Aylık arşivler: Kasım 2013

ZİHİN KONTROLÜ : BİLİNEN AMA ÜZERİNE GİDİLMEYEN TELEGRAM

Reha Suvari

Cihazlı Zihin Kontrolü konusunda Türkiye’de yıllardır bir karmaşa yaşanmakta. Meseleyi ülke gündemine sokan Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun ilk çıkışlarından bugüne çok şey tartışıldı, hâlâ da tartışılıyor. Bu vesileyle, daha 10-15 yıl öncesine kadar pek bilinmeyen yahut hakir görülen mevzu, bugün öyle yerlere gelip dayandı ki hayret etmemek mümkün değil. Hayretimiz, meselenin –etkisi itibariyle- elle tutulur gözle görülür hâle gelmesine, önemli şahıs ve kurumlarla anılır olmasına karşılık, hâlâ ciddi mânâda ele alınıyor olmamasından kaynaklanıyor.

Son yıllarda gündemi meşgul eden Ergenekon, Balyoz gibi meşhur davalarda, ismi Zihin Kontrolü ile özdeşleşen ve akademik unvanı olan şahsiyetlerin beyanları bile Türkiye’de askeriye ve istihbaratın bu konuda çalışmalar yaptığını doğrulamakta.

Örnek vermek gerekirse, Ergenekon tutanaklarında Ümit Sayın’ın şöyle bir ifadesi var:

– “(Emekli Tuğgeneral) Nejat ESLEN Zihin Kontrolü üzerine çalışmaları olan biri olduğunu ve zaman zaman bu konuda fikir alış verişinde bulunduğunu, 2004 yılında Aktüel Dergisinin kendisi ile aynı konu üzerine yapmış olduğu bir röportajı çarpıtarak Nejat ESLEN`e Zihin Kontrolünden bahsettiğini, bu haber üzerine Nejat ESLEN`in de, kendisinin söylemiş olduğunu düşünerek kızmış ve enstitüye vermiş olabileceğini, Bahse konu dilekçedeki konuların Nejat ESLEN`in kızgınlığının bir sonucu olduğunu, Dilekçede geçen iddiaların asılsız olduğunu…” (*)

Bunun dışında, geçtiğimiz yıllarda basında da tartışılan ve ASELSAN’daki mühendislerin ölümü ile alâkalı yönüyle de dikkat çeken Ümit Sayın-Emin Gürses arasındaki görüşmeyi ihtivâ eden Ergenekon iddianamesindeki “1540 sayılı iletişim tespit tutanağı”nda, konu şöyle gündeme geliyor:

– “GÜRSES: Deniyor ki bu çocuklar durup dururken intihar etmediler. Bunları belli bir hazırladılar intihara yani.

SAYIN: Öyle yöntemler var. INFRATEST duyulmayan eşik altı seslerle, mikrodalgalarla var öyle yöntemler.

GÜRSES: Şimdi onun için ben onları size yönlendirdim. Benim anladığım bir konu değil ki.

SAYIN: Ben cinayet olduğunu düşünüyorum bunların. Adli Tıp Kurumu`ndakiler de öyle düşünüyor.

GÜRSES: He ama üç tane cinayet arka arkaya olunca, nasıl oluyor diye şüpheleniyorlar.

SAYIN: Bir tanesi en azından cinayet olarak düşünülüyor. Kesin deliller varmış ellerinde Birinci Kurulun.

ASELSAN`daki paşalarla konuştum. (…) ASELSAN`daki paşalar rahatsız oluyorlar bu konudan. Yani ASELSAN yönetim kurulundakiler.

GÜRSES: Paşalar niye rahatsız oluyor, incelesinler. Doğru iş yapsınlar, sen ne yapacaksın paşaları.

SAYIN: Valla geçen yıl beni çağırdılar aslında o cinayetlerden sonra. Bilinmezliğin kontrolüyle ve de bu İNFRATEST ile ilgili bir sunum yaptım orda yönetim kuruluna. İnsanlarda işte depresyon, intihar, şey, ağır psikolojik bozukluklar yapmanın mümkün olduğunu kanıtlarıyla ve görsel materyalleriyle anlattım filmlerle. He kafalar karıştı da. Onlar ASELSAN`daki olayı intihar diye yorumluyorlar.

GÜRSES: Bunlar Eşref Bitlis`in ölümüne de sebep.

SAYIN: Evet doğrudur. Bitlis olayı kesin suikast.

GÜRSES: Ona bile kaza diyorlar hâlâ. Rapor da veren işte o tümgeneral. Bu var ya ASELSAN’da konuşan paşanın danışmanlarından…”

Yerine göre “farmakoloji uzmanıyım!” diyerek işin içinden sıyrılmayı bilen Ümit Sayın’ın Cihazlı Zihin Kontrolü’nde temel unsurlardan “infratest” başta olmak üzere birçok alanı da içine alan konularda, Kayseri Komando Tugayı’nda “sunum”lar yaptığını biliyoruz.

Amerikan Silahlı Kuvvetleri’ne birçok patentli buluşunu hediye eden “dahi” profesörlerimizin “Elektronik İstihbaratın Kurucusu” olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Bu ülke, aynı zamanda, Mirzabeyoğlu ve “Telegram” bahsiyle ilgili kendilerine birşeyler izah etmeye giden insanlara, “sakın o konuya girmeyin! Haklıyken haksız duruma düşersiniz!” diyen “bakan”ların ülkesi.

Tüm bunların yanında, Başbakanlık Başdanışmanı’nın “ben eminim ki, birçok merkezde telekinezi, uzaktan etkileme ve daha birçok yöntemle Recep Tayyip Erdoğan’ın ölmesi için sürekli çalışma yapılıyor” açıklaması var bir de.

Bu açıklamadan sonra –yerlisi bir tarafa- Batı basınının işin cılkını çıkarma, alaya alma tavrı pek hoş. Bizim açımızdan önemli olan ise, yapılan açıklamada birçoğunun takıldığı “Telekinezi” kısmı değil, onun da anılarak “uzaktan etkileme ve daha birçok yöntem” kısmı. Açıklamanın ardından, bir süre sonra bunu açıklayanın “başdanışman” yapıldığına dikkat!

Yalnızca geçmişte yaşanan hukuksuzlukların giderilmesi bakımından değil, bu açıklama çerçevesinde de her yönüyle "cesaret ve ciddiyet" testi olarak gördüğümüz “Başbakanın 30 Eylül açıklaması”nı sabırla bekledik. Bekledik de ne oldu. Dağ fare doğurdu. Demek ki “artık yeni şeyler söylemek lâzım”…

http://tr.wikisource.org/wiki/Ergenekon_iddianamesi/BÖLÜM_V_ŞÜPHELİLERİN_BİREYSEL_DURUMLARI_İKİNCİ_GRUPTAKİ_KİŞİLERİN_BİREYSEL_DURUMLARI_41-Şüpheli_HABİB_ÜMİT_SAYIN

ZİHİN KONTROLÜ /// JİM KEITH’İN ÖLDÜRÜLMESİ VESİLESİYLE : İ NCE OPERASYON SİLÂHI OLARAK TELEGRAM

Reha Suvari

Araştırmacı-yazar Jim Keith’in (21 Eylül 1949 – 7 Eylül 1999) 50. doğum gününe bir hafta kala göz göre göre katledilişinin üzerinden 14 yıl geçti. Sadece eğildiği araştırma konularının muhtevasına bakmak bile, onu bu dramatik sona götüren sebebleri anlamak için kâfi olsa gerek:

Uluslararası Siyonist Elit’in 1800’lerden beri nasıl bir “ağ” kurduğunu ve kimlerle –Zihin Kontrolü dahil!- hangi projeleri yürüttüğünü; yazar ve yayıncı Danny Casolaro, Prenses Diana ve JF Kennedy JR (aynı mihraklarca katledilen Başkan Kennedy’nin oğlu) cinayetlerini; Oklahoma’daki meşhur “Bombalama Olayı”nın içyüzünü araştırıp kendi tezleri çerçevesinde deşifre eden ve eserleştiren odur.

Bir araştırmacı için böylesine tehlikeli ve yakıcı konuların yanısıra, UFO’ların zannedildiği gibi bir “komplo teorisi” olmadığını; bunların dünya dışı değil, insan eseri olarak “belirli alanlar”daki teknolojik gelişmelerin ister istemez fâş olan bazı yönlerini kapatmak için kasıtlı ve şuurlu olarak dallandırıp budaklandırılan efsanevi bir fenomene döndürülme hikâyesini dünya kamuoyunun dikkatine sunan da yine Jim Keith olmuştur.

Aynı şekilde, bilimin ve teknolojinin ulaştığı kirli dorukları göstermesi yönüyle, HAARP ve “Siyah Helikopterler” konularını; bu teknoloji harikalarının (!) Cihazlı Uzaktan Zihin Kontrolü çalışmalarında önemli unsurlar olduğunu gösteren, bunları derinlemesine ve ilk elden şahıs ve kurumlar üzerinden inceleyen, her eserinde ele aldığı konularla ufkumuzu açan, bizi âdeta dehşete düşüren efsane isimdir Jim Keith.

İşte bütün bu yukarıda saydığımız pis işlerin “ardındakiler” olarak gösterdiği adres de, Dünya Hükümeti kurmak gayesi etrafında kural-kaide tanımayan; dur-durak bilmeyen Uluslararası Siyonist Elit olmuştur.

Onun ifadesiyle “Enternasyonal Elit” sadece “klasik” cinayet metodlarıyla iş görmüyor, sonunda kendi başına da geldiği üzere “ince iş”lerle de düşman gördüklerini bertaraf ediyordu. Siyonist Elit’i ifşaatlarıyla rahatsız eden bir araştırmacı olarak kendi sonu da, basit bir diz ameliyatından sağ çıkamamak oldu. Bu tür “ince” operasyonları derinden bilen bir insan sıfatıyla, yakınlarına “bu ameliyattan sağ çıkamayabilirim” dediği rivayet edilir ki, maalesef “ince iş” niteliğinde tıbbî bir metodla ve en verimli çağında bertaraf edilmiş oldu.

Bu tür uygulamalar bize yabancı değil aslında. Benzerlerini Türkiye’de de gördük, görüyoruz. Cumhurbaşkanından Kuvvet Komutanı’na kadar birçok kişiye tatbik edilmiş ve bazen tıbbî bahane bazen de kaza şeklinde kurgulanmış cinayetler, “istenmeyen” unsurların resmî veya gayriresmî siyaset sahnesinden “rutin dışı” metodlarla ekarte edilmesi şeklinde yaşandı, yaşanıyor.

Bu bakımdan, Türkiye’de ve dünyada kurşunlu bombalı “faili meçhul” cinayetlerin çok azalması, “faili meçhul” (!) cinayetlerin tümden bittiği değil, artık başka ve çok daha “ince” metodlarla kotarıldığı anlamına geliyor.

Diğer bir ifadeyle, içinde bulunduğu cemiyetin önüne “farklı” yollar ve ufuklar seren; Elit’lerinkinden farklı değerleri gözeten; farklı ideal ve gayeler güden; toplumlarının her bakımdan önünü açabilecek performans gösteren “sivrilmiş” isimler için çok daha “akademik” uygulamalara başvurulduğu bir dönemin ifadesidir bu süreç:

Malûm, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez kısa bir süre önce kanserden hayatını kaybetti. Yine, Paraguay Devlet Başkanı Fernando Lugo ve Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff lenf kanseri; Arjantin Devlet Başkanı Christina Kirchner troid kanseri; yine Brezilya eski Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva gırtlak kanseri; Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales ise burun kanseri ile boğuşuyor. Latin Amerika’nın asi liderleri ile dayanışma içinde olan İran eski cumhurbaşkanı Ahmedinejat hakkında da benzer haberler gündemi meşgul etmişti bir süre.

Siyonist Dünya Eliti niçin bu tür yöntemlere başvuruyor?

Herşeyden önce, isbatlanması zor bu uygulamalar hem “tabiî” bir görüntü sergilediği, hem de spekülasyonlar ve komplo teorileriyle süslenerek kolay sulandırılabilir olduğu için. Diğer yandan, uygulamadaki malî ve fizikî zorluklar da Elit’in ekonomi, bilim, akademi gibi sahalardaki gücü hesaba katıldığında çok kolay aşılabiliyor.

Artık “komplo teorisi” olmanın çok ötesine geçen bu tesadüfler (!), “kanser” etme marifeti literatürde birçok yerde geçen “directed energy weapons – yönlendirilen enerji silâhları” arasında baş köşeyi işgal eden TELEGRAM’ı ve ona maruz bırakılan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu bir kez daha düşündürtüyor bize.

Ne var ki, Uluslararası Siyonist Elit’in bu “rutin dışı” uygulamalarıyla, İslâm dünyasının “asi lideri” görülen Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na 14 yıldır her gün 24 saat uygulanan TELEGRAM’ı bir bakıma ayrı tutmak gerekiyor. Çünkü O’na uygulanan TELEGRAM operasyonu, dış dünyadan “aykırı” siyasi liderlere uygulananları da içine alan yönüyle, sadece fizikî işkencenin, sadece vücudunu dirençsiz kılmanın ve sadece hasta etmenin ötesine geçiyor.

Hem bunların hepsi var, hem de çok daha fazlası!.. Çünkü bu nevi “ince” operasyonlara maruz kılan siyasi liderlerden “çok daha fazla” olarak, tüm İslâm âlemine örneklik ve öncülük teşkil ettiği kadar, “dünya çapında” bir kurtuluş reçetesini eserleştiriyor Mirzabeyoğlu. Günümüz dünya hâkimleri de, her köşede sarsılmaya yüz tutan otoritelerine “bitirici” maddî-manevî darbeyi indirme istidadı gördükleri bu “yılan”ın başını küçükken ezmekten ve tüm bu “sistem teklifi”ni eserleriyle örgüleştiren beyni “artık düşünemez ve yazamaz” hâle getirmekten, o beynin sahibini de TELEGRAM yoluyla itibarsızlaştırmaktan medet umuyor. Bu “asi fikirci”yi hemen öldürüp de kahramanlaştırmaktan ve fikirlerinin bu yolla ölümsüzleşmesinden çekindikleri için, “önce itibarsızlaştıralım, sonra düğmeye basalım” diye düşünüyorlar.

Peki, Uluslararası Siyonit Elit ve yerli peşkircilerini niçin bu denli ürkütmektedir Mirzabeyoğlu’nun teklif ettiği sistem?..

Bu sistem, herşeyden önce, Batı çıkışlı “bilinen-denenen” sistemlerin tümünün maskesini düşüren sistemdir çünkü. Beşerî bütün sistemleri çöplükteki hakettikleri yere koyduktan sonra, MUTLAK FİKİR’e sırtını dayayarak ebediyete talib olan; İslâm Âlemi’ni yeniden dünya hâkimi kılacak İSLÂM RÖNESANSI’nın temeli, ışığı ve projesi olma vasfını taşıyan sistemdir. Batı imalatı ve emperyalizmin manivelası “demokrasi”nin İslâm coğrafyasının her köşesinde itibarını kaybettiği ve Mısır örneğindeki gibi tümden “piyes” vasfına büründüğü bir demde, BAŞYÜCELİK DEVLETİ projesi ve AYDINLAR ARİSTOKRASİSİ idealiyle, Batının fikrî, siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel hegemonyasını yerle bir edici sistemdir.

Mirzabeyoğlu’na ve fikrine karşı TELEGRAM işkencesi desteğinde yürütülen “ince operasyon” işe yaradı mı peki?..

Kesinlikle hayır!.. İBDA külliyatı “yeni eserler”le günden güne devasa bir kütübhâne niteliği kazanırken, Mütefekkir’i ve O’nun örgüleştirip temsil ettiği fikri de, artık köy köy, şehir şehir, tüm Müslüman Anadolu tanıyor ve sahibleniyor. Sadece Anadolu mu; Çeçenistan, Suriye, Irak ve Mısır başta olmak üzere, bütün İslâm coğrafyasında fiilî mücadelenin içinde olanların, savaşçı ve aydınların dikkati Mütefekkir’e odaklanmış görünüyor. Mütefekkir’in nakşettiği fikrin remzi olan “İBDA selâmı” büyük Çeçen kumandan Şamil Basay’ın beresinde tarihe geçiyor; 20. yüzyılın efsanevî antisiyonist gerilla kumandanı Carlos yıllardır “İslâm dünyası Mirzabeyoğlu’nun liderliğini bekliyor!” açıklamasını yapıyor; Suriyeli mücahidler de ellerinde O’nun “Başyücelik Devleti” eseri olduğu hâlde askerî araçlar üzerinde poz veriyor.

Anlaşılan o ki, Siyonist Dünya Eliti ve yerli işbirlikçilerinin Mirzabeyoğlu üzerinde oynadıkları TELEGRAM destekli “tiyatro”nun dekoru çok yakında yerle yeksan edilecek gözüküyor.

KAYNAK: Reha Suvari, “Jim Keith`in Öldürülmesi Vesilesiyle: İnce Operasyon Silâhı Olarak Telegram”, Haftalık Baran Dergisi, Sayı 353, 17 Ekim 2013.

LÜTFEN HASHTAG’İMİZE DESTEK VERİN /// #PedofiliyeSavasActik /// @irem_cicek @KutlukIrem @Tuntu ncuk @hdynsis @ecemila

İRTİCA DOSYASI : TİPİK MÜSLÜMAN TEPKİSİ

Türkiye ve Dünya Cezaevlerinde Zihin Kontrolü : HZİ VAKFI`NIN SA BIKALARI

Reha Suvari

22 Haziran 1990 tarihli gazetelerden akseden bir haberde, Dev-Sol’a mensub dört militanın Gayrettepe Yıldız Posta Caddesi Akın Sitesi’nde bulunan Prof. Doktor Turan M. İtil’e ait HZİ VAKFI’na sabahın erken saatlerinde gelerek, içerideki çalışanları alt katta etkisiz hale getirdikten sonra üst kattaki büroları harabeye çeviren bombalama olayını gerçekleştirdikleri, olay yerini terketmeden önce de duvarlara bildiriler bıraktıkları ifade ediliyordu. Devrimci Sol-Silahlı Devrim Birlikleri imzalı bildirilerde “Amerikan ilaç tekellerinin hizmetinde çalışan ve CIA tarafından finanse edilen HZİ Vakfı, örgütümüz tarafından basıldı ve tahrip edildi.” deniyordu. [1]

Peki neydi bu HZİ Vakfı ve bildiride bahsedilen cezalandırmayı hakedecek daha büyük çapta bir sürü başka kurum ve kuruluş varken, adı sanı duyulmamış bu vakfı neden Dev-Sol hedef almıştı?

HZİ, Hatice Zahit İtil’in baş harfleriydi. Profesör Dr. Turan İtil’in ve bugün ismi ulusalcılarla sıklıkla anılan ve "Başörtüsünü Sümerlerde fahişeler takardı" şeklinde bilimsel(!) açıklamalarıyla meşhur Sümerolog(!) Muazzez İlmiye Çığ’ın annesinin ismi idi ve Çığ vakfın yönetim kurulu başkanlığınıüstlenmişti.

12 Eylül sonrası Mamak, Metris, Erzurum gibi siyasi tutuklu ve mahkumların konulduğu cezaevlerinden gelen haberlere göre, ağırlıklı olarak devrimci sol mahkumlarlar üzerinde farmakolojik deneyler yapılıyordu. Deneyler sadece cezaevleri ile sınırlı kalmıyor, seçilen bazı mahkumlar mezkur vakfa getiriliyor, burada da ilmî(!) çalışmalara devam ediliyordu.

Daha sonra bu deneylerin sadece farmakoloji değil; hipnoz, beyin fizyolojisi, elektromanyetizma gibi Zihin Kontrolü ile alakalı unsurları da içine alacak çapta olduğu anlaşılacaktı. Hatta vakfa yakın site sakinleri defalarca kafalarında tuhaf başlıklar ve kablolar olan insanları gördüklerini söyleyeceklerdi.

İnsan haklarına aykırı bir şekilde zorla kobay edildikleri bu çalışmalar içinde, devrimciler dışında ülkücü tutuklu ve mahkumlar da bulunuyordu. Yanısıra, bu yasadışı, hukukdışı, ancak devletin en üst organı (Milli Güvenlik Konseyi) emriyle yürütülen çalışmaların faili olarak başka akademisyenlerin ismi de geçmekteydi. Bunlardan en tanınmışı da artık hayatta olmayan Prof. Ayhan Songar’dı ve o da hem müstakil olarak Cerrahpaşa’da ve hem de HZİ Vakfı bünyesinde Prof. Turan İtil başkanlığında yapılan çalışmalara katılıyordu.

Prof. Turan İtil, bu bombalama eylemi ve akabindeki gelişmelerden sonra vakfın kapısına kilidi vurup ABD’ye gitti.

Buraya kadarki tuhaf hikayeden pofesör İtil’i tam mânâsıyla tanımamız yeterli olmayacaktır. İtil, sıradan bir farmakolog, alelade bir akademisyen degildi. Öyle olmadığını anlamak için biyografisine kısaca bir göz atmak dahi yeterli olacak sanırız. Biyografisini okudukça görüleceği gibi, dünya çapında araştırmalara, buluşlara, patentlere imza atmış; ABD’de yabancıların ulaşamayacağı haklar elde etmiş; Nobel sahibi statüsündekilere has muamele goren bir bilim adamıydi İtil.

İtil’in biyografisinden öne çıkan birkaç kesit verelim ve onu biraz daha yakından tanımaya çalışalım o halde:

– “Profesör İtil, 1962’de Almanya’da Erlangen-Nürnberg Üniversitesi’nde doçent ve Noro-psikiyatri Bölümü Başhekimliği görevini yürüttü. Bir yıl sonra St. Louis Missouri Üniversitesi’ne davet edildi. 1974’e kadar profesör ve yardımcı başkan sıfatıyla araştırmalarını sürdürdü. 1975 senesinde yine davet üzerine gittiği New York Tıb Koleji’nde Biyolojik Psikiyatri Başkanı olarak 15 yıl görev yaptı. Prof. İtil, bu dönemde Amerikan Hava Kuvvetleri ve Missouri Üniversitesi Psikiyatri Enstitüsü bünyesinde LSD üzerine laboratuvar çalışmaları yapılan ünitedeki araştırma biriminde lider kadroda olarak görev aldı.” [2]

2005-2012 yılları arasında Amerikan Hava Kuvvetleri Araştırma Merkezi’nde NÖROFİZYOLOJİ ve PSİKOFARMAKOLOJİ Araştırmaları Ünitesi 2. Başkanı. (Co-Principal) olarak Amerikan Ordusu’na hizmet etti. İtil`in, bunun dışında, NATO ile de sıkı işbirliği vardı. Mamak, Metris, Erzurum gibi cezaevlerinde yaptığı zihnî, nörolojik ve farmakolojik deneylerin sonuçlarını hiçbir zaman detaylarıyla kamuoyu ile paylaşmamasına karşılık, sonradan deney sonuçlarının bir kısmı 1983’te İstanbul’da yapılan bir seminerde “özel davetliler”le paylaşılmıştı.

Bunun dışında, New York Medical College’da yine kapalı seminer verdi İtil. Bu seminerin bazı notları 21 Mart 1984 tarihli Medical Tribune’de yayımlandı. Yazıdaki yorumlar, İtil’in tutukluları “kobay” olarak kullandığını açıkça göstermekteydi. İtil’in yürüttüğü beyin, noroloji ve farmakoloji temelli çalışmaları sadece ABD Ordusu değil, bunun dışında NATO da takib etmekte, destek vermekteydi. Kamuoyundan saklanan deneylere dair sonuçları NATO’nun 23 Ocak 1985 tarihinde yapılan toplantısında yetkililere sunacaktı.

Kamuoyuna sızan araştırma sonuçları ve tavsiyeler olarak, cezaevlerinde koğuş sisteminden hücre sistemine dönüşümün sağlanması, Atatürk ilke ve inkılapları ekseninde sert disiplin kuralları ile eğitim verilmesi gibi maddeler yer almakta idi. [3]

Sabah Gazetesi’nde Prof. İtil’in 12 Eylül dönemi hapishanelerinde yaptığı yasadışı çalışmalarla ilgili olarak Prof. Nevzat Tarhan’ın şöyle bir açıklaması yer alacaktı:

– “Psikiyatrist Prof. Nevzat Tarhan, 1980 darbesinin ardından cezaevlerine konan solcu ve sağcı hükümlüler üzerinde Prof. Turan İtil ile Prof. Ayhan Songar’ın gizli bir araştırma yaptıklarını açıkladı. Prof. Tarhan, sonuçları kamuoyundan gizlenen bu araştırmayla ilgili olarak Prof. Songar’ın dost sohbetlerinde “Araştırmanın sonuçlarına göre sağcılar gerizekalı, solcularsa antisosyal ve psikopat çıktı” dediğini aktardı. 12 Eylül döneminde Milli Güvenlik Konseyi’nin, hükümlülerin neden suç işlediğinin belirlenmesi amacıyla bir araştırma yaptırdığını belirten Prof. Tarhan, projede Prof. İtil ve Prof. Songar’ın yer aldığını söyledi. Araştırma sonuçlarının Harbiye Orduevi’nde sunulduğunu anlatan Prof. Tarhan, “Prof. Songar, araştırmayla ilgili birtakım sonuçlara Bursa’da yapılan bir kongrede meydana gelen tartışmalarda gayri resmi olarak değindi. Fakat gizli bir devlet projesi olarak yürütülen bu çalışma resmi olarak ancak devlet tarafından yayınlayabilir” dedi. Kendisinin de bu çalışmanın sonuçlarını görmediğini belirten Prof. Tarhan, “Ama Prof. Songar bazı sohbetlerinde bu araştırmadan elde ettikleri bazı sonuçları söylemiş. Hatta araştırmayla ilgili olarak ‘Sağcılar geri zekâlı, solcular antisosyal ve psikopat çıktı’ diye yorum yapmış” dedi.” [4]

Medyada dönem dönem yer alan bu türden haberlerde Mengele ile kıyaslanan Profesör İtil’in biyografisinde 13 ilacın patentli mucidi olduğunu görüyoruz. Sadece farmakolojik çalışmaları değil, BEYİN ve ELEKTROMANYETİZMA konularında da uzman olan İtil, 25’in üzerinde ülkede 100’den fazla Beyin Fonksiyon Laboratuvarının kurucusu olmuş.

Profesör Turan M. İtil, buluşları ile de dünya çapında bir bilim adamı. Bunlar arasında patentli 13 ilaç ve patent almayı bekleyen daha başka birçok ilaç var.

İtil, aynı zamanda, beyin ve nöroloji sahasında sayısız birçok METOD’un, yine beyindeki ELEKTROMANYETİK DALGA alanlarının ölçüm ve haritalanmasında kullanılan gelişmiş bilgisayar destekli CİHAZ ve SİSTEMLER’in de kaşifi. Nöroloji alanında çığır açan ve EEG’nin (Electroencephalography) gelişmiş versiyonu olan CEEG’yi (Computer Analized EEG) bulan kişidir. EEG: Beyin hücreleri arasında bulunan elektrikî potansiyellerin elektroensefalograf cihazıyla kaydedilmesi işlemi.

CEEG, esas itibariyle bir EEG cihazı ile 3 adet (biri merkezî, ikisi yardımcı olmak üzere) mikrobilgisayardan oluşuyor. EEG cihazından alınan grafik, otomatik olarak kompüterlere verilip 8 EEG kanalı birlikte analiz ediliyor ve aynı zamanda renkli topografik beyin şemaları da çiziliyor. Bu şemalarda, beynin çeşitli bölgelerindeki dalga değerlerini net olarak görmek mümkün oluyor.

CEEG’nin geliştirilmesi yanında, HİPNOZUN BEYİN FİZYOLOJİSİ, HALÜSİNASYONLARIN BEYİN FİZYOLOJİSİ, RÜYALARIN BEYİN FİZYOLOJİSİ, UYKU DERİNLİĞİNİ OTOMATİK ÖLÇME gibi sahalardaki çalışmalarıyla da tanınıyor.

12 Eylül cezaevlerinde kobay olarak kullanılan tutuklu ve mahkumlar sadece devrimciler değildi demiştik. O dönem Milliyetçi Hareket Davası’ndan iki kez ölüm cezasına çarptırılan ve merhum Muhsin Yazıcıoğlu’na yakın isimlerden Recep Küçükizsiz, yirmi yılı geçen cezaevi ve sürgün döneminden sonra 2011 yılında Türkiye’ye döndüğünde o ana kadar belleğinde sürekli yer bulan ve MAMAK’IN MENGELESİ olarak isimlendirdiği “beyaz önlüklü”yü tevafuken televizyonda görünce, geçen onca yıla rağmen Prof. Dr. Turan M. İtil’i hemen tanıdı ve soluğu mahkemede aldı.

İsmi darbeyle özdeşleşen Prof. İtil böylece ilk kez resmi soruşturmaya girmiş oldu. İlk kez diyoruz, çünkü 1985’te de bu yönde gelişmeler olmuş, İtil ve HZİ VAKFI ilaç ve elektromanyetizma ile yasadışı deneylerle ilgili olarak anılmış, hatta Sağlık Bakanlığı ve TBMM inceleme yapmıştı. Basında çıkan haberlere göre böyle bir suç işlenmişti ancak bunu engellyen, yaptırım getiren, ilgili bir kanun yok denilerek konu kapatıldı.

Mezkur haberde yaşananları destekleyen uzman açıklamalarına da yer verilmiş. Bolu İzzet Baysal Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nden Prof. Dr. Mustafa Sercan, iki profesörün ismine temasla yukarıda bahsettiğimiz deneylerin açık edildiği sonuçları ihtiva eden sunumlarla ilgili açıklamasında şunları söylüyor:

– “Prof. İtil ve Prof. Songar’ın araştırmasının sonuçlarına benim tanık olduğum ilk sunum 1984’te Bursa’daki bir kongreydi. Songar konuşmasında araştırma sonuçlarına göre, ‘solcuların genetik olarak suçlu olduğunu’ söyledi. Bir de Erzurum Cezaevi’ndeki tutukluların kendilerine sürekli iğne yapıldığına dair tanıklıkları biliyorum. Bu ilaç 100 kişiye uygulanmış.”

İÜ Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Doğan Şahin’in konuyla ilgili açıklaması da şöyle:

– “Yaptığım bir işkence araştırması sırasında konuştuğum kişiler bana bu araştırmaların bir kısmına Cerrahpaşa Psikiyatri Kliniği’nin de katkıda bulunduğunu, 1983 yılında bazı mahkumların Cerrahpaşa’ya götürülerek üzerlerinde Prof. Dr. Ayhan Songar tarafından araştırma yapıldığı bildirildi. Daha sonra aynı bilgilere çeşitli yerlerde de rastladım.”

Mehmet Bekâroğlu (Psikiyatri uzmanı):

– “Metris’te komutanlar benden mahpusların direncini kırmamı istiyordu. Ben de ‘komünizmin tedavi edilecek bir hastalık’ olmadığını anlatıyordum. Ama Prof. İtil’in araştırmasında siyasi tutukluların sosyopat olduğunun anlaşıldığı iddia edilmişti.”

‘Tedavi için 40 yaşına kadar cezaevinde kalmalılar’

Prof. Turan İtil, araştırmasının sonucunda şu yorumda bulunuyordu:

– “Bunların elinde olmayan bir şey var, içgüdüleri var, bunu anlayabilmek için iki tanesini görmeniz kafi, üç taneye gerek yok. Öyle bir şey ki bunlar, buluttan nem kapan insanlar, kontrol edilemeyen bir kızgınlıkları var. Terörist olmasalardı da katil olurlardı. Bir araştırma yaptık, Türkiye’nin çeşitli hapishanelerindeki teröristlerle görüştük, üstelik bu araştırmanın güvenilir yanı kim terörist kim değil diye bir kuşkunun olmayışı. Bu teröristler için kesinlikle en iyi ilaç yaştır. Kimse 40 yaşından sonra terörist olmaz. O halde kırka kadar beklemek gerek. 40 yaşına kadar içeride hapishanelerde tutulmaları gerekir. Pahalı bir yöntem ama idamdan daha iyi.” [5]

12 Eylül dönemi Mengeleleri’nden olmakla itham edilenlerin kimisi artık hayatta değil. Kimisi izini kaybettirmiş görünüyor. Profesör Dr. Turan M. İtil ise, bildiğimiz kadarıyla sayısız kurum ve kuruluşta etkili bir isim olarak ve hepsinden önemlisi hem NATO ve hem de ABD Ordusu gölgesinde çalışmalarına devam etmekte. 1990 yılından bugüne New York Üniversitesi’nde profesör ve New York Tıbbi Araştırma Enstitüsü’nün başkanlığını yürütüyor. 

Son olarak başında bulunduğu New York’taki Beyin Merkezi’nin bir şubesini de 2009’da İstanbul’un lüks bir semtinde faaliyete geçirdi. [6]

İtil ve Çığ kardeşler bir asıra yaklaşan ömürlerinin son demlerinde de oldukça faaller. Çığ`ın kitabları Perinçek`in Kaynak Yayınevi`den çıkıyor ve yine aynı meşrebteki televizyon programlarında boy gösteriyor. Yine abla kardeş İşçi(!) Partisi öncülüğündeki toplantılara hatta yürüyüşlere katılmalarıyla gündeme gelmekteler artık. Mengeleci olmakla itham edilen bir doktor ve deneylerine sahne olan mekanın -vakfın- başkanı bir Sümerolog(!), 12 Eylül`de rağbet gördükleri günlerin hasretiyle son nefeslerine kadar "salyangoz satmaya" kararlı görünüyorlar.

Artık 12 Eylül gibi karanlık dönemler geride kaldı, cezaevlerinde Mengeneler artık cirit atmıyor diye düşünenler olabilir, ancak gerçek hiç de sanıldığı gibi değil. 12 Eylül sonrasında yaşanan 28 Şubat gibi süreçler düşünüldüğünde, bitmediği, daha da tahkim edildiği anlaşılıyor. Bugün dahi, yargılandıkları söylenen darbe faillerinin daha ilk celselerde salıverildikleri de hepimizin malumu. Yanısıra, sistem için tehlikeli addedilen uslanmaz Devrimci ve Ülkücülerin nesli kesildiği zannıyla cezaevlerindeki Mengeleci tatbikatların artık olmadığını düşünenlere ise Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu ve O`nun 14 yıllık çilesini hatırlatırız.

NATO, AB-D, İsrail ve cümle yerli avanesi nezdinde tehlike arzeden bir fikir ve aksiyon adamı için 14 yıldır saatler durmuş; farmakoloji ve ilkel elektromanyetizma yöntemlerinin çok fevkinde teknolojinin adı olan TELEGRAM’la Bolu’da her gün, günde 24 saat işkence görüyor. O fikir adamının başta Müslüman Anadolu olmak üzere tüm insanlığa sunduğu ve "Külliyat" olmanın ötesinde tatbike, hayata geçirilmeye "kol" bekleyen "Sistem"in yerli-yabancı mevcud "irade"yi, Siyonist Elit ve peşkircilerini korkutmaması mümkün mü? Ve bize, O çıkmadan, sundukları baştacı edilmeden kurtuluş görünüyor mu? Herşeye rağmen ne mutlu ki bize ki, tam mânâsıyla layık olamasak da en azından böyle bir sistemin, fikriyatın ve liderin tarafındayız, o liderin yaktığı ateşin pervanesiyiz.

Prof. Dr. Turan M. İtil ve onun farmakoloji, nöroloji ve gelişmiş bilgisayarlar ekseninde yürüttüğü çalışmaları kısacık bir makaleye sığdırmak mümkün görünmüyor. İsminin, Pentagon güdümünde Cihazlı Zihin Kontrolü’nün ilk temel projelerinden olan MK-ULTRA Projesi ile olan alakasını; 1974-1989 yılları arasında GATA Nöroloji Anabilim Dalı Başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. Şevket Akpınar’la birlikte yürüttüğü ve HİPNOTİZMA’yı da içine alan projeleri; PLACEBO (plasebo) Etkisi –Farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın “telkin”e dayalı etki ortaya çıkarması- üzerine çalışmaları; MK-ULTRA ve ARTICHOKE projelerinde yeraldığı bilinen ve hayatında ilk “katatoni” hastasını 1962’de Bakırköy’de gördüğünü söyleyen, “ELECTROSHOCK-Restoring The Mind-Healing Mental Illness” yazarı ve psikiyatrinin yaşayan efsane ismi Max Fink’le olan bağlantısını ve daha birçok konuyu da masaya yatırmak gerekiyor.

Bunları da ele alacağız.

DİPNOTLAR

1) http://i.imgur.com/orc42.jpg?4427

2) http://muarchives.missouri.edu/c-rg14-s24.html

3) http://www.radikal.com.tr/turkiye/o_mamakin_mengelesiydi-1069333

4) http://www.nevzattarhan.com/prof-tarhan-sagcilar-geri-zekali-solcular-antisosyal-ve-psikopat-cikti.html

5) http://www.radikal.com.tr/türkiye/o_mamakın_mengelesiydi-1069333

6) http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/11501980_p.asp

AMCA ATTAYA GÖTÜRÜYOR :)))))))))))

/// DUYURU /// DİKTA YÖNETİMLERE KARŞI OLAN ve TELEKULAK ÜLKESİNDE YAŞAMAK İSTEMEYEN her vatanda şımızı davet ediyoruz

Ümit beye katılıyoruz. İnşallah bu protesto gösterilerinde birlikte çalışacağız.

Bu nedenle DİKTA YÖNETİMLERE KARŞI OLAN ve TELEKULAK ÜLKESİNDE YAŞAMAK İSTEMEYEN her vatandaşımızı davet ediyoruz.

***

Zihin Kontrolü aktivisti değerli dostumuz Ümit Aydın’ın duyurusu:

– "Ocak ayından itibaren önemli etkinlik ve mitinglerde zihin kontrolünü tantmaya/duyurmaya yönelik medyanın ve halkın dikkatini çekecek birkaç protesto gösterisi yapmayı düşünmekteyiz. İstanbul’da yapılacak olan bu protestolara katılmak isteyen arkadaşlara çok ihtiyacımız olacaktır.

Bu yazı ile hepinize çağrıda bulunmak istiyorum. Ocak ayından itibaren yapılacak olan bu protestolara aktif olarak destek vermek ister misiniz?

Eğer siz de protestolara katılmak isterseniz, bana facebook hesabımdan bir mesaj gönderebilirsiniz."

https://www.facebook.com/firmarehberiCH

Umit Aydin
www.zihinkontrol.com

www.ozel-buro-istihbarat.com

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

%d blogcu bunu beğendi: