yıldıray Oğur’un o köşe yazısı:

Cumhuriyetin 9. Yıl kutlamaları. Ankara Palas’ta Atatürk’ün verdiği resepsiyonda 200’ü aşkın seçkin davetli arasında Ankara’daki elçiler de var. Onların arasında Gazi’nin gözleri, başında 7 yıl önce devrimle devirdiği fes olan Mısır büyükelçisi Abdülmelik Hamza Bey’in üzerinde. Yemek bitip baloya geçilirken olanları o gece baloda olan Fransa Büyükelçisi Kont de Chambrun’den dinleyelim:"İki yüz kişilik davetliler arasında Mısır Elçisi’nin fesi gösterişle sırıtıyordu. Cumhurbaşkanı, arada bir, sezdirmeden fese alaycı bir göz atıyordu. Zavallı meslektaşım bunun farkına varmadı. Ama Gazi, sürükleyici müziğin temposuna ayak uydurarak masadan kalkınca Mısırlının yanından geçti ve geçerken bir kedi mırıltısını andıran usulca bir sesle kendisine bir şeyler söyledi, onun omzunu okşadı. Kendisini kucaklıyor sanmıştık ki bir de ne görelim, bir garson fesi gümüş bir tepside hızlı adımlarla götürüyordu. Tepsinin ardından bakakaldık!"

ATATÜRK’TEN MISIR KRALINA FIRÇA

İngiliz Büyükelçisi Sir George Clerk’in başkentine geçtiği telgrafa göre Atatürk elçiye ‘Kralınıza söyleyiniz, ben Mustafa Kemal, size bu akşam fesinizi çıkarmanız talimatını verdim’ demiş ve başından aldığı fesi garsona uzatmıştı. Şoka giren elçi salonu hemen terk etti. Olay bir hafta sonra İngiliz basınına düştü. "Bir Fes yüzünden Mısır ve Türkiye savaşın eşiğine geldi" başlıklarıyla. Kral Fuad’ın Ankara’ya verdirdiği nota, İngilizlerin araya girmesi, üstü kapalı özürlerle kriz zorlukla tatlıya bağlandı.

KAHİRE KEMALİST REJİMDEN KAÇANLARIN SIĞINAĞI OLMUŞTU

Bu ilk kriz değildi ama. Devrimlere, halifeliğin, saltanatın kalkmasına karşı en sert eleştiriler Mısır’dan ve Mısır medyasından gelmiş, Kahire Kemalist rejimden kaçanların sığınağı olmuştu. Şehzade Abdulkerim’in Kahire’ye gelip Halifeliğini ilan edeceği haberlerine kızan Atatürk Kral Fuad’ın doğum gününü kutlamayınca Kral memurlarının Türk elçiliğine gitmesini yasaklamıştı. İlk sefir krizinin patladığı tarih 1925’ti. Mısır’daki Türklerin mallarıyla ilgili mahkemeler üzerine çıkan bir ihtilafı çözmek için Kral’dan randevu alan Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Muhittin Paşa saatlerce bekletilince kızıp, kapıyı çarparak sarayı terk etmişti. Kriz büyümeden mesele çözüldü.

ATATÜRK’Ü AFYON SATICISI OLARAK GÖSTERMİŞLERDİ

1930’da Mısır’da yarım milyona varan bağımlıya afyonun Türkiye’den geldiği, devletin buna göz yumduğu tartışmalarıyla başlayan gerilim ise El Keşkül adlı mizah dergisinde Atatürk’ü afyon satıcısı olarak gösteren bir karikatürle yeniden kopma noktasına geldi. Kahire, Ankara’yı "Bu mizah dergisi ama" diyerek zor yatıştırdı.

BÜYÜKELÇİDEN NASIR’A AYAR

Kral’la bir türlü iyi olmayan ilişkiler, 1952’de onu deviren, hem de "Atatürk’ün devrimlerini kendime örnek aldım" diyen Albay Abdülnasır döneminde de düzelmedi. Şansızlık bu ya Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hulusi Fuad Tugay, darbeyle devrilen Kral Faruk’un kuzeni Prenses Emine ile evliydi. Darbeden sonra bütün kraliyet ailesiyle birlikte Prenses’in de mallarına, mülklerine genç subaylar el koydu. Gazeteler her gün Prenses ve onun elçi eşine hakaretler yayınlamaya başladı. Büyükelçi her yerde darbe hükümetini eleştirmekteydi. Ankara elçiyi değiştirmekte geç kaldı. 2 Ocak 1954 akşamı Kahire Operası’ndaki temsilin ardından olanlar oldu. Darbenin liderlerinden Cemal Abdülnasır operada diplomatlar için bir kokteyle veriyordu. Elçilerin elini tek tek sıkmaya başladı. Sıra Türkiye Büyükelçisi Hulusi Fuad’a geldi. O gün gazetelerde yine eşi ve kendisi aleyhinde hakaretlere kızmış olan Hulusi Fuad elini uzatmadı ve Nasır’a ağzına geleni söyledi: "Ben sadece centilmenlerin elini sıkarım. Sen Mısır’ı felakete sürükledin, eşimin menkul ve gayrimenkullerini neden vermiyorsun "

Salonu terk eden Nasır, Türkiye Büyükeçisi’ni persona non grata ilan etti ülkeyi terk etmek için 48 saat süre verdi. Havaalanına giden elçinin bavulları iç çamaşırlarına varıncaya dek arandı, o haldeki fotoğrafları Mısır gazetelerinde yayınlandı.

BAYAR’DAN TİCARET BAKANINA HAKARET

Türkiye’nin Kahire Büyükelçiliği 1962 yılına kadar kapalı kaldı. 1958’de Menderes’in ilişkileri iyileştirmek için attığı adımlar ise İzmir Enternasyonal Fuarı’na davet edilen Mısır Ticaret Bakanı’nı kabul eden Cumhurbaşkanı Bayar’a takıldı. Bayar, bakana sebepsiz yere Türk Kemalizminin resmi Arap görüşünü aktarıp, şöyle dedi: "Siz nankör bir milletsiniz. Türklerin İslam alemine yaptığı bunca hizmetlere karşı Araplar bir fırsatını gözleyip daima ihanet etmişlerdir"

EN HAYIRLI KRİZ 2013’TE YAŞANAN

Kursakta kalmış emperyal kibir fena bir şey. Bir de üstüne Araplar hakkında klişe Kemalizm binince. Bugün Mısır’la ilişkilerin oğlu İbrahim’in komutasındaki ordusunu İstanbul’u almaya gönderen, Kütahya’ya kadar da gelen Mehmet Ali Paşa döneminden daha iyi olduğu kesin. 2013 yılındaki kanlı darbeden sonra Başbakan Erdoğan’ın darbe eleştirilerine kızan general Sisi’nin Türkiye Büyükelçisi’ni ülkeden gönderme kararı ise bu 100 yıllık çalkantılı diplomatik tarihin gurur duyacağımız ilk krizi. Persona non gratanın böylesine can kurban

YANDAŞ MEDYA : 9 ve 12 Mart Cuntalarındaki CIA ajanları

12-mart-cuntasi.jpg

9 ve 12 Mart cuntalarındaki CIA ajanları

Türkiye’deki darbelerde ABD ya da İngiltere’nin parmağının olup olmadığı hep sorgulanır. Hem 9 Mart hem de 12 Mart cuntasında CIA’in varlığı kesin gibidir. Hiç kimse o dönemde ABD dahlini inkar etmiyor.

Eski Dışişleri Bakanları’ndan İhsan Sabri Çağlayangil, ’12 Mart’ta CIA büyük ölçüde vardır’ diyordu. CIA’in varlığını nasıl hissettirdiğini ise şöyle açıklıyordu: ‘Böyle şeyleri açıkça yapmazlar. Bu gibi şeyleri resmi teşebbüs mevzuu yapmazlar. Bizim altı yıllık Dışişleri Bakanlığımız’da çok rastladık. Önemli mesajları, tavsiyeleri, endişeleri, ya kokteyllerde, yemeklerde ya sohbetlerde ya da sırf bu işi söylemek için düzenlenmiş gezilerde duyururlar size. Kayıt ve resmiyet dışı, sohbet halinde telkin etmeye çalışırlar.’

16 Şubat 2008’de ABD 12 Mart darbesine giden yolda 1967-1972 dönemi CIA belgelerini açıklayarak Çağlayangil’i de doğrulamış oldu. Ayrıca o dönemi birebir yaşamış isimlerden Erol Bilbilik yeni çıkan kitabı Öncesi ve Sonrasıyla 9-12 Mart Süreci’nde (Profil Kitap, 2013) hem yaşadıklarını hem de kimlerin bu dönemde etkin olduğunu açık açık yazıyor.

CIA belgelerine ve Erol Bilbilik’in yazdıklarına göre o dönem öne çıkan yerli ve yabancı CIA ajanlarından bazıları şunlar: Ruzi Nazar zaten CIA Ankara İstasyon Şefi. Korgeneral Atıf Erçıkan ve Turan Çağlar hem CIA’e hem de MİT’e çalışıyor. Bunların yanında Hatice Selma Ashworth, Aldrich Hazen Ames, Deniz Gökkılıç doğrudan CIA’e bağlı çalışan isimler. Bir de İngiliz-Alman-Rus ajanı olarak çalışan Saffet Lütfü Tozan var.

Çok ilginç bir kişilik olan Saffet Lütfi Tozan İngiliz ajanıydı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz Kralı VI. George tarafından Honorary Officer of the British Empire (İngiliz İmparatorluğu Büyük Nişanı) ile taltif edilmişti. 1960’da İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nda, Rauf Orbay’ın ‘Tozan, İngiliz Intelijans Servisi’ne mensuptur’ ve Ali Fuat Cebesoy’un ‘Tozan’ın Sovyetler’le münasebeti vardır’ yollu raporları vardı. Bu raporlar Milli Birlik Komitesi’ne ulaştırılmıştı.

Bilbilik’in yazdığına göre Tozan, Casablanca filmindeki Rick’in İstanbul’daki benzeriydi. İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçiler için silah kaçırdı. Fransız ve İngiliz istihbaratıyla ve Almanlarla iş yaptı. Çok sayıda Arap dostu vardı. Aynı zamanda Yahudiler’in Romanya’dan Filistin’e kaçmasına yardım etti. II. Dünya Savaşı esnasında İstanbul, operasyonlar için ideal bir yerdi. Bir dostuna, ‘Onurlu biri değilim’ demişti, ama herkesin kendisinden yararlanmasını sağladı.

Bir diğer CIA ajanı olan Selma Ashworth, Lord Ashworth’un eşi, Ömer Sami Coşar’ın kız kardeşiydi. Hikmet Özdemir’in Yön Hareketi kitabında Yön Dergisi yazarı olduğu bilgisi yer alıyor. Bir başka CIA ajanı olan Turan Çağlar Şubat 1971’de Amiral Vedi’i Bilget’e olası bir devrim kabinesinde kadın bakan olarak Selma Ashworth’u öneriyor. Bilget’i Ashworth konusunda uyaran Dr. Memduh Eren oluyor ve şöyle diyor: ‘Turan Çağlar bilgileri bu kadından alır. Kadın CIA ajanı. Turan’la Selma aynı kaba ederler.’

Aldrich Hazen Ames CIA’nin sırlarını 2,5 milyon dolara Rusya’ya sattığı tespit edilmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. ‘Köstebek’ adıyla yazdığı kitapta Türkiye’de günlerini yazmıştır. CIA İstasyon Şefi olarak Ankara’ya atanan Dewey Clarridge, Ames’ten Ankara’daki Sovyet ajanlarından birkaçını kendi tarafına çekmesini istemişti. Ancak Ames, bu talimatı yerine getirmeyince Clarridge, bu kez Ames hakkında çok kötü bir sicil düzenledi. Daha sonra Ames Rusça öğrenerek, Sovyet işleriyle ilgili önemli bir birime atandı. Maddi sıkıntı içinde bulunan Türk istihbarat birimlerine telefonları dinlemek için 500 bin dolar değerinde aygıt verip onları eğittiklerini, karşılığında da Türk istihbarat birimlerinin Sovyet sefaretini dinleyip kaydettikleri bir bandın kopyasını Amerikalılar’a verdiklerini vurguladı.

Bir de Deniz Gökkılıç var. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Parker Hart imzasıyla CIA’ye gönderilen bir raporda, TMTF (Türkiye Milli Talebe Federasyonu) Yabancı Münasebetler Müdürü Deniz Gökkılıç’ın Amerika’ya burslu ziyaretçi olarak daveti istenmiş ve bu seçime sebep olarak ‘Gökkılıç popüler ve süratle yükselen genç bir liderdir’ denilmiştir. CIA ile ilişkisi olduğu sonradan ortaya konulan, eski ISC (Uluslararası Öğrenci Birliği) Başkanı Edward Garney’in hesap vereceği Nairobi Kongresi’ne TMTF’den iki kişilik Türk delegasyonu davet edilmişti. Gönderilen biletler Yücel Akıncı ve Deniz Gökkılıç adına düzenlenmişti.

Görüldüğü gibi hem resmi belgelerde hem de Erol Bilbilik’in kitabında CIA’ye çalışanların bir kısmı verilmiş. Ama kendi adıma o dönem CIA’e çalışan sayısının bu kadar az olduğuna asla inanmıyorum. Bu sayının çok daha fazla olması lazım. Özellikle üst düzey devlet görevlilerinde hem de Soğuk Savaş döneminde CIA’in adam devşirmemesi mümkün değil.

Henry Kissinger 1968’de, ‘Hükümetleri değiştirme pahasına eroin akımını durdurun’ demiyor muydu? Diyordu. Kissinger’ın adamları bu emirleri herhalde alt tabakaya söylemediğine göre istihbarat, iş dünyası, dış işleri ve siyasetten birçok kişiyle irtibatları var demekti. Keşke ABD bir iyilik yapsa da Soğuk Savaş döneminde kendilerine hizmet edenlerin isimlerini bir açıklasa. Keşke.

NOT: Erol Bilbilik’in Öncesi ve Sonrasıyla 9-12 Mart Süreci, Erol Bilbilik (Profil Kitap, 2013) o dönemi anlamak çok iyi ipuçları veriyor. Birebir bu süreci yaşayan ve 9 Mart’ın aktif aktörlerinden Bilbilik’in anlattıklarına kulak vermekte fayda var.

Cem Küçük

YANDAŞ MEDYA’DAN KEMALİZM’E İSTİKLAL MAHKEMELERİ ÜZERİNDEN YENİ BİR SALDIRI DAHA /// YAZI AŞAĞIDA ///

salci-baci-idam.jpg

BUGÜN 24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLARKEN,ŞAPKA KANUNU YÜZÜNDEN İDAM EDİLENLERİ BİLİYORMUYDUNUZ ?

Herkesin korkup köşelerine çekildiği bir zamandır 1920-1927 tarihleri. İstiklâl Mahkemeleri’nin kurulduğu bu zaman dilimi, Cumhuriyet tarihinde en çok tutuklamanın yapıldığı yıllardır. Bu dönemde hiçbir menfi harekete bulaşmadan sadıkane yolunda yürüyenler ne yazık ki mazlum oldular. Üstad Necip Fazıl Kısakürek, 1969 yılında yazdığı ‘Son Devrin Mazlumları’ kitabının takdim kısmında bu insanlar için "Bu eser, tarih boyunca büyük mazlumlardan sonra ‘beklenmesi ve ona eklenmesi’ gereken bir bahsi çerçeveliyor. İman ve ideal uğrunda umumi mazlumluk davasının çok yakından, öz hayatımızdan, yakın tarihimizden ele alınması ve hususi planda gösterilmesi…" ifadelerini kullanır. Necip Fazıl, pek çok kalemin yazmaktan çekindiği din mazlumlarından Ulu Hakan Abdülhamit, Şeyh Sait, İskilipli Atıf Hoca, Esad Erbilî Hazretleri, Bediüzzaman Said Nursî ve Dersim mağdurlarının yaşadıklarını şahitlerden de dinledikleriyle cesur bir dille anlatır.

Bugün Dersim ve 12 Eylül arşivlerini okuyan, şahitlerini dinleyen Türkiye, tarih kitaplarında yer bulamayan İstiklâl Mahkemeleri’ni de yeniden konuşuyor. Zira idamlar neticesinde hapishanelerde hayatı bitirilen ya da sürgüne gönderilen bu insanların hayatları ve geride bıraktıkları hâlâ tarihin karanlık sayfalarında yer alıyor.Arşivler gizli olduğu için açılmıyor ancak Başbakan Erdoğan’ın direktifiyle belgelerin latin harflerine çevrileceği belirtiliyor

29 Nisan 1920’de Mehmet Şükrü Bey’in TBMM’ye verdiği önergeyle ‘Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ kabul edilir. Tehdit unsuru sayılan hareketlere karşı daha sıkı tedbir almak isteyen Dr. Tevfik Rüştü Bey, Mustafa Kemal’e İhtilâl Mahkemeleri kurulması için bir öneri verir. Kanunun çıkarılmasından sonraki dört aylık dönemde, düzenin sağlanamaması üzerine, 1793’te, Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip ‘İstiklal Mahkemesi’nden esinlenilerek ‘İstiklal Mahkemeleri’ kuruldu. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa da 14 İstiklâl Mahkemesi kurulması için öneride bulunur ve mahkemeler Temmuz 1921-Ekim 1923 tarihleri arasında çalışır. İlk olarak Kastamonu, Konya, Samsun ve Yozgat’da kurulir ve 17 Şubat 1921’e kadar yaklaşık beş ay kadar çalışır. Bu dönemde casus, bozguncu, eşkıya, hain, asker ailelerine tecavüz edenler en ağır şekilde cezalandırılır. Çerkez Ethem, Atatürk’e suikast, komünist kuruluşlar gibi davalara bakılır. Sonuçta 54 bin insan yargılanır, 1054 insan idam edilir, 43 bin kişi ise sürgün ve hapis cezası alır.

1923’te tekrar açılan ikinci dönem İstiklâl Mahkemeleri, 1927’ye kadar faaliyet gösterir. Bu mahkemelerdeyse asker kaçakları, Kurtuluş Savaşı’nda düşmana yardım edenler ve isyan çıkaranlar yargılanır. Mahkeme, 29 Haziran 1925 tarihinde Diyarbakır’da Şeyh Sait ve 46 destekçisini idam eder. Sonrasında ise Cumhuriyet’in ilanını eleştirenleri, hilafet ve saltanat propagandası yapanları yargılamak için İstanbul ve Ankara İstiklâl Mahkemeleri kurulur. Ulusal otoriteyi sağlamak için kurulan bu mahkemeler bir süre sonra binlerce masum ve mazlum insanın idam edildiği bir yapı haline gelir.

Ankara İstiklâl Mahkemeleri’nin Başkanı Ali Çetinkaya nam-ı diğer Kel Ali, savcısı Necip Ali Küçüka ve üyesi Kılıç Ali’dir. İşte bu ‘Üç Ali’, yapılan birçok haksız yargılamayla hafızalara kazınır. İstiklâl Mahkemeleri’nin en temel özelliği ise yargılananların itiraz yani temyiz hakkının bulunmamasıdır. Mahkemelerde yargılananların birçoğu aynı gün içerisinde tutuklanır, yargılanır, cezalarını alır ve idam edilir. Ali Çetinkaya’nın Ankara İstiklâl Mahkemesi ceza dağılım cetveline göre vicahen, gıyaben ve müeccelen verdiği idam kararlarının toplamı 2470’tir. Salben (asılarak) gerçekleştirilen idamlarda kadrolu olarak görevlendirilen Keskinli Cellât Kara Ali, Tanin gazetesinde kendisiyle yapılan bir röportajda: "Ben Ankara’da 6128 kişinin sehpada ipini çekmişim." der.
Yalnız Allahtan Korkar’

Yargılamaları hukuk dışıydı

İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasaldılar ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu ama savcı hariç üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde ‘İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar” yazan mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.

55 bin kişi yargılandı 1352 kişi idam edildi

İstiklal Mahkemeleri zabıtlarını ilk gören kişilerden olan Prof. Dr. Ergün Aybars’ın verdiği bilgiye göre, İstiklal Mahkemeleri’nde 55 bin kişi yargılandı, 1352 kişi idam edildi, yaklaşık 40 bin kişi hakkında ise dayak cezası verildi. Toplam 17 İstiklal Mahkemesi kuruldu. Ankara hariç diğer İstiklal Mahkemeleri 17 Şubat 1921’de kaldırıldı. Ankara İstiklal Mahkemesi ise 31 Temmuz 1922’ye kadar görev yaptı. Çerkez Ethem, Atatürk’e suikast, komünist kuruluşlar gibi davalara bakıldı. İkinci dönem İstiklal Mahkemeleri ise 1923-1927 arasında çalıştı. Hilafet ve saltanat yanlıları yargılandı.

İstiklal Mahkemeleri’nde bin 352 kişi idam edildi. Şeyh Said, isyanın liderliğini yapmaktan 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi’nce idam edildi. Başbakan Erdoğan’ın Dersim Katliamı ile ilgili özür konuşması sırasında sözünü ettiği İskilipli Atıf Hoca da, Şapka Devrimi’ne karşı çıktığı için Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından şubat 1926’da müdafaa yapmasına gerek görülmeden Kel Ali lakaplı (Ali Çetinkaya)’nın kararıyla Ankara Samanpazarı Meydanı’nda asıldı.

İstiklâl Mahkemeleri’nde idam edilen tek kadın

İstiklâl Mahkemeleri’nde birçok insanın şapka yüzünden asıldığı bilinir ama biri var ki onun hikâyesine akıl sır erdiremiyor insan. 24 Kasım 1925’te Kahramanmaraş’ta kurulan 23 darağacında bir de kadın vardır: Şalcı Şöhret Bacı. Erzurum’da yetim çocuklarına bakmak için el işi şal örüp çarşıda satan bir annedir o. Devlet birden şapka giymeyi emredince, yayılan dedikodularla birlikte Maraş halkı protesto amacıyla şehir merkezine doğru yürüyüşe geçer. O esnada kadınlar hamamından çıkan Şöhret Bacı’ya "Senin oğlanlar hükümeti taşa tutuyor, git onlara sahip ol." der biri. Fevri bir kadındır Şalcı Bacı.

Bohçasıyla hamamdan dışarı fırladığı gibi hükümet konağının önüne gider. Asker ve halk arasında sürtüşme olduğunu görünce evlatlarını aramaya başlar. Bulamayınca, oğullarını askerlerin teslim aldığını düşünür. Annelik duygusuyla bağırarak bohçasındaki takunyaları askerlere fırlatır ve şapka hakkında kötü sözler sarf eder. Ne olduğunu anlamadan tutuklanır, yargılanır ve 22 erkekle birlikte asılır. Rivayete göre, "Ben hatun kişiyim, şapkayla ne işim olur?" dese de dinletemez kimseye. İdam edilirken kadın olduğu anlaşılmasın diye başına çuval geçirilir. Bu süreçte idam edilen ilk ve tek kadın olur.

Türkiye’nin karanlık döneminin unsuru olan İstiklal Mahkemelerinin kaldırılışının yıldönümü bugün

TİMETÜRK

Ahmet Kılıçaslan Aytar : OLAĞANÜSTÜ BİR DÖNEM

OLAĞANÜSTÜ BİR DÖNEM

Derin ABD, Mısır’da Mursi yönetimini demokrasiyi kullanarak ülkeyi daha konservatif, dine dayalı bir yönetim şekline zorlamakla suçluyordu.

"Müminler, kendi sorunlarını ancak şeriatın tesisi aracılığıyla oluşacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle çözebileceklerdir "siyaseti ile toplumun en alt tabanında kalmış bir kitleye dayanan Mursi ile Müslüman Kardeşler örgütünün Hürriyet ve Adalet Partisi -bu yüzden, iktidardan indirilmişti.

*

Batı Mısır’da yaşanan gelişmeleri askeri darbe olarak tanımlamadı.

Batı medeniyetine Cihad etme fikriyle yetişmiş, iktidarının gücünden devşirdiği kardeşlik fikri ve dayanışma hissi ile karakter eğilimleri şişik Başbakan Erdoğan,
İslam Birliği konseptinin tedavülden kalktığını -giderek, bir şekilde sıranın kendilerine geleceği düşündü.

İslamcılığının demokrasi ile alakasının olmadığının anlaşıldığı bir sırada Mısır’da Mursi’nin iktidardan indirilmesini, bir "sandık fetişisti" edasıyla değerlendirdi.
"Mursi’nin yönetimi yasal bir yönetimdi. Mursi seçimler yoluyla iktidara geldi ve askeri darbe yoluyla devredildi. Böyle duruma boyun eğmek zaafı yenilgiyi kabul etmek demektir" yolunda mütemadiyen Mısırlıları provoke, İslam ülkeleri İslamcılarını ümmet yoluna davet etti.

*

Nihayet Mısır Dışişleri Bakanlığı,Türkiye’yi ülkesinin çıkarlarına karşı halkın görüşünü etkilemeye çalışmakla ve ülkede istikrarsızlık oluşturmaya çalışan gruplara destek vermekle suçladı.

Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı’yı "İstenmeyen kişi" ilan etti, diplomatik ilişkiyi büyükelçilik düzeyinden maslahatgüzar düzeyine düşürürken Mısır’ın Ankara Büyükelçisini de geri çağırdı.

*

Şimdi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, olağanüstü bir dönem yaşandığını, iki ülke arasındaki bu durumun geçici konjonktürel bir durum olduğunu belirtiyor, "Ümit ediyorum, bu ilişkiler ileride tekrar rayına oturur" diyor.

Pekiyi ama nasıl bir olağanüstü dönem yaşanıyor? Mısır’ın Türkiye ile ilgili diplomatik ilişkilerde aldığı karar ne anlama geliyor? Türkiye-Mısır ilişkileri nasıl düzelebilir?

*

ABD ve Rusya koordinasyonu ile İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planı çerçevesinde,Suriye’deki iç savaşta Sünni devletlerin desteğinde El Kaide terör örgütü ve türevlerinin ortadan kaldırılmamaları halinde Ortadoğu’nun parçalanacağı öngörülmüştür.

BM Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararıyla Suriye’de kimyasal silahların imha edilmesi -ardından,Cenevre II Barış Konferansının toplanması, ilerleyen süreçte Suriye’de işlenen hukuk ihlallerinden Esad rejimi kadar muhalif tarafların, teröristlerin,bunları destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmeleriyle yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın alınması, Sünni-Şii ekseninin lağvedilmesini teminen İran’ın nükleer enerji ve nükleer silahlarla ilgili programından vazgeçmesi çalışmaları sürüyor-ki;bu Ortadoğu’da yaşanan olağan üstü dönemdir.

*

İşte Cenevre’de İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerde 5+1 grubu ile İran’ın nükleer programının 6 aylık bir süre için dondurulması, Arak kentinde bulunan ağır su reaktörünün durdurulması,Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunun (UAEK) kontrolünde İran nükleer programının şu anki kapasitesinin korunması konularında anlaşma yapılmıştır.

5+1 grubu İran’ın barışcıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkını tanımış -teminen,İran nükleer programı UAEK’nın denetimine girmiştir.

*

Öte yanda yeni Suriye’nin kurulmasının başlangıcı olacak Cenevre II Barış Konferansına karşı, Başbakan Erdoğan "Suriye’de rejim kimyasal silah kullandı. Katil silahını bıraktığı zaman, suçsuz olmaz. Rejim, bu suçun cezasını çekmeli "düşüncesinden geliştirdiği ve "Konferansın Esad’sız toplanması halinde bütün vebalin Esad’a yüklenmesi " sonucunu verecek bir hareketlenmenin liderliğini yapıyor;partileştirdiği Türkiye Devleti gücüyle İslam ülkelerindeki İslamcıları Ümmet dayanışmasına çağırıyor.

Cenevre II Barış Konferansıyla geçiş yönetimi kurulduğunda Esad ve arkadaşları yönetimde olmamalıdır önşartıyla barış arayışlarını bir kaç adım sonra tıkanmaya sürüklüyor.

*

Bu iki bileşenin sonucunda İsrail -hem,BM Güvenlik Konseyi’nin 2118 sayılı kararıyla Suriye’de kimyasal silahların imha edilmesi -ardından,Cenevre II Barış Konferansının toplanması, ilerleyen süreçte Suriye’de işlenen hukuk ihlallerinden Esad rejimi kadar muhalif tarafların, teröristlerin,bunları destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmeleriyle yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın alınması sürecinin yavaşlığından ve geleceğinin belirsiz olmasından, Hem de Cenevre’de nükleer programına ilişkin varılan anlaşma ile İran’ın zaman kazanmış olmasından rahatsızdır.

O yüzden İsrail kötü bir anlaşmanın imzalanması ile ilgili kendini bir sınırlama içinde görmüyor.

*

ABD Başkanı Obama bu gelişmelerin İsrail için hiç bir tehdit taşımadığını, Rusya Devlet Başkanı Putin,İran’ın nükleer programına ilişkin müzakereler sonucunda dünya siyasetinin en zor düğümlerinden birinin çözülmesine yaklaşıldığını iddia ediyor.

*

Nitekim İsrail Yedioth Aharonot gazetesine konuşan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Müslüman Kardeşlerin, Mısır’da gençlerin Tahrir meydanında başlattığı ve tüm Ortadoğu ülkelerine Arap Baharı olarak yansıyan devrimi çaldığını söylemektedir.

"Tahrir meydanındaki bu çocuklar oraya herhangi dini ve siyasi ideolojinin peşinden koşarak gitmediler. Bu gençleri internet çağında oraya getiren barışa ve refaha olan özlemleri idi.

Orada gösteri yapan kalabalıkların tek arzusu ülkelerindeki yolsuzluklara bulaşmış iktidarlardan bir an evvel kurtulmak ve çalışan bir ekonominin parçası olmaktır" diyor -ki;

*

Ertesi gün, Mısır; "Türkiye ile ilişkilerimiz tarihe dayanıyor. Ancak bu ülkenin hükümeti, ilişkilerin kötüleşmesinden sorumlu. Dünyada hiçbir devletin, başka bir ulusun egemen iradesine itiraz etme hakkı yok" itirazıyla birlikte Ankara’dan Büyükelçisini çekiyor,Türkiye’nin Kahire Büyükelçisinin Mısır’ı terketmesi ve diplomatik temsil düzeyini düşürmenin kararını alıyor.

*

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için bir sonraki adım,Türkiye’nin türlü yaptırımlara uğratılmasıdır.

25.11.2013

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: